Genelkurmay’ın ABD’ye karşı tatbikat emri
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2015
Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ‘un “Nasıl Bir Türkiye” isimli kitabı çıktı. Kaynak Yayınları‘nın yayımladığı bu kitap, basında çokça tartışılıyor. Zira Başbuğ‘un terör ve Kürt sorununa bakışı, Genelkurmay 2. Başkanlığı’ndan beri, hep dikkat çekmiştir.
Kitap benim açımdan iki konusuna birinci elden tanıklık içerdiği için büyük önem taşıyor. 20 Mart 1995 Çelik Harekatı ve 2003-2005 yılları arasında Irak’ın kuzeyinde ABD ve Türk ordusuna ait timlerin karşı karşıya gelmesi olayları…
KIRILMA: 1995 ÇELİK HAREKATI
2000’li yılların başında, Em. Korg. Hasan Kundakçı‘yı Ulusal Kanal‘da yaptığım programa davet etmiş ve komutanlığını yaptığı Çelik Harekatı’nı uzun uzun konuşmuştum.
Kundakçı‘nın yardımcısı da Tümg. İlker Başbuğ‘du. Bu kitapla, komutandan sonra, harekatın komutan yardımcısından da Çelik Harekatı’nı dinlemiş olduk.
Çelik Harekatı, sadece bir terörle mücadele harekatı değil, daha çok ABD’nin merkezinde “Kürt devleti” olan bölge planına darbe vuran stratejik bir hamleydi. Nitekim o tarihten sonra yayımlanan kimi ABD raporlarında “Türk Ordusu hizadan çıktı” yorumları yapılmıştı.
Başbuğ da o nedenle kitabının ilgili bölümünü şu saptamayla bitiriyor: “Kimi yazarlara göre, ABD, TSK’ya bir ders verilmesine Çelik-1995 harekatı esnasında karar vermişti.” (s.29)
Aslında öncesinde de diyebiliriz. Zira Gladyo’nun 12 Mart 1995 Gazi provokasyonu da aslında TSK’nin Çelik Harekatı’nı engelleme girişimlerinden biriydi!
TİMLERE MİSLİYLE MUKABELE EMRİ
Türk Ordusu’nun üst komutanları, ABD’nin bölge politikalarının Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini görüyor ve kuzey Irak merkezli bu tehdide göre konumlanıyordu.
ABD’nin 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirmesi olayı, sadece 1 Mart tezkeresinin (Başbuğ bunu fırsat olarak görse de) TBMM’den geçmemesine bir tepki değil, aslında 1995’te yaşanan bu kırılmanın da bir sonucuydu.
O olay üzerine Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ Özel Kuvvetler Komutanı’na şu emri vermişti: “Timlerin bulunduğu bütün bölgeleri giderek gör. Timler yeterli kuvvette olsun. Tümlerin başındaki komutanların yeteneklerine bak. Güvenemediklerini hemen değiştir. Olabilecek muhtemel tehdit ve riskleri görüşün. Kendilerine şu kesin emri ver: “Eğer bir saldırı karşısında kalırsanız, bir üstünüze sormadan, misliyle mukabelede bulunacaksınız.” (s:42,43)
Genelkurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na böyle bir emir verdikleri konusunda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni de bilgilendiriyor ve onlara ne kadar ciddi olduklarının mesajını veriyordu!
ABD SALDIRISINA HAZIRLIK
Aslında TSK’nin 4 Temmuz 2003’ten sonra ABD’ye karşı nasıl konumlandığını anlatmaya bu emir bile yetmez. Çok daha önemlisi var.
İlker Başbuğ‘un kitabından özetle anlatalım:
Plan ve Harekat Daire Başkanı elinde bir mesajla, telaşla Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ‘un odasına girer. Mesajda Irak’ın kuzeyindeki bir timin baskına uğradığı haberi vardır. Çatışma devam etmektedir ve Tim hava desteği istemektedir.
Başbuğ hazır olunması emrini verir ama öncesinde Özel Kuvvetler Komutanı’nı arar. Komutanın bilgisi yoktur. Oysa Plan ve Harekat Daire Başkanı’nından önce onun haberi olmalıdır.
Mesele anlaşılır: İleri Hava Kontrolünün çektiği mesaj eğitim amaçlı bir tatbikat mesajıdır. Ancak mesajın sonuna yazılması gereken “tatbikat – tatbikat – tatbikat” notu düşülmemiştir! (s:43)
TSK ABD TEHDİDİNE KARŞI KONUMLANDI
Fakat burada bizim için asıl önemli olan şudur: Türk Ordusu, o dönemde tehdidi doğru algılamış ve o tehdide karşı tatbikat da yapmıştır!
Bu gerçek, Ergenekon tertiplerinin asıl mimarı olan ABD’nin neden TSK’yi hedef aldığını, neden onun en seçkin komutanlarını diz çöktürmeye çalıştığını göstermektedir.
Kuşkusuz bu şaşırtıcı değildir. Zira NATO müttefikliğine rağmen, ABD ile Türkiye’nin Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı herkesin bildiği bir gerçektir. Ordular da ülkelerinin çıkarlarını savunmak zorundadır!
Durum, bundan sonra daha da keskinleşecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ocak 2015
PKK, Kuzey Irak’ta kanton peşinde
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/01/2015
IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesi sonrasında Irak’ın kuzeyinde çok önemli iki gelişme yaşandı:
1) Erbil yönetimi, Kerkük’ü üşgal etti.
2) IŞİD, Erbil yönetiminin Kürt Bölgesi’ne bağlamaya çalıştığı Türkmen ve diğer azınlık bölgelerine saldırdı.
Bu bölgelerden biri de Ezidilerin yaşadığı Sincar ya da diğer adıyla Şengal’di. Sincar’ı savunmak için önce peşmerge devreye girdi, onun başarısızlığı üzerine de ek olarak PKK bölgeyi savunmaya başladı.
Sonuçta bugün Sincar artık IŞİD’den temizlenmiş durumdadır ve Ezidiler de yavaş yavaş topraklarına dönmektedir.
Fakat artık yeni bir sorun vardır:
PKK-KDP ARASINDA KANTON KAVGASI
PKK, fırsattan yararlanarak, Ezidilerin yaşadığı Sincar’ı “kanton” ilan etmeye çalışıyor!
Bu gelişmeyi şu üç başlıkta incelememiz gerekmektedir:
1) Kürt örgütleri arasındaki rekabet açısından:
KDP, PKK’nin kanton hamlesine sert bir şekilde karşı çıktı. Bölgenin Irak toprağı olduğunu ve PKK’nin de Türkiye örgütü olduğunu söyleyen Irak Kürt Bölgesi Yönetimi yetkilileri, PKK’yi içişlerine karışmaması konusunda uyardı.
PKK, etkin olduğu Suriye’nin kuzeyinde KDP’ye neredeyse söz hakkı bile vermiyor. Bu nedenle Barzani, PKK’nin Irak’ın kuzeyinde söz sahibi olmasına izin vermemeye çalışacaktır.
Bu olaylar, bölge ülkelerinde hak talep eden, demokrasiyi bir araç olarak kullanan bu örgütlerin maskesini de düşürmektedir. Zira güç kazanan ve bölge kontrol eden bu örgütler, başkasına yaşam hakkı tanımamaktadır.
PKK’nin tarihi de aslında Türk devletiyle çatışmasından önce kimi Kürt örgütlere ama daha çok sosyalist örgütlere savaş açmasıyla başlamıştır. PKK, 70’lerin sonunda Güneydoğu’da kendisinden başka kimsenin olmaması için her türlü şiddet ve terörü uygulamıştır.
ABD PKK’Yİ GÜÇLENDİRİYOR
2) ABD’nin IŞİD stratejisi açısından:
PKK’nin Irak’ın kuzeyinde yaptığı bu hamle, ABD’nin PKK’ye IŞİD stratejisinde verdiği merkezi rolle doğrudan ilgilidir. PKK, kendisini bu süreçte müttefik ilan eden ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt Koridoru planı için esas oyuncu olarak kullanmak isteyen ABD’nin kanatları altında palazlanmaktadır.
ABD için bu olağandır. Çünkü Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanacaksa, burada esas oyuncu PKK olmak durumundadır.
ABD bu nedenle hem Kürtlerin Birliği’ni sağlamaya çalışıyor, hem de PKK’yi Kürt Koridoru için başat güç haline getirmeye çalışıyor.
IŞİD ÜZERİNDEN HARİTA ÇİZMEK
3) IŞİD’in yarattığı fırsatlar bakımından:
IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle başlayan süreç, hem KDP’ye hem de PKK’ye altın fırsatlar yarattı. PKK, yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin müttefiki haline gelerek siyasal rolünü artırdı.
KDP ise hem Kerkük’ü işgal etti, hem de bölgesindeki Türkmen ve diğer azınlık yerleşim yerlerinde etkin konuma yükseldi. Şöyle:
IŞİD, Musul’dan sonra ve Ayn El Arap’tan önce Erbil’e yöneldi. O süreçte ara bölgede kalan Türkmen yerleşim yerlerini darmadağın etti. Türkmenlerin bir bölümü tarihi yerleşim bölgelerini terketmek zorunda kaldı. Türkmenler dağıldıkça, yerleri KDP’nin egemenlik alanı olmaya başladı.
Bu noktada Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşad Salihi‘nin şu sözleri oldukça önemli ve aydınlatıcıdır: “Terör örgütü IŞİD, Irak’a bir proje getirdi. IŞİD, Sünni, Şii ve Kürt bölgesini çizdi ama Türkmen bölgelerini haritadan sildi.” (rudaw.net, 16 Ocak 2015)
Bu köşede daha önce belirtmiştik: IŞİD bir sosis gibi Irak’ta Bağdat ile Erbil’in, Suriye’de Şam ile Türkiye’nin arasına girdi. ABD, IŞİD’i gerilettikçe, sosisten kalan boşluklar Kürt bölgelerine dönüştürülmeye çalışılacak. ABD’nin IŞİD stratejisi özetle budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ocak 2015
AKP’nin ‘ne Esad, ne IŞİD’ pozisyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/01/2015
New York Times gazetesi, ABD’nin Suriye’de Esad‘lı çözüme yakınlaştığını yazdı. Peki bu haber-analiz doğru mu, yoksa Washington’daki iç çarpışmayı yansıtan ve ABD içindeki yönelimlerden birine işaret eden bir hamle mi?
Görüşümüzü bazı olgulara dayandırarak açıklayacağız ama önce bu haberin Türkiye’deki etkisini inceleyelim:
DAVUTOĞLU 3. SEÇENEK ARIYOR
“ABD’nin Esad‘lı çözüme yakınlaşttığı” iddiası karşısında Ankara’nın pozsiyonunun ne olacağını, ilk olarak İngiltere’de bulunan Başbakan Ahmet Davutoğlu açıkladı.
Davutoğlu, Suriye’de Esad ile mi yoksa IŞİD ile mi devam edileceğinin sorulamayacağını belirtti: “Ortadoğu’daki halklar, ülkeler ya otokratik liderlerle ya da teröristlerle devam edecek. Bu iki seçenek çok büyük tehdit. Acil bir şekilde üçüncü seçeneği ortaya çıkarmamamız, güçlendirmemiz gerekmekte.” (El Cezire Türk, 21 Ocak 2015)
Peki nedir o üçüncü seçenek? Demokratik sistemler, yönetimler!
Davutoğlu‘nun demokratik yönetim dediğinin İhvan diktatörlüğü olduğunu biliyoruz. Zira Esad, 4 yıl önce AKP’nin istediği gibi iktidarı İhvan ile yaplaşsaydı, Erdoğan‘ın kardeşi kalmaya devam edeekti!
DIŞİŞLERİ: POZİSYONUMUZDA DEĞİŞİKLİK YOK
Davutoğlu‘nun açıklamasından sonra, bir başka açıklama da Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi. Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, ABD’nin Esad‘lı çözüme yaklaştığı haberinin sorulması üzerine “Suriye’de pozisyonumuzda değişiklik yok” dedi. (hurriyet.com.tr, 22 Ocak 2015)
Uzatmadan belirtelim: AKP Hükümeti’nin Suriye’de Esad karşıtlığında ısrar etmesi, bu konudaki pozisyonunda bir değişikliğe gitmemesi, sadece siyasi bir körlük değil, aynı zamanda ilan ettikleri “stratejik derinlikte” dip altı yaptıklarının resmidir!
Ancak dip altı yapanlar, Suriye’deki tablonun mimarı olan Erdoğan ve Davutoğlu ikilisidir! AKP içinde bu düşmanlık merkezli dış politikaya itiraz eden bir kesimin olduğunu biliyoruz. Geçen ay Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın Suriye ve Mısır ile yaşanan soğukluğun süratle giderilmesi gerektiğini açıklaması ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun “Suriye’de yeni ve kapsayıcı bir hükümetin olması konusunda bazı detaylarda farklı görüşlerimiz olsa da, İran’la aynı düşünüyoruz” demesi, AKP içindeki o eğilime işaret etmektedir.
ÖNCE IŞİD Mİ, ESAD MI?
Tıpkı Türkiye’deki gibi ABD’de de Suriye ve daha genel olarak Ortadoğu konusunda iki farklı eğilim var. Bu iki eğilimin ne düzeyde çarpıştığını, zaman zaman bu köşede inceliyoruz.
New York Times‘in “ABD’nin Suriye’de Esad‘lı çözüme yaklaşığı” haber-analizi de, bize göre bu kapsamdadır. Ve kuşkusuz ABD’nin güç erozyonundan kaynaklı zorunlu pozisyonunun bir yansımasıdır. Şundan:
ABD, Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanarak Suriye rejimini 4 yılda yıkamadı. Suriye’ye doğrudan açık savaş da ilan edemedi. Uluslararası platformda Rusya’yı, sahada ise hem Rusya’yı hem de İran’ı aşamadı. Dahası Rusya’nın Cenevre girişimine bile razı olmak zorunda kaldı.
IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesi ise ABD’ye yeni bir hamle yapma fırsatı doğurdu. Özetle ABD havadan, peşmerge ve Suriyeli mıhalifler ise karadan IŞİD’e karşı savaşacak; Türkiye ise sınırını ve üslerini açarak, koalisyona her türlü lojistik katkıyı sunacaktı.
ABD, Rusya ve İran’ı da dikkate alarak, bu stratejisinin merkezine IŞİD’le mücadeleyi koydu. Pentagon sözcüsü John Kirby‘nin çeşitli zamanlarda açıkladığı gibi Washington için hedef önce IŞİD, sonra Esad’dı!
AKP Hükümeti ise Esad karşıtlığını dış politikasının merkezine oturttuğu ve kendisine bir esneklik payı bırakmadığı için bu pozisyondan dönemedi. Bu nedenle ABD’yle yürüttüğü IŞİD stratejisi müzakerelerinde hep “IŞİD’le birlikte Esad’ın da hedef alınmasını” şart koştu.
Eğit-Donat da dahil süren pazarlıklarda mesele bu noktada düğümlendi. Ancak Dışişleri Bakanlığı kaynaklarına göre bu düğüm şöyle çözülecek: Eğitilip donatılacak muhaliflerin kime karşı savaşacağı, imzalanacak mutabakat muhtırasına yazılmayacak!
Böylece Ankara, Washignton’un IŞİD stratejisine tamamen çıpalanmış olacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ocak 2015
AKP sürekli ‘ihanet şebekesi’ mi üretiyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/01/2015
Adı yolsuzluğa karışmış 4 eski bakan Yüce Divan’a yollanamadı. Kuşkusuz bunda Erdoğan‘ın özel bir gayreti var. Erdoğan “yolsuzluk operasyonu” doğrudan kendisini hedef aldığı için, soruşturma komisyonunun kimlerden oluşacağından, oylamanın tarihine kadar konunun her ayrıntısıyla özel olarak ilgilendi.
İşte Erdoğan‘ın bu gayretine rağmen, AKP’nin 48 fire vermesi, durumu daha da önemli hale getirmektedir. Kuşkusuz firelerin TBMM’de iyi bir grup kuracak sayıya ulaşması, AKP’deki çatlağa da işaret etmektedir. Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz konu başka.
TAYYAR HAİN AVINDA
AKP milletvekili Şamil Tayyar, oylamanın yapıldığı önceki gece, canlı yayında o 48 AKP’liyi “içimizdeki ihanet şebekesi” diye niteledi ve iki günde hepsini tek tek saptayacaklarını ilan etti!
Kuşkusuz Tayyar‘ın nitelemesi, daha önce de milletvekillerinin yüzlerine baka baka “içinizde paralel yapıya inanmayanlar var” diyen Erdoğan‘ın tehditleriyle de uyumludur.
Aslında şöyle kabaca tarihine baktığınızda, AKP’nin sürekli “ihanet şebekesi” ürettiğini görürsünüz: Örneğin AKP’nin dört kurucu sütununan biri olan Abdüllatif Şener de haindi, Erdoğan‘ın özel davetiyle AKP’de milletvekili olan Hakan Şükür de… Örneğin AKP’nin ilk yıllarında süspansiyon görevi gören milliyetçi muhafazakarlar da haindi, AKP’nin tam iktidar olabilmesi için engel görülen kuvvetlere özel operasyonlar yapan Cemaat de…
Yani AKP 13 yılda sürekli bir “ihanet şebekesi” üretmişti! Peki neden?
ERDOĞAN’IN POLİS REJİMİ İHTİYACI
AKP bir koalisyon olarak kuruldu; tarikat ve cemaatlerin koalisyonuydu… Hatta ilk kabinede herhangi bir tarikat ya da cemaatle bağı olmayan sadece tek bir Bakan vardı!
Zamanla koalisyon çatırdamaya başladı. İktidarın nimetleri, tarikatlar ve cemaatler arası rekabeti artırdı, pastadan daha çok pay alma kavgası ortaya çıkmaya başladı. Öte yandan bu tür bağları olmayan kimi AKP’liler ile AKP’ye Batı adına destek veren liberaller de zamanla Erdoğan merkezli yapıyla ters düşmeye başladılar.
Neticede Erdoğan, zaman içinde güç biriktirdikçe, o gücü koalisyon ortaklarıyla paylaşmamaya başladı ve adım adım tek adamlığa gitti. Ancak her tek adamlıkta olduğu gibi Erdoğan’ın tek adamlığı da aslında bir yalnızlıktı.
Dünyada tek adam olmuş hemen her siyasi liderde görülen hastalıklar Erdoğan’da da başladı: Güvensizlik! Erdoğan‘ın özellikle son dönemde devleti MİT’e bağlama girişimi de, bir polis rejimi inşa ediyor oluşu da, AKP’yi kontrol edebilmek adına cumhurbaşkanlığı katında gölge kabine kurması da bu nedenledir.
Benzerini Abdülhamit de kurmuştu: Jurnalcisini başka jurnalcilerle izlemişti!
AK-REJİM GÜVENLİK SORUNUDUR
Tam bu noktada anımsatalım: Erdoğan, 17-25 Aralık sonrası ortalığa saçılan dinlemelerle ilgili olarak birara sık sık “cumhurbaşkanımızı da (Gül) dinlemişler” diyordu. Ancak Gül’ün tapeleri hiç ortaya çıkmadı. Hatta bu durum, Erdoğan‘ın Gül‘e şantajı diye de yorumlandı.
Önceki gün F Tipi’nin dinleme üssüne yapılan baskında Erdoğan dahil pek çok yetkilinin dinlendiği kesinlik kazandı. Ama dinlenenler arasında Gül‘ün adı yoktu! Peki Erdoğan o süreçte Gül’ün dinlendiğini nereden çıkarmıştı?
1) Aslında kaset yoktu ve Erdoğan var diyerek o süreçte Gül‘ü tarafsızlaştırmak istemişti.
2) Aslında bir kaset vardı ancak bu kasetin rejisörü diğerlerinden farklı olarak F Tipi yapı değildi!
Elbette yanıtı bir gün ortaya çıkacaktır, zira bu konu sadece Gül‘ü değil, hepimizi ilgilendirmektedir. Şundan:
AKP Hükümeti bir yıldır F Tipi yapının üzerine giderken çeşitli kasetleri, dinlemeleri ve tapeleri bulmaktadır. Hatta 360 bin kişiyi kapsayan türden bu dinlemelerin varlığı, bazı isimler açıklanarak gazetelere de yansımıştır.
Peki ya sonra? Yani AKP Hükümeti kanuna uygun olarak tek tek o 360 bin kişiyi haberdar etti mi? Suç unsuru taşımayan o kasetleri, o tapeleri imha etti mi?
Yoksa tıpkı daha önce siyasi hedeflerini tasfiyede kullandığı gibi yine o kasetleri kendi çıkarı için kullanmak üzere arşivliyor mu?
Asıl mesele buradadır ve birbirlerini kolayca “ihanet şebekesi” kurmakla suçlayan AKP’lilerin varlığı işte bu noktada hayatımız için bir güvenlik sorunu yaratmaktadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ocak 2015
Hrant Dink neden öldürüldü?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/01/2015
Hrant Dink, bu yıl “1915’ten Hrant’a soykırım sürüyor” pankartıyla anıldı. “Hrant’ın dostları”na göre, onun ölümü de bir soykırımdı!
Hrant Dink’in öldürülmesini de “soykırım” diye değerlendirmek, açık söyleyelim, Türk düşmanlığından başka bir şey değildir!
Öte yandan “Hrant’ın dostları”nın 8 yıldır onu öldürenin Ergenekon örgütü olduğunda ısrar etmesi, tüm kanıtlara rağmen gerçek failleri görmemesi, sadece bir körlük değil ama düşmanlık gözlüğü takıyor olmalarındandır!
Hrant Dink‘i ilk günden beri F Tipi yapının katletdiğini söylüyoruz. Bugün artık daha net anlaşılmaya, mahkemelerde kanıtlanmaya başladı.
Peki neden öldürüldü Hrant Dink? Özetleyelim: Emperyalizmin hedefi milli devlettir! Milli devlet sadece tankla topla değil, öncesinde “tarihinin hakkından gelmek” çabasıyla hedef alınır. Milleti milliyetlere parçalama hedefli Açılım’larla Türk milleti, Türk milliyetine, Kürt milliyetine, Ermeni milliyetine ayrıştırılır. Milliyetler birbirine düşmanlaştırılır. Bunun için de tarihin içinden acılar çıkarılır, büyütülür, kullanılır.
Emperyalizm, tüm bunları gerçekleştirebilmek için de, engel olacak kuvvetleri öncesinde tasfiye etmeye ve etkisizleştirmeye çalışır. Ergenekon tertipleri işte bu engelleri tasfiye etme operasyonuydu.
HRANT DİNK: İLAÇ BİZİZ
Hrant Dink bu emperyalist tezgahı Türkiye’de en iyi okuyabilen insanların başında geliyordu. Çünkü gerçek bir solcuydu ve emperyalizme her koşulda karşıydı! Ermeni meselesinin de Kürt meselesinin de emperyalizmin çıkarları için kullanılmasına cepheden karşı çıkıyor, birlik ve kardeşlik temelli çözümler istiyordu. Örneğin bir röportajında batının bu meseleyi kurcalamasına karşı çıkmış ve “ilaç biziz” diye haykırmıştı:
“Hasta iki toplumuz biz, Türkler ve Ermeniler. Ermeniler büyük bir travma yaşıyor, Türklere yönelik. Türkler de Ermenilere yönelik büyük bir paranoya yaşıyor. İkimiz de klinik vakalarız. Kim tedavi edecek bizi? Fransız senatosunun kararı mı, Amerikan senatosunun kararı mı? Kim verecek reçeteyi? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler, Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru. Bunun dışında ilaç, hekim yok! Diyalog tek reçete! Bunun dışında bir çözüm yok, yok, yok!”
“Diasporaya sesleniyorum, 1915’e takılıp kalmayın, kendinizi 1915’e bağlamayın, kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Biz yaşadık. Biz Anadolu insanıyız, acıyı onurla sırtlayıp taşırız; yaygara yapmadan, patırtıya vermeden acıyı sırtlar taşırsınız!”
“Dünyaya diyorum ki, ‘senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para etmez. Ermeniler Türkleri öldürmediler mi? Öldürdüler. 1918’li yıllarda Ruslar yukardan tekrar gelirlerken, intikam dediğimiz kavram neyse, lanet ediyorum o kavrama zaten, oldu bunlar.”
“Türklere diyorum ki, ‘Ermeniler niye bu kadar çok ısrar ediyor’ diye, bu sorunun üzerinde durun. Biraz bunun üzerine empti yapın. O zaman belki bunların o duruşu üzerinde biraz onur göreceksiniz. Ermenilere de diyorum ki, Türklerin ‘hayır bu bir soykırım değildir’ sözünün üzerinde de bir onur görmeye çalışın. Nedir o onurlu duruş? Bir Türk olarak ben soykırıma karşıyım, ırkçılığa karşıyım, benim atalarım böyle bir şey yapamaz, çünkü ben yapmam!”
HRANT DİNK’TEN KÜRTLERE UYARI
Hrant Dink‘in ölümünü ayrılıkçılıklarına malzeme yapan “dostları”, onun 25 Nisan 2006’da, Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı şu konuşmayı da bu 8 yılda hep perdelemişlerdir:
“Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi, kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracak sandı. Ama yanıldı. Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar. Çekip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar.”
“Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey. Amerika geldi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu? Ümit mi oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş. Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları burada kendi didişmesi içinde bırakır.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ocak 2015
Baykal kasetinin dersleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/01/2015
Baykal kaseti, AKP ile Cemaat’in kumpastaki rol bölüşümünü ortaya koyabilecek önemli düğümlerden biridir. O nedenle çözülmesi gerekmektedir.
Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun‘un Kırmızı Kedi Yayınevi‘nden çıkan “İn” isimli kitabı, bu düğümün çözülmesini sağlayacak ipuçları içeriyor.
KASETİ BAYKAL’A KİM GÖTÜRDÜ
Baykal, kendisini CHP Genel Başkanlığı koltuğundan düşüren o kasetin failinin Pensilvanya olmadığını savunmuştu hep. Böyle düşünmesinin iki nedeni vardı:
1) Erdoğan kaseti dilinden düşürmüyordu; eline her mikrofonu aldığında Baykal‘ı ahlaksızlıkla suçluyordu, “beline hakim olamadın” diyordu.
2) Kaset, yayınlanmadan önce F Tipi yapı tarafından Baykal‘a ulaştırılmış ve adres şaşırtılmıştı!
Sabri Uzun bu noktada önemli bir katkı yapıyor ve Baykal‘a kaseti ilk olarak Cemaat’in polislerinin değil, bir gazetecinin götürdüğünü yazıyor. Uzun, Cemaat’in böyle durumlarda polis kullanmadığını belirtiyor.
UZUN: BAYKAL KASETİ ERDOĞAN’A KUMPAS
Kaset aynı zamanda Erdoğan‘a da götürülmüş, ona da izletilmişti. Zaten Kılıçdaroğlu, Erdoğan‘ın o kaseti izlerken çekilmiş görüntülerini izlemişti!
Uzun bu konuda şunu söylüyor: “Tayyip Erdoğan‘a götüren, Cemaat’in Emniyet imamlarından biri. Görüntüleri bilgisayarla götürüyorlar. Bilgisayar başında izlerken hem aletin kamerasından hem de ‘kravat kamera’ yöntemiyle değişik açılardan görüntülerini kaydediyorlar. Sonra bu görüntüleri de servis ediyorlar. Yani bu kasetle hem Deniz Baykal’a hem de Tayyip Erdoğan’a kumpas kurulmuş oluyor.”
Burası sorunlu bir nokta. Zira bu nasıl hem Baykal‘a hem de Erdoğan‘a kurulan bir kumpasmış ki, birinin neredeyse siyasi hayatını bitiriyor ama diğerinin önünü açıyor! 7 Mayıs 2010’da servis edilen o kaset, birkaç ay sonraki 12 Eylül 2010 referandumunu bile etkilemişti!
ERDOĞAN MİT’İ GÖREVLENDİRMEDİ
Deniz Baykal‘ın o kasetle ilgili Pensilvanya’yı aklamaya çalışması ne kadar yanlışsa, kasetin Baykal’ın yanısıra Erdoğan‘a da kumpas olduğunu iddia etmek de o kadar yanlıştır.
Kaldı ki Erdoğan sadece o kasetten faydalanmakla kalmamış, kasetin failinin bulunmasını da istememiştir! Yoksa devletin gücü ve olanakları o kaset işini çok kısa bir sürede aydınlatabilirdi. Nitekim, öyle söylemesine rağmen, geçen zaman içinde Erdoğan‘ın MİT’i bu konuda hiç görevlendirmediği de ortaya çıkmıştır.
Öte yandan Baykal‘ın Uzun‘un ortaya koyduğu somut verileri elinin tersiyle itmesi ve “bunlar boş laflar” diye yorumlaması da yeni bir yanlıştır. Hanefi Avcı‘nın da Sabri Uzun‘un da işaret ettiği noktalar üzerinden gidilmelidir!
KASETLİ SİYASETİN ÖNÜNÜ AÇTI
AKP ve F Tipi örgüt, tüm tertip ve kumpaslarda olduğu gibi, Baykal kaseti olayında da suç ortağıdır. Tamam, kaseti çeken, servis eden F Tipi örgüttür ama kasetin rantından faydalanan, kasetin faillerine siyasi kalkan olan da AKP’dir!
Erdoğan o gün kaseti kendisine getiren Emniyet imamını görevden almadı! Kaseti kırıp atmadı! İnternette yayınlanmasını, tüm Türkiye haberdar olana kadar engellemedi! Tersine miting meydanlarında o kaseti diline doladı!
O gün bunları yapan Erdoğan, aynı zamanda “kasetli siyaset” yapılabilmesinin önünü açmış oldu! (Bu arada F Tipi’nin o dönemde yaptığı dinlemeler AK-Medya’da her gün haber oluyor. Peki o dinleme kayıtları ve tapeleri imha ediliyor mu?)
BAYKAL DİRENMELİYDİ
Erdoğan kadar olmasa da kasetten yararlanan bir başka isim de Kemal Kılıçdaroğlu olmuştur! Kılıçdaroğlu o kaset sayesinde Atatürk‘ün koltuğuna oturabilmiş ve o kaset sayesinde CHP’yi adım adım dönüştürebilmiştir!
Akşam “aday değilim” deyip, sabah aday olarak uyanan Kılıçdaroğlu‘nun tavrı sorgulanmalıdır.
Fakat bize göre asıl suçlu Baykal‘dır! Baykal o gün “kasetli siyaset” şantajına boyun eğmeyip direnmeliydi. İstifa etmemeliydi. Baykal direnseydi, 12 MHP’liyi tasfiye eden kasetler de siyaseti biçimlendirememiş olacaktı!
Türk siyasetinin kasetten çıkaracağı en önemli ders, bize göre budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2015
Türk-Rus ittifakı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/01/2015
Aydınlık‘ta okudunuz: Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘in sözcüsü Sergey Markov, Türkiye ve Rusya’nın yeni bir modelde birleşmesi gerektiğini savundu. (Aydınlık, 12 Ocak 2015)
Antalya’daki 3. Türk-Rus Entelektüeller Buluşması’na katılan Markov, Türkiye’nin AB’ye değil, Avrasya Birliği’ne katılarak güçleneceğini savundu. Markov‘un dikkat çektiği konulardan biri de, çatışmaya açık sorunlu bölge olan Kafkasların da Avrasya Birliği’nde yer alması gerektiğiydi.
MARKOV 9 YIL ÖNCE VURGULAMIŞTI
Aydınlık yazarı Cüneyt Akalın anımsattı. Sergey Markov 2006’da da Türkiye’ye gelmişti ve 11-12 Eylül günlerinde İstanbul’daki Uluslararası Güvenlik Konferansı’nda konuşmuştu.
Haftalık Aydınlık Dergisi, Markov‘un açıklamalarına o zaman da dikkat çekmişti: “Rusya Türkiye ilişkilerini değerlendiren Markov, Türkiye’nin 60 yıldır ABD ile siyasal ittifak içinde olduğunu bildiklerini ama son zamanlarda bir şeylerin değişmekte olduğunu gözlediklerini sözlerine ekledi. ABD’nin Türkiye’nin sorunlarını çözmediğini, tersine yeni sorunlar yarattığını belirten Markov, sözü AB’ye getirdi. ‘Türkiye AB’ye girmek istiyor ama sorunu çözemedi. Çünkü AB yoksul ve sorunlu ülke istemiyor’ diyen Markov, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde pek çok soru işareti bulunduğuna dikkat çekti. Markov Türkiye’nin bir geçiş döneminden geçtiğini, siyaseten ABD’ye, ekonomik olarak ise komşularına (Rusya vd.) yakın olduğunu, bu durumun Türkiye’yi yeni bir mecraya ittiğini belirtti.”
2006 yılı, kuşkusuz AKP Hükümeti’nin hâlâ Türkiye’deki kimi kesimleri AB’ye tam üyelik masalıyla oyalayabildiği yıllardı. Markov‘un yeni bir siyasal yönelime işaret etmesi o bakımdan da önemliydi.
İŞBİRLİĞİNİN BAZI KAZANIMLARI
Bugün Türk-Rus ilişkilerini geliştirebilmenin zemini, Batıcı bir hükümetin varlığına rağmen, düne göre daha sağlamdır. Dahası, Türk-Rus işbirliği, Türkiye’nin önündeki güvenlik problemleri nedeniyle hayatidir. Şundan:
1) Rusya’nın merkezinde yer aldığı ve Kazakistan, Belarus, Ermenistan’ın üye olduğu, Kırgızistan’ın da yakında üye olacağı Avrasya Ekonomik Birliği, ABD ile AB arasında yapılmaya çalışılan ve Türkiye’nin dışarıda bırakılacağı görülen Serbest Ticaret Anlaşması nedeniyle özel önem kazanmıştır.
Ermenistan’ın bu birlik içinde yer alması ve Türk-Rus işbirliğinin gelişmesi, hem Ermeni soykırımı yalanını ABD’nin elinden almakta, hem de Kafkaslardaki Azeri-Ermeni sorununa barışçı bir çözüm bulmakta yararlı olacaktır.
2) Rusya’nın Çin’le birlikte merkezinde yer aldığı Şangay İşbirliği Örgütü, Türkiye açısından bir çekim merkezi olma özelliklerine sahiptir. Bir kere en başta 5 Türki Cumhuriyet bu örgütün üyesidir.
Öte yandan, Türkiye’nin gözlemci ve diyalog ortağı gibi sıfatlardan sonra bu örgüte tam üye olması, ticaretin yeni merkezi olan Asya-Pasifik’e avantajlarla ulaşması anlamına gelecektir.
KOMŞULARLA DOSTLUK GETİRECEK
3) Daha önemlisi, Türk-Rus işbirliğini geliştirme hedefi, AKP Hükümeti’nin komşularla düşmanlık politikasını önce frenleyecek ve sonra da bitirecektir. Zira Rusya, başta Suriye konusunda olmak üzere, bölgedeki sorunlarda ABD’ye karşı bölge ülkeleriyle birlikte davranmaktadır.
4) Diğer yandan Türk-Rus işbirliği büyük ekonomik çıkarlarla doludur. Örneğin Türkiye, Rus, Türkmen, Azeri ve Hazar enerji havzalarından daha rahat faydalanacaktır. Dahası, ABD’nin dayattığı boru hatlarına bekçi olmak yerine bu kez Doğu-Batı arasında söz sahibi bir enerji koridoru olacaktır.
5) Türkiye’nin önündeki Batı Asya Birliği (İran, Irak, Suriye ve KKTC) modeliyle birlikte düşünülürse, çok geniş bir coğrafyada, çok büyük bir itttifak yaratacaktır.
100 YIL SONRA
Geçen yüzyılın başında Türk-Rus işbirliği yeni bir çağ başlattı. Ruslar, Lenin‘in önderliğinde ilk Sosyalist Devrim’i yaptı. Türkler de Mustafa Kemal‘in önderliğinde emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı verdi ve kazandı.
Sadeleştirerek özetleyelim: ÇanakkaleZaferi olmasa Bolşevik Devrimi olmayacaktı, Bolşevik Devrimi olmasa, Kurtuluş Savaşı daha zor kazanılacaktı.
100 yıl sonra, bu yüzyılın başında, yine aynı ağırlıkta siyasal etkiyi sağlayacak bir ittifak seçeneğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’yi kimin yönettiğinden bağımsız olarak, bu modele doğru yönelmekteyiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ocak 2015
Genelkurmay’ın Eğit-Donat savunması
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/01/2015
Yoğun gündem nedeniyle erteledik: Verda Özer, Ankara’da üst düzey yetkililerle yaptığı görüşmeyi “Ankara kulisleri: ABD ile pazarlık tıknadı” başlığıyla yazdı. (Hürriyet, 10 Ocak 2015)
Özer‘in üst düzey yöneticilerden öğrendiğine göre ABD ile Türkiye arasındaki Eğit-Donat pazarlıklarında üç anlaşmazlık var:
1) Muhalifler kime karşı savaşacak? ABD IŞİD’i düşman olarak tanımlıyor ama Türkiye, Esad‘ın da düşman olarak gösterilmesini istiyor.
2) Muhalifler kim? ABD kendi seçmek istiyor, Türkiye ise ÖSO’nun seçilecek muhaliflere dahil edilmesini istiyor.
3) Türkiye “uçuşa yasak bölge” ilan edilmesini istiyor, ancak ABD buna yanaşmıyor.
PROGRAM MART’TA
Peki durum ne? Üst düzey yöneticilerin belirttiğine göre bu pürüzlere rağmen program Mart sonunda başlıyor. Program dört ayaklı. Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Katar. Her ülke, muhalifleri kendi inceleme sürecinden geçirerek seçecek. ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık,”kime karşı” sorusu metinde yer almayarak aşılıyor. Türkiye ayağında, 3 yıl boyunca yılda 1500, 2000 militan eğitilecek. Bu sürenin uzatılması da mümkün. Eğitimi Türkiye ve ABD birlikte yapacak. Ancak programın dört ayağını ABD koordine edecek.
Üst düzey yöneticilerin verdiği bu bilgiler, bizdeki “anlaşma var, imzalar bekliyor” bilgisini de doğruluyor. Ancak Verda Özer‘in üst düzey yöneticilerle yaptığı görüşmeyi özetlediği şu son cümle, asıl önemli olandır ve yazının başlığını da değiştirecek niteliktedir: “Aslında Türkiye ABD’nin taleplerini karşılamaya hazır. Ancak kendisine biçilen rolü oynamak değil, harekatı birlikte planlamak istiyor.”
İNCİRLİK KULLANILIYOR!
SUKO Başkanı Halid Hoca‘nın söyledikleri de Ankara’daki üst düzey yöneticileri teyit ediyor: “Eğit-Donat programı başka, mevcut destek programı başka. Eğit-Donat programı Esad’a karşı olmayacak, ancak muhalefetin Esad’la savaşı ayrı devam edecek.” (El Cezire, 14 Ocak 2015)
Yakın zamanda ABD’li yetkililerle görüşen Halid Hoca‘nın formülasyonu, asıl gerçeği ortaya koymaktadır. Pürüz ve anlaşmazlık diye sunulanlar ayrıntıdır! Zira pratikte eğit-donat programından geçmiş bir militanın IŞİD’e karşı silah çekmesi ama silahını Suriye askerine doğrultmaması, eğitimde öğrendiklerini askere karşı uygulamaması mümkün değildir!
Bakın İncirlik konusu da öyle. Önce Türkiye’nin anlaşma olmadan ABD’ye İncirlik’i kullandırmayacağı söylendi. Ancak Katar’dan kalkan ABD uçaklarının lojistik destek için İncirlik’e indiği gerçeği ortaya çıkınca, üssün insani ve lojistik destek için kullanıldığı açıklanmak zorunda kalındı.
Aslında bu bile eksikti. Zira “acil ve mecburi iniş” kavramı üzerinden İncirlik’in ABD’ye kullandırılma çerçevesi hayli genişlemiş durumda!
PAZARLIĞI DIŞİŞLERİ YAPIYOR
Ankara, İncirlik için izlediği yolu, Eğit-Donat programı için de izledi. TSK kaynaklı haberlerle kamuoyuna “itiraz ediyoruz, anlaşmıyoruz, inisiyatif bizde” propagandası yapıldı.
Bu süreçte “ABD’li yetkililer Kırşehir’den gönderildi” gibi haberler bile görüldü. Oysa ABD’li yetkililer TSK’nin Eğit-Donat programının yapılması için önerdiği Kırşehir’deki askeri tesisi gezmiş ve işleri bitince ayrılmışlardı!
Kamuoyunu şu yolla oyaladılar: Eğit-Donat kapsamında önce “kimseyi eğitmeyeceğiz” dediler, sonra “sadece Suriyeli muhalifleri eğitiriz” dediler ve şimdi de “ama PYD’yi eğitmeyiz” diyorlar!
Evet, Eğit-Donat konusunda “imza yok” diyorlar ama peşmergeyi eğitiyorlar, teçhizatlandırıyorlar!Başbakan Davutoğlu peşmergenin eğitildiği Irak’ın kuzeyindeki kampı ziyaret ediyor ve basına “Eğit-Donat programı çoktan başladı” mesajı veriyor!
Gerçek şudur:
1) İnisiyatif TSK’de değil! ABD’yle pazarlığı Dışişleri Bakanlığı yapıyor ve askeri çevreler, Genelkurmay Başkanlığı’nın bu sürece tam uyum gösterdiğini belirtiyorlar!
2) Genelkurmay Başkanlığı peşmerge eğitmeyi de savunuyor! Hatta askeri çevrelere göre Genelkurmay Başkanlığı, bunu iyi komşuluk ilişkisiyle ve Erbil yönetimini başkasına kaptırmamakla açıklıyor!
NE YAPMALI?
Sorunun sürekli “itiraz var” boyutuna saplanmak, soruna karşı kamuoyu yaratmayı engelliyor. Tersine “itirazın etkisiz” olduğuna dikkat çekerek, kamuoyunu bu ciddi sorun karşısında teyakkuzda tutmalıyız! TSK asıl öyle inisiyatif kazanır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2015
Türkiye’nin üç işi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/01/2015
Öünümüzde, ülkemizin geleceğini ilgilendiren üç temel iş var. Bugün, Haziran 2015 seçimlerini de kritik hale getiren bu işleri inceleyeceğiz:
1) AÇILIM’I KAPATMA İŞİ
Türkiye’nim önündeki en önemli iş Açılım’ı kapatma işidir. Çünkü bu iş doğrudan siyasal birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü ilgilendirmektedir.
Açılım, AKP Hükümeti tarafından “milli birlik ve kardeşlik” projesi olarak sunulsa da, bir ABD projesi olarak hedefinde milli devlet vardır, ülkeyi “milliyetlere ayırmayı” amaçlamaktadır.
Açılım’ın iki dayanağı: Kürtlerin hem Amerikancı politikalarla uzun yıllar temel haklarından mahrum bırakılması hem de yine Amerikancı politikalarla bunun sorumluluğunun devrimci cumhuriyete yüklenmesi, Açılım’ın kamuoyu nezdinde iki dayanağı haline getirildi.
Açılım’ın yükseldiği iki sütun: Açılım hem “özerklik ve devlet” vaad edilen bölücülük üzerinden, hem de Kemalist devleti yıkmak isteyen gericilik üzerinden, ikisinin ittifakıyla yükseltildi.
Açılım’ın ikili karakteri: Açılım, hem Kürtleri ayrılıkçılık temelinde, hem de Türkleri “defolup gitsinler” şeklinde kışkırtmaktadır.
İçeride Türk ile Kürt’ü ayrıştıran, dışarıda Kürtleri tetiğe sürerek halkların boğazlaşmasına zemin yaratan Açılım’ın kapatılması hayatidir.
İşçi Partisi’nin “birlik ve kardeşlik” eksenli karşı çıkışı esas alınarak, Haziran 2015 seçimlerinden önce Açılım kapatılmalıdır!
2) SURİYE’YLE DOSTLUK
ABD’nin Irak’ın kuzeyinde 20 yılda inşa ettiği Barzanistan’ı, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmayı hedefleyen Suriye saldırısı, Türkiye’yi sadece komşularıyla karşı karşıya getirmemiş, içeride de terörün açık hedefi yapmıştır.
ABD projesine, İhvan kontrollü bir Suriye hevesiyle dahil olan AKP Hükümeti, 910 kilometrelik sınırlarını Bosna’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyadan gelen teröristlere açarak, Türkiye’yi bölge için güvenlik sorunu haline getirmiştir.
Suriye rejimini yıkmak için topraklarında terörist örgüt kurmak ve desteklemek yeterince büyük bir suçken, AKP Hükümeti bunu, çıkardığı tezkere ile Suriye’ye açık müdahaleye dönüştürmek istemektedir. Bölgenin kararlı direnişine rağmen bu risk yine vardır ve o nedenle tıpkı son 4 yılda olduğu gibi yine Erdoğan-Davutoğlu ikilisini fetih hayallerinin önünde durmak zorundayız!
Bu nedenle İşçi Partisi’nin AKP Hükümeti’ne rağmen Ankara-Şam arasında kurduğu dostluk köprüsünün büyütülmesi ve sağlamlaştırması, önümüzdeki 6 ayın en önemli ikinci işidir.
3) SOYKIRIM YALANIYLA MÜCADELE
Türkiye’nin önündeki üçüncü önemli iş, bir ABD saldırı ve sıkıştırma aracı olarak sürekli karşımıza çıkarılan soykırım yalanıdır. Saldırı bu yıl 100. yıl bahanesiyle emperyalist bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in bu yalanı “Ermeni soykırımı iddiası emperyalist bir yalandır” diyerek Avrupa’nın merkezinde çiğnemesi ve kendisine açılan davayı AİHM’de kazanması, 100. yıl öncesinde bu silahı daha ağır şekilde kullanmak isteyenlerin hevesini kursağında bıraktı.
İsviçre devletinin Perinçek kararını kaldırtabilmek için AİHM’e itiraz başvurusu yapması, son çabalarıdır. 28 Ocak’ta görülecek bu davayla konunun uzmanlarının da dediği gibi bu emperyalist yalan tarihin çöplüğüne gömülecektir.
Ancak “yurtdışına çıkış yasağı” kaldırılmayarak Perinçek‘in kendi davasında bulunması engellenmektedir. Perinçek’in Türk tezini AİHM’de savunmasını engellemek hem Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür, hem de Ergenekon tertiplerinin ve kumpasın sürdüğünün göstergesidir!
O yasak kaldırılmak zorundadır! Zira 28 Ocak davası, tarihsel bir yalanla beslenmeye çalışılan düşmanlıkları bitirecektir: İçeride Ermeni kökenli yurttaşlarımızı rahatlatacak, dışarıda Türkiye-Ermenistan iyi komşuluk ilişkilerine vesile olacaktır.
Emperyalizmin elinden bu silahın alınması sadece Türkiye için değil, Ermenistan için de büyük bir ferahlama olacaktır. Tam adı “karşılıklı mukatele” olan 100 yıl önceki ortak acılar, düşmanlığın değil, bundan sonra dostluğun ve iyi ilişkilerin dayanağı olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ocak 2015
Türkiye’yi böldürtmeyeceğiz!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/01/2015
Vatan yazarı Hüseyin Yayman dünkü yazısında “Türkiye bölünecek mi” diye sormuş ve şu verileri aktarmıştı: “Kürtçe konuşmanın ülkeyi böleceği öne sürüldü. Kürtçe gazete çıkarsa ülke bölünür tezi ileri sürüldü. Kürtçe radyı tv yayının ülkeyi böleceği söylendi. Kürtçe okuma yazma olursa bölünecğimiz ileri sürüldü. Hepsi oldu ve bölünmedik.” (Vatan, 13 Ocak 2015)
Öte yandan Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin de dünkü “Anadolu’da birliği sağlamak” bağlıklı makalesinde şöyle diyor: “Anadolu’daki birlik parçalanmaya çalışılıyor. Vatandaşlar etnik, mezhepsel ve inanç gruplarına göre ayrıştırılıyor, kutuplaştırılıyor. Uygulanan politikaların Türkiye Cumhuriyetini bir felakete doğru götürdüğünü görüyoruz.” (Ulusalkanal.com.tr, 13 Ocak 2015)
Peki bunlardan hangisi doğru? Türkiye’nin Açılım politikalarıyla bir felakete, bir bölünmeye gittiği mi, yoksa Açılım politikalarının tersine birliği sağladığı mı?
MİLLİ BİRLİK DEĞİL MİLLİYETLERE AYRIŞTIRMA
Öncelikle şu saptamayı yapalım: Hüseyin Yayman haklı, sıraladıkları oldu ve ülke bölünmedi! Ama zaten bunların olmasıyla ülke bölünecek diyen yok!
Yayman‘ın sıraladıkları oldu diye değil ama Açılım’la büyük bir ayrışma yaşandığından dolayı Pekin‘in ifade ettiği gibi bir felakete gittiğimiz doğrudur.
Zira Açılım “milli birliği” değil, “milliyetlere bölünmeyi” amaçlıyor! Türk, Kürt, Laz, Gürcü vb. milliyetlerin geçen yüzyılda bir devrimle millet olmasını tersine çevirmeye çalışıyor. O nedenle Açılım aynı zamanda karşı devrimcidir.
Devrimle milletleşmenin idari karşılığı milli devletti; karşı devrimle yeniden milliyetlere ayrışmanın hedefindeki idari karşılık ise eyalet sistemidir, özerk yapılardır, federasyondur! Açılımcıların “yeni anayasa ve başkanlık sisteminde” ısrar etmesi bundandır.
KÜRTLERİ TETİĞE SÜRMEK
Açılım’ın bölgesel boyutu da var elbette. Orada da karşımıza şu tablo çıkıyor: AKP, “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diyerek ve “Yeni-Osmanlıcı” tezlerle kendi kamuoyuna pazarlayarak BOP’un alt düzenini kurmaya çalışıyor!
Öcalan‘ın “Suriye’de özerklik istemesi” ve PKK’nin şu aşamada Türkiye’de değil ama bölgede daha çok silah kullanacağı gerçeği işte bu nedenledir.
Bunu, Kürtlerin durumu açısından, tetiğe sürülmek diye de değerlendirebiliriz. Kürtler, Atlantik projeleri içinde önce Araplara karşı savaşa sürülmüştür, durum değiştirilemezse, bunu Fars ve Türklere karşı “büyük kalkışmaları” da izleyecektir.
Kuşkusuz bu halk boğazlaşmaları, son tahlilde en çok Kürtlerin aleyhine olacaktır.
AÇILIM’IN İKİLİ KARAKTERİ
Irak analizlerimde en çok üzerinde durduğum noktalardan biri şudur: Irak, Kürt’ünü kaybettiği için daha kolay yenildi!
Bu acı gerçek Suriye, İran ve Türkiye için hayati değerde önemlidir. Ve bu gerçek nedeniyle söyleşimlerimde hep şunu söylerim: “Kürtler sırtını dönüp ayrılmak istese bile, Türklerin omuzlarından tutup, ‘hayır gidemezsin’ demesi lazım!” Zor olana ama birliği sağlayacak olan bu tutumdur.
Kuşkusuz tersine eğilimler oluşmaya başlıyor. “Defolup gitsinler de görsünler” diyenler, birliğin zemininin kalmadığını düşünenler, Kürt diyeni PKK’li diye etiketleyenler çoğalmaya başlıyor. Örneğin geçen günlerde yazdığım “ayakkabısızlar” yazısı nedeniyle beni “şoven Kürtçü” ilan edebilen okurlar bile çıkabiliyor. Hatta bu okurlar “Türk-Kürt kardeşliğine artık inanmadıklarını” bile söyleyebiliyorlar!
Tüm bu sorunlu görüşler Açılım’ın sonucudur ve Açılım’ın iki yönlü “bölücü” karakterini yansıtmaktadır.
Biz Açılım’ın ortaya çıkardığı bu iki yönlü bölücülüğe karşı mücadele etmeyi ve birliği savunmayı sürdüreceğiz. Buna gücümüz dünden daha çok var!
BAŞBUĞ: HATALAR YAPTIK
Çok önemli bulduğumuz bu konuya yine değineceğim. Bugünlük eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ‘un şu çok önemli saptamasıyla noktalayalım: “Türkiye’de hatalar yapıldı ve maalesef empati yapılmadı, yanlışlıklar yapıldı. Bakın bir PKK terör örgütü gibi başımızda bela var. Ama bakıyorsunuz 80’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan yanlışlıkların PKK’nın güçlenmesinde ne kadar önemli rol oynadığını görüyorsunuz. Keşke o zaman bu hatalar yapılmasaydı.” (Haberler.com, 13 Ocak 2015)
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ocak 2014