Archive for category Politika Yazıları

Daha uzun telgraf – 1 ­

Geçen yüzyılın en önemli belgelerinden biri, Moskova’da diplomatik görev yapan George Kennan’ın yazdığı “uzun telgraf”tı. ABD, Kennan’ın bu raporunu temel alarak SSCB’yi çevreleme stratejisi oluşturmuş ve uygulamıştı. O nedenle Kennan Soğuk Savaş’ın mimarı diye anılmıştı.

Önümüzde bir rapor daha var, bunun adı ise “daha uzun telgraf”. Atlantik Konseyi tarafından yayımlandı ama imzasız. Muhtemel ki Çin’de görev yapmış bir ABD’li diplomat ya da yeni ABD yönetimi içinde kritik role sahip diplomat…

Ve rapora “daha uzun” telgraf denmesi de, ABD’nin Çin’le mücadele stratejisinin SSCB’yle mücadele stratejisinden çok daha zor olduğuna işaret etmek için büyük olasılıkla…

ÇKP’nin SSCB dersleri

Rapor, “ABD’nin 21. yüzyılda yüz yüze geldiği en önemli zorluğun devlet başkanı ve parti genel sekreteri Xi Jinping’in yönetiminde giderek ‘otoriterleşen’ Çin’in yükselişi” saptamasıyla başlıyor.

Peki ABD, yükselen bu Çin’e karşı ne yapmalı?

İsimsiz diplomat şunu belirtiyor: Kennan’ın raporu, esas olarak Sovyet modelinin kendi içindeki yapısal zayıflıklarının bir analiziydi. SSCB’nin en sonunda kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çökeceği analitik sonucuna varıyordu. Çevreleme stratejisi, bu esasa dayanıyordu. Ancak bunu Çin’e uygulamak mümkün değil. Çünkü Çin Komünist Partisi (ÇKP) SSCB’de neyin yanlış gittiği üzerine çok iyi çalıştı ve önemli dersler çıkardı. O nedenle ABD stratejisinin -tıpkı SSCB stratejisinde olduğu gibi- Çin’in içeriden çökeceği varsayımına dayanarak hazırlanması, son derece tehlikeli olacaktı.

Peki bu durumda ABD stratejisi ne olmalı?

ÇKP’yi değil, Xi Jinping’i hedef almak

İsimsiz diplomat, Trump döneminde Çin alarmının verilmesinin, Çin’in “baş rakip” ilan edilerek bir strateji hazırlanmasının doğru ama yeteriz olduğunu savunuyor. Rapora göre o stratejinin sorunu, “doktrinsel bir tutum beyanı olması” ve “operasyonel hale getirilecek kapsamda olmaması” şeklinde değerlendiriliyor.

Ve isimsiz diplomat ABD’ye, Çin devletini, hatta ÇKP’yi bile hedef almamayı; yerine Xi Jinping ile onun birinci halkasını hedef almayı öneriyor!

ABD’nin bir dönem Çin halkı ile Çin devletini ayırmasını, sonrasında Trump döneminde Çin ile ÇKP’yi ayırmasını önemli buluyor ancak 91 milyon üyeli ÇKP’yi bile Xi Jinping ve onun birinci halkasından ayrı tutmayı öneriyor.

Özel sektör ÇKP kontrolünde

İsimsiz diplomatın birkaç önemli saptaması var:

1. Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e geri döndürdü.

2. ÇKP Xi Jinping liderliğinde piyasa reformlarını durdurdu.

3. Özel sektör artık doğrudan ÇKP kontrolü altında.

4. Çin, Deng Xiaoping, Jiang Zemin ve Hu Jintao dönemlerinde statüko gücüydü; Xi Jinping döneminde revizyonist güç haline geldi.

İsimsiz diplomat bu saptamaları, ABD’nin neden doğrudan Çin’i hatta ÇKP’yi değil de, Xi Jinping ile birinci halkasını hedef alması gerektiğini anlatmak için yapıyor…

Zira isimsiz diplomat aynı zamanda Xi Jinping’in siyasi muhaliflerini etkisizleştirdiği, yolsuzlukla mücadele operasyonları üzerinden tasfiyeler yaptığı, özel sektörü baskı altında tuttuğu gibi iddialarını sıralayarak, bunlardan hareketle ABD’nin ÇKP’nin seçkinleri ile Xi Jinping arasındaki çıkar çatışmasından yararlanması gerektiğini söylüyor.

Çin’i 2013 öncesine döndürme hayali

Ve isimsiz diplomatın çizdiği sınır da şu: Çin’i 2013 öncesine döndürmek.

Raporda bunun gerekçesi de şöyle ifade ediliyor: ABD, Mao sonrası beş liderle de çalışabileceğini gösterdi. O nedenle ABD için Çin, Xi Jinping’in iktidara geldiği 2013 öncesinin statükosuna döndürülmeli.

Atlantik Konseyi’nin Çin’e karşı ABD stratejisi olarak önerdiği 85 sayfalık bu çok önemli raporu, bir sonraki yazımızda da incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2021

2 Yorum

İlk Türk tankı

Em. Org. Ergin Saygun’un sosyal medyada paylaştığı o “ilk Türk tankı” fotoğrafı, ne kadar da çok şey anlatıyor. Şöyle demiş Saygun: “1942 yılında yapılmış ilk Türk tankı. Motoru Ford. Diğer tüm parçaları yerli. 1946 yılındaki Cumhuriyet Bayramı resmi geçidine katılmış.”

Peki sonra ne oldu? Türkiye neden tank üretemedi? 30’larda, 40’larda uçak ve tank üreten Türkiye’den bugünkü Türkiye’ye nasıl geldik? Yanıtı S-400 konusuna kadar uzanıyor…

Mühendisin işaret ettiği gerçek

Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte başlattığı “milli sanayi” hamlesinin en önemli adımlarından biri, 1929’da Kırıkkale Çelik Fabrikası’nın temelini atmasıydı. 1932’de tamamlanan fabrikada uçak çeliğinden paslanmaz çeliğe kadar 150 çeşit çelik üretildi.

Çelik fabrikası olmasa tank da uçak da olmazdı. İlk Türk tankı, o çelik üreten fabrika açma anlayışının devamıydı. Türkiye’nin o “milli sanayi” hamlesine katılan mühendislerden Selahattin Şanbaşoğlu (1907-1995), ilk tankın yapılışını şöyle anlatmıştı:

“1940’ta, kendi girişimimizle tank yaptık. Bunun sadece Ford motoru dışarıdan geldi. Dizaynı bizimkilerindir. Tipi kendimize mahsustur. Kamil, Necati filan yaptılar. Zırh levhası, topu, paleti, aktarma organları hepsi bizim üretimimizdir. Bu tank, 1946’da Cumhuriyet Bayramı töreninde geçti.”

Peki sonra ne oldu? Yanıtını da veriyor Şanbaşoğlu: “Amerikan yardımı başlayınca hazırcılık ve kolaya kaçma başladı.”

İşin püf noktası tam da burasıdır!

S-400 ve F-35

Türkiye NATO üyeliğiyle kendi tankını, uçağını üreten bir ülke olmaktan çıktı ve adım adım başta ABD olmak üzere Alman, İngiliz, Fransız silahlarına mahkûm oldu!

Bu öyle bir mahkumiyetti ki, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında silah ambargosu uyguladıklarında milli savunmamız zaafa uğradı. İşi, sınır ötesi operasyonlarda, “benim sattığım tankı kullanamazsın” seviyesine kadar getirdiler.

İşte bugün de S-400 tartışması yaşıyoruz. Türkiye’ye “Rus S-400’ü kuramazsın yoksa ambargo uygularız” diyorlar…

Bu köşede çokça yazdım:

1. S-400, milli füze savunma sistemimizi oluşturmamızın bir aşaması olarak oldukça değerlidir. Kesinlikle S-400’den taviz verilmemeli, bu sistem kurulmalıdır.

2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkarması, fırsata çevrilecek bir krizdir. Türkiye ancak bu tür ambargolar sayesinde “milli silahlanmanın” önemini görmektedir. Bugün çok başarılı işlere imza atan Aselsan’ları, Havelsan’ları, Roketsan’ları ABD’nin Kıbrıs ambargosu nedeniyle kurmuştuk.

Batı ambargosu, Türkiye’yi yeniden tankını, uçağını üretebilen bir ülke olmaya zorlayacaktır.

Örtülü Batıcılık

Bu anlayışa, yani Cumhuriyet’in “milli sanayi” anlayışına dönmemizin önündeki en önemli engel, açık ve örtülü Batıcılıktır.

Örneğin “Atatürk de batıcıydı” diyerek Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini savunurlar. Oysa Atatürk “muasır medeniyeti (çağdaş uygarlığı)” işaret etmişti. “Muasır medeniyet seviyesi” geniş tarih içerisinde dünya uygarlığına kim lokomotiflik yaptıysa, onun seviyesi olmuştu: Dün Batıydı, bugün adım adım ticaretin merkezi olarak yükselen Asya-Pasifik, dünya uygarlığının lokomotifliğini üstlenmeye hazırlanıyor.

Örneğin “Türkiye’nin ABD ve AB’den kopması savunuluyor” iddiasıyla Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini isterler. Oysa “Türkiye ABD ve AB’den kopsun, diplomatik ilişkisini kessin, ticaret yapmasın” diyen yok. ABD’yle bağımlılık ilişkisine ve AB’yle “aday üyelik” aldatmacasına son verilmesini istemek, ABD ve AB’yle diplomatik ve ticari ilişkileri koparmak değil elbette.

Örneğin “Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olması yerine Çin’e bağımlı olması savunuluyor” iddiasıyla, örtülü Batıcılık yaparlar. Oysa “tam bağımsız Türkiye” diyenler, Türkiye’nin herhangi bir bağımlılık ilişkisine tümden karşı çıkıyorlar.

Örneğin “ABD emperyalist de, Çin değil mi” diyerek Türkiye-Çin yakınlaşmasına itiraz ederler. Oysa ülkeler açısından temel soru şudur: Tehdit nereden geliyor? Bugün Türkiye’ye tehdit Çin ya da Rusya’dan değil, ABD’den geliyor.

Yeniden üretim

Tüm bunlar, açık ve örtülü Batıcılık argümanlarıdır ve o anlayışın Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.

Türkiye, II. Dünya Savaşından sonra “Küçük Amerika” olma hedefiyle ABD’ye bağımlı olmayı kabul ederek sadece tankını, uçağını değil, buğdayını, pamuğunu bile üretemez hale geldi. O süreç aydınlanma devrimini boğdu, ılımlı İslamcılığı iktidar yaptı. O süreç Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirdi.

Yeniden üretebilmek, dışarıdan satın almaya mecbur kalmamak için önce bu bağımlılık ilişkisini koparıp atmamız gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Şubat 2021

5 Yorum

KISSINGER’IN PASİFİK TOPLULUĞU HAYALİ

UÇAK GEMİSİ AVLAYAN HİPERSONİK FÜZELER DÖNEMİ

Henry Kissinger, ABD’nin geçen yüzyıl dış politikasının en önemli isimlerinin başında geliyordu…

ABD-Çin barışının mimarı olan Kissinger, o barışın 40. yılında, 2012 yılında bir beklentisini dile getirmişti: Pasifik Topluluğu…

Kissinger’a göre Pasifik’in iki ucundaki ABD ve Çin kutuplaşmış bloklar halinde rekabet etmek yerine, ortak bir girişimin tarafı olmalıydılar.

Kissinger, Immanuel Kant’ın Edebi Barış’ına atıfla, barışın ya insanın iç görüsüyle ya da büyük bir çatışmanın sonucunda geleceğini belirterek, dünyanın bir yol ayrımında olduğuna dikkat çekmişti.

Özetle ABD ve Çin’in çatışması felaket, işbirliği ise barıştı…

İşte bunun yolu da Pasifik Topluluğu’ydu…

TRUMP’IN ÇEKİLDİĞİ ORTAKLIK

Kissinger’ın Pasifik Topluluğu hayalini anımsamama neden olan, Biden’ın yeni bir Trans-Pasifik Ortaklığı oluşturacağı haberleri oldu…

Zira Trans-Pasifik Ortaklığı Ticaret Paktı, Biden’ın başkan yardımcısı olduğu dönemin projesiydi. Görüşmeleri 2010 yılında başlamış ve 2016 yılında anlaşma imzalanmıştı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2017’de pakttan çekilmişti.

ABD çekildikten sonra 11 üye 30 Aralık 2018’de Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeye Açık Anlaşma imzalamıştı.

Çin ise bu süreçte çok önemli bir başka ortaklığı geliştirmişti…

Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalanmıştı.

Bu ortalığın en önemli özelliği ise dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturmasıydı.

ÇİN-ASEAN İLİŞKİSİNİN SEYRİ

Pasifik bölgesindeki siyasi ve ekonomik ortaklıkları anlayabilmek ve ondan daha önemlisi Pasifik’teki güç mücadelesinin ne yönde evrildiğini görebilmek için aslında ASEAN’daki değişime bakmamız gerekiyor…

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, ABD’nin komünizmi engellemek için kurduğu örgütlerden en önemlisiydi. 8 Ağustos 1967’de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan örgütün hedefi, Vietnam Savaşı’ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı.

Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995’te Vietnam, 1997’de Laos ve 1999’da da Kamboçya örgüte katıldı.

ABD için örgütün 2000’li yıllardaki önemi ise Çin’e karşı denge araçlarından biri olabilmesinden geçmekteydi. ABD bu amaçla hem doğrudan ASEAN’la hem de tek tek ASEAN üyesi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği yaptı.

Ancak 2013’te bir kırılma yaşandı. Amerika’nın Sesi, o yıl yapılan ASEAN Zirvesi haberine “ASEAN Zirvesi Çin’e yaradı” başlığını attı (10 Ekim 2013). ABD Başkanı Barack Obama, federal hükümetin kapatılması yüzünden zirveye gidememişti. Yorumlara göre Çin, Münhasır Ekonomik Bölge sorunu yaşadığı 10 ASEAN üyesinin dördüyle, bu fırsatta “ikili çözüm” olanağı yakalamıştı.

Ardından Çin adım adım ASEAN’la ilişkilerini geliştirdi ve en sonunda Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da katarak 10 ASEAN üyesiyle Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) imzalayıp, dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu.

BIDEN’IN YAPABİLECEKLERİ SINIRLI

Durum bu…

Ve Joe Biden’ın önceliği, ABD’nin “baş rakip” ilan ettiği Çin’i durdurabilmek…

ABD bunu Hint-Pasifik stratejisi olarak isimlendirdiği strateji ile yani Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinden Çin’i kuşatmaya çalışarak yapacak…

Yani öyle Henry Kissinger’ın hayal ettiği gibi ABD’nin Çin’le işbirliği aradığı ve Pasifik Topluluğu kurmak istediği bir durum yok.

Tersine ABD’nin makası kapatmak üzere olan Çin’e karşı daha da sertleşebileceği bir sürece girmiş görünüyoruz.

Ancak önemle belirtelim: O sertleşme tabloyu değiştirmeyecek zira “uçak gemisi avlayacak özellikte hipersonik füzeler” dönemi başlamış durumda!

Biden’ın yapabileceği iç karışıklık kışkırtmalarından ve Çin’e karşı alternatif bölgesel ortaklıklar kurmaya çalışmaktan ibaret kalacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Şubat 2021

4 Yorum

ABD-İran mücadelesi ve nükleer pazarlık

Obama döneminde ABD, İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” politikası izlemişti. 2015’te BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere ile Almanya’nın İran’la imzaladığı nükleer anlaşma, işte o çizginin bir gereğiydi.

Trump farklı bir yol izlemeyi seçti. İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” yerine, onu siyasi ve ekonomik olarak baskılayarak, hatta suikastlar düzenleyerek “terbiye” etme yolunu izledi. Arap-İsrail normalleşmesinden, İran’a karşı Arap NATO’su (Ortadoğu NATO’su) kurmaya uzanan pek çok Trump hamlesi, işte o çizginin gereğiydi.

Biden’ın, İran’la nükleer anlaşma imzalayan Obama’nın yardımcısı olması, Biden döneminin “III. Obama” dönemi olarak isimlendirilmesini ve İran’la anlaşmaya dönme beklentisini doğurdu. (Biden döneminin “III. Obama” döneminden ziyade “I. Harris” dönemi olması, çok daha olası.)

ABD lütfu değil, İran başarısı

Nitekim Biden döneminin ilk günlerinde yapılan kimi açıklamalar bu beklentiyi güçlendirdi. Örneğin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, Trump döneminin son günlerinde İran’la bir savaşın eşiğinden döndüklerini açıkladı; Biden’la bir “fırsat dönemine” girildiğini savundu. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “İran yeniden anlaşmaya uymayı kabul ederse biz de anlaşmaya döneceğiz” dedi. Örneğin Biden, İran ile nükleer anlaşmanın mimarlarından Robert Malley’i, İran Özel Temsilcisi olarak atadı.

Burada önemle belirtelim: Yeni ABD yönetiminin İran’la nükleer anlaşmaya dönme eğiliminde olması, bazı kesimlerce yorumlandığı gibi “Trump faşizminden Biden demokrasisine” geçişten kaynaklanan bir yumuşama değil, emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıflamasının ve İran’a diş geçirememesinin kaçınılmaz sonucudur.

Dolayısıyla yeniden nükleer anlaşma imzalanabilmesi olasılığını bir ABD lütfu olarak değil, bir İran başarısı olarak yorumlamak gerekir.

Anlaşmanın çerçevesi genişletme

Yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önünde iki temel sorun var: Birincisi, anlaşmanın çerçevesi aynı mı olacak? İkincisi, anlaşmanın özneleri aynı mı kalacak?

Biden yönetiminin anlaşmaya dönebilmenin bir ön şartı olarak anlaşmanın çerçevesini genişletmeyi masaya getirebileceği görülüyor. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’nin şu sözleri, bu bağlamdaki ilk pazarlık olarak okunabilir: “Başkan Biden, ABD’nin diplomasi yoluyla nükleer kısıtlamaları genişletmesi ve uzatması, İran’ın balistik füze programı ve bölgesel faaliyetleri de dahil endişe konularına temas edilmesi gerektiğine inanıyor.” Unutulmasın: Trump yönetimi, Obama’nın imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilirken, tam da bu konuları gerekçe göstermişti!

2015 anlaşmasının başarısında önemli rol oynayan Moskova, bu yaklaşıma karşı çıkıyor. Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dimitri Polyanski ülkesinin anlaşmanın kapsamının genişletilmesini desteklemediğini açıkladı.

Anlaşmanın öznelerini genişletme

İran’la yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önündeki ikinci sorun ise anlaşmanın öznelerinin aynı kalıp kalmayacağı…

Atlantik cephesi içinde öznelerin artırılması görüşü olduğu anlaşılıyor. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın önerisi şöyle: “İran’la müzakereler oldukça katı olacak. Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bölgedeki ortaklarımızı nükleer anlaşmaya dahil etmek gerekecek.

İran bu öneriye haklı olarak karşı çıktı. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade’nin Macron’a yanıtı şöyleydi: “Nükleer anlaşma, BM Güvenlik Konseyi 2231 Sayılı Kararı’nca onaylanan çok taraflı bir uluslararası anlaşma, müzakere edilemez ve tarafları da açıkça belli ve değiştirilemez.

İlk çarpışma

Burada önemli bir durum, Trump’ın ABD’yi anlaşmadan çekmiş olmasının, anlaşmayı ortadan kaldırmadığı gerçeğidir. Anlaşma ABD’siz olarak hâlâ uygulamadadır.

İşte bu nedenle aslında mesele “yeni bir anlaşma” değildir, “mevcut anlaşmaya” ABD’nin dönüp dönmeyeceğidir. Haliyle Tahran’ın kendisine zemin alacağı gerçek budur.

Bu “nükleer pazarlığın” sonucu, ABD açısından sadece İran’la ilişkilerinin gidişatını değil, Biden dönemi boyunca ABD’nin Çin’le, Rusya’yla ve Türkiye’yle ilişkilerinin de gidişatını etkileyecek bir ilk “güç mücadelesi” olacaktır.

Yani ABD-İran nükleer pazarlığı, bölgesel ve küresel güç mücadeleleri içinde bir ilk çarpışma olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Şubat 2021

3 Yorum

ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi

ABD Başkanı Joe Biden’ın ilk birkaç dış politika hamlesi, çeşitli kesimlerde “iyimserlik” oluşturdu. Benzerini Obama ve Trump dönemlerinde de yaşamıştık: Trump’ın ABD’yi emperyalist olmaktan çıkaracağı ve “milli devlet” yapacağı bile savunulmuştu! Sanırsın emperyalist devletler aynı zamanda milli devlet değil!

Nedir peki o ilk hamleler?

ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, Trump döneminin son günlerinde İran’la savaşın eşiğinden döndüklerini ancak artık yeni yönetimle ABD’nin eski politikasının geri geleceğini söyledi. Org. McKenzie, ABD ve İran ilişkilerinin “fırsat dönemine” girdiğini belirtti. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “İran yeniden anlaşmaya uymayı kabul ederse biz de anlaşmaya döneceğiz” mesajı verdi.

Diğer yandan ABD Başkanı Biden, Trump’ın Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle yaptığı silah satışı anlaşmalarını askıya aldı.

Ayrıca ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Richard Mills, askıya alınan Filistin’e yardımları yeniden başlatacaklarını ve iki devletli çözüm için çalışacaklarını açıkladı.

ABD’nin hızlı Çin hamleleri

Bunlar, aslında ABD’nin esasa yoğunlaşacağına işaret eden hamleler. Nedir o esas? ABD Biden döneminde “baş rakibi” Çin’e karşı yoğunlaşacak.

Nitekim Biden döneminin Çin’le ilgili ilk hamleleri bu esasa işaret ediyor:

1. Pentagon, uçak gemisi USS Theodore Roosevelt’i Güney Çin Denizi’ne gönderdi.

2. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, “Pekin şu anda güvenliğimizi, refahımızı ve değerlerimizi ciddi şekilde zora sokuyor. Bu nedenle de ABD’nin Çin’e yeni bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor” dedi.

3. Biden yönetimi, şu açıklamasıyla, Trump’ın virüs üzerinden Çin’e saldırısını sürdüreceğinin de işaretini verdi. “Çin’deki bazı kaynaklardan yanlış bilgiler yayıldığını gördük ve bu durum bizim için endişe kaynağıdır. Kovid-19’un Çin’de ortaya çıkışına ilişkin derinlemesine bir araştırma yapmak zorundayız.”

Çin–Rusya’ya karşı ABD–AB–Hindistan arayışı

Daha önce bu köşede birkaç kez yazdık: ABD, Çin’e karşı mücadelesini “büyük müttefiklerle” yürütmek istiyor.

ABD bugüne kadar ağırlıklı olarak Çin’e karşı mücadelesini “orta boy” bölge müttefikleriyle sürdürdü; Başta Japonya olmak üzere, Güney Kore ve Avustralya’yla…

Ancak Çin ile Rusya’nın stratejik ortaklığı ve Çin’in beklenenden daha hızlı ABD’yle makası kapatıyor olması, Washington açısından “büyük müttefiklerle” hareket etme ihtiyacı doğurdu.

İşte Trump’un son yılında ABD’nin “Asya–Pasifik” stratejisini “Hint–Pasifik” stratejisi olarak güncellemesi ve Biden’ın “transatlantik ittifakı restore etme” hedefi ilan etmesi bu nedenleydi. ABD, Çin–Rusya stratejik ortaklığına karşı ABD–AB–Hindistan bloğu oluşturmaya çalışacak.

Transatlantik tamir görüşmesi

Biden’ın bu hedefinin gereği olarak ilk önemli temas yapıldı: Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Avrupa Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Kabine Şefi Bjoern Seibert ile ABD–AB ilişkilerini görüştü.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Emily Horne, görüşmeyle ilgili, şu çok önemli iki mesajı içeren bir yazılı açıklama yaptı:

1. “Bay Sullivan, Joe Biden yönetiminin transatlantik ittifakının tamir edilmesine ve yeniden canlandırılmasına olan bağlılığını dile getirdi.”

2.İkili, Çin ve Türkiye dahil ortak kaygı konularında beraber çalışma hususunda mutabık kaldı.

Yani ABD ve AB, birincisi “transatlantik ittifakı restore etmeyi”, ikincisi de Çin ile Türkiye konusunda birlikte çalışmayı kararlaştırmış oldu!

Kama–sopa–çengel

Peki nasıl olacak Türkiye’ye karşı ortak çalışmaları?

ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta olduğu gibi: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa, batıya dönük tutmak önemlidir. Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”

Yani “havuç–sopa” yerine, “kama–sopa–çengel” uygulayarak: Kamayı, Libya ve Suriye’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…

Kısacası, sert bir dönem başladı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2021

3 Yorum

Biden’ın Atlantik çıpası

ABD Başkanı Joe Biden’ın Dışişleri Bakan adayı Antony Blinken, önceki gün ABD Senatosundan onay alarak görevine başladı.

Blinken, geçen hafta ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyelerinin sorularını yanıtlarken, Türkiye için “sözde stratejik ortak” demişti. Blinken’e bu ifadesi nedeniyle çokça tepki gösterildi, oysa gerçeği ifade ettiği için teşekkür etmeliyiz. Çünkü Türkiye ABD’nin “stratejik ortağı” değil, gerçekte “stratejik hedefi”dir!

Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Suriye ve Irak’tan Kafkasya’ya kadar bölgemizdeki hemen her konuda Türkiye’nin çıkarlarıyla ABD’nin çıkarları çatışmaktadır. Bu nedenle iki ülke arasında “stratejik ortaklık” değil, en fazla “sözde stratejik ortaklık” vardır.

Blinken’in iki kritik mesajı

Antony Blinken’in “sözde stratejik ortak” ifadesi değil, asıl ABD Senatosu onay sürecinde senatörlerin soruların yazılı verdiği yanıtlar önemli.

Ali Çınar, dün Milliyet’te o çok önemli yanıtları yazdı. Bugün o yanıtlardan şu ikisinin üzerinde duracağım:

1. “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa, batıya dönük tutmak önemlidir.”

2. “Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”

Ne anlama geliyor bu mesajlar, inceleyelim:

Biden’in hedefi ve stratejisi

Biden, kabinesini açıkladığı 25 Kasım 2020’deki toplantıda, aslında hedef ve stratejisini de açıklamıştı.

Bu köşede “Biden’ın hedefi ve stratejisi” başlığıyla incelemiştik. Biden üç cümlede özetlemişti: “ABD, Pasifik ve Atlantik’te küresel liderlik rolü üstlenecek. Gereksiz çatışmalarda rol almayacak. Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirecek.

“Atlantik ve Pasifik’te liderlik üstlenmek” demek, pratikte ABD’nin AB ile ilişkileri restore etmesi ve birlikte Çin’e karşı mücadeleye yönelmesi hedefi demekti. “Gereksiz çatışmalarda rol almamak”, ABD’nin Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdürmesi demekti. “Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirmek”, ABD’nin Çin’e karşı mücadelede Japonya’yı kaybetmemesi ama daha önemlisi Hindistan’ı kazanması demekti.

Antony Blinken, aynı toplantıda verdiği ilk mesajında Biden’ın çizdiği çerçeveyi tamamlamıştı: “Dünyanın tüm sorunlarını tek başımıza çözemeyiz. Diğer ülkelerle birlikte çalışmamız gerek, onların işbirliğine ihtiyacımız var.”

Atlantik kampında tutma hedefi

İşte Blinken’in senatörlerin sorularına verdiği yanıtlarda dile getirdiği iki kritik açıklama, Biden’ın çizdiği hedef ve strateji içerisinde anlamlıdır.

O da şudur: Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya “kaptırmanın” maliyetinin, Türkiye’nin “oluşturduğu sorunlardan” daha büyük olduğunu hesaplıyor!

Bu elbette yeni ABD yönetiminin, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların Türkiye lehine çözümlerini kabul etmesi anlamına gelmiyor. Ancak yeni ABD yönetiminin bazı sorunları, Türkiye’yi “Atlantik kampında” tutmanın aracı haline getireceği anlamına geliyor.

Dolayısıyla Blinken’in senatörlere verdiği iki kritik yanıt, pratikte AKP hükümeti için “Biden’ın Atlantik çıpası” anlamına geliyor.

Biden, Bush’un BOP eşbaşkanına, Obama’nın model ortağına ve Trump’un dostuna “Atlantik çıpası” atarak, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmak ve Ankara’yı “Batı kampında” tutabilmek istiyor.

Türkiye’nin kaçınılmaz yeri

Erdoğan’ın ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrıları, kuşkusuz Biden ve Blinken’in işini kolaylaştırıyor. Nitekim AKP hükümetinin AB’yle başlattığı “diyalog süreci”, pratikte Türkiye’nin AB kapısından bir süre için daha uzaklaştırılmaması hedefine yarıyor. Bunun da ABD-AB restorasyon süreci içinde Türkiye’yle ilişkileri “normalleştirme” hedefini kolaylaştırabileceği ihtimal dahilinde…

Ancak…

Sonuçta Atlantik dönemi kapanıyor, Asya dönemi başladı. Türkiye kaçınılmaz olarak yeni döneme uygun konumlanacaktır. Biden’ın AKP hükümetine atacağı “Atlantik çıpası” o konumlanışı, en fazla bir süre öteleyebilir ancak kaçınılmaz tabloyu değiştirmez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ocak 2021

3 Yorum

EŞİTSİZLİK VİRÜSÜ RAPORU: SÜPER ZENGİNLER ZENGİNLEŞTİ

KÜRESEL BÜYÜME MODELİ YERİNE ÇOK TARAFLILIK

Eşitsizlik virüsü, uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın hazırladığı raporun ismi…

79 ülkeden 300 ekonomistin görüşüne başvurularak hazırlanan rapor, Dünya Ekonomik Forumu’nun hemen öncesinde açıklandı.

Raporun önemli saptamaları şunlar:

6 SAPTAMA

1. Dünyanın en zengin 10 kişisi, 18 Mart 2020 ile 31 Aralık 2020 arasında servetlerini net 540 milyar dolar artırdı!

2. Mart-Aralık 2020’de milyarderlerin serveti toplam 3,9 trilyon dolar arttı ve 12 trilyon dolara ulaştı.

3. Zenginler Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini 9 ayda atlattı, ancak yoksulların toparlanması 10 yılı aşabilir.

4. Dünya 90 yıldır gördüğü en büyük istihdam krizini yaşıyor. 100 milyonlarca insan gelirini ya da işini kaybetti.

5. 2020 yılında dünyadaki yoksulların sayısı 200 ila 500 milyon daha arttı.

6. Artan eşitsizlikle mücadele edilmediği takdirde, 2030’da salgının başlangıcına oranla 500 milyon daha fazla kişi günde 5,50 dolardan daha az parayla yoksulluk içinde yaşayabilir.

Özetle Oxfam’ın hazırladığı rapor, daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz bir gerçeği doğruluyor: “Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.”

Gerek Cumhuriyet gazetesinde gerekse CRI Türk’te yazdığımız ve “virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz incelemelerimizde dikkat çektiğimiz gibi, virüs ve salgın sınıfsaldır: “Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır. Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.”

2 ÖNERİ

Uluslararası yardım kuruluşu Ozfam, bu altı saptaması dışında, raporda iki de temel önermede bulunuyor:

1. Rapor, salgında en zengin 10 kişinin elde ettiği bu 540 milyar dolarlık gelirin “tüm dünya nüfusunun aşılanması” ve “hiç kimsenin salgın nedeniyle yoksulluğa düşmemesi için” yeterli olduğunu belirtiyor.

2. Rapor, bu dönemde kârını artıran küresel şirketlerden alınabilecek geçici bir vergi ile 2020’de 104 milyar dolar toplanabileceğini, bu miktarın, düşük-orta gelirli ülkelerdeki tüm çalışanlar için işsizlik yardımı ve çocuklar ile yaşlılara mali destek sağlamak için yeterli olacağını belirtiyor.

Peki, bir nevi “süper-zenginlerden daha çok vergi alma” önerisi olan bu öneriler ne kadar gerçekçi?

O servetini 540 milyar dolar artıran en zengin 10 kişi örneğin, salgınla mücadele için ne yaptılar derseniz, birkaç örnek verelim:

Örneğin Amazon’un sahibi Jeff Bezos salgınla mücadele için 125 milyon dolar, Twitter kurucusu Jack Dorsey 1 milyar dolar, Microsoft kurucusu Bill Gates 350 milyon dolar bağışladı.

Yani “süper zenginlerin” salgınla mücadeleye katkıları, salgın krizini fırsata çevirerek kazandıklarının yanında oldukça düşük paralardır…

Bu sistem içinde süper-zenginleri etkili bir vergi politikasına tabi tutmak pek mümkün değil. Zira kapitalist sistemde vergi/gelir oranına bakıldığında, aslında vergisini en yüksek ödeyenlerin işçiler, emekçiler olduğu görülecektir.

Dolayısıyla tek tek ülkeler açısından mesele kapitalist ekonomi modelinden kurtulmak, tüm ülkeler açısından da mesele yeni bir dayanışmacı ve paylaşımcı düzen inşa etmektir.

Xİ JİNPİNG’İN DÜNYAYA 7 ÖNERİSİ

Bu bakımdan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dünya Ekonomik Forumu’nda (Davos 2021) dile getirdiği kapsamlı öneriler oldukça önemlidir.

Xi Jinping’in hepsi birbirini tamamlayan bütünlüklü önerileri şunlar:

1. Küresel büyüme modeli değiştirilmeli, mevcut zorluklardan çıkış yolu olarak çok taraflılık desteklenmeli.

2. Siyasi güven stratejik iletişim ile sağlanmalı.

3. Ülkelerin barışçıl varlığı, uluslararası hukuka uyulmasına bağlı.

4. Soğuk Savaş zihniyeti ve ideolojik önyargılar terk edilmelidir. Hiçbir ülke diğerinden üstün değildir. Hiyerarşi iddiasında bulunulmamalı ve kimse kendi sistemini diğerlerine dayatmamalı.

5. Ticaret-yatırım-teknolojik alışveriş kısıtlamaları kaldırılarak makro ekonomik işbirliğine gidilmeli.

6. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi uygulanmalı.

7. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum kapatılmalı.

YOKSULLARIN TALEBİ

Sonuç olarak “süper-zenginlerden daha çok vergi almak”, pratikte kapitalist dünya için mümkün değildir.

Oxfam’ın ortaya koyduğu “virüs eşitsizliği”, toplam dünya açısından ancak Xi Jinping’in önerilerinin adım adım hayata geçebilesiyle aşılabilecektir.

Yoksullar açısından hem ülkeler arasındaki uçurumu kapatmak hem de ülke içindeki sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak, önümüzdeki yıllarda çok daha yakıcı sorun ve talep olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ocak 2021

4 Yorum

Binali Yıldırım neden FETÖ kumpasına sahip çıkıyor?

AKP Milletvekili Binali Yıldırım, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın da canlı bağlantıyla katıldığı 21 Ocak tarihli Edirne İl Kongresi’nde, yine FETÖ kumpaslarına sahip çıktı. Yıldırım konuşmasında “Balyozlar, Ergenekonlar… Bunlar yalan mıydı, elbette bunlar vardı” dedi.

Binali Yıldırım, özellikle sosyal medyadan gösterilen yoğun tepki nedeniyle 24 Ocak’ta Ahmet Hakan’a konuştu ve güya konuya bir açıklık getirdi. Ancak yine “FETÖ, Ergenekon davasındaki konuları abartmış ve sulandırmıştır” diyerek aynı yerde durdu.

Yıldırım’ın arşivi

Binali Yıldırım’ın bu çıkışı ilk değil. Yıldırım en başında beri Ergenekon’un olduğunu savunarak, FETÖ kumpasına sahip çıkıyor. Bazılarını anımsayalım:

Örneğin 9 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar gerçekti” dedi.

Örneğin 23 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” dedi.

Örneğin 14 Temmuz 2017’de “Ergenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi.

Örneğin 16 Ağustos 2017’de “Darbeciler, Ergenekoncular, Balyozcular sırasını savdı, görevi FETÖ’cülere devretti” dedi.

Örneğin 26 Şubat 2018’de “Önce Balyozcular, Ergenekoncular, onları defettik” dedi.

Görülüyor ki, Erdoğan’ın “kandırıldık” demesine rağmen, Binali Yıldırım döne döne Ergenekon’un olduğunu savunuyor ve FETÖ kumpasına sahip çıkıyor.

Peki neden?

Yıldırım ve denizcilik

Binali Yıldırım, aynı zamanda meslektaşım: Gemi Mühendisi…

Ergenekon kumpasları, Gemi Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu üyeliği yaptığım 2008-2010 döneminde yoğunlaşmıştı.

Meslektaşımız Binali Yıldırım ise Ulaştırma Bakanı’ydı ve o süreçte FETÖ’nün gazetelere servis ettiği konuşma içerikleri yoğun tepki görüyordu.

Dinlemeleri yapma kabiliyetine sahip olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı Binali Yıldırım’a bağlıydı. Yıldırım 28 Ocak 2009’da çıktı ve şunu söyledi: “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun.

Bu vahim açıklaması meslektaşlarımız arasında çok yoğun tepki görmüş, hatta bu sözleri nedeniyle odadan ihracı bile talep edilmişti.

O yıllarda denizcilik camiasını ilgilendiren iki konusu daha vardı Binali Yıldırım’ın:

Birincisi, oğullarının denizcilik şirketlerinin bağlantıları ve ortaklıklarıydı. Dallı budaklı o ilişkiler nedeniyle denizcilik sektörü kurumlarında ve dergilerinde hâlâ çokça tartışma yaşanmaktadır.

İkincisi de Gemi Mühendisleri Odası’nın kurucusu olduğu Türk Loydu’na yapılan FETÖ operasyonu konusuydu. O operasyonun ayrıntıları ortaya çıktığında konu haliyle denizcilik sektörü dergilerine yansımıştı. İddia o ki Binali Yıldırım haber yapan birkaç ismi aratıp, bu yayınların seçim süreci nedeniyle AKP’ye zarar vereceğini söylemişti.

Yıldırım’ın sözleri nelere işaret ediyor?

Binali Yıldırım’ın döne döne Ergenekon’un olduğunu savunarak FETÖ kumpasına sahip çıkması, aslında birkaç önemli gerçeğe işaret ediyor:

1. Ergenekon kumpası sadece FETÖ’ye yıkılamaz; kumpaslar AKP-FETÖ ortaklığında yapıldı. AKP siyasi destek vermeseydi, başbakan “ben bu davanın savcısıyım” demeseydi, kumpas elbette o çapta yapılamazdı. Siyasi destek olmasaydı, kumpas Genelkurmay Başkanı tutuklayacak aşamayı bırakın, albaylara bile çıkamazdı.

2. Ergenekon kumpaslarının asıl kazananı AKP oldu. AKP o kumpaslar sayesinde askeri ve sivil bürokrasiyi “teslim” aldı; kurumları ele geçirdi, iktidarını sağlamlaştırdı ve işi başkanlık sistemi ile rejim değişikliğine kadar taşıyabildi.

3. Binali Yıldırım gerçekçi davranıyor; “kandırıldık” diyerek kandırmıyor, ortaklıkları bulunan o kumpaslara sahip çıkıyor.

4. Asıl önemli sonuç şudur: “Ergenekon gerçekti, FETÖ sulandırdı” görüşü salt Binali Yıldırım’ın değil, AKP’nin “çelik çekirdeğinin” de görüşüdür. Bu görüşün yılda bir kez dillendiriliyor olması, iktidarın muhalefete bir çeşit tehdididir!

5. Toplum sonuç ise şudur: AKP’nin 18 yıllık iktidarına rağmen kumpaslardan hâlâ medet umuyor olabilmesi, gittikçe belirginleşen “yönetememe krizinin” en açık göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2021

2 Yorum

Atatürk milliyetçiliği ve devrimci cumhuriyet

MHP lideri Alparslan Türkeş’in AKP’ye geçen oğlu Tuğrul Türkeş, siyasi literatüre yeni bir kavram kazandırdı: Azgın Milliyetçilik.

AKP Milletvekili Tuğrul Türkeş, “Azgın Milliyetçilik: 21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler Üzerine” başlıklı makalesinde kavramı şu şekilde açıklıyor: “Türkiye’de Kürtler üzerinden ayrımcılık güden, Aleviler üzerinden mezhepçilik örgütleyen, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar üzerinden dışlayıcılık geliştiren ve/veya Avrupa’daki popülist üstüncülüğün farklı bir varyantı üzerinden hesaplar yapan bir milliyetçilik, Türk milliyetçiliği olamaz. Olsa olsa azgın milliyetçilik olur.

Devamında da Türkeş, bu “azgın milliyetçilik” tehlikesine karşı “yeni bir metot ve ıslah ihtiyacı gerektiğini” savunuyor.

Türk milliyetçiliğinin evrimi

Türkeş’in “azgın milliyetçilik” tanımı, Türk milliyetçiliğinin evrimini yeninden ele almamıza neden oldu. Geçen yıllarda bu konuda pek çok makale yazdım. 4 yıl önceki bir makalemde ise milliyetçiliğin çok kısa tarihi denebilecek şu özeti yapmıştım:

“Bu topraklarda Türk milliyetçiliği Abdülhamid’e karşı tutum olarak gelişti ve büyüdü. Bugün yeniden gündeme gelen ‘Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet’ Türk milliyetçiliğinin sloganıdır.

Ve Abdülhamid’e karşı mücadele eden İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliği 1. ve 2. Meşrutiyet’te büyümüş ve emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ile de kendini ‘Atatürk milliyetçiliği’ olarak geliştirmiştir.

Nedir Atatürk milliyetçiliği? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denmesidir! Yani halkın, emperyalizme karşı kurtuluş ve devrim ile milletleşmesidir!

Ve özellikle belirtelim: Demokratik devrimlerimizin motoru olan milliyetçilik, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Fakat Türk milliyetçiliğinin bir kanadı NATO ve “küçük Amerika” sürecinde ülkücülüğe dönüştürülmüş, komünizme karşı ırkçılık halini almıştır!

1. Siyasal İslamcılık

Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte, solun 40 yıldır dikkat çektiği bir gerçekle yüzleşti: Türkiye’nin “Küçük Amerika” süreci, NATO üyeliği ve ABD’nin anti-komünizmi siyasal İslamcılığı büyütmüştü.

ABD’nin FETÖ ve benzeri siyasal İslamcı örgütlerle ilişkisinin temeli anti-komünizmdi. Fethullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneği kökenli olması boşuna değildi.

ABD, komünist SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevreleme stratejisi içinde Türkiye’den Pakistan’a uzanan hat üzerinde siyasal İslamcılığı desteklemiş, büyütmüş ve hem içeride hem de dışarıda sahaya sürmüştü!

Siyasal İslamcı Mehmet Şevki Eygi’lerin “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diyen solcu gençlere devlet destekli kanlı saldırıları da, FETÖ’nün SSCB dağıldıktan sonra ABD adına Orta Asya’ya sözde Türk okullarıyla açılması da aynı zincirin halkalarıydı.

2. Ülkücülük

Fakat mesele şu: Türkiye’nin “küçük Amerika” süreci ve devlet destekli anti-komünizm sadece siyasal İslamcılığı yükseltmedi; aynı zamanda Türk milliyetçiliğini de büyük oranda dönüştürdü: Türk milliyetçiliği, hızla ülkücülüğe dönüştü!

Önce İkinci Dünya Savaşı koşullarında Alman sempatizanı ırkçı milliyetçilik, ardından da ABD-NATO destekli ülkücülük, demokratik milliyetçilik de denilebilecek Atatürk milliyetçiliğini baskıladı.

Fethullah Gülen’in ABD’nin Komünizmle Mücadele Derneği çıkışlı olması gibi, ülkücülüğün lideri Alparslan Türkeş de ABD’nin özel harp eğitimlilerindendi…

Nitekim Türkeş kurduğu MHP ile ABD’nin anti-komünist stratejisi içerisinde yükselen sol dalgaya karşı Amerikan sopası oldu!

3. Kürt ayrılıkçılığı

Pek üzerinde durulmaz ancak Türk devletinin ABD’nin anti-komünizm stratejisini benimsemesi ve uygulaması, siyasal İslamcılık ve ülkücülük dışında, üçüncü olarak da dolaylı şekilde Kürt ayrılıkçılığını büyüttü.

ABD stratejisinin gereği olarak devletin sola karşı uyguladığı ağır baskı, 1960’lar boyunca Türklerle birlikte örgütlenen Kürtleri adım adım ayrışmaya itti: Kürtlerin bir bölümü, Türklerle birlikte örgütlenmenin durumlarını kolaylaştırmadığını belirterek, ayrı örgütlenmeyi savundu.

Ayrı örgütlenme, ne yazık ki zamanla ayrışmayı derinleştirdi ve iş en sonunda bölücülüğe kadar uzandı.

Yeniden devrim

“Küçük Amerika” sürecinin ortaya çıkardığı bu sorunlu siyasi çizgiler, Amerikan hegemonyasının zayıfladığı şartlarda ve Türkiye’nin ABD stratejilerinden bağımsızlaşma eğilimi gösterebildiği oranda, yeniden olması gereken nehir yataklarına dönecektir…

Yani siyasal İslamcılığın ve dinciliğin yerini dindarlığın, ülkücülüğün yerini Atatürk milliyetçiliğinin ve ayrılıkçı Kürtçülüğün yerini “Türk-Kürt birliğinin” aldığı siyasal yataklar…

70 yıldır adım adım tahrip ettikleri cumhuriyeti, ancak bir devrimci cumhuriyet olarak yeniden inşa edebileceğimiz şartlardayız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2021

4 Yorum

Erdoğan’ın ‘ABD’yi AB’yle dengeleme’ taktiği

Erdoğan’ın dış politika anlayışını, uzun bir süredir neo-Abdülhamitçilik olarak isimlendiriyorum. Özetle neo-Abdülhamitçilik, Erdoğan’ın “Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açması, bunu ABD ile pazarlığında kullanması ve iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışması” çabasıdır.

Benzerini 19. yüzyılın sonunda II. Abdülhamit uygulamış; büyük kuvvetler arasında denge kurmaya, birine karşı diğerine taviz vererek ayakta kalmaya, iktidarını korumaya çalışmıştı. O anlayışın tipik sonuçlarından biri, II. Abdülhamit’in Rusya’ya karşı İngiltere desteği kazanmak için bu ülkeye 1878’de Kıbrıs’ı vermesiydi!

Asıl sorun S-400 değil PYD devleti

ABD başkanlık seçimini Joe Biden’ın kazanmasından bu yana Erdoğan ve kurmayları ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyorlar.

Üstelik, içi boş bir “beyaz sayfa” çağrısı da değil bu: Doğu Akdeniz’de geri adım atmaktan, ekonomi ve hukukta reform yapma hedefi açıklamaya uzanan, geniş yelpazede ödünler var içinde…

Ancak AKP’nin bu “beyaz sayfa” çağrısı ABD’den çok AB’yi hedef alıyor. Çağrının esas adresi Washington değil, Brüksel…

Şundan:

Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu olarak S-400 konuşuluyor hep. Ancak S-400, Erdoğanlar açısından çözülebilir bir sorun aslında: AKP medyasına yansıyan “tetikte ABD’li komutanın da olması” gibi seçenekler bile, iktidarın “uzlaşmaya” açık olduğuna işaret ediyor. Kaldı ki iktidarın bagajında, füze savunma sistemini ilk alan Çin’in iki yıl boyunca oyalanması ve sonra satışın iptal edilmesi de var.

O nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu S-400 değil, Suriye’nin kuzeydoğusunda inşa edilmekte olan PYD devletidir.

Devletlerarası ilişki bakımından elbette… Yoksa, AKP hükümeti ile Washington arasındaki sorunlar listesinde, Reza Zerrab ve Halk Bankası konusu daha üst sıradadır büyük olasılıkla…

ABD’yle pazarlığın iç politik zorluğu

AKP hükümeti açısından şu seçenek de masada hâlâ: Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD devleti karşılığında, Suriye’nin kuzeybatısında AKP denetiminde ÖSO devleti… İktidarın, uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve Suriye’den çıkarmak istediğini ilan ettiği İran’la bile müttefik olması ama Şam’la ilişkileri düzeltmemekte ısrar etmesi, işte bu nedenledir.

Ancak Erdoğan “iyi bir taktisyen” olarak, ABD ile dış politikada bu pazarlığın, iç politikada elini oldukça zayıflatacağını, dahası iktidarına mal olacağını görmekte…

Çünkü bu tablo, iç siyasetin yeniden düzenlenmesi demektir. Anımsayın: AKP Türkiye’yi Irak ve Suriye’nin kuzeyine doğru genişletme hedefi yürütürken, içeride de bunun gereği olarak Kürt açılımı yapıyordu.

Şimdi ABD’yle PYD devletine karşılık ÖSO devleti pazarlığına girmesi, Cumhur İttifakının dağılması demektir; AKP’nin MHP ve BBP’yi yitirmesi demektir, tabanındaki “Millî Görüşçüleri” SP’ye bırakması demektir ve en önemlisi askeri bürokrasinin desteğinden olması demektir.

İşte bu nedenle Erdoğan açısından 2023 hedefine ya da zorunlu bir erken seçime yürürken, müttefik değişikliğine gitmesi oldukça zor görünüyor. Bu da PYD devleti pazarlığına girememesi, dolayısıyla da ABD’yle ilişkileri “tamamen” düzeltememesi demektir.

Erdoğan’ın AB beklentisi

Bu tablo nedeniyle AKP hükümeti “beyaz sayfayı” daha çok Brüksel’le açmaya çalışıyor. Erdoğan, ABD’yle ilişkileri düzeltememesi koşullarında, AB’yle ilişkileri düzeltmesinin “Batı’dan kopmadan” iktidarını sürdürebilmesinin bir yolu olduğunu düşünüyor.

Yoksa “Türkiye’nin AB üyeliğinin” mümkün olmadığını Erdoğan da biliyor. Ancak AB kapısında bulunmanın 18 yıl önce kendisine iktidar yolu açtığı gibi, bugün de iktidarını sürdürme yolu açacağını düşünüyor.

Erdoğan, AB’yle ilişkilerin düzeltilmesinin, Biden’ın ABD-AB ilişkilerini restore etme hedefi içinde elini güçlendireceğini, hatta bu durumda Türk-Amerikan sorunları listesindeki bazı başlıkları en azından kolaylaştıracağını hesaplıyor.

Olası mı, bunu da tartışırız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın