İŞTE YEMEN-LİBYA FARKI

Yemen’de ölen insan sayısı, Libya’da ölen insan sayısını çoktan geçti… Libya derken, Kaddafi’nin vatan savunması için yaptığı savunmada ölen insan kaybından bahsediyoruz. Bu kaybı bahane ederek Libya’ya saldıran Fransa-İngiltere-ABD üçlüsünün katlettikleri zaten insandan sayılmıyor! Sayılsa, insan kaybını engellemek için daha fazla insan öldürmeye izin verilme durumuna, “uluslararası meşruiyet” denmezdi!

Peki, Libya’da “uluslararası meşruiyet” oluştu diyip, halkın üzerine çuvallanan emperyalistler, neden Yemen’de ve Bahreyn’de ölenler konusunda bu kadar sessizler? Hadi emperyalistleri geçtik, ya bölgeyle dinsel bağlarını her fırsatta öne çıkaranlar neden suskun? Örneğin, Libya konusunda topraklarını NATO saldırısına karargâh yapan Başbakan Erdoğan, Yemen konusunda neden hiç açıklama yapmaz? Yemen, sadece Erdoğan-Barzani buluşmasında söylenen bir türkü müdür? Yemenliler ve Bahreynliler insan değil midir, Müslüman değil midir?

Aslında Yemen ve Bahreyn ile Libya arasındaki fark, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk hareketlerini anlama kılavuzuna dönüşmüştür. Yemen-Libya farkı, tüm ülkeleri ve tüm halk hareketlerini aynı sepete doldurup, hepsini ABD eseri sayanların gerçekleri görebilmesi için de turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Nasıl mı? Açıklayalım…

ABD YEMEN’DE HALK HAREKETİNİ BASTIRMAYA ÇALIŞIYOR

Bildiğiniz gibi Yemen’deki ve Bahreyn’deki “halk hareketi” Libya’daki “kalkışma”dan çok önce başladı. Üstelik Yemen lideri Abdullah Salih ve Bahreyn Kralı Hamad ilk günden itibaren halkın üzerine ateş açtı, kan döktü… Yemen ve Bahreyn konusunda ikiyüzlü davranan ABD yönetiminin tavrı, ülkesinde bile mahkûm edildi. Washington, Salih’in halk hareketini bastıramaması üzerine Yemen yönetimine Suudi Arabistan üzerinden silah yardımı yaptı; yetmedi, Suudi Arabistan istihbaratını rejim karşıtı muhalefeti bastırmada kullandı. Keza Washington, Bahreyn’de daha da ileri gitti ve Suudi Arabistan askerlerini Bahreyn halkının üzerine sürdü!

Tüm bunlar olurken, Libya’da, üstelik El-Kaide önderliğinde bir kalkışma yaşandı ve Libya lideri Kaddafi her lider gibi ülkesini savunmaya soyundu. Ancak Kaddafi’nin tavrı emperyalist dünyada anında “insan hakkı” ihlali sayıldı ve apar topar bir “uluslararası meşruiyet” uydurulup, Libya’nın üzerine çullanıldı.

Emperyalist kuvvetlerin NATO’ya Arap desteği kılıfı aradığı şu günlerde bile Yemen kaynamayı sürdürüyor. Son eylemlerde yine onlarca Yemenli öldürüldü. Ancak dünya Yemen konusunda yine sessiz! BM’nin “uluslararası meşruiyet” kavramının bir aldatmaca olduğu, Libya’nın başka Yemen’in başka olduğu, tüm halk hareketlerinin aynı sepete konularak ABD eseri sayılamayacağı gerçeği, bundan daha çıplak nasıl olabilir ki?!

HALK HAREKETİ BAŞKA, KALKIŞMA BAŞKA

Batı’nın nüfuz alanı olan ülkelerdeki (Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn, Kuzey Irak) halk hareketleri ile ABD’ye mesafeli olan ülkelerdeki (İran, Libya, Suriye) kalkışmaları aynı saymak konusunda ısrar edenler, neden Yemen gerçeğini göz önünde bulundurmazlar? Neden “ABD düğmeye bastı, halk sokaklara döküldü” şeklindeki iddialarını çürüten olgulara sırtlarını dönerler? Örneğin ABD’nin nüfuz alanı olan Mısır’da, halkın 2004’den beri ayakta olduğunu, örneğin ABD’nin nüfuz alanı olan Yemen’deki muhalefeti ezmek için Suudi Arabistan’ı 2007 ve 2009’da da kullandığını neden yazmazlar?

Ya da ABD’nin 2003’ten beri defalarca İran ve Suriye’yi karıştırmak için azınlık temelli kalkışmalar denediğini neden anlatmazlar? Sırf bu örnekler bile Mısır’ı, Tunus’u, Yemen’i, Bahreyn’i, ABD’ye mesafeli olan İran-Suriye-Libya üçlüsünden, dolayısıyla halk hareketleri ile kalkışmaları birbirinden ayırmaya yetmez mi?

ÇÜNKÜ MÜBAREK BAŞKA, KADDAFİ BAŞKA!

Gelin o zaman yanıtı çırılçıplak ortada olan şu soruları da soralım:

Madem tüm ülkelerdeki gelişmelerin topunun mimarı ABD; o zaman Fransa’nın Tunus’ta halkı hareketinin hedef aldığı Bin Ali’yi açıktan destekleyip, Libya’da Kaddafi’yi düşman ilan etmesi nasıl okunmalı? Ya da İsrail’in Mısır lideri Mübarek’in savunulması için ortaya koyduğu çabalar nasıl okunmalı? (Daha düne kadar dünyayı, “ABD’yi İsrail lobisi yönetiyor” şeklindeki sınıf temeline dayanmayan bir iddia üzerinden açıklamaya çalışanlar, bugün bu olgu karşısında mecburen yeni bir tez ortaya koyuyorlar: “ABD’yi artık İskandinav lobisi yönetiyormuş”!)

ABD, sırf Libya’ya saldırmak için Tunus’ta düğmeye bastı ve Mısır’dan başlayarak her yeri ayaklandırdı” şeklinde iddia ortaya atanlar, yakın tarihimizi bilmezler mi?

Hadi, “ABD Libya’yı işgal etmek için müttefiki olan Tunus ve Mısır’ı feda etmez” şeklindeki saptamamıza dudak bükerler, peki ABD’nin, 2003’te Irak’a saldırabilmek için başka ülkelerde ayaklanma çıkarmaya ihtiyaç duymadığını da mı anımsamazlar?

Gerçeği ortaya seren o kadar çok soru var ki… Ama meseleniz olayları gerçekten anlamak değil de, sansasyona dayalı tezler ortaya koyarak, daha çok okunmak ve konuşulmak olunca, tüm bu sorular elbette yanıtsız kalır… Dahası, dünyayı ve tarihi sınıf mücadelesiyle açıklamak yerine lobilerle açıklamaya kalkarsanız, emperyalistler arası çelişmeleri de anlayamaz ve NATO konusunda günlerce süren müzakerelere şaşırırsınız.

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

Atlantis: Platon’un büyük adası

Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet, ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabında, bir yönüyle anti-tarih ve anti-dünya olan Atlantis’i, peşinde olanların felsefi derinliklerinde, tarihsel çalışmalarında ve siyasal amaçlarında sorguluyor

Platon’un Timaeus ve Critias’ta dile getirdiği büyük ada krallığının yani Atlantis’in yeri, yaklaşık 2500 yıldır büyük bir tutkuyla aranıyor. Bu yolculuğa asırlardır filozoflar, coğrafyacılar, tarihçiler ve hatta şarlatanlar bile katılıyor… Kimi ‘kayıp kıta’yı Atlantik Okyanusu’nda, kimi Akdeniz’de, kimi de Kuzey Denizi’nde arıyor; Afrika ile Güney Doğu Asya arasında olduğunu iddia edenler bile var. Atlantis efsanesi, antik çağlarda, Nuh tufanında, Kitab-ı Mukaddes’te, Hıristiyanlığın doğuşunda, Aydınlanma Çağı’nda, coğrafi keşiflerde, sömürgecilik döneminde ve hatta Nazi Almanya’sında bile kendine yer buluyor. Efsaneyi ortaya koyanların, elbette siyasal ihtiyaçları ve tarihsel gerekçeleri var!

Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet, ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabında, işte bu yaklaşık 2500 yıllık yolculuğa ışık tutuyor, bir yönüyle anti-tarih ve anti-dünya olan Atlantis’i, peşinde olanların felsefi derinliklerinde, tarihsel çalışmalarında ve siyasal amaçlarında sorguluyor.
Atlantis’in kökleri MÖ 335 civarındaki Atina-Pers savaşlarına kadar dayanıyor. Platon, Pers savaşlarını kazanan, deniz gücüne güvenen ‘emperyalist’ Atina’nın Atlantis’le savaşını anlatmış ama öyküyü yarım bırakmıştır. Sular altında kalan kıtanın, asırlar boyunca Platon’un düş ürünü olduğunu savunanlar da olmuş, kayıp kıtanın peşine düşenler de…
Aslında Atlantis’in gizemi, Planton’un peşinde olduğu ideal kent rejimlerindedir; Sparta tipi rejim, oligarşik rejim, demokratik rejim ve asil tiranlık… Platon’a göre demokrasinin kaynağı Atina, monarşinin kaynağı da Pers’tir.

Coğrafi keşifler dönemi
Atlantis’in dayandığı bu karşıtlık, antik çağda, Platon sonrasında da görülür. Örneğin, Silenus şöyle tarif etmiştir: “Bu büyük kara parçası, üzerinde bulunan simetrik ve birbirlerine düşman iki kent tarafından kolonileştirilmiştir. Bu iki kentin arasında inanılmaz bir boşluk bulunur. Kentlerden birincisi savaşçı ve yayılmacıyken, ikincisi barışçıdır.”
Atlantis’in tarihteki ikinci büyük dönemeci, coğrafi keşifler dönemindedir. Kayıp kıtanın yenidünya olduğu bile dile getirilmiştir. Atlantis efsanelerinin İspanya ve Portekiz olan merkezi, 17. yüzyılda Gotik mimari ve Barok sanatı ile hamle yapan İskandinav bölgesine taşınır. Olof Rudbeck, Yafes’in oğlu Atlas’ın İsveç’te kök saldığını ve bütün ulusların bu soyağacından kopan meyveler olduğunu iddia eder ve seçilmiş kavim rolünü İsrail oğullarından alır, Atlantis’e bahşeder.
1789 yılında Paris’in ilk belediye başkanı olan Jean-Sylvain Bailly ise Atlantis’i batıya yerleştirmenin kandırmaca olduğunu savunur. Bailly’nin Atlantis’i çifte bir role sahiptir; hem Filistin’in yerini alır hem de İncil’deki Cennet’in karşılığıdır.
Nicolas Antoine Boulanger ise Aydınlanma Çağı’nda efsaneyi şöyle ele alır: “Hangi felaketten bahsedersek edelim, gözlerimizi hangi topluma çevirirsek çevirelim, suyla olsun, ateşle olsun, doğa felaketlerinin hatırlanması bütün Antik Çağ kutlamalarının ana amacı ve başlıca konusu olmuştur.”
İtalyan Giuseppe Bartoli ise Atlantis’in ‘emperyalist’ ve denizci Atina’nın maskesi olduğunu savunmuştur: “Atlantik Adası’nın siyaseten sular altında kalması, yani herkes tarafından terk edilen ve düşmanlarının hakimiyetine giren Atina Cumhuriyeti’nin düştüğü çöküşün bu görüntüsü, filozoflarımızı kandırmayı sürdürecek mi? Atina Cumhuriyeti’nde, Platon’a göre tek bir Devlet içinde birçok Devlet bulunmasından kaynaklanan bu bölünmenin, bu başkaldırının, bu kargaşanın, birbirleriyle savaşan iki farklı ülke görüntüsüyle kusursuzca ifade edildiği konusunda herkes hemfikir olacaktır”.
Giuseppe Bartoli, Platon’un yarattığı efsaneye siyasal bir yorum getirmek gerektiğini savunmuştur.
Bu yorumlardan biri 1815 yılında Fabre d’Olivert’ten gelir. Fabre halkları üç grupta toplar: Atlantlar (Atlantis halkı) tarımı keşfeder, Persler dini, İskitler de savaşı. İbraniler Atlantların, Çinliler Perslerin, Keltler de İskitlerin mirasını devralır ve bütün bunlar “Atlantis’i yok edene benzer kargaşalardan” sonra gerçekleşir. Atlant ve Pers karışımından tüccarlar doğar, İskitlerle Atlantların birleşmesi Pelasglar ve Greko-Romen uygarlıkla sonuçlanır, İskitlerle Perslerin devamı Medler ve Aryanlar olur.

Nazilerin Atlantisi
Artık Atlantis efsanesi coğrafi keşifler döneminde İspanyol kuramcılar tarafından yaratılan Atlanto-milliyetçiliğinin ve 17. yüzyılda ortaya çıkan İskandinav merkezli bakış açısının tam tersi istikamettedir! Efsane, 19. ve 20. yüzyıl boyunca, Avrupa’nın hâkim devletleri olan Fransa ve İngiltere ile son olarak Almanya merkezli işlenmiştir. Nazilerin Atlantis’i nerelerde ve hangi gerekçelerle aradığı konusu ise aslında Atlantis efsanesinin asırlar boyunca neden gündemde tutulduğunu da en somut biçimde sergilemektedir. 1918 yenilgisinin üstünden gelmeye çalışan ve yeniden çıkış arayan Nazi Almanya’sı, Atlantis efsanesine dayanarak tarihsel kökler yaratmaya çalışmıştır; Alman ulusunun gururunu, 2500 yıllık tarih içinden oluşturmaya çalışmıştır. Ancak 1871 yılında siyasal birliğini sağlayan Almanların, uzun bir geçmişe ihtiyacı vardır!

Efsanenin ardındaki tarih
Tarihte yer bulmaya ve öne çıkmaya çalışan devletler ve yöneticileri, köklerini bu üstün uygarlığa dayandırmayı, yönettikleri halkların ve milletlerin ‘azmi’ açısından önemli bir dayanak olarak görmüşlerdir. Ki Platon da Atlantis’i Atina’yı yüceltmek ve Atina’nın Pers Savaşları’ndaki ilerleyişine tarih öncesinden bir örnek oluşturmak için kurgulamıştır! Platon’u bu kurguya zorlayan maddi nedenlerden biri de Atina’yı “Mısır’ın ezeli eskiliğinin” üstüne çıkartmaktır. Platon, Atina’nın, Atlantis’in gücüne karşı direnerek, bir uygarlık yarattığını dile getirmiş ve bu büyük gücün, gücünün sorgulanmasını da Atlantis’i sular altında bırakarak engellemiştir!
Pierre Vidal-Naquet’in Ali Cevat Akkoyunlu tarafından dilimize kazandırılan ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabı, işte bu yönüyle hem Atlantis’e hem de efsanenin ardındaki tarihsel koşullara ve siyasal ihtiyaçlara ışık tutuyor.

MEHMET ALİ GÜLLER

KAYIP KITA: ATLANTİS
Pierre Vidal-Naquet
Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 165 sayfa,
13.5 TL

,

Yorum bırakın

MİLLİ DEVLETİ TASFİYE UZLAŞMASI

BDP’nin “sivil itaatsizlik” eylemleri kararı, TÜSİAD’ın “Yeni Anayasa” Raporu ve Cem Boyner’in “toprak bütünlüğünü” tartışmaya açması ile AKP’nin “Libya’ya NATO onayı”, aynı paketin unsurlarıdır.
Açacağız ama önce üç maddelik bir anımsatma yapalım:
1.. Başbakan Erdoğan, Haziran 2010’da, Toronto’da katıldığı G-20 zirvesi sırasında ABD Başkanı Obama ile iki kez baş başa görüşmüş ve ardından düzenlediği basın toplantısında, NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti!
2.. Başbakan Erdoğan’ın bu çağrısı, PKK’nın 1 Haziran 2010’dan sonra eylemsizlik kararını bitirmesinin hemen ardından gelmişti. PKK, 1 Haziran 2010 sonrasını -kuruluşundan bu yana- “4. Dönem: Demokratik Özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma dönemi” olarak nitelendirmişti.
3.. TÜSİAD, “bölgesel özerklik” konusunu gündemine almıştı. Açılımın tartışıldığı TÜSİAD toplantısında Sedat Aloğlu şu üç öneriyi Türkiye’nin konuşması gerektiğini savunmuştu: “1. Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2. Anayasa’ya ‘bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ maddesinin eklenmesi. 3. Bölgesel özerklik”.
MİLLİ DEVLET KARŞITI İTTİFAK
Bu gelişmelerden dokuz ay sonraya, yani günümüze bakalım şimdi de:
1.. Başbakan Erdoğan, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” dedi ve NATO deniz gücünün emrine 4 firkateyn, 1 yardımcı gemi ve 1 denizaltı  sundu.
2.. BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Demokratik Toplum Kongresi DTK ile birlikte “sivil itaatsizlik” eylemleri başlatma kararı aldıklarını ilan etti. DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ile birlikte basın toplantısı düzenleyen Demirtaş, “doğrudan çözüm” dönemine girildiğini savundu. Demirtaş bir gün önce de “2012’ye kadar bu ülkede Kürt sorunu kalmayacak” demişti. Keza Öcalan da akıllara “iktidarla seçim anlaşması mı var” sorusunu getiren şu açıklamayı yapmıştı: “Diyalog ve müzakere yöntemine şans veriyoruz. Bu yöntem pratikleşirse 2011 yılı çözümün geliştiği yıl olacaktır. Sonuç alamazsak, 2011 yılının ikinci yarısından itibaren topyekûn direniş ve özgürlüğü sağlama süreci gelişecektir”.
3.. TÜSİAD 40. kuruluş yıldönümünde “Yeni Anayasa” raporunu açıkladı. Toplantının açılışını yapan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, konuşmasında Ortadoğu’daki halk hareketlerinden korkularını dile getirdi: “40 yıl sonra bugün dünya ekonomisinin ilk küresel krizini yaşıyoruz. Ortadoğu’da hak ve özgürlük isyanları, bu krizleri tetikleyecek nitelikte”. TÜSİAD’ın “yeni anayasa” raporu ise özetle “değiştirilemez maddelerin değiştirilmesini” esas alıyordu! Daha da vahim olanı ise Cem Boyner’in “Türkiye’nin insanlarının, bir kısmının değil, birer birer tümünün mutluluğu, onuru, haysiyeti, bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir” diyerek “vatanın bütünlüğünü” tartışmaya açması oldu.
“TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ”
Şimdi dokuz ay arayla yapılan bu açıklamaları birleştirelim. Ortaya çıkan sonuçlar şunlardır:
1.. Türkiye’nin komprador burjuvazisi de “milli devlet”in tasfiye edilmesine onay vermiştir.
2.. ABD, milli devletin tasfiyesi konusunda AKP-BDP-TÜSİAD üçgeninde uzlaşma sağlamıştır. Bu uzlaşma, İstanbul başkentli Türkiye ile Diyarbakır başkentli Kürdistan’ın oluşturacağı Türk-Kürt Federe Devleti’dir. Yeni anayasa ve başkanlık sitemi tartışması, bu federe devletin hukukuna ve idari yapılanmasına yönelik çalışmalar ve hazırlıklardır.
3.. Milli devleti koruma refleksine sahip unsurların tasfiyesini hedefleyen Ergenekon sürecinde yeni bir aşama geçilmiştir: Milli ordunun “profesyonel ordu” yapılması. Ki bu hedef, salt bir yapısal değişikliği değil, daha önemlisi, “milli askeri stratejik konsept” değişikliğini hedef alan bir yaklaşımdır.
4.. ABD-AKP ittifakı, “Milli Ordu”yu Irak’ın kuzeyinden gelen tehditleri bertaraf etmek yerine, sırasıyla Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye sürmüş, şimdi de Libya’ya karşı kullanmaya hazırlamaktadır. AKP’ye “en iyi ihraç malınız, TSK’dır” diyen ABD, daha önce “hizadan çıktığını” tespit ettiği “Milli Ordu”yu, NATO üzerinden, yeniden denetim altına almaya çalışmaktadır.
5.. NATO, Başbakan Erdoğan’ın dediği şekilde, “Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil edecekse”, aynı NATO, “Kürdistan’ın da Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil edecektir”. Erdoğan’ın NATO’yu kuzey Irak’a çağırması, 2004 yılında söylediği şu sözlerle uyumludur: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Diyarbakır bir merkez olabilir”. Kaldı ki, ABD 2003 yılında beri “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olmalıdır” diyerek aslında “siyasal bölge” hedefine de işaret etmektedir.
6.. NATO’nun “tespit ve tescili” için sadece davet değil, “sivil itaatsizlik” de gerekmektedir.
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal bakımdan tarihlendirirsek:
1914 – 1923: Kurulma Dönemi.
1923 – 1945: Yükselme Dönemi.
1945 – 1980: Duraklama Dönemi.
1980 – 2007: Gerileme Dönemi.;
2007 – ? : Parçalanma Dönemi.
İşte Türkiye, “parçalanma döneminin” en kritik aşamasına yaklaşmaktadır. 12 Haziran 2011 seçimleri çok kritik bir dönemeçtir.
Türkiye’nin bu kritik dönemece en az kayıpla girmesinin en olanaklı yolu da, TBMM’ye 4. bir kuvvet sokmasıdır. Çünkü CHP çatısı altında bir güç birliği maalesef oluşturulamamıştır. Yolu ve yöntemi için zamanın daraldığı bu “4. Kuvvet” çözümü, her ne kadar köklü bir çözüm olmasa da, milli kuvvetlere mevzi kazandıracaktır. Tüm matematiksel analizler göstermektedir ki, TBMM’ye 4. bir kuvvet girerse, AKP oyunu artırsa bile -ki bu durumda asla olası değil- sandalye sayısı çok düşecek ve tek başına iktidar olamayacaktır.
Hatta CHP, yanına MHP ve 4. Kuvvet’i alarak iktidar bile olabilecektir.
MEHMET ALİ GÜLLER

, , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN ABD’YE ÇIPALI FELSEFESİ

Daha önce Batı’ya seslenen ve “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çeken Başbakan Erdoğan, alışılageldik bir şekilde yine çark etti. Erdoğan, NATO Libya konusunda devreye girecekse Türkiye’nin bazı şartları olduğunu belirtti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil. Libyalı kardeşlerimiz, güçlü, istikrarlı, huzurlu bir geleceği inşa etmek için her türlü imkâna sahipler. Libya halkına bu fırsat tanınmalı, operasyon işgale dönüşmeden, Libyalıların kendi kararlarını vermeleri için fırsat tesis edinmelidir”.
LİBYA AÇILIMI
Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın oldukça felsefi olan bu “Libya Açılımı”nı üç adımda anlamaya ve kavramaya çalışalım:
1.. Görülmüştür ki, ErdoğanNATO’nun Libya’da ne işi var” dediğinde, aslında rest çekmemiş, tersine gayet normal bir soru sormuş. Ve Erdoğan, bu sorusuna yanıtını da şimdi vermiştir ve demiştir ki, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir”.
2.. Erdoğan’a göre NATO bir tespit ve tescil kurumuymuş. NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil için oraya girmeliymiş. Ki anımsayınız, Başbakan Erdoğan, daha önce de NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti. Demek o zaman da, NATO’yu, Kuzey Irak’ın Irak’a değil, Kürdistan’ın Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil etmesi için davet etmiş! Ki Erdoğan, 1 Mart 2003 öncesi de, yine NATO’yu, yani ABD ve İngiltere’yi, Türkiye’nin güneydoğusuna yerleştirmek için TBMM’de milletvekillerine baskı uygulamıştı. Acaba o zaman NATO (ABD-İngiltere) neyi tescil edecekti?
3.. Erdoğan’a göre NATO’nun operasyonu işgale dönüşmemeliymiş. İşte burası Libya Açılımı’nın en önemli noktasıdır. Bu noktayı en iyi anlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemiş ve “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” demişti. Anlaşılıyor ki, kan dökmeyen ve işgale dönüşmeyen tipteki bir operasyon, olabiliyormuş(!)
ERDOĞAN’IN “U” DÖNÜŞLERİ
Şimdi gelin Erdoğan’ın, Libya’ya NATO müdahalesiyle ilgili bu iki açıklamasını, geçmişteki açıklamalarını anımsayarak, birlikte değerlendirelim:
Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmem” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan diğer salona geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” demişti! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı!
Başbakan Erdoğan, Genel Sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğanistediğimizi aldık” demişti!
NATO’nun Lizbon Zirvesi öncesinde, füze kalkanıyla ilgili şart koşan(!) Başbakan Erdoğan, “komuta bizde olacak” demişti. Erdoğan, zirveden sonra yaptığı ilk açıklamada, “komuta NATO’da olmalıdır” demişti!
Örnekleri artırmak mümkün…
EKSEN KAYMADI
Erdoğan’ın açıklamalarını doğru okuma kılavuzunun başına, mutlaka iktidarını Washington’a borçlu olduğu maddesini ve BOP Eşbaşkanı olduğu maddesini ekleyiniz.
Aksi takdirde “eksen kaydı” sanıp, Kılıçdaroğlu gibi gidip Erdoğan’ı Brüksel’e şikâyet edersiniz!
MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

LİBYA’YA EMPERYALİST SALDIRI NE ANLAMA GELİYOR?

Tunus ve Mısır’da ABD müttefiklerinin yıkıldığı, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen ve hatta Kuzey Irak’ta halk hareketlerinin sürdüğü bir dönemde, tüm bu gelişmelere ters istikamette, Libya’da Batı destekli bir kalkışma yaşandı.
Ancak Batı’nın Kaddafi’nin düşeceği beklentisi gerçekleşmedi, tersine Kaddafi kalkışmayı bastırdı. İşte tam bu anda BM Güvenlik Konseyi bir karar aldı ve Fransa-İngiltere liderliğindeki koalisyon, bu karara dayanarak, Libya’ya havadan operasyon düzenlendi.
Libya’ya yönelik bu saldırı, öncelikle emperyalistler arası paylaşım mücadelesini gün yüzüne çıkardı. Öte yandan AKP ve CHP’nin “Müslümanların ve halkların” yanında değil de, emperyalistlerin yanında olduğunu ortaya koydu:
1.. ABD DEĞİL, BAŞI FRANSA-İNGİLTERE ÇEKİYOR
Fransa-İngiltere-ABD” üçlüsü BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1973 sayılı karara dayanarak, Libya’ya “Şafak Yolculuğu” operasyonu başlattı.  Dikkat ederseniz, saldırganları alışılageldiği gibi “ABD-İngiltere-Fransa” üçlüsü olarak sıralamadık.
Çünkü emperyalist saldırının başını Fransa-İngiltere ikilisi çekiyor. ABD, zorunlu olarak bu ikilinin peşine takıldı. Tunus’ta ve Mısır’da müttefiklerini koruyamayan, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkelerdeki halk hareketlerine karşı iş başındaki müttefiklerini savunmaya çalışan Washington’un yeni bir cephe açacak gücü yok! Kaldı ki ABD ilan ettiği takvim gereği, Afganistan ve Irak’tan adım adım geri çekiliyor…
Anımsayınız; Tunus ve Mısır’dan farklı olarak ve tam tersi istikamette ortaya çıkan ve batı karşıtı Kaddafi’yi hedef alan kalkışmadan yararlanmaya bile çalışamamıştı ABD…
Washington’un ajandasının en altında bulunan bu süreç, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin hamlesiyle hızlandı. Sarkozy önce isyancıların kurduğu yönetimi “tanıma” kararı aldı, ardından da Libya’ya saldırı için BM’den “meşruiyet” arayışına girdi. İngiltere’yle ittifak kuran Fransa’nın bu hamlesi, ABD’yi de alınan kararın uygulanmasına zorladı. Öyle ki, Fransa-İngiltere ikilisi ABD’den aslında tam destek bulsa, salt hava saldırısıyla bile yetinmeyecek!
Bu süreci en iyi özetleyen olgu ise ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in, saldırının ikinci günü söyledikleriydi: “Libya’da yürütülen askeri harekâtın amaçları sınırlı ve kesinlikle Kaddafi’nin iktidardan indirilmesi amacı taşımıyor”.
ABD Başkanı Barack Obama da, “sınırlı bir operasyon için yetki verdiğini” ifade etti. Libya’ya saldırının salt hava saldırısını içermesi bile ABD içindeki karar vericileri karşı karşıya getirdi. Dahası Amerikan kamuoyunun yüzde 60’ının bu saldırıya karşı çıktığı bildirildi.
2.. LİBYA’YA SALDIRI KARARI AB’Yİ BÖLDÜ!
AB, son yirmi yıldır Almanya-Fransa merkezli siyasetler üzerinden yapılanıyordu. Dahası bu ikili, ABD’nin İngiltere üzerinden AB’ye yön verme gayretlerine açıktan cephe alıyordu. Oysa Libya’ya saldırı kararı, hem AB içinde bölünme hem de yeni bir cephe yarattı. Fransa hem İngiltere ile tıpkı birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi geleneksel ittifak anlayışına döndü, hem de Almanya ile Libya konusunda cephe cepheye geldi.
Gelişmelerin habercisi sayılabilecek iki önemli olgu şunlardı: Almanya cephesinde Berlin-Moskova ekseni oluşuyordu; Fransa cephesinde ise hem Sarkozy ile birlikte geleneksel Transatlantik ilişkilere dönüleceğinin işaretleri veriliyor hem de ülkenin NATO’nun askeri kanadına dönüşü gibi tarihi bir karar alınıyordu.
Üstelik son dönemde AB’nin doğuya doğu mu yoksa Akdeniz’e doğru mu genişleyeceği konusu, birlik içinde büyük tartışmalara yol açıyordu.
3.. ÇİN ve RUSYA SALDIRIYA KARŞI
Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin hava sahasını askeri uçuşlara yasaklayan 1973 sayılı karara Almanya ile birlikte çekimser oy verdiler. Kimi kesimler, veto yetkisini kullanmayan Pekin ve Moskova’nın saldırıya dolaylı destek verdiklerini savunuyorlar. Ancak Pekin ve Moskova farkında ki, savaşı doğrudan veto etmeleri halinde, “silahlı siyaset” yapmakla karşı karşıya gelebilirler.
Sonuç olarak iki ülkenin çekimser oyu vermesi ve Libya’ya saldırıyı üzüntüyle karşılaması, dünyadaki cepheleşmeyi işaret etmesi bakımından da önemlidir.
4.. FRANSA İLE İNGİLTERE’NİN NATO ÇELİŞKİSİ
Fransa ile İngiltere arasındaki tek anlaşmazlık, NATO’nun devreye girmesiyle ilgili… İngiltere, eşgüdüm komutanlığının NATO’da olmasını istiyor, Fransa ise buna karşı.
NATO’nun bu konudaki kararını beklemeden harekete geçen koalisyonun kendi arasında şimdilik bulduğu çözüm ise eşgüdüm komutanlığını ABD’nin yapması.
İngiltere’nin tavrı en çok, daha önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diyen Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bırakacak.
5.. AKP, LİBYA’YA SALDIRIYI DESTEKLEDİ
Başbakan Tayyip Erdoğan, NATO’nun değil ama Fransa-İngiltere-ABD üçlüsünün Libya’ya müdahalesini savundu ve “Libya gözyaşı dökerken biz elimiz kolumuz bağlı seyredemeyiz” dedi. Erdoğan, Kaddafi’nin görevi hemen bırakması gerektiğini savundu.
Öte yandan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin müdahaleye askeri destek seçeneklerini masaya yatırmaya başladı: Buna göre; operasyon için bir deniz gücü oluşturulduğunda Türkiye iki firkateynle destek verecek ve coğrafi olarak Türkiye’den Libya’ya hava operasyonu mümkün olmadığından, bir filo hava operasyonuna katılabilmek için İtalya’daki NATO üssüne gönderilecek.
AKP’nin emperyalist bir saldırıya destek vermesi ve Müslüman halka yönelik yeni bir saldırıya daha ortak olması, hem hükümette hem de partide, seçim öncesi ciddi sıkıntılar yaratacak. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, şimdiden, Türkiye’nin böyle bir saldırıya katılmayacağını ilan etti!
5.. CHP DE MÜDAHALEYİ DESTEKLİYOR
Hükümetin aradığı destek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Ana muhalefet lideri, AKP’nin ve Türkiye’nin tavrının doğru olduğunu, çünkü BM’nin aldığı kararla, müdahalenin uluslararası meşruiyet kazandığını savundu. Kılıçdaroğlu’nun “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” şeklindeki sözleri ise daha birinci gününde 64 kişinin öldüğü emperyalist bir saldırıdan beklenti açısından, ilginçti!
Kılıçdaroğlu’nun, Fransa ve İngiltere’deki muhalefetin “Kaddafi kendi halkını katlederken, seyirci kalamazdık” türünden yaklaşımıyla örtüşen tavrı, bakalım nasıl değerlendirilecek?
6.. EMPERYALİST UŞAKLARININ SAHTE GÖZYAŞLARI
“Uluslararası meşruiyet” diye bir durumun söz konusu olamayacağının en sıcak örneği Irak’ta yaşanmışken, Kaddafi’nin halkını bombaladığı yalanının, “Saddam halkına zulmetti” türünden bir psikolojik savaş malzemesi olduğu ortadayken, çeşitli kesimlerin bu kılıflara sarılarak emperyalist bir saldırıya ortak olması, gelecek açısından affolunmaz!
Günlerce, Kaddafi’nin halkını bombaladığını yazabilmek için sahte gözyaşlarıyla insan haklarından dem vuranlar, yazanlar, çizenler, emperyalist saldırının daha birinci gününde 64 Libyalının ölmesine neden sessizler? İnsan haklarını savunmanın sınırı, emperyalistlerin çıkarına kadar mı?
Bu tutum ile “Kaddafi’nin sözde zulmüne karşı çıkan Libyalıların, ülkelerinin emperyalist saldırıya maruz kalmasına seyirci kalması” arasında, ikiyüzlülük açısından en ufak bir fark görünmüyor!
7.. LİBYA KAZANACAK
Tarih, emperyalist saldırganların değil, vatanını savunanların zaferleriyle yazılır. Ekranlarda “eski harflerle, yeni kitaplar” okunmaz türünden entel laflar söyleyerek Libya’ya saldırıya kılıf arayanlar, “strateji, doktrin” türünden kelimelerle bezedikleri cümlelerinden kan damlayanlar, tarih önünde utanacaklardır!
MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

TSK’YI HEDEF ALMAK, CHP’YE OY GETİRİR Mİ?

CHP’nin 12 Haziran seçimlerine dönük en “çarpıcı” vaadi, askerlikle ilgili olanlardı:
“Bedelli askerliği gündeme getiren biziz, bir sefere mahsus olarak bedelli askerlik için kanun teklifi verdik, çıkaracağız bunu. Askerlik süresini 9 aya indireceğiz, aşamalı olarak 6 aya kadar indireceğiz, daha küçük ama daha profesyonel olacak. Çocuğumuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olunca da askerliği bitmiş olacak. Arzu eden de erkenden yapacak. Orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız. Ordu kışlasına onurlu görev yapacak”.[1]
Kılıçdaroğlu bu vaadi açıkladıktan sonra, “bedelli askerlik” yasa teklifini de TBMM Başkanlığı’na verdi!
CHP İLE AKP’NİN SÜRE YARIŞI
Kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TSK’ya yönelik bu hamlesi, ABD-AKP ikilisinin 8 yıllık uğraşıyla boy ölçüşecek nitelikte. Ne de olsa askerliği “bitirmeye” yönelik süre azaltma yarışında, AKP en fazla 12 aya inebilmişti!
Kılıçdaroğlu’nun torbasında TSK’nın itiraz ettiği her şey var; bedelli askerlik var, süre indirimi var, profesyonel ordu var!
Ama burada asıl önemli olan, bu unsurlarının, “bir paketin unsurları niteliğinde” uyumlu olması! Ordu teröristle mücadele etmeyecekse, -ne demekse- kışlasında onurlu görev yapacaksa, profesyonel olacaksa, zaten bir gencin kaç ay askerlik yaptığının da bir önemi kalmaz; üniversitede okurken, yazları askerliğini tamamlar!
Tek sorun, üniversiteli gencin yazları askerliğini tamamlarken, stajlarını tamamlayamaması ve okulunu uzatmasıdır! Parası olanın da parayı bastırıp askerlik yapmaması, zaten “sosyal demokrasi”nin gereğidir!
Bu paketin ilk unsurlarını da anımsayalım: Kılıçdaroğlu koltuğa oturur oturmaz ilk olarak 27 Mayıs’ı eleştirdi; 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini eleştirdi; Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istedi.
CHP’NİN ASKERLİK AÇILIMI
Kılıçdaroğlu bu “askerlik açılımı”nı sırf seçimlerde oy toplamak için mi yaptı? Eğer evet ise o zaman CHP’lilerin yüzleşmesi gereken denklem şudur: Oy almak uğruna TSK’nın yapısını bozmak, doğru mudur? (Ki bunun oya dönüşeceği de muamma)
Oysa “Halk Ordusu” özelliğine sahip TSK’yı profesyonelleştirmeyi NATO bile sağlayamadı! İzmirliyle Hakkâriliye aynı ranzayı paylaştıran; zenginle fakir genci aynı sıraya sokup, yürüten; mühendisle çobanı aynı karavanadan doyuran bu sistemden neden rahatsızlık duyuluyor?
Bugüne kadar Türk Ordusu, NATO içindeki en özel konumunu, çeşitli branşlardaki birincilik derecelerini, başka orduların kendisine gıpta etmesini, profesyonel ordu olmaktan kaynaklanan özellikleriyle mi sağladı?
Paralı askerlerin, Irak’ta korkudan palmiyeleri ateşe verdiğini, Kabil’in dışına çıkmamak için rüşvet dağıttığını da mı duymadınız hiç?
Ya da…
Çanakkale’de “ölmesi emredilen” Mehmetlerimiz maaş mı aldı? Kıbrıs’a çıkartma yapan askerlerimiz prim mi kazandı?
Nedir bu profesyonel askerlik tutkusu?
“Türk Ordusu hizadan çıktı” diyen ABD’nin Ergenekon tertibi TSK’yı yeterince yıpratmışken, bir de iç cephe açılmasına gerek var mı?
CHP, askerlik süresini kısaltarak alınacak bir avuç oy yerine, neden AKP’yi alaşağı edecek ve Kılıçdaroğlu’nu başbakan yapacak “güç birliği” meselesine sıkı sıkıya sarılmıyor?
MEHMET ALİ GÜLLER


[1] “Kılıçdaroğlu’ndan bedelli hamlesi, 12 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17252699.asp, (Son erişim: 15 Mart 2011)

, ,

Yorum bırakın

ARAP AYAKLANMASI, BOP EŞBAŞKANLIĞINI TELAŞLANDIRDI

Önce bir saptama: İran ve Libya’daki “kalkışma” ile Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn’deki “halk hareketleri” birbirinden tamamen farklıdır.
Birincisi ABD’ye karşı ve mesafeli olan ülkelerde ortaya çıkmıştır, ikincisi ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerde… Birincisinin hedefi ABD’nin karşı olduğu Ahmedinejad ve Kaddafi’dir, ikincisinin ise ABD’nin müttefikleri olan Bin Ali, Mübarek, Abdullah Salih ve Kral Hamad’dır. Birincisinde isyancıların liderliğini –yine ortaya çıkan- “El Kaide” yapmaktadır, ikincisinde ise hem tek bir lider örgütten söz etmek mümkün değildir, hem de halk hareketinin unsurları, sağdan sola pek çok kesimi kapsamaktadır.
Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgilenmek ve Ortadoğu’daki gelişmeleri incelemek isteyenler, yeni çıkan “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması” isimli kitabı okumalıdırlar.[1]
ASKERİ MÜDAHALE RAFA KALKTI
Güçlü bir devlet olan İran, geçen yıllarda da zaman zaman ortaya çıkan bu tip Batı esintili kalkışmaları, anında bastırdı. Ancak daha zayıf bir ülke olan Libya hâlâ bu kalkışma ile uğraşıyor. Ancak ilk iki haftanın rüzgârı yön değiştirdi ve Kaddafi isyancıların ele geçirdiği yerleşim yerlerini tek tek geri alıyor!
Geçen hafta Libya’yla ilgili şunlar konuşuluyordu: ABD Başkanı Barack Obama, Libya’ya NATO’yla birlikte askeri müdahale seçeneğini değerlendirdiklerini ve aynı zamanda isyancılara silah desteği yapılmasının da gündemde olduğunu açıkladı.[2] İngiliz Independent gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, ABD’nin isyancılara silah yardımının Suudi Arabistan üzeriden yapılacağını yazdı.[3] Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Libya’da herhangi bir askeri müdahaleye karşı olduklarını açıkladı: “Yabancı, özellikle de askeri bir müdahaleyi Libya’daki krizi çözmenin bir yolu olarak görmüyoruz. Libyalılar sorunlarını kendileri halletmelidirler”.[4]
Hatta bu gelişmeler, başından beri bölgedeki halk hareketlerini “ABD projesi” olarak değerlendiren kesimleri, tezlerine kanıt bulduklarını sanmaya sevk etti! ABD Tunus’ta düğmeye basmış ve nihai hedef Libya ve İran’a yönelmişti! “ABD’nin sırf Libya’da ayaklanma başlatabilmek için müttefikleri olan Tunus ve Mısır liderlerini feda ettiği” değerlendirmesine oturan bu tezin mantıki sakatlığı ortada, ancak tez buna rağmen bazı kesimlerde bayrak olmaya devam ediyor!
Biz, bu mantık dışılığı bir kenara bırakıp, kimi kesimlerin ortaya koyduğu, -daha mantıklı olan- şu tezi inceleyeceğiz: “Tamam ABD, Tunus ve Mısır’da kaybetti ama Libya’da kazanıyor”.
LİBYA’DA KİM KAZANIYOR?
Peki, gerçek bu mudur? Yani Tunus ve Mısır’da kaybeden ABD, Libya’da kazanıyor olabilir mi? Müttefikini savunamayan, kendi kalesini koruyamayan bir ABD, kendisine karşı olan, rakip bir kaleyi zapt edebilir mi?
Gelin bu soruya biz yanıt vermeyelim!
ABD Senatosu, bu soruya yanıt aramak için Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’i dinledi geçen hafta. Clapper konuşmasında, “Zamanla Kaddafi güçleri zafer kazanan taraf olacaktır… Libyalı isyancılara saygı duyuyorum. Verdikleri savaşı kazanıp kazanmayacaklarını bilmiyorum. Şu an gerçekten ağır bir savaş veriyorlar” dedi.[5]
ABD Savunma İstihbarat Ajansı direktörü General Ronald Burgess, Clapper’a destek vererek, Libya’daki çatışmalarda güçlü olan tarafın “değişmeye başladığını” söyledi. Burgess, “Şu an Libya’da dengelerin eşit olduğu bir noktaya geldik. Ancak avantajın Kaddafi rejiminin yanında olduğu söylenebilir” dedi.[6]
Clapper’in açıklamalarına öfkelenen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise, Obama’nın en üst düzey istihbarat danışmanının görevine son verilmesi çağrısı yaptı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon ise Clapper’in sözlerini, Kaddafi’nin sahip olduğu askeri üstünlüğe dayanarak yapılan, “sabit ve tek boyutlu bir değerlendirme” olarak yorumladı. Donilon, Libya’daki durumu “çok boyutlu bakışla” değerlendirmeyi tercih edeceğini belirtti.[7]
Donilon’un “çok boyutlu” değerlendirmesi muhtemel ki, iki unsura dayanıyordu: Birincisi, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin, isyancıların ilan ettiği yeni Libya yönetimini tanımasıydı.[8] İkincisi ise Başbakan Erdoğan’ın, Kaddafi’yi arayarak, kendisine “arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı atamasını” önermesiydi.[9]
Oysa Clapper haklıydı. Kaddafi teker teker isyancıların ele geçirdiği bölgeleri geri alıyordu!
Yani ABD, Tunus ve Mısır’da kaybettiği gibi Libya’da da kazanamıyordu!
BOP EŞBAŞKANLIĞI: BİZ ETKİLENİRİZ!
Halkların ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne yanıt vermesi, en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı telaşa düşürdü.
İstanbul’da düzenlenen ve Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı “Değişim Liderleri Zirvesi” işte bu telaşı ortaya koydu. Zirvenin en önemli gündem maddesi, işte Büyük Ortadoğu’daki bu değişime karşı ne yapılması gerektiği üzerineydi.
Başbakan Erdoğan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözebiliriz… Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz”.[10]
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık konuştu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz”.[11]
BOP Eşbaşkanlığı gelişmelerin farkında… Ortadoğu’daki değişime “istikamet” verilemezse, değişime “liderlik” yapılamazsa, değişim en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı etkileyecek!
Fark etme sırası, bu gelişmeleri “ABD projesi” olarak gören aydınlarımızda…
MEHMET ALİ GÜLLER


[1] Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon, “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması”, Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım, Mart 2011
[2] Obama’dan Libya’ya askeri müdahale sinyali, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17211629.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[3] ABD, Libya’daki isyancıları gizlice silahlandırmak istiyor, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17203050.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[4] Rusya: Libya’ya askeri müdahaleye karşıyız, 7 Mart 2011: http://www.aksam.com.tr/rusya-libyaya-askeri-mudahaleye-karsiyiz–24711h.html, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[5] “Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[6] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[7] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[8] “En büyük darbeyi Sarkozy’den yedi, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/17235954.asp, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[9] “Erdoğan’dan Kaddafi’ye müthiş teklif, 14 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17266157.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[10] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[11] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)

, , , ,

Yorum bırakın

FAŞİZME KARŞI GÜÇ BİRLİĞİ

İşte yine tunç kanunu işledi:
Öcalan’ın “ev hapsi” tartışılmaya başlandı, Silivri’de üçer kişilik koğuşlarda mahpus yatan yurtsever Ergenekon sanıkları, tek kişilik hücrelere alındı!
Tıpkı daha dün, Hizbullah dışarı salıverildiğinde, önce 163 askerin, iki gün sonra da Soner Yalçın ve arkadaşlarının içeri alınması gibi… Bugün gazetecilerin içeri alınması gibi…
Birinci dalgaya sessiz kaldığımızda ikinci, üçüncüye sessiz kaldığımızda dördüncü, on ikinciye sessiz kaldığımızda on üçüncü dalganın gelişi gibi… Kafes’e gözümüzü yumduğumuzda, Balyoz’un gelişi gibi…
Muzaffer Tekin’i görmezden geldiğimizde Doğu Perinçek’in esir alınışı gibi, İlhan Selçuk’a sustuğumuzda Soner Yalçın’a operasyon düzenlenmesi gibi…
Tunç kanunu çünkü…
Sen demokrasi diye cemaatlerin önünü açarsan, cemaat önce kurumlara sızar, sonra devlete…
Sen özgürlük diye, insan hakkı diye, tarikatlara izin verirsen, tarikatlar koalisyon kurar, iktidar olur!
Sen Anayasa Mahkemesi olarak, “laiklik karşıtı odak” dediğin partiye, “hükümet olmaya devam et” dersen, önce Anayasa’ya sonra da laikliğe savaş açar!
Sen cumhuriyet yıkıcılarına, cumhuriyeti emanet edersen, önce yıkar, sonra yerine kendi rejimini kurar!
İşte şimdi o rejimdeyiz: Adı Faşizm!
Ama korkuya gerek yok…
Çünkü “Faşizm”e karşı mücadelenin yolu bellidir: Birleşik Cephe!
Halklar faşizme karşı böyle direnmiş, böyle kazanmıştır!
Şimdi sıra bizde… Cumhuriyetçilerde, yurtseverlerde, sosyalistlerde, devrimcilerde, Kemalistlerde, milliyetçilerde, ulusalcılarda, halkçılarda, dindarlarda, laiklerde, solcularda, sağcılarda…
Şimdi sıra hepimizde, Türkiye’de…
Türkiye’de “birleşik cephe”nin ismi “12 Haziran için Güç Birliği”dir!
MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

HUKUK YOK, FAŞİZM VAR!

Ergenekon tertibinin en başından beri değişmeyen tek bir hedefi var: ABD’nin bölgesel planlarına direnecek kuvvetleri tasfiye etmek! AKP ve Cemaat de, tertibin sahibi değil, ABD adına uygulayıcılarıdır!
Odatv yöneticileri, “Ergenekon Terör Örgütü” üyesi olmakla suçlanıyorlar! Çünkü Odatv büyüdü, önemli bir kuvvet oldu!
Tertibin uygulayıcılarından, “hukukçuluk” oynayan doğal müttefiklerine kadar tüm kesimlere sesleniyoruz buradan: Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Ayhan Bozkurt, yeni mi üye oldu bu örgüte? Bu isimler, üç yıldır soruşturması süren bir örgüte, sonradan üye olacak kadar akılsızlar mı sizce? Hayır şimdi değil, en başından beri üyeyseler eğer, buysa iddianız, şimdiye kadar neden beklediniz evlerini basmak ve gözaltına almak için?
Kimse kendini kandırmasın. En basit mantık bile, ortada bir örgüt olmadığını, tam tersine, Türkiye’nin ABD karşıtı olan, sağdan sola tüm kesimlerine tertip uygulandığını çırılçıplak göstermektedir! Dahası yaşananlar artık faşizmdir!
Bugüne kadar, “suçları yoksa zaten serbest kalırlar”, “hukuk her şeyi çözer”, “hukuka güvenmek zorundayız” diyerek kendini kandıran (!) ama bu tavırlarıyla tertibe “doğal müttefik” olanlara sesleniyoruz özellikle: Böyle giderseniz, bir gün sıra size de gelecek!
Tarihten de mi ders çıkarmıyorsunuz hiç? Alman Rahip Martin Nemoer’i de mi duymadınız hiç?
“Almanya’da önce komünistleri yok etmek için geldiler. Ses çıkarmadım çünkü komünist değildim. Sonra Yahudileri yok etmeye geldiler. Ve yine ses çıkarmadım. Çünkü Yahudi değildim. Adından sendikacıları yok etmeye geldiler. Ve ses çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikleri yok etmeye geldiler. Ve yine ses çıkarmadım. Çünkü ben bir Protestan’dım. Sonra beni yok etmeye geldiler. Ve o an geldiğinde… geriye sesimi duyacak kimse kalmamıştı…” diyen Alman Rahip hiç mi bir şey ifade etmiyor sizin için?
Sizce yaşadığımız şu günler, 1933 Almanya’sına hiç mi benzemiyor?
Sıra ona, şuna, buna, son olarak da sana gelmeden, açmayacak mısın gözlerini?
Cevap ver…
Vicdanına, yarınına, geleceğine hesap ver!
MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

MISIR HALK HAREKETİ, AMERİKANCI MI?

Kimi aydınlarımız, Mısır’daki gelişmelerden bir türlü memnun olamıyorlar! Mısır’da hangi yönde bir gelişme olsa, bu aydınlarımız, illa o gelişmeyi ABD’nin istediğini, kurguladığını ve gerçekleştirdiğini iddia ediyorlar. Çünkü onlara göre ABD’nin planları dışında bir gelişme olamaz!
ABD’nin gelişmelerin arkasında kaldığını, ABD yönetiminin bu yüzden birbiriyle çelişkili açıklamalar yaptığını, Washington’un en önemli müttefikini yitirerek Ortadoğu’da büyük kayıp yaşadığını, gidişatı en az kayıpla kapatmak için çırpındığını ABD’liler bile yazıyor, çiziyor ama nafile… Bizim aydınımız ABD’nin bu hale düşmüş olabileceğine asla inanmıyor!
Mısır’daki gelişmelerden bir türlü memnun olamayan bu aydınlarımız, bu metafizik yaklaşımları nedeniyle de, her gün kendileriyle çelişiyorlar!
İSRAİL YETMEDİ, İSKANDİNAV LOBİSİ İCAT ETTİLER!
İlk günden, yani Mısır halkının ayağa kalktığı 25 Ocak 2011’den beri, Tahrir Meydanı’nı dolduran kitleleri Soros’un, ABD’nin yönlendirdiğini savundular. Hatta içlerinden bazıları, “düğmeye İsrail bastı” bile dedi! İlerleyen günlerde, İsrail’in gelişmelerden ne kadar rahatsız olduğu, bölgedeki en büyük dayanağı olan Hüsnü Mübarek’in alaşağı edilmesinin Tel Aviv’i ne denli zor durumda bırakacağı dile getirildiğinde ise bu aydınlarımız “yanlış girdikleri tünelden” çıkamayacakları için yeni “tezler” ortaya atmaya başladılar! Bugüne kadar “ABD’yi İsrail yönetiyor” gidi temelsiz bir iddia üzerinden politika yapmaya çalışan bu aydınlarımız, bu ters köşe olma durumu karşısında, ABD’yi yöneten yeni bir lobi icat ettiler: İngiltere-İskandinavya lobisi! Yani ABD, lobilerin parmağında oynuyordu!
Bu yeni tezlerini temellendirmek için de gelişmeleri Rotschild ve Rockefeller ailelerinin kavgasıyla açıklamaya kalktılar! Yani iki aile kavga ediyor,  dünya da bu kavgaya göre şekilleniyordu! Sınıf savaşını, devlet aygıtını, emperyalizm kavramını, tarihi, bilimi bir yana bırakan bu metafizik yaklaşıma göre İsrail ile İngiltere-İskandinavya hattı, ABD üzerinde hâkimiyet savaşı veriyordu!
Öyle ki, her gelişmenin arkasında ABD’yi gören, ABD’siz kuş uçmayacağını iddia eden bu aydınlar, “yanlış tünelde” olduklarından, bu kez dönüp ABD’yi, iki eksenin üzerinde hâkimiyet savaşı verdiği zavallı bir ülkeye dönüştürüyorlardı!
BORSA MASALI
Mısır’daki gelişmelerden bir türlü memnun olmayan bu aydınlarımız, halk ayaklanmasını Soroscu ilan ettikleri için, halk hareketinin hedefinde olan Mübarek’i de, ABD’nin hedefi saydılar! Halk hareketi Soroscu, Amerikancı olunca, Mübarek de ABD’nin has adamı olmaktan çıkıyor, ABD’nin düşmanı oluyordu doğal olarak!
Hele bir de Washington “Mübarek geçiş dönemini başlatmalı” diyince, tez kanıtlanmış oluyordu! Ancak günler geçiyor, Mübarek bir türlü ABD’nin isteğini yerine getirmiyordu, istifa etmiyordu! Tez elbette yanlış olamazdı, o zaman yeni bir kanıt gerekiyordu!
Yeni kanıt, “Mübarek uluslararası borsalara verdiği parayı ancak Eylül’de toplayabiliyor, onun için Eylül’e kadar görevde kalacak” şeklinde sunuldu!
Borsanın mantığından başlayarak pek çok olguya aykırı olan bu tez, Mübarek’in üç gün sonra istifa etmesiyle çökmüş oldu!
HALK NE YAPSA SOROSCU OLUYOR!
Bir kere Mısır halkının ayağa kalkmasını “Sorosculukla” damgaladıkları için, halkın Tahrir Meydanı’nda sayıca nispeten az olduğu bir görüntüyü bile tezlerine kanıt diye sundular. Kanıt o kadar sağlamdı ki, “Hani nerede bugün o kalabalık, hadi devam etsinler o zaman” diye ekranlardan seslendiler!
Oysa, Tahrir’e çakılı eylemciler dışındaki kitlenin “bir gün dolu, bir gün boş” kuralıyla enerjisi korunmaya çalışılıyordu Mısır’da… Zaten, “hani neredeler” diyen aydınlarımızın seslenişinin ertesi günü, Tahrir yine tıklım tıklım dolmuştu…
Sonuç olarak, Mısır halkı Tahrir Meydanı’na toplansa da Soroscu oluyor bu aydınlarımıza göre, toplanmasa da..!
ORDU NE YAPSA, BEĞENMEDİLER!
Mısır Ordusu’nun gelişmelere müdahil olmayan tutumunu, günlerce halk hareketinin Soroscu olduğuna kanıt diye sundular. Onlara göre Mısır Ordusu, Pentagon’dan aldığı emir gereği hiçbir şeye karışmıyordu…
En sonunda Mübarek istifa etti, yönetim askeri konseye, dolayısıyla da konseyin başı olan eski Savunma Bakanı Tantavi’ye geçti. Yani bir nevi Mısır tarzı askeri darbe oldu! (Bu arada Mübarek’in gelişmeleri engellemek üzere, Tantavi’yi  Savunma Bakanlığı görevinden aldığını ve yerine Genelkurmay Başkanı Sami Hafız Anan’ı atadığını ama Tantavi’nin, Mübarek’in hemen ardından kurulan Silahlı Kuvvetler Kuvvetler Yüksek Komisyonu Başkanlığı’na seçildiğini de anımsatalım!)
Müdahil olmayan ordu, sonunda müdahil olmuş, hatta yönetimi de devralmıştı. Ancak bu yeni durum da yine ABD’nin eseri sayıldı! Güya ABD, Mısır Ordusu’na darbe emri vermişti!
Sonuç olarak, tez baştan yanlış olduğu için, Ordu öyle de yapsa, böyle de yapsa, ABD’nin emri gereği yapmış oluyordu!
SÜLEYMAN DEDİLER, TANTAVİ OLDU!
Aynı aydınlarımız, halk hareketinin ilk günlerinde, Mübarek’in Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı diye bir pozisyon yaratmasını ve bu pozisyona istihbaratın başında olan Ömer Süleyman’ı atamasını, ABD’nin planı olarak değerlendiriyorlardı. Onlara göre Washington, Mübarek’in yerine böylece bir başka sadık adamını, Ömer Süleyman’ı getirecekti. Ancak, öyle olmadı ve ordunun duruma el koymasıyla Süleyman yerine Tantavi başa geçti. Aydınlarımız, bu sefer de Tantavi’nin başa geçmesini ABD planı olarak yorumladılar!
SOROS DARBESİ TEZİ TEPETAKLAK
Yani iş öyle bir hâl aldı ki, Mısır halkı eylem yapsa da yapmasa da Soroscu oluyordu; Mısır Ordusu gelişmelere müdahil olsa da olmasa da Pentagon’un emrini uyguluyordu; Mübarek istifa etse de etmese de, süreç ABD’nin kurguladığı gibiydi; başa Süleyman da geçse, Tantavi de geçse ABD istemiş oluyordu!
Çünkü tez en baştan yanlıştı! Yanlış tez, gelişmeler karşısında iyice çıkmaza giriyordu!
MISIR ARTIK DAHA İLERİDE!
Olan biten nesnel olarak şöyleydi… Mısır halkı 2004 yılından bu yana adım adım halk hareketini büyüttü, ABD-Mübarek rejimi büyüyen bu halk hareketini 2009 yılında kanla bastırdı… Ancak bu yıl, Tunus’ta ortaya çıkan başarının da etkisiyle halk hareketi daha da kitleselleşti. Üstelik geçen 6 yıl içinde, önemli bir mücadele birikimi ve deneyim de kazanılmıştı! Washington, Wikileaks belgelerinde de görüldüğü üzere, gelişmeleri öngörüyordu, ancak çaresizdi. Çünkü ABD “gerileme” dönemine girmişti, çöküyordu… Halk hareketinin başladığı gün Mısır hükümetini “sağlam” ve “istikrarlı” ilan eden Washington, ortaya çıkan kitlesellik karşısında, “Mübarek’i verip, Mısır’ı kurtarma” taktiğine yöneldi. “Kazanın tarafında” olmak için de, çırpındıkça çırpındı…
Son tahlilde, ABD’nin bölgedeki bir numaralı müttefiki olan Mübarek artık yok! Ve ABD, artık Mısır’a istediği valiyi tayin edecek güçte değil! Artık Mısır’ın başına Mübarek’ten daha Amerikancı biri geçemez! Mübarek rejiminin içinden çıkıp başa gelen kişi bile, artık Mübarek kadar Amerikancılık yapamaz!
Yer yer başlayan grevler ve alanlara işçi müdahalesi, büyüdüğü oranda, halk hareketinin yönelimini ileriye doğru taşıyacaktır! Ama ilerinin sınırı bellidir! Mısır’dan “tüm aşamaları” bir çırpıda geçmesini kimse beklemesin…
Mısır halk hareketi büyük başarı kazanmıştır. Çünkü Mısır, 24 Ocak gününün, artık çok ilerisindedir!
MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın