Genelkurmay kafa açtı

HDP ile AKP Hükümeti’nin Ağrı-Diyadin’deki çatışmayla ilgili birbirini suçlayan ve “kafaları karıştırmaya” yönelik açıklamaları kuşkusuz şaşırtmadı. Ancak Genelkurmay’ın konuyla ilgili toplam üç açıklaması, meseleyi belli oranda aydınlattı ve “siyasi hesaplar” noktasında kafaları açtı!

Açıklamalardan hareketle inceleyelim:

TSK’NİN PKK-HALK AYRIMI VURGUSU

Örneğin HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, yaralı askerlerin halk tarafından kurtarıldığını söyledi. Daha sonra Demirtaş‘ın açıklamasını kısmen destekleyen bazı görüntüler yayınlandı.

Kuşkusuz bu normaldi ve fidan dikme etkinliği nedeniyle orada bulunan halk elbette PKK’li değildi!

Fakat Başbakan Ahmet Davutoğlu, Demirtaş‘ın yalan söylediğini belirtti.

Genelkurmay Başkanlığı’nın ikinci açıklaması ise şöyleydi: “… bölgeye gelen vatandaşlarımızın, yaralı personelimize yardımı takdire şayan bulunmuş, vatandaşlarımızın Türk askerine olan bağlılığının ve sevgisinin ne denli büyük olduğunu göstermiş, milletimizin birlik ve beraberliğinin güzel bir örneğini teşkil etmiştir.”
Bu açıklama haliyle kamuoyunda “Davutoğlu’nun yalanlanması ve Demirtaş’ın doğrulanması” olarak yorumlandı. Ancak asıl önemlisi TSK’nin çok doğru olarak PKK-Halk ayrımı yapmasıydı!

Hatta ilerleyen saatlerde Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Tuğg. Ertuğrul Özkürkçü çıktı ve Genelkurmay’ın üçüncü açıklaması olarak “Ağrı’da yaralı personelimize askerlerimizin yanında yer alarak yardım eden vatandaşlarımızın ‘canlı kalkan’ olarak tanımlanmasını TSK olarak kabul etmiyoruz” dedi!

OPERASYON MU GÜVENLİK TEDBİRİ Mİ?

İkinci önemli nokta fidan dikme etkinliğine askerin ne için gittiğiydi. HDP AKP’nin TSK’yi provokasyon için operasyona gönderdiğini savundu. Konunun hükümetten önce Erdoğan ile Efkan Ala‘nın gündeminde olması, bu propagandaya dayanak oluşturuyordu!

Konu operasyon mu, güvenlik tedbiri mi bağlamında tartışıldı durdu. Genelkurmay’ın şu ilk açıklaması operasyon şeklinde yorumlandı: “Terör örgütünün propagandasının yapılacağı, vatandaşlarımızın seçimde destekledikleri adaylara oy vermeleri konusunda baskı uygulanacağı yönünde bilginin alınması üzerine…”

Fakat dün açıklama yapan  Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Tuğg. Ertuğrul Özkürkçü, “operasyon yok, güvenlik tedbiri var” vurgusu yaptı!

Peki operasyon olması anormal mi? Dün de dikkat çekmiştik: Açılım zihinleri bulandırdı, iklim başkalaştı… PKK’nin fidan dikme etkinliğinde ne aradığı pek sorgulanmamakta, dahası askerin silahlı gruplara operasyon yapmasının normal ve görevi olduğu artık unutulmaktaydı!

GENELKURMAY: TSK’YLE İLGİSİ YOK!

Konunun üçüncü boyutu ise operasyonun ya da güvenlik tedbirinin sorumlusunun kim olduğuydu.

Genelkurmay’ın ilk açıklamasında da “Ağrı Valiliğinin talimatı”na dikkat çekilmişti. Mevcut yasaya göre Vali talimatı gerekiyordu, AKP Hükümeti askerin törerle mücadelesini engellemek için çoktandır operasyonları Vali iznine bağlamıştı!

Demirtaş ilk gün “Genelkurmay AKP’ye çalışmaktan vazgeçse iyi olur” demişti. Çeşitli çevrelerden TSK’ye “AKP’nin ordusu” suçlaması yapılmıştı. Davutoğlu ise Demirtaş‘a şu yanıtı vermişti: “Siyasi irade ne emrediyorsa, TSK o emre itaat eder!”

Peki Genelkurmay’ın konuyla ilgili yaptığı üçüncü açıklamada ne vardı? Burası ilginç.  Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Tuğg. Ertuğrul Özkürkçü iki çok çarpıcı vurgu yaptı. İlki şuydu: “Hizmet ettiğimiz vatandaşlarımıın hangi partiyi destekledikleri ya da hangi partiye üye oldukları TSK olarak icra ettiğimiz görevlerin mahiyetini etkilememektedir ve etkilemeycektir.”

Böylece Genelkurmay “AKP’nin ordusu” suçlamalarına yanıt vermiş oldu. Fakat ikinci vurgu daha da çarpıcıydı. Tuğg. Özkürkçü şöyle diyordu: “Güvenlik nedeniyle alınan bu önleyici tedbirin TSK ile ilgisi bulunmamaktadır.”

Böylece Genelkurmay Ağrı-Diyadin’de sorumlunun Vali ve AKP Hükümeti olduğunu söylemiş oluyordu!

Kuşkusuz bu vurgu, 7 Haziran süreci açısından çok önemlidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2015

Yorum bırakın

Asıl sorun, adayları Öcalan’ın belirleyebilmesidir

Ağrı-Diyadin’de PKK’nin askerlere açtığı ateşle başlayan ve 5 PKK’linin ölümü, 4 askerin de yaralanmasıyla sonuçlanan çatışmanın ismi ne? Terörist saldırı mı? Provokasyon mu? PKK içinden “çözüm” sürecine yönelik baltalama mı? Açılım’a karşı hamle mi? AKP’nin 7 Haziran için istediği türden bir gerilim mi?

Olay AKP penceresinden farklı, HDP penceresinden farklı isimlendirilmekle kalmıyor, iki tarafın açıkça birbirini suçlamasıyla yürüyor: AKP sözcüleri “PKK, HDP yüzde 10 barajını geçebilsin diye silaha sarıldı” diyor, HDP sözcüleri ise “AKP düşen oylarını durdurabilmek için çatışma ortamı yaratıyor” diyor.

Peki hangisi doğru?

AKP-HDP DÜŞMANLIKTAN NEMALANIYOR

Asıl mesele, konunun tam da bu ikileme sıkışmış olmasıdır. Açılım ortaklarının ikisi de 7 Haziran sürecinde birbirine düşmanlıktan nemalanmaktadır!

AKP milliyetçi görüntü vererek, HDP de AKP’nin karşısında demokrasi cephesi görüntüsü vererek 7 Haziran’a girmeye çalışıyor. İki taraf da birbirini en keskin şekilde suçlayarak, seçmen havuzlarını kemikleştirmeye çalışıyor ve daha önemlisi Türk-Kürt ayrımıyla bölücülük yapıyor.

İki taraf da 6 yıllık ortaklığının üzerini örterek birbirlerinin “asıl” rakibi olduğunun propagandasını yapıyor. Böylece AKP seçmene HDP’nin karşısında Vatan Partisi, MHP ya da CHP’nin değil asıl kendisinin olduğunu yutturmaya çalışıyor, HDP de halka AKP’nin karşısındaki demokrasi barikatının Vatan Partisi ya da CHP değil, kendisinin olduğunu propaganda etmiş oluyor!

AÇILIM’IN YARATTIĞI İKLİM

Gelelim Ağrı-Diyadin’deki olaya…

Olay elbette öncelike bir terör saldırısıdır. Sadece hakim tepelerden ilk atışı PKK yaptığı için değil, egemenlik anlayışı açısından ikinci bir silahlı güce izin verilmeyeceği gerçeği nedeniyle…

AKP’nin Açılım politikaları bu noktada ciddi zihin iklimi değişikliğine yol açtı. PKK’lilerin ülkenin belli bir bölümünde elinde silahla yol kesmesi, asayiş birimi gibi dolaşması, mahkemeler kurması neredeyse normalleşti!

PKK liderlerine “bölgede istemediğiniz kişilerin listesini verin, görevden alalım” dendiği, Valiler üzerinden askere terörle mücadeleden el çektirildiği bir süreçten sonra TSK’nin eli silahlı PKK’lilere operasyon yapması, çoğu kişiyi artık şaşırtıyor. “TSK durduk yere neden saldırdı” diyenler bile var!

Silahlı PKK’lilerin normal sayıldığı ama askerin görevini yapmasının şaşırtıcı sayıldığı bu iklimin sorumlusu öncelikle Erdoğan’dır!

AKP’NİN ÖCALAN’A VERDİĞİ YETKİ

Fakat burada zamanlama açısından asıl önemli olan nokta, olayın seçimlerle doğrudan ilgili olmasıdır.

Ne diyor konuyla ilgili açıklamasında Genelkurmay? “Bahar Şenliği olarak isimlendirilen etkinlikte bölücü terör propagandasının yapılacağı, vatandaşlarımıza seçimde destekledikleri adaylara oy vermeleri konusunda baskı uygulanacağı yönünde bilginin alınması üzerine, kamu düzeninin bölgede sağlanması için…”

Konuyu Genelkurmay düzleminden daha da yukarı çıkararak devlet düzlemi içinde tartışalım: Devlet açısından PKK’nin “şu adaylara oy verilecek” şeklindeki seçim baskısı elbette kabul edilemez ama asıl mesele o oy verilecek adayların nasıl belirlendiğidir. HDP son İmralı ziyaretinde Öcalan’ın onayıyla adaylarını belirledi. Öcalan’a bu yetkiyi veren ise doğrudan AKP Hükümeti’ydi!

Bu durumda sormalıyız: PKK’nin “şu adaylara oy verilecek” diyerek baskı yapması mı daha büyük tehlikedir yoksa İmralı’nın aday belirlemesine AKP Hükümeti’nin izin vermesi mi?

Ağrı-Diyadin’deki terörü asıl bu kapsamda ele alırsak, Türkiye açısından yararlı bir sonuca ulaşmış oluruz. Aksi taktirde Açılım’da ortak ama seçimde rakip görüntülü AKP ile HDP’nin kıskacına girmiş oluruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 205

Yorum bırakın

İmralı anlaşması: Al özerkliği ver başkanlığı

7 Haziran’ın önemli kampanyalarından biri, “HDP’ye baraj atlatma” kampanyasıdır. Bu kampanyanın sahipleri şu temel propagandaya sarılmaktadır: “AKP’nin panzehri HDP’dir, AKP’nin oy kaybetmesi HDP’nin TBMM’ye girmesine bağladır.

Oysa daha önce de bu köşede birkaç kez incelediğimiz gibi AKP ile HDP birbirine rakip değil, ortaktırlar; aynı hedefin bütünleyen parçalarıdırlar. Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yok” söylemi ile Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” söylemi gerçeğe değil, Erdoğan‘ın milliyetçi oy ihtiyacına ve Demirtaş‘ın toplumdaki Erdoğan karşıtlığından beslenme hedefine işaret etmektedir.

Kürt Açılımı neticede AKP için yeni anayasa ve başkanlık sistemidir, PKK için de özerklik. AKP’nin özerkliğe, PKK’nin de Erdoğan‘ın başkanlığına karşı olması gibi bir durum söz konusu değildir.

Nitekim değerli meslektaşım Ceyhun Bozkurt‘un kitaplaştırdığı “İmralı Tutanakları” bu gerçeği ortaya koymaktadır.

ÖCALAN: BAŞKANLIĞI DESTEKLERİZ

Bakınız Öcalan HDP heyetiyle yaptığı bir görüşmede neler söylüyor: “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız Başkanlık ABD’deki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi. Bunun adı Demokratik Meclis de olabilir. Bu da ABD’deki gibi temsilciler meclisi olabilir, Rusya’daki alt Duma gibi olabilir. İngiltere’deki Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDK’yi parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz.” (s:237)

Peki Öcalan “başkanlık ittifakına gidebiliriz” açıklamasını neye göre yapıyor? Bu sadece bir niyet mi? Elbette hayır! Erdoğan adına kendisiyle görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘la yaptığı anlaşmaya göre!

Dolayısıyla Selahattin Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” sözleri, gerçekte seçim sürecini olumsuz etkilemesin diye AKP-PKK ortaklığına örtülmüş bir perdeden ibarettir.

MİT DESTEKLİ ÖZERKLİK

Peki Erdoğan‘a başkanlığı veren Öcalan karşılığında ne alıyor?

Yine İmralı Tutanakları’ndan, 3 Nisan 2013 tarihli görüşmeden aktaralım: “Zaten önümüzdeki günlerde Suriye’deki duruma dair Heyet’le (Fidan) konuşacağız, bazı kararlar alacağız herhalde. Yeni oluşacak Suriye’de bizimkiler başat rol oynayacaklar. Orada özerk bölgeler olur; Kürtler, Aleviler hatta Araplar için de özerk bölgeler olacak gibi. İsviçre gibi özerk bölgeler.” (s: 91)

Öcalan‘ın bahsettiği kararlar alınmış olmalı ki, 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede şunları söylüyor: “Dün Heyet’le tartıştım. Herhalde hayata geçer, MGK’de de tartışacaklar. Müslim geldi, bunu stratejik önemde görüyorlar, ben de önemli görüyorum. (…) Orada Konseyin denetimi, geçici yönetim olur, kanton gibi, sonra da seçimler yapılır. Kobani, Afrin, El Cezir gibi bölgeler olur. KCK’nin buraya müdahilliğiyle ilgili şöyle bir şey düşündük. Burada doğrudan bizden bir arkadaşın üslenmesi olabilir. Kamışlo, Efrin vb. de askeri değil siyasi üslenmeleri olur. (…) Biz Suriye için ortak proje açısından Heyet’le çalışıyoruz.” (s: 92-93)

Evet Öcalan Heyet’le, yani MİT’le çalışmış ve Suriye için ortak bir proje geliştirmişlerdir! Nitekim AKP Hükümeti ve MİT, Türkiye’ye çağrılan PYD lideri Salih Müslim‘e “Esad’a karşı ÖSO’yla hareket et, özerkliğe karşı çıkmayız” mesajı vermiştir!

ABD İÇİN TAŞERONLUK ANLAŞMASI

Yani İmralı’da Erdoğan ile Öcalan anlaşmıştır. Daha doğrusu ABD’nin Açılım için önlerine koyduğu 18 maddeyi birlikte yürütmekte mutabık kalmışlardır.

Bu 18 maddenin esası da başkanlık ve özerkliktir. Zaten ikisi birbirine bağlıdır. Ancak yeni anayasa ile başkanlık sistemine geçilirse, yani parlamenter sistemin ve üniter devletin yerine başkanlık ile federatif sistem konulabilirse, özerklik inşa edilebilecektir.

Sonuç olarak HDP’nin AKP’ye panzehir olduğu koca bir yalandır!

Ceyhun Bozkurt‘un Destek Yayınları‘ndan çıkan İmralı Tutanakları kitabı, ikilinin sadece “başkanlık ve özerklik” ittifakı değil, bölgeyi de içeren ABD için önemli bir taşeronluk anlaşması yaptığını ortaya koymaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Nisan 2015

Yorum bırakın

AKP 276’dan küçüktür

Doğru, dünya 5’ten büyüktür ama Türkiye de 1’den büyüktür!

Sokaklar, kulisler ve anketler gün geçtikçe ortaya koymaktadır: Erdoğan “tek adam”ve “başkan” olamayacaktır, Türkiye tek adamdan büyüktür!

Çünkü AKP 276’dan küçüktür!

AÇILIMCILIK SEÇİMLERDE DEZAVANTAJ

400 diye hedef koyan ama 335’e düşen ve 276’ya duacı görünen Erdoğan‘ın seçim taktikleri, AKP’nin 276’dan küçük olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. İnceleyelim:

1) 2005 yılında Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim sorunumdur” diye yola çıkan, ABD’nin çizdiği rotada 2009 yılında Kürt Açılımı başlatan, bunu 2013’te Öcalan Açılımı’na dönüştüren Erdoğan ansınız “Kürt sorunu yoktur” demeye başladı.

Neden? Çünkü seçimler yaklaşıyor ve Açılımcılık AKP’nin her zaman zayıf karnını oluşturuyordu. Bunu bilen Erdoğan da her seçim öncesinde olduğu gibi yine milliyetçi görüntü vermeye başlıyordu.

2) Örneğin 2011’de miting meydanlarından Devlet Bahçeli‘ye “yerinde olsam Öcalan’ı asardım” diye seslenen Erdoğan, bu kez seçmeni kolay kandıramayacağını gördü ve dozu artırdı. Örneğin “Dolmabahçe’deki poz yanlıştı” dedi.

Dikkat edin “poz yanlıştı” dedi, yoksa AKP-HDP’nin açıkladığı 10 maddeye bir itirazı yoktu. Zaten o 10 madde ABD’nin en başında önlerine koyduğu ve kendisinin de kabul ettiği 18 maddeden kalanlardı.

KIZIL ELMA MASKESİ

3) Erdoğan üçüncü olarak hedef küçülttü. 400 vekil yerine 335 demeye başladı. Zira 400 hayali, yandaşçılığa bile bol geliyordu. Bu denli gerçekçi olmayan bir hedef AKP’yi motive etmiyor, tersine atıl hale getiriyordu.

Hatta AKP içinde şu bakışı ortaya çıkarıyordu: “Kendisinin alamadığı sandalye sayısını Davutoğlu’nun önüne hedef koyarak haksızlık yapıyor!

Erdoğan bu nedenle AKP’nin önüne 335 hedefi koydu.

4) Ancak AKP içi çarpışma, ekiplerin ortaya çıkması, anketlerdeki iç açıcı olmayan rakamlar, 7 Nisan listesinin yarattığı sıkıntılar varken, hedef küçültmek bile tabanı motive etmeyecekti.

Erdoğan bu kez 81 ilde yapmayı hedeflediği “teşekkür” mitinglerini iptal etmeye yöneldi. Zira tabandan aldığı izlenim, bu mitinglerin güçlü olmayacağı, bunun da AKP’yi 7 Haziran’da olumsuz etkileyeceği şeklindeydi.

5) Erdoğan‘ın son hamlesi ise “Kızıl Elma”cılığa soyunmak oldu!

“Yeni Türkiye Stratejik Arştırma Merkezi”nin açılış törenine katılan ErdoğanYeni Türkiye mücadelesi bizim ‘Kızıl Elma’mız” dedi!

Böylece Erdoğan “milliyetçilik ayaklarımın altında” pozisyonundan, milliyetçiliğin zirvesi olan “Kızıl Elma”cılığa kaydı! Böylece “ulusalcılığı iç tehdit” kapsamında gören anlayışını, seçim için maskeledi!

ERDOĞAN’IN VATAN KAYGISI

Erdoğan‘ın bu hamlesi ya da düşüşü durdurma taktiği, toplamda ulusalcı, milliyetçi, vatansever oyları hedef alıyor. Üstelik iki yönlü:

1) Erdoğan milliyetçi söyleme sarılarak kendi oy havuzundan oy kaybetmeyi durdurmaya çalışıyor. Peki o oylar nereye akıyor da Erdoğan bir önlem almaya çalışıyor? MHP ve Vatan Partisi’ne!

2) Erdoğan’ın AKP tabanından MHP ve Vatan Partisi’ne oy akışını durdurmak ana hedefli bu söylemi, aynı zamanda MHP’den Vatan Partisi’ne oy akışını kesmeyi de dolaylı olarak içeriyor.

Sonuç olarak Vatan Partisi’nin TBMM’ye girme olasılığının her geçen gün artması, en çok Erdoğan’ı korkutuyor!

Haksız mı? Zindanlara atarak baş edemediği bu güç, TBMM içinde neler neler yapacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2015

Yorum bırakın

400 hayal, 335’e duacı, 276’ya razı

Parlamenter sistemi bekleme odasına alan, Anayasayı rafa kaldıran ve tarafsız cumhurbaşkanlığını bir kenara bırakarak ekranlardan ve miting kürsülerinden AKP’ye 400 milletvekili isteyen Erdoğan, hedefi küçültmek zorunda kaldı: “335 milletvekili de yeter.”

335’i telaffuz etmek zorunda kalan Erdoğan‘ın asıl dediği ise şudur: “276’ya bile razıyım.”

ERDOĞAN DÜŞÜŞE ÇARE ARIYOR

Haftalardır tam da bunu anlatıyorduk. Erdoğan‘ın önüne gelen gerçek anketler büyük düşüşü gösteriyordu. Erdoğan bu nedenle Davutoğlu‘nun politikalarına fren yaptı ve öncelikle “Kürt sorunu yoktur”, “Dolmabahçe görüntüsü yanlıştır” diyerek milliyetçi oylara yöneldi.

Zira Açılımcılığın seçim öncesinde AKP’ye büyük oy kaybettirdiğini en iyi Erdoğan biliyordu ve örneğin o nedenle 2011 seçimlerinde bir yandan Öcalan‘la müzakere yürütürken, diğer yandan da seçim meydanlarında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘ye sesleniyordu: “Yerinde olsaydım Öcalan’ı asardım!”

Ancak bir kaç haftadır yürütülen bu “milliyetçi” görüntü de AKP’deki düşüşü durduramadı. Kontrollü kaos olarak nitelendirdiğimiz kimi Gladyo eylemleri tam da bu esnada ortaya çıktı ve istikrar ile güvenliğe oy isteyecek AKP’ye ilaç oldu!

Ancak gelişmeler bunun da düşüşü frenlemeyeceğini ortaya koyuyor.

UZLAŞMA LİSTESİ

7 Nisan’da açıklanan AKP milletvekili adayları listesi de bu düşüşü görerek varılmış bir uzlaşının işaretini veriyor. Tamam listede Erdoğan‘ın imzası var; çünkü damadı, danışmanları, danışmanlarının akrabaları, özel şoförü, avukatı, metin yazarı ve hatta türkücüsü bile listede yer alıyor.

Ancak listeye giremeyen ve girenlerin pozisyonlarına bakarak, Davutoğlu‘nun da en az Erdoğan kadar listede etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Zira haftalardır süren ve bu köşeden de incelemeye çalıştığımız AKP iç çarpışması, her iki tarafı da zayıflatacağı için dondurucuya alındı ve taraflar 7 Haziran için uzlaştı. Çünkü yenişememişlerdi:

Örneğin Merkez Bankası ve faiz tartışması üzerinden yürüyen çarpışmayı Davutoğlu kazanmıştı. Erdoğan en sonunda “tatlıya bağladık” demek zorunda kalmıştı.

Fakat yolsuzluk konusunu AKP’nin bağajından atmak isteyen Davutoğlu, o mevzideki çarpışmayı kazanamamıştı. Erdoğan hem Davutoğlu‘nun şeffaflık yasasını rafa kaldırtmıştı hem de bakanlarının Yüce Divan’a gönderilmesini engellemişti. Fakat yeniden adaylıklarını sağlayamamıştı.

Diğer yandan Hakan Fidan meselesi de taraflar açısından tam bir kazanca dönüşmedi. Tamam, Erdoğan‘ın dediği oldu ve Fidan AKP’den aday olamayıp MİT Müsteşarlığı’na dönmek zorunda kaldı ama hem Davutoğlu hem de Fidan ağır hasar almış oldu.

Ayrıca Başkanlık tartışması da taraflardan birinin kesin ağırlık koyabilmesiyle sonuçlanmış olmadı. Basın önünde açıkça Davutoğlu‘nun bu konuyu gündeme almamasına dokunduran Erdoğan, konuyu seçim beyannamesine dahil edebildi ama kulislere yansıdığına göre vurgulanarak değil, ancak yüzeysel olarak.

VATAN’LI TBMM ERDOĞAN’I BİTİRİR

İşte bu tablo, tarafları 7 Haziran için uzlaşmaya mecbur etti. Fakat 7 Haziran’dan sonra iç çarpışmanın artarak büyüyeceğini göreceğiz.

Çünkü Erdoğan başkanlığın hayal olduğunu görüyor ve barajı, geçen gün de belirttiğimiz gibi, “partili cumhurbaşkanı” olabilmeye kuruyor. Erdoğan‘ın referandum sağlayan 335’e duacı olması, işte bundandır.

Fakat 7 Haziran büyük sürprizlere gebe. Örneğin Vatan Partisi’nin TBMM’ye girmesi Erdoğan için büyük yenilgi yaratacak. Zira bu gerçekleştiğinde, AKP 276’ya bile ulaşamayacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Nisan 2015

Yorum bırakın

Obama Doktrini ve Erdoğan

Erdoğan 10 gün önce, Suudi Arabistan öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon İran’ı suçlayarak Yemen’e hava saldırısı başlattığında ne demişti? “İran’ın bölgede hegemonya kurmaya çalıştığını” belirtmiş ve Tahran’dan Yemen, Irak ve Suriye’deki bütün kuvvetlerini çekmesini istemişti!

10 gün sonra Tahran’ı ziyaret eden Erdoğan ise Türkiye ile İran’ın Yemen’de, hatta Suriye’de birlikte çalışmasını savundu; Yemen’de birlikte arabulucuk yapmaktan ve Suriye’de “vuruşan tarafları” masaya oturtmaktan söz etti!

3 KRİTİK GELİŞME

Peki bu 180 derecelik dönüş nasıl gerçekleşti? 10 günde neler değişti?

1) Erdoğan Obama ile bölgeyi ele aldığı 1 saatlik telefon görüşmesi yaptı.

2) Erdoğan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Naif ve Pakistan Başbakanı Navaz Şerif ile görüştü. (Şerif öncesinde Riyad’ı ziyaret etmiş ve en önemli ticari partneri olan Suudi Arabistan’a Yemen konusunda destek vermişti. Öte yandan Pakistan’ın Suudi Arabistan’a nükleer kapasitesini sunabileceği konuşuluyor.)

3) ABD ile İran nükleer müzakereleri bir çerçeve anlaşmasına getirdi. Teknik ayrıntılar netleştiği ve arada İsrail ile Suudi Arabistan’ın bir sabotajı olmadığı taktirde, 30 Haziran’da nihai anlaşmanın imzalanması bekleniyor.

TAM KAPASİTE VE DİYALOG

Bu 3 olaydan ikincisi, birincisi ve üçüncüsü ile aynı doğrultuda değildir ama hepsi Obama Doktrini ile birlikte okunmalıdır.

Obama, New York Times yazarı Tom Friedman‘a İran’la müzakereleri anlatırken doktrinini de özetliyor: “Tam kapasiteyi (özellikle askeri) muhafaza ederek diyalog kurmak.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “Esad’la müzakere şart” açıklamasını da, Riyad’ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken‘in “Yemen’a hava harekatı düzenleyen uluslararası koalisyona askeri yardımımızı artırıyoruz” sözlerini de Obama Doktrini içinde okumalıyız.

Ve her iki açıklamayı,Tolga Tanış‘ın görüştüğü ABD’li yetkilinin şu itirafıyla birlikte okumalıyız: “Esad’ı zorlamada başarılı olamadık.”

Tanış‘ın bu önemli görüşmesinin ayrıntılarını eldeki diğer verilerle birleştirdiğimizde çıkan sonuç şu: ABD, Obama Doktrini gereği, Esad’ı politik geçiş için masaya oturtmaya çalışıyor. Nasıl? Bölgedeki ortakları üzerinden baskı kurarak ve Esad’ın muhaliflerini silahlandırarak. Yani tam kapasite ve diyalog!

AKP’NİN İRAN ROLÜ

İşte Erdoğan‘ın 10 günde 180 derece değişmesi de Obama‘nın bu doktrinine uyum çabasının bir gereğidir.

Batı’yla anlaşan İran’ın “sisteme kazandırılmasının” ilk yolu Türkiye’yle ilişkisidir. Tabi “sisteme kazanma” çok geniş bir kavramdır ve ABD’nin öncelikli beklentisi İran’ı siyaseten Rusya’ya ve ekonomik olarak Çin’e kaptırmamaktır!

İşte Türkiye bu noktada önemlidir ve Hazar petrollerinin Batı’ya naklinde Türkiye-İran işbirliği gerekmektedir. (Erdoğan‘ın Ruhani‘yle ortak basın toplatısında doğal gaz indirimi konusuna büyük yer ayırması bu nedenledir.)

RİYAD İLE TAHRAN ARASINDA ARABULUCULUK

Fakat ABD, İran ve toplamda Obama‘nın Ortadoğu stratejisi konusunda iki parçalıdır. Erdoğan hem 1,5 yılı kalan Obama‘ya, hem de gelecek dönemi simgeleyen yeni Savunma Bakanı Ashton Carter‘a, birini diğerine tercih etmeden uyum gösterme mecburiyetindedir.

Ankara da bu nedenle iki farklı yoldan ilerlemeye çalışmaktadır. Bülent Arınç üzerinden İsrail’e, Mevlüt Çavuşoğlu ve Hakan Fidan üzerinden Mısır’e yakılan “yumuşama” sinyallerini ve Erdoğan‘ın Suudi Arabistan-Pakistan ekseniyle birlikteliğini bu iki yol içinde değerlendirmeliyiz.

Ve hatta Erdoğan’ın İran’la işbirliği çabasını, gerçekte Suudi Arabistan ile İran arasında bir dolaylı arabuluculuk gibi okumalıyız. Pakistan Başbakanı Navaz Şerif‘in “Suudi Arabistan’ın Yemen operasyonuna katılıp katılmamak için Türkiye’nin İran ile görüşmesini bekliyoruz” demesi, bundandır!

Konuyu derinleştirmeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2015

Yorum bırakın

ABD Büyükelçisi’nin HDP’ye Açılım mesajı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass ile Adana Konsolosu John Espinoza 8-10 Mart tarihlerinde Diyarbakır’da basına kapalı bazı özel görüşmeler yapmıştı.

Aydınlık, programda görünmeyen bu ziyarete günler öncesinden dikkat çekmiş ve temasın HDP’ye baraj atlatma operasyonuyla ilgili olduğunu vurgulamıştı.

Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi, Bass ve Espinoza‘ın temaslarıyla ilgili bazı özel notlara ulaştığını dün köşesinden yazdı. Selvi‘nin aldığı bilgiye göre ABD Büyükelçisi John Bass Diyarbakır’da HDP’ye üç temel mesaj verdi:

1) Korku ve şantajla değil, umut vererek oy alınır.

2) Çözüm süreci devam etmeli. ABD olarak çözüm sürecini güçlü bir şekilde destekliyoruz.

3) Türkiye’nin bölgedeki çatışmasızlık özelliği korunmalı.

ABD’NİN ASIL HEDEFİ AÇILIM

John Bass‘ın üç mesajı da birbirini bütünlüyor ve ABD’nin 7 Haziran hedefine işaret ediyor: Açılım’ın sürdürülmesi.

Bass‘ın mesajı bir büyük gerçeği de ortaya koyuyor. 7 Haziran’da iki temel program mücadele ediyor: Açılım programı ile Birlik programı.

AKP ile HDP’nin ABD gözetiminde fiilen 6 yıldır sürdürdüğü Açılım’ın sürdürülüp sürdürülememesi açısından 7 Haziran kritik bir dönemeç işlevi görüyor.

Siz bakmayın Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” ya da Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” çıkışına… Her iki açıklama da gerçeği yansıtmayan, seçime yönelik taktik söylemlerdir.

Erdoğan düşen AKP oylarını durdurmak için milliyetçi oylara seslenme zorunluluğuyla, Demirtaş da barajı aşabilmek için gereken sol ve Alevi oyları Erdoğan karşıtlığı üzerinden toplayabilme ihtiyacıyla yapmıştır bu çıkışı…

B PLANI: PARTİLİ CUMURBAŞKANI

Yoksa ABD gözetiminde yapılan Açılım’da vardıkları mutabakat nettir: PKK’nin silahları bölgede kullanması, otonomi olarak algılanmayacak bir özerkliğin uygulanması, yeni anayasa ve başkanlık sistemi ile rejim değişikliği.

Bu anlaşma nedeniyle Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” çıkışı ve Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” çıkışı anlamsızdır.

Elbette başkanlık sistemi çantada keklik değildir. Hem AKP’nin referandum için gerekli sandalye sayısına erişeme durumu hem de AKP içi dengeler, Erdoğan‘ı yeni bir hedefe yöneltmiştir: Partili cumhurbaşkanı.

Erdoğan söylem bazında başkanlıktan vazgeçtiğini ilan etmediyse de, artık 7 Haziran sonrasına “partili cumhurbaşkanı olabilir miyim” diye bakmaktadır.

ERDOĞAN’IN ‘ABD’YE UYUMLU OLMA’ ÖZELLİĞİ

Zaten bu tablo nedeniyle kontrollü bir kaos yaşanmaktadır. Gladyo, “Erdoğan eşittir istikrar” algısı yaratmak ve Erdoğan’ın güvenliğe oy yığabilmesini sağlamak için kontrollü bir kaos uygulamaktadır.

Zira ABD’nin bölgedeki temel hedeflerine uyum konusunda, bütün oynaklığına rağmen Erdoğan’dan daha iyi bir seçenek yoktur. Üç nedenle:

1) Erdoğan‘ın dayandığı önemli bir kuvvet hâlâ bulunmaktadır.

2) Açılım’ı sürdürebilecek en uygun aktör hâlâ Erdoğan‘dır.

3) ABD’nin Ortadoğu’daki sünni eksenine en uygun aktör hâlâ Erdoğan‘dır.

Özetle içerde Açılım’a, dışarıda komşulara düşmanlığa en uygun isim Erdoğan’dır.

İKİ PROGRAM ÇARPIŞIYOR

O nedenle de 7 Haziran’da iç politikada Açılım ile Birlik, dış politikada ise komşulara düşmanlık ile bölgesel işbirliği programları çarpışmaktadır.

AKP ile HDP Açılım ve komşulara düşmanlık programının esas özneleridir. CHP ve MHP ise o cephede tam olarak yer almamakla birlikte, biri Açılım, diğeri ise komşulara düşmanlık programı bakımından yakın durabilmektedir.

Peki Birlik ve bölgesel işbirliği programını kim savunmaktadır? Vatan Partisi.

Bu gerçek, her türlü baraj kaygısının üzerindedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2015

 

Yorum bırakın

Kontrollü kaos ile güvenlik

Dünkü “TSK’ye 3 yönden kumpas” başlıklı yazımıza şu itiraz geldi: “Ama MİT TIR’ları operasyonunu yapan savcılar ile dönemin Adana Jandarma Bölge Komutanı paralel yapıyla iritbatlıydı.”

Burada mesele şudur: İç içe geçmiş iki süreç yaşanmıştır ve bir yandan AKP’nin Suriye macerasını engelleyen Ankara merkezli milli bir hamle yapılmış ama bir yandan da bunu fırsata çevirmek ve Fidan’a operasyonu devam ettirmek isteyen Adana merkezli bir girişimde bulunulmuştur.

Ortada böyle bir girişim olması, MİT TIR’larının durdurulmasını bütünüyle paralel yapının yanına koymaz. Nitekim MİT TIR’ı operasyonu savcısı da şu açıklamasıyla aslında bu ikili durumu teyit etmişti: “Bu araştırma ve soruşturma tek başına bir savcının yapacağı bir şey değildi. Devletin jandarması ihbarı getrmiş ve savcının önüne koymuş. O günkü şartlarda böyle bir ihbara kimse asla başını çeviremezdi. Hukuken gerekli olan arama kararını verdik, bu işlemi yaptık.” (radikal.com.tr, 15 Ocak 2015)

Kaldı ki mesele F Tipi örgütüyle mücadeleyse 34 askere değil, paralel yapıyla irtibatlı olduğu iddia edilen savcılara ve tuğgenerale operasyon yapılırdı ve AK-Medya da 34 askerin gözaltına alınmasını “cuntaya darbe” başlıklarıyla vermezdi!

CUMHURİYET’E KUMPAS

Gelelim Yeni Şafak‘ın “Atatürk’ü İnönü zehirledi” iddiasına…

Bir kere şunu saptamalıyız: A Tipi örgüt ile F Tipi örgütün sahte belge üretmek konusunda birbirinden hiç farkı yoktur ve bu yöntem birliği aynı yapının kolları olmalarından kaynaklanmaktadır.

Sonradan icat edilmiş yazı fontlarıyla 50 yıl önceye dayanan bir belge yazmak ve eski görüntüsü verebilmek için üstüne çay dökmek, sadece bir çapsızlığa değil, aynı zamanda Gladyo’nun F Tipi örgütten ibaret olmadığını, Gladyo’nun A Tipi ile operasyonlara devam ettiğini gösterir!

Açıkça belirtelim: Bu büyük yalan, Gladyo’nun Cumhuriyet’e operasyona devam ettiğini belgelemektedir. Gerisi ayrıntıdır.

Fakat aynı zamanda “Berkincilik maskeli Gladyo terörü” dediğimiz sürecin de bir parçasıdır.

7 HAZİRAN HAZIRLIKLARI

DHKP-C’nin önce Savcı Mehmet Selim Kiraz‘ı hedef alan terör saldırısı, ardından ertesi gün İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne saldırması, AKP Kartal İlçe ögütüne yapılan Alevi sembollü saldırı, Fenerbahçe takımına saldırı gibi olaylar kuşkusuz 7 Haziran süreciyle ilgilidir.

Peki bu eylemlerin gerçek sahibi kimdir ve bu eylemler son tahlilde kime yarar?

Daha önceki yazılarımızda yanıtı vermeye çalıştık: Eylemleri taşeronlar yapmıştır ama gerçek sahibi Gladyo’dur. Peki kime hizmet eder, kime yarar?

Burada iki temel görüş var. Bir görüşe göre seçime bu tür olaylarla girmek hiçbir zaman iktidardaki partiye yaramaz. İlk bakışta doğru görünüyor.

Fakat bize göre bu tez istikrarlı süreçler için geçerlidir. Oysa Türkiye kırılgan bir zemindedir ve bu zemin mevcudun sürdürülebilmesi için kontrollü kaosa ihtiyaç duymaktadır.

KIRBAÇ OLARAK DARBE SEÇENEĞİ

Daha ayrıntılı inceleyebilmek için konuyu bir de şu tezle birlikte ele almalıyız: ABD Türkiye’yi AKP ile yönetemiyor, o nedenle bu tür istikrarsızlık operasyonlarıyla darbe arıyor.

Türkiye’nin önünde bir Amerikancı darbe seçeneğinin de olduğunu uzun bir zaman önce biz de yazdık. Fakat bu seçenek, 7 Haziran’a iki ay kala, AKP’nin karşısında değil artık yanında olan bir seçenektir ve takvim nedeniyle asıl 7 Haziran sonrası için ABD’nin torbasında bulunmaktadır.

Yani ABD açısından mesele bu tezdeki gibi y Haziran öncesinde “ya AKP ya darbe” şeklinde değildir. Tersine ABD’nin darbe seçeneği ihtimali, bu süreçte AKP rejimini destekleyen bir kırbaç işlevi görmektedir.

Çünkü “ABD Türkiye’yi AKP’yle denetleyemiyor, darbe seçeneği için istikrarsızlık operasyonu yapıyor” dendiği anda, AKP ile istikrar ve darbeye alternatiflik yan yana gelmiş oluyor.

Bize göre ortada bir istikrarsızlık operasyonu değil ama kontrollü bir kaos girişimi ve bunu sağlamak üzere yapılan Gladyo eylemleri vardır. Ve Gladyo terörünün amacı, kontrollü kaos ile güvenliğe oy toplamaktır. AK-Medya’nın “kaosun çaresi AKP’dir” merkezli ve güvenlik eksenli propagandası işte bu nedenledir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2015

Yorum bırakın

TSK’ye 3 yönden kumpas

MİT TIR’larını durduran 34 askerin gözaltına alınması, TSK’ye kumpasın farklı boyutlarda sürdüğünün en açık göstergesidir!

İçlerinde milli ve parlak sicilli genç subayların bulunduğu bu ekibi, üstelik “Selam Tevhid” dosyası kapsamında gözaltına almak, “askeri casusluk” ile suçlamak, tertibin yeni versiyonlarıyla sürdüğünü göstermektedir!

MİT TIR’larını durdurma işi hep F Tipi örgüt operasyonu şeklinde sunularak içi boşaltılmaya çalışıldı. Oysa MİT TIR’larının Adana ve Hatay’da durdurulması milli bir operasyondu ve AKP’nin Suriye macerasının önüne geçerek Türkiye’yi büyük bir badireden kurtarmıştı!

Gerçek budur ve Selam Tevhid, F Tipi, askeri casusluk gibi sahte etiketler bu büyük gerçeğin üstünü örtemeyecektir.

AKP’NİN YAŞ KUMPASI

AKP Hükümeti 17-25 Aralık operasyonundan hemen sonra “TSK’ye kumpas kurulmuş, kandırıldık” söylemine yöneldi. O dönem Başbakan Erdoğan‘ın başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan‘ın çıkışıyla başlayan bu “arınma” süreci, gerçekte AKP Hükümeti’nin savaşmak zorunda kaldığı cephe sayısını azaltma taktiğiydi. Yoksa “kandırılma” diye bir durum yoktu.

Olmadığını nereden biliyoruz? Bu “kandırıldık” çizgisinin sürdürülmeye başlamasından 6 ay sonra da kumpasın devam etmesinden! Nasıl mı?

Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sürecinde TSK’ye kumpasa devam edilmişti. Önce YAŞ’tan hemen önce MİT TIR’larını durduran subaylar görevden alındı, sonra YAŞ’ta Balyoz ve Ergenekon’da yargılanan tüm subaylar emekli edildi ve görev süresi 1 yıl uzatılarak Org. Necdet Özel’den sonra Genelkurmay Başkanı olması beklenen Jandarma Genel Komutanı Org. Servet Yörük tasfiye edildi. Böylece Org. Hulusi Akar’ın önü açıldı!

ERDOĞAN’IN TAKTİK SÖYLEMLERİ

Paralel devlet AKP Hükümeti’ni kandırdıysa, Erdoğan “TSK’ye kumpas kurulduğunu farkettiyse” bu hamleler neyin nesiydi?

Nitekim Erdoğan, “kandırıldık, paralel devlet ordumuza kumpas kurmuş” çizgisinin aslında 30 Mart, 10 Ağustos ve sonrası için yapılan bir taktik hamle olduğunu YAŞ’tan sonra katıldığı NTV canlı yayınındaki şu sözleriyle ortaya koymuştu: “Şura’da, gerek Balyoz gerek Ergenekon gibi davalarda kim olursa olsun, bunların emekliye ayrılması gerekirdi. Bunların içinde emekli olmayan kalmadı, hepsi emekli edildi.” (NTV, 5 Ağustos 2014)

“Hepsini emekli eden” Erdoğan iktidarının kumpas ve kandırıldık söylemi gerçek olabilir mi?

Olmadığı Erdoğan‘ın birbirini tutmayan açıklamalarından belli. Örneğin “kumpas” söylemi 17-25 Aralık’tan hemen sonra Akdoğan‘ın “o cemaat orduya kumpas kurdu” yazısıyla tedavüle sokuldu. Oysa Erdoğan o süreçte hâlâ paralel devlet dediği yapıya “ne istediler de vermedik” diye sesleniyordu.

Örneğin Erdoğan çok sonraları yaptığı bir açıklamada, paralel devleti Hakan Fidan‘a yapılan 7 Şubat 2012 operasyonundan sonra farkettiklerini söylüyordu. Ama aynı Erdoğan 4 Ağustos 2014’te Kanal 24‘te katıldığı canlı yayında paralel yapıyı 2010 yılında yapılan referandum sonrası atamalarda farkettiğini açıklıyordu! Hani Erdoğan‘ın “10 seçim değerindedir” dediği ve Fethullah Gülen‘in mezardakilerin bile kalkıp Erdoğan lehine oy kullanmasını istediği o 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan sonra…

JANDARMA’YA KUMPAS

Açık ki “kumpas” ve kandırıldık” sözleri gerçeğin ifadesi değil fakat Erdoğan‘ın ayakta kalabilmek için başvurduğu bir taktik yöntemdi.

Daha 10 ay önce “YAŞ’ta tüm Balyoz ve Ergenekoncuları tasfiye ettik” diyen Erdoğan, aynı nedenle bu kez 7 Haziran sürecinde, Harp Akademileri’nde yeniden “kandırıldık” söylemine sarılmıştır!

Fakat “kandırıldık” diyen Erdoğan, aynı dönemde Jandarma’yı TSK’den koparmış, Valileri Jandarma’nın amiri yapmış ve Gladyo’nun 50 yıllık rüyasını gerçekleştirmiştir!

Yani sonuç olarak kumpas yeni boyutlarıyla sürmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2015

Yorum bırakın

Kod adı: Dayı

Taraf‘ın 28 Kasım 2013 sürmanşeti “Gülen’i bitirme kararı 2004’te MGK’de alındı” başlığını taşıyordu. Mehmet Baransu‘nun “doğru” haberlerinden biriydi!

Evet, F Tipi örgütü bitirme kararı 2004 yılında MGK’de alınmıştı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer‘in başkanlığında toplanan MGK’nin kararı şöyleydi: “Gülen grubunun yurtiçi ve yurtdışı faaliyetleri Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu koordinesinde İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı ve ilgili diğer kurumlar aracılığıyla takip edilmelidir.”

MGK kararının devamında ayrıntılı olarak Gülen‘in özel okullarının ve öğrenci evlerinin denetlenmesi, yasadışılığının ortaya konulması ve engellenmesi; diğer yandan para hareketlerinin ve kara para uygulamalarının ilgili birimlerce takip edilmesi istenmektedir.

MGK kararında ayrıca Dışişleri Bakanı Abullah Gül‘ün Gülen okullarına destek için büyükelçiliklere gönderdiği iki genelgenin de geri çekilmesi istendi!

Kararın altında Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül‘ün imzaları vardı. MGK henüz AB’ye uyum adı altında asker-sivil dengesi gözetilerek içi boş hale getirilmemişti ve Erdoğan-Gül iktidarı da kararlara istemeyerek de olsa hâlâ imza atıyordu!

MGK KARARI UYGULANSA PARALEL ÖRGÜT OLMAZDI

Ancak bu MGK kararı uygulanmadı!

Tersine Erdoğan‘ın yıllar sonra dile getirdiği gibi F Tipi örgüt “ne istediler de vermedik” poziyonuna yükseldi; AKP Hükümeti’nin kanatları altında Emniyet ve Yargı’yı ele geçirdi, ekonomisini büyüttü, medyası her türlü muhalefete savaş açan bir işlev gördü.

MGK kararı uygulansaydı ne F Tipi çete devlet içinde “paralel bir devlet” inşa edebilecekti, ne de Ergenekon tertipleri yapılabilecekti!

Hatta diyeceksiniz ki, “MGK kararı uygulansaydı Erdoğan yıllar sonra çıkıp ‘kandırıldım’ demek durumunda da kalmayacaktı!” Hem evet, hem de hayır. Zira MGK kararı uygulansaydı bugün “kandırıldım” diyebilecek bir Erdoğan iktidarı da olmayacaktı!

Çünkü MGK kararı uygulanamadığı için karşı ahmleyle 2007’de Ergenekon tertibi başladı! Böylece hem Erdoğan iktidarının önü açıldı, hem de Açılım’a zemin yaratıldı.

Erdoğan “kandırıldığı” için değil, işte bu iki nedenle o tarihlerde “ben bu davanın savcısıyım” diyordu!

GÜLEN GLADYO’DUR

Şimdi Erdoğan‘ın talimatıyla gazeteler F Tipi örgüt karşıtı yayınlar yapıyor, arşivleri açıyor, belgeler çıkarıyor. Son olarak Yeni Şafak‘ın büyük bir kampanyayla başlattığı Gülen‘in masonluğuyla ilgili yayını izledik.

Bu yayın tartışıldı; Cemaat yayımlanan belgelerin sahte olduğunu savundu, Masonlar açıklama yapıp “Gülen’in üyeleri olmadığını” söyledi.

Gülen mason mu bilmiyorum, ama bildiğim Gülen‘in Türkiye’deki ilk Gladyo elemanlarından biri olduğu! Şöyle: Gladyo’nun tojumları “Özel Harp Dairesi” içine atıldı ama yapının sivil ayağı “Komünizmle Mücadele Dernekleri” üzerinden inşa edildi.

İşte Fethullah Gülen Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum şubesini kuran isimdi ve dernek İzmir, Ankara ve Erzurum’daydı. Üstelik Gülen, askerden Erzurum’a hava değişimi raporuyla gelerek bir döneme damgasını vuran bu derneği kurmuştu.

KAİNATIN İMAMI GÜLEN

Ve gerisi de gelmiştir. Zira Komünizmle Mücadele Derneği, daha sonra ortaya çıkacak kimi İslamcı hareketlere de ebelik yapmıştır. Bu ve türevi olan yapılar, bir yandan Gladyo’nun Türkiye şubesini inşa etmiş, bir yandan da Türkiye’deki İslamcı hareketlerin anti-emperyalist olmasının önüne geçecek tedbirler almıştır.

Dolayısıyla Gülen‘in masonluğundan ziyade, asıl Gladyoculuğu önemlidir ve üzerine gidilmelidir!

Gülen‘in bu yanını esas alarak inceleyen en önemli başvuru kitaplarından birini değerli çalışma arkadaşım Can Özçelik yazdı. “Kainatın imamı Fethullah Gülen, Kod Adı: Dayı” isimli kitap Cemaat’in şemasını ortaya koyuyor, Gülen‘in TSK’ye sızma çalışmalarını anlatıyor ve F Tipi örgütü ideolojisi ve yapısıyla birlikte kapsamlı olarak ele alıyor.

Destek Yayınları‘ndan çıkan bu önemli kılavuz kitap, aynı zamanda devletin çeşilti Gülen raporlarına da yer veriyor.

Gülen‘in asıl misyonunu görmek isteyenler, bu kitabı mutlaka okumalıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Nisan 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın