Posts Tagged Tayyip Erdoğan
ERDOĞAN’IN ‘ÇEKİÇ GÜÇ’ YALANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/05/2011
Başbakan Erdoğan, son günlerde hemen her seçim konuşmasında “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyor… Peki, Başbakan’ın bu sözleri gerçeği ne oranda yansıtıyor?
Önce Çekiç Güç’ü kısaca anımsatalım:
ABD 17 Ocak 1991 tarihinde Irak’a saldırdı. 1. Körfez Savaşı olarak isimlendirilen bu saldırı, 3 Mart 1991 günü imzalanan ateşkes anlaşması ile “fiilen” sona erdi. Irak’ın Kuveyt’ten geri çekilmesi, saldırının hedefi değil, sadece bir aşamasıydı; tıpkı Irak’ın 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’e girmesinin ABD’nin bahanesi olması gibi…
ÇEKİÇ GÜÇ KÜRDİSTAN’I KURDU
ABD imzaladığı ateşkesten 1,5 ay sonra, 17 Nisan 1991’de, bu kez “Kürtlerin yerleşim bölgelerine güvenli bir şekilde dönmesini sağlamak” bahanesiyle “huzur operasyonu” başlattı. Operasyon, ABD’nin Bağdat’a yasakladığı 36. paralelin kuzeyini kapsıyordu. Ki bu paralel, aynı zamanda ABD’nin kurmayı planladığı Kukla Devlet’in de doğal sınırıydı. “Huzur Operasyonu”nu yıllarca yürütecek Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerleştirilmesine, 12 Temmuz 1991 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla izin verildi. Çekiç Güç, 77 uçak ve helikopter ile 1862 personelden oluşuyor ve İncilik ile Pirinçlik üslerine yerleştiriliyordu… Aynı zamanda Irak’ın kuzeyindeki Zaho’da da askeri karargâhı oluşturuldu.
Çekiç Güç’ün operasyonları, fiili savaşın olmadığı dönemde, resmi dokümanlarda yer aldığı şekliyle, “barış zamanı operasyonuydu”. Türkiye ABD ile yaptığı anlaşmalar gereği, Çekiç Güç’e her altı ayda bir TBMM’den görev süresini uzatma kararı çıkartıyordu.
ÇEKİÇ GÜÇ PKK’YI BÜYÜTTÜ
Yıllar içinde Çekiç Güç, sadece Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti inşa etmekle kalmadı, aynı zamanda PKK’yı da büyüttü. Öyle ki, Çekiç Güç’ün havadan PKK’ya yardım malzemeleri bile indirdiği ortaya çıktı. Dahası, içinde Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis ile dönemin Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Korg. Necati Özgen’in de olduğu helikopteri düşürmeye bile çalıştı!
ABD, Çekiç Güç’ün Türk kamuoyunda yıpranan kimliğini 1997’de “Keşif Güç” ismiyle temizlemeye çalıştı.
ANAP’tan DYP’ye, SHP ve CHP’den Refah Partisi’ne, DSP’den MHP’ye… Türkiye’de hangi parti hükümet kurarsa kursun, Çekiç Güç’ün 6 aylık izinlerini aksatmadan çıkartıyordu…
TÜRKİYE’DEN KUZEY CEPHESİ
2001 yılında, ABD Irak’a ikinci kez saldırmaya karar verdi. Çünkü Washington, Çekiç Güç gibi sınırlı yapılarla, bölgeye yönelik “büyük plan”ını gerçekleştiremezdi. İlk taslağı 2001 yılının sonunda hazırlanan “OPLAN-1003-98” kod adlı Pentagon’un askeri harekât planında, “ABD’nin Türkiye üzerinden bir kuzey cephesi açması” konusu da yer almıştı!
Kuzey Cephesi’yle ilgili ilk resmi temas, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’yin 19 Mart 2002 tarihli Ankara ziyareti sırasında oldu. Hem Başbakan Ecevit’le hem de Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüşen Cheney istediği desteği alamadı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Grossman’ın 17 Temmuz 2002 tarihli Ankara ziyaretinde, Washington’un talebi daha da somut olarak dile getirildi. Talebe direnen Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, Türkiye ile ABD arasında “siyasi-askeri danışma kanalı” açılmasını kabul ederek, zaman kazanmaya çalıştı. Ancak ABD’nin zamanı yoktu. Türkiye alelacele seçime götürüldü(!)
3 Kasım 2002’deki seçimler, Türkiye’nin direncini kıracak bir siyasi yapılanmayla sonuçlandı(!) ABD, “kuzey cephesi” talebini resmi olarak 19 Kasım 2002’de Dışişleri Bakanlığı’na yaptı. Taleplerin somutlanmış son hali de, 21 Aralık 2002 günü ABD Büyükelçisi tarafından Başbakan Abdullah Gül’e bizzat elden verildi.
ABD-AKP TEZKERESİ REDDEDİLDİ
Türk kamuoyunun itirazları, askerin tutumu, AKP’nin pazarlıkları içinde geçen süreç sonunda, “ABD’ye Türkiye’den kuzey cephesi” sağlayacak olan “Tezkere” 1 Mart 2003 günü TBMM’ye getirildi. Ancak, AKP tezkeresini TBMM’den geçirmeyi başaramadı. Bu aynı zamanda ABD-Türkiye ilişkilerinde de bir kırılma yarattı. Hem Washington, hem de AKP TSK’yı, “tezkerenin geçmesi konusunda gerekli liderliği yapamamakla” suçladı(!)
Her şeye rağmen AKP, 20 Mart 2003 günü, TBMM’den ikinci bir tezkere çıkartarak, ABD’ye Türk hava sahasını açtı. Ve ABD de ikinci tezkereyle birlikte Irak’a saldırdı.
ÇEKİK GÜÇ’E GEREK KALMADI
Böylece, 3 Mart 1991’de imzalanan ateşkes ortadan kalkmış ve ABD Irak’a 12 yıl sonra yeniden saldırarak 2. Körfez Savaşı’nı başlatmıştı. 20 Mart, ABD’nin Irak’a saldırı tarihinin olmasının ötesinde aynı zamanda resmi ifadelerde “barış zamanı operasyonlarından” sorumlu Çekiç Güç’ün de fiilen ortadan kalkması demekti. Çünkü ABD’nin Irak’a savaş açmasıyla, Çekiç Güç’ün varlık nedeni ortadan kalkmıştı.
İşte AKP hükümeti bir gün sonra, 21 Mart günü, aynı zamanda bu formaliteyi de yerine getirerek, Bakanlar Kurulu kararı ile Çekiç Güç’ün görev süresini bitirdi.
Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, Çekiç Güç’ü, yani ABD’yi bölgeden göndermedi, tam tersine ABD’nin bölgeye daha da yerleşmesine, hava sahası açarak, destek verdi! Yetmedi, Müslüman Irak’a saldıran “Amerikan askerlerinin sağlığı için dua etti.” Dahası, ABD’nin esas planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne de “eşbaşkan” oldu!
Tüm bu gerçekler ortadayken, Başbakan Erdoğan’ın “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyerek oy istemesi, en hafif ifadeyle, seçmeni aldatmaktır!
Mehmet Ali Güller
20 Mayıs 2011
ARINÇ’IN DİYARBAKIR GEZİSİ NEREDEN ÇIKTI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/05/2011
AKP’nin Bursa’dan milletvekili adayı gösterdiği, Manisa Milletvekili Bülent Arınç Diyarbakır’ı ziyaret etti. Peki, Arınç’ın “Kürt sorunu vardır” söyleminin öne çıkarıldığı Diyarbakır gezisi nereden çıktı?
Öncelikle şu olguları saptayalım:
AKP, 12 Haziran 2011 sonrası için planlanan “sistem” için, yani anayasası değiştirilmiş, idari yapısı değiştirilmiş yeni bir Türkiye için, öncelikle 330’dan fazla milletvekili çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Bunun tek yolu var: TBMM’nin iki parti ve BDP’nin bağımsızlarından oluşması. Çünkü AKP, oy oranı düşse bile, iki partili bir TBMM’de anayasa değiştirecek sandalye sayısına ulaşacaktır.
MHP’YE F-AKP OPERASYONU
İşte AKP, TBMM’nin üçüncü partisi olan MHP’yi bu nedenle Meclis dışı bırakmaya gayret ediyor. Bunun iki yolla yürütüldüğünü görüyoruz:
Birincisi F Tipi operasyonla uygulanan psikolojik savaştır: Eski ülkücülerin cemaat yayın organlarında her gün boy göstermesi, tıpkı 12 Eylül referandumu öncesinde olduğu gibi bu isimlerin MHP tabanına seslenmesi ve kasetler…
İkincisi AKP operasyonuyla uygulanan seçim propagandasıdır: Başbakan Erdoğan, bu amaçla “seçim açılımı” yürütmeye başladı ve yılbaşından itibaren Ermenistan, Kıbrıs ve Kürt sorunu gibi konularda, seçmen nezdinde “milli” bir görüntü sergilemeye çalıştı.
Bu imaj çalışmasının zirvesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” demesiydi.
ÖCALAN’IN OLUMLU BULDUĞU İSİM: ARINÇ
1.) İşte Bülent Arınç’ın Diyarbakır gezisi, öncelikle Erdoğan’ın bu sözleriyle ilgilidir.
Çünkü Erdoğan’ın MHP oylarına yönelmek üzere yaptığı bu açıklamayla bir tarafa yatan AKP teknesinin, seçimlere kısa bir süre kala yeniden dengeye oturtulması için, ters istikamete bir parça yatırılması gerekmektedir. Arınç bu nedenle Diyarbakır’a gönderilmiş ve “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” diyen Erdoğan’ın tersine(!) “Kürt sorunu vardır” demiştir!
2.) Peki bu operasyon için neden Bülent Arınç seçilmiştir? Bu sorunun yanıtı da, avukat görüşmelerine yansıyan “demeçlerinde” görüldüğü gibi, Öcalan’ın Bülent Arınç’ı, “AKP’nin içinde Kürt sorununun çözümünden yana olan kanatta” gördüğünü söylemiş olmasıdır.
3.) Arınç’ın öne çıkartılmayan ama Diyarbakır’daki en önemli mesajı ise şöyleydi: “Göreceksiniz 12 Haziran’dan sonra daha güçlü geleceğiz ve bugün bu sorunların çözümü için yaptıklarımızın 10 mislini yapacağız. Halkımız bunu biliyor ve buna güveniyor. Sanıyorum 1 Haziran’da Sayın Başbakanımız geldiğinde bu sorun ve bu sorunun çözümü konusunda herkesi tatmin edecek açıklamalar yapacaktır.”
Arınç bu açıklamasıyla, birincisi, AKP’nin “Kürt Açılımı”nı bitirdiği şeklindeki eleştirilere yanıt vermiş ve bugüne kadar yapılanın 10 mislini yapacaklarını ilan etmiştir. Sırf bu vaat bile “Kürt Açılımı”nın bir Atlantik projesi olduğunun tek başına göstergesidir.
İkincisi, Arınç, Başbakan Erdoğan’ın 1 Haziran’da, Diyarbakır’da “herkesi” tatmin edeceğini ilan etmiştir. Peki, “herkes” kimdir? Tatmin edilmesi planlanan kesimler kimlerdir? AKP PKK’yı da tatmin edecek midir?
Bu sorunun yanıtı ortadadır!
“BÜYÜK PLAN” NASIL BOZULUR?
Başbakan Erdoğan’ın 2004 yılı başında dile getirdiği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde, Diyarbakır’ı merkez yapma” görevi sürmektedir. 12 Haziran 2011’de oluşturulacak Meclis aritmetiğine göre de, bu merkez yapma süreci ilerletilecektir:
Diyarbakır Kürdistan’ın, İstanbul Türkiye’nin başkenti yapılarak, federal anayasalı, başkanlık sistemiyle idare edilen yeni bir Türkiye, yani “Türk-Kürt Federe Devleti” oluşturulacaktır.
Bu “büyük planın” bozulması için 12 Haziran seçimleri kritik önemdedir. Bu bakımdan CHP dışında MHP ve “Cumhuriyet Güçbirliği Platformu” adaylarının da TBMM’ye girmesi gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
16 Mayıs 2011
KASETE TESLİM OLMAK, YENİ KASETLERİ ENGELLER Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/05/2011
“Kasetli siyaset” süreciyle ilgili sormamız gereken soru şudur: Kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir?
Yanıtın “kasetlerin içi” olması halinde, hem o kasetleri hazırlayan röntgencinin “kirli” duygularını paylaşmış oluyor, hem de “kasetler üzerinden yürütülen plan”ın ortaya çıkarılmasına nesnel olarak engel olmuş oluyorsunuz… Ki zaten, kaseti hazırlatanlar da, sizin, kaseti hazırlayanlarla aynı ruh hali içinde olmanızı diliyorlar! Sapkınca içini merak etmenizi ve “zevkle” izlemenizi bekliyorlar! Çünkü tertibin hedefi sizsiniz: CHP’liler, MHP’liler, sıradakiler…
Siz kasetlerin içine teslim oldukça, kaseti hazırlatanlar kazanacak ve daha çok kaset ortaya çıkacak! Çünkü kasetlerin amacı şantaj yapmaktır! Siz şantaja teslim oldukça, şantaj kazanacaktır!
Görülen o ki, Devlet Bahçeli ve MHP, kaset şantajına teslim olan Deniz Baykal ve CHP’den pek ders çıkarmamış!
CHP Kemal Kılıçdaroğlu’nun ses kasetiyle, MHP kalan altı kasetle tehdit ediliyor! Ki anımsayınız, ilk MHP kaseti namluya sürüldüğünde, şantaja boyun eğdiğiniz için ikincisi de ortalığa düşüvermişti!
ERDOĞAN’IN KASET KEYFİ!
Başbakan Erdoğan’ın kasetleri miting alanlarında büyük keyifle diline dolaması, Baykal’a kaset operasyonu sırasında, “Başbakan kaset olayından çok rahatsız, zaten Başbakan bu tip olaylara hep karşıdır” diye yazanları acaba hiç utandırıyor mu?
Baksanıza ne diyor Başbakan Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na: “Kendisinden önceki beline hâkim olamadı gitti. Genel başkanlıktan gitti ama şimdi yine milletvekili adayı. Peki diğer taraftaki hanım milletvekili ne oldu? Onu aday yapmadılar. Ne oldu? Suçlu o mu? İkisi de suçlu değil miydi?”
Hele Erdoğan’ın şu sözleri, kasetli siyasetin geldiği seviyeyi göstermesi bakımından ibret verici: “Ama bu medya, bu siyasiler ne diyorlar biliyor musunuz? ‘İnsanın özeline karışıyorlar’ diyorlar. Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil, buna nasıl kendi özeli dersiniz? Bu özel değil, özel değil… Bu genel… Bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil.”
Ve şantaja boyun eğmenin, nasıl yeni şantajlar oluşturacağını da sergiliyor Başbakan Erdoğan, Bahçeli’ye ‘başına gelecekler’ var derken: “Bahçeli de aynı şeyleri söylüyor. O da ‘insanların özeline giriliyor’ diyor. Peki, özeldi de niye milletvekillerini istifa ettirdin? Niye sahip çıkmadın? Neden? Çünkü başına geleceği biliyor da onun için. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi ‘eline, diline, beline hâkim olacaksın’.”
ASIL KAMU YARARI NEREDE?
Peki, özel nedir, genel nedir, kamusal nedir? Başbakan Erdoğan, bir erkeğin nikâhlı eşi olmayan bir kadınla görüntülerini, “özel değil genel” diye sınıflandırabilir mi? Bu sınıflandırmaya partisindeki “çok eşliler” ne diyor acaba? Öte yandan sınıflandırma doğru olsa bile, yani görüntü genel olsa bile, o görüntüler bizi ilgilendirir mi?
Ya da şöyle soralım: O görüntüler, Başbakan’ın KKTC Başbakanı’yla birlikte, KKTC Cumhurbaşkanı’nı hedef aldığı telefon konuşmalarından daha mı çok ilgilendiriyor milleti, devleti, ülkeyi? O görüntüler, Başbakan’ın bir iş adamından kızına 20-25 göndermesini istemesinden daha mı geneldir?
İnternette yayımlanan bu telefon konuşmalarını sayfalarına taşıyan Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım neden hâlâ hapiste? Kamuyu doğrudan ilgilendiren bu telefon konuşmalarını ekranlarına taşıyan Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya neden aylarca yattı içeride?
Yanıtı, tertibin içinde…
PARTİLER ESİR ALINIYOR
“Kaset” tertibini alt etmenin birinci yolu şantaja boyun eğmemektir, teslim olmamaktır; ikincisi de şantajın kaynağını ortaya çıkarmaktır.
Bahçeli, her ne kadar şantaja boyun eğse de, şantajın kaynağı konusunda, Baykal’ın yaptığı hataya düşmedi, Pensilvanya’yı aklamadı. Tersine net bir şekilde “okyanus ötesini” işaret etti.
Başbakan Erdoğan’ın “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” demesi bu bakımdan iki kere önemlidir!
Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, “yeni”liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır…
Mehmet Ali Güller
10 Mayıs 2011
ERDOĞAN’IN KANALI, MONTRÖ’YÜ MÜ DELECEK?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 28/04/2011
Başbakan Erdoğan “çılgın” projesini açıkladı. Aylardır bekleyen proje, AKP’nin tam da şifre baskısıyla bunaldığı seçim öncesi şu günlere denk getirilerek, “yeni bir gündem” yaratılmış oldu. İstanbul’a ikinci boğaz anlamına gelen “Kanal İstanbul” projesinin detayları gazeteleri, ekranları tamamen kapladı.
Konu maalesef esas olarak projenin ilk kim tarafında ortaya atıldığı üzerinden tartışılıyor. Şahan Gökbakar iki yıl önce tv skecinde mi söyledi, 17 yıl önce ilk Ecevit mi gündeme getirdi, yoksa proje aslında Kanuni Sultan Süleyman’a mı uzuyor türünden “renkli” tartışmalar, en çok gündemi değiştirmek isteyen hükümetin işine yarıyor.
Konuya projenin rant-emlak parametreleri üzerinden yaklaşmaya çalışanlara ise bu hengame içinde pek yer kalmıyor. Bakalım aslında konunun muhatabı olan ama AKP’nin hedefi durumundaki TMMOB’nin değerlendirmeleri, basında ne kadar yer bulacak.
Şehir plancısı olmadığım için konuyu kent merkezli değerlendiremeyeceğim. Ama bir Gemi Mühendisi olarak, “Kanal İstanbul” projesi dâhilinde gündeme gelen dört önemli kanaldan hareketle birkaç şey söyleyeceğim. Dört kanaldan Kiel kanalını da görmüş bir mühendis olarak, öncelikle kanalların amacının ne olduğunu ortaya koymalıyım.
Evet, adı geçen kanalların tamamının tek bir amacı var. Gemilerin, daha kısa mesafe alarak hedeflerine ulaşması. Çünkü bu maliyetlerin düşürülmesi demek, kârın artırılması demek…
Kiel kanalı gemilerin Danimarka’yı dolaşmaması için bir kestirmedir, Süveyş kanalı gemilerin Afrika’yı dolaşmaması için bir kestirmedir… Peki, Erdoğan’ın kanalı, neyin kestirmesi olacak? Gemiler Marmara’dan Karadeniz’e geçmek için Avrupa’yı dolaşıp, Tuna nehrinden mi giriyorlar bölgeye?
Elbette Hayır. Marmara’dan Karadeniz’e geçmek için zaten doğal bir kanal var: İstanbul Boğazı.
Peki, İstanbul boğazı varken, aynı işlevi görecek bir kanala neden ihtiyaç duyulur? Elbette, rant-emlak, yeni alanlar, yeni kazançlar diyenler haklılar… Ama sanki daha önemli bir konu varmış gibi geliyor…
Sorumuzu yeniden soralım. İstanbul boğazı varken, aynı işlevi görecek yeni bir kanala neden ihtiyaç var? Yoksa kanal boğazdan farklı bir işlev mi görecek?
İşte konunun özü bence burada…
Evet kanalın boğazdan farklı bir işlevi olacak.
Açalım.
İstanbul Boğazı’ndan geçişleri bildiğiniz gibi Montrö Boğazlar Sözleşmesi düzenliyor. 20 Temmuz 1936 tarihinde SSCB’nin desteğiyle imzalanan bu sözleşmeyle, boğazların egemenliği Türkiye’ye geçmişti.
ABD, son yirmi yıldır Karadeniz’e girmek istiyor. Ankara-Moskova ekseni ise Washington’un bu hedefine karşı bölge merkezli yapılar kurarak direniyor. ABD’nin Karadeniz’e çıkma planı, anımsayacağınız gibi Rusya’nın 8 Ağustos 2008 tarihindeki Gürcistan müdahalesi sırasında zirve yapmıştı.
ABD, Montrö gereği Karadeniz’e ancak sınırlı tonajlarla, sınırlı yüklerle, sınırlı silahlarla ve sınırlı bir süreliğine girebilmişti. Ve bu sınır gereği de çıkmak zorunda kalmıştı.
Peki, Erdoğan’ın kanalı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne tabi olacak mı? Hukuk bu konuda ne der?
İşte bence Erdoğan’ın kanalının önemi bu soruda yatıyor. Sorunun yanıtını, uzmanların da görüşlerini alarak bir sonraki yazımda inceleyeceğim.
MEHMET ALİ GÜLLER
DAVUTOĞLU’NUN OYUNU
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 05/04/2011
New York Times’dan Scott Malcomson Türkiye’nin Libya’daki krizi fırsata dönüştürdüğünü yazmış. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu övgüleriyle dolu makalenin bizi ilgilendiren, daha doğrusu AKP’nin tabanını ilgilendirmesi gereken yeri ise şöyle: “Hangi büyük NATO üyesi ülke, Libya’da NATO’nun görev almasına şiddetle karşı çıkıp sonra bu planı savunma oyununu oynadı?”
Davutoğlu’nun, daha doğrusu AKP’nin dış politikasının esası işte bu! Yani içeriye başka dışarıya başka davranmak ve muhatabına başka, model ortağına (ABD’ye) başka davranmak…
Gelin bugün, Malcomson’un övdüğü bu oyunun “sıfır soruna” nasıl yansıdığının çetelesini çıkaralım:
YUNANİSTAN
Daha dün, Erzurum’da “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” diyen Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya yanıt veremeyen Tayyip Erdoğan hükümeti, bugün dönüp Yunanistan’ı Bülent Arınç’ın ağzından “mendil açıp yardım dilenecek” diye küçük görmüş ve kriz çıkarmıştır!
SURİYE
Şam’la birkaç yıldır açılım üstüne açılım yapan, Şam-gen diye vize şovu yapan AKP, şimdilerde ABD’nin kışkırttığı kalkışmalara açıktan destek vermekle ve Beşar Esad’a baskı uygulamakla meşgul!
İRAN
ABD’nin isteği doğrultusunda “kolaylaştırıcı” rol üstlenerek Tahran’la müzakereler yürüten, Ahmedinejad’ı masada tutabilmek için “takas anlaşması” imzalayan Davutoğlu, sonra dönüp ABD’nin iki projesine onay verdi: Hem BM’nin yaptırım kararlarını uygulayarak İran uçaklarını durdurma noktasına geldi, hem de NATO’nun Tahran’ı hedef alan “füze kalkanı”na onay verdi. Sıfır sorunun vardığı son nokta şu: 24 Nisan günü bir Ermeni yönetmenin çektiği “soykırım” filmi Tahran’da gösterime girecek, hem de parlamenterlerin katılımıyla…
IRAK
Erdoğan ABD’nin üç parçalı Irak planına uygun bir şekilde, Bağdat-Necef-Erbil eksenli Irak ziyareti gerçekleştirdi. Sünni Irak’ın merkezi Bağdat’ı, Şii Irak’ın merkezi Necef’i ve Irak Kürdistanı’nın merkezi Erbil’i ayrı ayrı “tanıdı”!
İSRAİL
Başbakan Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmek” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan yan odaya geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” şeklinde manevra yapmıştı! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı! Şimdilerde Şimon Peres’in İstanbul’a daveti gündemde…
LİBYA
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye tepki gösterdi, sonra İzmir’i Libya’ya NATO saldırısının karargâhı yaptı!
NATO
Başbakan Erdoğan, genel sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!
AFGANİSTAN, LÜBNAN, SOMALİ
AKP, ABD ve NATO’nun talepleri doğrultusunda Mehmetçik’i Afganistan, Lübnan ve Somali’ye sürdü! Ki Soros, Sabancı Üniversitesi’nde açık açık şöyle seslenmişti hükümete: “En iyi ihraç malınız, ordunuzdur”.
AZERBAYCAN
AKP’nin uyguladığı “Ermeni Açılımı”, Türkiye – Azerbaycan ilişkilerini donma noktasına getirdi. Öyle ki, Bakü – Ankara dostluğunun üzerinde sallanan en küçük kılıç, enerji kılıcı!
KKTC
Önce Rauf Denktaş’ı hedef ilan edip Türkiye’nin resmi Kıbrıs politikasını ABD – AB ekseninde kevgire çeviren AKP, süreç içinde hem KKTC’yi hem de Kıbrıs Türk’ünü karşısına aldı, kaybetti!
SONUÇ
Tüm bu “oyun” diye nitelenen dış politika facialarının sebebi AKP ile Washington arasındaki “BOP Eşbaşkanlığı” üzerinden kurulan ilişkidir. İlişkinin bu bağımlı biçimi, Türkiye’yi komşularıyla sıfır soruna değil, savaşa götürür!
MEHMET ALİ GÜLLER
ERDOĞAN’IN ABD’YE ÇIPALI FELSEFESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/03/2011
Daha önce Batı’ya seslenen ve “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çeken Başbakan Erdoğan, alışılageldik bir şekilde yine çark etti. Erdoğan, NATO Libya konusunda devreye girecekse Türkiye’nin bazı şartları olduğunu belirtti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil. Libyalı kardeşlerimiz, güçlü, istikrarlı, huzurlu bir geleceği inşa etmek için her türlü imkâna sahipler. Libya halkına bu fırsat tanınmalı, operasyon işgale dönüşmeden, Libyalıların kendi kararlarını vermeleri için fırsat tesis edinmelidir”.
LİBYA AÇILIMI
Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın oldukça felsefi olan bu “Libya Açılımı”nı üç adımda anlamaya ve kavramaya çalışalım:
1.. Görülmüştür ki, Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var” dediğinde, aslında rest çekmemiş, tersine gayet normal bir soru sormuş. Ve Erdoğan, bu sorusuna yanıtını da şimdi vermiştir ve demiştir ki, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir”.
2.. Erdoğan’a göre NATO bir tespit ve tescil kurumuymuş. NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil için oraya girmeliymiş. Ki anımsayınız, Başbakan Erdoğan, daha önce de NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti. Demek o zaman da, NATO’yu, Kuzey Irak’ın Irak’a değil, Kürdistan’ın Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil etmesi için davet etmiş! Ki Erdoğan, 1 Mart 2003 öncesi de, yine NATO’yu, yani ABD ve İngiltere’yi, Türkiye’nin güneydoğusuna yerleştirmek için TBMM’de milletvekillerine baskı uygulamıştı. Acaba o zaman NATO (ABD-İngiltere) neyi tescil edecekti?
3.. Erdoğan’a göre NATO’nun operasyonu işgale dönüşmemeliymiş. İşte burası Libya Açılımı’nın en önemli noktasıdır. Bu noktayı en iyi anlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemiş ve “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” demişti. Anlaşılıyor ki, kan dökmeyen ve işgale dönüşmeyen tipteki bir operasyon, olabiliyormuş(!)
ERDOĞAN’IN “U” DÖNÜŞLERİ
Şimdi gelin Erdoğan’ın, Libya’ya NATO müdahalesiyle ilgili bu iki açıklamasını, geçmişteki açıklamalarını anımsayarak, birlikte değerlendirelim:
Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmem” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan diğer salona geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” demişti! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı!
Başbakan Erdoğan, Genel Sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!
NATO’nun Lizbon Zirvesi öncesinde, füze kalkanıyla ilgili şart koşan(!) Başbakan Erdoğan, “komuta bizde olacak” demişti. Erdoğan, zirveden sonra yaptığı ilk açıklamada, “komuta NATO’da olmalıdır” demişti!
Örnekleri artırmak mümkün…
EKSEN KAYMADI
Erdoğan’ın açıklamalarını doğru okuma kılavuzunun başına, mutlaka iktidarını Washington’a borçlu olduğu maddesini ve BOP Eşbaşkanı olduğu maddesini ekleyiniz.
Aksi takdirde “eksen kaydı” sanıp, Kılıçdaroğlu gibi gidip Erdoğan’ı Brüksel’e şikâyet edersiniz!
MEHMET ALİ GÜLLER
ARAP AYAKLANMASI, BOP EŞBAŞKANLIĞINI TELAŞLANDIRDI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 14/03/2011
Önce bir saptama: İran ve Libya’daki “kalkışma” ile Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn’deki “halk hareketleri” birbirinden tamamen farklıdır.
Birincisi ABD’ye karşı ve mesafeli olan ülkelerde ortaya çıkmıştır, ikincisi ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerde… Birincisinin hedefi ABD’nin karşı olduğu Ahmedinejad ve Kaddafi’dir, ikincisinin ise ABD’nin müttefikleri olan Bin Ali, Mübarek, Abdullah Salih ve Kral Hamad’dır. Birincisinde isyancıların liderliğini –yine ortaya çıkan- “El Kaide” yapmaktadır, ikincisinde ise hem tek bir lider örgütten söz etmek mümkün değildir, hem de halk hareketinin unsurları, sağdan sola pek çok kesimi kapsamaktadır.
Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgilenmek ve Ortadoğu’daki gelişmeleri incelemek isteyenler, yeni çıkan “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması” isimli kitabı okumalıdırlar.[1]
ASKERİ MÜDAHALE RAFA KALKTI
Güçlü bir devlet olan İran, geçen yıllarda da zaman zaman ortaya çıkan bu tip Batı esintili kalkışmaları, anında bastırdı. Ancak daha zayıf bir ülke olan Libya hâlâ bu kalkışma ile uğraşıyor. Ancak ilk iki haftanın rüzgârı yön değiştirdi ve Kaddafi isyancıların ele geçirdiği yerleşim yerlerini tek tek geri alıyor!
Geçen hafta Libya’yla ilgili şunlar konuşuluyordu: ABD Başkanı Barack Obama, Libya’ya NATO’yla birlikte askeri müdahale seçeneğini değerlendirdiklerini ve aynı zamanda isyancılara silah desteği yapılmasının da gündemde olduğunu açıkladı.[2] İngiliz Independent gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, ABD’nin isyancılara silah yardımının Suudi Arabistan üzeriden yapılacağını yazdı.[3] Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Libya’da herhangi bir askeri müdahaleye karşı olduklarını açıkladı: “Yabancı, özellikle de askeri bir müdahaleyi Libya’daki krizi çözmenin bir yolu olarak görmüyoruz. Libyalılar sorunlarını kendileri halletmelidirler”.[4]
Hatta bu gelişmeler, başından beri bölgedeki halk hareketlerini “ABD projesi” olarak değerlendiren kesimleri, tezlerine kanıt bulduklarını sanmaya sevk etti! ABD Tunus’ta düğmeye basmış ve nihai hedef Libya ve İran’a yönelmişti! “ABD’nin sırf Libya’da ayaklanma başlatabilmek için müttefikleri olan Tunus ve Mısır liderlerini feda ettiği” değerlendirmesine oturan bu tezin mantıki sakatlığı ortada, ancak tez buna rağmen bazı kesimlerde bayrak olmaya devam ediyor!
Biz, bu mantık dışılığı bir kenara bırakıp, kimi kesimlerin ortaya koyduğu, -daha mantıklı olan- şu tezi inceleyeceğiz: “Tamam ABD, Tunus ve Mısır’da kaybetti ama Libya’da kazanıyor”.
LİBYA’DA KİM KAZANIYOR?
Peki, gerçek bu mudur? Yani Tunus ve Mısır’da kaybeden ABD, Libya’da kazanıyor olabilir mi? Müttefikini savunamayan, kendi kalesini koruyamayan bir ABD, kendisine karşı olan, rakip bir kaleyi zapt edebilir mi?
Gelin bu soruya biz yanıt vermeyelim!
ABD Senatosu, bu soruya yanıt aramak için Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’i dinledi geçen hafta. Clapper konuşmasında, “Zamanla Kaddafi güçleri zafer kazanan taraf olacaktır… Libyalı isyancılara saygı duyuyorum. Verdikleri savaşı kazanıp kazanmayacaklarını bilmiyorum. Şu an gerçekten ağır bir savaş veriyorlar” dedi.[5]
ABD Savunma İstihbarat Ajansı direktörü General Ronald Burgess, Clapper’a destek vererek, Libya’daki çatışmalarda güçlü olan tarafın “değişmeye başladığını” söyledi. Burgess, “Şu an Libya’da dengelerin eşit olduğu bir noktaya geldik. Ancak avantajın Kaddafi rejiminin yanında olduğu söylenebilir” dedi.[6]
Clapper’in açıklamalarına öfkelenen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise, Obama’nın en üst düzey istihbarat danışmanının görevine son verilmesi çağrısı yaptı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon ise Clapper’in sözlerini, Kaddafi’nin sahip olduğu askeri üstünlüğe dayanarak yapılan, “sabit ve tek boyutlu bir değerlendirme” olarak yorumladı. Donilon, Libya’daki durumu “çok boyutlu bakışla” değerlendirmeyi tercih edeceğini belirtti.[7]
Donilon’un “çok boyutlu” değerlendirmesi muhtemel ki, iki unsura dayanıyordu: Birincisi, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin, isyancıların ilan ettiği yeni Libya yönetimini tanımasıydı.[8] İkincisi ise Başbakan Erdoğan’ın, Kaddafi’yi arayarak, kendisine “arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı atamasını” önermesiydi.[9]
Oysa Clapper haklıydı. Kaddafi teker teker isyancıların ele geçirdiği bölgeleri geri alıyordu!
Yani ABD, Tunus ve Mısır’da kaybettiği gibi Libya’da da kazanamıyordu!
BOP EŞBAŞKANLIĞI: BİZ ETKİLENİRİZ!
Halkların ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne yanıt vermesi, en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı telaşa düşürdü.
İstanbul’da düzenlenen ve Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı “Değişim Liderleri Zirvesi” işte bu telaşı ortaya koydu. Zirvenin en önemli gündem maddesi, işte Büyük Ortadoğu’daki bu değişime karşı ne yapılması gerektiği üzerineydi.
Başbakan Erdoğan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözebiliriz… Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz”.[10]
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık konuştu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz”.[11]
BOP Eşbaşkanlığı gelişmelerin farkında… Ortadoğu’daki değişime “istikamet” verilemezse, değişime “liderlik” yapılamazsa, değişim en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı etkileyecek!
Fark etme sırası, bu gelişmeleri “ABD projesi” olarak gören aydınlarımızda…
MEHMET ALİ GÜLLER
[1] Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon, “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması”, Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım, Mart 2011
[2] Obama’dan Libya’ya askeri müdahale sinyali, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17211629.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[3] ABD, Libya’daki isyancıları gizlice silahlandırmak istiyor, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17203050.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[4] Rusya: Libya’ya askeri müdahaleye karşıyız, 7 Mart 2011: http://www.aksam.com.tr/rusya-libyaya-askeri-mudahaleye-karsiyiz–24711h.html, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[5] “Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[6] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[7] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[8] “En büyük darbeyi Sarkozy’den yedi, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/17235954.asp, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[9] “Erdoğan’dan Kaddafi’ye müthiş teklif, 14 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17266157.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[10] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[11] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)
ERDOĞAN’IN SEÇİM AÇILIMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/02/2011
KKTC’deki “Toplumsal Varoluş” mitinginde, küçük bir grup “Kurtarıldık mı? Has…tir” ve “Ankara elini yakamızdan çek” pankartları açtı; bir anda Türkiye – KKTC ilişkileri gerildi, hatta kırılma noktasına geldi.
Başbakan Erdoğan’dan başlayarak neredeyse tüm kabine sabahtan akşama, açılan pankart üzerinden mevcut KKTC yönetimine yüklendi. Başbakan Erdoğan Kıbrıs Türklerine “besleme” derken, hükümet sözcüsü Cemil Çiçek de, “Cuma küfrettiler, pazartesi para yolladık, maaşlarını aldılar” diyerek, kılıçları çekti.
İşin boyutu öyle bir hâl aldı ki, KKTC’nin tüm devlet siteleri internet korsanları tarafından ele geçirildi; sayfalara, “Has…tir”e yanıt olarak “ya sev ya s..tir git” yazıldı!
Hatta Başbakan Erdoğan “Kıbrıs’a stratejik ilgim var” bile dedi!
Öncelikle, açılan bu çirkin pankartların ilk kez ortaya çıkmadığını belirtelim! Bu pankartlar, AKP iktidarıyla başlatılan, Rauf Denktaş’ı tasfiye sürecinde de açılmıştı! Bu pankartların sahipleri, Mehmet Ali Talat Başbakan ve Cumhurbaşkanı yaptırılırken, sahadaydılar; Annan Planı ile KKTC yok edilmeye çalışılırken, “yes be annem” diyerek alanlardaydılar; dahası Kıbrıs’ta AKP’ye “tam destek” için paralı alkışçıydılar… Hatta “Türk askeri adada işgalci” diyerek görevdeydiler…
Özetle, çirkin pankartın sahipleri, AKP’nin KKTC konusunda “ver kurtul” siyaseti izlediği yıllar boyunca görevdeydiler ve AKP’nin en önemli saha müttefikiydiler…
Başbakan Erdoğan, her fırsatta “Türk askerini adada işgalci” sayan bu zihniyete, dün susup, bugün nedense ateş püskürüyor?!
KKTC’Yİ ÖZELLEŞTİRME
Oysa çok değil, daha geçen ay, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu Erzurum’da Erdoğan’ın gözlerinin içine baka baka “Türk askeri Kıbrıs’ta işgalci” demişti. Papandreu’nun ardından kürsüye çıkan Erdoğan ise “hayır, benim ordum Kıbrıs’ta işgalci değildir” diyememiş, “çözüm” için bugüne kadar neler yaptığını içeren uzunca bir konuşma yapmıştı!
Peki, şimdi ne oldu da Erdoğan, “sahadaki müttefiklerine” ateş püskürüyor?
Kıbrıs Tüm Amme Memurları Sendikası Başkanı Ahmet Kaptan’a göre, “AKP hükümeti ‘ver kurtul’un hazırlığını yapıyor”. Ona göre “Erdoğan, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye karşı tepkisini kullanarak, ‘Kıbrıslılar bizi istemiyor, biz de onlara bayılmıyoruz, bırakalım ne halleri varsa görsünler’ diyecek ve limanları açacakmış”. (Melih Aşık, Milliyet Gazetesi, 10 Şubat 2010)
Erdoğan’ın KKTC konusunda bugüne kadar izlediği çizgi ve BOP eş başkanlığı görevi ile Abdullah Gül’ün 2003 yılında ABD Dışişleri Bakanı Powell’la imzaladığını itiraf ettiği “2 sayfalık, 9 maddelik” gizli anlaşma, aslında Ahmet Kaptan’ı haklı çıkarıyor. Hele bir de AKP’ye yakın iktisatçıların KKTC’ye yaptığı “Türkiye’nin en büyük batık KİT’i” muamelesi düşünülünce… AKP’nin “KKTC’yi özelleştirme” hamlesinin yolda olduğu anlaşılıyor!
Ancak, AKP’nin son dönemdeki bazı politikalarını alt alta koyduğumuzda, durum Ahmet Kaptan’ın söylediklerinin dışında da bir anlam taşıyor.
Nasıl mı?
AKP AÇILIMLARI ŞİMDİLİK RAFA
İşte 12 Haziran seçimlerine dört ay kala oluşan tablo:
-AKP, “Kürt açılımını” sanki başka bir parti başlatmış gibi “tek devlet, tek millet, tek bayrak” çizgisine girdi(!)
– AKP, bugüne kadar “iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyecek kadar TSK karşıtı bir çizgi izleyen sanki başka bir partiymiş gibi, “kağıttan kaplan” benzetmesi yaptı diye, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’a karşı dört bir koldan saldırıya geçti. Yetmedi, Başbakan Erdoğan, Batum hakkında suç duyurusunda bulundu! Sanırsınız Başbakan Erdoğan, “Ergenekon Savcısı” olmayı bırakıp, “TSK avukatlığına” soyundu!
– Erdoğan, sanki başka bir partinin “Ermeni Açılımı”nın sembolüymüş gibi, Kars’taki “İnsanlık Anıtı” için “ucube” dedi, yetmedi, “yıkılsın” dedi.
– Ve son olarak Erdoğan, sanki “ver kurtul” diyen başka bir partiymiş gibi, “Kıbrıs’a stratejik ilgilerinin olduğunu” açıkladı!
Toparlarsak, Erdoğan son bir ayda, “Kürt Açılımı”, “Kıbrıs Açılımı” ve “Ermeni Açılımı”nı bırakmış(!), bu açılımların hep karşısında konumlanan TSK’nın da, avukatlığına soyunmuş(!) durumda… Daha doğrusu öyle bir görüntünün peşinde!
Çünkü artık “seçim açılımı” var! “Liberalleri” gemisinden atan Erdoğan, artık her türden “milliyetçinin” oyunun peşinde… Çünkü “kendisine başkanlık, ülkeye federatif yönetim ve anayasa” getirecek milletvekili sayısı için “fazladan” oya ihtiyacı var!
Erdoğan, nasılsa “göbeğini kaşıyan adam” ve “bidon kafalı” laflarını silah gibi kullanıp, milleti muhalefete karşı kışkırtacağını biliyor..! Rakiplerine “iki koyun bile gütmemişler” dediğinde millete “koyun muamelesi” yapan, ne de olsa başka bir ülkenin Başbakanı zaten!
Bakalım çekirge üç kez sıçrayabilecek mi?
MEHMET ALİ GÜLLER
TAYYİP ERDOĞAN, TUNCAY GÜNEY’LE GÖRÜŞTÜ MÜ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2011
“Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?”
Bu sözler, Tuncay Güney’e ait. Konuşma, 1998 yılında, gazeteci Kemal Kaplan ile Tuncay Güney arasında geçiyor. Konu ilginç. Güney elindeki “Mesut Yılmaz – Abdullah Çatlı” fotoğrafının nasıl paraya çevrileceğinin peşinde…
Tuncay Güney, Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinde çalıştıktan sonra, kendisiyle birlikte, Strateji dergisini ikinci kez çıkarmak üzere çalışmaya başlayan Kemal Kaplan’dan, fotoğrafları Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’a satmasını ister.
Kaplan, her ne kadar yapacağı işin gazetecilik faaliyetiyle bağdaşmayacağını düşünse de Güney’in isteğine boyun eğer:
“Kendimi kanıtlamam için fırsat doğmuştu. Neden kendimi kanıtlamam gerektiğini ise bilmiyordum. Ya mesleğim, ya da Tuncay’la birlikte başlayan, adının ne olduğunu bilmediğim yeni kariyerim arasında karar vermem gerekiyordu. Ancak belki de işler sandığım gibi sarpa sarmazdı. Kimsenin haberi olmadan bunu çözebilirdim. Son düşünce, beni daha çok rahatlatıyordu. Buna tutunarak, Tuncay’a, ‘Olur, Recai Kutan’a bu fotoğrafı götürürüm’ dedim.
“- Harika… Korkuyorsun değil mi?
“- Evet.
“- Çok normal. Fakat korkacak bir şey yok. Öncelikle yasa dışı bir şey değil. İçinde bulunduğumuz dönemin fırsatlarını değerlendiriyoruz sadece.
“Haklı olabilirdi. Belki de haklıydı. Yasa dışı bir şey değildi. Fakat bana son derece yabancı ve ters bir durumdu.
“- Sen önce Recai Kutan’la görüşme fırsatı yakala, sonrası çorap söküşü gibi gelir.
“- Ya, basına deşifre ederse olayı?
“- Sen deli misin bunlar siyasetçi, siyaset için her şeyi yaparlar, kimsenin ruhu duymaz. Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?
“- Hıı.. İlginç, Tayyip Erdoğan’la mı görüştün? Ne görüştün, diye sordum heyecanla. Tuncay hemen kapattı kendini.
“- Sonra anlatırım bunları, şimdi işimize bakalım.
“Artık bununla ilgi hiçbir şey öğrenemezdiniz Tuncay’dan. Bir anlık heyecanla gaflete kapılmış, olayın devamını sormuştum. Adam da bir savunma mekanizması devreye giriyor, hemen kendini kapıyordu. Öldürsen anlatmaz… Ben de meraktan çıldırırım…” (1) Kemal Kaplan, Köstebek – JİTEM-MİT ve MOSSAD Üçgeninde Tuncay Güney ile 240 gün, Stigma Yayınları, Mayıs 2010, sayfa 35,36
Sonuç olarak Kemal Kaplan Recai Kutan’la fotoğraf işini görüşür. Kutan Kaplan’ı, pazarlık için Nevzat Yalçıntaş’a yönlendirir. Yalçıntaş, Güney’in istediği 150 bin doları çok bulur…
Ergenekon soruşturması, 2001’deki Emniyet ifadesine dayandırılan Tuncay Güney, bu konuşmadan kısa bir süre sonra, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün ile de görüşür. Konu, bu kez Erdoğan’ın Yargıtay’da bekleyen cezasıdır…
GÜNEY: ERGENEKON DÜĞMESİNE ABD BASTI
Güney’in Emniyet ifadesinin, Ergenekon tertibi olduğunun en açık işaretlerinden biri de yine kitapta yer alıyor. Kemal Kaplan, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, Kanada’da bulunan Tuncay Güney’le Messenger üzerinden konuşmaktadır. 5 Mayıs 2009 tarihli bilgisayar kaydına göre Güney şöyle söyler:
“Benim ifadem olmadan, bu içerideki ne Perinçek kimse çıkamaz. Adam gibi ifade verirsem, kıçımı başımı oynatmazsam çıkarlar”. (2) Sayfa 223
Kaplan, Güney’le 17 Nisan 2010 tarihinde bir görüşme daha yapar. Konu, Ergenekon operasyonunun asıl sahibinin kim olduğudur. Bilgisayar kayıtlarına göre görüşme şöyledir:
“Kemal: Kim yapıyor peki ABD mi?
“Daniel: Kim olsa iktidarda, operasyon olacaktı.
“Daniel: ABD tek başına değil.
“Kemal: Düğmeye ABD mi bastı?
“Kemal: Kim var ABD’nin yanında?
“Daniel: Bir takım ülkeler de var.
“Daniel: Aslında her şey ortada.” (3) Sayfa 233
Gerçekten de aslında her şey ortadaydı. Güney’in ilişkileri başta olmak üzere…
TUNCAY GÜNEY’İN ABD BAĞLANTISI KİM?
Kemal Kaplan’ın Tuncay Güney’le 240 günlük anıları içinde, satır aralarında bu ilişkiler de ortaya çıkıyor. Örneğin, bir gece Prive isimli, seçkin eşcinsellerin takıldığı bir gece kulübüne giderler. Tuncay Güney’in masasına üç kişi oturur:
“Üç kişiden birincisi, ABD İstanbul Konsolosluğu’nda, diğeri Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nda görevliydi. Üçüncüsü ise bir diplomattı. Evet yanlış duymadığınız bir diplomat. Hem de bir Ortadoğu ülkesinin İstanbul Konsolosluğu’nda. Oldukça iyi Türkçe konuşuyordu”. (4) Sayfa 79
Tuncay Güney’in ABD bağlantısı olan “gay” arkadaşı ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkıyor:
“ 2001 yılındaki ifadesinden sonra, ABD’ye gitmiş olması çok tartışıldı. Fakat Tuncay daha önce de gitmişti. 10 yıllık vizeyi ifade vermeden önce 2000 yılında almıştı. İfade verdikten sonra ikinci kez gitmiş oluyordu. ABD İstanbul Konsolosluğu’nda kendi gibi gay arkadaşı olduğunu zaten biliyordum. Vize alması kolaydı”. (5) Sayfa 203
TUNCAY GÜNEY’DEN MİT’E DÜZENLİ RAPOR
Güney’in bir de MİT’ten iki kişiye düzenli rapor verdiği bilgisi yer alıyor kitapta:
“Şadi ve Nurullah isminde Tuncay’ın MİT ajanı olarak tanıttığı iki kişi vardı. Şadi uzun, Nurullah orta boylu, ikisi de yapılı adamlardı.
“Tuncay girip çıktığı yerlerde, duyduğu-öğrendiği bilgileri bu iki kişiye arada bir dosya yapıp verirdi”. (6) Sayfa 132
PERİNÇEK’E KOMPLO İTİRAFI
Kitaptaki en çarpıcı itiraf ise, Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın Doğu Perinçek’e kurduğu komplo konusundaydı:
“Demirkıran enteresan biriydi. İlginç tavırları ve yaşama bakışı vardı. Uzun yıllar PKK’nın dağ kadrosunda yer almıştı. Televizyonlarda da o dönem boy gösteren Demirkıran, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e kafayı takmıştı. Sebebi neydi? Perinçek’ten ne alıp veremediği vardı? Bilmiyorum.
“Sami bir gün Doğu Perinçek aleyhine hazırladığı mektubu, bize getirdi. Mektup, PKK’nın sözde sorumlularından biri tarafından yazılmış ve Perinçek’in örgüte verdiği destekten dolayı teşekkürü içeriyordu. Altında bir de PKK’nın mührü vardı. Tuncay mektubu okuduktan sonra, ‘Harika, süper yazmışsın’ dedi.
“Demirkıran, ‘Mektubu Ankara’ya götüreceğim. Nuh Mete Yüksel’e vereceğim. Perinçek görsün bakalım’ dedi.
“Sami’nin anlattığına göre, dönemin Ankara DGM başsavcısı olan Nuh Mete Yüksel’le arası çok iyiydi. Perinçek’in mektup sayesinde tutuklanacağından emindi.
“Tuncay mektubu alıp bir kopya çıkardı. Sami ofisten ayrıldıktan sonra Tuncay’a, neden böyle bir olaya karıştığını, Aydınlık grubuyla aramızın iyi olduğunu, Adnan Akfırat’la sık sık görüşüp hatta onlara haber kaynaklığı bile yaptığımızı hatırlattığımda, bana gülerek şu cevabı verdi. ‘Kemal hocam çok irdeleme…’
“Nuh Mete Yüksel, Sami Demirkıran’ın verdiği mektuba istinaden, Perinçek’i tutuklatmış, 24 Eylül 1998 tarihinde cezaevine giren Doğu Perinçek, on ay cezaevinde yatmıştı”. (7) Sayfa 69-70-71
Kemal Kaplan, Perinçek’e kurulan komployla ilgili olarak yıllar sonra şöyle söylüyordu kitabında:
“Ülkemde iftira kampanyaları çok kolay tutar. ‘Çamur at izi kalsın’ değil, ‘Çamur at, nasıl olsa yapışır, üzerinde kalır’ anlayışı hakim”. (8) Sayfa 71
MEHMET ALİ GÜLLER
TUNCAY GÜNEY’İN SIRDAŞI YAZDI: TUNCAY GÜNEY, TAYYİP ERDOĞAN’LA GÖRÜŞTÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 23/01/2011
Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın, Perinçek’i 1998’de hapse mahkum ettiren mektup komplosunun perde arkasında ne var? Tuncay Güney, Tayyip Erdoğan’la ne görüştü? Tuncay’ın ABD İstanbul Konsolosluğu’ndaki bağlantısı kim? Tuncay Güney, MİT’ten kimlere düzenli raporlar veriyordu? Tuncay Güney’in 2001 Emniyet ifadesi, nasıl bir tertipti? Tüm bu itiraflar, Kemal Kaplan’ın, Tuncay Güney’le geçirdiği 240 güne dair anılarında mevcut.
Mehmet Ali Güller
23 Ocak 2011 – Aydınlık Dergisi – Sürmanşet
“Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?”
Bu sözler, Tuncay Güney’e ait. Konuşma, 1998 yılında, gazeteci Kemal Kaplan ile Tuncay Güney arasında geçiyor. Konu ilginç. Güney elindeki “Mesut Yılmaz – Abdullah Çatlı” fotoğrafının nasıl paraya çevrileceğinin peşinde…
Tuncay Güney, Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinde çalıştıktan sonra, kendisiyle birlikte, Strateji dergisini ikinci kez çıkarmak üzere çalışmaya başlayan Kemal Kaplan’dan, fotoğrafları Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’a satmasını ister.
Kaplan, her ne kadar yapacağı işin gazetecilik faaliyetiyle bağdaşmayacağını düşünse de Güney’in isteğine boyun eğer:
“Kendimi kanıtlamam için fırsat doğmuştu. Neden kendimi kanıtlamam gerektiğini ise bilmiyordum. Ya mesleğim, ya da Tuncay’la birlikte başlayan, adının ne olduğunu bilmediğim yeni kariyerim arasında karar vermem gerekiyordu. Ancak belki de işler sandığım gibi sarpa sarmazdı. Kimsenin haberi olmadan bunu çözebilirdim. Son düşünce, beni daha çok rahatlatıyordu. Buna tutunarak, Tuncay’a, ‘Olur, Recai Kutan’a bu fotoğrafı götürürüm’ dedim.
“- Harika… Korkuyorsun değil mi?
“- Evet.
“- Çok normal. Fakat korkacak bir şey yok. Öncelikle yasa dışı bir şey değil. İçinde bulunduğumuz dönemin fırsatlarını değerlendiriyoruz sadece.
“Haklı olabilirdi. Belki de haklıydı. Yasa dışı bir şey değildi. Fakat bana son derece yabancı ve ters bir durumdu.
“- Sen önce Recai Kutan’la görüşme fırsatı yakala, sonrası çorap söküşü gibi gelir.
“- Ya, basına deşifre ederse olayı?
“- Sen deli misin bunlar siyasetçi, siyaset için her şeyi yaparlar, kimsenin ruhu duymaz. Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi. Hiç çıkıp da, basına bir açıklama yaptı mı?
“- Hıı.. İlginç, Tayyip Erdoğan’la mı görüştün? Ne görüştün, diye sordum heyecanla. Tuncay hemen kapattı kendini.
“- Sonra anlatırım bunları, şimdi işimize bakalım.
“Artık bununla ilgi hiçbir şey öğrenemezdiniz Tuncay’dan. Bir anlık heyecanla gaflete kapılmış, olayın devamını sormuştum. Adam da bir savunma mekanizması devreye giriyor, hemen kendini kapıyordu. Öldürsen anlatmaz… Ben de meraktan çıldırırım…” (1)
Sonuç olarak Kemal Kaplan Recai Kutan’la fotoğraf işini görüşür. Kutan Kaplan’ı, pazarlık için Nevzat Yalçıntaş’a yönlendirir. Yalçıntaş, Güney’in istediği 150 bin doları çok bulur…
Ergenekon soruşturması, 2001’deki Emniyet ifadesine dayandırılan Tuncay Güney, bu konuşmadan kısa bir süre sonra, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün ile de görüşür. Konu, bu kez Erdoğan’ın Yargıtay’da bekleyen cezasıdır…
GÜNEY: ERGENEKON DÜĞMESİNE ABD BASTI
Güney’in Emniyet ifadesinin, Ergenekon tertibi olduğunun en açık işaretlerinden biri de yine kitapta yer alıyor. Kemal Kaplan, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, Kanada’da bulunan Tuncay Güney’le Messenger üzerinden konuşmaktadır. 5 Mayıs 2009 tarihli bilgisayar kaydına göre Güney şöyle söyler:
“Benim ifadem olmadan, bu içerideki ne Perinçek kimse çıkamaz. Adam gibi ifade verirsem, kıçımı başımı oynatmazsam çıkarlar”. (2)
Kaplan, Güney’le 17 Nisan 2010 tarihinde bir görüşme daha yapar. Konu, Ergenekon operasyonunun asıl sahibinin kim olduğudur. Bilgisayar kayıtlarına göre görüşme şöyledir:
“Kemal: Kim yapıyor peki ABD mi?
“Daniel: Kim olsa iktidarda, operasyon olacaktı.
“Daniel: ABD tek başına değil.
“Kemal: Düğmeye ABD mi bastı?
“Kemal: Kim var ABD’nin yanında?
“Daniel: Bir takım ülkeler de var.
“Daniel: Aslında her şey ortada.” (3)
Gerçekten de aslında her şey ortadaydı. Güney’in ilişkileri başta olmak üzere…
TUNCAY GÜNEY’İN ABD BAĞLANTISI KİM?
Kemal Kaplan’ın Tuncay Güney’le 240 günlük anıları içinde, satır aralarında bu ilişkiler de ortaya çıkıyor. Örneğin, bir gece Prive isimli, seçkin eşcinsellerin takıldığı bir gece kulübüne giderler. Tuncay Güney’in masasına üç kişi oturur:
“Üç kişiden birincisi, ABD İstanbul Konsolosluğu’nda, diğeri Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nda görevliydi. Üçüncüsü ise bir diplomattı. Evet yanlış duymadığınız bir diplomat. Hem de bir Ortadoğu ülkesinin İstanbul Konsolosluğu’nda. Oldukça iyi Türkçe konuşuyordu”. (4)
Tuncay Güney’in ABD bağlantısı olan “gay” arkadaşı ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkıyor:
“ 2001 yılındaki ifadesinden sonra, ABD’ye gitmiş olması çok tartışıldı. Fakat Tuncay daha önce de gitmişti. 10 yıllık vizeyi ifade vermeden önce 2000 yılında almıştı. İfade verdikten sonra ikinci kez gitmiş oluyordu. ABD İstanbul Konsolosluğu’nda kendi gibi gay arkadaşı olduğunu zaten biliyordum. Vize alması kolaydı”. (5)
TUNCAY GÜNEY’DEN MİT’E DÜZENLİ RAPOR
Güney’in bir de MİT’ten iki kişiye düzenli rapor verdiği bilgisi yer alıyor kitapta:
“Şadi ve Nurullah isminde Tuncay’ın MİT ajanı olarak tanıttığı iki kişi vardı. Şadi uzun, Nurullah orta boylu, ikisi de yapılı adamlardı.
“Tuncay girip çıktığı yerlerde, duyduğu-öğrendiği bilgileri bu iki kişiye arada bir dosya yapıp verirdi”. (6)
PERİNÇEK’E KOMPLO İTİRAFI
Kitaptaki en çarpıcı itiraf ise, Tuncay Güney ve Sami Demirkıran’ın Doğu Perinçek’e kurduğu komplo konusundaydı:
“Demirkıran enteresan biriydi. İlginç tavırları ve yaşama bakışı vardı. Uzun yıllar PKK’nın dağ kadrosunda yer almıştı. Televizyonlarda da o dönem boy gösteren Demirkıran, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e kafayı takmıştı. Sebebi neydi? Perinçek’ten ne alıp veremediği vardı? Bilmiyorum.
“Sami bir gün Doğu Perinçek aleyhine hazırladığı mektubu, bize getirdi. Mektup, PKK’nın sözde sorumlularından biri tarafından yazılmış ve Perinçek’in örgüte verdiği destekten dolayı teşekkürü içeriyordu. Altında bir de PKK’nın mührü vardı. Tuncay mektubu okuduktan sonra, ‘Harika, süper yazmışsın’ dedi.
“Demirkıran, ‘Mektubu Ankara’ya götüreceğim. Nuh Mete Yüksel’e vereceğim. Perinçek görsün bakalım’ dedi.
“Sami’nin anlattığına göre, dönemin Ankara DGM başsavcısı olan Nuh Mete Yüksel’le arası çok iyiydi. Perinçek’in mektup sayesinde tutuklanacağından emindi.
“Tuncay mektubu alıp bir kopya çıkardı. Sami ofisten ayrıldıktan sonra Tuncay’a, neden böyle bir olaya karıştığını, Aydınlık grubuyla aramızın iyi olduğunu, Adnan Akfırat’la sık sık görüşüp hatta onlara haber kaynaklığı bile yaptığımızı hatırlattığımda, bana gülerek şu cevabı verdi. ‘Kemal hocam çok irdeleme…’
“Nuh Mete Yüksel, Sami Demirkıran’ın verdiği mektuba istinaden, Prinçek’i tutuklatmış, 24 Eylül 1998 tarihinde cezaevine giren Doğu Perinçek, on ay cezaevinde yatmıştı”. (7)
Kemal Kaplan, Perinçek’e kurulan komployla ilgili olarak yıllar sonra şöyle söylüyordu kitabında:
“Ülkemde iftira kampanyaları çok kolay tutar. ‘Çamur at izi kalsın’ değil, ‘Çamur at, nasıl olsa yapışır, üzerinde kalır’ anlayışı hakim”. (8)
Dipotlar:
(1) Kemal Kaplan, Köstebek – JİTEM-MİT ve MOSSAD Üçgeninde Tuncay Güney ile 240 gün, Stigma Yayınları, Mayıs 2010, sayfa 35,36
(2) Sayfa 223
(3) sayfa 233
(4) Sayfa 79
(5) Sayfa 203
(6) Sayfa 132
(7) Sayfa 69-70-71
(8) Sayfa 71