STRATFOR: ABD İRAN’LA UZLAŞMA ARIYOR

ABD’nin en önemli araştırma merkezlerinden Stratfor, “haftalık jeopolitik” bülteninde “ABD ve Suudi Arabistan’ın ikilemi: İran Fars körfezini yeniden biçimlendiriyor” başlıklı önemli bir analiz yayımladı.

Stratfor analizinde, şu üç nokta öne çıkıyor:

1.) Washington, Tahran’la uzlaşma aşamasına girmek üzere.

2.) İran, yakın gelecekte Fars Körfezi’nde ABD’nin etkisini kırıp, yerini alarak bölgenin en güçlü askeri gücü olacak.

3.) Gelişmeler nedeniyle Suudi Arabistan ABD’ye güvenemiyor. Riyad bu nedenle, muhalefeti ezmek için Bahreyn’e soktuğu asker sayısını düşürmeye ve Tahran’la sıcak ilişki aramaya başladı.

Bahreyn ve Körfez eksenli bu çatışma alanına dair saptama, aslında diğer alanlar için de geçerli.

CFR: İNİSİYATİF TAHRAN’DA

Örneğin Irak’ta inisiyatif İran’a geçti. Council on Foreign Relations’tan Micah Zenko, “Irak’tan çekilmek kolay değil” başlıklı analizinde bu duruma dikkat çekiyor. Zenko Irak’taki mevcut 47 bin ABD askerin yılsonunda çekileceğini, Washington’un İran’ın yeni pozisyonu nedeniyle en azında askerlerin bir bölümünü ( 4 bin ile 10 bin arasında) Irak’ta bırakmaya çalıştığını, fakat bu konuda Maliki yönetiminden olumlu bir yanıt alınamadığını özetliyor. Ancak analiz şu saptamayla bitiyor: 47 bin ABD askeriyle engellenemeyen İran etkisi, yeni bir anlaşmayla bölgede bırakılacak 10 bin asker tarafından kırılabilir mi?

Bağdat, Washington’un ısrarlarına prim vermiyor. Görünen o ki, aslında İran’ın Kuzey Irak operasyonu, en çok Bağdat’ın elini güçlendirdi!

TİM: TÜRKİYE-İRAN-MISIR EKSENİ

Washington ile Tahran’ın bir diğer çatışma alanı ise Mısır. Mübarek’in devrilmesi, sonuçları bakımında en çok Tahran’ı memnun etti. Tahran Kahire’yle kesilmiş diplomatik ilişkilerine başladı, Süveyş’ten savaş gemisi geçirme izni kopardı, Gazze’deki Mısır ablukasını kaldırttı, Mısır’la birlikte El Fetih – Hamas barışını geliştirdi.

Artık Tahran, Mısır’ı “ABD-İsrail-Türkiye-Suudi Arabistan” ekseninden çıkardığını yorumluyor. Mübarek sonrası Mısır yönetiminin İsrail’le mesafeli uygulamaları, Kahire’nin İsrail’i devre dışı bırakarak Arap yarımadasıyla köprü bağlantısı kurması gibi pek çok örnek Tahran’ın yorumunu kuvvetlendiriyor.

Keza İranlı bazı analistler, bölgeye ilişkin yeni bir eksenin “izlerinin” de oluştuğu görüşündeler: TİM. Yani, “Türkiye-İran-Mısır” ekseni…

Washington ise ancak ABD-İsrail-Türkiye ekseni kurarak bölgede varlık gösterebileceğinin farkında.

ZAMAN OBAMA’YA DEĞİL, ESAD’A ÇALIŞIYOR

Tahran’ın şu anda en önemli cephesini Lübnan-Suriye hattı oluşturuyor. ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi de içine katarak Şam’a uyguladığı baskılar netice vermedi. Zaman Obama’nın değil, Beşar Esad’ın lehine çalışıyor.

Moskova’nın Libya için geliştirdiği ve İngiltere ile Fransa’nın da bir ölçüde desteğini aldığı “silahsız çözüm” çalışması, Suriye’yi rahatlattı. Ki Moskova, Suriye’ye açıkça “sonuna kadar diren” mesajı veriyor!

Rusya Jeopolitik Bilimler Akademisi Başkanı Leonid Ivashov, Suriye’nin tek çıkış yolunun “dış baskı, dayatma ve müdahalelere karşı sonuna kadar mücadele etmek” olduğunu belirtiyor.

ABD’NİN AGRATUR İHTİYACI YAKICI

ABD – İran savaşına dair özetlediğimiz yukarıdaki tablo, Washington açısından Türkiye ve Kıbrıs’ı vazgeçilmez kılıyor.

Artık ABD’nin Agratur ve Dikelya üslerine ihtiyacı daha yakıcı. ABD bu nedenle Kıbrıs konusunda bastırıyor. Rumların Agratur çekincesi maalesef Türkiye’den daha fazla… Mühimmat patlamasıyla başlayan ve Rum hükümetinin istifasıyla sonuçlanan süreç, acaba Rumların Agratur inadını kıracak mı?

ABD’nin bunca zorluğunu dengeleyen en önemli kozu ise AKP! Doğuya doru giden Türkiye’nin batıya çapalı hükümeti, Atlantik projesi içerisinde hem ülkeyi hem de bölgeyi zora sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
1 Ağustos 2011

Odatv.com

, , ,

Yorum bırakın

ABD PKK’DEN VAZGEÇER Mİ?

PKK’li Murat Karayılan, İran’ın Kuzey Irak’a operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor ve ABD’nin de “Ankara-Tahran” projesine destek verdiğini belirtiyor. PKK’li Duran Kalkan bu iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin de sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir” diyor.

‘TÜRKİYE OPERASYONUN İÇİNDE” İDDİASI

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, 22 temmuz günü “300 Türk özel birlik üyesinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini”, 27 temmuz günü de “20 Türk tankının operasyona destek için operasyon bölgesine geçtiğini” ortaya atmıştı.

ANF de, süreci şu ziyaretler ekseninde analiz ediyor: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun 11 Temmuz’da Tahran’ı ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen‘in GülErdoğanDavutoğlu ile görüşmeleri, İran’ın 16 Temmuz’da Kandil’e operasyona başlaması, CIA Başkanı David Petraeus‘un 18 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşener‘le görüşmesi…

ABD, TAHRAN’A BAĞDAT’LA GÖRÜŞMEYİ TAVSİYE ETTİ

Karayılan‘ın gelişmeleri “ABD-Türkiye-İran ittifakı” olarak değerlendirmesinde kuşkusuz ABD’nin saldırıya uzun süre sessiz kalması da rol oynadı. Washington ilk kez 27 Temmuz’da ses verdi. ABD’nin Irak’taki askeri sorumlusu General Jeffrey Bucharan‘ın sesi gerçi kısıktı: “Eğer İran, Irak tarafında bir tehdit görüyorsa, Irak hükümeti ile görüşmeli ve sorunu çözmeli.”

ABD, Tahran’a yalnızca Bağdat’la görüşmeyi “tavsiye” edebiliyordu! Ancak PKK de en başından beri zaten Bağdat’ın Tahran’a seyirci kalmasına itiraz ediyordu. Hatta PKK’li Cemil Bayık, açıkça “ittifakın içinde Irak da var” diyordu.

Irak Parlamentosunun Kürt üyesi Mahmud Osman, daha da ileri gidip “Türkiye-İran-Irak arasında gizli bir anlaşma
olduğunu ileri sürüyordu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani‘nin partisi KYB de bu anlaşmaya destek vermekle suçlanıyordu. Kuzey Irak’ta yayımlanan Levin dergisi, anlaşmaya göre İran’ın Kandil’i alıp, KYB’ye vereceğini yazıyordu. Barzani yönetimi de ilk günlerdeki birkaç cılız itiraz sonrasında, sessizliğe gömülmüştü…

CEMAAT-PKK SAVAŞI

Diğer yandan cemaat de dikkat çeken açıklamalar yapıyordu. Örneğin cemaatin yayın organlarının vazgeçilmez öznesi olan Em. Yarbay Şenol Özbek, “Kandil’e tek başına yapılan operasyonun ordu yutacağını” söylüyor ve ekliyordu: “Türkiye-ABD-İran-Irak birlikte operasyon düzenlemeli.”

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce de, “Yeni Türkiye”nin oluştuğunu belirtiyor ve “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” diyordu. ANF, Gülerce‘nin çıkışını, “Gülen cemaati savaş ilan etti” şeklinde karşıladı. PKK, “terörle mücadelede polis özel harekat konseptini”, “cemaatin PKK’yle savaşta, sahaya inmesi” olarak yorumluyordu.

ABD EN SONUNDA BARZANİ’YE DEĞİL PKK’YE DAYANIR

Peki PKK’nin iddia ettiği gibi İran operasyonu, aslında Türk-İran ortak operayonu mudur? Operasyonla ilgili ABD-İran-Türkiye-Irak mutabakatı gerçekten var mıdır? Daha da somutlarsak, ABD PKK’den vaz mı geçmiştir?

ABD’nin bölgedeki en temel hedefi, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin güneydoğusuna genişletmektir, yani “Büyük Kürdistan” kurmaktır. Peki Büyük Kürdistan’ın ABD adına hakimi kim olacaktır?  Barzani mi, PKK mi? Siyasi, askeri, kültürel, sosyolojik, nüfus ve her türlü gelişmişlik parametreleri açısından bu sorunun tek yanıtı vardır: PKK!

Dolayısıyla ABD için “Büyük Kürdistan” hedefinde PKK’ye dayanmak, stratejik bir karardır. ABD’nin stratejik olarak PKK’den vazgeçmesi mümkün değildir!

Peki, o zaman ABD neden İran’a ses çıkarmamaktadır? ABD ve İran’ın, bütün düşmanlıklarına rağmen, PKK konusunda bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Elbette hayır… Aslında meselenin özü de buradadır. ABD PKK’den vazgeçmemiş ama İran’a da engel olamamıştır. Çünkü bölgede inisiyatif ABD’de değil, İran’dadır!

ABD’yi bu duruma mahkûm eden bir diğer zorluk da Aralık ayında başlayacak ikinci geri çekilme sürecidir. Kuzey Irak üzerinden İskenderun-Mersin hattına uzanacak bu güzergahın “güvenliği”, bölgedeki dengeler açısından yeni bir parametredir.

HEDEF: YENİ TÜRKİYE

Gelişmeler Türkiye’ye iki şekilde yansımaktadır: Birincisi, gündemi AKP – PKK “takışması” üzerinden belirlenen “yeni anayasalı, Yeni Türkiye” hazırlanmaktadır; ikincisi de, buna hazırlık olarak, “Polis – Jandarma entegrasyonu” ile Türk Ordusu’nun karşısına “cemaat ordusu” konulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
30 Temmuz 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN STRATEJİK SAVUNMADA, TAKTİK ATAĞI

Tıpkı ABD Savunma Bakanı Robert Gates gibi ABD Genelkurmay Başkanı Ora. Michael Mullen da, Washington için kötü bir tablo çiziyor… Gates, ABD’nin Asya’daki dört savaşı (Kore, Vietnam, Afganistan, Irak) kaybettiğine işaret etmişti. Ora. Mullen da, Af-Pak başarısızlıklarını, Libya’daki NATO çıkmazını belirtiyor ve tek çıkışın ABD-İsrail-Türkiye eksenine, daha doğrusu Türkiye’ye bağlı olduğunu vurguluyor.

ABD’nin askeri kanadının bu saptamaları bile tek başına Washington’un “stratejik savunma” döneminde olduğunu görmeye yeter. ABD’nin 80’lerde çıkışa geçen ve 90’lardan 2000’lerin ortalarına kadar süren “dünya liderliği”, Rusya’nın 08.08.2008’de Gürcistan’a müdahale etmesiyle inişe geçti!

ABD’nin 2009’da Obamalı dönemle “yumuşak güç” seçeneğini devreye sokması “taktik atak” olmaktan öteye gidemedi… Libya ve Suriye baskıları da ABD’nin genel stratejik savunması içindeki, çaresiz taktik ataklarıdır.

MISIR’DA İKİNCİ DALGA

En başından beri “Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn” ile “Libya ve Suriye”yi ayrı tutuyoruz. İlk dördü ABD’nin nüfuz alanıydı, son ikisi ABD’nin karşısında konumlanıyordu… Batı’nın, Libya’dan daha fazla insanın öldüğü Yemen’e neden çullanmadığına kafa yormak bile bu basit gerçeğe götürür bizi… Tersine ABD Yemen’de ve Bahreyn’de, Suudi askerler üzerinden muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.

Tunus ve Mısır’da Amerikancı diktatörler devrilirken, bunun bir halk hareketi olduğunu ama nihai sonuca ulaşması için maddi koşulların oluşmadığını belirtmiştik. Halk hareketlerinde inişlerin, çıkışların olacağına dikkat çekmiştik.

İşte Tunus ve Mısır’da yeniden bir çıkış süreci başladı. Şimdiden ismine ikinci dalga bile deniyor. Üstelik bu kez birinci dalganın kazanımları da eklenecek. Daha önemlisi, haftalardır Süveyş Kanalı’nda grev yapan işçiler de sürece ağırlık koyacaklar…

Bu ikinci dalgaya yol açan iç dinamikler dışında, Libya ve Suriye’nin ABD’ye direnmesi şeklindeki dış dinamiği de görmek gerekiyor. Emperyalizme karşı başarı, halkların önünü daha da açacak.

İRAN K. IRAK’A GİRDİ, ABD SUSTU

İşte İran örneği… Daha bir yıl öncesine kadar İran’a saldırının takvimi konuşuluyordu. Şimdi durum tersine gelişti. İran ordusu ABD toprağı sayılan Kuzey Irak’a, “çelik harekât?” yaptı, daha da derinleştiriyor üstelik…

“PKK’nin Kuzey Irak kampları kazınmalı” diyenlere “ABD korkusu” gösterenler, İran’dan ders almalı. Kararlılık en büyük silah çünkü!

BÖLGE İNİSİYATİFİ İRAN’DA

Bölgeyi yakından izleyen uzmanların üzerinde mutabık olduğu tek gerçek şu artık: Irak’ta inisiyatif ABD’de değil, İran’da!

Ki, Irak Petrol Bakanı El-Lueybi‘nin “ABD’nin yaptırımları, İran-Irak ilişkilerini etkilemez” sözü bile bu gerçeği gösteriyor.

En önemlisi de, İran’ın Irak ve Suriye ile yaptığı boru hattı anlaşmasıdır. Kuzey Irak’tan da geçecek boru hattının güvenliği, artık belirleyici olacaktır. Suriye’den Akdeniz’e, oradan Avrupa’ya ulaştırılacak İran gazı konusu, Tahran’ın Akdeniz’e, Aden’e hatta Atlantik’e savaş gemisi göndermesini de açıklıyor.

ABD 5. FİLOSUNU BAHREYN’DEN ÇEKİYOR

İngiliz Times gazetesi yazdı: ABD 5. Filosunu Bahreyn’den çekmeyi planlıyor! Washington, filosunu Katar ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlandırmaya çalışıyor. Tek gerekçe, Bahreyn’deki güvenlik!

Çünkü ABD-Suudi Arabistan askeri varlığı bile Bahreyn’deki Şii muhalefeti durduramadı! İran’ın Bahreyn’de de inisiyatifi ele geçirdiği belirtiliyor.

ABD’NİN TEK KARTI: TÜRKİYE

Tüm bu gelişmelere karşı ABD’nin elindeki tek silah Türkiye! ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın en üste söylediğimiz saptaması bu bakımdan önemli. ABD’li yetkililerin bu dönemde sıklaştırdıkları ziyaretler, Türkiye’ye abanmaları da bu nedenle… Washington, Türkiye kartı için İsrail’e özür de diletecek.

ABD BAŞ AŞAĞI GİDİYOR!

Ancak…

Dışarıda bunları yaşayan ABD’nin içerideki mali krizi, Washington’un baş aşağı gidişini hızlandırıyor. Ki ABD hâkim sınıfları da bunu tartışıyor: Şerefli geri çekilme mi, bütün dünyayı ateşe vermek mi?

Her iki seçenek de, ABD’yi kurtaramayacak!

Türkiye ise ABD’nin silahı olmaktan vazgeçmediği taktirde, ABD’nin yenilgisini paylaşacak! Ki Obama-Erdoğan işbirliği Türkiye’yi şimdiden, Libya’yla, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la, Azerbaycan’la, KKTC’yle karşı karşıya getirmeye yetti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
29 Temmuz 2011
Odatv.com

, , , ,

Yorum bırakın

İRAN, K.IRAK’TA TAMPON BÖLGE OLUŞTURUYOR

Türkiye’nin yapamadığını, daha doğrusu AKP’nin Türk Ordusu’na yaptırtmadığını, İran Ordusu yapıyor… İran, Kuzey Irak’ta tampon bölge oluşturuyor!
Bir ay önce Kandil dağı eteklerine 10 bin asker yığan İran, 16 Temmuz’dan bu yana Kandil’i bombalıyor.
Tahran yönetimi şimdi operasyonunu daha da derinleştirme kararı aldı. İran ordusu Kandil’den sonra Hakurk, Sinere ve Kelaşin’e de operasyon yapacak. İran Ordusu’nun sonraki hedefi ise, Berdenaze, Berdebızına, Lelikan ve Şekif dağlarını alarak, Sideka üzerinde ikinci bir sınır hattı oluşturmak!
İran Ordusu bu amaçla, İran-Irak-Türkiye sınırlarının birleştiği Dalamper’den, Kandil zirvelerine dek tüm sınır hattına yığınak yapmış durumda… Bölgedeki kaynaklar, İran Ordusu’nun, bu hattaki tüm tepelere tank ve katuşa, obüs ve havan rampaları yerleştirdiğini belirtiyorlar.
Karayılan: İran’ın hedefi Kandil’i ele geçirmek
PKK liderlerinden Murat Karayılan, İran devletinin amacının Kandil’i ele geçirmek olduğunu söylüyor. Karayılan, “10-15 kilometrelik sahada bir cephe savaşı yürütüldüğünü, İran güçlerinin bu hatta ilerlediğini” belirtiyor. İran’ın bölgeye ek askerlerle birlikte, 30 bin asker yığdığını söyleyen Karayılan, tek hedefin kendileri olmadığını, Irak Federal Kürdistan Hükümeti’nin de hedef olduğunu savunuyor…
Ancak Karayılan’ın bu açıklamasına rağmen, Erbil tıpkı Bağdat gibi sessizliğini koruyor… Erbil demişken anımsatalım: İran Ordusu’nun Kuzey Irak’a operasyonunu tetikleyen olay, Barzani’nin PKK’nın İran kolu olan PJAK’a tahsis ettiği bölgeydi… İran Ordusu, “150 km uzunluğa ve 20 km derinliğe sahip bu bölgeyi” operasyonun en önemli gerekçesi yaptı. Ancak Barzani yönetiminin İran’ın operasyonuna karşı ilk birkaç gün yaptığı itirazın arkası gelmedi. Talabani yönetimi ise hiç ses vermedi!
ABD-İran savaşı
Peki, İran neden böylesi büyük çaplı bir operasyon yürütüyor? Tek neden, PJAK’ı etkisizleştirmek mi?
Aslında bölgede adı resmi olarak konulmamış bir ABD-İran savaşı yaşanıyor. Lübnan-Suriye-İran hattının içinde kalan Irak, Tahran için kritik öneme sahip. İran bu nedenle Irak’taki Şii nüfuzuna dayanarak, Bağdat’la ilişkileri hızla geliştiriyor. Tahran son dönemde iki önemli “ekonomik” hamle yaptı: Birincisi, Bağdat’la ticaret hacmini 20 milyar dolara çıkaracak anlaşmalara imza attı; ikincisi de, Irak ve Suriye ile üçlü boru hattı anlaşması imzaladı. Bu anlaşmayla Fars petrolleri, 1500 km’lik boru hattından, Irak üzerinden, Suriye’ye ve Akdeniz’e taşınacak.
ABD bu gelişmeler üzerine, yıl sonunda dolacak “asker çekme takvimini” yeniden masaya sürdü. Bağdat Büyükelçisi James Jeffrey, Washington’un 31 Aralık 2011’den sonra Irak’ta asker bulundurup bulundurmama konusunda karar vermediğini açıkladı.
Washington’un bu çıkışına ilk yanıt, Şii lideri Sadr’dan geldi: “2011 yılından sonra Irak’ta kalmak isteyen Amerikalı güçler, ölecek.”
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de, ABD-Irak güvenlik anlaşmasının süresini uzatmanın mümkün olmadığını belirtti. Son olarak Irak Dışişleri Bakanı Zebari de, ABD’yle güvenlik anlaşmasını uzatmanın çok zor biri iş olduğunu söyledi.
Mısır Cephesi
Bölgede ABD-İran savaşı sadece Irak üzerinden yapılmıyor… Mısır bu savaşın bir başka önemli cephesi durumunda. Mısır’da Mübarek’in devrilmesi İran’ın inisiyatif alanını geniletti. Yeni Mısır yönetimi, Tahran’la 30 yıldır kesilmiş olan diplomatik ilişkileri başlattı, İran savaş gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı, Gazze’ye kapattığı sınır kapısını araladı, Tahran’ın gayretiyle Hamas ve El Fetih’i buluşturdu…
En önemlisi İran’ın dengelemeye çalıştığı ABD destekli Mısır-Suudi Arabistan hattı zayıfladı.
Diğer önemli bir cephe de Yemen-Bahreyn hattı… İran, bu iki ülkedeki Şii nüfusa açık destek veriyor. Sözde insan hakları ve demokrasi için Suriye ve Libya muhalefetine destek veren ABD, Yemen ve Bahreyn’de rejimin düşmemesi için silaha bile başvurdu: Suudi askeri birlikleri üzerinden, muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.
ABD’nin Suriye’de ‘savunma’ savaşı
ABD, bir yıl önce İran’a saldırı için geri sayım yapıyordu: BM kararları, ambargolar, casus uçakları, öncü istihbarat saaşları… Ancak Washington şimdi, saldıran değil savunan pozisyonda! Bölgedeki kazanımlarını korumaya çalışan ABD’nin savunma hattının ön cephesi ise Suriye. Ancak ekonomik krizin ağırlaşması, ABD’yi bu hedeften de uzaklaştırıyor…
Washington açısında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşmemesi, Ankara’nın tavrına bağlı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
25 Temmuz 2011

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN, PATLATMADAN ÖNCE BALONU ŞİŞİRİYOR

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son Kıbrıs açıklamaları kimi çevrelerde şaşkınlık yarattı. “Kıbrıs’tan asker çekmeyiz”, “Maraş ve Güzelyurt’ta taviz vermeyiz”, “Kıbrıs diye bir devlet yok”, “AB ile müzakereleri dondururuz” diyen Erdoğan’ın bu tutumu, ulusalcı kesimlerde bile “Başbakan tavır değiştirdi”, “Denktaş gibi konuştu” şeklinde yorumlandı… Peki, gerçek öyle mi?

WASHINGTON’DN ÖNCE VE SONRA

1) Erdoğan’ın önemli konulardaki sözleri “Washington ayarından önce ve sonra” diye ikiye ayrılıyor. Birkaç örnekle anımsayalım:

Örneğin Erdoğan, “Washington ayarından önce”, “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye esip gürlemişti. Washington ayarından sonrası malum… Erdoğan, Türkiye’yi Libya’ya NATO saldırısının siyasi ve askeri karargâhı yaptı. Tezkere çıkmadan savaş gemilerini Libya üzerine, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu da isyancıları desteklemeye, Bingazi’ye gönderdi.

Örneğin Erdoğan, “Washington ayarından önce” Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına şiddetle itiraz etmiş, yine esip gürlemişti. Sonrası malum. Rasmussen, Erdoğan’ın en çok ikili temaslarda bulunduğu kişilerden biri oldu.

8 yıllık Erdoğan dönemi, daha pek çok benzer örnekle dolu… Tahran’la uranyum takas analaşması ve sonrasında İran’a ambargo, İsrail’e “One minute” ama ikili anlaşmalara devam, füze kalkanına sözde itiraz ama sonra “Buton bizde olacak” yumuşatmaları… Ki AKP zaten “buton” durumunda!

HEDEFLERİ BİRLEŞİK KIBRIS

2) Erdoğan, stratejik konularda taviz vermeden önce, mutlaka tavizin tam tersi istikamette konuşuyor, eylemlerde bulunuyor. Böylece kamuoyunu da o tavize hazırlıyor. Hatta tavizden sonra, “İstediğimizi aldık” bile diyebiliyor(!) Kısacası Erdoğan, balonu patlatmadan önce şişiriyor…

Örneğin Suriye… Beşar Esad’a “Kardeşim” dedi, ortak kabine toplantıları yaptı, vizeleri kaldırdı, “Ortadoğu Birliği” kurdu, Fenerbahçe’yi alıp Halep’e maça götürdü… Geriye ne kaldı peki? Hem Halep’e hem de Fenerbahçe’ye kazık!

İşte Erdoğan “milli” görüntülü son çıkışıyla, Kıbrıs konusunda da büyük bir tavize hazırlanıyor. O tavizin ne olduğunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gayet net söyledi zaten: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum ve “Birleşik Kıbrıs”!

KKTC politikasının tek gerçek ölçütü, “tanınması” konusunda bir çalışmanın olup olmadığıdır.

ERDOĞAN AB’Cİ DEĞİL, ABD’Cİ!

3) Erdoğan’ın “tavır değişikliği” gibi algılanan son çıkışının bir diğer nedeni de satır aralarında gizli. Erdoğan, “AB’yi Kıbrıs konusunda muhatap kabul etmiyoruz. AB, bunu kendi zeminine çekmeye çalışıyor” diyor…

İşte Erdoğan’ın açıklamasının esbab-ı mucibesi budur. Çünkü Erdoğan, AB’ci değil, ABD’cidir. “Şartlar değişti” dediği de budur. Değişen ABD’nin gündemidir, takvimidir, Agratur’dur… Hedef, AB yerine BM üzerinden ABD planı gerçekleştirmektir.

Yeri gelmişken belirtelim: Başbakan Erdoğan’ın “AB ile müzakereleri dondururuz” şeklindeki tehdit görüntülü açıklaması da gerçekçi değildir. Çünkü AB ile fiilen ilişkiler zaten donmuş durumdadır. “En iyi ihtimalle 15 yılda biter” denilen müzakereler askıda… Son 1 yılda açılan tek başlık bile yok! AB başlık açılması için uzun zamandır şart koşuyor AKP’ye. “Rumlara limanlarını aç” diye…

BOP EŞBAŞKANI MİLLİ OLAMAZ!

Sonuç olarak Erdoğan’ın herhangi bir politikada “tavır değiştirmesi”, “milli” bir çizgiye girmesi gibi bir ihtimal yoktur; eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü Erdoğan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır. O koltuktan da Ankara yerine Washington politikaları uygulanır sadece…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s: 7

, ,

Yorum bırakın

ASİMETRİK DEĞİL, AÇIK TEHDİT

PKK’nin Silvan saldırısı ve 13 askeri şehit etmesi, yandaş basının TSK’ya yönelik düşmanlığını bir kez daha ortaya koydu…

Neler denmedi ki? Örneğin Genelkurmay şunlara dikkat çekti:

“Çatışma yerinde çıkan ve şehit sayısını artıran yangının uçaklardan atılan bombalar nedeniyle çıktığı; yakınlardaki birliklerden yardım gitmediği, özel tim gönderilmediği, birliğin uykusuz ve yorgun olduğu…”

Bu suçlamaları yapanların şehit askerlerin haklarını koruyormuş pozları ise ibretlik. Aynı kişilerin, bundan iki ay önce Tunceli’de 7 PKK’linin öldürülmesiyle ilgili yazdıkları iki yüzlülüklerinin, daha doğrusu görevlerinin belgesidir. Anımsayalım:

NE DEMİŞLERDİ?

Örneğin Ahmet Altan, 17 Mayıs tarihli makalesinde, cuntanın Güneydoğu’yu kışkırttığını iddia ediyor ve soruyordu: “Devlet Öcalan’la ‘müzakerelerini’ sürdürürken neden ‘devletin ordusu’ PKK’lılara operasyon düzenleyip onları öldürdü?

Zaman Gazetesi yazarı Bejan Matur, 17 Mayıs’ta çıktığı CNNTurk’teki 5N1K programında, “TSK ile PKK’nin AKP’yi yıkmak için ittifak kurduğunu” söyleyebiliyordu.

Cemaatin polis yazarı Emre Uslu da, 17 Mayıs’ta, TSK’nin PKK’yi kışkırttığını savunuyordu.

Abdullah Gül’ün kuryeliğini yapan Hasan Cemal de, güya TSK’nin PKK’yi kışkırtma gerekçesini saptıyordu: Meğer TSK, 7 PKK’liyi “Balyozcular serbest kalsın” diye öldürmüş!

Cengiz Çandar da, aynı günkü yazısında TSK’nin sırf AKP’yi yıpratmak için PKK’ye saldırdığını yazıyordu.

Ve nihayet bu yazılanların ertesi günü Başbakan Erdoğan sahneye çıkıp, gelişmeleri “Silivri ve Kandil’in ortak senaryosu” diye değerlendiriyordu!

İki ay önce PKK’li öldürüldüğünde de, iki ay sonra çatışmada Mehmetçiklerimiz şehit olduğunda da, aynı ekip, aynı merkezden harekete geçip TSK’ya saldırıyor! Genelkurmay, Hilmi Özkök zamanından beri bu tip saldırıları, “asimetrik tehdit”, “asimetrik medya operasyonları” olarak nitelendiriyor…

PKK DEĞİL, ABD!

Genelkurmay’ın son Silvan iddialarına dair yanıtı şöyle: “Her PKK saldırısından sonra, şehit askerlerin hakkını koruyormuş havası verilerek, TSK’yı ‘zayıf, haksız ve hatalı’; buna karşın PKK’yı ‘güçlü, haklı ve hatasız’ gösteren haber ve yorumlar artık klişeleşti; mutat bir propaganda, psikolojik harekât yöntemi oldu. Basın yayın organlarına genel olarak bakıldığında propaganda üstünlüğünün PKK’ya geçtiği dahi söylenebilir. Propaganda desteği bakımından PKK kadar şanslı terör örgütü örneğine herhalde sık rastlanmamıştır.”

İşte meselenin özü burasıdır. Türk Ordusu, tehdidin adını koymadığı müddetçe, “PKK’yi şanslı sayıp” arkasındaki ABD’ye sessiz kaldıkça, ana muhalefet lideri, Hillary Clinton’dan Kandil ricasında bulundukça, “anlık istihbarat” adı altında kendimizi kandırdıkça bu sarmal daha da büyüyecek!

HALKIN TEŞHİSİ VE ÇÖZÜMÜ

Korkuya yer yok; halk da korkmuyor. Alanlara çıkan milletimiz teşhisi ve çözümü koyuyor:

1.) Mehmetçiğin katili Amerika

2.) Terörün bitmesi için Silivri ve Hasdal’daki Yurtseverlere Özgürlük.

Mehmet Ali Güller
19 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / s:7

Yorum bırakın

ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?

13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?

Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı

Anımsayalım:

2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.

2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.

2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.

2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.

2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.

2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.

2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.

2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…

2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.

2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.

2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.

2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.

2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.

2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.

2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.

2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.

2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.

2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.

2011: PKK özerklik ilan etti!

2011: ………….? Yeni anayasa.

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com

, , , , ,

Yorum bırakın

KADDAFİ “ÖZERK KÜRDİSTAN”I TANIR MI?

Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un açıkladığı, BDP/PKK’nin Demokratik Özerklik ilanında üç vurgu öne çıktı:

1.) “Öz Savunma hakkımızı kullanacağız”: “Öz güç ve öz yeterlilik ilkesi esas alınır” diyerek, özerk yapının kendisini savunacak kolluk gücüne işaret eden Tuğluk, şunları söyledi: “Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkın tüm kesimlerinin kendi demokratik örgütlenmesini yarattığı, politikayı kendi meclislerinde doğrudan ve özgür-eşit yurttaşlık temelinde yapmasının ifadesidir. Dolayısıyla öz güç ve öz yeterlilik ilkesini esas alır.”

2.) Dayanak: İkiz Sözleşmeler: Tuğluk, “Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında Kürt halkı olarak demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz” dedi. Tuğluk “uluslararası insan hakları belgeleri” ifadesiyle, Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri’ne üstü kapalı atıfta bulunuyor.

İkiz Sözleşmeler, “halkların kendi kaderini tayin etme hakkı” başta olmak üzere, “doğal kaynaklar ve zenginlikler üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma” garantisi veriyor.

3.) Uluslararası camiaya ‘bizi tanıyın’ çağrısı: Uluslararası camiaya çağrıda bulunan Tuğluk, “uluslararası hukukta yeri olan bu hak esas alınarak Kürt halkının ilan ettiği demokratik özerkliği tanımaya” davet etti.

Peki, Özerkliği tanıyan olur mu?

Örneğin, AKP hükümetinin Kaddafi karşıtlarını muhatap alması, dahası Kaddafi karşıtlarının kurduğu korsan yönetimi tanıması, 1974 sonrası ABD ambargosunda bize el uzatan Kaddafi’yi çileden çıkartmaz mı?

Örneğin, AKP’nin Beşar Esad karşıtlarını Antalya’da toplaması, ülkeyi rejim karşıtlarına açması, karargah yapması, Beşar Esad’ı görevden çekilmeye zorlaması, Suriye’nin de sabrını taşırmaz mı?

Sadece bu iki örnek bile, Ankara’nın nasıl bir bıçak sırtına oturduğunu gösteriyor… Kendisini ABD projeleri içerisinde tanımlayan bir Türk hükümetinin içine düşeceği kaçınılmaz durumdur bu… Ortadoğu’yu işgal eden ABD’nin projesinde yer almak, Ortadoğu ülkeleriyle kaçınılmaz olarak karşı karşıya getiriyor Türkiye’yi…

“Milli” stratejiden yoksun Ankara’nın, Atlantik stratejisi içinde ülkeyi parçalanmaya götürdüğü bir sürecin içindeyiz maalesef…

Ve “sistem içi” çözümlerin bittiği bir durumdayız!

Geriye yegane çözüm kalıyor…

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
www.mehmetaliguller.com
Odatv.com

,

Yorum bırakın

PENTAGON’UN ASTA İTİRAFI

Libya’da ikili bir inisiyatif oluştu:

Birincisi, ABD inisiyatifi: İstanbul’da “Libya Temas Grubu” toplanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gizli ‘füze kalkanı’ gündemi dışında resmi olarak bu toplantı için geliyor.

İkinci inisiyatif Avrasya inisiyatifi, başını Rusya çekiyor: Moskova Kaddafi’nin iktadarda kalıp kalmayacağından bağımsız olarak, meselenin silahsız çözümü konsunda öne çıktı, Afrika Birliği üzerinden inisiyatif geliştirdi. Fransa Başbakanı Fillon bile “Rusya’nun arabuluculuğunun arkasındayız” dedi. Ve en önemlisi Rusya, davet edildiği “Libya Temas Grubu” toplantısına katılmayacağını ilan etti. Rus Dışişleri, çözüm adresinin İstanbul olmadığını, BM Güvenlik Konseyi olduğunu savundu.

Aynı şekilde Çin de İstanbul toplantısına katılmayacağını ilan ettti.

İki cephe imkansız

Gerçek şu ki, Libya’ya saldırı konusu artık saldıranların da ayağına dolandı. Füze maliyetlerinin çözümsüzlüğü askeri harekatı gevşetti. Emperyalist blok üyeleri, maliyetleri birbirinin üzerine atma derdine…

Hal böyleyken, ABD’nin bir de Suriye cephesi açması gittikçe zayıflıyor. Daha doğrusu Libya saldırısını bitirmeden, Suriye’ye saldırmak Washington’un çapını aşıyor.

Bunu biz söylemiyoruz, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, görevi devretmeden önce yaptığı son Westpoint konuşmasında ABD askerlerine söylüyor: Gates konuşmasında ABD’nin Asya’da kaybettiği dört savaşın (Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak) muhasebesini yapıyor.

Altın anahtar: Türkiye

Burada altın anahtar konumunda olan tek bir ülke var: Türkiye!

Bill Clinton’un 1999’da “Avrasya’nın kilidi”  dediği Türkiye, şimdi gerçekten kilit!

Türkiye’nin planlara dahil olup olmaması, ABD’nin bölge strateji açısından artık birinci tayin edici durumdur. Daha da berraklaştırırsak, ABD’nin bölge kaderi Ankara’ya bağlıdır.

Türkiye boyun eğerse, Ankara AKP’nin “Füze kalkanına” imza atmasını engelleyemezse, ABD bölgede elini güçlendirecektir.

Ama Washington’un elini güçlendirmesi, süreci tayin etmeyecektir. Gates’in itiraf ettiği Asya yenilgilerine, sadece yenileri eklenecektir. Türkiye de ABD’nin yenilgisini paylaşıp, komşularıyla hatta Çin ve Rusya gibi Avrasya’nın devleriyle karşı karşıya gelecektir!
Türkiye, büyük devlet olup olmadığının en önemli sınavıyla karşı karşıya…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:6
15 Temmuz 2011

, ,

Yorum bırakın

CIA’NIN “BİRLEŞİK KIBRIS” OPERASYONU

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “birleşik Kıbrıs” için tarih verdi: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum! Davutoğlu, hedefini, Kıbrıs’ın birleşik ve yeni bir devlet olarak AB dönem başkanlığını alması olarak açıkladı.

Peki, Davutoğlu neden böyle bir çıkış yaptı? BM Genel Sekreteri Ban-Ki-Mun’un başlattığı görüşmeler nedeniyle mi? Önceki Genel Sekreter Annan’ın planının, bizzat referandumda Rumlar tarafından reddedilmesinden bunca zaman sonra, yeniden bir BM planı olarak gündeme getirilmesi ne anlama geliyor?

Soruların yanıtının işaretlerinden biri Vamık Volkan! Açalım:

VAMIK VOLKAN’IN OPERASYON HAZIRLIĞI

Prof. Dr. Vamık Volkan, 1964 yılında ABD’ye yerleşen bir Kıbrıs Türk’ü. Çeşitli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını söyleyen Volkan, İsrail ve Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslar’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yaptı. Bölgeler, görüldüğü gibi Pentagon girmeden önce Vamık Volkan’ın daha doğrusu CIA’nın girdiği bölgeler…

Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips’le birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda görev yaptığını da özellikle belirtelim.

Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile birlikte 2009’da yeniden Türkiye’ye gönderildi. Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmeler yaptı. Ardından “Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği – Ekopolitik” oluşturuldu. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın başkanlığındaki ekipte kimler yoktu ki: Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Murat Belge, Ümit Fırat, Altan Tan, Avni Özgürel, Musa Serdar Çelebi vd.

Prof. Dr. Vamık Volkan ve ekibi  “Açılım Koordinatörü” Beşir Atalay’la birlikte mesai yaptı. Zaman zaman Cumhurbaşkanı Gül’e çıkıp raporlarını sundu.

İşte Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile Türk ve Kürt’ü ayrıştırma faaliyetlerinden sonra, Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türklerini ayrıştırma faaliyetine soyundu: 28 Haziran’da Girne’de, ekibiyle ve Kıbrıs katılımcılarıyla “Gizli Kuşatılmışlık – II” çalıştayı düzenledi. (Birincisini 4-5 Haziran 2009 tarihinde yapmışlardı).

Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı Barkan Umruk, Mersin Belediye Meclis Üyesi Yasmina Lokmanoğlu, KKTC Din İşleri Bakanı Talip Atalay, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Başkanı Şener Elçil, CTP Milletvekili Sibel Siber, Ömer Laçiner, Murat Belge, Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı Işılay Arkan, İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram çalıştayın dikkat çeken kişileriydi…

Peki, neler konuşuldu, Volkan’ın başkanlık yaptığı çalıştay raporuna neler yansıdı?

“TSK GİTSİN, CAMİ AÇILSIN” RAPORU!

Çalıştay raporuna yansıyan görüşleri üç maddede özetleyebiliriz:

1.) TSK karşıtlığı bakımından:

Raporda, “Kıbrıs, İmralı adası gibi suç ve cezaevi adası görünümüne büründürülmüştür”, “Güvenlik kontrolünde yetki karmaşası vardır”, “AKP iktidarı sayesinde asker Kıbrıs’taki baskın konumundan nihayet ödün vermiştir”, “1974 müdahalesi gerekçelerine uyulmadı ve polis ve askerin çoğu çift uyruklu vatandaş durumunda bulunmaktadırlar” ve “Mevcut statükonun gücü içte ve dışta çözümsüzlük içerisindedir” denilmektedir!

2.) Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türk’ünü karşı karşıya getirmek bakımından:

Raporda, “Kuzey Kıbrıslı Türkler yakın zamanda AİHM’e Türkiye karşıtı dava açma konusunda fikir birliği içerisindeler”, “90’lı yılların göçmenleri TC ve Kıbrıs arasında kaldılar”, “1974 sonrası gelenler Kıbrıslılara benzemektense, Kıbrıslıları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır”, “Kıbrıs Rum tarafına giderken hissedilen yabancılaşma artık Türkiye’ye giderken de hissedilmektedir” ve “Kutuplaşma ileride ortaya çıkması muhtemel bir çatışma riskini taşımaktadır” denilerek, açıkça düşmanlık tohumları ekilmektedir.

3.) Din olgusu bakımından:

Rapora göre “İngiliz raporlarında 25 bin nüfus için 300 cami varken, şu anda 300 bin nüfus için 127 cami bulunmaktadır”!

“TÜRKLER, RUMLARLA YAŞAMAYA ALIŞMALI”!

Prof. Vamık Volkan’ın ekibi sorunları böyle sıraladıktan sonra, “çözüm” için reçete de öneriyor:

“Türkiye kendi farklılıklarına gösterdiği toleransı Kıbrıslılara da gösterebilmelidir”, “Kıbrıs da dahil olmak üzere, Türkiye’nin kendi iç ve dış meseleleriyle yüzleşememe ve Türk halkına bu meseleleri anlatamama sıkıntısı en kısa zamanda giderilmelidir”, “Kıbrıs Türkleri kendilerini Rumlarla birlikte yaşama fikrine alıştırmalı ve Rumlarla STK faaliyetleri içerisinde bulunulmalıdır”, “Kıbrıs için federal bir çözüm bu hususları da çözme konusunda elzem rol oynamaktadır”, “Gelen 100 bin TC öğrencisine Kıbrıs tarihi öğretilmelidir”, “500 yıllık Kuzey Kıbrıs kimliğine saygı duyulmalıdır”, “Türk askerinin adadaki yüksek yetkisi yeniden tanımlanmalıdır.”

Volkan ve ekibi, çalıştayın sonuçlarını aktarmak üzere Başbakan Erdoğan ile görüşecekler.

SONUÇ

Vamık Volkan’ın, Kıbrıs Açılımı’na soyunması, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırma ve kuşatma operasyonuyla ilgilidir. Washington, bugüne kadar Kürt Açılımı’nı ilerletmek için Ermeni ve Kıbrıs meselelerini sopa olarak kullandı. ABD’nin Libya ve Suriye üzerinden Türkiye’yi komşularıyla, Araplarla ve Müslümanlarla karşı karşıya getirdiği yeni süreçte Ankara’ya daha da çok abanacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getiremeyen ABD’nin bölgede kazanma şansı yoktur!

Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / s:7

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın