AKP’nin ‘soykırımı’ kolaştırıcı rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/04/2015
AKP Hükümeti, ABD Başkanı Barack Obama‘nın 24 Nisan’da “soykırım” dememesini büyük bir başarı olarak sunuyor!
Tamam, Obama soykırım demedi ama Papa, Putin ve Merkel soykırım dedi. Bu isimler dahil kimi başkentlerden bu yıl neden “soykırım” sesleri yükseldi? Sırf 1915 tehcirinin 100. yıldönümü olması nedeniyle mi?
Hayır, AKP Hükümeti’nin başarısızlığı nedeniyle!
Papa, Putin ve Merkel AKP Hükümeti bu meseleyi doğru düzgün ele almadığı için “soykırım” dedi. Moskova ve Berlin, Ankara’dan yükselen Erdoğan‘ın özrü, Davutoğlu‘nun taziyesi ve Arınç‘ın “bilerek soykırım yapmadık” gibi lafları nedeniyle kolayca bu yıl “soykırım” diyebildiler!
Türkiye’nin elindeki kozları, örneğin Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmayan AKP Hükümeti özür diler ve taziye sunarsa, Rus ve Alman hükümetleri de “soykırım” der!
SOYKIRIM KOZUNUN KULLANIM DEĞERİ
Gelelim Obama‘ya…
Obama neden “soykırım” demedi? AKP Hükümeti’nin baskısı nedeniyle mi, “soykırım dersen İncirlik’i kapatır, NATO’dan çıkarım” gibi sert hamleleri nedeniyle mi? Hayır!
“Soykırım” kelimesi Türkiye’yi ABD çıkarlarına boyun eğdirmenin kozudur. Söylenmesinden çok söylenme olasılığı Washington için yararlıdır. ABD “soykırım” dediği anda Türkiye’yi çok zor duruma sokacaktır ama elindeki bu kozu da masaya atmış olacaktır.
Öte yandan “soykırım” kozu, ABD’nin asıl kozu değil, Kürt kartını besleyen bir kozdur. Ermeni ve Kıbrıs kozları, ABD için Kürt meselesin manivelalarıdır. Washington bu iki konudan bastırıp, Kürt meselesinde tavizler koparmaktadır.
1991’den önce eldeki kart olan ama Irak’a saldırıyla oyuna sokulan Kürt kartı 24 yıllıktır ve ne tesadüf, ABD Başkanları da 22 yıldır 24 Nisan konuşmaları yapmaktadır!
Üstelik Obama “soykırım” dememiştir ama soykırımdan beter laflar etmiştir ve böylece “soykırım” kozunu gelecek yıl için de kullanımda tutmuştur.
AKP’NİN 15 MADDELİK TAVİZ LİSTESİ
Peki Obama bu yıl neden soykırım demedi, acaba bu kozun karşılığında ne aldı? Önceki gün “AKP’nin Obama’yla soykırım pazarlığı” başlıklı makalemizde kısaca değindik. Bugün biraz daha açalım:
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 24 Nisan’dan önce Washignton’a gitti ve hem ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile hem de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ile görüştü.
Kerry, Çavuşoğlu‘yla uzun görüşmesinden önce basına yoğun gündemi madde madde sıraladı: 1) İran nükleer müzakereleri. 2) IŞİD. 3) Suriye. 4) Rusya’nın Ukrayna politikası ve NATO’nun öncelikleri. 5) Karadeniz’de ABD-Türkiye işbirliği. 6) Afganistan’da işbirliği.7) Irak’ta işbirliği. 8) Yemen’deki ihtilaf. 9) Libya’da süren problem. 10) Akdeniz’de ölen göçmenler. 11) Enerji güvenliği. 12) Kıbrıs’ta nihai çözüm. 13) Kasım’da Türkiye’de yapılacak G-20 toplantısı. 14) ABD-Türkiye ticari bağları. 15) İfade özgürlüğü, bağımsız basın ve yargı gibi anayasal haklar.
Dikkat ederseniz Kerry bir tek Ermeni meselesini saymadı! Neden? Zaten o “kozluk” konuydu ve onun üzerinden Kerry tavizler koparacaktı!
Sonuç mu? Yaklaşık iki saatlik kapalı görüşmenin özeti Çavuoğlu için “Türk-Amerikan stratejik ilişkileri vazgeçilmezdir”, Kerry için de “Türkiye olmazsa olmaz partnerdir” şeklindeydi!
Ve bu 15 maddelik görüşmenin ardından Çavuşoğlu Ankara’ya müjdeyi ulaştırdı: “Obama soykırım demeyecek!”
Nitekim Obama soykırım demedi ama 5 yıl önce ABD’nin koordinatörlüğünde AKP ile Ermeni hükümetinin imzaladığı protokollerin parlamentolar tarafından onaylanması konusu gündeme geldi!
TAVİZ SOYKIRIM DENİLMESİNİ KOLAYLAŞTIRIYOR
Geride kalan 13 yıl incelendiğinde bu konuda karşımıza çıkan en önemli gerçek şu olmuştur. AKP Hükümeti ile bu konu her yıl adım adım Türkiye’nin önüne ağırlaştırılarak konulmuştur. AKP Hükümeti ise bu sorun karşısında kararlı bir duruş sergilememiş, tersine ABD’nin girişimlerini kabul etmiş ve ABD’li uzmanların çizdiği yol haritalarına uygun davranmıştır.
Sonuç: Soykırım denmemesi için taviz vermiş, taviz verdikçe de soykırım denilebilmesini kolaylaştırmıştır.
Not: Bugün İzmir Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzalıyorum; okurlarımızı beklerim.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2015
Ermeniler neden tehcir edildi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/04/2015
Ermeniler neden 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından bir süre sonra, 1915 yılında tehcir edildi Ermeni milliyetçiliğinin partisi Taşnaksutyun’un tarihi, işte bu soruya yanıt veriyor. Mehmet Perinçek‘in Kaynak Yayınları‘ndan çıkan “Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni” isimli kitaptan yararlanarak anlatalım:
NASIL ULUSLARARASI MESELE OLDU?
Ermeni meselesi 1915’in değil, çok daha öncesinin, 1877’nin meselesidir; 1877-1878 Türk-Rus savaşıyla uluslararası bir mesele haline gelmiştir. Ayastefanos Antlaşması’na konan 16. madde ile Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde reformlara başlanması ve bu reformlar tamamlanana kadar da Rusya’nın işgal ettiği toprakları terketmemesi öngörüldü.
Berlin Konferansı’nda ise Ayastefanos’un 16. maddesinin yerine 61. madde kabul edildi. Bu madde ile reformların denetlenmesini sadece Rusya değil, konferansa katılan 6 büyük devlet sağlayacaktı.
İşte böylece 1850’lerden itibaren çetecilikle başlayan bir iç mesele, dış ülkelerin müdahale ettiği bir uluslararası mesele haline gelmiş oldu!
İLK SİYASİ TERÖR
Ermeni milliyetçiler meselenin uluslararasılaşmasıyla 1890 yılında Taşnaksutyun Partisi’ni kurdular. Taşnakların ilk icraatı Osmanlı devletinde yüksek görevlerde çalışan Ermenileri öldürmek oldu: Maksut Simon Bey, İstihbarat biriminin başkanı Artaşek, Jandarma Müdürü Adisi Tigran, eski piskopos Mambre Benlyan, cerrah M. Tutunciyev ve diğerleri…
Taşnaklar daha sonra dünya çapında ses getirebilmek için Osmanlı Bankası’nı bastılar. 26 Ağustos 1896 yılında Osmanlı Bankası’nı işgal eden ve 150 kişiyi rehin alan Taşnakların bu saldırısı, tarihteki ilk siyasi terör olarak değerlendirilmektedir. Taşnaklar bu terör saldırısının ardından da tarihe 18 saatlik Samatya çatışması olarak geçen olayları başlatmıştır.
Taşnaksutyun Partisi bu ses getiren eylemlerin ardından bu kez doğuda silahlı saldırılarını artırmaya başladı. Örneğin 1905-1906 yıllarında, Ermeni Bolşevik liderlerden O. A. Arutyunyan‘ın hatıralarına da yansıdığı gibi, Taşnaklar, köy köy dolaşarak, kiliselerde konuşmalar yaparak Ermenilere “öldürebildiğin kadar Azerbaycanlı öldür, yağmala, kimseye acıma” çağrısı yaptı.
Bu saldırılar ile bölgedeki Müslümanların bir kısmı katledildi, bir kısmı da göçe zorlandı. Çarlık Polis Raporlarına göre 5-6 yıl içinde Taşnakların Müslümanlardan boşalttığı yerlere yaklaşık 500 bin Ermeni yerleşti.
TAŞNAKLARIN KIRIM HAZIRLIĞI
Taşnaksutyun Partisi 1908 yılında Abdülhamit‘in devrilmesinin ardından yasal ve Osmanlı meclisinde temsilcisi olan bir partiye dönüştü. Hatta Meclise ve hükümete “özerk Ermenistan” talebi bile sundu!
Ancak 1. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri gelmeye başlayınca, Taşnaklar yeniden harekete geçti. Örneğin Rusya Devlet Arşivi’nden çıkan 2 Kasım 1912 tarihli bir polis belgesine göre Taşnaksutyun Partisi Van, Muş ve Zeytun’da Türklere karşı isyan çıkartmak için silahlı birlikler oluşturuyordu.
1914 yılına kadar süren bu tür hazırlıklar, 1 Dünya Savaşı’nın başlaması ve Ermenilerin Rus Çarlığı’nın yanında yer almasıyla “gönüllü Ermeni birlikleri” kurulmasına yükseltildi. Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve Taşnaksutyun’un kurucusu O. Kaçaznuni‘nin 1923 tarihli raporundan öğrendiğimize göre, 1914 sonbaharı boyunca Güney Kafkasya’da büyük bir gürültü ve büyük bir enerjiyle “gönüllü Ermeni birlikleri” oluşturulmuştu!
Rus arşiv belgelerine göre örneğin Ağustos 1914’te 15 bin kişilik bir kadro hazır hale getirilmişti; örneğin Tiflis, Erivan ve Yelizavetrol’de 80 bin kişi gönüllü olarak orduya yazılmıştı.
SOYKIRIM YOK ÖNCE KARŞILIKLI KIRIM SONRA TEHCİR VAR
1. Dünya Savaşı’yla birlikte, bu “gönüllü Ermeni birlikleri” Osmanlı devletini arkadan vurmaya başladı. Bu dönemde Taşnaklar büyük kırımlar yaptı.
Türk hükümeti ise arka cepheyi sağlama alabilmek için Taşnaklara önemli tavizler vermeye bile razıydı. Örneğin bir Rus albayın 10 Mart 1915 tarihli raporuna göre Türk hükümeti Taşnaklara “Ruslar yerine Türk tarafına geçmeleri halinde Ermenilere tam özerkliğin verileceğini” bile taahhüt etmişti! Ancak Taşnaklar Rusya’nın kazanacağını öngörerek bu teklifi reddetti ve Doğu’da saldırılarını sürdürdü.
İşte tehcir yani Sevk ve İskan Kanunu bunun üzerine, arkadan vurulmayı durdurmak ve yeni cepheler açılmasını engellemek için zorunlu olarak çıkarıldı.
Kayıtlara göre 428 bin 758 kişi tehcir edildi. 56 bin 610 Ermeni iskan bölgesine ulaşamadı. Yaklaşık 9-10 bin Ermeni yollarda katledildi. 15-20 bin civarında Ermeni tehcir sırasında kaçtı, 25-30 bin civarında Ermeni de tifo ve dizanteri gibi hastalıklar nedeniyle yollarda yaşamını yitirdi.
Yani etnik nefrete dayalı bir soykırım yoktu, karşılıklı kırım ve savaş şartlarının zorunlu göçü vardı: Bu nedenle her ilde tehcir edilen Ermeniler olduğu gibi yerlerinde kalanlar da vardı. Bu nedenle Türk hükümeti yollardaki katliamların sorumlularını idam etti. Bu nedenle 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceği ilan edildi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2015
AKP’nin Obama’yla soykırım pazarlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/04/2015
Papa’nın “soykırım” mesajıyla başlayan 24 Nisan’a yönelik Atlantik baskısı karşısında Ankara neden Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmıyor?
Emekli Büyükelçi Ünal Çeviköz Hürriyet‘e yaptığı açıklamada şu yanıtı veriyor: “Türkiye kendi iç siyasi durumu nedeniyle bu hukuki kazanımları pek kullanmıyor. Belki ‘seçimlere gidiyoruz, Perinçek davasındaki kazanımı öne çıkarırsak Perinçek‘in şu anki konumuna katkı sağlayabilir’ gibi bir kaygı olabilir.”
SOYKIRIM SÖZCÜĞÜ YOK, TESLİMİYET VAR
Kuşkusuz AKP Hükümeti’nin böyle bir hesabı var. Erdoğan tıpkı 1 Mart 2003 tezkeresinin oylamasından önce kapalı grup toplantısında milletvekillerine “ya bendensiniz ya Perinçek’ten yanasınız” dediği gibi, bugün de en karşısında konumlananın Perinçek olduğunu bilmektedir.
Erdoğanların “Ermeni soykırımı yalanını” bitiren AİHM kararını kullanmaması, aynı zamanda ABD’yle vardıkları anlaşmanın da bir sonucudur! Açalım:
Washington’da temaslarını sürdüren Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Obama ‘soykırım’ kelimesini kullanmayacak.”
Peki neyin karşılığında? Yanıt, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin Çavuşoğlu‘yla görüşmesi sırasında söylediği “Türkiye olmazsa olmaz partnerdir” cümlesinin içindedir. Kerry o cümleyi şöyle açmıştır: Türkiye Irak’ta, Suriye’de, IŞİD konusunda, Musul’da, Yemen’de, Afganistan’da, Libya’da hatta Ukrayna’da bile ABD’nin partneridir!
Tamam Obama bu yıl ‘soykırım’ demeyecektir ama AKP Hükümeti sayesinde Türkiye’den bölgedeki geniş çıkarlarında yararlanacaktır!
ÖZÜR, TAZİYE, BİLMEYEREK SOYKIRIM!
Siz bakmayın Papa’nın ‘soykırım’ mesajı sonrasında Erdoğan‘ın yaptığı çıkışlara. Tamamı 7 Haziran’la ilgilidir. Yoksa Erdoğan geçen yıl 24 Nisan’da yayınladığı “özür” mesajıyla bu konuda nerede durduğunu göstermiştir.
Ya Davutoğlu? O da bu yıl yayınladığı mesajla Ermenilerin acılarını paylaştı, taziyelerini sundu. Hatta “diasporayla gizli gizli görüştüğünü” de açıkladı.
Erdoğan özür diler, Davutoğlu taziye sunar da Arınç durur mu? O da “bilerek ve isteyerek soykırım yapmadık” diyerek çıtayı biraz daha yükseltti!
İnsan bu laflara bakınca Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan‘ın boşuna konuşmadığını düşünür! Şöyle demişti Sarkisyan geçenlerde: “Türkiye er geç soykırımı kabul edecek!”
Sarkisyan hem ABD’nin koordinatörlüğünde imzalanan Türkiye-Ermenistan protokollerine dayanarak bunu söylüyordu, hem de bu protokollerin bir sonucu olarak AKP’li yetkililerin “kamuoyunu alıştıra alıştıra” yaptığı açıklamalara…
ERMENİ MİLLİYETÇİLİĞİNİN SERÜVENİ
Öte yandan AKP Hükümeti’nin Perinçek-İsviçre davasının AİHM kararını kullanmamasının bir diğer nedeni de şudur: ABD’nin kullandığı karta, ABD’nin taşeronları ve işbirlikçileri karşı çıkamaz!
Bakınız Ermeni meselesinin en önemli tarihsel özelliği dün de bugün de emperyalistlerin kullandığı bir kart olmasıdır. Ermeni milliyetçiliğinin temsilcisi olan Taşnaksütyun Partisi sadece 1. Dünya Savaşı’da Rus Çarlığının ve İngiliz emperyalizminin bir silahı olmamıştır, 1940’larda da Hitler’in emir komutasına girmiştir!
Ermeni meselesi konusunda çok önemli eserler veren Mehmet Perinçek‘in Kaynak Yayınları‘ndan çıkan son kitabı “Ermeni Milliyetçiliğininin Serüveni” işte bu çarpıcı gerçeği bizlere göstermektedir.
Ermeni milliyetçiliği önce Rus Çarlığının ve İngiliz emperyalizminin, sonra Nazizmin ve en sonunda da ABD emperaylizminin elinde bir kart olduğu için, 1915 olayları sürekli “soykırım” kelimesi üzerinden işlenmektedir.
Çünkü mesele gerçekte yaşandığı gibi “karşılıklı kırım” düzleminde incelense, Türkler ve Ermeniler arasındaki bu sorun hızla halklar yararına çözülecek ve emperyalizmin elindeki kart düşürülmüş olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2015
Kürt var, Ermeni var ama Türk yok!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/04/2015
HDP’nin seçim bildirgesinin en temel özelliği, içinde “Türk” sözcüğünün bulunmamasıdır! Kürt vardır, Ermeni vardır, Rum vardır ama HDP’nin seçim bildirgesinde “Türk” yoktur!
Hadi haksızlık etmeyelim, bir tek Kıbrıs konusunun olduğu paragrafta Türk vardır ama “Kıbrıs Türk”ü olarak…
Yani HDP’nin seçim bildirgesinde Kıbıs’ın Türk’ü vardır ama Türkiye’nin Türk’ü yoktur!
HDP’NİN MİSYONU
Peki hazırladığı seçim bildirgesine tek bir Türk sözcüğü koymayan HDP nasıl Türkiye partisi olabilir? Türkiye partisi olmak için sadece Türkiye demek yeterli midir?
Türk’ü yok sayan bir anlayışla Türkiye partisi olunur mu? Türk’ü “Türkiye halkları” diye geçiştirerek Türkiye partisi olunur mu?
Türk’ü üst kimlik olarak görmeyen bir anlayış, Türkiye partisi olur mu?
Fakat gerçekte HDP’nin zaten Türkiye partisi olmak gibi bir derdi yoktur. Bir MİT projesi olarak Hakan Fidan‘ın Öcalan‘a kurdurduğu HDP’nin temel görevleri Türk Solu’nu emmek ve Gezi türü yeni isyanlarda AKP’ye barikat olmaktır!
HDP’nin “Türkiye partisi” olarak 7 Haziran görevi ise diğer muhalefet partilerinin alacağı batıdaki oyların bir kısmını tırtıklayarak AKP’yi rahatlatmaktır!
ARA GÜLER’İN İŞARET ETTİĞİ GERÇEK
Ermeni kökenli Türk fotoğraf sanatçısı Ara Güler bakın ne diyor: “Ermeni ve Türkler bütündür. Hepsinin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu memlekette yaşayanlar, kökenleri ne olursa olsun Türk’tür. Türkiye vatanlarıdır.” (aa.com.tr, 21 Nisan 2015).
Ara Güler Türk kimliğine vurgu yaparak Ermeni kimliğini yok mu sayıyor? Hayır, Türk’ün Türkiye’de yaşayan herkesin üst kimliği olduğunu fakat Ermeniliğin de kendisinin alt kimliği olduğunu belirtiyor.
Çünkü Türk kimliği bir etnik kimlik değildir, milli ve siyasi kimliktir. Atatürk o nedenle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir!
Bir devrimle Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran tüm (Türkmen, Kürt, Laz, Çerkez vs.) etnik gruplar, milletleşmiş ve Türk ortak kimliğini ortaya çıkarmıştır.
İşte Ara Güler usta bu esası vurgulamıştır. Çünkü Ara Güler ustanın birlikte yaşamak diye bir derdi vardır.
ÖZERKLİK AYRILIĞIN YOLUDUR
Peki HDP’nin birlikte yaşamak diye bir hedefi var mı?
Seçim bildirgesinin merkezine koydukları “özerklik”, birlikte yaşamanın adı mıdır, yoksa ayrılma vakti gelene kadar idare etmenin yolu mudur?
Hem Açılım’ı hem de özerkliği HDP’nin önüne koyan David Philips gibi ABD’nin Kürt işleri sorumlularının yazdıklarından biliyoruz ki, özerklik, ayrılışı kolaylaştıracak bir geçiş aşamasıdır!
ABD’nin Irak’a iki savaşla kabul ettirdiği otonominin, Suriye’de Batı destekli terörle inşa edilmeye çalışılan kantonların ve Türkiye’ye Açılım’la dayatılan özerkliğin son tahlilde Büyük Kürdistan’ın parçaları olduğu ortadadır!
DOLMABAHÇE MUTABAKATI
AKP ile HDP arasındaki “karşıtlık” görüntüsüne itiraz etmemiz Açılım’dandır!
AKP ile HDP Açılım ortağıdır ve her ikisinin de hedefi Türkiye Cumhuriyeti’nin idari yapısını ve kuruluş ilkelerini değiştirmektir.
AKP ile PKK’yi Açılım’da buluşturan en önemli ortak nokta, özerklik ile başkanlık sisteminin birbirini bütünlemesidir.
Ve o nedenle HDP seçim bildirgesinde, AKP ile yaptığı anlaşmayı esas almaktadır: “HDP, bu sürecin bir aşaması olarak Dolmabahçe Mutabakatı’nda açıklanan 10 maddeyi, çözümün ilkesel çerçevesi olarak kabul eder.”
AKP de tıpkı HDP gibi Dolmabahçe Mutabakatı’nı esas aldığından, baskıda düştüğünü söylediği Açılım’la ilgili metni, aynı gün kendi seçim beyannamesine eklemiştir!
ERDOĞAN-ÖCALAN ANLAŞMASINA UYUM
Böylece hem HDP’nin hem de AKP’nin seçim bildirgesi, aynı günde, Erdoğan-Öcalan anlaşmasına uyumlu hale getirilmiş olmaktadır!
Erdoğan‘ın tavrı konusunda “ama” diyenlere de önemle anımsatalım: Erdoğan 10 maddeye değil, oy kaygısı nedeniyle Dolmabahçe’de verilen poza itiraz etmişti!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2015
Başkanlık = AKP + HDP
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/04/2015
Türkiye 7 Haziran seçimine şu büyük aldatmacayla gidiyor: “AKP’nin panzehri HDP’dir.”
Bu aldatmaca üzerinden HDP’nin barajı aşmasına çalışılıyor:
1) Toplumdaki mevcut Erdoğan karşıtlığı rüzgarından HDP’nin yelkeni şişirilmeye çalışılıyor. “Erdoğan‘ı başkan yaptırmayacağız” gibi çıkışlarla, kamuoyunda “Erdoğan’la en iyi çarpışan parti HDP’dir” algısı yaratılmaya çalışılıyor.
2) AKP ile HDP’nin birbirinin karşıtı olduğu görüntüsü üzerinden Türk ve Kürt oylar kutuplaştırılmaya, MHP ile CHP’deki Türk ve Kürt oylar AKP ile HDP’ye yönlendirilmeye çalışılıyor.
3) AKP, örneğin Yeni Şafak‘ın dünkü “işte o gizli görüşme” türü manşetleriyle, Alevileri Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlaştırmaya ve oylarını HDP’ye yönlendirmeye çalışıyor!
Yoksa AKP’nin derdi temelde Aleviler değil, fakat Dersimcilik ve Seyit Rızacılık üzerinden Cumhuriyet’le hesaplaşmak ve laikliğin en büyük savunucuları olan Alevileri Cumhuriyet’in temel ilkelerinden koparmaya çalışmaktır.
4) Kılıçdaroğlu‘nun “türbanı AKP’nin elinden almak” diyerek başlattığı laikliği sulandırma ve en sonunda “tarikat ve cematlere saygılı olma” çizgisi, laikliğin asıl kalesinin HDP olduğu iddiasında kullanılıyor.
DOĞUDA KAYBEDECEĞİNİN FAZLASINI BATIDA KAZANMAK
Denilebilir ki AKP HDP’yi neden güçlendirsin, neden kendisinin aldığı Kürt oyları HDP’ye kaptırma riskine girsin?
Erdoğan‘ın iki hedefi var:
1) Erdoğan, milliyetçilik görüntüsü ile doğuda kaybedeceğinden fazlasını batıda kazanacağını hesaplamaktadır.
2) Erdoğan, HDP’yi güçlendirebildiği oranda rakiplerini zayıflatacağını bilmektedir.
Yani Erdoğan milliyetçilik söylemi ile AKP’nin kaybedilecek oylarını durdurmaya ve AKP, MHP, CHP ve Vatan Partisi arasında dolaşacak milliyetçi-vatansever oyları kontrol etmeye çalışmaktadır. Diğer yandan rakiplerinin Kürt-Alevi ve laik oylarının da HDP’ye akmasına uğraşmaktadır.
ERDOĞAN-ÖCALAN ANLAŞMASI
Peki Erdoğan tüm bu operasyonları hangi ana hedef için yapmaktadır? Başkanlık sistemi için!
Erdoğan’ın başkanlığı ise AKP’nin oyları yetmediğinden, AKP ile HDP’nin oylarının toplamına bağlıdır. Ancak HDP barajı aşar ve AKP ile HDP’nin oy toplamı referandum için gerekli sayıya ulaşırsa Erdoğan‘ın başkanlık hayali gerçekleşebilecektir.
Demirtaş‘ın “seni başkan yaptırmayacağız” demesinin anlamı yoktur. Çünkü Erdoğan ile Öcalan, başkanlık sistemi ile özerklikte anlaşmıştır.
Daha doğrusu ABD’nin Erdoğan ile Öcalan‘ın önüne koyduğu ve kabul ettirdiği Açılım, asıl başkanlık ve özerklik demektir. Erdoğan‘ın daha 2004 yılının başında söylediği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” demesi bundandır. Diyarbakır, “özerk Kürdistan”ın başkenti olacaktır!
AKP’Yİ KİM İKTİDAR YAPMAZ?
Ortaya çıkan bu tablo yukarıdakilerinin tersine asıl şu gerçekleri ortaya çıkarmaktadır:
1) HDP, AKP’nin panzehri değil, pratikte ortağıdır. HDP AKP’yle en iyi çarpışan parti değil, ortak hedeflerinin aktörüdür.
2) “HDP barajı aşıp TBMM’ye girerse AKP tek başına iktidar olamaz” tezi yalandır ve asıl HDP barajı aşarsa AKP iktidar olacak ve başkanlığı getirecektir!
3) Görüldüğü gibi AKP’yi tek başına iktidar yapmayacak etken HDP’nin TBMM’ye girmesi değil, asıl Vatan Partisi’nin TBMM’ye girebilmesidir.
4) AKP’nin milliyetçiliği sahtedir ve Ermeni soykırımı yalanı konusunda da görüldüğü gibi gerçek vatansever milliyetçiliği Vatan Partisi yapmaktadır.
5) Aleviler, Cumhuriyet’in ve laikliğin en önemli savunucularıdır ve oylarını Cumhuriyet düşmanlarına vermez!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2015
NATO’ya karşı Çin-Rusya-İran cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/04/2015
İran Savunma Bakanı Tuğg. Hüseyin Dehkan, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu‘ya “NATO’ya karşı Çin-Rusya-İran birleşik cephesi” kurmayı önerdi.
ABD ve müttefiklerinin yayılmacı politikalar sürdürdüğünü vurgulayan Dehkan, yeni bir dünya düzeni kurulması gerektiğini savundu. Dehkan, Rusya’nın “ABD’nin güvenilir bir dost ve ortak olamayacağına dair görüşünü” paylaştıklarını da belirtti.
Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ise “Rusya, Çin ve İran’ın yakın tehditleri değerlendirmek için kısa zamanda ortak bir zirve yapması” çağrısında bulundu.
YENİ DÜNYA DÜZENİ KURULUYOR
Çin, Rusya ve İran arasında kurulacak bir “birleşik cephe”, yeni bir dünya düzeni yaratacaktır. Böylesi bir “birleşik cephe” herşeyden önemlisi ABD’yi kısa zamanda bölgede etkisizleştirecek ve en sonunda da Asya’dan atacaktır!
Fakat bizim açımızdan asıl önemlisi, “birleşik cephe”nin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğidir. Zira İran Savunma Bakanı Tuğg. Hüseyin Dehkan‘ın dikkat çektiği “ABD ve müttefiklerinin yayılmacı politikaları” cümlesindeki müttefiklerden birisi AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’dir.
Türkiye, birleşik cephenin tam karşısında olan NATO’nun bir üyesidir ve Suriye ile Yemen’de İran ile Rusya’ya karşı konumlanmıştır.
Bu tablo şu önemli gerçeğe işaret etmektedir: Türkiye, daha fazla Amerikancı bir iktidarla yönetilemez! Zaten Türkiye Amerikancı iktidara rağmen bir süredir kaçınılmaz olarak Asya’ya kaymaktadır. Tıpkı dünyanın geri kalanı gibi…
Neden? Çünkü Asya-Pasifik dünyanın yeni ekonomi merkezidir ve siyasal merkezi de olmaya başlamıştır. Çin, ABD’nin Dünya Bankası-IMF merkezli dünya düzeninin karşısında yeni bir düzen girişimi başlatmıştır. BRICS’in Kalkınma Bankası, AB ülkelerinin bile dışında kalamadığı Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası, BRICS ülkelerinin dolar yerine milli paralarını kullanmaları yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunun göstergeleridir.
Bu gerçekler, Erdoğan rejimini bile Şangay İşbirliği Örgütü üyeliği arayışına, Asya Altyapı Yatırım Bankası kurucu üyeliğine ve Çin’le Füze Savunma Anlaşması yapmaya itmiştir. Erdoğan‘ın bunları ABD’yle pazarlığında kullanmaya çalışması talidir ve ana gelişmeyi değiştiremeyecektir.
KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BÖLGESELLEŞME
Bu tablo aslında ABD’nin küreselleşme stratejisine karşı bölgeselleşmenin ne denli etkili olduğunun da göstergesidir. Bölgesel ittifaklar, ekonomik entegrasyonlar “tek kutuplu dünya”yı bitirmiş, arka bahçesi sayılan Latin Amerika’dan başlayarak dünyayı ABD emyeryalizmine dar etmiştir.
Türkiye de er geç bu ana gelişmeye uygun bir yönetime kavuşacaktır. Çünkü doğru rotada yanlış kaptanla yol alınamamaktadır.
Türkiye er geç “bölgeselleşecek” ve Batı Asya Birliği dediğimiz yapıyı İran, Irak, Suriye, Lübnan, Azerbaycan ve KKTC ile birlikte oluşturacaktır. Biz bunu, sınıf mücadelesi esaslı tarih, politika ve devletlerarası ilişki okumamıza yani emperyalizm ile milli devletler arasındaki mücadeleye bakarak söylüyoruz.
TÜRKİYE İÇİN JEOPOLİTİK ROTA
Ama jeopolitik bakışla da sonuç buraya çıkıyor, kaçınılmaz!
Türkiye’nin en önemli stratejistlerinden Soner Polat, jeopolitik bilimi ile çok önemli bir dünya, bölge ve Türkiye incelemesi yaparak, işte bu sonuca varanlardandır. Polat, “Türkiye İçin Jeopolitik Rota” isimli yeni kitabında, Ankara-Şam-Bağdat-Tahran-Bakü hattının kurulmasının kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Polat, bu gerçeğe şu üç temel inceleme üzerinden varmıştır: Birincisi ABD’nin restorasyon çabalarına bakarak, ama ikincisi ABD’ye karşı küresel denge arayışlarını dikkate alarak ve üçüncüsü de Türkiye için risk ve tehditleri analiz ederek, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını saptayarak ve bu çıkarların kimlerle birlikte savunulacabileceğine bakarak!
Kaynak Yayınları‘ndan çıkan kitap, aynı zamanda jeopolitik disiplin hakkında genel bir kaynak olma özelliği de taşıyor. Bu bilimin tarihte nasıl ortaya çıktığı, hangi temel jeopolitik teorilerin olduğu, uygarlıkların bu disiplinle nasıl inceleneceği gibi konular da bu başvuru kitabında yer almaktadır. Kuşkusuz kitap aynı zamanda bir ABD, AB, Ortadoğu, Asya, Avrasya incelemesidir ve önemli bir devletlerarası ilişkiler kitabıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Nisan 2015
HDP’yle koalisyona evet, Vatan’la ittifaka hayır!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/04/2015
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 7 Haziran’dan sonra MHP ve HDP ile koalisyon kurabileceklerini ilan etti! (hurriyet.com.tr, 17 Nisan 2015)
Kılıçdaroğlu böylece “HDP barajı aşmalıdır” çizgisini daha da kalınlaştırmış oldu!
KILIÇDAROĞLU’NDAN HDP’YE OY İKRAMI
Bu sıradan bir açıklama değildir. Tek başına iktidar olamayan bir partinin hükümet kurma arayışı da değildir. Peki nedir?
CHP’li okurlarımız kızsınlar ama şu yazacaklarımın üzerinde mutlaka düşünsünler:
Kılıçdaroğlu‘nun bu açıklaması TBMM’yi AKP’ye teslim etme ve muhalefette kalma açıklamasıdır. Şundan:
1) HDP’yle ittifak ve HDP’yle koalisyon söylemi CHP’ye oy kaybettirir. Çünkü bu görüntü her şeyden önce ulusalcı seçmeni kızdırır.
Nitekim HDP’nin Açılım ortağı AKP bile bu gerçek nedeniyle her seçim öncesinde milliyetçilik maskesi takar ve PKK karşıtı açıklamalar yapar.
2) HDP’yle ittifak çizgisi, Kürt-Alevi oylara yönelmiş HDP’nin CHP tabanından oy kazanmasına yol açar. Hele bir de başta Kılıçdaroğlu olmak üzere üst düzey CHP yöneticileri “HDP’nin barajı geçmesini isteriz” demişken! Bu CHP Genel Merkezi’nin tabanından bir bölümü HDP’ye ikram etmesi demektir.
TEMEL NOKTA: MİLLİ DEVLET
Fakat daha önemlisi şudur: CHP’nin HDP ile ittifakı, kurucu partinin kurucu ilkelerden koptuğunu ve AKP’leştiğini resmeder!
Örneğin CHP de tıpkı AKP gibi artık “Avrupa yerel özerklik şartı” demekte ve PKK’nin istediği özerkliğe yeşil ışık yakmaktadır. Önce Dersimcilik, şimdi de soykırımcılık eğiliminin başlaması, bu kurucu ilkelerden kopmanın sonuçlarıdır. Hatta CHP heyetinin Ağrı-Diaydin’deki olay için “Asker gelmese PKK ve halk halay çekerdi, olay çıkmazdı” noktasına kadar savrulması bile bu kurucu ilkelerden kopmanın sonucudur.
Nedir o kurucu ilke? Üniter devlet, yani milli devlet!
Buradan verilecek tavizin yanında, tüm siyasal tavizler değersiz kalır! Vurgulamamız bundandır, CHP’li dostlarımızı üzmek pahasına bu noktaya dikkat çekmemiz bundandır. Türkiye’nin yurtseverlerini, ulusalcılarını, milliyetçilerini, Atatürkçülerini uyarmamız bundandır.
YENİ CHP YÖNETİMİNİN VATAN KORKUSU
Bunun “CHP’ye düşmanlık” gibi değerlendirilmesi, kuşkusuz Türkiye’ye özgü seçim süreci doğasının içindedir. Ancak kimi CHP’lilerin bu en temel noktalardaki eleştirilere yanıt vermek yerine, ekranlardan “CHP’ye karşı AKP-Vatan ittifakı var” gibi iftiralara sarılması, en hafifinden ayıptır!
Bu iftirayı atanlar kendilerine HDP ile ittifak yapabilmeyi yakıştırabilirler ama Vatan Partisi AKP ile yan yana olmayı kendisine yakıştırmaz!
Aslında o iftirayı atanlar da bunu bilmektedir. AKP’ye en iyi ve sonuç alıcı muhalefeti yapanın Vatan Partisi olduğunu bilirler. Daha düne kadar bu partinin Silivri duvarlarını nasıl yıktığından, AKP’nin “yeni Anayasa” girişimini nasıl durdurduğundan, soykırım yalanını nasıl mahkum ettiğinden övgüyle bahsedenlerin, bugün “CHP’ye karşı AKP-Vatan ittifakı var” türü iftiralara sarılması, aslında vatansever seçmenin Vatan’da birleşmeye başlaması korkusundandır!
Kurucu ilkelerden kopan CHP’nin vatansever seçmeninin Vatan Partisi’ne oy verme eğilimine girmesinden korkmakta ve çareyi iftirada aramaktadırlar!
Nitekim bu gerçek, ciddi anketlerde de ortaya çıkmaya başladı. Vatan Partisi’nin barajı zorlayan yüzde 8’lik potansiyele sahip olduğu gerçeği, bu telaşın, bu iftiraların nedenidir.
VATAN’LA İKTİDAR OLUNUR
Uzun laflar etmenin anlamı yok. Aydınlık‘ın CHP ile ilgili haberleri ortadadır ve tamamı bu partinin Kılıçdaroğlu döneminde kurucu ilkelerden kopması girişimlerine eleştiridir. Hatta doğru okuma yapmak isteyenler için, dostça uyarıdır.
İftiraya ve yalana dayalı propagandanın nasılsa hükmü yoktur, CHP’li seçmen bunu görecek siyasi olgunluktadır. O nedenle CHP’li seçmen asıl şu sorunun üzerine gitmelidir: Kılıçdaroğlu neden HDP’yle koalisyona evet ama Vatan’la seçim ittifakına hayır diyor? Kılıçdaroğlu neden Vatan’la iktidar olmak varken HDP’yle koalisyona razı oluyor?
Bu sorunun yanıtı, bütün sorunların anahtarıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2015
AKP’nin Açılım beyannamesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/04/2015
Ahmet Davutoğlu‘nun önceki gün açıkladığı “Yeni Türkiye sözleşmesi” isimli seçim beyannamesinde “çözüm sürecinin” olmadığı iddia ediliyor.
İddiayı daha çok 7 Haziran’da HDP’ye baraj atlatma kampanyasında görev alan kesimler öne çıkarıyor. Örneğin Taraf, “AKP Beyannamesi ‘çözümsüz’ çıktı” başlığı atıyor, “çözüm süreci başlığı bile yok” diyor. Örneğin Bianet, çözüm sürecinden sadece beyannamenin “neler yaptık” bölümünde bir cümleyle bahsedildiğinden yakınıyor.
Hatta sosyal medyada “çözüm süreci” bölümünün yaşanan son gelişmelerden dolayı beyannameden çıkarıldığı ileri sürülüyor.
AÇILIM DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMAKTIR
Ancak sadece “çözüm” kelimesinin varlığına bakarak ortaya atılan bu iddia doğru değildir.
Gelin bu iddia üzerinden ve Açılım’ın ne olduğuna bakarak beyannameyi inceleyelim:
Açılım, Kürt kökenli yurttaşlarımıza çeşitli demokratik haklarının iadesi değildi. Açılım, Kürtçe konuşmak, yazmak, gazete çıkarmak, şarkı söylemek değildi. Açılım, Kürt kökenli yurttaşlarımızın Kürt olduğunu söyleyebilmeleri de değildir.
Bunlar zaten olması gerekenlerdi ve ne yazık ki Türk devleti önce Kürt kökenli yurttaşlarını bu haktan mahrum bırakarak, sonra da bu hakkı çok geç iade ederek büyük bir hata yapmıştı!
AKP ile PKK’nin önüne konulan Açılım ise ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli hedefidir: Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan kurmaktır! (Erdoğan‘ın daha 2004’ün başında “Diyarbakır’ı BOP’un merkezi yapacağız” demesi bundandı.)
AÇILIM PKK’YE ÖZERKLİKTİR
Tabi Büyük Kürdistan’ı bölgede, bölge ülkelerini parçalayarak inşa etmek öyle kolay değildi. ABD Irak’a saldırdığı 1990 yılından beri bunun yolunu döşemeye çalışıyordu. Irak’ın kuzeyinde bir parça kurmak, bunu Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmak, Türkiye’ye doğru genişletmek gibi ara hedeflerle ilerlemeye çalışıyordu.
İşte Açılım, ABD’nin bu ana hedefe hazırlık aşamasıydı; Türkiye boyutuydu… Irak’ta iki işgalle Araplar ile Kürtler ayrıştırılmıştı, Suriye’de 4 yıldır Kürtler dış destekli büyük terör kalkışmalarıyla Araplardan koparılmaya çalışılıyor ve Türkiye’de de Türk ile Kürt Açılım’la farklı bir yol izlenerek ayrıştırılıyor. Açılım bu özelliği nedeniyle bir çözüm değil çözülmeydi.
Açılım’ın ABD açısından pratikteki tek anlamı, Kürtlere ileride Türkiye’den kopmayı sağlayabilecek bir statü verebilmekti. Bunun ne olduğu, Türkiye’deki milli kuvvetlerin direncine bağlıydı. Ergenekon-Balyoz tertipleriyle o direnç bir ölçüde kırılırken, Açılım da bu sürece paralel olarak “özerklik” hedefiyle ilerletildi.
Yani Açılım pratikte Kürtlere özerklik demekti, PKK’nin Türkiye’ni güneydoğusunu yönetmesi demekti.
AÇILIM YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIKTIR
Peki bu nasıl mümkün olacak? Zira Türkiye üniter (tekil) bir devlettir ve başta bu özelliği nedeniyle parlamenter sistemle yönetilmektedir. Özerklik ise bir nevi federasyondur, üniterliğin kaldırılmasıdır.
O zaman parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine geçilmeliydi! Zira başkanlık sistemi daha çok federatif özellikleri bulunan, eyaletlerin toplamından oluşan ülkelerde uygulanıyordu.
Peki bu nasıl sağlanacaktı? Yeni bir anayasa yaparak! Yeni anayasa ile devletin idari şekli ve ülkenin rejimi değişecekti; ülke “Yeni Türkiye” ile Türkiye Cumhuriyeti olmaktan çıkacak ve Türk-Kürt Federasyonu olacaktı!
TÜRKSÜZ ANAYASA, ÖZERK ÜLKE
Şimdi bu gerçekler ışığında AKP’nin adı “Yeni Türkiye sözleşmesi” olan seçim beyannamesine tekrar bakın: Orada hem etnik kimlik referansı olmayan yani Türksüz bir Yeni Anayasa hedefini göreceksiniz, hem de PKK’ye özerkliği sağlayacak Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın çekincelerinin kaldırılmasını ve mahalli idarelere yetki aktarımını…
Sonuç olarak “çözüm süreci” yani Açılım AKP’nin seçim beyannamesinde vardır ve üstelik bu kez taçlanmış olarak yer almaktadır. “Yeni Türkiye sözleşmesi” demeleri tam da bundandır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2015
Gizli seçim ittifakı
Posted by Mehmet Ali Güller in Uncategorized on 17/04/2015
Son olarak Ağrı-Diyadin olayı da göstermiştir ki, Erdoğan ile Öcalan arasında bir 7 Haziran mutabakatı vardır ve ikili, gizli seçim ittifakı yapmaktadır!
Süreci AKP ve HDP Genel Başkanları Ahmet Davutoğlu ile Selahattin Demirtaş değil, doğrudan Erdoğan ile Öcalan yürütmektedir. Davutoğlu ve Demirtaş 7 Haziran’ın belirleyeni değil, fakat bir mutabakatla “tasarlanmış seçim sürecinin” figüranıdırlar.
BAŞKANLIK-ÖZERKLİK ANLAŞMASI
7 Haziran mutabakatında ilk beklenti şuydu: AKP 330-340 milletvekili çıkaracak, HDP de barajı geçerek 60-65 sandalye kazanacak ve AKP-HDP ortaklığı 400 milletvekiline ulaşacaktı.
Erdoğan‘ın daha en baştan 400 milletvekili hedefi koyması bundandı.
Peki 400 milletvekili ne için lazımdı Erdoğan ile Öcalan‘a? 6 yıldır MİT Müsteşarı Hakan Fidan aracılığıla yürüttükleri müzakereyi başkanlık sistemi ve özerklikle taçlandırmak için. 367’den fazla milletvekiliyle bunu sağlayan “yeni anayasa” yapılabilecekti.
ABD, Açılım’ı Erdoğan ile Öcalan‘ın önüne görev olarak koyarken, ikiliyi bütünleyen hedeflerle de birbirine yapıştırmıştı. Siz bakmayın iki tarafın karşılıklı yaptığı özerklik ve başkanlık itirazlarına… Başkanlık ve özerklik birbirinin bütünleyenidir. Parlamenter sistemli üniter devlet yerine başkanlık sistemli federatif-eyalet modelli bir devlet olursa, özerklik kurulabilir.
KONTROLLÜ KAOS İHTİYACI
Fakat işler Erdoğan ve Öcalan için iyi gitmedi. AKP’nin 330 milletvekili çıkarma sıkıntısı vardı, HDP’nin de baraj sorunu…
Yani başkanlık sistemli özerkliği getirecek yeni anayasa yine hayal olabilirdi. Erdoğan‘ın son olarak hedefi 335’e indirmesi bundandı. Böylece doğrudan yapamasalar bile 330’u geçerek yeni anayasayı referanduma götürebilirlerdi. AKP’nin 280, HDP’nin de 60 millevekili çıkarmasıyla bu sağlanabilirdi.
Ancak anketler bunun bile olmayabileceğini ortaya koyuyordu! İşte “kontrollü kaos” bu süreçte devreye sokuldu!
Hesap şuydu: 335 hedefi, ancak AKP, MHP ile Vatan Partisi’ne gidecek oylardan, HDP de CHP’ye gidecek oylardan alabilirse gerçekleşebilirdi.
Peki bu nasıl sağlanır? AKP milliyetçi ve vatansever oylara, HDP de Sol ve Kürt-Alevi oylara seslenebilirse…
Peki iki parti bu söylemi nasıl geliştirebilirdi? Birbirine karşı konumlanarak! Erdoğan Açılım’ın aktörü olduğunu unutturacak ve “Kürt sorunu yoktur” diyecek, geçen 24 Nisan’da Ermenilerden özür dileğini unutturup bu yıldönümünde Papa ile ABD’ye çıkış yapacak ve AKP de Hakkari yerine seçim mitingine Erzurum’dan başlatacaktı… Kısacası dün “milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen Erdoğan, bugün milliyetçilik maskesi takacaktı!
Ya Demirtaş? Toğlumdaki Erdoğan karşıtlığına oynayarak ve “seni başkan yaptırtmayacağım” diyerek, HDP’nin Türk Solu’nu emmesi şeklindeki Hakan Fidan projesini uygulayıp Batı’da listelere solumsu adaylar koyarak, Alevi Açılım’ı yaparak, dün darbe dediği Gezi’yi bugün sahiplenerek, Soma’da boy gösterek…
Kısacası AKP ile HDP birbirine karşı konumlanacak ve birbirinden nemalanacak. Amaç AKP’yi Türklerin, HDP’yi de Kürtlerin temsilcisi yapmak ve iki tarafı birbirine kutuplaştırarak birbirinden beslenmek.
Bu noktada Hakan Fidan ile Efkan Ala‘nın Erdoğan-Öcalan mutabakatının uygulayıcılığını yaptığını önemle belirtelim. (Dün Yeniçağ‘da Ahmet Takan‘ın Erdoğan‘ın özel operasyon ekibine dikkat çeken bilgiye dayalı yazısı meseleyi anlamak açısından zihin açıyor.)
TSK’NİN TAVRI
Görebildiğimiz kadarıyla bu tablo TSK tarafından da okunmuş durumda. Türk Ordusu’nun Ağrı-Diyadin’le ilgili üç açıklamasıyla verdiği mesajlar, Erdoğan-Öcalan anlaşmasına itiraz ve ayrıca kendi içindeki Açılımcı eğilime karşı bir tavır barındırıyor. Valinin kararına işaret etmek, konunun TSK’yle ilgisi olmadığını belirtmek ve halk ile PKK arasına kalın bir sınır çizmek toplamda önemli anlamlar içeriyor.
Ağrı-Diyadin olayı, AKP’nin Açılım nedeniyle PKK’ye bölgede verdiği otoritenin yarattığı bir sorundur. Daha büyük sorunlara yol açmamasının yolu, Erdoğan-Öcalan mutabakatının 7 Haziran’da bozulmasından geçmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2015
MİT TIR’ları AKP’yi yakacak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Uncategorized on 16/04/2015
MİT TIR’larını durduran 17’si tutuklu 33 askerin yargılanması AK-Medya tarafından özellikle F Tipi’yle mücadale kapsamındaymış görüntüsüyle ele alınıyor. Böylece AKP Hükümeti’nin teröre desteği perdelenmeye ve kamuoyunda “F Tipi TIR’ları durdurduğuna göre demek ki hükümet iyi bir şey yapmış” algısı yaratılmaya çalışıyor.
Ve 33 askere gözaltı kararıyla başlayan son 10 günlük süreç böyle ele alındığı için de TIR’ın içindekiler ve bunların terör örgütlerine gönderildiği gerçeği belli ölçülerde örtülüyor.
GENELKURMAY: HUKUKA SAYGI
Konuyla ilgili yazılarımızda dikkat çektik: TIR’lara operasyonda iç içe geçmiş iki süreç yaşandı. Pratikte AKP’nin Suriye macerasını engelleyen operasyon bir süreci, bundan yararlanarak Hakan Fidan‘a operasyonunu sürdürmek isteyen F Tipi’nin müdahalesi diğer süreci oluşturuyordu.
Bu nedenle MİT TIR’larının durdurulması bir F Tipi işi değildi. Nitekim askerlerin ifadeleri de bu gerçeği teyit etti; subaylar cematle bağlantılı oldukları iddiasına sert tepki gösterdi.
Öte yandan Genelkurmay Başkanlığı’nın bu konudaki sessizliği de AKP medyasının yaratmaya çalıştığı algıya destek oluşturdu. Kamuoyu belli ölçülerde “Genelkurmay da sahip çıkmadığına göre demek ki bu askerler cemaatçi” diye düşünmeye başladı.
Genelkurmay’ın bir haftalık sessizilikten sonra önceki gün yaptığı “hukuka saygı” açıklaması ise Ergenekon-Balyoz süreçlerinden doğru dürüst ders çıkarılmadığını ortaya koydu!
HUKUKSUZLUK DİZ BOYU
Oysa 33 askere MİT TIR’ı davası her boyutuyla hukuksuzdur:
1) Dava iki ayrı mahkemede yürümektedir. Adana’da aylardır ama tutuksuz süren bir dava ve İstanbul’da yeni başlayan ve askerlerin 17’sinin tutuklandığı ikinci bir dava…
2) İstanbul davası “Selam Tevhid” dosyası üzerinden ve “askeri casusluk” suçlaması ile açıldı. Yani aslında konu askeri mahkemeleri ilgilendiriyordu.
3) Öte yandan Genelkurmay MİT TIR’larını durduran askerleri geçen yıl görevden almış ve idari soruşturma başlatmıştı?
Yani aynı konuyla ilgili üç ayrı dava sürmektedir! Yani ortada “saygı” duyulacak bir “hukuk” yoktur!
Kaldı ki AKP Hükümeti’nin hukuk diye bir derdi de yoktur. Nitekim Başbakan Davutoğlu‘nun Başdanışmanı Etyen Mahçupyan hükümetin Gülen cemaatiyle mücadelesinde “hukuki davranmak zorunda olmadığını” savunmaktadır! (sol.org.tr, 14 Nisan 2015)
33 ASKER NEDEN F TİPİ OLAMAZ?
Peki tüm bu hukuksuzluk neden yaşanıyor? MİT TIR’ları ile terör örgütlerine silah taşındığı gerçeğini, F Tipi ile mücadele üzerinden unuttumak için…
Tamam, yöntem kısa vadede AKP Hükümeti’nin işine yarıyor ama uzun vadede konu hem hükümeti hem de Türkiye’yi büyük bir sorunun içine atacak! Davanın süreçleri, temyizler hatta AİHM boyutu, iktidarın Suriye’deki terör gruplarını, rejimi devirsin diye nasıl da silahlandırdığını iyice ortaya koyacak!
Nitekim Terör uzmanı Dr. Nihat Ali Özcan da dün bu riske dikkat çeken önemli bir yazı kaleme aldı. Özcan, davanın ortaya çıkacaklar nedeniyle uzun vadede MİT’e (yani Erdoğan-Davutoğlu-Fidan iktidarına M.A.G) zarar vereceğini belirtiyor. Dahası Özcan yan yana getirilmiş 33 kişinin Emniyet’te F Tipi oluşturabileceğini ama tayin-terfi gibi nedenlerle bunun TSK’de mümkün olamayacağını, dolayısıyla 33 askeri de F Tipi diye değerlendirmenin çok yanlış olacağını belirtiyor. (Milliyet, 14 Nisan 2015)
ASKERİ CASUSLUK DEĞİL VATANSEVERLİK
Sonuç olarak hükümetin F Tipi ile mücadele ediyor olması, tertip ve kumpaslar döneminin kapandığını değil, tertip ve kumpasların artık A Tipi şeklinde yürüdüğünü göstermektedir!
MİT TIR’larının durdurulması “askeri bir casusluk” olayı değil, tersine Türkiye’yi ve bölgeyi ateşe atacak bir zihniyetin macera girişimine pratikte engel olmuş bir olaydır.
TIR’ları durduran askerler bu nedele kutlanmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2015