Erdoğan Rusya’yla barış şansını sabote ediyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 01/06/2016
Öncelikle belirtelim: Türkiye’nin Rusya’yla ilişkisini düzeltmesi o kadar önemlidir ki, topun kime atıldığına bakılmadan, bu hedefle yapılacak her türlü dümen kırma manevrası önemlidir.
Peki, başta Erdoğan olmak üzere bu konuda son günlerde açıklama yapan yetkililer gerçekten bir dümen kırıyor mu? AKP Rusya’yla barış arıyor mu?
KARADENİZ’DE SAFLAŞMA
Bize göre Erdoğan’ın iki konuda yaptığı açıklama, ortada bir barış arayışı varsa bile, bunu sabote ediyor!
Erdoğan, birincisi “Karadeniz’in Rus gölü olduğunu” iddia ederek NATO’yu göreve çağırıyor; ikincisi de Rusya’nın YPG’ye silah gönderdiğini iddia ediyor.
Bu iki açıklama sıradan bir tutumu değil, stratejik bir konumlanmayı işaret ediyor.
Nitekim Moskova Erdoğan’ın her iki açıklamasına da tepki gösterdi. Özellikle Rusya’nın NATO Daimi Temsilcisi Aleksandr Gruşko’nun “Karadeniz’in NATO gölüne dönüşmesine izin vermeyeceğiz” demesi önemle not edilmelidir.
Yine Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’un PYD’ye silah göndermekle suçlanmalarına ilişkin “biri bir şey söylüyorsa, bununla ilgili kanıtlar sunmalı” demesi önemlidir.
Öte yandan Moskova, Ankara’nın 3 bin Ukraynalı polisi eğitme kararını da, bu ülkenin 2020’de NATO’ya alınma hedefinin bir parçası olduğunu belirterek tepki gösteriyor.
NİYET RUSYA’YLA BARIŞMAK MI, ABD’YLE PAZARLIK MI?
Asıl tablo bakımından önemli olan Erdoğan’ın “pilot hatası” demesinden ziyade, Rusya’yı Karadeniz’de ve PYD konusunda hedef almasıdır. (Zira Moskova soğuk savaştan sonra ilk defa bu oranda NATO’nun sınırlarına doğru yığınak yapmasını stratejik tehdit olarak görmektedir. Erdoğanların Suriye siyaseti nedeniyle NATO’nun Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye yerleşmesi Moskova için yeterince can sıkıcıyken, Erdoğan’ın NATO’yu bir de Türkiye-Suriye sınırı ile Karadeniz’e çağırması bardağı taşırmaktadır!)
Bu da akıllara haliyle şunu getiriyor: Erdoğan klasikleşmiş olduğu ve Çin füzesi ile Türk Akımı’nda görüldüğü gibi, Doğu’yla ilişkisini Batı’ya rağmen değil, Batı’yla pazarlığının bir kartı olarak ele alıyor!
Son günlerde AKP cephesinde Rusya konusunda yapılan açıklamaları da böyle değerlendiriyoruz. AKP ABD’yle Suriye’de süren pazarlıkları için Washington’a “bak Rusya’yla barışırım” demiş oluyor!
Zira bir süredir ABD ile AKP Hükümeti arasında pazarlıklar yapıldığını biliyoruz. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Suriye’de ABD’yle ortak operasyon” mesajı da bu pazarlığın bir parçası…
ANKARA MÜNBİÇ OPERASYONUNA RAZI EDİLDİ
Somutlaştıralım: Münbiç operasyonu başladı. Reuters’e operasyonla ilgili bilgi veren ABD’li yetkili Türkiye ile anlaşmaya varıldığını belirtti.
Peki, nedir anlaşma? Ankara YPG’nin içinde yer aldığı Demokratik Suriye Güçleri’nin Münbiç operasyonunu kabullendi. Washington, YPG’lilerin beşte birden fazla olmayacağı ve operasyondan sonra Münbiç’ten çekileceği “garantisiyle”Ankara’yı mecbur etti.
Hep söyledik: Münbiç operasyonu, Kobani ve Telabyad’dan sonra, Amerikan Koridoru için yapılan üçüncü hamledir! Buna razı olmak, pratikte öncelikle PYD’nin Fırat’ın doğusundaki kantonlarını tanımak demektir. Kaçınılmaz olarak devamına da sürüklenilecektir!
Neden? Çünkü en son yazımızda da anlatmaya çalıştığımız gibi, bu ABD’nin tıpkı Irak’ta uyguladığı ve en sonunda Türkiye’yi Barzanistan’ı tanımaya mecbur ettiği uzun vadeli bir girdap operasyonudur!
Nitekim hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un şu açıklaması kabullenmenin işaretleriyle doludur: “(PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesi) Türkiye’nin belli sınırları olduğunu herkes biliyor. Sonuçta ABD’nin de çok açık söyleyeyim, vereceği bir karar var. Türkiye hiçbir şekilde maceracı davranmaz. Özellikle Rus uçağının düşürülmesinden sonra o bölgede yepyeni bir denge var. Bu dengenin şartlarını, Türkiye’ye getirdiklerini biliyoruz.”
STRATEJİK KONUMLANMA
İşte Moskova AKP Hükümeti’nin bu pazarlığını görerek, Erdoğan cephesinde gelen dümen kırma manevralarına fazla prim vermiyor. Tabi Türkiye’yi çok önemsedikleri için de gelişmelere tamamen kayıtsız kalmıyorlar ve Ankara’nın ne yapması gerektiğini ısrarla vurguluyorlar.
Örneğin Moskova Çavuşoğlu’nun “Rusya ile ortak çalışma grubu oluşturalım” demesinin yetersiz olduğunu belirtiyor. Kremlin Sözcüsü Dimitry Peskov “sorun çalışma grubuyla çözülmez, somut adımlar atılmalı” diyor. Putin’in dış politika danışmanı Yuri Uşakov “Ankara somut adımlar atmadan normalleşme olmaz” diyor. Rusya Federasyon Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Üyesi İgor Morozov “çalışma grubunun değil, özrün gerektiğini” belirtiyor.
Fakat asıl açıklamayı Rusya Dışişleri Bakanı Sergey lavrov yaptı. Lavrov Putin’in zeytin dalı uzattığı yorumlarına karşılık “Türkiye’ye zeytin dalı ya da başka bir dal uzatacağımızı söylemedik. Nereden çıktı bu?” diyerek tepki gösterdi.
Lavrov daha önemlisi, ortada bir savaş suçu olduğunu belirterek özür ve kayıpların tanzim edilmesinin şart olduğunu belirtti.
Yine bu süreçte Lavrov’un ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüşmesinde Türkiye-Suriye sınırının kapatılmasını ele aldığı ve Ankara’dan Irak’taki askerlerini çekmesini istemesi, sorunun ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Yani mesele öyle “pilot hatası” diyerek savuşturulacak durumda değil; doğrudan stratejik konumlanmalarla ilgili…
SÜREÇ VE DOĞRU MEVZİLENME
Israrla vurguluyoruz: Türkiye ABD cephesinde durarak ABD projesini önleyemez. Son 25 yıl bu geçeğin dersleriyle doludur.
Kısa vadeli gelişmelere değil, uzun vadeli gidişata bakmamız gerekiyor. Erdoğanların pazarlıklı itirazlar içinde adım adım Suriye’nin kuzeyindeki bir yapılanmayı kabule gittiği ortada…
Kaldı ki Barzanistan’ı, yani Amerikan Koridoru’nun Irak ayağını tanıyanların, Suriye ayağına cepheden karşı durabilmesi mümkün de değildir!
Üstelik içerde adım adım yeni bir rejimi inşa ederken, pratikte Türkiye’nin milli kuvvetlerinin direniş çabalarını da baltalamaktadırlar…
Doğru mevzilenme öncelikle bu gerçeği görmekten geçiyor!
Mehmet Ali Güller
1 Haziran 2016
ABD cephesinde durarak ABD projesi önlenemez!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 29/05/2016
ABD’li askerlerin YPG’lilerle birlikte Suriye’de başlattığı Rakka operasyonu tepki çekti. Neden? Çünkü bazı ABD’li askerler YPG arması taşıyordu!
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ABD’yi “ikiyüzlülükle” suçladı. Erdoğan “bize verilen söz bu değil” diyerek ABD’yi kınadı. (Aslında ABD ikiyüzlülük yapmıyordu, 25 yıldır PKK’ye açık açık destek veriyordu. Çünkü ABD’nin stratejik hedefi Büyük Kürdistan’dı.)
TBMM’de CHP ve MHP’li milletvekillerinin bu konudaki tepkilerine yanıt veren AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı ise daha yumuşak tepki gösteriyordu, daha doğrusu mazeret açıklıyordu. Bostancı’ya göre ABD’li askerler o armaları kamuflaj amaçlı takmışlardı!
Zaten ABD’li yetkililer de durumu kamuflajla açıkladı. Hatta ABD’nin IŞİD’e karşı yürüttüğü operasyonun sözcüsü Albay Steve Warren, YPG arması takılmasının “izinsiz ve uygunsuz” olduğunu açıkladı.
Böylece stratejik bir hedefteki ilerleyişi görmeyi sağlayan bir konuda Washington taktik bir doldur boşalt yapmış oldu. Açalım:
GİRDAP VE STARETJİK TABLO
ABD’nin stratejik hedefi Büyük Kürdistan’dır. ABD bu stratejik hedefinin ilk adımı olarak Irak’ın kuzeyinde özerk bir yapı inşa etti: Barzanistan.
Bu parçanın Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e birleştirilmesi, ana hedefin şu anda yürürlükte olan ikinci adımıdır. Ana hedef, ilerleyen süreçlerde Türkiye ve İran’dan da topraklar katarak Büyük Kürdistan’ı azami sınırlarına ulaştırmaktır.
Dolayısıyla projenin hedefinde dört ülke var: İran, Irak, Suriye ve Türkiye. Burada işi en zor olan ülke Türkiye’dir. Zira Türkiye hem projenin hedefidir ama hem de projenin sahibinin müttefikidir!
Aslında Türkiye büyüklüğü ve gücüyle bu stratejik hedefin önündeki en önemli engeldir. Ama ABD işte bu müttefiklik ilişkisini stratejik hedefini gerçekleştirmekte bir girdaba dönüştürerek Ankara’yı sürekli içeri çekiyor.
Ankara’nın ABD’yle PKK konusunda bugünkünden daha ciddi şekilde karşı karşı geldiği zamanlar da oldu. Ama ABD müttefiklik bağını kullanarak Ankara’yı gidişata hep mecbur etti.
O nedenle güncel ve taktik tabloya değil, stratejik tabloya bakmamız gerekiyor.
PKK’YE KARŞI BARZANİ’YLE MÜTTEFİKLİK
Stratejik tabloda da şu var: Ankara 1991’den itibaren ABD’nin projesine karşı çıka çıka o projeye mecbur kaldı. Dahası ABD müttefiklik ilişkisi üzerinden Türkiye’yi karşı çıktığı projeye mimar yaptı!
Bu ABD’nin stratejik hedefinin Irak ayağıyla ilgili en önemli derstir.
Bakınız işte Binali Yıldırım’ın kurduğu saray hükümetinin programı ortada. Bir hükümet ilk defa (AKP’nin önceki hükümetlerinden de farklı olarak) programında Irak’la ilgili “ademi merkeziyetçilik” dedi. Bunun adı gerçekte Ankara’nın Irak’ın bölünmesini kabullenmesi ve Barzanistan’ı “resmen” tanımasıdır.
Peki, Ankara arkada kalan 25 yılda nasıl Barzanistan’a karşıyken Barzanistan’ı tanımış oldu? Bunu salt Erdoğanlar ile Barzaniler arasındaki petrol merkezli iş ortaklığıyla açıklayabilir miyiz?
AKP’den önceki hükümetleri de tabloya yerleştirerek yanıtı verelim: ABD bu 25 yılda PKK’i bazen sopa, bazen havuç olarak kullanarak Ankara’yı Barzani’ye müttefik yaptı!
Sonuç? Türkiye terörle boğuşurken ABD’nin Büyük Kürdistan projesi ilerledi…
İşte girdap dediğimiz budur ve şimdi de Suriye’de uygulanmaktadır.
Obama’nın Erdoğan’a bir telefonla imzalattığı İncirlik Mutabakatı’nı işte bu nedenle sürekli konu ediyoruz. Zira İncirlik Mutabakatı girdabın ta kendisidir!
ABD Büyükelçisi John Bass’ın Kürt örgütü yöneticilerine söylediği “Türkiye’yi geri dönülmez noktaya ilerletene kadar sabredin” sözü girdabın nasıl uygulandığıdır.
Bakınız ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski siyasi danışmanı Ryan Greer ne diyor: “Açıkçası Türkiye’nin Kürt güçlerinin Suriye’de bu kadar ilerlemesine izin vermesi bile şaşırtıcı.”
İşte girdap budur!
PYD MEŞRUİYET KAZANIYOR
Güncel değil süreçtir önemli olan…
Türkiye yanlış mevzilendiği için ABD ve PYD adım adım hedefe ilerliyor. Dün Kobani ve Tel Abyad operasyonları Amerikan Koridoru’nun ilerlemesinin adıydı. Bugün de Rakka operasyonu Amerikan Koridoru’nun ilerlemesinin adıdır.
Türkiye yanlış cephede olduğu için girdaptadır ve PYD adım adım tıpkı bundan 25 yıl önce Barzani’nin yaptığı gibi meşruiyet kazanmaktadır. PYD Batı’da temsilcilikler açmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulu’nun “PYD/YPG’nin Prag, Stockholm, Berlin ve Paris’te temsilcilik açmasına izin verilmesi dostluk ve müttefiklikle bağdaşmaz” demesi, asıl destekçi ABD’yi hedef almadığı için etkisizdir. Dahası PYD’nin en önemli temsilciliği İncirlik’tedir; İncirlik’ten kalkan uçaklarla PYD korunmaktadır!
Özetlersek mesele şudur: ABD PKK’yi havuç-sopa olarak kullanarak dün nasıl Irak Kürdistanı’nı Türkiye’ye kabul ettirdiyse, bugün de aynı yöntemle Suriye Kürdistanı’nı inşa etmeye çalışıyor. Türkiye PKK’yi vururken, PYD meşruiyet kazanıyor ve siyasal bir özne haline geliyor. Adım adım Türkiye’nin kırmızıçizgileri silinerek PYD alan kazanıyor.
Unutmadan, PYD lideri Salih Müslim’in Ankara’da pek çok kez ağırlanması da bu meşruiyete meşruluk kazandırmaktadır! PYD’ye temsilcilik veren başkentlerin elinde maalesef “ama siz de PYD liderleriyle başkentinizde diplomatik görüşmeler yaptınız” kozu vardır!
Peki, bu girdaptan nasıl çıkılır?
ŞAM’LA İŞBİRLİĞİNİN ÖNEMİ
25 yılın en önemli dersidir: Türkiye birincisi Amerikan cephesinde kalarak, ikincisi de komşularıyla işbirliği yapmadan terörü bitiremez ve Büyük Kürdistan’ı önleyemez!
Bugüne değil, yarına bakın: Şam’a düşmanlık, bir girdap etkisiyle Türkiye’yi Suriye Kürdistanı’na mecburiyete götürmektedir!
Mesele basittir: Ankara Şam’a düşmanlık yapmasa, Suriye Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyinde uçmasını önleyen angajman kuralları koymasa ve Suriye’ye terörist sevkiyatını kesse, zaten Suriye Kürdistanı diye bir sorun kalmayacaktır! Çünkü Şam tüm topraklarında egemenlik kuracaktır.
Ankara ise girdaptadır: Hem Şam’a düşmanlık yapmak ama hem de Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan istememek mümkün değildir. Zira Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan yerine İhvan bölgesi kurabilmek, eşyanın tabiatına aykırıdır!
Peki, Erdoğanlar bu yanlıştan dönebilir mi? Günün meselesi budur, fakat ABD’ye “benden yana mısın, PKK’den yana mısın” diye yalvaran bir kuvvetin merkezkaç yapabilmesi umutsuzdur!
Mehmet Ali Güller
29 Mayıs 2016
ABD’li komutanın gizli Suriye ziyaretinin anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 22/05/2016
Yoğun gündem nedeniyle pek üzerinde durulmadı: Erdoğan, 18 Mayıs Çarşamba akşamı ABD Başkanı Barrack Obama ile çeviriler dâhil 1 saat 10 dakikalık önemli bir telefon görüşmesi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden yapılan açıklamada Erdoğan ile Obama’nın “IŞİD’e karşı ortak çaba göstermenin aciliyeti hususunda mutabık kalınmıştır” denildi. İkili ayrıca PKK dâhil terör örgütleriyle mücadelede işbirliğinin güçlendirilmesini görüşmüş; Obama, ABD olarak Türkiye’nin güvenliğine önem verdiklerini vurgulamıştır!
Beyaz Saray da Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nin benzeri bir açıklama yayınladı.
Peki, bu görüşmenin anlamı ne? Ya da bu görüşmenin açıklanan içeriği neye işaret ediyor?
ABD EGE’YE GEMİ, SURİYE’YE KOMUTANINI GÖNDERDİ
Biliyorsunuz, ısrarla üzerinde duruyoruz: Erdoğanların Suriye ve Rusya düşmanlığı nedeniyle NATO adım adım Türkiye’nin etrafına güvenlik gerekçesiyle yerleşiyor. NATO mülteci sorunu nedeniyle Ege’de ve Suriye hedefiyle Doğu Akdeniz’de gemi bulunduruyor; NATO üyeleri İncirlik’te uçak ve Kürecik’te radar bulunduruyor. Buna bir de Konya’da AWACS sistemini ekleyelim…
Yetmiyor, Erdoğan NATO’yu Suriye-Türkiye sınırına ve Rusya’ya karşı Karadeniz’e çağırıyor.
Erdoğan ve Obama arasındaki telefon görüşmesinden sonra dikkat çeken iki gelişme oldu:
1) NATO Genel Sekreteri Jens Soltentberg, Ege’deki görevlerine ABD’nin de gemi göndereceğini açıkladı! (Amerika’nın Sesi, 20 Mayıs 2016)
Ege’de Türkiye’den 1, İngiltere’den 1, Almanya’dan 1, Hollanda’dan 1 ve Yunanistan’dan 3 gemi olmak üzere toplam yedi gemi NATO görevi yapıyor. NATO Savunma Bakanları’nın 11 Şubat’ta aldığı kararla Ege’ye 4 gemi gönderen NATO, bunu önce 7’ye, ABD’nin dâhil olmasıyla da 8’e çıkardı. Rus analistler sayının artabileceğine dikkat çekiyor.
2) ABD Merkez Kuvvetleri Komutanı Org. Joseph Votel dün gizlice Suriye’ye gitti! (Amerika’nın Sesi, 22 Mayıs 2016)
Org. Vottel’in 11 saatlik gizli ziyaretinde ABD özel kuvvetlerinin IŞİD’le mücadele eden yerel kuvvetleri eğittiği kampları incelediği açıklandı.
Fakat daha önemlisi Org. Votel Demokratik Suriye Güçleri’nin komutanlarıyla görüştü!
Peki, Org. Votel’in gizlice Suriye’ye gitmesi ne anlama geliyor?
MENBİÇ OPERASYONU HAZIRLIĞI
ABD Menbiç operasyonuna hazırlanıyor. Menbiç Amerikan Koridoru açısından Kobani ve Tel Abyad’dan sonra üçüncü kritik adım olma özelliği taşıyor.
Ankara Menbiç’in PYD’nin eline geçmesini istemiyor. Bu amaçla Washington’a “Menbiç’e PYD değil ÖSO girsin” teklifi yapıldı. Ancak ABD ÖSO’nun yetersizliğini gerekçe göstererek PYD’de ısrar etti. Bunun üzerine Erdoğan “PKK’den yana mısın, benden yana mı” diyerek adeta Obama’ya yalvardı.
Washington, müttefikinin itirazlarını aşmak için PYD’yi “Demokratik Suriye Güçleri” ismiyle maskeledi ve içine bazı Arap kuvvetlerini ekledi. Ardından Pentagon bu güçleri eğitmek için Suriye’ye girdi ve kamplar kurdu.
Bu süreçte çeşitli müzakereler yapıldı. Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “PKK yüzünden ABD’yle küsecek değiliz” noktasına geriledi. Erdoğan’ın ABD ziyaretinde konu bu geri mevzide ele alındı.
ABD asker ve diplomatlarından oluşan bir heyet Erdoğan’ın hemen ardından Türkiye’ye geldi ve teknik detayları planlamaya başladı. O süreçte askeri kaynaklardan aldığımız bilgiye göre, ABD’li heyetle “büyük oranda” anlaşma sağlanmıştı.
İşte Erdoğan ile Obama’nın “IŞİD’e karşı ortak çaba gösterme aciliyetinde mutabık olması” ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Joseph Votel’in gizlice Suriye’ye gitmesi, iyi kötü, bu müzakerelerde bir noktaya gelindiğine ve Menbiç operasyonunun başlayacağına işaret ediyor.
WSJ: ASKERDEN ASKERE İLİŞKİ HER ZAMANKİNDEN DAHA İYİ
Tam bu noktada bir meseleye daha dikkat çekmeliyiz. Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın Erdoğanların düğününe nikâh şahidi olarak katılmasının tartışıldığı sırada, Wall Street Jurnal çok önemli bir analiz yayınladı.
Ancak analiz yanlış ve eksik çevirilerle ele alındı ve Org. Akar’ın nikâh şahitliğinin yarattığı basınç nedeniyle, “aslında Genelkurmay AKP’ye karşı” demek için belki de, sürekli “Türk Ordusu darbe yapma gücünü yeniden kazanıyor” yorumuyla vurgulandı.
Ancak o analizde aslında tersi yorumlar vardı. Aydınlık’ın doğru çevirisindeki dikkat çeken vurgu şuydu: “1960’lardan beri 4 sivil hükümeti deviren Türk Ordusu, uzun süre potansiyel bir düşman olarak Ordu’yu gören Erdoğan’ın yanında durarak, yeniden yükselen bir esas aktör oluyor.” (Aydınlık, 17 Mayıs 2016)
Yani Türk Ordusu’nun Erdoğan’a darba yapacağı değil, tersine yanında durduğu yazılmıştı!
Diğer yandan analizde Erdoğan’ın politik rakipleriyle güç mücadelesinin, “Türk Ordusu’na, Erdoğan’ın küresel etkisini genişletme çabalarını şekillendirmede daha geniş bir rol oynama yolunu açtığı” da belirtiliyordu.
Ve Wall Street Journal’deki o analizde bir de çok önemli açıklama vardı. Bir ABD’li yetkili şöyle diyordu: “ABD ve Türk devleti arasında askerden askere ilişkiler geleneksel olarak çok güçlüdür. Şimdi belki her zamankinden daha fazla.”
Fakat biz yine de Türk Ordusu’nun ana gövdesi ile Genelkurmay Karargahı’nı ayrı tutalım!
Mehmet Ali Güller
22 Mayıs 2016
Enerji-Politik açıdan Erdoğan ailesinin nikahları
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 17/05/2016
Ülke yöneticileri ve çocuklarının nikahları sadece bugün değil, tarih boyunca hep önemli olmuştur. Zira eskiden bu nikalarla siyasal ittifaklar kurulurdu. Bir kral kızını rakip krala veya prense vererek konumunu korurdu. Ya da iki krallık bir nikahla üçüncü bir krallığa karşı ittifak yapardı. Batı’da da, Doğu’da da böyle olmuştur.
Aslında bu gelenek modern tarihte de sürmektedir. Fakat damat ve gelin açısından değil, nikaha şahitlikler açısından. Bir ülke yöneticinin çocuklarının nikahına kimlerin şahitlik yaptığına bakarak “enerji politik” okumalar yapabilirisiniz; hatta eski rejimin inşası olarak restorasyonu ve yeni rejimin inşasındaki ittifakları görebilirsiniz.
Erdoğan’un dört çocuğunun nikahı da hem “enerji-politik” açıdan hem de rejim inşası açısından incelenmesi gereken nikahlardır. O nikahlarda kimlerin şahit olduğuna bakarak “enerji-politik” ilişkileri anlayabilirisiniz. Başlayalım:
ERDOĞAN’IN SİYASİ KONUMUNA GÖRE ŞAHİT SAYISI ARTIYOR
Erdoğanların ilk nikahı 23 Şubat 2001’de, AKP iktidarından önceydi. Burak Erdoğan ile Sema Ketenci‘nin nikahında sadece iki şahit vardı: Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ve BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu.
Erdoğanların ikinci nikahı 10 Ağustos 2003’teydi. Bilal Erdoğan ile Reyyan Uzuner‘in nikahı sırasında Erdoğan başbakan olmuş, dahası BOP eşbaşkanı olmuştu. Erdoğan‘ın siyasi konumunun yükelmesiyle, nikah şahitleri sayısı da ikiden beşe çıkmıştı: İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Arnavutluk Başbakanı Fatos Nano, TBMM Başkanı Bülent Arınç, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AKP kurucusu Nevzat Yalçıntaş.
Bu ikinci nikah Erdoğan‘ın “aşırı artan servet” sorununa hep gerekçe oldu. Erdoğan‘ın artan servetinin kaynağı, oğlunun düğününde takılan altınların borç alınmasıydı! (Erdoğan‘ın siyasi konumu yükseldikçe, artan serveti önüne sorun olarak getirilemez oldu, zorla normalleşti!)
Bu ikinci nikah, aynı zamanda Rus gazının batıya transferindeki Erdoğan-Berlusconi ortaklığının da nikahıydı.
Erdoğanların üçüncü nikahı ikincisinden bir yıl sonra, 11 Temmuz 2004’te yapıldı. Esra Erdoğan‘ın Berat Albayrak‘la nikahı, Erdoğan‘ın siyasi konumunu güçlendirmeye başladığı süreçteydi. O güç artışında bir yılda olağanüstü bir değişiklik olmadığından, nikah şahidi yine beşti: Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, Ürdün Kralı Abdullah, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, Romanya Başbakanı Adrian Nastase, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül.
Bu üçüncü nikah, Erdoğan‘ın gireceği bazı özel ortaklıkların da nikahı olmuş oldu: Çalık Holding’de çalışan Berat Albayrak hızla yükseldi ve şirketin genel müdürü oldu. Yola tekstil ile çıkan Çalık Holding de hızla büyüdü ve enerji alanında dev ihaleler almaya başladı.
Bu noktada ikinci nikaha dönebiliriz. 2003’teki Burak Erdoğan‘ın nikahında Arnavutluk Başbakanı Fatos Nano şahitti. Çalık Holding 2005’te Arnavutluk’un özelleştirdiği Albtelecom’un sahibi oldu!
Bitmedi: İlerleyen yıllarda Çalık Holding enerji alanında özellik Kuzey Irak’ta önemli ihaleler aldı. Bu süreçte Erdoğan ile Barzani de özel siyasi ittifaklar kurdu: Kuzey Irak’ın petrolü Bilal Erdoğan‘ın gemileriyle İsrail’e satıldı!
Dahası, damat Berat Albayrak AKP Hükümeti’ne “Enerji Bakanı” yapıldı!
HANEDAN-ŞİRKET NİKAHLARI
Erdoğanların son nikahı ise, bir öncekinden 12 yıl sonra, 14 Mayıs 2016’da yapıldı. Sümeyye Erdoğan ile Selçuk Bayraktar‘ın nikah şahidi, Erdoğan‘ın siyasi konumuyla doğru orantlı olarak sekize yükseldi: Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Bakir İzzetbegoviç, Pakistan Başbakanı Navaz Şerif, Lübnan eski Başbakanı Saad Hariri ve Arnavutluk Başbakanı Edi Rama.
Erdoğanlar ile Hariri ailesi arasında hep özel bir ilişki oldu. Örneğin Saad Hariri başbakan olmadığı şu süreçte bile Erdoğan‘la başbakanmış gibi görüşebilmekte, birlikte İran ve Suriye’ye karşı konumlanabilmektedirler. (Yeri gelmişken belirtelim: Baba Refik Hariri‘nin 2005’te şüpheli bir suikaste uğraması, aslında 2011’de Suriye’ye yapılacak saldırının da ön hazırlığıydı. Batı bu suikast üzerinden Şam’ı sıkıştırmış ve Lübnan’dan çekilmeye mecbur etmişti.)
Ve en önemlisi Hariri ailesi, bu süreçte Türk Telekom’un da yüzde 55 sahibi oldu!
Ya İzzetbegobiç‘in şahitliği? Çok değil, daha bir yıl önce Erdoğan yanına Celal Koloğlu, Ethem Sancak ve Mehmet Cengiz gibi “özel işadamlarını” alarak Bosna Hersek’e gitmişti. Neden? Çünkü Bosna Hersek’te özelleştirme kapsamına alınan çok değerli kamu şirketleri vardı!
Nikahların enerji-politik kısmı daha da derinleştirilebilir. Biz asıl gündem olduğu için artık Org. Hulusi Akar‘ın şahitliğine geçelim…
AKAR’A TEPKİNİN BÜYÜKLÜĞÜ MİLLETİN TSK SEVGİSİNDEN
Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar‘ın Erdoğanların son nikahına şahitlik yapması olağanüstü tepki gördü. Tepkiler çok gerekçeliydi: Aynı gün sekiz şehidin cenazesi kaldırılıyordu, diğer şahitlerden İsmail Kahraman “yeni anayasada laiklik olmamalı” diyordu, cumhuriyet yıkıcılarına destek olarak görülüyordu, TSK’ye kumpas kuranlara şahitlik ediliyordu vs.
Org. Akar‘ın Suriye’deki işbirliği nedeniyle Pentagon’dan madalya alması, TSK’ye kumpasların medya ayağını yürüten Taraf‘ın Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan‘a babası Çetin Altan‘ın ölümü nedeniyle başsağlığı mesajı yollaması, Erdoğan‘ın gezisi sırasında ölen Hasan Karakaya için TSK düşmanı Akit‘e başsağlığı mesajı göndermesi, zaten ona karşı tepkileri büyütmüştü. Nikah şahitliği ise bardağı taşıran son damla oldu!
Tepkinin büyüklüğü, halkın TSK’ye sevgisi nedeniyleydi; TSK’nin başının o tabloya dahil olmasını yakıştıramıyorlardı!
Tepkilerin yoğunlu nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yayımladı: Org. Akar “devlet protokolü gereği” nikaha katılmıştı! Bu haklı bir mazeret değildi. Zira nikah bir sivilin nikahıydı ve devlet protokolü gereği ise Akar‘ın üniformalı olması gerekirdi! Onu da geçtik ve hadi devlet protokolü gereği nikaha katılım oldu dedik, fakat şahitlik devlet protokolü gereği olamazdı!
Kuşkusuz bu süreçte Org. Akar‘a karşı haklı tepkilere yaslanarak TSK düşmanlığı yapanlar da oldu. Ancak onların varlığı nedeniyle körü körüne bir yanlışa sessiz kalmak da doru değil. Hele doğrudan Org. Akar‘ı savunmaya geçmek, yanlışın büyüğüdür.
Zira Org. Akar’ın o nikaha şahitlik etmesi sıradan bir olay değildir; nikahtaki şahitlik tablosu daha çok Cumhuriyet Ordusu’nun başının, Cumhuriyet yıkıcılarına teslimi olarak okunmaktadır!
Tabloyu Erdoğanların yeni rejim inşasına teslimiyet olarak da okuyabiliriz! (Elbette TSK’nin teslimiyeti değil, Genelkurmay Karargahı’nın teslimiyeti.)
Bu gerçeği atlayarak “savaşan ordunun komutanı hedef alınmaz” diye savunma yapmak doğru değildir. Çünkü bu tür argümanlar insanı en sonunda “savaşan ülkenin cumhurbaşkanı da hedef alınmaz” gibi noktalara savurur!
Bitirirken not düşelim: Erdoğanların Berat Albayrak’la nikahından Enerji Bakanı çıktı, bakalım Selçuk Bayraktar’la nikahtan Savunma Bakanı çıkacak mı?
Mehmet Ali Güller
17 Mayıs 2016
NATO’nun Ankara’daki adamı: Erdoğan
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 12/05/2016
Foreign Policy dergisindeki bir analizden hareketle “ABD’nin adamının Davutoğlu olduğunu” söyleyemeyeceğimizi belirtmiştim önceki yazımda. Hele bu analizden hareketle “Erdoğan ABD planlarından ayrıldı” sonucuna ise hiç varılamayacağını belirtmiştim.
Kimi okurlardan şöyle tepkiler geldi: “Erdoğan’ın Davutoğlu’nu tasfiyesiyle Türkiye yeniden Rusya ve Suriye ile işbirliği sürecine girdi, Asyalılaşma başladı.”
Böyle bir hayal görebilmek, ancak Erdoğan‘ın “efsunu” ile açıklanabilir! Kuşkusuz o “efsunu” yaratan siyasal iklim de var: Sürekli Erdoğan‘ın milli cepheye girdiği, ABD’yi karşısına aldığı, Ankara’nın Moskova ve Şam’la ilişkileri düzeltmeye başladığı iddia ediliyor.
CFR: ESAS PATRON ERDOĞAN
Bakınız, daha Foreign Policy‘deki John Hudson‘un analizinin mürekkebi kurumadan, bu kez Stephen Larrabee tersinden bir analizle “ABD Erdoğan’ın esas patron olduğunu biliyor” dedi:
“Washignton Davutoğlu‘na önce Dışişleri Bakanı, sonra da Başbakan olarak itibar gösterdi. Ancak ABD, asıl karar alıcının kim olduğu konusunda bir yanılsama içine hiçbir zaman girmedi. Davutoğlu, Erdoğan’ın yakın ve sadık bir müttefikiydi. Ancak bağımsız bir siyasi altyapısı yoktu ve bu nedenle tamamen Erdoğan‘a bağımlıydı. Davutoğlu‘nun bağımsız bir duruşu ve etkisi olamayacağı başbakan olarak atandığı andan itibaren belliydi. Erdoğan seçilmiş cumhurbaşkanıydı ancak fiili başbakan olarak hareket ediyordu. Davutoğlu‘nun işiyse Erdoğan‘ın isteklerini ve talimatlarını yerine getirmekti.” (Aydınlık, 12 Mayıs 2016)
Larrabee‘nin RAND’ın Avrupa Güvenliği Masası Şefi olduğunu, ama daha önemlisi de CFR üyesi olduğunu belirtelim.
ERDOĞAN RUSYA’YA KARŞI NATO’YU KARADENİZ’E ÇAĞIRDI
Aslında ABD’nin Ankara’daki esas adamının kim olduğunu anlamak için ne Foreign Policy‘ye gerek var, ne de RAND ve CFR’ye. Olgular en önemli öğretmendir.
Ve en sonuncu olgudan başlayalım: Erdoğan, dün katıldığı 10. Balkan Ülkeleri Genelkurmay Başkanları Konferansı’ndaki konuşmasında aynen şöyle dedi: “Kısa bir süre önce NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ülkemizdeydi, kendisine söyledim; ‘bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor.’ Karadeniz’i tekrar istikarar havzası kılmalıyız.” (Ajanslar, 11 Mayıs 2016)
Yani “Davutoğlu‘nu tasfiye ederek Rusya’yla ilişkileri düzelteceği” varsayılan Erdoğan açık açık Rusya’ya karşı NATO’yu Karadeniz’e çağırıyor!
Bakınız bu sıradan bir açıklama, sıradan bir taktik değildir; bu bir stratejik hat belirlemedir. Anımsayalım: Ergenekon kumpasının sahadaki en önemli pratik nedenlerinden biri, TSK’nin Rusya’yla anlaşarak ABD ve NATO’ya Karadeniz’i kapatmasıydı!
Şimdi Erdoğan NATO’yu Karadeniz’e çağırarak Ergenekon davasının hedefini gerçekleştirmeye çalışıyor! Anlayacağınız pratikte hâlâ o davanın savcılığını yapıyor!
NATO TÜRKİYEYİ KUŞATIYOR
Erdoğan‘ın NATO’yu Karadeniz’e çağırması sıradan bir taktik değildir, aynı zamanda Ankara’nın kendi eliyle Montrö’yü de delmesi demektir!
Son bir kaç ayda gerçekleşen NATO eksenli olguları dikkatinize sunarım: Erdoğanlar Rus uçağını düşürür düşürmez, Türk hava sahasının aynı zamanda NATO hava sahası olduğunu savunarak NATO’yu göreve çağırdı. Erdoğan yetinmedi, NATO’yu Türkiye-Suriye sınırına da çağırdı.
Sonuç: Mülteci krizi gerekçesiyle NATO gemileri Ege’de; Suriye nedeniyle NATO gemileri Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs açıklarında, İskenderun Körfezi açıklarında; NATO’nun erken uyarı sistemi Konya’da; NATO uçak ve askerleri İncirlik’te. (NATO radarını zaten Kürecik’e yerleştirmişti.)
Türkiye’nin Batısı’ndan Güneydoğusu’na kadar NATO’yla kuşatılmak yetmemiş ki, Erdoğan şimdi de NATO’yu kuzeye, Karadeniz’e çağırıyor!
RUSYA VE KOMŞULARA DÜŞMANLIK, ABD’YE EN İYİ HİZMETTİR
Biliyorum, o yukarıda bahsettiğim “efsunlu siyasal iklim” nedeniyle şimdi yine bazılarınız tüm bu olguları bırakacak ve “ama Erdoğan ABD’nin kara gücü olan PKK’yi vuruyor” diyeceksiniz.
Elbette TSK’nin PKK’ye operasyonları çok önemlidir, büyük bir kararlıklıkla sürdürülmelidir; bu operasyonlar Türkiye’nin önünü açmaktadır. Ama şunu da biliniz: ABD emperyalist bir devlettir ve PKK gibi araçlarını stratejik hedefi içinde farklı şekillerde değerlendirebilir! Ve daha önemlisi, sırf Türkiye PKK’ye operasyon yapıyor diye bu ABD’yle savaşıldığı anlamına gelmez!
Olgu diyoruz, açın bakın ABD Kongre kararlarını: Türkiye’nin ABD’yle savaştığı varsayıldığı bu son süreçte, ABD Kongre kararlarıyla Türkiye’ye PKK’ye karşı kullanması için kaç kez “sığınak delici akıllı bomba” satıldı?
Bakınız ABD 24 Temmuz’dan bu yana hem “PKK terör örgütüne karşı mücadele Türkiye’nin hakkı” diyor, hem “fakat belli bir aşamasında yeniden masaya oturun” diyor, ama hem de bu süreçte TSK’ye PKK’yi vuracak kabiliyette özel silahlar satıyor. (Tıpkı aynı zamanda PKK’ye de silah verdiği gibi.)
Burada mesele şudur: ABD’nin nihai hedefi Ortadoğu’da “Büyük Kürdistan” kurmaktır. ABD uzun süreli bu hedefin aşamalarının önemine göre, araçlarını farklı amaçlarla kullanmaktadır. Örneğin ABD Büyük Kürdistan’ın Irak aşaması boyunca hem PKK’yi destekledi ama hem de Barzani’yi Türkiye’ye kabul ettirebilmek için PKK’nin bir ölçüye kadar vurulmasına göz yumdu. Sonuç ortada: Türkiye Barzanistan’ın en önemli hamisi oldu!
ABD aynı taktiği Büyük Kürdistan’ın Suriye aşaması için uyguluyor. Washington için Irak’ta dün nasıl Barzani PKK’den daha sıcak önemdeyse, bugün Suriye’de de PYD sıcak önemde.
ABD bu nedenle hem ısararla PKK ile PYD’yi ayrı tutmaya çalışıyor hem de dün Irak’ta yaptığı gibi bugün de Suriye’de PYD’yi Ankara’ya kabul ettirebilmek için “gönülsüz” de olsa, PKK’nin vurulmasına göz yumuyor. Üstelik karşılığında “İncirlik Mutabakatı” gibi çok önemli bir stratejik anlaşmayı kopararak…
Tüm bu gerçeklerin üzerinden atlayarak sırf PKK’ye operasyonları üzerinden Erdoğanlara “milli” payesi verirsek, dönüp ondan daha sağlam “vatan savaşı” vermiş olan ABD’nin en has adamlarından Çiller‘i kutsamamız gerekir!
Asıl olan şu tablodur: Türkiye Erdoğanların yönetiminde Rusya’yla düşmanlaştırılmıştır, İran’la sahada cephe cepheyedir, Irak’a karşı Barzanistan’ı desteklemektedir, Suriye’ye savaş ilan etmiştir, NATO’ya Akdeniz ve Ege’yi açmıştır, şimdi de Karadeniz’e çağırmaktadır, İsrail’le anlaşmaktadır, İsrail’in NATO’nun Brüksel Karargahı’na girebilmesi için vetosunu kaldırmıştır, İsrail’le Suriye’ye ortak operasyonu konuşmaktadır, Suudi Arabistan’la İslam İttifakı kurmuştur, Türk Ordusu “İslam Ordusu”na dahil edilmiştir, Türk Birliği İran’a karşı Körfez’in güvenliği için Katar’da bir üsse yerleştirilmiştir…
Bu tablo, ABD’ye en iyi hizmet tablosudur!
Sahi, ABD ve NATO’nun Ankara’daki en has adamı kim?
Mehmet Ali Güller
12 Mayıs 2016
ABD’nin Ankara’daki adamı kim?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 10/05/2016
Erdoğan‘ın bir saray darbesiyle Davutoğlu‘nu görevden alması, ABD’nin ünlü dış politka dergisi Foreign Policy‘de “ABD Ankara’daki adamını kaybetti” başlıklı bir haber-analizle değerlendirildi. John Hudson imzalı yorumda, Davutoğlu‘nun şu özelliği nedeniyle ABD’nin adamı olduğu ifade edildi: “Kendisi geniş ölçüde becerikli ve saygın bir diplomat olmanın yanında IŞİD’e karşı sürdürülen savaşta ABD için çarpışan Kürtlere karşı daha fazla toleransa sahipti.” (Foreign Policy, 5 Mayıs 2016)
Foreign Policy‘nin bu yorumu haliyle şu soruyu gündeme getirdi: ABD’nin Ankara’daki adamı Davutoğlu ise Erdoğan’ın pozisyonu ne?
ABD DIŞPOLİTİKASINDA İKİLİK
Önce iki önemli belirlemede bulunalım:
1) Tek başına Foreign Policy‘nin ya da bir başka Amerikan dış politika dergisinin tavrı, doğrudan Amerikan devletinin tutumu olarak değerlendirilemez. Bu tip dergilerde ve düşünce kuruluşlarında yayınlanan yorumlar, elbette yakın oldukları kurumun politika belirlemesinde değerlendirilir,eğilim oluşturulmasında yararlanılır ancak ötesinde büyük ve kesin anlamlar taşımaz. Bu yayın organlarını sıkı takip edenler bilir ki, aynı konuda bir yayın organı ile diğeri tam tersi şeyi savunabilmektedir. Bu durumda hangisi ABD’nin görüşüdür?
Özellikle CIA, Pentagon ve Dışişleri’ne yakın kuruluş ve yayın organlarında zaman zaman birbiriyle çelişen analizler yapılabilmektedir. Hele İsrail konusunda ABD devlet aygıtı içinde ikilik çıktığı şu son dönemde bu daha da artmıştır. Haliyle Ortadoğu’daki her gelişmede İsrail’in güvenliğini en başa yazan yorumcular ile diğerleri arasında tutum farkları ortaya çıkmıştır.
Uzatmayalım ve anlaşılır olması için şu örneği verelim: Bir dış politika dergisi Davutoğlu’nu kastederek “ABD Ankara’daki adamını kaybetti” derken, bir başka önemli kuruluşun yayın organı da açık açık Erdoğan’ın Suriye politikasını savunmakta ve Cerablus’a operasyonu desteklemektedir!
2) ABD’nin Ankara’daki adamı, adamdan ibaret değildir, adamlardan oluşur. ABD 70 yıllık “Küçük Amerika” sürecinde bir sistem inşa etmiştir ve işimizin zorluğu da buradan kaynaklanmaktadır.
ABD’nin Ankara’daki adamı adamdan ibaret olsaydı, işimiz kolaylaşırdı. Örneğin ABD’nin Ankara’daki en has adamı olan Tansu Çiller kaybettiğinde, ABD de tümden kaybetmiş olurdu! Ancak öyle olmadı, ABD mevzi kaybetti ama sistem inşa ettiği için kaybettiği mevziyi maalesef kısa bir süre sonra daha sağlam bir şekilde ele geçirdi!
CLINTON-ERDOĞAN UYUMU
Artık en temel soruya gelebiliriz: Peki Erdoğan‘ın pozisyonu ne?
Foreign Policy‘nin yorumundan hareketle Erdoğan‘ın artık ABD’nin adamı olmadığı, ABD’nin planlarından ayrıldığı iddia edildi. Bir süredir Erdoğan‘ı milli mevzilere yerleştiren analizlerin devamı olan bu yorumların gerçekle bağı yoktur. Çünkü Erdoğan hâlâ ABD’nin Ankara’daki adamlarından biridir, ABD planlarından ayrılmamıştır ve dahası en önemli ABD planı olan BOP’un eşbaşkanıdır!
Özellike Suriye’ye müdahale konusunda Obama ile Erdoğan arasında ortaya çıkan kimi taktik ayrılıklardan hareketle Erdoğan‘ı “milli ve antiemperyalist” cepheye kaydetmeye çalışmak, basit bir siyaset hatası olmanın ötesine geçmektedir.
Kaldı ki, Suriye’ye müdahale konusunda yaşanan bu ayrılık, ABD içinde de yaşanmaktadır. Örneğin Obama, ABD’nin muhtemel yeni başkanı Hillary Clinton ile bu konuda ayrı düşmüştür. Clinton‘un Dışişleri Bakanlığı’ndan tasfiyesinde de bu ayrılık temel nedendir.
Suriye merkezli bu taktik ayrılıklar Erdoğan‘ı ABD’nin Ankara’daki adamı olmaktan, Amerikancı olmaktan çıkarıyorsa, bu durumda Clinton da Amerikancı değildir!
Burada temel mesele şudur: ABD 2008 ekonomik krizinin tetiklediği stratejik savunma koşullarında yeni bir güvenlik doktrini ilan etti; özetle Ortadoğu merkezli güvenlik doktrininden Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine geçti. Washington Ortadoğu’daki kimi işlerini müttefiklerine bıraktı. Fakat Çin ve Rusya’nın Ortadoğu ilgisi ile müttefiklerinin gücünün sınırlılığı nedeniyle, kısmen Ortadoğu’ya yeniden döndü. Fakat Obama yönetimi, daha ileri gitmedi, gidemedi; doğrudan askeri müdahalelerde bulunamadı.
Ancak Amerikan devlet aygıtı içindeki bu saflaşma sonuçlanmış değil. Tersine Obama‘nın uyguladığı “realist” stratejinin yerini, yeni dönemde “kontrollü kaos” stratejisi alacak gibi görünüyor. (Zbigniew Brezezinski‘nin Clinton‘un bir nevi programı olarak ilan ettiği yeni stratejisini daha sonra ayrıntılı inceleyeceğiz.)
ABD’nin iki muhtemel başkan adayı Trump ve Clinton da “kontrollü kaosu” savunuyor; her iki isim de Suriye’ye müdahaleyi savunuyor. Her iki isim de Erdoğan’ın güvenli bölge, uçuşa yasak bölge hedefine destek veriyor!
Bazı özel analizlerden çıkardığımıza göre Erdoğan ile muhtemel Clinton yönetimi arasında da şimdiden kimi “ön anlaşmalar” yapılmış durumda. (Nitekim Erdoğan‘ın yakın çevresi de çeşitli zamanlarda özel vurgularla Clinton‘un Dışişleri Bakanlığı döneminde daha uyumlu olduklarını vurgulamışlardır.)
TÜRKİYE ABD’NİN İSTEDİĞİ DURUMDA
Burada Türkiye açısından asıl mesele şudur: Erdoğan yönetiminde Türkiye hem içeride hem dışarıda tam da ABD’nin istediği duruma gelmiştir: ABD Kemalist devletin yerine Ilımlı İslam Cumhuriyeti istemekteydi, olmaktadır. ABD komşularıyla işbirliği yapan ve bölge merkezli dışpolitka uygulayan Türkiye yerine komşularıyla kavgalı bir Türkiye istiyordu, oldu. (Türkiye soğuk savaş dönemi de dahil, hiçbir dönemde konşularının tamamıyla aynı anda düşman olmamıştı!)
ABD’nin Ankara’daki adamlarının Türkiye’yi getirdiği yer işte burasıdır: Türkiye’yi Rusya’ya düşmanlaştıran kişi ABD’nin en has adamıdır! Türkiye’yi İran-Irak-Suriye hattına karşı operasyonel araç yapan kişi ABD’nin en has adamıdır! Türk devletini milli ve laik devlet olmaktan çıkararak dincileştiren kişi ABD’nin en has adamıdır!
Kaldı ki ABD açısından pratik mesele şudur: Türkiye’de Erdoğan’dan daha kolay hiç kimse, İncirlik Mutabakatı öneminde bir anlaşmayı ABD başkanın bir telefonuyla imzalamaz, imzalayamaz! Ne Kılıçdaroğlu, ne Bahçeli; hatta Davutoğlu bile bir telefonla imzalayamaz, çekinir ve öncelikle kurumların mutabakatını aramaya soyunur…
14 yıldır ABD’nin BOP eşbaşkanı olarak Washington’un her istediğini yapan Erdoğan‘a sırf PKK’ye operasyonlara bakarak “ABD’nin adamı olmaktan çıktı” muamelesi yapmak, herşeyden önemlisi Türkiye’nin muhalefet birikimine haksızlıktır!
Mehmet Ali Güller
10 Mayıs 2016
Saray darbesi ve muhalefet sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 05/05/2016
Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bir haftada iki darbe gördü. İlki 29 Nisan’daki parti darbesiydi, ikincisi de 4 Mayıs’taki Saray darbesi. İlkinde MKYK’nin 50 üyesinden 46’sının imzasıyla Davutoğlu‘nun genel başkanlık yetkileri törpülendi, ikincisinde başbakanlığı elinden alındı.
Ve tabi bu ikisinden önce gelen bir de Beyaz Saray darbesi var! Davutoğlu, Beyaz Saray’da Obama ile görüşme talep etmiş ancak Ankara’nın müdahalesiyle Washington verdiği randevuyu iptal etmişti!
ERDOĞAN İLE DAVUTOĞLU ARASINDA 4 TEMEL KRİZ
Peki Erdoğan ile Davutoğlu arasında ne çelişmeler vardı da iş önce çatışmaya, sonra da ayrışmaya gitti?
İkili arasındaki ilk kriz MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘dı. Fidan Davutoğlu‘nun gönlündeki Dışişleri Bakanı adayıydı ve Erdoğan‘ın olurunu almadan milletvekili adayı yaptılar. Ancak Erdoğan için Fidan‘ın önemi bulunduğu yerdeydi; başkanlık yolunun açılması operasyonlarında MİT’e ihtiyacı olacaktı. Erdoğan ve Fidan, Suudi Arabistan’da, umrede “denk geldi” ve Fidan adaylığını çekerek MİT Müsteşarlığı’na vekaleten döndü.
İkinci kriz şeffalık paketiydi. Fakat şeffaflık Saray’a uygun değildi. Erdoğan bastırdı, Davutoğlu paketi çekti. (Davutoğlu‘nun yolsuzluk operasyonda adı geçen 4 bakanla ilgili tutumu da bu başlık içinde ele alınabilir.)
Üçüncü kriz, Dolmabahçe Mutabakatı’ydı. Aslında mutabakat Erdoğan‘ın başlattığı Açılım’ın ve Hakan Fidan üzerinden 2013’te Öcalan‘la yaptığı başkanlık-özerklik eksenli anlaşmanın doğal bir sonucuydı. Ancak Türkiye seçime gidiyordu ve Erdoğan‘ın başkanlık hayalleri için milliyetçilik maskesine ihtiyacı vardı. O nedenle gerçekte oturma düzenini bile belirlediği Dolmabahçe Mutabakatı’na, bir ay sonra “muhalefet” etmeye, zamanlamasını ve verilen pozu eleştirmeye başladı.
Dördücü kriz, 7 Haziran 2015’teki seçimin sonucunda yaşandı. AKP tek başına hükümet olamıyordu ve Davutoğlu koalisyon kurulmasından yanaydı. Erdoğan ise başkanlık yolunu kapatacağı için koalisyona karşıydı. Saray, muhalefetin de katkısıyla önce TBMM başkanlığını aldı, ardından da koalisyonu engelledi; önüne erken seçimi koydu.
Saray’ın ihtiyacı yine milliyetçi oylardı. Erdoğan ABD’yle anlaştı; İncirlik Mutabakatı karşılığında PKK’ye operasyon izni aldı. Erdoğan‘ın istediği 1 Kasım’da kısmen gerçekleşti; AKP tek başına iktidar oldu ama başkanlık merkezli yeni anayasayı referanduma götürecek yeterli milletvekili çıkaramadı. Yani Erdoğan‘ın “milliyetçiliğe” yine ihtiyacı vardı, operasyonlar sürmeliydi!
5. KRİZ: YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK
Kuşkusuz Erdoğan ile Davutoğlu arasında başka çelişmeler de vardı. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘dan farklı olarak, bir bildiri yayımlayan akademisyenlerin tutuklu yargılanmasına sıcak bakmıyordu. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘a rağmen AKP kurullarına rengini vermeye çalışıyordu. Hatta Saray AKP Kongresi’nde Binali Yıldırım için 900 imza toplatarak Davutoğlu‘nu sıkıştırmıştı.
Fakat Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki en temel sorun başkanlıktı. Tamam, Davutoğlu kendi varlığını-başbakanlığını reddeden başkanlığa karşı çıkmıyordu, AKP’nin hazırlamaya başladığı yeni anayasa yazımının merkezine başkanlığı koyuyordu, fakat Saray, Davutoğlu‘nun ince hesapları olduğundan şüpheleniyordu. Saray’a göre Davutoğlu işi aceleye getirerek, TBMM aritmetiğinin de katkısıyla, yeni anayasanın aslında geçmesini engellemek istiyordu. Erdoğan bu nedenle müdahele etti ve Davutoğlu‘nun söylediğinin aksine, yeni anayasanın öyle bir iki ayda halledilemeyeceğini, demlenmesi gerektiğini belirtti.
Erdoğan kendi açısından haklıydı. 1 Kasım’da AKP tek başına iktidar olabilmiş ama referandum sayısına ulaşamamıştı; yeni anayasa hâlâ riskliydi. Erdoğan‘ın başkanlık için yeni sandalyelere ihtiyacı vardı. Bunun yolu da ya HDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasıyla bir bölgesel ara seçim yapılmasıydı ya da tümden bir erken seçim. Zaten bir süredir takılan “milliyetçilik” maskesiyle AKP’nin oyu yükseliyor, hatta HDP ile MHP’nin baraj altı kalabileceği bile anketlerde görülüyordu. 2016 Ağustos’u ya da sonbaharında yapılacak bir erken seçimle ülkenin başkanlığa uygun olarak iki partili bir sisteme dönüşeceği hesaplanıyordu. Bunun için de hem “milliyetçilik” oyununun devam etmesi, hem de AKP’deki “tam egemenliğin” sürmesi gerekiyordu.
İşte kongre kararı alınmasıyla sonuçlanan sürece böyle gelindi.
TÜRKİYE’NİN MUHALEFET SORUNU
Meselenin bir yanı yukarıda yazdıklarımızdır. Ancak bizi asıl ilgilendiren ise meselenin şimdi yazacağımız diğer yanıdır:
Normalde bu yaşananlar bir krizdir, iktidar krizidir. Normalde bu krizden muhalefet yararlanır ve iktidar olur. Ancak muhalefet krizlerden yararlanamamaktadır. Tersine Erdoğan kendi krizinden kendine başkanlık yolu açabilmektedir.
Türkiye’nin en büyük sorunu işte budur; muhalefet sorunu!
Erdoğan’ın iç çatışmalarından yararlanamayan, tersine siyaset diye, çatışan taraflardan birini tutma beceriksizliğine düşen muhalefet partileri, Saray’ın şansıdır, dahası güvencesidir!
Cumhuriyeti, laikliği, ve birliğimizi sürdürmek istiyorsak, asıl eğilmemiz ve çözmemiz gereken sorun budur!
Mehmet Ali Güller
5 Mayıs 2016
Laiklik yoksa vatan da yoktur, vatan savaşı da
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 26/04/2016
AKP iktidarının varlığı ve sürdürülebilme başarısı, kuşkusuz öncelikle ABD’ye dayanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ilişki stratejiktir. Fakat Erdoğan‘ın taktik düzeyde başarılarının da iktidarını sürdürebilmekte önemli olduğunu kabul etmeliyiz.
Bunlardan en öne çıkanı, Erdoğan‘ın saltanatını sürdürebilmek adına taktik işbirlikleri yapabilme becerisidir. Örneğin AB ve liberallerle ittifak yaparak devlet bürokrasisini teslim aldı. Örneğin cemaatin operasyonel gücüyle ve liberallerin kamuoyu yaratma potansiyeliyle ittifak yapıp TSK’yi etkisizleştirdi.
Erdoğan sonrasında eski ortakları olan cemaat ve PKK’ye karşı operasyonlara başlarken de yeni ittifaklar kurabildi!
Elbette cemaate ve PKK’ye operasyonlar yapılması Türkiye’nin yararınadır ve hükümet bu operasyonları daha da ileriye taşıması için zorlanmalıdır. Fakat normalde bir hükümetin görevi olan ve yapması gereken bu operasyonlara “ittifak düzeyinde” destek verilmesi, hatta bu nedenle onun diğer politkalarına sessiz kalınması, Türkiye’nin zararınadır. Nitekim milli kuvvetler bu süreçte zayıflamış ve Erdoğan da 13 yılın sonunda en yüksek oy oranına çıkmıştır!
İşin bu boyutunu şimdilik bir kenara bırakarak şöyle de diyebiliriz: Erdoğan’ın her dönem bir “yetmez ama evet”çi kesim bulabilme becerisi, iktidarını sürdürebilmesinde altın değerindedir!
Artık meselenin esasına gelebiliriz…
SÜNNİ SULTANLIK
Erdoğan‘ın ana hedefi bellidir: Sünni Sultanlık!
“Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına alırım” demesi de, Açılım yapması da, Türksüz anayasa için çalışması da, parlamenterizmi bekleme odasına alması da, anayasayı rafa kaldırması da, son olarak TBMM Başkanı İsmail Kahraman‘ın ağzından dökülen “yeni anayasada laiklik olmamalı” lafları da Sünni Sultanlık hedefinin gerekleridir!
Yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, başkan olabilmek için de gereken herşeyi yapacaktır, yapmaktadır.
Gerektiğinde “milliyetçilik” maskesi takmaktadır, gerektiğinde Öcalan‘la yaptığı anlaşmanın devamı olan Dolmabahçe Mutabakatı’nı yok saymaktadır, gerektiğinde eski ortaklarına operasyon yapmaktadır. Hepsi ana hedefi içindir.
O nedenle Erdoğan’ın cemaat ve PKK operasyonlarından yararlanmak ama doğrudan Erdoğan’ı hedef alan muhalefet anlayışını da sürdürmek gerekir. Öyle Başbuğların dediği gibi “cemaatle en iyi Erdoğan mücadele eder” diyerek saltanatını tahkim etmesine omuz verilemez!
Verilirse ne olur? İşte son anketlerde de görüldüğü gibi oyu yüzde 56’lara çıkar, artık açıkça laikliği de ortadan kaldırmaya kalkar.
CUMHURİYET SEFERBERLİĞİ
Türkiye’nin tüm ilerici kesimleri bu tablodan dersler çıkarmalıdır. Çiller‘in yaptığı operasyonların bir benzerini yapan Erdoğan‘a hiç yoktan “vatan savaşı” payesi de verilmemeli, tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun daha önce söylediği gibi “laiklik tehlikededir diyemem” saflığına da düşülmemeli!
Zira laiklik tehlikededir, Cumhuriyet düşmanlarının saldırısı altındadır!
Unutulmamalı; laiklik yoksa, Türkiye de yoktur!
Çünkü laiklik ulusal birliğimizin çimentosudur!
Hepimizin yakın tarihimizden ve coğrafyamızdan çıkaracağı en önemli ders, laikliğin su gibi, hava gibi ihtiyaç olduğu gerçeğidir!
Laiklik yoksa IŞİD vardır, laiklik yoksa çocuklarımıza tecavüz vardır, laiklik yoksa mezhep savaşı vardır…
Cumhuriyet yıkıldıktan ve laiklik elden gittikten sonra “vatan” da kalmaz!
O nedenle Erdoğan’ın cemaat ve PKK operasyonlarına bakarak “yetmez ama evetçi” konuma düşülmekten kurtulunmalı ve tüm Cumhuriyetçi kuvvetler laikliği savunmak üzere seferber edilmelidir!
Öncünün tarihi görevi budur!
Mehmet Ali Güller
26 Nisan 2016
Sünni Sultan Erdoğan
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 20/04/2016
Erdoğan‘ın “Laz mıyım, Türk müyüm” sorusu sıradan bir soru değildir. Genel olarak 150 yıllık devrim-karşı devrim çatışmasına, özel olarak da 12 Eylül’le başlayan sürece işaret eder.
Açalım:
12 EYLÜL: TÜRK-İSLAM SENTEZİ
Kutlu Doğum Haftası’nın hiçbir Müslüman ülkede kutlanmaması ama “Laik” Türkiye’de kutlanması ve öncesinde değil ama 1989 yılından beri kutlanması önemli bir kırılmaya işaret eder: 12 Eylül darbesinin Türk-İslam sentezine…
12 Eylül’ün temel özellikleri şunlardı:
Ekonomide; karma ekonomiyi serbest piyasa ekonomisine dönüştüren 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması için ihtiyaç duyulan bir sopaydı.
Dış politikada; ABD’nin NATO aracılığıyla SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevrelemesinde güneydoğu kanadının güvenceye alınmasıydı. (Yeşil Kuşak, SSCB’nin İslamcılıkla çevrelenmesiydi.)
İç politikada; Yeşil kuşağa uygun olarak Türk-İslam sentezine geçilmesiydi. Türk-İslam sentezi, Kemalist Türk devletinin ve toplumun İslamcılaştırılması demekti.
O nedenle 12 Eylül solu ezdiği gibi Kemalizmi de hem ordudan hem devletten tasfiye etmeye soyunmuştu.
ÜMMET-MİLLET ÇARPIŞMASI
12 Eylül’ün sonuçları işte bugün çok daha net olarak görülmektedir: Evren-Özal’la başlayan Türk-İslam sentezi ve İslamcılaşma, Erdoğanlarla zirve yaptı!
Laikliğin önce içinin boşaltılması, sonra da adım adım teasfiye edilmesiyle ilerleyen süreç, artık ümmet-millet çelişmesine gelip dayanmıştır.
İşte Erdoğan’ın “Laz mıyım, Türk müyüm” sorusu, bu çelişmeye ümmet yanıtı verebilme gayretine işaret ediyor. Erdoğan babasına sorduğu bu sorudan hareketle elindeki güç üzerinden devlete ve topluma şu dayatmayı yapıyor: “Millet yok, ümmet var!”
Nasıl? “Laz da değilim, Türk de değilim; Müslümanım” yanıtı üzerinden…
Nitekim Erdoğan dün de muhtarlara yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Türkmüş, Kürtmüş, Lazmış, Arapmış, Çerkezmiş, Gürcüymüş, Boşnakmış… Bizde böyle bir şey yok.”
Elbette daha önce “milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen Erdoğan‘ın bu konudaki gerçek tutumunu bilenlere, bu yeni açıklamalar sürpriz değildir.
MİLLET ETNİK DEĞİL SİYASAL BİR KAVRAMDIR
“Laz mıyım, Türk müyüm sorusu” iki kere yanlıştır. Zira Türk, Mustafa Kemal‘in önderilik ettiği devrimle, bir kavimin adı olmaktan çıkmış, bir milletin adı olmuştur. Bu nedenle Mustafa Kemal şöyle demiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Yani devrimle bir milli devlet kuran Türkiye halkları, yani Türkmenler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Sünniler ve elbette Müslüman olmayanlar azınlıklar, Türk milleti olmuştur.
Yani Türk artık etnik bir kavram değil, siyasal bir kavramdır; Türkmenlerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Alevilerin, Sünnilerin ve elbette Müslüman olmayan azınlıkların ortak kimliğidir, üst kimliğidir, milli kimliğidir. Kabaca millet, milliyetlerin toplamıdır!
Dün 12 Eylül, bugün de mirasçısı olarak Erdoğanlar işte bu birliği çözmeye çalışmaktadırlar: Milleti yeninden ümmete dönüştürmeye gayret etmektedirler.
ABD’NİN SÜNNİ BLOK İHTİYACI
Erdoğan‘ın en son İslam İşbirlği Örgütü toplantısında da görülen dış politikadaki “Sünniciliği” ile iç politikadaki ümmetçiliği birbirinin bütünleyenidir.
Erdoğan‘ın Esad düşmanlığı, komşulara yönelik politikaları, Körfez dostluğu, Suudi Arabitan ortaklığı; hepsi aynı hedef nedeniyledir.
Bitirirken belirtelim: Erdoğan için zaman zaman söylenen “asıl hedefi halifelik” gibi iddialar da doğru değildir. Zira pratikte halifelik Sünniler gibi, Şiilerin de liderliğini gerektirir. Oysa Erdoğan, Atlantikçi pozisyonu gereği Şii karşıtlığında bir Sünni liderlik peşindedir!
Atlantik’e “halife değil, sünni sultan Erdoğan” gerekmektedir!
Fakat en başta da belirttiğimiz gibi 150 yıldır bu coğrafyada devrim ile karşı devrim çarpışmaktadır. Ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, devrim süreci kazanmaya, tarihin tekerleği ileriye doğru dönmeye devam edecektir!
Mehmet Ali Güller
20 Nisan 2016
Paris cinayeti ve mavi dosya
Posted by Mehmet Ali Güller in Kitap-Film Yazıları on 18/04/2016
Tamam 4. sanayi devrimi, tamam bilişim çağı, sosyal medya… Ama roman çağı da henüz kapanmadı!
Fakat nedense Türkiye’de bol malzeme olmasına rağmen “gerçeğin romanı” pek yazılmıyor. Elbette çok iyi romancılarımız ve romanlarımız var ama “gerçeğin romanı” başka…
Örneğin sanıkların anlatımı dışında neden usta bir romancımız Ergenekon’un romanını yazmadı, neden Gezi’nin esaslı bir romanı yok?
Örneğin ABD’nin Kuzey Irak’ta Türk askerlerine çuval geçirerek açık düşmanlık yapmasının politik romanı yazılamaz mı? Örneğin Libya’dan Suriye’ye silah ve militan taşıyan El İntizar gemisinin romanı yazılamaz mı? Üstelik içinde ABD’nin Libya Büyükelçisi’nin öldürülmesi de var, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile CIA Başkanı Petraeus‘un istifası da. Ve en önemlisi de Erdoğan‘ın emriyle bir Türk diplomatın ABD’li büyükelçisiyle yediği son yemek de…
Böyle onlarca roman konusu sıralayabiliriz sıralamasına ama neden yazılmıyor?
Romancılarımızın politik konulara ilgisizliği mi? Yoksa otoriter siyaset anlayışının ağır baskısı mı? İkisi birden mi? Benim gibi sıradan bir roman okurunun çözemeyeceği derinlikte bir sebepten mi?
MİNE G. KIRIKKANAT’DAN ‘HiÇ KİMSE’
Türk edebiyatındaki bu eksikliği elbette doldurmaya çalışanlar var: Örneğin gazeteci-yazar Mine G. Kırıkkanat.
Gazeteciliğinin dışında ilginç konularda romanlar da yazan Kırıkkanat, son olarak Paris cinayetinin romanını yazdı: “Hiç Kimse”
Gerçeklik zemininde olayı yeninden kurgulayan Kırıkkanat, hem bir roman, hem de “gerçeğin sinemasını” yapmak isteyenlere senaryo yazmış!
Ünlü James Bond ile Görevimiz Tehlike serilerinin bile aynı yıl aynı konuyla çekildiği bir süreçte, Kırıkkanat‘ın romanı, sinema tadında okunuyor: Barselona, Paris ve Moskova’daki sahneler; Ankara-İmralı hattındaki temaslar, istihbarat dünyası, tetikçilerin psikolojisi, ülkelerin dışpolitikaları, istihbarat kurumlarının terör örgütleriyle ilişkisi…
Kırmızı Kedi Yayınları‘ndan çıkan bu romanı uzun uzun anlatmayacağım. “Fransız istihbaratının da yol vermesiyle Ankara-İmralı ortaklı işlenen Paris cinayeti”nin romanını alın okuyun ve benim yazacağımdan çok daha farklı tadlar alın…
Üstelik okurken, bir yandan da gerçeği kendi senaryonuzla bir de siz kurgulayın!
KÖLN’DEKİ GİZEMLİ BULUŞMA
Örneğin benim senaryomda şunlar var:
Paris’te öldürülen üç kadından Sakine Cansız Milano’da çok önemli bir dosyaya erişmişti: Mavi dosyada PKK’ye yardım edenlerin listesi vardı.
Listedeki paravan şirketlerin hangi ülke istihabaratına ait olduğu istihbarat dünyası tarafından iyi bilindiği için, oldukça değerli bir dosyaydı. Dosyayı ele geçirecek bir başkent, diğer başkentlere karşı kullanabilirdi. O nedenle dosyanın varlığı, haliyle Sakine Cansız‘ın varlığı büyük sorundu.
Teşkilat, varlığını öğrendiği dosyanın hemen peşine düştü. Üstelik 1. ve 4. Oslo görüşmelerine bizzat katılan Sakine Cansız‘a herkesten kolay ulaşabiliyorlardı.
Teşkilatın yetkilileri, biri Almanya’da tedavi edilen Talabani‘nin ziyareti sırasında olmak üzere iki kez Köln’de Sakine Cansız‘la görüştü.
Tehditli pazarlıklar neticesinde dosyayı aldılar. Ancak PKK kurucusu olan deneyimli Sakine Cansız bir kopyasını örgütün mali işleriyle ilgili güvendiği bir kadroya emanet etmişti.
İşte bir hafta arayla işlenen Paris ve Moskova cinayetleri bu dosya nedeniyleydi. Moksova’da suikaste uğrayan Kürt asıllı mafya lideri Ded Hasan, PKK’ye silah sağlayan en önemli isimlerden biriydi. Silahların parası mı? İşte o mavi dosyadaydı!
Elbette bu başkentlerde işlenecek suikastler CIA’nın onayını gerektiriyordu. CIA karşılığında Teşkilat’tan Usame Bin Ladin‘in damadını istiyordu. İran’da saklanan damat Süleyman M. Tahran yönetiminin zorlamasıyla bu ülkeyi terketmek zorunda kalmış ve Suudi Arabistan pasaportuyla Ankara’ya giriş yapmıştı.
Bin Ladin‘in damadı Paris cinayetinden 12, Moskova cinayetinden 5 gün sonra Ankara’da bir otelde yakalandı ve CIA’ya teslim edildi!
YAKIN TARİH ROMANI
Dönelim asıl olana, romana…
Mine G. Kırıkkanat‘ın “Hiç Kimse” adlı romanı, aynı zamanda Açılım sürecine, AKP ile PKK’nin ilişkisine, daha da genellersek Türkiye’nin son üç yılına ışık tutuyor.
O nedenle roman iki kere değerli!
“Hiç Kimse”yi okuyun ve 23-24 Nisan’da İzmir Kitap Fuarı’nda olacak Mine G. Kırıkkanat‘a hem roman değerlendirmenizi aktarın, hem de kitabınızı imzalatın…
Kitap dolu bir hafta dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
18 Nisan 2016