Avrasya’da ortak ekonomik alan

Sovyet Kızıl Ordusunun Nazileri yenilgiye uğratıp 2. Dünya Savaşı’na son vermesinin 70. yıldönümü törenleri tarihi bir gelişmeye tanıklık etti.

Törenler için Moskova’ya giden Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘le tam 32 önemli anlaşma imzaladı.

Ama bu anlaşmalardan çok daha önemli bir gelişme oldu. Bu tarihi gelişmeyi ayrıntılı anlatacağımız için, önce 32 anlaşmadan kısaca bahsedelim:

32 ÖNEMLİ ANLAŞMA

Pekin ve Moskova, savunma, silahlanma, enerji, demiryolu, uzay, madencilik, medya ve finans alanlarında tam 32 anlaşma yaptı.

Örneğin savunma ve silahlanma alanlarında savaş uçakları, füze savunma sistemleri, helikopter projesi gibi anlaşmalar; finans anlaşmaları içinde ortak yatırım bankası kurulması, kredi hattı anlaşması gibi anlaşmalar; enerji alanında Rus Gazprom ile Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) arasında “Batı Koridoru” gaz boru hattı inşası gibi anlaşmalar var.

2,700 kilometre uzunluğunda olması planlanan hat, Rus doğalgazını Batı Sibirya bölgesinden Çin’in Sincian bölgesine taşıyacak.

Bu arada anımsatalım: Pekin ile Moskova geçen yıl tam 400 milyar dolarlık doğal gaz anlaşması yapmıştı!

AEB İLE İPEK YOLU BİRLEŞİYOR

Artık tarihi dediğimizi gelişmeye gelebiliriz…

Çin’i “stratejik ve en önemli ortak” ilan eden Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Kremlin Sarayı’ndaki ortak basın toplantısında, tüm dünyayı etkileyecek bir gelişmeyi müjdeledi: Pekin ve Moskova, Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) ile İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın birbirine bağlanmasında işbirliği yapılmasını öngören ortak bir bildiri imzaladı.

Putin‘in açıklamasına göre Rusya’nın liderlik ettiği Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) ile Çin’in liderlik ettiği İpek Yolu Ekonomik Kuşağı birleşerek, “Avrasya ortak ekonomik alan”ını oluşturacak!

Bu tarihi gelişme, Batı’nın önemli düşünce merkezlerinde, “Rusya-Çin işbirliği dünya düzenini değiştiriyor” diye yorumlandı.

Daha ortada bu büyük gelişme yokken bile, 27 Nisan 2015’te bu köşede Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndan hareketle “Çin yeni dünya düzenini kuruyor” diye yazmıştık. Artık “Avrasya otak ekonomik alan”ı ile birlikte yeni düzen, hızla diğer ülkelere de yansıyacak.

Elbette Türkiye’ye de…

ORTAK ASKERİ TATBİKAT

Pekin ve Moskova her alanda yeni bir düzen inşa ediyor. Örneğin iki ülke, ilk kez Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapacak. Çin Deniz kuvvetleri, bu ay içinde yapılacak ve gerçek mermilerin kullanılacağı tatbikata 9 gemiyle katılacak.

Her ne kadar Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Geng Yansheng imzalı bildiride tatbikatın üçüncü taraflara yönelik olmadığı söylense de, tatbikatın işaret ettiği iki önemli gerçek var:

1) İki ülke Doğu Akdeniz’de ABD ve NATO’ya karşı birlikte hareket edecek!

2) Bundan sonra Akdeniz’de Rus filosu dışında Çin filosu da bulunacak!

Bu iki gerçeklik, Kıbrıs’tan Suriye’ye, Süveyş’le ilgili sorunlardan dolaylı olarak Karadeniz’e kadar uzanan pek çok konuyu da etkileyecek.

TÜRKİYE’NİN YARARINA KOŞULLAR

Sonuç olarak yeni bir düzen ortaya çıkmaktadır: ŞİÖ, BRICS ve AEB gibi bölgesel birlikler, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BRICS Kalkınma Bankası gibi yeni ekonomi merkezler derken, şimdi de “Avrasya ortak ekonomik alan” oluşturulmaktadır.

Bu gelişmeler, “Doğu’ya yönelen Türkiye ile Batı’ya eklemli AKP Hükümeti” çelişkisinden kaynaklı temel sorunumuzu da, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda çözecek koşullar yaratmaktadır.

Not: Bugün de yine Malatya Kitap Fuarı’ndayız. Değerli okurlarımızı Kaynak Yayınları standına bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mayıs 2015

Yorum bırakın

‘Cep bölge’ tartışması

Şu iki görüş, üzerinde durulması ve tartışılması gereken önemdedir:

1) ABD ile Türkiye’nin farklı “cep bölge” anlayışları var.

2) Şam’la anlaşarak Suriye içinde “cep bölge” inşa etmeliyiz.

Birbirinin bütünleyeni olan bu iki görüşü inceleyelim:

HERKESİN AYRI CEP’İ Mİ VAR?

1) ABD ile Türkiye’nin “cep bölge” anlayışları birbirinden temelde farklı değildir. Tabii burada Türkiye derken, haliyle AKP Hükümeti demiş oluyoruz.

Fark, ayrıntılardadır; cep ya da güvenli bölgenin uygulanabilme durumunda, maliyetinde ve korunabilmesinde…

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ve ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in “Türkiye ile güvenli bölgeyi görüşüyoruz ama ek maliyeti var” demesi bundandır.

Yeri gelmişken belirtelim: ABD’nin siyasetlerini anlamak için bakacağımız adres Obama ya da Kerry değil, Carter‘dır. Carter, Obama sonrasının uygulanacak politikalarının uyumu nedeniyle hükümete dahil edilmiştir. Tıpkı Bush zamanında olduğu gibi. O zaman da Robert Gates Bush hükümetine dahil edilerek, Bush‘tan sonra uygulanacak siyasetlere başlamıştı.

Herneyse, Washington ile AKP Hükümeti’nin “cep bölge” kurmakla ilgili niyetleri birbirine zıt değildir. Biri “cep bölge” ile Kürt Koridoru kurmak isterken, sonuçta diğeri “cep bölge” ile Kürt Koridoru’nu engelleme peşinde değildir!

Kaldı ki Kürt Koridoru inşa edilmesini engelleyebilmenin yolu açıktır: Suriye’ye terör sevkiyatını durdurmak. Böylece Şam, ülkesinin tamamında yeniden egemen olacaktır.

