Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

AVRASYA BİRLİĞİ’NİN ALTI HEDEFİ

Vladimir Putin’in ortaya attığı “Avrasya Birliği” projesi hız kazandı. 18 Kasım günü bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Dmirtri Medvedev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko Avraya Ekonomik Birliği’nin kurulmasına dair belgeleri imzaladılar.

Üç ülke bu yılın başında önce Gümrük Birliği’ni oluşturdular; 1 Ocak 2012’den itibaren de “Tek Ekonomik Alan”da birleşmiş olacaklar. Üç ülke daha sonra bu iki birliğin birleşmesi olan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB)’ni oluşturacaklar.

Medvedev, Kremlin’deki imza töreninde, AEB’in 2015’ten önce hazır olabileceğini söyledi. Lukeşenko ise önceki gün yaptığı açıklamada daha somut bir tarih verdi ve 2013 yılının sonunda birliğin oluşabileceğini savundu.

AEB’in siyasi ve ekonomik olarak birçok anlamı ve hedefi var. İnceleyelim:

BİRLİK, DOLARI SINIRLANDIRACAK

1.) AEB, Doların dolaşımını büyük bir coğrafyada sınırlandıracak. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev “büyük kalem malların satışında kendi dövizlerimizden, yani Kazakistan Tengesi, Ruble ve Belarus Rublesinden faydalanmamız gerekiyor” dedi.

2.) AEB, gıdadan enerjiye, pek çok alanda bütünleşme hedefliyor. Nazarbayev bu hedefi şu sözlerle açıklıyor: “Sonra ortak teknik alanın kurulması, AEB elektrik şebekesinin oluşturulması fikri de var. Gıda sorunlarına birlikte çözüm bulunması gerekiyor. Tanrı bizi enerji taşıyıcılarından eksik bırakmadı. Hangi açıdan bakarsak bakalım, birliğimiz çok güçlü bir kuruluştur. Milyonlarca insanı birleştiren piyasa, çetin olan hallerde bile başlı başına bir hayat sürdürebilecektir.”

ORTAK SAVUNMA BİRLİĞİNE HAZIRLIK

3.) AEB, ileride ortak savunma birliğine de dönüşecek. Nazarbayev, “İleride ortak savunma alanının meydana getirilmesi fikri de var. Bunun üzerinde Kolektif Güvenlik Antlaşması artık çalışmaktadır” dedi.

4.) Diğer yandan AEB’in ortak hükümeti de (Avrasya Ekonomik Komisyonu) somutlaşmaya başladı. Rus haber ajansları, üç ülke makamlarının yeni kurulan “trans-ulusal” organlara yetkileri teslim edeceğini belirtiyorlar. Komisyon kuruluna kadar başkanlık görevini, Rusya Ticaret Bakanı Viktor Hristenko yapacak.

HEDEF, KUTUP OLMAK

5.) Avrasya Birliği’nin temel hedefi ise dünyada bir kutup olmaktır. Vladimir Putin, bu hedefi İzvestiye gazetesinde şöyle tanımladı: “Günümüz dünyasının kutuplarından biri haline gelmek ve aynı zamanda Avrupa ile dinamik şekilde gelişen Asya-Pasifik bölgesi arasında etkili bir bağlantı rolünü oynamak yeteneğinde olacak güçlü bir uluslar-üstü birliğin kurulmasını teklif ediyoruz.”

BİRLİK, BÖLGE ÜLKELERİNE AÇIK

6.) Birliğin ilk ayağı olan Gümrük Birliği, bölge ülkelerine açık bir proje olarak tanımlanıyor. Putin, makalesinde bu hedefi ve hangi ülkelerin şimdiye kadar Gümrük Birliği’ne başvurduğunu da açıkladı:

“Kırgızistan’ın başvuru dilekçesi Petersburg toplantısında onaylandı. Tacikistan sıra bekliyor. Moğolistan da Gümrük Birliği’ne katılmak istediğini çok kez belirtiyordu. Suriye, Gümrük Birliği ile ortak serbest ticaret bölgesinin meydana getirilmesine ilgi gösterdi. İlgili antlaşma tasarısı hazırlandı. Yeni Zelanda ve Vietnam da Gümrük Birliği ile serbest ticaret anlaşmasına başlamayı planlıyor. Kapılar herkese açıktır.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2011

, , , ,

Yorum bırakın

OLUŞTURULMUŞ GAZETECİ

ABD’nin Irak’a harekâtı sırasında “iliştirilmiş gazeteci” kavramı ortaya atılmıştı. Bu gazetecilerin görevi özetle, savaşa Pentagon’un gözünden bakmaktı… Biz de bir kavram ortaya atıyoruz: Oluşturulmuş gazeteci. Onlar da olaylara AKP’nin gözünden bakmakla görevliler.

Bugün bu türün nadide bir örneğini anlatacağız, Nagehan Alçı’yı.

AKP döneminin “oluşturulan” bu örneği, bir başka oluşturulmuş gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı ile evlenerek geniş kitleler tarafından tanındı. İkilinin evliliği, ikiliyi de büyüttü. Rasim Ozan Kütahyalı, Deniz Gezmişlere Taraf gazetesinde küfrederek başladığı gazetecilik yolculuğunu, aynı anda iki gazetede köşe ve dört televizyonda program yaparak geliştirdi. Nagehan Alçı da bu evlilikten sonra iki televizyonda birden program yapmaya başladı.

ATATÜRK DİKTATÖR, ERDOĞAN DEMOKRAT

Nagehan Alçı, geçenlerde Atatürk’e diktatör diyerek ününe ün kattı. AKP’nin yarattığı siyasi iklimde cüret bulan bu tür gazeteciler, Atatürk’ü diktatör ilan ederken, Erdoğan’ı da demokrat buluyorlar kuşkusuz.

Nagehan Alçı, faşizm olarak adlandırılacak tüm dönem uygulamalarını “demokratikleşme” olarak görüyor. Ne de olsa, bu iklim ona ve türdeşlerine – şimdilik – demokrat, gerçek gazetecilere ise faşistçe davranıyor. (Bu “şimdilik” lafımı lütfen not ediniz ve günü gelince anımsayınız).

REZİLLİK

Nagehan Alçı konuşulmayı çok sevmiş olmalı ki, yeniden gündeme gelecek bir “rezilliğe” imza attı. Boyalı gazetelerde mutlaka görmüşsünüzdür, haber şöyleydi: “Nagehan Alçı, Adnan Hoca’nın iltifatları karşısında ne yapacağını şaşırdı.

İçiniz kaldırır ve haberin devamını okursanız, oluşturulmuş gazetecimizin kendine yakışır bir pasla bu “iltifatları” başlattığını görürsünüz.

Beyaz TV’de “İslam ve cinselliğin” konuşulduğu programda Negahan Alçı, Adnan Oktar’a şu çok “önemli” soruyu yöneltiyor: “Neden hep sizi güzel kadınlarla sohbet ederken görüyoruz?

Cemaatini hep genç ve yakışıklı erkeklerle dolduran Adnan Oktar bu soru karşısında durur mu, almış pası ne de olsa. Yüzünü beğenmediği kadınlarla da “zeki olmaları” koşuluyla sohbet ettiğini belirten Oktar, bu konuda seçici davrandığını söylüyor.

Yanıttaki pespayeliğe mi yanarsınız, İslam’ın hangi çapsızlar tarafından ekranlarda anlatıldığına mı yanarsınız, yoksa bu ülkede bu adamın arkasından gidilebilmesine mi?

HOCA’NIN TATLI KEDİSİ

Oktar aldığı pası “gol” yapmaya niyetli; Nagehan Alçı’ya da izleyicilerin gözü önünde “iltifat” yapmaya kararlı. Adnan Oktar Nagehan Alçı’yı “Türkiye’nin en akıllı gazetecilerinden birisiniz” diye pohpohlayarak ceza sahasına giriyor, gole hazırlanıyor ve şutu çekiyor: “Tatlı bir kediye benziyorsunuz aslında…

Adnan Oktar, canlı yayında Nagehan Alçı’nın gözlerinde bir tepki görememiş olmalı ki, gollerine devam ediyor. Şimdi burada sıralamaya gerek olmayan cümlelerle, Nagehan Alçı’yı uzun uzun ne kadar güzel bulduğunu anlatıyor.

O cümleleri dinlerken, aklıma Rasim Ozan Kütahyalı geliyor… Bir başka oluşturulmaya çalışılmış ama becerilememiş gazeteci Helin Avşar’a verdiği röportajdaki fotoğraflar canlanıyor belleğimde. Türk röportajına yeni bir soluk diye sunulan o pespaye görüntülerde Helin Avşar, Kütahyalı’nın düğmelerini teker teker açıyor ve şuh bir şekilde konuğuna sokuluyordu, yapışıyordu…

Kim bilir, bu da AKP türü yeni dönem evliliğidir belki de…

Şimdi siz mutlaka Adnan Oktar’nın bu iltifatları karşısında Nagehan Alçı’nın ne dediğini merak etmişsinizdir. O cümleyi de aktaralım: “Aman hocam şimdi yazarlar, çizerler”

Kısacası sistem çürüdü, artık kokuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

SURİYE VE SİLAH FARKI

Tunus ve Mısır halk hareketleri sonrasında, bölgedeki gelişmelerin tamamına birden “Arap Baharı” dendi. İşim ilginci, Arap baharı kavramını, kavramın sahibi olan ABD kadar, gelişmelerinin tamamını birden ABD’nin eseri sayanlar da sahiplendi.

Kavram, en başta “Araplar tarih içinde bahar yaşarken, Batı daha kışın ortasındaydı” gerçeğinden dolayı hatalıdır. Ancak siyaseten de, tüm ülkelerdeki gelişmeleri aynı sepete koyması bakımından hatalıdır: Çünkü Tunus ve Mısır, Libya ve Suriye’den farklıdır!

Bu konuyu bu köşede birkaç kez, “ABD’nin nüfuz alanları ve ABD karşıtı ülkeler” bağlamında ele almıştık. Bugün bir başka açıdan, muhaliflerin silahlı olup olmaması açısından değerlendireceğiz.

‘REJİM MUHALİFLERİ’ POLİS KATLETTİ

Önceki gün “rejim muhalifleri”, Suriye Hava Kuvvetleri İstihbarat binasına saldırdı. Başkent Şam’ın 3 km kuzeydoğusundaki bu binaya saldırının roketatarlarla yapıldığı, dahası 90 dakika sürdüğü belirtildi.

Böylece, Suriye’de 15 Mart’ta başlatılan kalkışmanın, “silahlı” olduğu gerçeği ortaya çıktı. Aslında bu gerçek, görmek isteyen gözler için, 120 polisin öldürüldüğü 6 Haziran’daki saldırıdan beri ortadaydı! Bir tek Aydınlık, “Polise pusu: 120 ölü” başlığıyla verebilmişti bu gerçeği.

SİLAHLI MUHALEFET

Libya ve Suriye kalkışmalarını, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinden ayıran çok önemli bir özelliktir bu. Ne Tunus’da ne de Mısır’da, alanları dolduran yüzbinler, silaha sarılmamıştı. Güçleri elbette önce haklılıklarından ama somut olarak kitleselleşmelerinden geliyordu…

Ancak Libya örneğinde, bunun tersi görüldü. Mısır halkı Mübarek’in karşısındayken, Libya halkı Kaddafi’nin arkasındaydı… Batı bu durumu değiştirmek için, az sayıda olan rejim muhaliflerini silahlandırdı ve askeri eğitim verdi. (Türk Özel Harekât polislerinin de bu eğitimde görev aldığı basına yansımıştı.)

Aynı durum Suriye için de geçerli. Suriye’de de halkın büyük kısmı Beşar Esad’ın arkasında. Üstelik Batı’nın rejim muhaliflerine katılmasını beklediği Kürtler bile, Temmo suikastına rağmen, bir türlü ayaklanmaya dâhil olmadı.

Firari Albay’a Hatay kampında röportajlar ayarlanması, 70 kişinin 10 bin kişilik “Hür Subaylar Ordusu” şeklinde efsaneleştirilmesi, Batı’nın bildik taktiğidir.

İÇ SAVAŞ, ESAD’IN DEĞİL ABD’NİN HEDEFİ

Oysa gerçek şudur: ABD, Antalya ve İstanbul’da organize etmeye çalıştığı rejim muhaliflerini, silahlandırmakta ve iç savaşı kışkırtmaktadır.

Daha düne kadar “iç savaşı” Esad’ın bir taktik tehdidi olarak yazıp çizenler bile ağızlarındaki baklayı çıkarmaya başladılar.

Örneğin Cengiz Çandar, “Silahlı direnişin Libya örneğindeki gibi başarı şansı, Suriye’de hem daha zayıf, hem de daha uzun süre alacak gibi” diyor ve ekliyor: “ ‘Önce iç savaş, sonra devrim’ diye makale başlığı atılan tahminler daha gerçekçi gözüküyor.”

Bir tahminle de biz bitirelim: ABD tarafından silahlandırılan muhalefet, ülkesine “bahar” yaşatamaz, sadece ihanet eder!

NOT: Bugün ve yarın, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda, Kaynak Yayınları standında, 11:00 – 18:00 saatleri arasında okurlarla buluşup, “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımı imzalayacağım.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2011

, ,

Yorum bırakın

PREDATÖRLER TÜRKİYE’Yİ GÖZETLEYECEK

Dört adet ABD predatörü hangi hukuka dayanarak İncirlik’e yerleştiriliyor? Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içinde ABD askeri ve silahı bulundurulması konusu nasıl aşıldı? Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması mı? İncirlik’in özel statüsü mü? Yoksa yeni bir hizmet sözleşmesi mi?

AKP Hükümeti bu soruyu yanıtlamalıdır!

Konuyla ilgili başından beri söylenenler, aslında hukuki çerçevenin de olmadığını ortaya koyuyor.

PENTAGON DAVUTOĞLU’NU YALANLADI

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 22 Kasım’dan sonra İncirlik’e konuşlandırılacak predatörlerle ilgili şu bilgileri verdi: “Predatörlerin aldığı görüntüler, Türkiye’de ortak bir birim tarafından gerçek zamanlı olarak paylaşılmakta ve doğrudan tarafımıza iletilmektedir. Bunun dışında güzergâh da tümüyle TSK ve bizim askeri yetkililerimiz tarafından belirlenmektedir. Bu konuda tereddüde mahal bırakacak bir durum söz konusu değildir.”

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcüsü John Kirby, “predatörlerin misyonunda bir değişiklik olmayacağını, eskisi gibi çalışacağını, sadece uçakların konuşlandığı üssün değişmiş olacağını” söyledi.

Predatörler eksisi gibi çalışacağına göre, “Türk askerinin belirleyeciliği” sözleri havada kalıyor!

Nitekim Amerikan basınında konuyla ilgili çıkan haberlerde “Predatörlerin kontrol ünitesinde Türk personelinin görev yapmasına izin verilmeyeceği, ABD’nin istediği gibi hareket edeceği ve Türk yetkililerin devre dışı bırakılacağı” ifade edildi.

Predatörlerin PKK ile mücadele için değil, tersine Irak’tan çıkmak zorunda kalan ABD’nin “yumuşak güç” stratejisi çerçevesinde İncirlik’e yerleştirileceği belirtildi.

KONGRE YETKİLİ, TBMM YETKİSİZ

Erdoğan – Obama görüşmesinde varılan mutabakata göre, Türkiye’nin Irak’ta kullanılanlar dışında da predatör talebi vardı. Ancak ABD yönetimi mutabakatın hemen ardından, “Kongre onayının gerekip gerekmediğine bakacağız” açıklaması yaptı.

Sonuç olarak Irak’takiler dışında predatör alınamaması, ABD Kongresi’nin buna geçit vermediğini ortaya koyuyor.

O zaman şunu sormalıyız. Predatörleri verme konusunda ABD Kongresi (Meclisi) yetkili olduğuna göre, predatörleri alma konusunda neden Türk Meclisi yetkili değil?!

ASIL HEDEF TÜRKİYE

Türkiye açısından daha önemlisi, predatörlerin aslında Türkiye’yi hedef alacak olması! İki nedenle hedef Türkiye:

1.)  İncirlik’e konuşlanacak ABD predatörleri, Türkiye’nin PKK ile mücadelesine anlık istihbarat sağlama görüntüsü altında, aslında Suriye ve İran’ı hedef alıyor. Zira “anlık istihbarat” anlaşması çerçevesinde ciddi hiçbir şeyin paylaşılmadığı, predatörlerin varlığına rağmen PKK’nin 200 kişilik saldırı yapabilmesinden anlaşılıyor. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı, son saldırıda görüntülerin tam 4,5 saat sonra geldiğini açıklamıştı.

Ve ABD’nin Türkiye’nin her iki komşusunu hedef alması, nesnel olarak Türkiye’yi de hedef alması anlamına geliyor. Çünkü Şam ve Tahran’a saldırı, Türkiye’nin zararınadır!

2.) Kontrolü Nevada’da olan predatörler, Türk radarları tarafından izlenemeyecek. Dolayısıyla, ABD predatörleri, Türkiye’yi gözetleyecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Kasım 2011 

Yorum bırakın

ÇANDAR’IN DÖNÜŞ HIZI

“Pentagon’daki özel bölüme ilk giren” Cengiz Çandar, Suriye konusunun AKP’ye Washington’dan ihale edildiğini yazmıştı:

 ÇANDAR: AKP TAŞERON

 “Bu yeni dinamiklerin etkisiyle Türkiye, adım adım, ABD’nin bölgedeki ‘taşeronu’ durumuna kayıyor. Bu sıfat, aynen böyle ‘sub-contractor’ olarak Amerikan ve İngiliz basınında kullanılıyor. Suriye, Washington tarafından adeta Türkiye’ye ‘ihale edilmiş’ halde.

“Öyle olmasa, Tayyip Erdoğan, kardeşi bildiği Başşar Esad ile sırf ‘sözünü tutmadı, reform yapacağım dedi yapmadı’ gerekçesiyle sekiz ay içinde ‘kardeş’ten ‘hasım’ konumuna kayar mıydı? Bu gerçek bir gerekçe olsa, Sudan Devlet Başkanı’na Türkiye’nin kapıları ardına kadar açık tutulur muydu?

 “Türkiye, geleneksel siyasi davranışlarından muazzam radikal bir değişiklik yaparak Suriye muhaliflerini İstanbul’da organize eder, rejime muhalif askeri unsurlara kendi topraklarında barınak ve lojistik destek sağlar mıydı?” (Cengiz Çandar, Arap Baharı ‘Türk Sonbaharı’na dönüşür mü? Radikal, 11 Kasım 2011)

CEMAATTEN ÇANDAR’A UYARI

Çandar‘ın bu sert sözleri siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattı. Zira Çandar‘ın da, AKP’nin de kıblesi Washington’du…

Cemaat duruma anında müdahale etti.

 Zaman yazarı Ali Arslan, şu sözlerle Çandar‘a ayar verdi:

 “Hükümetin bazı heyecanlı sempatizanlarını dinlerseniz, Türkiye’nin tek başına bölgesine nizamat vermeye başladığını sanırsınız.

“Azılı muhaliflerine kulak verirseniz, ABD’nin taşeronluğundan başka bir şey yapılmadığına inanırsınız. Gerçek ise ikisinin arasında bir yerlerde. Türkiye bölgesinde eskiye nazaran çok daha yüksek etki kabiliyetine sahip, ancak başta ABD olmak üzere büyük dış güçlerden tam bağımsız şekilde hareket etmiyor. Bana göre, zaten buna imkân da gerek de yok.” (Ali Arslan, Türkiye ABD’nin taşeronu mu? Zaman, 14 Kasım 2011)

VE ÇANDAR FIRDÖNDÜ…

Ayarı ve uyarıyı alan Çandar, iki gün içinde durumu toparladı. Çandar AKP’nin Arap Baharı’yla birlikte yol ayrımına girdiğini ancak doğruyu yaptığını savundu:

“Doğru yaptılar. Bunu yaparken Amerika ile eşgüdüm içinde hareket ediyorlar ve İran’la üstü açık-kapalı biçimde sürtüşüyorlar. Rusya’ya ters düşmüş vaziyetteler. Arap Birliği ile aynı dalga boyuna giriyorlar.

“Türkiye ile Amerika’nın çıkarları, şimdi, Irak ve Suriye üzerinde örtüşüyor. Obama, o yüzden Tayyip Erdoğan‘ı arkalıyor. Bütün bunlar politikanın cilveleri. Realpolitik’in karşı konulmaz hükümleri.

“Batı basınında yer alan ‘ABD’nin taşeronluğunun yapıldığı’na dair, ‘sub-contractor’ sözcüğünün kullanıldığı değerlendirmeler yapıldı. Onca yıl, ABD’nin Suriye politikasına karşı çıktığınızı ilan edip, şimdi iki ülke arasında Suriye konusunda böyle yakınlık ortaya çıkarsa, böyle yazanlar da olabilir. Bunda şaşıracak bir şey yok.” (Cengiz Çandar,Türkiye – Suriye: Polis rejimi ile aşktan nefrete, Radikal, 16 Kasım 2011)

Çandar‘ın daha beş gün önce yazdığı yazının mürekkebi kurumadığından, insan bu satırları okurken “pes doğrusu” diyordu…

Çandar‘ın dönüş hızının esbabı mucibesini, siz en iyisi Hasan Yalçın‘dan okuyun. Yalçın‘ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Dönekler” kitabı bir başucu kitabıdır.

Mehmet Ali Güller

Aydınlık Gazetesi

17 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

BARZANİ VE TALABANİ’YE VERİLEN GÖREV

Mesud Barzani Türkiye’ye gelip AKP Hükümeti ile BDP’liler ise Irak’a gidip Celal Talabani ile görüştü anımsayacağınız gibi.

AKP’nin yandaş basına yaptığı servise göre, hükümet Barzani’yi ayağına çağırmış ve kızmıştı: “ya PKK’ye operasyonuma destek ver ya da ben yapacağımı bilirim!”

Oysa ne Barzani, TSK’nin operasyonlarına destek veriyordu, ne de ortada sınır ötesi bir kara operasyonu vardı. Sayfalarda sadece kara propaganda yer alıyordu…

AKP – PKK ARABULUCULUĞU

Peki, Erdoğan’ın Barzani’ye esip gürlediği söylenen bu ziyaretten aslında ne sonuç çıkmıştı?

Talabani’nin partisi KYB’nin sözcüsü Azad Cundiani şöyle özetlemiş: “Talabani ve Barzani, İran, Türkiye ve Kürdistan sınır bölgesindeki çatışmaları sonlandırmak için Türk hükümetiyle PKK arasında yürütülen arabuluculuk çabalarına öncülük ediyor.

ÖZAL, DEMİREL VE ÇİLLER’İN DE ARABULUCULARI

Barzani ve Talabani’nin Türk hükümetleri ile PKK arasında arabuluculuk yapması yeni değil, Turgut Özal’a kadar dayanıyor. Özal, 1992 yılında Talabani’nin arabuluculuğuna sığınmıştı. Talabani 1993’te de Süleyman Demirel’in arabulucusu olmuştu.

Hatta Talabani, Öcalan’la görüşmeye giderken Özal’ın izniyle yanına, dönemin HEP Genel Başkanı Ahmet Türk’ü, milletvekilleri Sırrı Sakık, Feridun Yazar, Sedat Yurttaş ve Hatip Dicle’yi de almıştı.

Celal Talabani, 14 Mart 1995’te de bir mektupla Tansu Çiller’in taleplerini Öcalan’a iletti. Öcalan da kendi mektubuyla şartlarını sıraladı.

ERDOĞAN’IN RESMİ ARABULUCUSU

İkilinin arabuluculuk görevi, AKP Hükümeti döneminde neredeyse resmiyet kazandı.

Örneğin Talabani, 2006 yılında Murat Karayılan ile AKP Hükümeti’nin bağlantısının kurulmasında görev aldı.

Örneğin Talabani, 2009 yılında, Erdoğan ve Gül’ün “ricasını” PKK’ye ve oradan da Öcalan’a iletti.

Örneğin Mesud Barzani, 2010 yılında Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a iletti.

Örneğin Talabani, 2 Kasım 2010’da, Öcalan’dan avukatları aracılığıyla gelen mektubu, AKP Hükümeti’ne iletti.

İkilinin burada özetlediğimiz kimi arabuluculuk görevleri aslında çok daha kapsamlı. Ayrıntıları, yeni çıkan “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli kitabımızda okuyabilirsiniz.

ABD’NİN ESAS AKTÖRÜ KİM?

Biz konunun başka bir boyutu üzerinde durmak istiyoruz ve şu soruyu soruyoruz: ABD’nin “Büyük Kürdistan” planının esas aktörü kim? Öcalan ve PKK mi, Barzani ve Talabani mi? Ya merkez neresi? Diyarbakır mı, yoksa Erbil ve Süleymaniye mi?

Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin mücadelesi bakımından önemli…

Pek çok açıdan yanıtı verilecek bu soruya bugün “arabuluculuk” bağlamında yanıt verelim: 1992 yılından bu yana, yani tam 20 yıldır Öcalan ile Türk hükümetleri arasında arabuluculuk yapan Talabani ve Barzani, sizce “görevleri” bakımından, Öcalan’dan daha önemli olabilir mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

PeKeKe mi, PeKaKa mı?

Terör örgütü PKK nasıl telaffuz edilir? PeKeKe mi yoksa PeKaKa mı doğrudur?

Biz, hem Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programımızda, hem de Aydınlık’taki Ufuk Ötesi köşemizde PeKeKe olarak telaffuz ediyor ve yazıyoruz (PKK’nin, PKK’ye, PKK’de vb.)

İlginçtir, Aydınlık okurlarından bu konuda tek bir eleştiri gelmemişken, Ulusal Kanal izleyicilerinin programa dair eleştirilerinin başını bu konu çekmektedir. Okurlarımız ile izleyicilerimiz arasında siyasi duruş açısından önemli bir fark olmadığına göre, bizi takip edenleri, PeKeKe’nin yazılışı değil, okunuşu rahatsız etmektedir!

Ulusal Kanal’daki programlarımızda birkaç kez bu konuyu açıklamaya çalıştık; bir kere de yazalım:

TÜRKÇE’DE KA SESİ YOK!

Türkçede Ka sesi yoktur, Ke sesi vardır. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede Ka sesinin olmadığını, Ke sesinin olduğunu belirtir.

Nitekim biz de ilkokulda bu harfin okunuşunu “Ke” olarak öğrendik. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzlarının” giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin nasıl okunduğunu görebilirsiniz.

Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.

ÖRGÜTÇÜ – DEVLETÇİ AYRIMI(!)

PeKeKe diye telaffuz etmemize gelen eleştirilerin nedeni, dayatılan ve kafalarda yaratılan ayrışma nedeniyledir. Buna göre PeKeKe diyenler örgütçü, PeKaKa diyenler devletçidir!

Bu saçmalık, psikolojik savaş üretme merkezlerimizin bir icadıdır! Akılları sıra PeKeKe diyen ayrılıkçılara karşı, örgütü “kaka” olarak nitelemiş olacaklardı. (Bu aklı evveller, KKTC’nin telaffuzunda bu mantıkla ortaya çıkacak sorunu düşünmediler bile!)

Örneğin NATO’cu bir kafa, bu ayrımın oluştuğu yıllarda  “PeKaKa demek, tu kaka demektir” diyebiliyordu…

Bu ayrılıkçı kafa, maalesef iki tarafta da oldu, oluyor. Örneğin bir yazar, Günlük gazetesindeki köşesinde, “PeKaKa şeklindeki telaffuzun, Kürt sorunun çözümünden yana olmayanlara ait olduğunu” iddia ediyordu birkaç yıl önce…

PKK’ye Türkçe olmadığı halde Türkçülük adına PeKaKa denmesi her yönüyle trajiktir. Örneğin kendisini “milliyetçi, Türkçü” olarak tarif eden kişi ve kurumların, Türkçeden vazgeçip PeKaKa demek durumdan kalması, ideolojik bağlamda sorgulanmalıdır!

AYDINLIK ve PERİNÇEK FARKI

Aydınlık yazı işleri ise “toplum böyle kullanıyor, biz de böyle kullanalım” diyerek, örgütün ismini PeKaKa olarak yazmaktadır sayfalarında…

Ancak dil konusundaki bilgisi ve titizliğiyle de bilinen Doğu Perinçek, Rota’da PeKeKe diye yazarak, “doğru”dan hiçbir şart altında sapılmaması gerektiği konusunda hepimize örnek olmaktadır.

DİLDE DE BİRLİK!

Netice olarak telaffuz ettiğimiz ve yazdığımız kısaltmalarda, bu yoğun baskıya rağmen bir değişikliğe gitmeyeceğiz: PeKeKe, TeSeKe, BeJeKe, MeGeKe, KeKeTeCe, AKePe diye yazıp, söyleyeceğiz.

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunurken, dilde ayrımcılığa da itiraz edeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Kasım 2011

Yorum bırakın

VAN’DA AKP DEPREMİ

1.) AKP Hükümeti 23 Ekim’deki 7,2’lik birinci depremden sonra, uluslararası yardıma karşı çıktı. Deprem için arama kurtarma ekipleri başta olmak üzere yardıma hazır bekleyen ülkelere, “gelmeyin” denildi.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, durumu “öncelikle kendi potansiyelimizi görmek amacıyla arama kurtarma yardım ekipleri bekletildi” dedi! Zamanla yarışan Vanlı yurttaşlarımız Bakan’ın bu “potansiyeli” nedeniyle enkaz altında yardım bekliyorlardı…

Günler sonra AKP Hükümeti “uluslar arası yardım talebinde” bulundu!

DEPREMZEDELERE SOĞUK ŞAKA

2.) İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, bir depremzedenin “tatlı da geldi bugün” sözleri üzerine, “ne tatlısı?” diye sordu. Şahin, “tulumba, baklava, bülbül yuvası” yanıtı üzerine Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e dönerek “biz de bir çadırla burada bir mekan tutalım” dedi. Şahin, bir başka çadırın önünde de “koskocaman sarayda oturuyorsunuz, hiç gel dediğiniz yok” diyerek aklı sıra depremzedelere “şaka” yaptı!

VANLILARA TERÖRİST MUAMELESİ

3.) Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “bu kadar çadır talebi beklemiyorduk” dedi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise tüm Vanlıları PKK’li diye itham edercesine şöyle savundu beceriksizliklerini: “Terör örgütü, Van’da izlediğimiz gibi, olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak, adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.”

BAKAN’IN DEPREM FETVASI

4.) Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, deprem fetvası verdi: “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün diyebilirim ki Van merkez ve Erciş en güvenir bölgedir. Çünkü buradaki fay kırılmıştır, enerjisi boşalmıştır. Onun için burada özellikle ağır hasarlı binalara girilmesin. Yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir.”

Depremzede Bakan’a itibar etti ve evlerine girdi. Van 9 Kasım gecesi ikinci kez sallandı: 30 ölü!

HASAR TESPİT FELAKETİ

5.) Depremzedelere yardım için Japonya’dan gelen bir doktor, bölgeye yardım seferberliğine katılmış olan yurttaşlarımız ve bölgeyi tüm dünyaya duyuran gazeteciler, 5,6 ile yıkılan Bayram Oteli’nin altında kaldı.

1964 tarihli otelin, 7,2’lik ilk depremden sonra “acil yıkılacaklar” raporuna bile girmediği anlaşıldı. Otelin sahibi, ilk depremden sonra “hasar tespiti için başvurduklarını, ancak hiçbir işlem yapılmadığını” söyledi.

Bu arada TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, hasar tespit çalışmalarının dışında tutulduklarından şikâyet ediyordu.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, günler sonra, 12 Kasım’da “Bugünden itibaren ekipler Van’da, baştan sona hasar tespitine başlayacaklar” diyordu.

DEPREMZEDELER İKİ KEZ COPLANDI

6.) “Vali istifa” diyen depremzedeler, Beşir Atalay’ın önünde coplandı. Bölgeye kurtarma ekiplerinden önce çevik kuvvetin gelmiş olması manidardı! Biber gazı ile “açık hava işkencesine” uğrayan depremzedelerin, polisin yanlış refleksiyle dayak yemediği ertesi gün anlaşıldı. Çünkü depremzedeler, bir gün sonra da coplandı!

7.) AKP Hükümeti, tüm uyarılara rağmen Van’ı afet bölgesi ilan etmedi. Bakan Erdoğan Bayraktar, hükümetin kararını şu sözlerle savundu: “Van’da 1 milyonun üstünde insan var. Eğer Van’ı afet bölgesi ilan edersek, bütün şehri boşaltmamız lazım. Bunun için ilan edilmiyor. Van’da hayat devam ediyor.”

Evet, Van’da hayat, biz sıcak yataklarımızda uyurken, gece -15 derecede devam ediyor! Ve AKP hâlâ bu ülkeyi idare ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

ALMANYA RUSYA’YA “KUZEY AKIM”LA BAĞLANDI

Rusya’nın Viborg kentinden başlayıp Baltık Denizi’nin altından Almanya’nın Greifswald kentine bağlanan Kuzey Akımı doğal gaz boru hattı açıldı.

Projenin açılışı Almanya’nın Lubmin kentinde, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ile Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından yapıldı. Açılışa, Kuzey Akım’dan yararlanacak iki ülkenin lideri, Fransa Başbakanı Franois Fillon ile Hollanda Başbakanı Mart Rutte de katıldı.

1224 kilometre ile dünyanın deniz altından geçen en uzun boru hattı olan Kuzey Akım, yılda 27,5 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip. 10 milyar dolarlık hattın ikinci aşamasının devreye girmesiyle, kapasite 55 milyar metreküpe çıkacak.

MOSKOVA – BERLİN BAĞI

Nükleer enerjiden vazgeçme kararı alan ve 2022 yılına kadar tüm nükleer enerji santrallerini aşamalı olarak kapatacak olan Almanya, oluşan yüzde 23’lük açığı Kuzey Akım ile kapatmayı hedefliyor.

Bu durum Moskova ile Berlin’i birbirine daha da sıkı bağlayıp; Almanya’nın Doğu’ya yönelme politikasını bir aşama daha ilerletecek.

İki ülke arasındaki enerjiye dayalı bu gelişme, toplam ticarete de yansıyor. Kuzey Akımı açılışında, iki ülke ticaretinin bu yıl yüzde 20 artarak 50 milyar dolara çıkacağı açıklandı.

2012 yılı Rusya’da “Almanya yılı”, 2013 yılı da Almanya’da “Rusya yılı” olarak kutlanacak.

AB İÇİNDE KIRILMA

2005 yılında dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder tarafından imzalanan Kuzey Akım anlaşması, AB içinde tepki toplamıştı.

Keza Beyaz Rusya ve Ukrayna da bu anlaşmadan memnun değildi. Çünkü iki ülke de, Kuzey Akım’la birlikte, Rus gazının Avrupa’ya taşınması güzergahı olmaktan çıkıyordu.

ALMANYA AVRASYA’YA YÖNELİYOR

Almanya, AB içindeki tepkilere rağmen ısrarla Doğu’ya yöneliyor. Ancak bu yöneliş, geçen yüzyıldaki gibi emperyalist yayılma amacı taşımıyor. Berlin tersine, dünya kapitalist sisteminin küresel çöküşünden en az zararla çıkmak için Doğu’ya yöneliyor.

Bir önceki dönemde Sosyal Demokrat lider Schröder’in, şimdi de Hristiyan Demokrat Birlik partisi lideri Merkel’in aynı poltikayı uygulaması bu zorunlu ihtiyaçtandır.

Almanya, Rusya dışında Çin’e de yöneliyor. Berlin yılın ilk yarısında Pekin ile 250 milyar avroluk anlaşmalar imzaladı

Almanya’nın Doğu’ya yönelişinin AB’ye en önemli yansıması, kriz içindeki Avrupa’nın geleceğine dair geliştirdiği politikalardır. Almanya’nın son olarak, “isteyen ülkelerin Avro bölgesinden gönüllü çıkabilmesi” için bir çalışma yürüttüğü ortaya çıktı.

Almanya’nın Doğu’ya yönelmesinden rahatsız olan ABD’de, Merkel karışıtı çıkışlar gittikçe hız kazanıyor.

Ancak Yunanistan ve İtalya’nın ardından sırasıyla Portekiz ve İspanya’nın, hatta Fransa ve İngiltere’nin de kriz batağına gireceğinin öngörüldüğü bir süreçte, Berlin’in transatlantik ilişkiler yerine Avrasya’yla ilişkilere daha da ağırlık vereceği anlaşılıyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Kasım 2011 

, , , , , ,

Yorum bırakın

NEO-MİLLETVEKİLİ

Doğu Perinçek dün Rota’da, bir gazeteci arkadaşının şu sorusuna yanıt arıyordu: “Türkiye’nin 1945 sonrasında Atlantik sistemine bağlanmasına ve karşıdevrim sürecine Atatürk devrimcileri içinden niçin ciddi bir direnme gösterilmedi?”

Soruyu güncelleyelim: Atatürk’ün partisi, Türkiye’nin parçalanma sürecine neden ciddi bir direnç göstermiyor? Neden alanlara çıkmıyor?

Ve yanıtı verelim:

‘DERSİM SOYKIRIMINI ATATÜRK YAPTI’           

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, 10 Kasım’da cemaatin gazetesi Zaman’a konuşmuş ve Atatürk ile CHP’yi eleştirmiş.

CHP Milletvekili Aygün devletin ve CHP’nin Dersim’de soykırım yaptığını savunmuş.  Aygün “CHP, Kılıçdaroğlu döneminde bu konuda tarihiyle yüzleşiyor” diyerek de Neo-CHP’nin Neo-millevekili olduğunu ortaya koymuş.

Zaman’ın Dersim uzmanı diye övdüğü Aygün’e göre önce Ordu harekata geçmiş; Dersimli, kendini savunmak için sonradan silaha sarılmış!

Dersim’in 500 yıldır yok edilmeye çalışıldığını belirten Aygün, Cumhuriyet’in de bu anlayışı sürdürdüğünü savunuyor.

Aygün, kimi AtatürkçülerinAtatürk’ün Dersim’deki soykırımdan haberi yoktu” şeklindeki savunmasına da itiraz ediyor: “Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır.”

‘ÖCALAN’LA MÜZAKERE EDİLMELİ’

Neo-CHP’nin Neo-milletvekili Hüseyin Aygün, 10 Kasım demeçlerini Dersim yalanlarıyla sınırlı tutmuyor Zaman’da…

Hüseyin Aygün, Kürt sorununun barış ve PKK ile diyalog kurularak çözüleceğine inandığını söylüyor. Aygün, Öcalan’la pazarlık masasına oturan AKP’yi de övüyor: “Öcalan’la yapılan görüşmeler çok değerlidir ve bu sürecin yeniden başlaması gerekir. Ama örgütün de silah kullanmayacağını inandırıcı bir şekilde topluma ve hükümete anlatması lazım. Birbirimizi öldürmeden konuşmalı, çözüm aramalıyız. Hükümet aslında görüşmeler yaparak, müzakere yaparak bu iradeyi ortaya koydu. O yolun devam etmesi gerekir.”

Aygün, sorunun çözümünde “kırmızı çizgi” söylemini de yanlış bulduğunu belirtiyor!

‘OPERASYON, DERİN DEVLETİ FELÇ ETTİ’

Neo-CHP’nin Neo-milletvekili Hüseyin Aygün, Ergenekon soruşturmalarına da tam destek veriyor; soruşturma ve kovuşturmaların derin devleti felç ettiğini savunuyor!

“Ergenekon diye bir gizli örgütün, yapılanmanın olduğunu biliyorum.” diyen CHP milletvekili Aygün, operasyonun başlamasıyla yasadışı eylemlerin bittiğini, bölgede faili meçhullerin neredeyse durma noktasına geldiğini iddia ediyor.

Aygün, o kadar kurulu ki, Silivri’de yatanların içinde partisinin milletvekilleri de olmasına rağmen, “derin devlet ve gizli kontrgerilla çekirdekleri felç oldu” diyebiliyor.

NEO-CHP, TÜRKİYE’NİN PARÇALANMASINA DİRENEMEZ

Hüseyin Aygün’ün sözleri ortada. CHP’de Hüseyin Aygünler dün de vardı, bugün de varlar…

Peki bünyesinde Hüseyin Aygünleri barındıran bir parti, Atatürk’e, Altı Ok’a, Atatürk’ün devrimlerine sahip çıkabilir mi? Türkiye’nin parçalanmasına direnebilir mi?

Kendi geçmişini, köklerini savunamayan bir kurucu parti, kurduğunu savunabilir mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Kasım 2011 

, ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın