Archive for category Politika Yazıları
DANIŞTAY DA DÜŞTÜ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 08/06/2011
Başbakan Erdoğan’ın, katıldığı bir tv programında, “hizmetlerimizin önünde duran tek engel Danıştay kaldı” dediği saatlerde, Danıştay’da başkanlık seçimleri yapılıyordu. Ve “beklenildiği” gibi Danıştay’ın yeni başkanı, 1. Daire Üyesi Hüseyin Hüsnü Karakullukçu oldu.
Geçen haftaki Yargıtay seçimleri sonrasında, yeni Başkan Nazım Kaynak için “Benim güzel arkadaşım. Çok şükür birinci turda seçildi” sevinci gösteren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Danıştay’a Başkan seçilen Hüseyin Hüsnü Karakullukçu için de “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” mutluluğu sergiledi.
YARGITAY’DAKİ YÖNTEM, DANIŞTAY’DA DA UYGULANDI
Danıştay seçimleri de tıpkı Yargıtay seçimleri gibi 12 Eylül referandumu öncesi planlandığı gibi geçti.
12 Eylül’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genişletilen HSYK’yı, Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı liste kazanmış; “yeni HSYK” da, yine anayasa değişikliğiyle daire ve üye sayısı artırılan Yargıtay ve Danıştay’a “blok” liste sokmuştu. Tıpkı Yargıtay’a seçilen 160 yeni üyenin blok oy kullanarak Arınç’ın arkadaşını seçmesi gibi, Danıştay’a yeni seçilen 61 yeni üye de blok halinde Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’ya oy verdi. 156 oyun 82’sini alan Karakullukçu, böylece ilk turda, 32 dakikada seçilmiş oldu.
YENİ BAŞKAN’IN İLK SÖZÜ, ‘YENİDEN YAPILANDIRMA’
Karakullukçu, seçilmesinin ardından yaptığı ilk açıklamada, Danıştay’ı yeniden yapılandıracağı sözünü verdi. Böylece Başbakan Erdoğan’ın “önünde tek engel gördüğü” Danıştay da, “yeni Danıştay” olarak bir engel olmaktan çıkacak!
Karakullukçu ikinci olarak da, kendisine blok halinde oy veren Danıştay’ın yeni üyelerine teşekkür etti: “Bugünden itibaren, şu andan itibaren genç, anayasa ve yasamızda yapılan yeni düzenlemelerle aramıza katılan, seçilerek aramıza katılan, birbirinden genç, dinamik, birbirinden zeki arkadaşlarımızla çalışmak bana son derece onur verecektir.”
ERDOĞAN’I CEZADAN KURTARAN HAKİM
Yeni Danıştay Başkanı Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun tek özelliği, Arınç’ın sınıf arkadaşı olması değil elbette; Karakullukçu aynı zamanda Erdoğan’a yakınlığıyla biliniyor.
Dahası Yeni Danıştay Başkanı Karakullukçu, Tayyip Erdoğan’ı ceza almaktan kurtaran kararlara imza atan isim olarak anımsanıyor. 2001 yılında İçişleri Bakanlığı’nın Erdoğan hakkında “cürüm işlemek amacıyla suç örgütü oluşturmaktan” verdiği soruşturma açılması izni, Karakullukçu’nun da verdiği oyla iptal edilmişti. Bu karar yerel mahkeme kararlarına da dayanak oluşturmuş ve Erdoğan ceza almaktan kurtulmuştu!
YENİ DANIŞTAY BAŞKANI, BAŞBAKANLIK MÜSTEŞARI OLACAKTI
Fatih Altaylı’nın 2005 yılında Sabah gazetesinde yazdığına göre, Başbakan Erdoğan Dışişleri Bakanlığı’nda uzman olarak çalışan arkadaşı Vahit Özdemir’den, Danıştay’daki davasında yardımcı olmasını istemiş; Özdemir de Hüseyin Hüsnü Karakullukçu ile görüşüp, Erdoğan’ın durumunu anlatmıştı.
Bu arada Erdoğan, Başbakan olduğunda, Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun isminin Başbakanlık Müsteşarlığı için geçtiğini de anımsatalım.
Karakullukçu, sadece Erdoğan’ı ceza almaktan kurtarmadı elbette… Örneğin, Danıştay 1. Dairesi, TOKİ’ye değerinden 170 kat fazla fiyata arsa sattığı belirtilen AKP’li Siirt Belediye Başkanı Mervan Gül’ün soruşturulması doğrultusunda karar vermiş, bu karara Hakim Hüseyin Hüsnü Karakullukçu muhalif kalmıştı!
Bu arada ilginç bir bağı daha anımsatalım: Erdoğan’a Başbakan olmasının yolunu açan Siirt seçimleri sırasında AKP’nin Siirt Milletvekili Mervan Gül’dü. Gül, bir yıl sonra Siirt Belediye Başkanı olarak mükafatlandırıldı. Ancak ilerleyen yıllarda Mervan Gül’le ilgili yolsuzluk iddiaları öyle birikti ki, AKP Mervan Gül’ü 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde aday gösteremedi. Hatta Gül, “izinli olarak” yurtdışına gönderildi! Gül’ün yerine seçime kadar Belediye Meclis üyesi Aydın Gülcan vekalet ederken, Başbakanlık Danışmanı Nurettin Ertemel de, belediyedeki işleri yürütmüştü!
SONUÇ YERİNE
Cumhuriyet’in kaleleri tek tek düştü, düşüyor… Dolayısıyla artık korunacak değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyet ödevimiz var!
Mehmet Ali Güller
8 Haziran 2011
YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 03/06/2011
YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?
AKP 12 Eylül referandumunu “10” seçim öneminde sayıyor, 12 Haziran genel seçimini de “20” referandum öneminde… 100 yıllık İttihatçı rejimle son hesaplaşma olarak görüp, yazan çizenler bile var; tıpkı 2004 yerel seçimlerinde, “84 yıllık karanlığa son” dedikleri gibi…
Artık açık ve netler: Cumhuriyet’le hesaplaşıyorlar; Cumhuriyet’in kurumlarını yönetmek için değil, parçalamak için ele geçiriyorlar!
Bir darbe de Yargıtay’a vurdular!
Anımsayalım:
İLK HEDEF HSYK
Yargı uzun süre, iş yükünün ağırlığı nedeniyle ek daire talep etti. Yürütmenin umurunda olmadı. Ki yürütme yargıyı önünde engel olarak gördüğünü zaten söyleyip duruyordu… Yargıtay’a ek daireler için şartlar henüz oluşmamıştı. Daire şimdi oluşturulsa, oraya yürütmenin “baş belası” HSYK üye belirleyecekti. (Zaten HSYK’nın diğer görevlerde de atama yapmaması için, kurul başkanı bir süredir toplantılara katılmıyordu!) Bu, iş yükü pahasına kabul edilemezdi.
Derken ajandadan “anayasa değişiklik paketi” çıkarıldı ve “yetmez ama evetçi”lerin de desteğiyle, paket 12 Eylül referandumunda geçti. Paketin en önemli unsuru HSYK’nın genişletilmesiydi. Evet, artık şartlar oluşmuştu!
Adalet Bakanlığı’nın “desteklediği” liste, yeni HSYK’yı oluşturdu. Kimi hâkimlerin “Adalet Bakanlığı eşeği aday gösterse oy veririm” dediği medyaya da yansıdı. Sıra Yargıtay’daydı artık.
YARGITAY’A 160 YENİ ÜYE
İş yüküne bağlı zaman aşımından dolayı Hizbullah üyelerinin serbest bırakılmasının kamuoyunda yarattığı rahatsızlığı değerlendiren yürütme, aradığı fırsatı bulmuştu: Ek daireler ve Yargıtay’a yeni 160 üye seçildi… Elbette Adalet Bakanlığı’nın seçtiği yeni HSYK üyeleri, Yargıtay’a da istenilen üyeleri seçmişti!
Ve geldik bugüne…
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker 1 Haziran’da emekli oldu. Yerine aday olanlar arasında, sadece 11 ay sonra yaş haddinden emekli olacak 6. Hukuk Dairesi Başkanı Nazım Kaynak da vardı.
Ve Kaynak, 2 Haziran günü, yeni HSYK’nın seçtiği 160 yeni üyenin firesiz blok oyunu da alarak 197 oyla, hem de ilk turda Yargıtay Başkanı seçildi!
Kaynak’a ilk kutlama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi: “Benim güzel arkadaşım. Pırıl pırıl bir Anadolu delikanlısı. Çok şükür birinci turda seçildi” dedi.
AKP’NİN ASIL HAMLESİ 11 AY SONRA
Ancak AKP’nin asıl hamlesi 11 ay sonra, yani Nazım Kaynak zorunlu emekliye ayrıldığında olacak. Yani Nazım Kaynak da, tıpkı “yetmez ama evetçi”ler gibi, tıpkı YARSAV’ın karşısına “demokrat yargı” diye çıkanlar gibi, “değerlendirilip” bir köşeye bırakıldığında olacak!
Böylece AKP, önündeki bir engelden daha kurtulmuş olacak!
12 Haziran seçimleri, bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için kritik öneme sahiptir. AKP’nin yeni hedefleri olan “federatif anayasa” ve “başkanlık sistemi”ne direnecek bir ekibi TBMM’ye sokmak, ülkenin geleceğini belirleyecektir!
Cumhuriyet, Cumhuriyet Güçbirliği ile savunulacaktır! TBMM’ye giren Güçbirliği, CHP’yi de MHP’yi de Türkiye Cumhuriyeti’nde ve vatan savunmasında birleştirecektir!
Mehmet Ali Güller
3 Haziran 2011
OBAMA’NIN ‘ORTADOĞU PLANI’ NE ANLAMA GELİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/05/2011
Önceki yazımızda, ABD Başkanı Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı” konuşmasının İsrail boyutu üzerinde durmuş ve Washington’un Tel Aviv’den 1967 sınırlarına dönmesini istemesinin hangi üç sonucu gösterdiğini incelemiştik.
Peki, Obama “Ortadoğu Planı” olarak adlandırılan konuşmasını neden yaptı? Plan ne anlama geliyor? Washington’un mesajları nasıl okunmalı?
Önce bölgeye ilişkin şu analizimizi bir kez daha ortaya koyalım:
ABD’nin Bush dönemi Büyük Ortadoğu Projesi’ni Obama döneminde revize ettiğini, buna göre “yeni NATO”yu daha etkin kullanacağını, yıpranan transatlantik ilişkileri (İngiltere-Fransa merkezli AB) onaracağını ve “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine geçeceğini, 2009 yılının başında dile getirmiştik. Yine o dönemki yazılarımızda Türkiye’ye revize BOP içinde özel bir görev yüklendiğini saptamıştık: AKP hükümeti/BOP Eşbaşkanlığı bu görevin gereği olarak “alt bölgesel düzenlemeler” oluşturabilmek için Gazze söylemi benzeri politikalarla Arap/Bölge liderliğine soyundu; Uranyum takas anlaşmasında görüldüğü gibi İran’ı ABD adına masada tuttu; Arap liderliği ve İran markajı için de, “one minute” sözde krizi üzerinden İsrail karşıtı görüntü sergiledi.
ABD’NİN 5 ÖNLEMİ
Ancak süreç Washington’un istediği boyutta gelişmedi. Üstelik Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ABD’nin bölgesel çıkarlarını derinden sarsacak işaretler verdi. ABD bu çıkarlarını tahkim etmek için karşı atağa geçti ve şu 5 önlemi aldı:
1.) “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisine yöneldi. 30 yılın sonunda Mısır devleti içinde yarattığı avantajları, mevzisini tahkim etmek üzere kullanma yoluna girdi. Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadı, bürokrasi içindeki Batıcı kesimler ve bazı sermaye grupları üzerinden, köklü yapısal değişliklerin gerçekleşmesinin önüne geçmeye çalıştı, çalışıyor.
Ancak inişlerin, çıkışların yaşandığı bu süreç sürüyor, sürecek… Şimdilik Mısır/Bölge lehine şu sonuçlar oluştu: ABD’nin en önemli bölgesel müttefiki olan Mübarek devrildi. Mısır İsrail’in isteği üzerine 2008 yılında Filistinlilere kapattığı Refah sınır kapısını açtı. Kahire 29 yıldır kesilmiş olan Tahran’la diplomatik ilişkilere yeniden başladı. Mısır İran askeri gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı. Kahire ile Tahran ittifak yaparak, El Fetih ile Hamas’a anlaşma imzalattı. (Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin sonuçları, siyaseten en çok İran’a yaradı)
2.) ABD, Tunus ve Mısır’ın ardından diğer bölge müttefikleri olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerinin başarısız olması için hamle yaptı; örneğin Bahreyn ve Yemen’de Suudi Arabistan kozunu kullandı. Suudi Arabistan askerleri muhalefeti ezmek üzere sınır geçip, kanlı saldırılar düzenledi. (Yemen halkı buna rağmen hâlâ muhalefet etmeyi sürdürüyor. Sadece geçen hafta bile 115 kişi yaşamını yitirdi). Libya’da, Suriye’de “insan hakları ve demokrasi” nutukları atan Batı, Yemen’de ve Bahreyn’de nedense(!) sustu!
3.) Kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini boğmaya çalışan Washington, ABD karşıtı olan İran, Suriye ve Libya’da kalkışma başlattı. (Washington’un 2002’den beri İran ve Suriye’de sistemli olarak düzenlediği bu kalkışmalar, güçlü devlet yapısı nedeniyle Tahran tarafından sert bir şekilde bastırılırken, Şam’da büyük sıkıntı yarattı, yaratıyor). Fransa-İngiltere-ABD üçlüsü Libya’ya saldırdı. ABD kamuoyunun tepkisi, bölgesel şartlar, maliyeti paylaşma vb. nedenlerle, saldırı NATO tarafından üstlenildi. (NATO’nun Libya saldırısı sürüyor).
4.) Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadıyla, Suriye’de Selefi hareketlerle ve Libya’da El Kaide’de yetişmiş militanlarla temas halinde olan, Afganistan’da geri çekilme takvimi nedeniyle Taliban’la pazarlık sürecine giren ABD, Büyük Ortadoğu’daki bu yeni yönelimin önünde engel oluşturacağı için Usame Bin Ladin’den kurtuldu!
5.) ABD, BOP Eşbaşkanlığı’nı sürdüren AKP’ye İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti. Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:
Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!
İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını şart koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyor.
SURİYE NEDEN HEDEFTE?
ABD’nin Suriye baskısı, aslında İran baskısıdır. Tahran-Şam hattının varlığı, İran’ın ABD’ye karşı önemli bir kozudur. “Şii hilali” olarak adlandırılan kuşağın bir halkasının kırılması, ABD’nin başta Kuzey Irak olmak üzere bölge hedeflerini güçlendirecektir. İran-Suriye hattını bugüne kadar Mısır-Suudi Arabistan hattıyla dengeleyen ABD’nin, İran-Mısır yakınlaşması karşısında Suriye’ye baskı uygulaması kritik ihtiyacıdır. Obama, “Ortadoğu Planı” konuşmasıyla, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın durumu kontrol etmesini engellemeyi ve muhalefeti cesaretlendirmeyi hedeflemiştir.
ABD, diğer yandan Suriye’yi güneyden kuşatmak için Lübnan kartını kullanmak istemiş ancak Washington’un teklifi bizzat Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman tarafından reddedilmiştir.
İSRAİL BASKISI NE ANLAMA GELİYOR?
Mısır’ın Filistin’e kapattığı Refah sınır kapısını yeniden açması, İran’ın yönetmenliğinde ve Mısır’ın ev sahipliğinde El Fetih ile Hamas’ın anlaşması, aslında Tahran liderliğindeki yeni döneme işaret ediyor. Mübarek’in devrilmesiyle Mısır desteğini yitiren ve El Fetih ile Hamas’ın anlaşmasıyla, parçalanmış Filistin yapısı avantajını yitiren İsrail’in eli oldukça zayıfladı. Süreç, karşı konulamaz şekilde bağımsız Filistin devletine doğru ilerliyor. Süreci engelleyemeyecek olan ABD’nin, süreci yönlendirmeye soyunması, tipik bir emperyalist devlet uygulamasıdır. (Tıpkı Mübarek’i verip, Mısır rejimini kurtarmaya soyunması gibi). İşte Obama burada devreye giriyor ve İsrail’i 1967 sınırlarına zorlayarak, bağımsız Filistin devletinin mimarı olmaya soyunuyor!
Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almak isteyen ABD bu hamleyle, bölgenin İsrail’e olan tepkisinden uzak durmaya çalışıyor. ABD’nin İsrail’e mesajı, Mısır’da Müslüman Kardeşler’le, Suriye’de Selefi hareketlerle, Libya’da El Kaide eğitimlilerle irtibatını sağlamlaştırmayı kolaylaştıran bir taktik aynı zamanda…
ŞARTLAR ABD’NİN DEĞİL, İRAN’IN LEHİNE
Ancak bölgedeki gelişmeler, orta vadede ABD’nin değil, İran’ın lehine biçimleniyor. 6 ay öncesine kadar, ABD-İsrail’in her an İran’a saldıracağı konuşuluyordu… Bugün değil saldırı, yaptırımlar bile üzerinde pek durulmayan bir konuya dönüşmüş durumda…
Ve Tahran’ın bu 6 ay içinde en önemli kazanımı, 29 yıl önce dondurulan Kahire’yle diplomatik ilişkiye yeniden başlamasıdır; öyle ki bu ilişki kısa sürede Tahran-Kahire eksenine dönüşerek bölgenin en önemli sorununda inisiyatif oluşturdu.
Mehmet Ali Güller
29 Mayıs 2011
ABD’NİN İSRAİL KARARI, NEYİ KANITLIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/05/2011
ABD Başkanı Hüseyin Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı”yla ilgili konuşmasının en dikkat çeken bölümü İsrail’le ilgili olan bölümüydü. Obama özetle İsrail’den 1967 sınırlarına geri dönmesini istedi: “Müzakerelerin temeli çok net: Varlığını sürdürebilecek bir Filistin ve güvenliği sağlanmış bir İsrail. Biz devletlerin 1967 sınırlarını temel almasını ve toprak alışverişi yapılmasını savunuyoruz.”
1967’deki 6 gün savaşlarından önceki sınırlara dönmek demek, İsrail’in Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bölümünden çekilmesi demek!
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Obama’nın konuşmasının hemen ardından yaptığı yazılı açıklamada, 1967 sınırlarına dönüşü kimsenin kendilerinden isteyemeyeceğini, çünkü bunun ülkesini savunmasız bırakacağını belirtti.
Ancak aynı Netanyahu, Washington’un talebine daha fazla direnemedi ve 5 gün sonra ABD Kongresi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Obama planına teslim işareti verdi. Netanyahu 1967 sınırlarının kabul edilemez olduğunda ısrar etse de, “Yahudilerin atalarının anayurt topraklarından bir kısmını devretmeyi de içine alan, acı tavizler vermeye hazır olduklarını ve Filistin topraklarının genişliği konusunda cömert olacaklarını” belirtti.
3 GÖSTERGE, 1 SAPTAMA
ABD’nin bu planına İsrail’in teslim olmak zorunda kalışı, yıllardır altını çizmeye çalıştığımız “büyük kuvvet – küçük kuvvet” ilişkisine dair şu 3 önemli sonucu gözler önüne serdi:
1.) Muhafazakar kesimden bazı ulusalcı kesimlere kadar rağbet gören, “İsrail’in beyin olduğu, ABD’yi lobisi aracılığıyla yönettiği” şeklindeki anlayışın gerçek olmadığı, bu gelişmeyle bir kez daha somutlaştı. Bunun görülmesi çok önemlidir; çünkü küçük kuvvetin büyük kuvveti yönettiği şeklindeki bu dayanaksız görüşün yarattığı etki, en masumundan, emperyalizmin aklanması sonucunu doğurmaktadır.
2.) 7 Ağustos 2003 tarihinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefindeki ülkeleri sıralayan dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın listesinde İsrail’in neden yer aldığı sorusu da, bulanık kafalarda bu vesile ile netleşmiş oldu. Rice Washington Post gazetesinde yer alan o ünlü makalesinde, ismi geçen ülkelerin “ya rejimlerinin ya da sınırlarının değişeceğini” belirtmişti.
3.) Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD projesi olmadığı, tersine İsrail projesi olduğu; Yahudilerin ABD’yi kullanarak bu projeyle kendilerine vaat edilmiş topraklara ulaşmayı hedefledikleri şeklindeki görüşün gerçek olmadığı, bu gelişmeyle bir kez daha netleşti.
Her üç göstergeden çıkan saptama şudur: ABD, emperyalist bir devlet olarak çıkarları gerektirdiğinde İsrail’in zararına kararlar da alır! Emperyalizmin tek çıkarı, kendi siyasi, askeri, ekonomik çıkarlarıdır… İsrail’in güvenliği, emperyalist ABD’nin güvenliğinden daha önemli değildir! ABD, İsrail’i bölgedeki çıkarları gereği stratejik müttefik olarak değerlendirmektedir. Ve İsrail ABD’yi değil, ABD İsrail’i bölgede kullanmaktadır. ABD’nin çıkarları gereği İsrail’e geri adım attırması, taktikseldir… Stratejik olarak İsrail’in varlığı, ABD’nin bölgedeki çok önemli bir kartıdır.
Bir sonraki yazımızda, Obama’nın Ortadoğu Planı’nın ne anlama geldiği üzerinde duracağız. Obama’nın Suriye ve İsrail mesajlarının ne anlama geldiğini inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
27 Mayıs 2011
ERDOĞAN’IN ‘ÇEKİÇ GÜÇ’ YALANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/05/2011
Başbakan Erdoğan, son günlerde hemen her seçim konuşmasında “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyor… Peki, Başbakan’ın bu sözleri gerçeği ne oranda yansıtıyor?
Önce Çekiç Güç’ü kısaca anımsatalım:
ABD 17 Ocak 1991 tarihinde Irak’a saldırdı. 1. Körfez Savaşı olarak isimlendirilen bu saldırı, 3 Mart 1991 günü imzalanan ateşkes anlaşması ile “fiilen” sona erdi. Irak’ın Kuveyt’ten geri çekilmesi, saldırının hedefi değil, sadece bir aşamasıydı; tıpkı Irak’ın 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’e girmesinin ABD’nin bahanesi olması gibi…
ÇEKİÇ GÜÇ KÜRDİSTAN’I KURDU
ABD imzaladığı ateşkesten 1,5 ay sonra, 17 Nisan 1991’de, bu kez “Kürtlerin yerleşim bölgelerine güvenli bir şekilde dönmesini sağlamak” bahanesiyle “huzur operasyonu” başlattı. Operasyon, ABD’nin Bağdat’a yasakladığı 36. paralelin kuzeyini kapsıyordu. Ki bu paralel, aynı zamanda ABD’nin kurmayı planladığı Kukla Devlet’in de doğal sınırıydı. “Huzur Operasyonu”nu yıllarca yürütecek Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerleştirilmesine, 12 Temmuz 1991 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla izin verildi. Çekiç Güç, 77 uçak ve helikopter ile 1862 personelden oluşuyor ve İncilik ile Pirinçlik üslerine yerleştiriliyordu… Aynı zamanda Irak’ın kuzeyindeki Zaho’da da askeri karargâhı oluşturuldu.
Çekiç Güç’ün operasyonları, fiili savaşın olmadığı dönemde, resmi dokümanlarda yer aldığı şekliyle, “barış zamanı operasyonuydu”. Türkiye ABD ile yaptığı anlaşmalar gereği, Çekiç Güç’e her altı ayda bir TBMM’den görev süresini uzatma kararı çıkartıyordu.
ÇEKİÇ GÜÇ PKK’YI BÜYÜTTÜ
Yıllar içinde Çekiç Güç, sadece Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti inşa etmekle kalmadı, aynı zamanda PKK’yı da büyüttü. Öyle ki, Çekiç Güç’ün havadan PKK’ya yardım malzemeleri bile indirdiği ortaya çıktı. Dahası, içinde Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis ile dönemin Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Korg. Necati Özgen’in de olduğu helikopteri düşürmeye bile çalıştı!
ABD, Çekiç Güç’ün Türk kamuoyunda yıpranan kimliğini 1997’de “Keşif Güç” ismiyle temizlemeye çalıştı.
ANAP’tan DYP’ye, SHP ve CHP’den Refah Partisi’ne, DSP’den MHP’ye… Türkiye’de hangi parti hükümet kurarsa kursun, Çekiç Güç’ün 6 aylık izinlerini aksatmadan çıkartıyordu…
TÜRKİYE’DEN KUZEY CEPHESİ
2001 yılında, ABD Irak’a ikinci kez saldırmaya karar verdi. Çünkü Washington, Çekiç Güç gibi sınırlı yapılarla, bölgeye yönelik “büyük plan”ını gerçekleştiremezdi. İlk taslağı 2001 yılının sonunda hazırlanan “OPLAN-1003-98” kod adlı Pentagon’un askeri harekât planında, “ABD’nin Türkiye üzerinden bir kuzey cephesi açması” konusu da yer almıştı!
Kuzey Cephesi’yle ilgili ilk resmi temas, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’yin 19 Mart 2002 tarihli Ankara ziyareti sırasında oldu. Hem Başbakan Ecevit’le hem de Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüşen Cheney istediği desteği alamadı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Grossman’ın 17 Temmuz 2002 tarihli Ankara ziyaretinde, Washington’un talebi daha da somut olarak dile getirildi. Talebe direnen Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, Türkiye ile ABD arasında “siyasi-askeri danışma kanalı” açılmasını kabul ederek, zaman kazanmaya çalıştı. Ancak ABD’nin zamanı yoktu. Türkiye alelacele seçime götürüldü(!)
3 Kasım 2002’deki seçimler, Türkiye’nin direncini kıracak bir siyasi yapılanmayla sonuçlandı(!) ABD, “kuzey cephesi” talebini resmi olarak 19 Kasım 2002’de Dışişleri Bakanlığı’na yaptı. Taleplerin somutlanmış son hali de, 21 Aralık 2002 günü ABD Büyükelçisi tarafından Başbakan Abdullah Gül’e bizzat elden verildi.
ABD-AKP TEZKERESİ REDDEDİLDİ
Türk kamuoyunun itirazları, askerin tutumu, AKP’nin pazarlıkları içinde geçen süreç sonunda, “ABD’ye Türkiye’den kuzey cephesi” sağlayacak olan “Tezkere” 1 Mart 2003 günü TBMM’ye getirildi. Ancak, AKP tezkeresini TBMM’den geçirmeyi başaramadı. Bu aynı zamanda ABD-Türkiye ilişkilerinde de bir kırılma yarattı. Hem Washington, hem de AKP TSK’yı, “tezkerenin geçmesi konusunda gerekli liderliği yapamamakla” suçladı(!)
Her şeye rağmen AKP, 20 Mart 2003 günü, TBMM’den ikinci bir tezkere çıkartarak, ABD’ye Türk hava sahasını açtı. Ve ABD de ikinci tezkereyle birlikte Irak’a saldırdı.
ÇEKİK GÜÇ’E GEREK KALMADI
Böylece, 3 Mart 1991’de imzalanan ateşkes ortadan kalkmış ve ABD Irak’a 12 yıl sonra yeniden saldırarak 2. Körfez Savaşı’nı başlatmıştı. 20 Mart, ABD’nin Irak’a saldırı tarihinin olmasının ötesinde aynı zamanda resmi ifadelerde “barış zamanı operasyonlarından” sorumlu Çekiç Güç’ün de fiilen ortadan kalkması demekti. Çünkü ABD’nin Irak’a savaş açmasıyla, Çekiç Güç’ün varlık nedeni ortadan kalkmıştı.
İşte AKP hükümeti bir gün sonra, 21 Mart günü, aynı zamanda bu formaliteyi de yerine getirerek, Bakanlar Kurulu kararı ile Çekiç Güç’ün görev süresini bitirdi.
Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, Çekiç Güç’ü, yani ABD’yi bölgeden göndermedi, tam tersine ABD’nin bölgeye daha da yerleşmesine, hava sahası açarak, destek verdi! Yetmedi, Müslüman Irak’a saldıran “Amerikan askerlerinin sağlığı için dua etti.” Dahası, ABD’nin esas planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne de “eşbaşkan” oldu!
Tüm bu gerçekler ortadayken, Başbakan Erdoğan’ın “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyerek oy istemesi, en hafif ifadeyle, seçmeni aldatmaktır!
Mehmet Ali Güller
20 Mayıs 2011
PKK’YLA MÜCADELE, ARTIK SUÇ KAPSAMINDA
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 18/05/2011
AKP’nin “Kürt Açılımı” ne sonuçlar getirdi?
Bazı aydınlar, meseleye salt Kürt sorunu açısından baktıklarından, Kürtlere ne getirdiği konusunda, haklı olarak büyük bir hayal kırıklığı içindeler… Ve bu nedenle de AKP’yi haklı olarak eleştirmektedirler…
Ama ilk günden beri altını çiziyoruz ki, “Kürt Açılımı” bir AKP projesi değil, bir ABD projesidir. Dolayısıyla Açılım’a, “AKP Kürtlere ne verdi” diye bakmak eksiktir… Açılım’ı, ABD-Türkiye ilişkileri penceresinden, Kuzey Irak penceresinden ve hatta Kürt meselesi dışında Türk meselesi penceresinden değerlendirmek gerekiyordu…
AKP projesi olarak baktığınızda çuvallamış gibi gördüğünüz Açılım, bir ABD projesi olarak bakıldığında, aslında çok önemli ilerlemeler kaydetti. Son bir haftadır yaşadığımız süreç bile tek başına Açılım’ın geldiği noktayı göstermektedir:
Açılım’ın en önemli başarısı, PKK’nın artık ülkenin bir bölümünde devlet otoritesinin yerinde kendi otoritesini inşa etmiş olmasıdır. Bunun sağlanması için uygulanan “PKK’yı zihinlerde meşru hale getirmeye yönelik” psikolojik savaş, önemli bir başarı kazanmıştır. TSK’nın PKK ile mücadelesi artık suç kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. TSK bile bu psikolojik savaştan etkilenip, “pusu kurmadım” yollu savunmalara düşmüştür. Bu sürecin başarısı, ABD’nin Ergenekon operasyonu başarısından kaynaklanmıştır. Ergenekon operasyonu ile hedef alınan TSK, psikolojik savaş düzleminde “çete” diye damgalanmış ve buradan hareketle “derin PKK” ile ilişkili “derin TSK” olduğu varsayımı medya yoluyla işlenmiştir…
Uzatmayalım, bu konuyu daha geniş bir yazımızda, dosyamızda, enine boyuna ele alacağız. Şimdilik, PKK ile mücadele etmenin artık suç sayıldığının üzerinde duralım ve bazı kalemlerin neler yazdığına bakalım:
Emrullah Uslu: 12 PKK’lının öldürülmesini “cunta işi” olarak değerlendirdi. Operasyonun başındaki Tümg. Mustafa Bakırcı’nın, “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nı hazırlayan isim olarak suçladı. Kastamonu’daki, Başbakan’ın konvoyunun geçişi sırasında yapılan saldırıyı, “Özel kuvvetlerin” yaptığını iddia etti.
Ahmet Altan: Tunceli’deki 7 PKK’lının “durduk” yere öldürüldüğünden şikâyet etti!
Cengiz Çandar: “12 Eylül referandumuna günler kala, Hakkâri’deki mağaralara dalıp, eylemsizlik halindeki 7 PKK’lıyı kim öldürttü, bir bakıverin.”
Bejan Matur: “PKK artık eyleme geçince hedef olarak polisi seçiyor, askeri değil. Dolayısıyla askerin içinden bir grubun…”
Oral Çalışlar: “PKK içinde uzlaşma karşıtı olan bir grubun olduğunu biliyoruz. TSK içinde de uzlaşma karşıtı olan bir eğilimin olduğunu biliyoruz. Bu iki eğilimin zaman zaman birbirlerine dolaylı olarak destek verdiklerini biliyoruz.”
PKK’lıları öldürdükleri için TSK’yı yerden yere vuran yazarlarımız, aydınlarımız sadece yukarıdakilerle sınırlı değil elbette…
Açılım’ın başarı elde ettiğinin tek işareti, bu yazarlarımızın sayılarının çoğalması da değil elbette… Başarı TSK’nın bu açıklamalar karşısında yaptığı açıklamada gizli…
TSK, görevi gereği yaptığı operasyonu “pusu yok” diye savunma durumuna düşmüştür. İşte bu savunma, Açılım’ın başarısı açısından kritik bir dönemeçtir!
TSK, kendisini “PKK’ya pusu kurdu” diye suçlayanlara karşı, “pusu da kurulur, baskın da yapılır, bu milletimin bana verdiği görevdir” diyememiştir!
İşte bu Ergenekon operasyonunun ağır travmasının sonucudur!
TÜRK DE BİZİZ KÜRT DE BİZİZ
Ergenekon sürecini bir ABD projesi olarak görmeyip, “yargı nasılsa çözer” düzleminde meseleye bakınca ve de Kürt Açılımı’nı bir ABD projesi olarak görmeyip, AKP’nin iç politikası diye bakınca, sonuçları, Türkiye için gittikçe ağırlaşıyor ve telafisi mümkün olmaktan çıkmaya doğru ilerliyor…
Bu süreçten çıkışın yolu, öncelikle Ergenekon Operasyonunu ve Kürt Açılımı’nı, bir ABD projesi olarak tespit etmekten geçiyor; her iki konunun da ulusal güvenlik meselesi olduğunu bilmekten geçiyor… Çünkü tespit doğru olmadan, doğru mücadele yapılamıyor!
Aksi takdirde, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz biriz” hattından uzaklaşıyor ve kopuşa sürükleniyoruz! Unutulmamalı ki, Sırplar Hırvat’ını, Boşnak’ını kaybedince bölündü; Bağdat Kürtleri kaybedince parçalandı!
Mehmet Ali Güller
18 Mayıs 2011
IMF BAŞKANI ÜZERİNDEN BÜYÜK HESAPLAŞMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 17/05/2011
IMF’nin Fransız Başkanı Dominique Strauss-Kahn, ABD’de, otel görevlisine taciz iddiasıyla tutuklandı. Gerçekten ortada bir cinsel saldırı mı var, yoksa Strauss-Kahn bir tuzağa mı düşürüldü?
Strauss-Kahn’ın geçmişi, ilk elde birinci seçeneği güçlü kılıyor. Ancak esas önemli olan, bu tutuklamanın sonuçlarının ne olacağıdır? Belki de “cinsel saldırı mı, tuzak mı” sorusunun yanıtı da bu sonuçların analizine bağlıdır. İnceleyelim:
ABD, TACİZ İDDİASINI ŞOVA DÖNÜŞTÜRDÜ
1.) Cinsel taciz iddiasını elbette savunacak değiliz ancak böylesi bir iddia üzerinden ABD’nin Strauss-Kahn’ı “kelepçelemesi”, Harlem’de bir karakolda saatlerce alıkoyması, DNA testi ve beden taramasına zorlaması, durumu dünya çapında bir şova dönüştürmesi dikkat çekicidir.
Üstelik kefalet sisteminin uygulamada çok sık yer bulduğu ABD’de, mahkemenin Strauss-Kahn’ın avukatlarının önerdiği 1 milyon dolarlık savunma kefaletini reddetmesi ve tutuklama kararı alması da dikkat çekicidir. Kahn için 20 yıl isteniyor!
Yaşlı Kahn’ın 1.80’lik siyahî kadına nasıl tecavüz edebileceği meselesini avukatlarına bırakıyoruz…
2.) ABD, konuyu “muhafazakâr” bir perspektiften ve ahlakçı bir bakış açısı üzerinden ele almış ve dünyaya da böyle servis etmiştir!
Oysa IMF’nin ikizi olan Dünya Bankası’nın Başkanı Paul Wolfowitz’in, karısına bankadan maaş bağlatması daha az ahlaki değildir! Wolfowitz’in ABD Savunma Bakanlığı’nın iki numaralı ismi olması durumu değiştirmiş midir? Yeri gelmişken anımsatalım: Wolfowitz’in karısı, Bülent Ali Rıza’nın Tunus’lu eski karısıdır ve Wolfowitz’in bu kadınla ilk buluşmalarının organizasyonunda, bazı Türk gazeteciler aracılık etmiştir!
KAHN KOMPLO UYARISINDA BULUNMUŞTU
3.) Dominique Strauss-Kahn, 2012’de yapılacak Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en önemli adayı olarak nitelendiriliyordu. Sosyalistlerin adayı olan Strauss-Kahn, bu nedenle komplolara maruz kalabileceği uyarısında bulunmuştu. Örneğin Liberation Gazetesi’ne 28 Nisan’da demeç veren Strauss-Kahn şöyle diyordu:
“Bana hangi konularda oyun oynayabilecekleri belli: Para, kadınlar ve Yahudi kimliğim. Evet, kadınlar, kadınları seviyorum, ne olmuş yani? Yıllardır benim grup seks yaptığıma dair fotoğraflar olduğunu söylüyorlar. Ortaya çıkmadı. Bir otoparkta tecavüze uğrayan bir kadına, bu suçu benim işlediğimi söylemesi için 1 milyon Euro teklif edilmiş. Tribune Juive diye bir internet sitesi, ‘Her sabah kalktığımda kendime İsrail için nasıl yararlı olurum’ diye sorduğumu yazmış. Bunları nasıl yazıyorlar, ortada… Böyle bir salaklığı yalanlama ihtiyacı bile hissetmedim. Adaylığım söz konusu olursa bu üç konuda saldırıların gelmesini bekliyorum.”
Öte yandan Strauss-Kahn’ın Sarkozy’e komplolar konusunda sert çıktığı da basına yansımış. Le Point Dergisi’ne göre 2009 yılının eylül ayında, Pittsburg’da gerçekleştirilen G-20 zirvesi sırasında, Kahn tuvalette karşılaştığı Sarkozy’e şöyle söylemiş: “Sizin yaptıklarınız hakkında çok şey biliyorum. Benim özel hayatım hakkında dosyalar ve fotoğraflar hazırlatıyorsunuz, bana saldırmak için. Tüm bunların Elysee Sarayı’nda organize edildiğini biliyorum. Adamlarına söyle, komplolarına son versinler, yoksa mahkemeye gideceğim.”
SARKOZY ABD’YE EN UYUMLU FRANSIZDIR!
4.) Peki Kahn’ın karşısına aday olacağı Sarkozy, siyaseten nerede duruyor? Aşağıda sıralayacağımız olgulara geçmeden ilk elden altını çizeceğimiz saptama şudur: Sarkozy, ABD’ye en uyumlu Fransız liderdir!
Sarkozy döneminde Fransa NATO’nun askeri kanadına döndü. Fransa ve ABD, Libya’ya saldırdı. AB içindeki Almanya-Fransa ekseni, Sarkozy döneminde kırılma yaşadı. Fransa İngiltere’ye yanaştı. AB’nin doğuya genişlemesini savunan Berlin ile güneye-Kuzey Afrika’ya doğru genişlemesini, ortaklıklar kurmasını isteyen Paris arasındaki kırılma, AB’nin geleceğini de etkiledi. Irak saldırısı sırasında BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında, ABD aleyhine bir konumlanma vardı. Rusya-Çin-Fransa üçlüsü bir yanda, ABD-İngiltere ikilisi diğer yandaydı. Bu durum Sarkozy döneminde değişti ve ABD-İngiltere-Fransa üçlü bloğu oluştu. Örnekler artırılabilir…
IMF’DE DEĞİŞİM
5.) ABD’nin dünya egemenliği için askeri aracı olarak NATO ne ise, ekonomik aracı olarak da IMF ve Dünya Bankası odur. Ancak özellikle IMF’de son dönemde önemli değişiklikler var, kısacası IMF eski IMF değil… Bunun en önemli nedeni Çin’in dünya ekonomisindeki ağırlığıdır. IMF’nin kredilerini sağlayan devletlerin oranı son dönemde önemli değişiklikler göstermiştir.
Geçen ay IMF’nin yayımladığı “Çin, 2016 yılında ABD’yi geçecek” şeklindeki rapor, Washington’u salt siyaseten sıkıştırmamış, küresel kriz ortamında oynak hale gelen ekonomik araçları da sallamıştır. ABD’nin çeşitli resmi ve gayrı resmi mali yapıları, bu raporundan dolayı IMF’ye saldırmıştır.
EURO BÖLGESİ ABD’Yİ İLGİLENDİRİYOR
6.) Kahn, Merkel’le “Yunanistan’a mali yardımı ve Euro bölgesindeki kötü gidişatı” konuşmak üzere Berlin’e giderken tutuklandı. Euro bölgesindeki gidişat, Yunanistan kadar ABD’yi de etkiliyor. Doların dünya egemenliğini sallayan esas kuvvet elbette üretici Çin’dir… Ancak Çin’in başını çektiği önemli kuvvetlerin Dolar yerine Euro’ya geçmesi, döviz sepetlerini Euro ağırlıklı oluşturmaları, AB’nin Euro kartı, Washington’un geleceğini yakından ilgilendiriyor…
SONUÇ
Görünen o ki, Strauss-Kahn’ın zaafları, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerde değerlendirilmiş, kullanılmış! Japonya’daki depremi bile fırsat bilip, Tokyo’yu eleyen ABD ve AB, şimdi bir başka çekişmenin içindedir. ABD, AB bölgesindeki Euro krizinden faydalanmaya çalışmaktadır.
ABD, İngiltere’ye ek olarak Fransa’yı da yanına alarak, Almanya’yı yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. Berlin, Washington’un bu hamlesine karşı uzun zamandır Moskova’yla yakınlaşarak yanıt üretiyordu.
Fransa devleti ve sermaye kesimleri içindeki önemli bir kuvvet de, Paris’in Washington’la bu ittifakına karşı çıkıyor ve Berlin’le yeniden bir eksen oluşturabilmenin koşullarını arıyordu.
İşte Kahn üzerinden yürütülen büyük hesaplaşma, bu mücadelenin bir yansımasıdır; gittikçe daha da beliginleşecektir.
Mehmet Ali Güller
17 Mayıs 2011
ARINÇ’IN DİYARBAKIR GEZİSİ NEREDEN ÇIKTI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/05/2011
AKP’nin Bursa’dan milletvekili adayı gösterdiği, Manisa Milletvekili Bülent Arınç Diyarbakır’ı ziyaret etti. Peki, Arınç’ın “Kürt sorunu vardır” söyleminin öne çıkarıldığı Diyarbakır gezisi nereden çıktı?
Öncelikle şu olguları saptayalım:
AKP, 12 Haziran 2011 sonrası için planlanan “sistem” için, yani anayasası değiştirilmiş, idari yapısı değiştirilmiş yeni bir Türkiye için, öncelikle 330’dan fazla milletvekili çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Bunun tek yolu var: TBMM’nin iki parti ve BDP’nin bağımsızlarından oluşması. Çünkü AKP, oy oranı düşse bile, iki partili bir TBMM’de anayasa değiştirecek sandalye sayısına ulaşacaktır.
MHP’YE F-AKP OPERASYONU
İşte AKP, TBMM’nin üçüncü partisi olan MHP’yi bu nedenle Meclis dışı bırakmaya gayret ediyor. Bunun iki yolla yürütüldüğünü görüyoruz:
Birincisi F Tipi operasyonla uygulanan psikolojik savaştır: Eski ülkücülerin cemaat yayın organlarında her gün boy göstermesi, tıpkı 12 Eylül referandumu öncesinde olduğu gibi bu isimlerin MHP tabanına seslenmesi ve kasetler…
İkincisi AKP operasyonuyla uygulanan seçim propagandasıdır: Başbakan Erdoğan, bu amaçla “seçim açılımı” yürütmeye başladı ve yılbaşından itibaren Ermenistan, Kıbrıs ve Kürt sorunu gibi konularda, seçmen nezdinde “milli” bir görüntü sergilemeye çalıştı.
Bu imaj çalışmasının zirvesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” demesiydi.
ÖCALAN’IN OLUMLU BULDUĞU İSİM: ARINÇ
1.) İşte Bülent Arınç’ın Diyarbakır gezisi, öncelikle Erdoğan’ın bu sözleriyle ilgilidir.
Çünkü Erdoğan’ın MHP oylarına yönelmek üzere yaptığı bu açıklamayla bir tarafa yatan AKP teknesinin, seçimlere kısa bir süre kala yeniden dengeye oturtulması için, ters istikamete bir parça yatırılması gerekmektedir. Arınç bu nedenle Diyarbakır’a gönderilmiş ve “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” diyen Erdoğan’ın tersine(!) “Kürt sorunu vardır” demiştir!
2.) Peki bu operasyon için neden Bülent Arınç seçilmiştir? Bu sorunun yanıtı da, avukat görüşmelerine yansıyan “demeçlerinde” görüldüğü gibi, Öcalan’ın Bülent Arınç’ı, “AKP’nin içinde Kürt sorununun çözümünden yana olan kanatta” gördüğünü söylemiş olmasıdır.
3.) Arınç’ın öne çıkartılmayan ama Diyarbakır’daki en önemli mesajı ise şöyleydi: “Göreceksiniz 12 Haziran’dan sonra daha güçlü geleceğiz ve bugün bu sorunların çözümü için yaptıklarımızın 10 mislini yapacağız. Halkımız bunu biliyor ve buna güveniyor. Sanıyorum 1 Haziran’da Sayın Başbakanımız geldiğinde bu sorun ve bu sorunun çözümü konusunda herkesi tatmin edecek açıklamalar yapacaktır.”
Arınç bu açıklamasıyla, birincisi, AKP’nin “Kürt Açılımı”nı bitirdiği şeklindeki eleştirilere yanıt vermiş ve bugüne kadar yapılanın 10 mislini yapacaklarını ilan etmiştir. Sırf bu vaat bile “Kürt Açılımı”nın bir Atlantik projesi olduğunun tek başına göstergesidir.
İkincisi, Arınç, Başbakan Erdoğan’ın 1 Haziran’da, Diyarbakır’da “herkesi” tatmin edeceğini ilan etmiştir. Peki, “herkes” kimdir? Tatmin edilmesi planlanan kesimler kimlerdir? AKP PKK’yı da tatmin edecek midir?
Bu sorunun yanıtı ortadadır!
“BÜYÜK PLAN” NASIL BOZULUR?
Başbakan Erdoğan’ın 2004 yılı başında dile getirdiği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde, Diyarbakır’ı merkez yapma” görevi sürmektedir. 12 Haziran 2011’de oluşturulacak Meclis aritmetiğine göre de, bu merkez yapma süreci ilerletilecektir:
Diyarbakır Kürdistan’ın, İstanbul Türkiye’nin başkenti yapılarak, federal anayasalı, başkanlık sistemiyle idare edilen yeni bir Türkiye, yani “Türk-Kürt Federe Devleti” oluşturulacaktır.
Bu “büyük planın” bozulması için 12 Haziran seçimleri kritik önemdedir. Bu bakımdan CHP dışında MHP ve “Cumhuriyet Güçbirliği Platformu” adaylarının da TBMM’ye girmesi gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
16 Mayıs 2011
BAYKAL KASETİ, CHP’Yİ NASIL ESİR ALDI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 11/05/2011
“Kasete teslim olmak, yeni kasetleri engelleri mi?” diye sorduğumuz bir önceki yazımızda, “kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir” diye sormuştuk.
Ve yazımızı bağlarken de şöyle demiştik: “Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, ‘yeni’liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır…”
Kasetlerin partileri nasıl esir aldığı, planın adresine nasıl uyumlu hale getirdiği, ‘yeni’lediği, programını, politikasını biçimlendirdiği daha yazımızın mürekkebi kurumadan –bir kez daha- ortaya çıktı.
CHP PM’DE GÜLEN AVUKATI
CHP’nin Parti Meclisi PM üyesi Muhammed Çakmak, kasetlerin adresi için işaret edilen Fethullah Gülen’e, Zaman gazetesi üzerinden kol kanat germiş:
“Muahmmed Çakmak, Gülen’e yönelik iftiraları büyük bir ahlaksızlık olarak değerlendirdi. Çakmak, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin parti içi kaset skandalıyla ilgili ‘okyanus ötesi’ne gönderme yapmasına da sert tepki gösterdi. Çakmak, ‘Elinizde belge varsa savcılara verin. Kalkıp da insanlara belge ve bilgi olmadan iftira atıyorsanız tarih sizi yüzyılın en büyük müfterisi olarak yazar’ dedi. CHP PM üyesi Çakmak, Hocaefendi’nin kendisine atılan iftiralarla ilgili açıklamasını ise şöyle yorumladı: ‘Samimi, içten bir insanın cevabıdır. Kendisine iftira atanlar için bile ‘Allah’a havale etmekten utanıyorum’ diyen bir zarafet söz konusudur’.”
CHP LAİKLİK POLİTİKASINDAN VAZGEÇTİ
İşte kasetlerle bir parti böyle esir alınır! Bu öyle bir prangadır ki, gelir sizi de vurur! Nasıl mı?
Çakmak, Gülen savunmasını taçlandırmak için Kılıçdaroğlu’nu da eleştirmiş ve CHP Genel Başkanı’nın “Statükonun Allah’ı Ankara’dadır” sözlerinin kendisini de rahatsız ettiğini ilan etmiş! (Bu arada kavramın bu kalıpta kullanılmasının Anadolu’ya özgü olduğunu, TDK’da bile yer aldığını anımsatalım)
Muhammed Çakmak, açıklamalarının sonunda da, işin esasına gelmiş ve “CHP’nin şimdiye kadar süregelen laiklik politikasından vazgeçtiğini, Türkiye’de laikliğin söylendiği gibi tehlikede olmadığını” belirtmiş!
BAHÇELİ’YE ORTAK SALDIRI
CHP ve MHP kasetle şantaja uğradı… Baykal hata(!) yapıp Gülen’i akladı, Bahçeli doğru yapıp “okyanus ötesi”ni işaret etti. Önce Başbakan Erdoğan yüklendi Bahçeli’ye ve “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” dedi, ardından CHP PM üyesi çıkıp, Bahçeli’nin Gülen’i adres göstermesini “ahlaksızlık” olarak suçladı!
İlginç mi?
İşte kasetli siyasetin sonucu…
Mehmet Ali Güller
11 Mayıs 2011
KASETE TESLİM OLMAK, YENİ KASETLERİ ENGELLER Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/05/2011
“Kasetli siyaset” süreciyle ilgili sormamız gereken soru şudur: Kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir?
Yanıtın “kasetlerin içi” olması halinde, hem o kasetleri hazırlayan röntgencinin “kirli” duygularını paylaşmış oluyor, hem de “kasetler üzerinden yürütülen plan”ın ortaya çıkarılmasına nesnel olarak engel olmuş oluyorsunuz… Ki zaten, kaseti hazırlatanlar da, sizin, kaseti hazırlayanlarla aynı ruh hali içinde olmanızı diliyorlar! Sapkınca içini merak etmenizi ve “zevkle” izlemenizi bekliyorlar! Çünkü tertibin hedefi sizsiniz: CHP’liler, MHP’liler, sıradakiler…
Siz kasetlerin içine teslim oldukça, kaseti hazırlatanlar kazanacak ve daha çok kaset ortaya çıkacak! Çünkü kasetlerin amacı şantaj yapmaktır! Siz şantaja teslim oldukça, şantaj kazanacaktır!
Görülen o ki, Devlet Bahçeli ve MHP, kaset şantajına teslim olan Deniz Baykal ve CHP’den pek ders çıkarmamış!
CHP Kemal Kılıçdaroğlu’nun ses kasetiyle, MHP kalan altı kasetle tehdit ediliyor! Ki anımsayınız, ilk MHP kaseti namluya sürüldüğünde, şantaja boyun eğdiğiniz için ikincisi de ortalığa düşüvermişti!
ERDOĞAN’IN KASET KEYFİ!
Başbakan Erdoğan’ın kasetleri miting alanlarında büyük keyifle diline dolaması, Baykal’a kaset operasyonu sırasında, “Başbakan kaset olayından çok rahatsız, zaten Başbakan bu tip olaylara hep karşıdır” diye yazanları acaba hiç utandırıyor mu?
Baksanıza ne diyor Başbakan Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na: “Kendisinden önceki beline hâkim olamadı gitti. Genel başkanlıktan gitti ama şimdi yine milletvekili adayı. Peki diğer taraftaki hanım milletvekili ne oldu? Onu aday yapmadılar. Ne oldu? Suçlu o mu? İkisi de suçlu değil miydi?”
Hele Erdoğan’ın şu sözleri, kasetli siyasetin geldiği seviyeyi göstermesi bakımından ibret verici: “Ama bu medya, bu siyasiler ne diyorlar biliyor musunuz? ‘İnsanın özeline karışıyorlar’ diyorlar. Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil, buna nasıl kendi özeli dersiniz? Bu özel değil, özel değil… Bu genel… Bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil.”
Ve şantaja boyun eğmenin, nasıl yeni şantajlar oluşturacağını da sergiliyor Başbakan Erdoğan, Bahçeli’ye ‘başına gelecekler’ var derken: “Bahçeli de aynı şeyleri söylüyor. O da ‘insanların özeline giriliyor’ diyor. Peki, özeldi de niye milletvekillerini istifa ettirdin? Niye sahip çıkmadın? Neden? Çünkü başına geleceği biliyor da onun için. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi ‘eline, diline, beline hâkim olacaksın’.”
ASIL KAMU YARARI NEREDE?
Peki, özel nedir, genel nedir, kamusal nedir? Başbakan Erdoğan, bir erkeğin nikâhlı eşi olmayan bir kadınla görüntülerini, “özel değil genel” diye sınıflandırabilir mi? Bu sınıflandırmaya partisindeki “çok eşliler” ne diyor acaba? Öte yandan sınıflandırma doğru olsa bile, yani görüntü genel olsa bile, o görüntüler bizi ilgilendirir mi?
Ya da şöyle soralım: O görüntüler, Başbakan’ın KKTC Başbakanı’yla birlikte, KKTC Cumhurbaşkanı’nı hedef aldığı telefon konuşmalarından daha mı çok ilgilendiriyor milleti, devleti, ülkeyi? O görüntüler, Başbakan’ın bir iş adamından kızına 20-25 göndermesini istemesinden daha mı geneldir?
İnternette yayımlanan bu telefon konuşmalarını sayfalarına taşıyan Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım neden hâlâ hapiste? Kamuyu doğrudan ilgilendiren bu telefon konuşmalarını ekranlarına taşıyan Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya neden aylarca yattı içeride?
Yanıtı, tertibin içinde…
PARTİLER ESİR ALINIYOR
“Kaset” tertibini alt etmenin birinci yolu şantaja boyun eğmemektir, teslim olmamaktır; ikincisi de şantajın kaynağını ortaya çıkarmaktır.
Bahçeli, her ne kadar şantaja boyun eğse de, şantajın kaynağı konusunda, Baykal’ın yaptığı hataya düşmedi, Pensilvanya’yı aklamadı. Tersine net bir şekilde “okyanus ötesini” işaret etti.
Başbakan Erdoğan’ın “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” demesi bu bakımdan iki kere önemlidir!
Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, “yeni”liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır…
Mehmet Ali Güller
10 Mayıs 2011