ŞAM’LA ANLAŞMAK

2) Şam’la anlaşarak Suriye’de “cep böge” inşa etme ve Türkiye’deki Suriyelileri oraya yerleştirme fikri hem pratikte mümkün değildir hem de AKP’nin “cep bölge” politikasına belli ölçülerde meşruiyet sağlar. Açalım:

Öncelikle, bir başka ülkenin toprağında bir faaliyette bulunmak, ya o ülkenin rızasına, ya da BM’nin kararına bağlıdır. Mümkün mü?

Şam’la anlaşarak Suriye’de “cep bölge” inşa etme fikri pratikte mümkün değildir. Zira fiilen Ankara Şam yönetimine düşmandır ve yıkmak için elinden geleni yapmaktadır. AKP Hükümeti olduğu müddetçe “Şam’la anlaşmak” diye bir durum yoktur. (AKP’ye rağmen anlaşmanın koşulları da şu aşamada yoktur.)

Kaldı ki hedef Türkiye’deki Suriyelileri kendi topraklarına yerleştirmekse, bunun yolu “cep bölge” değil, öncelikle Suriye’ye düşmanlığı bırakmak ve sınırları kapatmaktır. Bu sağlandığında zaten Şam yönetimi topraklarında egemen olacak ve 2 milyon Suriyeli de ülkesine dönebilecektir.

Kısacası hem Suriye’ye terör sevketmek hem de terörden etkilenenlere Suriye’yle anlaşarak güvenli bölge inşa etmek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

TSK’Yİ SURİYE’YE SOKMANIN GEREKÇESİ

Fakat daha önemlisi şudur: AKP Hükümeti olduğu müddetçe Kürt Koridoru’nu önlemek ya da Türkiye’deki Suriyelileri ülkelerine götürmek gibi olumlu niyetler, son tahlilde Türk Ordusu’nu Suriye’ye sokmaya dönüşür! Yani asıl sorun buradadır.

AKP Hükümeti 4 yıldır hiçbir gerekçeyle TSK’yi Suriye’ye sokamamıştır. Keşif uçağı, sınırda bomba gibi gelişmeler bile Türk Ordusu’nu “komşuya düşmanlık” noktasına taşıyamamıştır.

Hal böyleyken, “Şam’la anlaşarak cep bölge kuralım” demek, Suriye’ye sokulamayan TSK’yi Suriye’ye sokmaya gerekçe bulmak demektir.

Ayrıca “cep bölge” neden bugün tartışılmaktadır? Olgulara bakarak söyleyelim. Başkasının niyeti ne olursa olsun, AKP açısından pratikte “cep bölge” Ankara-Riyad destekli Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği İdlib’i Şam’a karşı korumak demektir!

YAPILACAK İŞ SINIRI KAPATMAKTIR

Toparlarsak, mesele açıktır: Suriye’ye düşmanlık politikası en sonunda Kürt Koridoru demektir. AKP Hükümeti Esad düşmanlığı yaparak pratikte Kürt Koridoru’na eylemli destek vermektedir. Türkiye bu tabloyu değiştirmeden “Kürt Koridoru’nu yıkma” hedefi ortaya koymak, gerçekçi değildir.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim boşuna söylemiyor: Siz sınırınızı kapatın ve ülkemize terörist geçmesine izin vermeyin yeter, biz üç ayda terörü bastırır ve Suriye’nin bütününe egemen oluruz!

Not: Bugün Malatya Kitap Fuarı’ndayız. Kaynak Yayınları standına tüm okurlarımızı bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Suriye’ye özel savaş

CHP’li Gürsel Tekin‘in dün Taraf‘ta sürmanşet olan “Türkiye iki gün içinde Suriye’ye girecek” sözleri bize göre gerçekleşme şansı çok zayıf bir iddiadır.

Hayır, AKP’nin böyle bir niyeti olmadığı için değil, hem Türkiye’nin hem de bölgenin şartları nedeniyle… O şartlar zaten uygun olsa, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi daha ilk günden Suriye’ye girerdi.

Şartların en başında da TSK’nin tutumu geliyor. Genelkurmay karargahı için yapılan “30 Ağustos” müzakerelerine rağmen, Erdoğanların Türk Ordusu’nun gövdesini komşuya düşmanlığa ikna etmesi mümkün değil. Ses kaydı ortaya çıkan o görüşmedeki “gerekçe yaratmaya heveslilerin” çabalarına rağmen mümkün değil.

ŞAH FIRAT, ÖZEL SAVAŞ’IN ÖNLEMİYDİ

Dün de belirttik. ABD’nin Irak ve Suriye konusunda acelesi yok. Tercih ettiğinden değil, güç erozyonu ve kaybettiği mevziler nedeniyle hızlı adım atabilmesi mümkün olmadığından. O nedenle IŞİD bahaneli taktik atağını ağır ağır yapıyor ve kendisinden çok müttefiklerini asıl işlerin altına koymaya çalışıyor.

O müttefiklerin başında da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar geliyor. Bir süredir dolaşımda olan “Suudi Arabistan havadan, Türkiye karadan Suriye’ye saldıracak” iddiası da, bu üçlünün fiilen sahada harekete geçmiş olmasından kaynaklanmaktadır; Tekin‘in iddiası dahil…

Evet, Tekin‘in iddiasının gerçekleşmesi pek mümkün değil ama bu, birşeyler yapılmadığı anlamına da gelmiyor; çok şey yapılıyor! ABD’nin bilgisi dahilinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsü iki aydır Suriye’ye karşı “özel savaş” yapıyor! Şah Fırat operasyonu da aslında bu “özel savaş” öncesinde alınan bir önlemdi!

Sırasıyla “özel operasyon odası”nın kurulması, terörist grupların Fetih Ordusu diye birleştirilmesi, silahlandırılması, “profesyonellerin” koordintörlüğünde önce İdlib’i ardından da Cisr Şuğur’a saldırtılması bu “özel savaş”ın gereğiydi! Şam yönetiminin İdlib’in düşmesinde AKP Hükümeti’nin rolü olduğunu belirtmesi ve Ankara’yı BM’ye şikayet etmesi boşuna değildi.

Nitekim AKP’nin kanatları altında çalışan SUKO da, kısmi başarısının sarhoşluğuyla, bu gerçeği itiraf ediyor. Pentagon’da ABD’li askerlerle AKP’nin güvenli bölge tezini görüşen SUKO Başkanı Halid Hoca, Tolga Tanış‘ın “meseleyi kazıyan” sorularına yanıt verirken, “Suudi Arabistan’ın güneyden, Türkiye’nin kuzeyden Fetih Ordusu’nu silahlandırdığını ve İdlib başarısının böyle geldiğini” itiraf ediyor! (hurriyet.com.tr, 7 Mayıs 2015)

CEP BÖLGE STRATEJİSİ

Bu “özel savaş” önce Cenevre-3’te ardından da ABD’nin sonbaharda yapmayı planladığı “uluslararası konfernast”ta Şam’ı “yenik” olarak masaya oturtmak için yapılıyor. ABD, işin doğrudan içinde olmadan, yani postalları karaya çıkarmadan, Esad‘sız çözümü bir de böyle deniyor.

İdlib ve benzeri bölgelerin ele geçirilmesi ve buralarda “cep bölgeler” kurulmasıyla Şam, Halep, Lazkiye bağlantılarını kesmek, ardından Şam’ı kuşatmak ve en sonunda Esad’ı Lazkiye’ye kaçmaya mecbur etmek, Washington’un yazdığı ve “ortak operasyon odası”nın sahada uygulanması için detaylandırdığı senaryodur.

ABD daha ilerisini, güç erozyonu gerçeğiyle yapamıyor. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ile ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in Senato Tahsisatlar Komitesi’nde vurguladıkları önemli: “Türkiye’yle güvenli bölge oluşturulması bir süredir görüşülüyor, bu askeri olarak da mümkün ama ek maliyete yol açar!” (aa.com.tr, 7 Mayıs 2015)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, AKP bu şartlar altında Suriye’ye “özel savaş”ı aşan türden bir maceraya soyunamaz. Ama dün de belirttiğimiz gibi: “ABD’nin elinde Salman ve Erdoğan gibi benzin bidonları ve çakmaklar var! O nedenle 7 Haziran, aynı zamanda AKP’den kurtularak bölge barışını koruyabilmenin seçimi olarak önümüzde duruyor!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mayıs 2015

Yorum bırakın

Washington’un 6 aşamalı Irak-Suriye planı

Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani‘nin Washington ziyareti “bağımsız Kürdistan” talepli diye sunuldu. Örneğin Irak Kürt Bölgesi Başkanlık Divanı Başkanı Fuad Hüseyin ziyaretin ana gündeminin Kürt devleti olduğunu belirtti. Irak Kürt Bölgesi Başkan Yardımcısı Kusret Resul da ziyaretin hedefini “ya bağımsızlık ya konfederasyon” diye sundu.

Kuşkusuz bu talep gerçekçi değildi. Barzani talebi bu seviyede tutarak, esas hedefine ulaşmak istiyordu: Bölgesinin sınırlarını genişletmek! Yani IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan fırsatlar döneminde ABD’nin desteğiyle ele geçirdiği yerleri Bağdat’tan koparıp Erbil’e bağlamak.

Önceki gün Fikret Akfırat‘ın da Aydınlık‘ta belirttiği gibi bunun yolu “özerk Kerkük” gibi ara aşamalardan geçiyordu. Çünkü ABD’nin bögedeki gelişmeleri kısa yoldan belirleyebilme gücü yoktu.

Nitekim Barzani‘nin ABD Başkanı Barack Obama ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden‘le görüşmesinden “bağımsızlık ya da konfederayon” değil, “birleşik ve federal Irak’a devam” mesajı çıktı!

ORTAK OPERASYON ODASI

Tamam, ABD IŞİD’in Musul’u işgalini fırsat bilerek bölgeye yeniden döndü, taktik ataklar yapıyor, müttefiklerini devreye sokuyor ama hâlâ bölgedeki Rusya destekli direniş cephesini kırabilmiş değil. O nedenle bazıları içiçe geçen aşamalı bir Irak-Suriye planı uygulamaya çalışıyor:

1) ABD Suriye’deki taşeronlarını yeniden biraraya getirdi. Müslüman Kardeşler nedenli ayrılık giderildi ve Salman‘ın kral olmasıyla Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye yeniden Suriye’de tek cephede buluşturuldu. Hatta üç ülke bir aydır süren saldırıların karargahı olan “ortak operasyon odası” kurdu.

2) “Ortak operasyon odası”nın ilk işi destekledikleri grupları bir cephede birleştirmek oldu. Riyad’ın desteklediği El Kaide kolu En Nusra ile Türkiye’nin desteklediği Ahrar uş-Şam’ın başını şektiği gruplar Fetih Ordusu adı altında biraraya geldi.

3) Önümüzdeki 5-6 hafta boyunca sürecek Cenevre-3 görüşmelerinde Esad‘ın temsilcilerinin masaya zayıf oturabilmesi için Fetih Ordusu harekete geçirildi. ABD’nin silah, Katar’ın mali, Suudi Arabistan ile Türkiye’nin istihbarat desteğiyle önce İdlib’i, ardından da Cisr Şugur’u ele geçeiren Fetih Ordusu Lazkiye kırsalına doğru ilerlemeye başladı.

4) Eğit-Donat programı başlıyor; Kırşehir’de terörist eğitecek “uzman” ABD askerleri gelmeye başladı. “Yabancı askerlerin Türk topraklarında bulundurulması” sorunu ise Suriye tezkeresine konulan bir cümleyle zaten en baştan halledilmişti!

Hedef şu: Bir yandan Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği yerlerde “güvenli bölge” benzeri “cep bölgeler” kurulacak, diğer yandan da Eğit-Donat programından geçmiş “kontrgerilla” tipi teröristlerle doğrudan Halep’i, hatta Şam’ı hedef alan “özel operasyonlar” yapılacak.

5) ABD bu şekilde zayıflattığı Şam yönetimini sonbaharda yapmayı planladığı “uluslararası konferans”ta masaya oturtmaya çalışacak. Washington burada, önceki aşamalardaki başarılarına bağlı olarak “Esad’lı geçiş döneminden” “Esad’sız geiş dönemine” kadar değişik senaryoları ön plana çıkaracak.

6) Bu süreçte ayrıca hazırlıkları tamamlanmış Musul Harekatı başlatılacak. Türkiye harekata özel operasyon ekipleriyle sınırlı katılacak.

NASRALLAH’IN UYARISI

ABD’nin asıl hedefi ise Irak ve Suriye’yi bölmek ve Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmak. ABD bu hedef için en başından beri “tasarlanmış düşman” olan IŞİD’in saldırılarından yararlanıyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyit Hasan Nasrallah‘ın dünkü uyarısı bu nedenle çok önemli: “ABD’nin IŞİD’le savaşta acele etmeyeceğini ve IŞİD tehlikesinden bölgedeki kendi planları doğrultusunda yararlanacağını söylemiştim. Ben o dönemde ABD’nin Irak ve bölge ülkeleri ile ilgili planının bu ülkelerin bölünmesi olduğunu söylemiştim. Örneğin Irak Arap ve Kürt olarak, Araplar da kendi içinde Sünni ve Şii olarak. Yine Suriye’ye baktığımızda onlar bu ülkeyi de etnik ve mezhebi temelde bölüyor.” (YDH, 6 Mayıs 2015)

Kuşkusuz inisiyatif hala bölge ülkelerinde ve ABD’nin masada yazdığı bu senaryoyu sahada gerçekleştirme şansı çok zayıf. Ve en önemlisi ABD’nin bu çapta bir hedef için gücü yok ama elinde Salman ve Erdoğan gibi benzin bidonları ve çakmaklar var! O nedenle 7 Haziran, aynı zamanda AKP’den kurtularak bölge barışını koruyabilmenin seçimi olarak önümüzde duruyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2015

Yorum bırakın

AKP’nin Jandarma’yı şekillendirme operasyonu

Gazeteci Müyesser Yıldız‘ın haberine göre Jandarma Genel Komutanlığı’nda büyük bir tasfiye operasyonu başladı.

Habere göre MİT yaklaşık bin kişilik bir “paralelci” listesi oluşturdu. Bu listeye göre başlayan soruşturmanin sonucunda bin kişi tayin ve emekli gibi yollarla Jandarma Genel Komutanlığı’ndan tasfiye edilecek! (Odatv.com, 5 Mayıs 2015)

TSK’DEKİ TEMİZLİĞİ MİT YAPMAMALI

AKP’nin F Tipi ile “mücadelesi” konusunda uzunca bir süredir yaptığımız uyarılar işte bu ve benzeri riskler içindi.

Daha 9 Temmuz 2014’te, “2 bin cemaatçi Özel’in masasında” haberi ortaya çıktığında “TSK’deki temizliği MİT yapmamalı” demiştik!

Çünkü MİT’in yapacağı temizlik ile sadece F Tipi subaylar değil, tehdit görülen başka subaylar da tasfiye edilebilecekti.

Çünkü MİT açısından F Tipi temizlik, TSK’ye “dokunabilmenin” aracıydı! Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle tasfiye edilen subay ve astsubaydan sayıca çok daha fazlası bu yöntemle tasfiye edilebilecekti! Yani tertip ve kumpasın daha büyüğü başlayacaktı!

Ayrıca önemle belirtmiştik: Elbette TSK bünyesinde F Tipi subaylar vardı, olmasa Ergenekon tertipleri bu denli başarılı olamazdı. Ayrıca TSK bünyesinde kimin F Tipi olup olmadığı tertibe uğramış kadrolarca çok iyi biliniyordu. Yani TSK’nin kendisi, tasfiye edilmiş subayların tanıklığıyla kimin F Tipi olduğunu belirleme işini MİT’ten çok daha iyi yapardı. Ve yapmalıydı!

MİT TIR’I BAHANESİYLE JANDARMA’YA OPERASYON

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in masasındaki 2 bin kişi neyseki tasfiye edilmedi. Ancak iktidar TSK’de, özellikle de Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde bu tür bir büyük tasfiye için sürekli fırsat kolladı.

İşte MİT TIR’larının durdurulmasına karşı başlatılan operasyonlar da bu fırsatlardan biriydi. AKP Hükümeti bu operasyon üzerinden Jandarma’ya müdahale etmek niyetindeydi.

O nedenle ısrarla vurguladık: MİT TIR’larını durdurma işi iki ayrı düzlemde oldu. İlkinde AKP Hükümeti’nin Suriye’ye bir dış müdahalesi önlendi ve ülkenin yararına oldu; dolayısıyla milli bir hamleydi. F Tipi yapının Hakan Fidan‘a operasyonu devam ettirmek için olaya eklemlenmesi ise meselenin ikinci düzlemiydi.

İkisini bir saymak ve “ne güzel, F Tipi tasfiye ediliyor” diye sevinmek doğru değildi. Çünkü AKP Hükümeti bu fırsattan yararlanarak Jandarma’ya “dokunma” peşindeydi. O nedenle teröre desteğini açığa çıkaracak bir mahkeme süreci riskini bile almıştı!

İÇ GÜVENLİK PAKETİ

Nitekim AKP Hükümeti İç Güvenlik Paketi’nin içine soktuğu yasa tasarısıyla, Jandarma Genel Komutanlığı’nı tamamen TSK’den koparmaya ve kendisine bağlamaya soyundu. Böylece Gladyo’nun Türkiye’deki 50 yıllık en önemli hedeflerinden biri gerçekleşmiş olacaktı.

Ancak Erdoğan iktidarı bu hedefi tam olarak yerine getiremedi. Albaylardan aşağısını valilere, yani hükümete bağlayabildi ama generaller yine de TSK’de kaldı. (Bu süreçte Genelkurmay Başkanlığı’ndan etkili bir itiraz gelmemesinin nedeni belki de bu uzlaşıydı, ileride anlaşılacaktır.)

Fakat İç Güvenlik Paketi de Erdoğanların ihtiyacı olan hızlı müdahaleye geçit vermiyor. Valilerin çok hızlı bir şekilde jandarma bünyesinde değişiklik yapabilmesi teknik olarak zor. Kendilerine sağlanan ceza verme yetkileriyle ne kadar subayı tasfiye edebilirler ki!

F TİPİ BAHANEYLE TASFİYE

MİT’in listeleriyle “paralel temizlik” operasyonuna soyunulması girişimi, işte bu ihtiyacın bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Çünkü AKP’nin istediği büyüklükte bir tasfiye ancak F Tipi’yle mücadele kapsamına alınabilirse başarılabilecektir!

Böylece AKP Hükümeti büyük oranda kendisine bağladığı Jandarma Genel Komutanlığı’nı, uzun yıllar beklemeye gerek kalmadan bu tasifyelerin neticesinde kendine göre yeniden şekillendirmiş olacaktır!

Sonuç olarak artık 7 Haziran, bu tür tasiye girişimlerine karşı da engel olmanın tarihidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mayıs 2015

 

Yorum bırakın

Rusya neden ‘soykırım’ dedi?

Son günlerde sizlerden en çok gelen soru şu: “ABD Başkanı Barack Obama ‘soykırım’ demezken Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin neden ‘soykırım’ dedi? Hani Rusya dostumuzdu?

Birincisinden başlayalım: Washington için soykırım tehdidi, soykırımın kabul edilmesinden daha kullanışlı ve değerlidir! Çünkü ABD bunu koz yaparak Türk hükümetlerini kendi çıkarlarına uyumlaştırabilmektedir.

Almanya’nın gerekçesi ise daha farklıdır. Berlin savaş şartlarının mecbur ettiği tehcire soykırım diyerek kendi soykırım lekesini hafifletmeye çalışmaktadır.

MOSKOVA’NIN TAKTİK GİRİŞİMİ

Gelelim Rusya’ya…

Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin her ne kadar 24 Nisan’da Erivan’da katıldığı törende “1915 olayları” dediyse de, öncesindeki yazılı açıklamasında “soykırım” dediği için, bu Moskova’nın yeni tutumu olarak algılandı. Daha sonra sözcüsü Dmitriy Peskov‘un şu yumuşatma girişimi oldu: “Başkan Putin‘in ağzından Erivan’da soykırım ifadesi tek bir sefer çıktı. O da BM tarafından zamanında kabul edilen soykırım bildirgesiyle ilgili. Onun dışında Putin 1915 olayları hakkında soykırım tanımı yapmadı.”

Açıklama çok da ikna edici değildi. Nitekim daha sonra Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev‘in Ermenistan Başbakanı Hovik Abrahamyan‘a gönderdiği mesajda ‘soykırım’ kavramını kullanması, Moskova’nın yeni bir yönelimde olduğunu ortaya koyuyordu.

Peki neden?

RUSYA İÇİN KAFKASYA’NIN ÖNEMİ

Rusya’nın ‘soykırım’ demeye başlamasının iki temel nedeni var: Birisi Rusya’yı, diğeri de Türkiye’yi ilgilendiren bu nedenleri inceleyelim.

Moskova için Kafkasya stratejik önemde. Kafkasya’daki ülkeleden Gürcistan’ın bir süre Batı nüfuzuna girmesi Rusya’nın hayati çıkarlarını tehdit etmişti. Moskova bu nedenle Ermenistan’a çok büyük önem veriyor, bu ülkeyi NATO’ya kaptırmak istemiyor.

Rusya’nın Ermenistan’ı önce Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ) ardından da Avrasya Ekonomik Birliği’ne dahil etmesi bu yönde önemli bir adımlardı.

Ancak ABD Ermenistan’ı kaşımaya devam ediyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın geçen günlerde yaptığı türden NATO’ya yeşil ışık mesajları ya da Ermenistan’ın NATO’nun düzenlediği Saber Junction tatbikatına katılması Moskova’yı sürekli alarmda tutuyor.

İşte ‘soykırım’ jesti bu esastan kaynaklanıyor.

AKP TÜRK TEZiNi SAVUNMADI

Ancak bizim açımızdan asıl önemli olan bizden kaynaklanan nedendir. O da şudur: AKP Hükümeti bu konuda Türkiye’yi olması gerektiği gibi savunmuyorsa Rusya neden savunsun? Cumhurbaşkanı Erdoğan özür mesajı yayınlıyorsa, Başbakan Davutoğlu taziye sunuyorsa, hatta hükümet sözcüsü Arınç “bilerek soykırım yapmadık” diyorsa, Putin de ülkesinin çıkarları için elbette ‘soykırım’ der!

AKP Hükümeti Ermenistan ile ABD’nin gözetiminde protokol imzalarsa, hatta Davutoğlu‘nun itiraf ettiği gibi gizli gizli diyaspora ile görüşürse, Putin elbette ‘soykırım’ der!

Daha da somutlayalım mı?

AKP Hükümeti neden Perinçek-İsviçre davasının Türkiye lehine olan ve Dışişleri Bakanlığı’nın milat dedigi kararı kullanmaz?

AKP Hükümeti neden Mehmet Perinçek‘in Rus arşivlerinden çıkardığı ve onlarca kitaba dönüştürdüğü binlerce belgeyi kullanmaz? AKP Hükümet Rus arşivlerine gözünü kapatırsa, Rusya neden açsın?

TÜRK-RUS DOSTLUĞU STRATEJİKTİR

Tamam, Rusya bu konuda Türkiye’nin aleyhine davranmıştır ama sorunun asıl kaynağı Putin degil Erdoğan-Davutoğlu yönetimidir.

Türkiye-Rusya dostluğu tıpkı geçen yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da stratejik önemdedir. Putin’in Erivan’a jest nitelikli taktik girişimi bu gerçeği değiştirmez. Milli bir Türk hükmeti bu meselede hızla Putin’i ikna edecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi (Taşra baskısı)
30 Nisan 2015

2 Yorum

Millet varsa milli devlet vardır

7 Haziran’da sadece partiler yarışmıyor, ondan daha çok “iç-devletler” ile “milli devlet” çarpışıyor.

Gelin önce kavramları açalım, sonra da bu çarpışmayı inceleyelim:

MİLLETİ ESİR ALAMADILAR

Milli devlet, Kemalist devletten geriye kalandır; Küçük Amerika süreciyle hedef alınan, NATO hükümetleri üzerinden beynine “çip” yerleştirilen, serbest piyasacılık ile pazarları teslim alınan, özelleştirmeler ile gövdesi satılan, neoliberalizm ile tarihi, felsefesi, kimliği tahrip edilen, Türk-İslam sentezi ile laik yapısı aşındırılan, BOP eşbaşkanlıkları ile Cumhuriyeti yıkılan ve Ergenekon tertipleri ile Açılım’a mecbur edilen devlet…

Ancak milli devleti yine de öldüremediler; zira kurumları büyük oranda teslim aldılarsa da, milleti esir edemediler!

Millet varsa, milli devlet de vardır!

3 PARALEL DEVLETÇİK

Gelelim iç-devletlere…

İç-devletler yukarıda saydığımız yıkım sürecinin son ve günümüzdeki taşeronlarıdır. İç-devletler AKP, F Tipi ve PKK devletçikleridir.

Milli devleti tasfiye sürecinde üçü de ortaktır. Milli devleti bölme sürecinde de üçü nesnel olarak ortaktır. Ama milli devlete egemen olma mücadelesinde ikisi karşı karşıya gelmiştir.

İç-devletlerin içinde en büyüğü AKP’nindir; çünkü AKP yürütme gücü sayesinde büyük tahribattan kalan milli devlet yapısına el koymuş ve adım adım onun içinde ve onu esir alan bir devletçik oluşturmuştur.

F Tipi ise 12 Eylül’ün kanatları ve Özal‘ın himayesi altında milli devlete sızmış, sinir merkezlerine üs kurmuş ama AKP’nin iktidarında altın dönemine erişip büyümüş, serpilmiş ve milli devletin yargısını, emniyetini vs. ele geçirmiştir.

PARALEL ÇARPIŞMADA MİLLET FAKTÖRÜ

Milletin öncü unsurlarının hamle yapması ve belli ölçülerde ayağa kalkması, bu küçük ama deneyimli F Tipi devletçik ile büyük ama daha tecrübesiz olan AKP devletçiği arasındaki milli devlete egemen olma çelişmesini derinleştirmiştir.

İki devletçik hem bu çelişki nedeniyle hem de ABD içindeki iç çarpışma ve iki kanadın bu iki devletçiği ayrı ayrı arkalaması nedeniyle çarpışmaktadır.

Öte yandan PKK devletçiği de ABD’nin stratejik desteği, Amerikancı hükümetlerinin taktik onayı ile serpilmiş, büyümüş ve en sonunda AKP iktidarı döneminde devletle pazarlığa oturmuştur. AKP kendi devletçiğini oluşturabilmek ve milli devlete hakim olabilmek için PKK’nin devletçik kurmasına zemin yaratmış ve iki devletçik de birbirinden yararlanarak büyümüştür.

MİLLİ DEVLETÇİLERİN MERKEZİ

7 Haziran’da bu iç-devletçikler arasında kuşkusuz bir çarpışma yaşanmaktadır. AKP ile HDP, hatta AKP ile CHP arasındaki çarpışmalar bu kapsamdadır. Zira F Tipi yapı AKP’yle çarpışmasında CHP’ye yanaşmış ve belli ölçülerde Yeni-CHP’ye sızmıştır. Benzer durum çok daha asgari olmakla birlikte MHP için de geçerlidir.

Dolayısıyla ortada bir de iç-devletçik montajlı bu yönetimler ile CHP ve MHP’nin milli devletçi ana gövdeler arasındaki çelişme vardır.

Ancak Türkiye’nin bütünü açısından ana çelişme iç-devletçikler ve onların etkilediği kesimlerle milli devletçilik arasındadır. Yani asıl çelişme TBMM’nin mevcut partileri arasındaki çelişme değil, iç devletçiklerin toplamı ile milli devletçiler arasındaki çelişmedir, çarpışmadır.

Somutlarsak Vatan Partisi ile CHP ve MHP’nin ana gövdeleri bir tarafta; AKP, HDP ve F Tipi’nin etkilediği (kasetle teslim aldığı) CHP-MHP parçaları diğer taraftadır. 7 Haziran’da işte asıl bu programlar ve taraflar çarpışmaktadır.

Dolayısıyla Vatan Partisi hem 7 Haziran öncesinde ama hem de 7 Haziran sonrasında kritik önemdedir. Çünkü herşeyden önemlisi milli devletçileri birarada tutabilmenin adresidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2015

Yorum bırakın

6 koalisyon senaryosu

Artık koalisyonlar konuşulmaya başladı. Çünkü AKP’nin tek başına iktidar olma şansı gün geçtikçe zayıflıyor. Siyaset koridorları bu nedenle 7 Haziran sonrasının olasılıkları üzerinde duruyor. Koalisyon senaryoları özetle şöyle:

AKP İÇİN SENARYOLAR

AKP 1. Genel Başkanı Erdoğan‘ın “ya koalisyon ya darbe” diye seçmenin önüne koyduğu “tehdit”, iktidar olma gayretini yansıttığı gibi koalisyon ihtimalinin bulunduğunu da ortaya koyuyor.

Siyaset koridorlarında AKP için ağırlıklı olarak iki koalisyon senaryosu konuşuluyor. Birincisi AKP-HDP ortaklığı. Zira ikili birbirine Atlantik’ten Açılım’la bağlanmış durumda. Ancak HDP’yle koalisyonun AKP’ye maliyetleri, özellikle seçmen nezdinde çok büyük ve ilk seçimde (belki erken seçimde) faturası ağır olacaktır.

İkincisi ise AKP-CHP ortaklığıdır. AKP ile HDP nasıl Açılım’la birbirine bağlanmışsa, AKP ile CHP de “yeni” kimliğiyle birbirine bağlanmış durumdadır ve Atlantik açısından bu bağın önemi Açılım’ı sürdürebilme potansiyeli nedeniyle önemlidir.

Fakat bunun da CHP’ye maliyeti büyüktür. Ulusalcılığı yük gören ve yavaş yavaş bu “ağırlıktan” kurtulan Yeni-CHP’nin AKP’yle koalisyonu partiyi kaçınılmaz olarak parçalayacaktır.

Siyaset koridorlarında pek konuşulmayan senaryo ise AKP-MHP ortaklığı şeklindeki üçüncü senaryodur. Devlet Bahçeli‘nin kişisel özellikleri üzerinden bakıldığında, aslında bu seçenek ilk iki seçenekten daha kuvvetlidir.

Bahçeli‘nin Ecevit‘le koalisyon sırasındaki Dervişçiliği, o uğurda kamucu-milliyetçi bakanlarını tasfiye edebilmesi, gelen özel bir telefon üzerine ve koalisyon ortağı ile partisine danışmadan Türkiye’yi erken seçime ve dolayısıyla AKP iktidarına götürme “kabiliyeti”, onu 7 Haziran sonrası için AKP’yle koalisyon yapabilmenin özel aktörü haline getiriyor. Hatta Erdoğan‘ın da bu gerçek nedeniyle CHP ve HDP’yi hedef aldığı ama MHP’ye pek fazla vurmadığı konuşuluyor.

Kuşkusuz bu ihtimalin de MHP’ye faturası ağır olacak. MHP’nin vatansever-milliyetçi tabanı başka adrese kayacaktır.

CHP, MHP ve HDP İÇİN SENARYOLAR

Tabi AKP’nin tek başına iktidar kuramadığı koşulların başka senaryoları da var. Merkezinde CHP’nin olduğu bu senaryolar, HDP’nin barajı aşması üzerine kuruluyor.

Bu çerçevede dillendirilen ilk senaryo, toplamda dördüncü olan CHP-MHP-HDP senaryosudur. Ancak bize göre bu senaryo bir kaç nedenle hayaldir. Bir kere Bahçeli faktörüne rağmen bu koalisyonu MHP’ye kabul ettirebilmek mümkün değildir. Öyle bir durumda MHP yarılır, Bahçeli devrilir.

CHP ile MHP’nin de toplam milletvekili sayısı yeterli olmayacağından, böyle bir koalisyon da mümkün değildir. Kuşkusuz büyük güç kaybederek TBMM’ye girmiş AKP’nin içinden kopacak bir grubun desteğiyle CHP-MHP koalisyonu vardır ve beşinci senaryodur.

VATAN’IN KRİTİK ÖNEMİ

Dikkat ederseniz siyaset koridorlarında konuşulan tüm bu senaryolar TBMM’ye dört partinin gireceği üzerine yapılmıştır. Bu senaryolarda Vatan Partisi faktörü yoktur.

Oysa Vatan Partisi’nin potansiyeli, bazı anket kuruluşlarının teslim ettiği barajı zorlama kapasitesi, 7 Haziran için büyük bir sürpriz yaratabilir. Türkiye bu seçimde, 1999’dakinden de büyük bir sürprize gebedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önünde CHP-MHP-Vatan Partisi koalisyonu şeklinde bir seçenek de vardır ve bu altıncı senaryodur.

Ve en önemlisi şudur: Türkiye bu seçeneği ortaya çıkaramazsa, 7 Haziran’da oluşmuş TBMM’nin ülkeyi bir dört yıl daha yönetme şansı yoktur. Erken seçim olasılıklarından kaosa kadar pek çok problemle karşı karşıya kalacağız.

Ve işte asıl bu duruma hazırlıklı olmalıyız. Türkiye’nin sorunlarına TBMM içinden çözüm arama şansının kalmadığı o koşullarda, Türkiye’nin bağımsızlıkçı ve birlikçi çözümü alanlarda gelişecektir!

Türkiye 7 Haziran’da, aynı zamanda, işte alanlarda verilecek bu mücadelenin de yığınağını yapacaktır. Vatan Partisi’nin bir diğer önemli rolü de budur!

Sonuç olarak Vatan Partisi TBMM içi seçenekler açısından da, TBMM dışı çözümler bakımından da kilit öneme sahiptir. Haftasonu İzmir’den edindiğim izlenim, bu rolün ve önemin seçmen nezdinde görüldüğüdür. Kimi partilerin Vatan Partisi’ni hedef alan “oyları bölmeyin” korkusu ve kampanyası işte bu nedenledir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2015

Yorum bırakın

Çin yeni dünya düzenini kuruyor

ABD Başkanı Barack Obama, “küresel ekonominin kurallarını Çin değil ABD yazmalı” dedi! (ajanslar, 20 Nisan 2015)

Peki tıpkı geçen yüzyılda olduğu gibi ABD’nin bu yüzyılda da küresel ekonominin kurallarını yazma şansı var mı?

DOLARIN EGEMENLİĞİNE SON

Obama‘nın konuşmasına bakılırsa, öncelikle bu Pasifik’te serbest ticareti öngören anlaşmaya ve Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın önünün kesilmesine bağlı!

Peki bu mümkün mü? Olmadığı Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın kurucular listesine bakılarak anlaşılır. Hayır Asya ülkelerine bakarak değil, ABD’nin Avrupalı ortaklarına bakarak söylüyoruz bunu…

ABD’nin itirazlarına rağmen Batı Avrupa’nın tamamı dışında kalamadı ve teker teker Çin’in bankasına kurucu ortak oldu. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya gibi ülkelerin bu tavrı transatlantik ortaklığa darbe vurmuş oldu!

Şundan: ABD 20. yüzyılda liderliğini Dünya Bankası ve IMF gibi ekonomik araçlar ile NATO gibi askeri araçlara dayandırmıştı. Bu araçlar ile ABD öncelikle Avrupa’yı yanına almıştı ve büyük transatlantik ortaklık kurmuştu.

Ancak Çin şimdi bu araçların karşısına kendi araçlarına çıkarıyor: Sadece Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndan söz etmiyoruz, BRICS’in Kalkınma Bankası ve BRICS ülkelerinin hem kendi aralarında hem de üçüncü ülkelerle ticarette dolar yerine milli paralar kullanmasını da ekliyoruz…

Böylece altının yerine doların değişim aracı ilan edilmesiyle başlayan Amerikan egemenliği yerini çok kutupluluğa bırakmış oldu.

ABD: ÇİN UMDUĞUMUZDAN HIZLI SİLAHLANDI

Dünyadaki bu büyük değişim, yani Çin’in yeni bir dünya düzeni kurması, kuşkusuz sadece ekonomik güce dayanarak başarılamaz. Çünkü ABD en sonunda askeri gücünü kullanarak bu ekonomik araçları etkisizleştirir.

Çin’in ekonomik araçları kurabilmek için ABD’yi caydıracak askeri güce de ihtiyacı var. Elbette NATO’nun karşılığı olmasa da Şangay İşbirliği Örgütü’nü bu araçlardan biri sayabiliriz ama daha önemlisi doğrudan Çin’in kendi askeri varlığıdır.

Pekin yönetimi son 30 yıldır bir yandan ekonomik gücünü “sosyalist piyasa ekonomisi” kuralları ile büyütürken, diğer yandan da askeri gücünü adım adım artırmayı başardı. Pekin’in özellikle son 10 yıldır bu alanda yaptığı atılımlar oldukça önemlidir.

Nitekim ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Bob Work şu itirafı yapmaktadır: “Biz Afganistan ve Irak’taki savaşlar ile ilgilenirken, Rusya ve Çin askeri güçlerini umduğumuzdan daha hızlı artırdı.” (abhaber.com, 19 Nisan 2015)

Tamam, ABD Çin’in bu alanda da büyüdüğünü görüyordu ama makasın bu kadar hızlı daralacağını öngörmüyordu. Üstelik ABD’nin stratejisine önemli darbe vuranlardan biri de Vlademir Putin‘di. Çünkü ABD’ye göre Çin’in durdurulması yalnızlaştırılmasından ve Rusya’nın Batı’ya eklemlenmesinden geçiyordu.

Ancak Bob Work‘un belirttiği gibi bu gerçekleşmedi: “Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Rusya’yı bir ortak olarak Avrupa’ya dahil etmeye çalıştık, ancak Rusya lideri Putin bizi şaşırttı.

PEKİN’İN İDEOLOJİSİ

Çin’in ABD’ye karşı büyük avantajları var. Bir kalemde Rusya’yla 400 milyar dolarlık enerji anlaşması yapabiliyor, bir kalemde (geçen hafta olduğu gibi) Pakistan’a 47 milyar dolarlık yatırım kararı alabiliyor, ABD’nin 13 yıl boyunca işgal ettiği Afganistan’ın birinci partneri haline gelebiliyor, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde ABD’yi dışarıya iterek kendi anlaşmalarını yapabiliyor.

Üstelik geçen yüzyıldaki ABD’den farklı olarak; sadece kârı esas almayarak, yatırım yaptığı ülkenin kalkınmasını önemseyerek ve o ülkeye teknoloji transfer ederek.

Aslında Pekin’in bu büyük başarısının kaynağı ne ekonomisi ne de geliştirdiği askeri gücüdür. Bunlar sonuçtur, asıl kaynak ideolojisidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlın Gazetesi
27 Nisan 2015

Yorum bırakın

Demirtaş’ın AKP’yle işbirliği itirafı

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın TRT Haber‘deki sözleri ilginçti. Akdoğan “arkasında terör örgütü olan HDP’nin barajı aşmasının sıkıntı doğuracağını” söyledi! (gazetevatan.com, 23 Nisan 2015)

Bu sözlerin sahibi Açılım’dan, yani PKK’yle müzakerelerden sorumlu Başbakan Yardımcısı’ydı; PKK lideri Öcalan‘la periyodik görüşmeler yapan HDP heyetinin muhatabıydı, heyetin her İmralı dönüşünde onlarla görüşen isimdi.

PKK’yle müzakere edenlerin PKK’nin “yasal” partisiyle ilgili “barajı geçmeleri sıkıntı doğurur” demeleri inandırıcı değildir. Akdoğan tıpkı Erdoğan gibi 7 Haziran için “görüntü” vermeye çabalamaktadır, çünkü Erdoğan “Kürt sorunu yok” ve “Dolmabahçe’de verilen poz yanlıştır” derken AKP’nin düşüşünü önlemeye ve milliyetçi oylara seslenmeye çalışmıştı.

Bu arada Dolmabahçe’de o pozu veren, yani HDP’yle devlet mutabakatı ilan eden kişi de bizzat Akdoğan‘dı!

YASA TASARISINDA YAPILAN İŞBİRLİĞİ

Biliyorum, çok sık vurguluyoruz ama “HDP’ye baraj atlatma” operasyonu nedeniyle anımsatmakta yarar görüyoruz. AKP ile HDP’nin tıpkı Akdoğan‘ın yukarıdaki sözlerindeki gibi iki karşıt parti görüntüsü 7 Haziran aldatmacasıdır. Gerçekte AKP ile HDP birbirine karşıtlıktan nemalanmaya, Türk ve Kürt oyları kutuplaştırmaya çalışmaktadır.

Nitekim Selahattin Demirtaş‘ın geçen hafta yaptığı bazı açıklamalar aralarında bir karşıtlık değil, tersine yoğun işbirliği olduğunu ortaya koydu. “HDP’ye baraj atlatma” kampanyası nedeniyle sürekli ekranlarda ağırlanan Demirtaş, laf bolluğu nedeniyle zaman zaman AKP-HDP işbirliğini belgeleyen itiraflar yaptı.

Örneğin Demirtaş aynen şöyle dedi: “Paketin içindeki parti kapatma maddesine destek vereceğimizi söyledik. (O dönemki bir bakan) bana dedi ki; ‘Siz destek verirseniz AKP’nin içinde milliyetçi kanat oy vermeyebilir. Bizim içimizdeki 20 küsur milliyetçi vekil oylamada hayır oyu kullanabilir.’ Biz buna rağmen sembolik olarak 5 arkadaşımızı görevlendirdik ve 5 oy verdik. Ve bunu ilk defa söylüyorum, alenen açık yapmadık ki, beyefendilerin içindeki milliyetçi kanat bu maddeyi düşürmek için uğraşmasın. Ne oldu peki? Onlar oy vermediği için o madde düştü. O milliyetçi dedikleri AKP’li milletvekilleri…” (taraf.com.tr, 22 Nisan 2015)

HDP’DEN AKP’YLE KOALİSYONA YEŞİL IŞIK

AKP ile HDP’nin nasıl pazarlıklar yaptığını, ne tür işbirliği yöntemleri geliştiklerini gösteren bu itirafın olduğu konuşmada Selahattin Demirtaş AKP ile koalisyona da yeşil ışık yaktı!

Seçim öncesinde karşıtlık, seçim sonrasında işbirliği hatta koalisyon!

Seçim öncesinde karşıklı “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışları, “Kürt sorunu yoktur” hamleleri ama seçim sonrasında Açılım’ı sürdürme kararlılığı! Evet, her iki parti de seçim bildirgelerinde Açılım kararlılıklarını sergilediler.

Hep söyledik: Açılım en çok özerklik ile başkanlık sistemidir, hatta gerisi ayrıntıdır. AKP ile HDP hem bu nedenle hem de Açılım’ın asıl sahibinden dolayı birbirine mecburdur.

AKP’nin tarihi o nedenle aynı zamanda HDP’ye (BDP, DTP, DEP dahil) koruyucu kalkan olma tarihidir.

MAHREM: GÜL DEP’Lİ VEKİLLERE YALVARDI

Hatta Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu‘nun yazdığı, Kırmızı Kedi Yayınevi‘nden çıkan Mahrem‘den okuduğumuza göre değil kalkan olmak, yalvarmak bile var!

ABD Büyükelçisi Eric Edelman‘ın 3 Mayıs 2004 tarihli kriptosu, Edelman ile İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacot‘un Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile yaptığı görüşmeyle ilgilidir. Gül iki diplomata, Leyla Zana ve diğer DEP’li vekillerin suçlu bulunsalar dahi, iyi hal gerekçesiyle serbest kalacaklarını müjdeliyor ve aynen şunu söylüyor: “Onlara ve avukatlarına gittik ve dedik ki, ‘Allah rızası için lütfen hakimlere hakaret etmeyi bırakın da, sizi dışarı çıkarabilelim.’” (s.342)

Evet, AKP ilk günden itibaren DEP’lileri “kurtarmaya” çalışıyordu. Hatta 7 Nisan 2004 tarihli bir kriptodan öğrendiğimize göre dönemin Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Volkan Bozkır ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Charlie Ries‘a şöyle demiştir: “Türk Hükümeti’ne kalsa, Zana çok uzun zaman önce tahliye edilmiş olurdu.” (s.342)

Not: Bugün İzmir Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzalıyorum; okurlarımızı beklerim.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Nisan 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın