Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
İran karşıtı cephe
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/03/2015
Bölgede iki cephe çatışıyor. Bir yanda ABD ile bölgedeki taşeronları olan Suudi Arabistan, Katar, AKP Hükümeti, İsrail, PKK, KDP, ÖSO; diğer yanda ise Rusya, İran, Suriye, Irak, Hizbullah ve Filistin. Mısır ve Ürdün’ü ise şu aşamada ara kuvvet diye değerlendiriyoruz.
Bu cepheleşmeyi görmeden, bu saflaşmayı esas almadan yapılacak her tahlil yanlış olacaktır.
ERDOĞAN’IN İRAN KARŞITLIĞI
İşte Yemen konusu da bu cepheleşmenin bir yansımasıdır. Suudi Arabistan bu ülkenin “arka bahçesi” kalabilmesi için askeri bir operasyon başlattı. ABD’nin taktir ettiği bu operasyonun ilk önemli destekleyicisi ise Tayyip Erdoğan oldu!
Erdoğan sadece “Suudi Arabistan’a lojistik destek vermeye hazırız” dediği için değil, ondan daha önemlisi İran’ı açık açık hedef aldığı için “önemli” destekçi oldu! Bu ülkenin bölgeyi domine etmeye çalıştığını, buna tahammülün kalmadığını söyleyen Erdoğan İran’dan derhal Yemen’i, Suriye’yi ve Irak’ı terketmesini istedi!
Peki İran Suriye’de Esad‘ın yanında olmasın da ne olsun? ABD kolayca Esad‘ı devirip bu ülkeyi üçe bölsün mü? Suriye’nin kuzeyinde PKK’ye bir ülke mi kursun?
Peki İran Irak’ta merkezi hükümetin yanında olmasın da, ABD IŞİD’den boşaltılacak alanlara kolayca peşmergeyi yerleştirip Barzanistan’ı genişletsin mi?
Peki İran Yemen’de Husileri desteklemesin de Riyad destekli Hadi, Yemen’i 6’ya bölen federasyon planını uygulayabilsin mi?
Mesele budur ve gerisi önemsizdir.
RİYAD’IN KURDUĞU EKSENLER
Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri saldırısı ansızın ortaya çıkmış bir gelişme değildir. Husilerin ülkesine sahip çıkmaya başlamasından itibaren Riyad adım adım bu askeri saldırıyı planladı.
Ve Riyad tüm bu planlamayı ABD’nin kanatları altında bir İran karşıtı cephe inşa ederek sürdürdü. Nasıl mı?
Riyad bir kaç koldan İran’a karşı ittifaklar kurdu ve bunları toplamda bir eksen haline geitrmeye çalıştı. Örneğin İsrail’le İran’a karşı stratejik ortaklık kurdu. Örneğin bu ayın başında Erdoğan‘ın Suudi Arabistan’ı ziyareti sırasında da İran’a karşı Ankara-Riyad hattı kuruldu. (Mısır cumhurbaşkanı Sisi de aynı zaman dilimiden Riyad’daydı. Kahire’nin zor durumundan yararlanmaya çalışan Riyad, Mısır’ı da bu eksene katmak ve Ankara’yla barıştırmak için uğraştı.)
Böylece toplamda bölgede İran karşısında şöyle bir cephe oluşmuş oldu: ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve İsrail. (Tahran basını Yemen’de Suudi Arabistan’a destek verse de, şimdilik Mısır’ı bu cephe içinde saymıyor.)
Bu İran karşıtı cephe sadece Yemen’de değil, Irak ve Suriye’de de yeni hamleler yapmaya soyunuyor. Nereden mi biliyoruz? Org. Necdet Özel‘in Erdoğan‘dan kısa bir süre önce Riyad’a gitmesinden ve orada katıldığı IŞİD karşıtı koalisyon toplanntısından…
Eğit-Donat programının imzalanması, İncirlik’in bölgeye karşı bir istihabrat üssü haline getirilmesi, Musul operasyonu hazırlıkları gibi konular, o toplantıdan sonra Atlantik cephesinin hamleleri olarak önümüze gelmiş oldu.
ABD’NİN ÜÇ HEDEFİ
ABD ise Suudi Arabistan’ın Yemen’e müdahalesiyle birkaç kuş vurmaya çalışıyor: Masada nükleer müzakere yürttüğü Tahran’ı 31 Mart öncesinde sıkıştırmak ve daha çok tavize zorlamak istiyor. Suriye’de hazırlıkları yapıldığı konuşulan “uçuşa yasak bölge” uygulaması öncesinde İran’ın elini bağlamak istiyor. Irak’ta etkinlik kuran İran’ı bu ülkeden çıkartmaya çalışıyor.
İşte Erdoğan tam da bu işler için ortaya çıkıyor ve İran’ı hedef alan açıklamalar yapıyor. Sonra da Obama‘yla telefonda 1 saat bölgeye yönelik planlamaları konuşuyor. Anlayacağınız kritik bir sürece giriyoruz. Zira İran’ı açık açık hedef almak, Suriye’yi hedef almayı aşan bir sorundur.
Tam bu süreçte Genelkurmay Başkanı Org. Özel‘in Havacılık ve Savunma Dergisi‘nde Rusya, İran, Suriye ve Irak’ı risk ve tehdit faktörü olarak ilan etmesi ise sorunu zorlaştırıyor. TSK’nin İran karşıtı bir hatta sokulmasının önüne geçebilmek, günün en önemli işidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2015
Genelkurmay’ın yanlış ekseni
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/03/2015
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in Savunma ve Havacılık Dergisi‘yle yaptığı uzun ve kapsamlı söyleşi, sıradan bir söyleşi değildir ve karargahın yönelimini ortaya koymaktadır. Bu nedenle bugün de üzerinde duracağız.
Org. Özel‘in, daha doğrusu Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşlerini şu dört başlıkta inceleyeceğiz: 1) Tehdit algılaması bakımından. 2) Tehdide göre konumlanma açısından. 3) Ordunun niteliği noktasından. 4) ABD ve NATO perspektifi bakımından.
1) TEHDİT ALGILAMASI
Org. Özel İran, Suriye ve Irak’ı Türkiye’ye yönelik risk ve tehdit olarak değerlendirmektedir. İran’dan balistik füze ve Suriye’den kimyasal tehdit ile Irak’tan ABD’nin ülkeyi erken terketmesinden kaynaklanan tehditler bulunduğunu savunmaktadır. Dahası Org. Özel, Ukrayna krizinden hareketle Rusya’yı da konvansiyonel tehdit kapsamında değerlendirmektedir.
Bu tehdit algılaması gerçekte Türkiye’nin değil ama ABD’nin AKP Hükümeti üzerinden Türkiye’ye dayattığı sözde tehditlerdir. Yani bölgeye bölgeden değil, Atlantik’ten bakılmaktadır. Türkiye’nin emperyalizme karşı bölgeyle değil, bölgeye karşı emperyalizmle işbirliğinin ifadesidir.
Org. Özel‘in “IŞİD üzerinden PKK meşrulaştırılıyor” vurgusuna dün bu nedenle “olumlu ama eksik” demiştik. Zira PKK’nin meşrulaşmasının nedeni Genelkurmay Başkanı’nın açıkça tehdit ilan ettiği Şam değil, gerçekte Washington’dur!
ABD’yle birlikte Suriye düşmanlığı yapmanın terörle mücadeleye bir katkısı yoktur, tersine, dolaylı olarak teröre destek sonucu bile doğrurur!
2) TEHDİDE GÖRE KONUMLANMA
Genelkurmay Başkanlığı ABD’nin dayattığı bu sözde tehditleri tehdit olarak algıladığı için, buna uygun bir “konsept” belirlemektedir. Org. Özel bunu özetle “savunma konseptinden”, “güvenlik konseptine” geçmek diye tanımlamaktadır. Nitekim bu, NATO Zirvesi’nde kabul edilen ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar‘ın daha önce dile getirdiği değişikliktir.
NATO adına “savunma konsepti” yerine “güvenlik konsepti” uygulamak, haliyle Org. Özel‘in savunduğu gibi TSK’nin önüne “küresel sorumluluklar” yüklemektedir.
Zaten AKP Hükümeti buna uygun olarak TSK’nin görev tanımını değiştirmişti. Türk Ordusu’nun eskiden görevi iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi savunmakken, yeni tanıma göre TSK’nin üç görevi vardı: Dışardan yönelen tehditlere kaşrı ülkeyi savunmak, TBMM’nin verdiği yurtdışı görevlerini yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmakt. Dikkat edilirse TSK’nin görevi ağırlıklı olarak uluslararası göreve dönüşmüştür!
Öte yandan bununla bağlantılı olarak Org. Özel uzun bir süredir ABD’nin ve AB’nin dayattığı sınır komutanlığı gibi yeni birimleri müjdelemektedir. Sınırları “sınır polisi” benzeri bir birimle koruyacak olan TSK’nin asıl kara gücü ise “küresel sorumluluklar” nedeniyle ABD’nin uygun gördüğü yerlerde kullanılacaktır.
3) ORDU’NUN NİTELİĞİ
Bu görev tanımı, haliyle Türk Ordusu’nun niteliğine de yansımıştır. Org. Özel TSK’nin yüzde 35’inin son dönemde uzman personele dönüştürüldüğünü, bunun daha da artırılacağını belirtiyor.
Bu artışı önüne hedef koyan Genelkurmay Başkanlığı’nın ordu-millet bağı nedeniyle yükümlü aslerliğe de devam edeceğini söylemesinin bir önemi yoktur. Zira yüzde 35 artarken, yükümlü askerlik de zaten bedelli arkerlik olarak yavaş yavaş işlevsizleşmekte ve Mehmetçik ruhu aşındırılmaktadır.
4) ABD ve NATO PERSPEKTİFİ
Genelkurmay Başkanlığı’nın tehdit, konumlanma ve nitelik belirlemeleri, kuşkusuz karargahın ABD ve NATO perspektifinin bir sonucudur.
Org. Özel uzun uzun NATO’nun Türkiye’ye katkılarını(!), Türkiye için NATO’nun vazgeçilmezliğini anlatmakta ve NATO’yu “en uygun platform” olarak nitelemektedir!
Üzülerek belirtmeliyiz ki bu perspektif, sonuçları bakımından, Türkiye’nin milli çıkarlarına değil ama ABD’nin bölge çıkarlarına yöneliktir. Bu perspektif içinde terörle mücadele edilmez. Çünkü Türkiye’nin baş düşmanı terör değil, terörü Türkiye’ye ve bölgeye karşı kullanan emperyalizmdir.
Org. Özel‘in ilan ettiği bu yönelimi, Işık Koşaner ve öncesindeki Genelkurmay Başkanları’nın yönelimiyle karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan en önemli sonuç şudur: Ergenekon tertibinin asıl hedefi, ABD’ye göre hizadan çıkmış ve Avrasyacı-millici eğilimler taşımakta olan Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmaktı.
Org. Özel‘in ilan ettiği yönelime ve İncirlik, Eğit-Donat, peşmerge eğitimi, Şam düşmanlığı gibi uygulamalara bakılırsa TSK değil ama Genelkurmay karargayı o hizaya girmeye iyi direnmemektedir! O nedenle 7 Haziran, ordumuzu bu tehlikeden korumanın da tarihidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi (Taşra baskısı)
27 Mart 2015
Genelkurmay’ın Esad karşıtlığı PKK’ye yarıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/03/2015
Öcalan‘ın Erdoğan-Davutoğlu onaylı ‘Eşme ruhu’ mesajı, AKP ile PKK’nin Açılım ortaklığı, Suriye’de Esad rejimini devirme çabaları, ABD’nin IŞİD’e karşı PKK-KDP birliği inşa çabası ve PKK’yi bölgede meşru ve başat bir güç haline getirme girişimi, Esad‘a ve IŞİD’e karşı Eğit-Donat programı uygulanması…
Tüm bunlar aynı paketin unsurlarıdır, bir bütünün parçalarıdır. Tekini diğerlerinden ayırmak ya da tekine ayrı diğerlerine ayrı tutum almak mümkün değildir.
TSK’NİN TOP ATIŞI KİME YARIYOR?
Dün Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamayı görmüşsünüzdür: Sınıra yakın bölgede Suriye rejimi ile muhalif gruplar arasında yaşanan çatışma sırasında, rejime ait bir roket topraklarımıza düşmüş, TSK de karşılığında Suriye birliğini vurmuş!
Şimdi burada duralım ve bir başka açıklamaya bakalım: Genelkurmay Başkanlığı’nın Öcalan‘ın “Eşme ruhu” mesajından sonra yapılan haber ve yorumlara itirazını okuduk. Ardından dünkü Aydınlık‘ta Ceyhun Bozkurt’un askeri kaynaklara dayanarak hazırladığı “Genelkurmay’ın çıkışının şifreleri”ni okuduk.
Süleyman Şah Türbesi ile karakolunun IŞİD bölgesinden PKK-PYD bölgesine taşınmasına karşı yapılan eleştirilere verilen yanıt şöyle: “Operasyon Eşme bölgesi IŞİD’in elindeyken kararlaştırıldı. PKK’nin eline daha sonra geçti.”
“Eşme PKK’nin eline geçtikten sonra bile neden plana devam edildiğini” ve “Eşme IŞİD’in elinde kalsaydı türbe yine de buraya taşınacak mıydı” sorularını geçiyoruz. Ve şu noktaya dikkat çekiyoruz:
Türkiye’nin sınırının hemen yanı başında PKK ile IŞİD güç mücadelesi veriyor, hakimiyet kavgası yapıyor. Suriye rejimi ise kendi egemenliğini, siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için kuzeye doğru hamle yapıyor. (Halep hamlesi.) Bu süreçte TSK’nin düşen roketler nedeniyle muhalif grupları değil ama sürekli Suriye rejimini hedef alması, Suriye birliklerini topa tutması son tahlilde kime yarıyor? PKK ve IŞİD’e değil mi?
TSK İÇİN TEHDİDİN KAYNAĞI ESAD!
Meseleyi daha da derinleştirmek için devam edelim. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel Savunma ve Havacılık Dergisi‘ne röportaj verdi. Özel özetle şöyle diyor: Suriye’deki ortam IŞİD’i yaratıyor, PKK de IŞİD’le mücadele ettiği için meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Çok doğru. “IŞİD: Kara Terör” isimli kitabımızda ABD belgelerine dayanarak tam da bunu yazdık: ABD, IŞİD üzerinden Kürt birliği (PKK-KDP) sağlamaya, PKK ile KDP’yi silahlandırmaya, PKK’yi meşrulaştırmaya ve son tahlilde bölgede başat güç haline getirme çalışıyor. Açılım da bunun parçasıdır.
Özel‘in de bu noktaya dikkat çekmesi önemlidir ama yetersizdir. Zira asıl mesele bunun kaynağının ne olduğunun tespit edilmesidir. Orada ise büyük sorun devam etmektedir. Zira Özel için problemin kaynağı, tıpkı Erdoğan ve Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi, Suriye rejimidir.
Özel‘e göre IŞİD’in ortaya çıkması da, IŞİD üzerinden PKK’nin meşrulaşma zemini bulması da şu ifadesine bakılırsa Esad’ın suçudur: “Suriye rejiminin kimyasal silah dahil her türlü saldırı aracını kullanmakta tereddüt etmemesi, bu ülke yönetiminden kaynaklanan tehdidin devam ettiğine işaret etmektedir.”
ABD PROJESİ İÇİNDE TERÖRLE MÜCADELE OLMAZ
Genelkurmay Başkanlığı’nın “Eşme ruhu”na itiraz eden açıklamasını tüm bunlarla birlikte okumalıyız. Aksi taktirde ne meseleyi derinleştiribiliriz, ne de hareket noktasını saptayabiliriz…
Ne diyor Genelkurmay Başkanlığı? “TSK terör örgütüyle mücadele kararlılığını sürdürecektir.” Nasıl? “Hükümetin talimatı ve direktifleri doğrultusunda…” Hangi hükümetin? PKK’yle Açılım yapan, Öcalan‘ın “Eşme ruhu” mesajına onay veren hükümetin!
En başta belirttik: Öcalan‘ın mesajı, AKP ile PKK’nin Açılım ortaklığı, PKK’nin meşrulaştırma çalışmaları, ABD’nin PKK-KDP birliği hedefi, Esad‘ın devrilmeye çalışılması, Eğit-Donat programı, hepsi aynı paketin unsurlarıdır.
Eğit-Donat kapsamında peşmerge eğiterek, Kobani’ye peşmerge koridoru açarak, Suriye birliklerini vurarak, Esad‘ı asıl tehdit kaynağı görerek, kısacası AKP Hükümeti’nin emrinde ABD projesine eklemlenerek, “terör örgütüyle mücadele kararlılığı” sürdürülmez!
İşe Esad düşmanlığını bırakarak başlamak gerekiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2015
Çatışmanın iki yönü
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/03/2015
Erdoğan‘ın “oy kaybettiriyor” endişesiyle AKP Hükümeti’ne yaptığı “pazarlıkta PKK’ye fazla taviz vermeyin, verdiğiniz tavizi de gizleyin” ana fikirli uyarılarının yarattığı gerilim ve bunun kamuoyu önünde bir Arınç-Erdoğan çatışmasına dönüşmesi hali, Melih Gökçek‘in topa girmesiyle bir ölçüde yön değiştirdi.
Önce Gökçek Arınç‘ı paralelci ilan etti ve “partide istenmiyorsun” dedi. Ardından Arınç Gökçek‘i “Ankara’yı parsel parsel satmakla” ve “paralelci işadamlarının kucağına oturmakla” suçladı!
Dün ise devreye Başbakan Ahmet Davutoğlu girdi ve her ikisin de yanlış yaptığını, seçim öncesinde partiyi zor duruma düşüren bu açıklamalar nedeniyle disiplin kurulunun Arınç ve Gökçek için işleyeceğini ilan etti!
Oysa Arınç‘ın Gökçek‘le ilgili “bildikleri” ve “ima ettikleri” parti disiplin kurulunu değil, ceza hukukunu ilgilendirmektedir! (Arınç‘ın bugüne kadar neden sustuğu ve yolsuzluklara neden göz yumduğu ise meselenin bir başka boyutudur.)
STRATEJİK DEĞİL TAKTİK FARK
Böylece haftasonu iki gün süren Arınç-Erdoğan çatışması, hafta başı itibariyle Arınç-Gökçek çatışmasına dönüşmüş oldu!
Bu süreçte Erdoğan ile Davutoğlu‘nun önce cumartesi akşamı Kısıklı’da 1,5 saatlik bir zirve yaptığı, sonra da pazartesi akşamı “ailecek görüştükleri” ortaya çıktı.
Ya sonuç? Davutoğlu‘nun dünkü açıklamalarına bakılırsa Açılım konusunda cumhurbaşkanı ile hükümet arasında stratejik düzlemde değil ama taktik düzlemde küçük farklar vardı. Yoksa Erdoğan için de, Davutoğlu için de Açılım’ı sürdürmek stratejik bir hedefti.
Biz de iki gündür bunu anlatmaya çalıştık: Erdoğan‘ın itirazı öze değil biçimeydi. AKP Hükümeti seçim öncesinde kamuoyunun “PKK’ye taviz” gibi algılayacağı işlerden uzak durmalıydı. Erdoğan AKP Hükümeti’nin PKK’yle eş düzey görüntü vermesinin 7 Haziran’a olumsuz etki yaptığını görüyordu, anketler bunu teyit ediyordu. Kendisi bugüne kadar bu dengeyi süreci az adamla yöneterek korumaya çalışmıştı. Zaten Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’ndan ayrılmasına işte bu nedenle karşı çıkmıştı.
PATRON KİM ÇATIŞMASI
Erdoğan‘ın uyarıları kendince haklıydı ve ortada bir danışıklı dövüş yoktu. Erdoğan Açılım üzerinden 7 Haziran hezimeti yaşamamak için hükümeti uyarıyordu; önlem alıyordu, partisini koruyordu!
Peki Erdoğan bu uyarıları neden açık açık yapıyordu? Neden Davutoğlu‘nu ve ilgili bakanları özel görüşmelerle uyarmıyordu? Neticede kamuoyu önündeki bu çatışma hükümeti zayıf gösteriyordu.
İki nedenle:
1) Erdoğan bu çıkışları kamuoyu önünde yaparak AKP’nin kaybettiği oyları durdurmaya ve milliyetçi kesimlerin oylarını almaya çalışıyor.
Bu hamleler kimilerince maalesef “Erdoğan‘ın bölünmeye karşı konumlanması” olarak okunduğuna, Erdoğan‘ın TSK ile ittifaka geçtiği savunulduğuna ve hatta daha da ileri giderek milli ilan edildiğine göre, Erdoğan taktiğinde bir ölçüde başarılı olmuştur diyebiliriz!
2) Erdoğan açıktan uyarıyla, süreci, kendisinin başkanlık rüyasına engel olmaya çalışan “iç rakiplerine” karşı kullanmaya çalışıyor.
“Parlamenter sistemi bekleme odasına aldığını” ilan eden Erdoğan, kendisiyle gücü paylaşmak istemeyen hükümetin bir kanadıyla da örtülü kavga veriyor. Yolsuzluk tartışması, faiz kavgası, Hakan Fidan olayı gibi gelişmeler, aslında bu güç mücadelesinin alanlarıydı.
Erdoğan bu alanlar üzerinden hükümetin bir kanadına “asıl patron benim” mesajı veriyor.
İKİLİ DURUM TÜRKİYE’NİN YARARINA
Dolayısıyla meselenin iki yönü var: Biri 7 Haziran öncesi oy kaybetmemeyi esas alan yöndür ve uzlaşılmaya açıktır. Fakat diğeri de hem 7 Haziran öncesini, hem de 7 Haziran sonrasını kapsayan ve pek uzlaşmaya açık olmayan yöndür.
Bu ikili durum Türkiye’nin yararınadır ve meseleye stratejik yaklaşarak taktikler üretecek bir kuvvet, buradan büyüyerek çıkacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mart 2015
Erdoğan Açılım’a karşı mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/03/2015
Tayyip Erdoğan‘ın izleme heyetine karşı çıkmasını, Dolmabahçe’deki poza itiraz etmesini ve anadil eğitimi konusunda söylediklerini niyetinden bağımsız olarak olumlamak, Erdoğan‘ın amacına yarar!
Şundan: Erdoğan Açılım’a karşı çıktığı ya da Açılım’ın ülkeyi bölünmeye götürdüğünü gördüğü için değil, Açılım nedeniyle AKP’nin oyları düşüşe geçtiği için bu hamleyi yapıyor.
Niyetinden bağımsız olarak bu hamleyi olumlamak, olumlayanlar için Erdoğan‘a hak vermek, seçmen açısından da Erdoğan‘a oy vermek demektir!
ERDOĞAN ÖZE DEĞİL POZA KARŞI
Üstelik Erdoğan‘ın açıklamalarının satır araları gerçek niyetini de ortaya koymaktadır. İnceleyelim:
Örneğin Dolmabahçe Anlaşması konusunda şöyle diyor Erdoğan: “Hükümetin Başbakan Yardımcısı’yla şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini ben şahsen doğru bulmuyorum. Daha önceleri gerektiğinde bir arkadaşımız onlarla görüşmeler yapar ve açıklama yapılırdı.” (milliyet.com.tr, Fikret Bila, 22 Mart 2015)
Yani Erdoğan çok açık olarak görüşülmesine ve anlaşılmasına değil, tarafları eşit gösteren o fotoğrafa itiraz ediyor! “Biz öyle yapmıyorduk, şöyle yapıyorduk” diye de akıl veriyor.
Diğer yandan Erdoğan 10 maddeye özü itibariyle değil, “içinde yeterince demokrasi çağrısı yok” diyerek biçimine itiraz ediyor. Ve hükümet yetkilisi ile HDP yetkilisinin ayrı ayrı metinler okumasına karşı çıkıyor. Hepsini toplarsak, aslında Erdoğan 10 maddeye değil, 10 maddenin içeriğinin açıklanmasına itiraz ediyor. Zira biliyor ki, bunların madde made açıklanması AKP’ye oy kaybettiriyor.
Kaldı ki Erdoğan 28 Şubat günü açıklanan o anlaşmadan da, içeriğinden de haberdardı. Hatta daha önce yapılacak olan bu açıklamanın geciktiğini bizzat kendisi söylemişti.
ERDOĞAN ÇOK ÖZNEYE KARŞI
Gelelim izleme heyeti konusuna…
Bakın aynı durum orada da var. Erdoğan izleme heyetine değil, Açılım’ın çok özneli yürütülmesine karşı!
Dün de belirttik: Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’nı sürdürmesindeki ısrarı bu nedenledir. Bıçak sırtı bir durumu olan Açılım’ın iyi yönetilmediği taktirde AKP’yi alaşağı edeceğini en iyi Erdoğan bilmektedir ve bu nedenle süreci yıllarca az özneyle ve büyük gizlilikle yönetti.
Kaldı ki izleme heyeti kimse için bir sürpriz değildir, bunun ana anlaşmanın bir parçası olduğu, uzun zamandır hayata geçirilmesi için şartların olgunlaşmasının beklendiği de biliniyor!
ERDOĞAN DÜŞÜŞE ÇARE ARIYOR
Bakın herşey aslında çırılçıplak ortada. Metropoll’un şu araştırması Erdoğan‘ın sorununa işaret ediyor: AKP 8 puan oy kaybetti. Bu 8 puanın 5’i MHP’ye, 2’si HDP’ye ve 1’i SP ile BBP’ye gitti. Üstelik bu düşüş sürüyor.
Öte yandan başka anketler de gösteriyor ki, AKP’nin oyları düşerken, örneğin Vatan Partisi’nin oyları da yükseliyor. Yani partilerden partilere büyük ölçekli oylar dalgalanıyor.
İşte Erdoğan öncelikle bu düşüşe fren yapmaya, sonra da toparlamaya çalışıyor. Benzerini anımsayacaksınız 2011 seçimlerinde de yapmıştı. MHP’yi baraj altında bırakıp anayasayı değiştirecek milletvekili sayısına ulaşabilmek için Bahçeli‘ye “Öcalan’ı neden asmadın” diye yüklenmişti! (Kaset operasyonları da aynı hedefliydi.)
Oysa seçim meydanlarında bu tablo yaşanırken, Erdoğan Fidan üzerinden Öcalan‘la görüşüyor, anlaşmalar yapıyor ve Açılım’ı adım adım hayata geçiriyordu!
AKP’Yİ YIKMAK, ERDOĞAN’A VURMAKTAN GEÇER
2011’i unutmak ve 7 Haziran 2015’e nerdeyse Erdoğan‘ın millileştiği noktasından bakmak, herşeyden önemlisi AKP’ye yarar!
Önemle belirtelim: “Erdoğan’sız AKP” diye ciddi bir seçenek yoktur. Zira Erdoğan’sız AKP diye bir şey yoktur; çünkü Erdoğan yoksa AKP de yoktur!
Bu gerçek şuna işaret eder: AKP’yi yıkmanın yolu, Erdoğan’ı hedef almaktan geçer!
Davutoğlu hükümetini bölünmeden yana fakat Erdoğan‘ı bölünmeye karşı tavır alıyor ilan etmek hem doğru değildir, hem de AKP’ye yarar!
Bitirirken şu soruyu da yanıtlayalım: Peki mesele oy ve AKP’nin düşüşüyse, hükümet sözcüsü Bülent Arınç neden karşı çıkıyor Erdoğan‘ın sözlerine? Güç paylaşılmaz kuralı burada da geçerli. Hükümet gücünün büyük bölümünü Erdoğan‘a vermek istemiyor, sınırlı paylaşmak istiyor. Hatta AKP içinde bir kesim Erdoğan‘ın bu yöneliminin sadece AKP’yi değil, Türkiye’yi de uçuruma götürdüğünü düşünüyor ve onun tek adam olmasına karşı çıkıyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mart 2015
Öcalan’ın ‘Eşme ruhu’nun anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/03/2015
Öcalan‘ın Nevruz mesajının en dikkat çeken cümlesi, süreci “Eşme ruhu” diye isimlendirmesiydi.
Nedir Eşme ruhu? AKP Hükümeti’nin Süleyman Şah türbesi ve karakolunu Şah Fırat operasyonu ile IŞİD bölgesinden PKK bölgesine taşıma işi!
Öcalan o süreçte yapılan “YPG TSK’ye güvenlik sağladı” propagandasını da içine ekleyerek, “Eşme ruhu” lafıyla Dolmabahçe Mutabakatı’nı da aşarak bir AKP-PKK ortaklığı programı ilan etmiş oldu! Bu programı açalım:
SİLAHLANMA PROGRAMI
1) Eşme ruhu, AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle Ortadoğu’da genişletmek” dediği programdır.
Davutoğlu‘nun ifadesiyle ABD’nin küresel düzenin altında bir alt düzen kurma işidir. Erdoğan‘ın ifadesiyle “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde merkez yapma” işidir. ABD’li stratejistlerin ifadesiyle Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru inşa etme işidir.
Pratikte AKP Hükümeti’nin komşularına düşmanlığı ve Irak ile Suriye topraklarına göz koymasıdır. Ve son tahlilde Türkiye’nin genişlemesi değil fakat Büyük Kürdistan’ın inşasıyla Türkiye’nin küçülmesidir!
2) Eşme ruhu, PKK’nin silahsızlandırılması değil, tersine yukarıda özetlediğimiz program için daha da silahlanması ve Irak ile Suriye’de namluya sürülmesidir.
3) Eşme ruhu, AKP Hükümeti’nin Eğit-Donat’la, peşmerge eğitimiyle Türk Ordusu’nu ABD projesine eklemleme işidir. Pratikte kaç ÖSO’lunu eğitileceği ve bunların Suriye’ye tehdit oluşturup oluşturmayacağının bir önemi yoktur. ABD açısından asıl mesele TSK’nin projeye eklemlenebilmesidir.
Dolayısıyla AKP-PKK ortaklığıyla yürütülen Açılım’ın gerçekte barışla, silahların bırakılmasıyla, terörün sona erdirilmesiyle hiç bir ilgisi yoktur!
FİDAN’IN FONKSİYONU
Peki madem Öcalan böylesi bir programı ilan etti ve onu “Eşme ruhu” diye isimlendirdi, o zaman neden Erdoğan açıklamadan bir gün önce programın “izleme heyeti” kısmına itiraz etti?
Bu tabloyu AKP’nin bölünmesi ve Davutoğlu-Arınç cephesinin bölünmede ısrar etmesi ile Erdoğan‘ın bölünmeye karşı çıkması diye yorumlayabilir miyiz? Hayır!
Kuşkusuz ortada AKP açısından bir çatlak vardı ama çatlak kontrolün kimde olduğu sorunuyla ilgiliydi, programa itiraz anlamında değil. Açalım:
Erdoğan en baştan beri Açılım’ın bıçak sırtı bir konu olduğunu, iyi yönetilmediği taktirde AKP’yi iktidardan düşüreceğini biliyordu. Bu nedenle Açılım’ı iki taktik üzerinden yürüttü:
1) Açılım’ı dar bir ekiple yönetti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın asıl fonksiyonu buydu ve Erdoğan‘a “sır küpü” olmasının anlamı buradaydı.
2) Önce psikolojik savaş makineleri ile kamuoyu hazırlandı, sonra Açılım’ın ilgili aşaması toplumun önüne getirildi. Erdoğan bu yöntemi “Açılım’ı alıştıra alıştıra, hazmettire hazmettire sürdüreceğiz” diye ilan etti.
Bugün daha iyi anlıyoruz: Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’nı bırakarak siyasete soyunmasına itiraz etmesinin esas nedeni buydu. Erdoğan, Öcalan‘la yapılmış “Türk-Kürt federasyonu” anlaşmasını yol kazasız sürdürebilmek için Fidan‘ın fonksiyonunu sürdürmesine ihtiyaç duyuyordu.
ERDOĞAN’IN DENGE HAMLESİ
Gelelim Erdoğan‘ın izleme heyetine neden karşı çıktığına…
Arınç haklıydı, Erdoğan‘ın buna karşı çıkmasının içerik açısından bir mantığı yoktu, zira konu Erdoğan‘ın bildiği bir konuydu. Üstelik izleme heyetinde yer alan isimleri bizzat Erdoğan daha önce Akil Adam olarak seçen kişiydi.
Erdoğan‘ın itirazı içeriğe değil biçimeydi. Anketlerde AKP oylarının istendiği oranda gelmediği, Erdoğan‘ın bu nedenle milliyetçi oylara yönelik hamleler yaptığı bir süreçte AKP Hükümeti’nin “karşılığını almadan” bir tavizde bulunması 7 Haziran’ı daha da sıkıntıya sokardı.
Üstelik Erdoğan Öcalan‘ın 21 Mart mesajını önceden okumuş ve izleme heyeti ile hakikatları araştırma komisyonunun şart olarak masaya getirildiğini görmüştü. Erdoğan‘ın Öcalan‘dan önce ön alıp izleme heyetine itiraz etmesi, 7 Haziran öncesi süreci dengelemek içindi.
Ve Evet Erdoğan kızgındı. Fidan‘ın durumunun belirsiz kaldığı bu bir aylık süreç, 7 Haziran öncesinde işte bu tür krizler yaratmıştı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2015
Erdoğan aldanmakla aldatıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/03/2015
Erdoğan, Harp Akademileri Komutanlığı ziyaretinde Ergenekon ve Balyoz operayonlarına değinerek “Bu operasyonlarda şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı” dedi! Hatta Erdoğan “Pekçok komutanın tutuklanmasına şahsen gönlüm hiçbir zaman razı olmadı” bile dedi.
Peki Erdoğan gerçekten aldatılmış olabilir mi?
ALDATILAN İSTİFA EDER
“Ayağa kalkmayan o korgeneralin gereği yapıldı, bedelini ödedi, şimdi gideceği yeri buldu” diyen Erdoğan kandırılmış olabilir mi?
Dalga dalga yapılan operasyonları alkışlayan ve “arı kovanına çomak soktukça rahatsız oluyorlar” diyen Erdoğan aldatılmış olabilir mi?
Tutuklanan gazetecilerin gazeteci olmadığını iddia eden ve “bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” diyen Erdoğan kandırılmış olabilir mi?
Ve hepsinden önemlisi “Ben bu davanın savcısıyım” diyen Erdoğan gerçekten aldatılmış olabilir mi?
Gerçekten aldatılmış bir yönetici çıkar ve “12 yılda beni ve hükümetimi kandırmışlar, Türkiye’den özür diliyorum ve istifa ediyorum” der! Zira kolayca kandırılabilen bir cumhurbaşkanı ve başbakan muhtarlık bile yapmamalıdır!
Tüm bu mantık yürütmeleri geçiyoruz, çünkü Erdoğan‘ın kandırılmadığını iyi biliyoruz. Çünkü Ergenekon ve Balyoz kumpasları AKP-F Tipi ortaklığıyla yapıldı. AKP bu operasyonlarla önündeki engelleri temizleyip “tam iktidar” oldu, F Tipi örgüt ise karşılığında Emniyet ve Yargı gibi kurumları ele geçirdi. Erdoğan’ın AKP-Cemaat ortaklığı bozulduğunda “ne istediler de vermedik” demesi bundandı!
Ve daha önemlisi AKP ile PKK, Ergenekon ve Balyoz tertipleri ayesinde Açılım yapabildi!
ERDOĞAN AKP-PKK ANLAŞMASININ ÜSTÜNÜ ÖRTÜYOR
O nedenle doğru soru şudur: Erdoğan neden “aldatıldık” deme ihtiyacı duydu?
Çünkü işler Erdoğan açısından iyi gitmiyor. Kendisini başkanlığa götürecek bir siyasal tablonun oluşamadığını gören Erdoğan iki koz ile milliyetçi oylara yöneliyor.
Kozlardan ilkini PKK üzerinden oynuyor; “Kürt sorunu yok” diyor, “İzleme heyetini doğru bulmuyorum” diyor…
Çünkü ortada şu çıplak gerçek duruyor: AKP ile PKK Dolmabahçe’de 10 maddelik bir anlaşma ilan etti. AKP karşılığında Öcalan‘a sekreterya tayin etti, 3 kişilik HDP heyetini 5 kişiye çıkardı ve 3. göz işlevi görecek 6 kişilik bir izleme heyeti oluşturdu.
Bu tablo AKP’ye oy kaybettiriyordu. O nedenle Erdoğan sahneye çıktı ve “milliyetçi” pozlar vermeye başladı. “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan, Türkiye’ye rol yapmaya başladı!
Önceki seçimlere 3 ay kala milliyetçi söylemlere sarılmalar nasılsa her seferinde AKP’ye oy getirmişti!
ERDOĞAN TSK’NİN GAZINI ALMAYA ÇALIŞIYOR
Ancak siyasi atmosfere ve anketlere bakılırsa 7 Haziran önceki seçimlerden çok farklı bir tablo ortaya çıkaracak. Erdoğan bu nedenle kazığı sağlam çakmak istiyor ve “aldatıldık” hamlesini yapıyor.
Erdoğan bu hamleyle hem milliyetçi (ulusalcı) oylara seslenmeyi sürdürmüş olacağını düşünüyor, hem de etkili merkezi kurumları “tarafsızlaştırmayı” hesap ediyor!
Jandarma’yı TSK’den koparan, TSK’yi Eğit-Donat’a mecbur bırakan, Türk askerine kuzey Irak’ta peşmerge eğittiren Erdoğan iktidarı, “Pekçok komutanın tutklanmasına gönlüm razı olmadı” diyerek gaz alıyor!
Şah-Fırat türü operasyonlarla hem TSK’ye geri adım attıran hem de ABD’nin zorlamasıyla TSK’yi nesnel olarak PYD’yle aynı safa düşüren Erdoğan iktidarı, “kandırıldım” diyerek askerlerin gazını alıyor!
Yani özetle Erdoğan seçmeni ve askeri, aldanmakla aldatmaya çalışıyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Mart 2015
Erdoğan + Demirtaş = Açılım
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/03/2015
Bugün TV’ler ve gazeteler ile anket firmaları el birliğiyle HDP’ye baraj atlatmaya çalışıyorlar. Bu kadar büyük bir çabaya rağmen HDP’nin barajı aşamayacağı görüldüğü için de Demirtaş bu kez “Erdoğan karşıtlığına” konumlanıyor!
AKP’nin kuruluşundan itibaren Erdoğan hükümetlerine en büyük desteği veren, son olarak 12 Eylül 2010 halk oylamasında “yetmez ama evet” diyerek Erdoğan‘a “tek adam” olma yolu açan liberaller ise Erdoğan‘ın özgürlükleri ortadan kaldıran girişimine panzehrin HDP olduğunu savunuyor ve bu kampanyanın ideolojik gladyatörlüğünü yapıyor.
Sürekli “Erdoğan‘ı durdurmanın yolunun HDP’nin TBMM’ye girmesinden geçtiğini” propaganda ederek, Demirtaş‘ın yelkenine rüzgar üflüyorlar.
Peki bu gerçek mi? Yani HDP’yi büyütmek Erdoğan‘ı durdurmanın yolu mu? İnceleyelim:
HDP’Yİ BÜYÜTME KAMPANYASI
Önce şu saptamayı yapalım: 7 Haziran seçimlerini, Erdoğan‘la en iyi kim mücadele ederse o kazanacak!
HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” kampanyası başlatması bundandır.
Ancak belirtelim, kampanya iki nedenle sahtedir:
1) Erdoğan‘ın başkanlığı zaten hayaldir. Zira AKP’nin kendi anketlerinde bile Erdoğan‘a başkanlık yolu açacak bir oy oranına ulaşılamıyor.
2) HDP’nin barajı zorlayabilmesi, Erdoğan karşıtlığında konumlanabilmesine bağlı. Yoksa 6 yıldır ortak yürttükleri Açılım’ın hedeflerinden biri zaten başkanlıktır! Çünkü ancak başkanlık sistemi altında özerklik olabilecektir!
AÇILIM HAVUZU
Erdoğan‘ın milliyetçi kesimleri hedefleyen “Kürt sorunu yok” çıkışı ile Demirtaş‘ın Erdoğan karşıtı kesimleri hedefleyen “başkan yaptırmayacağız” hamlesi birbirinin rakibi görünsede, aslında aynı programın iki farklı yanıdır.
Erdoğan bu çıkışıyla MHP’nin ve CHP’nin havuzundan oy çalmaya, MHP ve CHP’yi de Vatan Partisi’nin etkilediği kesimlerin oyuna yönelmeye zorluyor.
Demirtaş ise bu hamlesiyle CHP’nin havuzundan oy çıkarmaya, Alevilerden oy kazanmaya, kimi sol partileri bağlamaya ve daha önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot etmiş kesimin bir bölümünü etkilemeye çalışıyor.
Karşıt görüntülü Erdoğan‘ın çıkışı ile Demirtaş‘ın hamlesi aslında aynı hedeflidir ve oyları aynı havuza doldurmak niyetlidir: Açılım havuzu!
HDP, AKP’NİN KRİTİK DESTEKÇİSİDİR
Aynı “sahte kampanyayı” Türkiye 12 Eylül 2010’daki halk oylamasında da yaşadı. AKP’nin karşısındaki hemen tüm partiler Anayasa değişikliğine “hayır” diyor, HDP (BDP) ise etkilediği AKP karşıtı kesimleri küstürmemek için “evet” diyemiyor, yerine “boykot” yapıyordu!
Fakat Demirtaş halk oylamasına 5 gün kala asıl rollerini şu formülle ortaya koydu: “Evet artı boykot eşittir çözüm.” (Milliyet, 7 Eylül 2010)
Bu formülde evet AKP’yi, boykot BDP’yi, çözüm dedikleri de Açılım’ı niteliyordu!
12 Eylül 2010 halk oylamasıyla değiştirilen Anayasa, esas olarak Erdoğan‘ı “tek adamlığa” sıçratan asıl gelişmeydi ve bugün güya şikayet eden HDP, o sıçramanın alt mimarıydı!
HDP bu rolünü Gezi’de de oynadı. Haziran’a darbe girişimi dedi ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın Öcalan üzerinden yaptığı “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısıyla da Gezi’yi baltalamaya ve sulandırmaya çalıştı.
Yani bugün baraj adına Erdoğan karşıtı bir profil çizmeye çalışan HDP, gerçekte AKP’nin en kritik süreçlerdeki dayanağıydı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Mart 2015
AKP Amerika’dan daha Amerikancı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/03/2015
Nikah günümde bile yazmıştım. Ama nasıl ağır bir gripse işte, beş gündür yazamadım. Tüm okurlarımızdan özür dilerim.
Bu beş günde çok önemli konular birikti. Daha sonra ayrıntılandırmak üzere bugünlük kısa kısa değineceğim:
ABD HİZBULLAH’I TERÖR LİSTESİNDEN ÇIKARDI
İran eksenli önemli gelişmeler yaşanıyor. 31 Mart’tan önce ABD’nin İran’la bir anlaşma yapabileceği konuşuluyor.
Tam bu süreçte ABD’nin Lübnan Hizbullah’ını terör örgütü listesinden çıkarması ve Obama yönetiminin İsrail seçimlerinde Netanyahu‘nun karşısında konumlanması dikkat çekiciydi.
Ve hem ABD’de hem de İran’daki iç mücadele…
Örneğin ABD Kongre üyelerinin Tahran’a yazdığı “Obama‘dan sonraki başkan yapacağınız anlaşmayı tanımaycak” özetli mektup ve İran’daki yolsuzuluk tutuklamaları… Son olarak eski cumhurbaşkanı Rafsancani‘nin oğlu da tutuklandı.
Tablo Irak’ı, Suriye’yi, IŞİD’le mücadeleyi ve hatta Türk-Amerikan ilişkilerini bile etkileyecek!
ABD’nin güz erozyonu, İran’ı bu ülke için “açık” bir düşman olmaktan adım adım çıkarıyor. Daha doğrusu ABD, belli tavizlerle İran’ı Çin-Rus ekseninden koparmaya çalışıyor!
Peki ne oranda gerçekleşebilir? Göreceğiz…
AKP’NİN YANLIŞTAN DÖNME ŞANSI YOK
Aslında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin sonradan kısmen düzeltilse de, “Esad‘la müzakere şart” özetli açıklamasını da İran merkezli gelişmeler içinde okumalıyız.
Açıklama AKP Hükümeti için de büyük fırsattı; Türkiye’yi bölgede yalnızlaştıran politikalardan dönüş için bir olanaktı.
Ancak Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun da, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da Kerry’nin sözlerine tepki göstermesi ve Beşar Esad’ı “eli sıkılmaz” ilan etmesi “Amerika’dan çok Amerikancılık yapmanın” nasıl birşey olduğunu ortaya koydu!
Bir de şu gerçeği: Türkiye’nin AKP ile yanlıştan dönme şansı yoktur. AKP’den kurtulmadan doğru bir dışpolitika hattı kurulamaz!
ERDOĞAN VE DEMİRTAŞ’IN 7 HAZİRAN TAKTİĞİ
Erdoğan ile Demirtaş‘ın karşılıklı yaptığı “Kürt sorunu yok” ve “seni başkan yaptırmayacağız” sözleri sahtedir ve 7 Haziran’a yöneliktir! Şundan:
AKP’nin PKK’yle 10 maddelik anlaşma yapması ve bunun koşullarından biri olark İç Güvenlik Paketi’nin bir bölümünü komisyona geri çekmesi, her seçim öncesinde almaya alıştıkları bir kısım milliyetçi oyu tehlikeye soktu. İşte Erdoğan bunun dengesi için “Kürt sorunu yoktur” çıkışı yaptı.
Demirtaş ise yüzde 10 barajını geçebilmek için birincisi CHP’nin sol oylarına, ikincisi Alevilere ve üçüncüsü kimi sol partilere ihtiyaç duyuyor. Bu kesimlerin oyunu alabilmek ise öncelikle HDP’nin Erdoğan karşıtlığında konumlanabilmesine bağlı.
Demirtaş‘ın “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı işte bu nedenle.
TGB EYLEMİ, TÜRKİYE EYLEMİNİN HABERCİSİDİR
AKP Hükümeti bir yandan “Atatürküz bir Çanakkale” destanı yazmaya çalışıyor, bir yandan da Valilik emirleri ile halksız törenler düzenlemeye kalkıyor!
Mustafa Kemal‘in askerleri, yani Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ve Türkiye Liseliler Birliği (TLB) üyeleri, dün, bu iki girişime de tokat gibi yanıt verdi!
Eylemi tüm ayrıntıları ile dün Ulusal Kanal‘da izlediniz, bugün de Aydınlık‘ın sayfalarında okuyorsunuz. Ben sadece şu notu düşmek için değindim: TGB’nin her büyük eylemi, “kısa Türkiye tarihinde” önemli bir düzlük öncesinin virajıdır!
Örneğin 19 Mayıs 2012, 2013 Haziran’ının habercisiydi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mart 2015
Eğit-Donat uygulanıyor!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/03/2015
Ülkemizi hâlâ hukuk devleti sanıyor olmalıyız ki, masanın üzerindeki evrakın durumuna bakarak ısrarla Eğit-Donat’ın başlamadığını, tıkandığını, çıkmazda olduğunu, ertelendiğini söyleyip duruyoruz!
Oysa AKP Hükümeti daha ABD’yle anlaşma imzalamadan Eğit-Donat’ı uygulamaya başladı bile! Hem de çoktan!
Bir kez daha bu köşeden anımsatalım:
YILMAZ: 1500 PEŞMERGE EĞİTTİK
Başbakan Ahmet Davutoğlu 28 Ekim 2014’te BBC‘ye verdiği röportajda bir soru üzerine şunu söyledi: “Eğit ve donat programı çoktan başladı. Hatta Kobani krizinden bile önce başladı ve devam edecek. Eğit ve donat bizim bütünlüklü stratejimizin bir parçasıdır. Tek çözüm yolu bunun hızlanmasıdır. Bunun hızlanmasını istiyoruz.” (bbc.co.uk, 28 Ekim 2014)
Peki Eğit-Donat nerede başladı? Türkiye kimi eğitip donatıyor?
Davutoğlu bu açıklamasından yaklaşık bir ay sonra, 21 Kasım 2014’te Irak’ın kuzeyindeki Diyana Eğitim Merkezi’ni ve Zaho’daki Nerseve Kampı’nı ziyaret etti. TSK kampta Eğit-Donat kapsamında peşmerge eğitiyordu! (hurriyet.com.tr, 22 Kasım 2014)
Genelkurmay kaynaklarının daha sonra bu eğitimlerin Eğit-Donat kapsamında olmadığını söylemesi ise doğru değildi! Nitekim Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz‘ın şu açıklaması Genelkurmay kaynaklarını yalanlıyordu: “Türkiye hem Irak ordusuna hem peşmergeye hem de Sünnilere Eğit-Donat, istihbarat ve lojistik destek vereceğini çok açık şekilde ifade etti. Bu eğitim peşmergeye başladı. Sahaya gittik, gördük, o devam ediyor. Diğerlerine de en kısa zamanda başlayacak.” (amerikaninsesi.com, 11 Mart 2015)
Daha da ötesi, İsmet Yılmaz somut rakam veriyor: “ Türkiye şu ana kadar Eğit-Donat kapsamında 1,500’den fazla peşmerge askerine eğitim verdi.” (Aynı gün Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç de bu rakamı 1,511diye netleştirdi.)
MESELE ÖSO DEĞİL, PEŞMERGE VE PKK
Tüm bu olgulara rağmen hâlâ Eğit-Donat’ın çıkmazda olduğunu, tıkandığını, yapılamadığını savunmak, yararsızdır!
Çünkü Eğit-Donat sadece ÖSO’nun eğitilip donatılması meselesi değildir, hatta bu esasın yanında önemsiz bir ayrıntıdır. ABD açısından asıl önemlisi peşmergenin, PYD’nin ve PKK’nin eğitilip-donatılması konusudur.
Şundan: ABD’nin IŞİD stratejisinin esası, IŞİD’den boşaltılacak alanlarda Irak’ta Barzani‘yi, Suriye’de de PKK-PYD’yi hakim hale getirmektir. IŞİD stratejisine dayanak olan ünlü CAP raporunda da önemle vurgulandığı üzere, ABD için esas hedef PKK’yi bölgede başat güç haline getirmektir.
Ne için? Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan Kürt Koridoru’nu inşa edebilmek için.
TSK’YE MİLLET DESTEĞİ SAĞLAMA GÖREVİ
Bu esası görmeyip, kafayı Kırşehir ya da Kırıkkale civarında ÖSO’ya verilecek eğitimin pratikte başlayıp başlamadığına takmanın Türkiye’ye bir yararı yoktur. (Öte yandan buradaki gecikme de, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in önceki gün Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde işaret ettiği gibi, ABD’nin kendi yasal ihtiyacından kaynaklanmaktadır.)
Tersine bu noktaya,ÖSO’Ya verilecek eğitimin başlayıp başlamadığına takılmak, ABD planının uygulandığını, Türkiye’nin de tıpkı 20 yıl önce Irak’ta olduğu gibi Kürdistan’ın mimarı yapıldığı gerçeğini perdeler!
“TSK eğitecek ama donatmayacak, donatımı AKP hükümeti yapacak” diye bilgi veren kaynakların söyledikleri hem doğru değildir, hem de nasıl bir girdaba düştüklerini göstermektedir. Donatımı AKP Hükümeti nereden yapacak? AKP Genel Merkezi’nin çatısında askeri teçhizat mı var?
Tersine direnen kuvvetlere yardımcı olmak, girdikleri bu girdaptan çıkmalarını sağlamak ve arkalarına milletin desteğini sağlayabilmek için önce gerçeğin fotoğrafını iyi çekmeliyiz. Bardağın sadece dolu kısmına değil, boş kısmına da bakmalıyız. Aksi halde “nasılsa direniliyor, merak etmeyelim” ruh halini beslemiş oluruz!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mart 2015