Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

9 SORUDA YOLSUZLUK OPERASYONU

AKP hükümetinin yolsuzluğa ne denli gömüldüğünü ortaya koyan son operasyon, AKP ve Cemaat medyasında haliyle çok farklı pencerelerden değerlendiriliyor. Bugün, yoğun medya propagandasını ve karşılıklı suçlamaları çözümleyerek, konuyu berraklaştırmaya çalışacağız:

ABD’NİN OPERASYONDAKİ ROLÜ

1) Cemaatin yönettiği yolsuzluk operasyonu, ABD düzleminde bakılınca ne anlama geliyor?

ABD’nin bir kanadını arkasına alan çetenin, ABD’nin diğer kanadına dayanan öbür çeteye karşı yaptığı operasyondur. AKP de Cemaat de ABD’nin denetimindeki yapılardır.

2) Bu durumda yolsuzluk operasyonu, AK Medya’nın iddia ettiği gibi aslında ABD’nin AKP’yi devirme operasyonu mudur?

Kısmen öyledir. Aslında Washington Erdoğan’ın yıkılmakta olduğunu görüyor ve Türkiye’deki “küçük Amerika” rejimini kurtarmaya çalışıyor. Washington, ciddi bir seçenek yaratamadığı için henüz Erdoğan’dan vazgeçmiş değil ama bulduğu anda üstünü çizmeye hazır!

3) O zaman yolsuzluk iddiaları komplo mudur?

Hayır. Ayakkabı kutularına 4,5 milyon doları ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ya da Hakan Fidan’la sık sık görüşen MOSSAD Başkanı Tamir Pardo koymadı elbette…

AKP de Cemaat de, bu kirli rejimin bekçileridir. Meselenin Atlantik boyutu olması, karşılıklı yürütülen operasyonlarda ortaya çıkan “kir ve yolsuzluk” gerçeğini değiştirmez!

4) AK Medya esas olarak Obama yönetimini değil fakat İsrail-NeoCon ittifakını suçluyor ve Amerika’daki Yahudi Lobilerini adres gösteriyor? Bu işin arkasında Yahudi lobisi mi var?

Doğru, AK Medya daha çok Amerika’daki Yahudi lobilerini suçluyor. Hatta Yeni Şafak, bugünkü yolsuzluk operasyonu ile 28 Şubat arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Yahudi örgütlerinden ödül alan Çevik Bir’in tam da bu zamanda serbest bırakılmasına dikkat çekiyor. Ama Yeni Şafak, Bir’e ödül veren Yahudi örgütünün Erdoğan’a da madalya taktığını es geçiyor!

Öte yandan belirtelim: İsrail-NeoCon ittifakı Amerika’da büyük güç kaybetmiştir ve müttefik ülkelerde başarılı operasyon yapacak altyapısı artık mevcut değildir.

SUÇLANANLAR, ERDOĞAN’IN AMİRLERİDİR!

5) AK Medya’da operasyonun arkasındaki isimler olarak Paul Wolfowitz’in, Morton Abramowitz’in, Francis Ricciardone’nin, Henri Barkey’in isimleri geçiyor. Bu isimler AKP’nin en büyük destekçileri değil miydi?

Evet öyle. Örneğin Erdoğan mektup yazıp, kendisini Genelkurmay Başkanı ile görüştürmesini isteyecek kadar Wolfowitz’e bağlıydı. Abramowitz de Erdoğan’ı Erbakan’ın yerine iktidara hazırlayan isimdi. Barkey ise Erdoğan’ın bugün sarıldığı Kürt Açılımı’nın en önemli üç mimarından biriydi.

6) Operasyonun gerekçesinin ABD ve İsrail’in Halkbank ve İran altınları rahatsızlığından kaynaklandığı söyleniyor. Doğru mu?

İran’a altın olayı ya da Halkbank’ın bu transferlerdeki rolü yeni değil. Üstelik Batı’nın geçen ay Tahran’la anlaşmaya varması ve İran’a ambargoyu ve yaptırımları gevşetmeye başlaması, AKP’nin bu savunmasını sorunlu kılıyor!

7) Erdoğan açık açık ABD Büyükelçisini suçladı ve Obama’dan büyükelçisini çekmesini istedi. Bu ne anlama geliyor?

ABD’nin projelerinde eş başkan olanların, ABD planlarını uygulayanların, ABD adına komşularına düşmanlık yapanların, hatta ABD askerlerinin sağlığına duacı olanların Washington’dan yakınma hakkı yoktur. Kullanılırlar ve süresi dolduğunda, danışmanlarının ifadesiyle, deliğe süpürülürler!

ABD-AKP-CEMAAT KAYBEDECEK, TÜRKİYE KAZANACAK

8) Bu çatışmayı AKP mi yoksa Cemaat mi kazanır?

İkisi de kazanamaz. Bağlı oldukları ABD kanatlarının ve Washington’un, artık Türkiye’de iktidar belirleyecek bir gücü yoktur. Irak’ta yenilen, Suriye’de ne savaşı ne de barışı kotarabilen ABD, artık süper güç değildir. Zaten öyle olmadığı için de kendisine bağlı yapılar gevşemekte, iç mücadeleye soyunmaktadırlar.

9) Öyleyse Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye 19 Mayıs 2012’de başlayan ve Haziran Ayaklanması’yla gücünü gösteren bir devrimci yükseliş sürecine girdi.  Artık Türkiye’nin geleceğini Amerikancı yapılar değil, bu süreç belirleyecektir. Herkes hesabını bu büyük gerçeğe göre yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2013

Yorum bırakın

GLADYO’NUN ÜÇ ÇOCUĞU

PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı.

İlk bakışta insana “ne ilgisi” var dedirten bu açıklama, aslında oldukça önemli olan ve aralarındaki Gladyo bağına işaret eden bir açıklamadır.

OSLO’YLA BAŞLAYAN AYRILIK

Gladyo’nun üç çocuğu olan AKP, Cemaat ve PKK, Oslo sürecine kadar birlikteydi. Oslo’yla birlikte ayrışmaya başladılar. Hatta sızdırılan mutabakat metni nedeniyle PKK Cemaati, Cemaat de PKK’yi suçlamıştı.

Sonrasında Reyhanlı saldırısı, Gaziantep patlaması gibi aydınlatılmayan tüm olaylar ve hatta Paris’teki Sakine Cansız cinayeti bile doğrudan bu üçlü arasındaki çatışmayla ilgiliydi.

Türkiye’deki bu olaylar aydınlatılmadığı gibi, Gladyo meselesi olduğu için Fransa da Paris cinayetlerini aydınlatamamaktadır!

ABD ZAYIFLADIKÇA, AKTÖRLERİYLE BAĞI GEVŞEDİ

Peki, Gladyo’nun üç çocuğu neden ayrıştı?

Bakın bu soruya yanıt verebilmek için önce şu saptamayı yapalım: ABD’nin AKP’yle ilgili tek sorunu Kürt Açılımı’nı olması gerektiği kadar ilerletememesidir. Demokrasi, insan hakları, tutuklu gazeteciler vs. hepsi hikâyedir.

Gelelim sorumuzun yanıtına…

Bakın aslında bu sorunun bölge penceresinden baktığınızda tek yanıtı vardır: Çünkü ABD Ortadoğu’da yenildi ve dünya çapında güç kaybediyor. Güç zafiyeti yaşandıkça da kontrol altında tuttuğu aktörlerde gevşeme yaşanmaktadır.

Türkiye’deki bu durumun benzeri, Suudi Arabistan ve Katar’da da vardır. Katar’da birkaç ay önce saray darbesiyle iktidar değişmişti!

HEM ÇATIŞIYORLAR HEM DE BÖLÜNÜYORLAR

ABD zayıfladıkça, kendisine bağlı Türkiye Gladyosu gevşiyor, Gladyo’nun bileşenleri arasındaki çelişmeler artıyor ve hatta her bileşen kendi içerisinde bölünme eğilimi taşıyor.

Örneğin AKP fiilen iki parçadır; Erdoğan’ın büyük parçası ile Abdullah Gül’ün küçük parçası.

Örneğin Cemaat içinde çatlaklar vardır; F tipi yapının eski Emniyet sorumlusu, şebekenin şemasını Başbakan Erdoğan’ın önüne sermiştir!

Örneğin PKK ikili, hatta üçlü eğilim göstermeye başlamıştır. Öcalan ile Kandil, Kandil ile BDP üst yönetimi arasındaki çelişmeler gittikçe derinleşmektedir.

NATO ÇATIRDIYOR

Bakın ABD’nin güç kaybı nedeniyle yerel Gladyoların gevşediğini ortaya koyan en önemli gelişme, tüm Gladyoların bağlı olduğu NATO’daki erozyondur!

Önceki gün toplanan NATO üyesi AB liderleri zirvesinde, bu erozyon en somut şekilde ortaya çıktı:

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Avrupa’nın savunma bütçesini GSMH’nin en az yüzde 2 oranına çıkarmaması durumunda, ABD’nin NATO üyeliğine ilgisini kaybedebileceğini belirtti ve 28 AB ülkesi liderini uyardı!

KÜÇÜK AMERİKA SÜRECİ SONA ERDİ

NATO çatırdadıkça, NATO’nun gizli örgütü olan Gladyolar, SüperNATO’lar da gevşemektedir.

Bu Türkiye için büyük bir fırsattır. 1946’da başlayan Küçük Amerika süreci, 2013’te kayaya çarpmıştır.

2014 Türkiye’nin yeniden bir devrimle bağımsızlık yoluna gireceği yıl olacaktır.

AKP-Cemaat çatışması ile AKP-PKK ortaklığına sıkıştırılarak bölünen Türkiye’nin çıkışı, Aslanlı Yol’dan başlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Aralık 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

İKTİDAR BOŞLUĞUNU KİM DOLDURACAK

AK Medya’nın en profesyonel kalemleri, Cemaatin yaptığı “yolsuzluk operasyonuna” karşı şu iki başlıklı haberlerle barikat kurmaya çalışıyor: “Operasyonda CIA parmağı var” ve “MOSSAD’ın hedefi İran altınları.”

CIA’NIN KULLANIŞLI ADAMLARI

Kuşkusuz CIA Halk Bankası’ndan rahatsızdır, MOSSAD da İran’ın altınlarından…

Ama bu durum ayakkabı kutularından çıkan 4,5 milyon doları ve evde bulunan para sayma makinalarını ortadan kaldırmaz. Paraları ayakkabı kutularına CIA ya da MOSSAD koymadığına göre, işin esası, ortada bir yolsuzluk olduğu gerçeğidir.

Diğer yandan “CIA ve MOSSAD parmağı” açıklamaları aslında bir itiraftır. Çünkü 11 yıllık ilişkileri hepsine öğretmiştir ki, kendileri hakkında en iyi dosyayı tutanlar, kendilerini kullanabilenlerdir!

Üstelik iyi dosya tuttukları için iyi kullanmışlardır ve kullandıkça da dosyalar kalınlaşmıştır. Örneğin Wikileaks belgelerinden öğreniyoruz ki, CIA’nın elinde “İsviçre’de 8 hesap” dosyası olduğu için, Erdoğan sadece ve ancak sahnede kükreyebilmektedir!

REJİM ÇÜRÜDÜ, SİSTEM ÇÖKTÜ

Günlerdir izliyoruz: Belgeler, birbirlerine kurdukları tuzaklarla elde ettikleri görüntüler, gazetelere servis edilen kasetler, köşelerden yapılan bel altı vuruşlar, paralar, para sayma makineleri, rüşvetler, ses kayıtlarına yansıyan ahlaksız çıkar ilişkileri, pahalı ve kokuşmuş hayatlar…

35 milyarlık yüzükler ve yüksek topuklar, işte bu kokuşmuş hayatların göstergesiydi…

Aslında ortada somut bir çürümüşlük gerçeği vardır! Ancak bu gerçeği saptayarak sorunu inceleyebilir ve çözebiliriz.

Bakınız problemin kaynağı şuradadır: AKP ve Cemaat rejimi yıktı ama üzerine yenisini kurmayı beceremedi. Kurmaya çalıştıkları şey bir rejim değil, ucubedir ve o ucubenin üzerinde, kazandıkları mevzileri korumak için artık kavga etmektedirler.

Aslında tablo açıktır. Rejim çürümüş, sistem çökmüştür. Doğal olarak sistem içi çözüm de kalmamıştır.

AKP’yi bölmek, Erdoğan’sız AKP yaratmak, Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek şeklinde hiçbir geçerliliği olmayan senaryolar üretmek, hem bir çaresizliğin ifadesidir hem de sistem içi bir çözümün kalmadığının göstergesidir.

Kısacası bir iktidar boşluğu vardır ve artık temel mesele o boşluğu kimin nasıl doldurabileceğidir!

İKTİDAR SEÇENEĞİ: ASLANLI YOL

Öte yandan ABD’nin artık iktidar tayin edecek bir gücü kalmadığını da yeniden vurgulayalım. Zaten o güç zayıfladığı için aktörleri birbirine girebilmektedir. Hatta sadece Türkiye’de değil, Suudi Arabistan ve Katar’da da benzer iktidar savaşları yaşanmaktadır…

Dolayısıyla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çizgisi ve ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin sofrasına koşması, iktidarı değil, yeni süreç açısından ancak hezimeti getirir!

CHP, Ricciardone’nin sofrasında iktidar aramak yerine Aslanlı Yol gerçeğinde İşçi Partisi’yle buluşmalı ve 2007’den sonra 2013’te de iktidar olma şansını ıskalamamalıdır.

Aslanlı Yol’un CHP’siz de en güçlü iktidar seçeneği olduğu, nasılsa en sonunda öğrenilecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2013

, , ,

Yorum bırakın

YOLSUZLUK OPERASYONUNUN 5 ANLAMI

AKP ile Cemaat arasındaki çelişmeler aslında 2007’den itibaren belirmeye başlamıştı. Ancak ilk büyük çatışma, Fethullah Gülen’in 2010’da Mavi Marmara krizinde İsrail’den yana tavır sergilemesiyle yaşanmıştı. Ardından ikinci aşamada, 7 Şubat 2012’de, Cemaat MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı KCK davasına dâhil etmeye çalışmış, Erdoğan ise “sır küpünü” çıkardığı bir gece yarısı yasasıyla kurtarabilmişti.

Artık üçüncü aşamadayız: Dershaneler üzerinden başlayan son çarpışma, karşılıklı ataklarla, kaset ve belge servisleriyle sürdü ve son olarak 17 Aralık’ta bakanları hedef alan yolsuzluk operasyonuyla zirve yaptı.

Peki, bu son operasyon ne anlama geliyor? Nasıl okunmalı?

REJİMİN KİRLERİ ORTAYA DÖKÜLDÜ

1) 17 Aralık operasyonunun birinci anlamı, AKP ile Cemaat arasındaki uzlaşabilme ihtimalinin artık ortadan kalktığı gerçeğidir. Çıta aşılmıştır ve savaş, taraflardan biri yenilene kadar sürecektir!

2) Cemaat, Bakanların oğullarını hedef alan bu yolsuzluk operasyonuyla, hâlâ Başbakan Erdoğan’a uzanacak gücü bulunduğunu göstermektedir.

Cemaat, 7 Şubat 2012’deki operasyonda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı hedef aldığında,  Erdoğan “asıl hedef benim” diyerek mesajı doğru aldığına işaret etmişti.

3) AKP’nin Cemaat şirketlerini hedef alacak büyük operasyonunun konuşulduğu şu günlerde, Cemaatin kıvrak bir manevrayla ön alması ve bakanları hedef alması, şu gerçeğe işaret etmektedir: Paralel devlet, Erdoğan’ın anladığından daha derin ve güçlüdür.

4) 11 yıllık rejimin yolsuzluklarla dolu olduğu gerçekliktir. Deniz Feneri soruşturmasının üstünün nasıl örtüldüğü bile bu gerçeğe işaret eder.

11 yılda sermayede önemli ölçüde el değişiklikleri yaşandı. Büyük el değiştirmeler, yolsuzluk olmadan ve sistem mafyalaşmadan zaten gerçekleşemez. Başbakan Erdoğan’ın partisine ısrarla AK denmesini istemesi bile aslında bu nedenledir ve 11 yılda adım adım ürettikleri kara’lıkları aklayabilmek içindir!

Ancak artık ak değil kara oldukları ortaya çıkmıştır. Üstelik AKP ile Cemaat birbirlerinin lekelerine en vakıf olan aktörlerdir!

O nedenle AKP ile Cemaat çatışırken, Türkiye’nin milli kuvvetleri meseleyi daha da ileri bir boyuta sıçratmayı önüne görev koymalı ve öncelikle İsviçre’deki 8 hesaba projeksiyon tutmalıdır.

5) Cemaatin AKP’yi hedef alan yolsuzluk operasyonu, sadece Erdoğan-Cemaat çatışması üzerinden okunursa, anlaşılamaz. Çünkü esas olan Türkiye’nin 6 aydır yeni bir sürece girdiği ve Aslanlı Yol dinamiğinin Erdoğan iktidarı ile rejimi sarstığı gerçeğidir.

AKP ile Cemaat, bu gerçeklik nedeniyle çatışmakta ve karşılıklı olarak mevzilerini korumaya çalışmaktadır.

ERDOĞAN’IN KARŞI HAMLELERİ

Peki, süreç nereye gidecektir? Sonuçları ne olacaktır?

1) Erdoğan eğer yolsuzluk operasyonunun başındaki savcıları HSYK üzerinden görevden alırsa, kamuoyu nezdinde yolsuzluğu kabul etmiş olacaktır. Bu nedenle sadece şu hamleleri yapabildi: Birincisi dosyayı, koordinatör savcı olan Zekeriya Öz’den aldı, ikincisi dosyaya iki yeni savcı daha ekledi.

Erdoğan bu hamlelerle dosyayı sulandırmaya çalışacak ve bakanlara sıçratmadan verilecek kurbanlarla konuyu kapatmaya çalışacaktır.

2) Erdoğan, Emniyet’e yuvalanmış Cemaat yapılanmasını hedef alan yeni hamleler yapacaktır. Nitekim ilk olarak 5 şube müdürü görevden alındı.

Cemaat bu durumda servis etmeye başladığı kasetlerin niteliğini ve sayısını artıracaktır!

3) AKP Hükümeti, karşı yolsuzluk operasyonlarıyla, Cemaat ile şirketleri arasına kama sokmaya çalışacaktır. Bazı şirketleri cezalandırmak, diğer şirketleri, Cemaat yönetimine karşı durmaya teşvik edecektir.

Kuşkusuz AKP ile Cemaati ilgilendiren başka sonuçlar da olacaktır. Fakat Türkiye açısından asıl önemli sonuç, ortaya çıkan bu iki taraflı kirlerden arınma iradesinin gittikçe büyümesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Aralık 2013

,

Yorum bırakın

ÖCALAN’IN ARAÇSAL DEĞERİ BİTTİ

Aydınlık’ın “İşte İmralı’daki Apo” yazı dizisi çok öğretici. Sadece Abdullah Öcalan’ın 1999’dan 2013’e nasıl değiştiğini anlamamızı sağlamıyor, aynı zamanda onun varlık nedenini de ortaya koyuyor!

Gelin bugün Öcalan’ın siyasi tarihine kısa bir göz atalım:

ÖCALAN’IN İLK MİT BAĞI

Gazeteci Avni Özgürel, Bakaa’da görüştüğü sırada Öcalan’a, kendisini 1966-1967 yıllarında Fikir Ajansı’ndan anımsadığını söyler. Öcalan’ın yanıtı çarpıcıdır: “Doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım.” Refik Korkut’un yönetimindeki Fikir Ajansı, aslında MİT’in bir yan kuruluşudur.

Bu ilişki orada kalmaz. Örneğin Öcalan 1972’de SBF’de Şafak Bildirisi dağıtmaktan bir grup öğrenciyle birlikte gözaltına alınmış, fakat MİT’in devreye girmesinden sonra Askeri Savcı Baki Tuğ, Öcalan’la ilgili görüşünü duruşmada değiştirmiştir. Öcalan böylece serbest kalmıştır.

Abdullah Öcalan’ın 24 Mayıs 1978’de evlendiği Kesire Yıldırım’ın MİT’le bağlantılı olduğu artık biliniyor. Öcalan ve Kesire Yıldırım’ı evlendikten üç ay sonra Ankara’dan Diyarbakır’a götüren isim ise ordudan ayrılma Pilot Necati’ydi.

Öcalan yıllar sonra bu ilişkileri, “MİT’i kullandım” diyerek açıklamaya çalışmıştır.

ÖCALAN FİDAN’A KALKAN!

Ancak Öcalan’ın MİT’i değil, MİT’in Öcalan’ı kullandığı ortadadır. Nitekim Öcalan artık “konumuna araçsal bir değer biçilmesini anlamlandırdığını” söylemektedir. (Özgür Gündem, 18 Ağustos 2013)

Çünkü Öcalan, 2005’ten itibaren de yine MİT’in denetimine girmiş, MİT’in aracı olmuştur! Önce Emre Taner’in, ardından da Hakan Fidan’ın…

Hatta Cemaat’in 7 Şubat operasyonu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklamaya kalkması üzerine Cezaevi Müdürü’ne “Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir” demiş ve “araçsal konumunu” yükseltmiştir!

ELDEN ELE DOLAŞAN ARAÇSAL KONUM

Aslında Öcalan’ın siyasi tarihini incelemek, aynı zamanda kimin aracı olduğunu belirlemektir. Zira Öcalan “araçsal konumunu” sürekli yükselen kuvvetlere göre tayin etmektedir.

Örneğin MİT’ten sonra, Suriye’ye geçince Muhaberat’ın aracı olmuştur. 1991’den sonra ise CIA’nın aracı olmaya terfi etmiştir.

1991’den önce kendisine yapılan “ABD emperyalizminin denetimine girme” uyarıları, artık daha anlamlı ve öğreticidir! O uyarılar sadece Kürtler için değil, bugün daha iyi görülmektedir ki, aslında tüm bölge için hayatiydi!

Ancak Öcalan’ın değeri “araçsal konumunu” sürekli yükseltebilmesine bağlıdır ve o bölge ile birlikte olmak yerine, bölgeyi işgale gelen ABD’ye taşeron olmayı yeğlemiştir. Solculuk maskesini de o nedenle atmak durumunda kalmıştır.

AÇILIM’IN ORTAK BÖLENLERİ

1999-2004 yılları arasında İmralı’da TSK’nin denetiminde olması ise onu yeniden ve tam tersi bir çizgiye itmiştir. Öcalan bu kez “araçsal konumunu” Türk Ordusu’na ve onun bölge merkezli dış politikasına göre uyarlamıştır.

Artık Atatürk’ü öven, Kürt isyanlarının bastırılması gerektiğini savunan, Şeyh Sait’i İngiliz ajanı ilan eden, Kürt kimliği talebini gereksiz ve yararsız bulan, birlik mesajları veren bir Öcalan portresi vardır karşımızda…

Sonrasında ise yine yükselen kuvvetin aracı olmayı seçmiştir. AKP, ABD’nin desteğinde Cumhuriyet mevzilerini tek tek ele geçirirken, Öcalan da yeni sürece uyum göstermiş ve bu kez kendisini Erdoğan ile MİT müsteşarlarının kontrolüne bırakmıştır!

Dahası Öcalan yazdığı özel bir mektupla, açıkça Erdoğan’a biat etmiştir. Erdoğan ile Fidan’ın denetiminde Açılım Süreci’nin ortak böleni olmuştur!

ARAÇSIZ ÇÖZÜM DÖNEMİ

Tüm bu özet tablo şu iki gerçeğe işaret etmektedir:

1) Öcalan, zora göre konumlanır ve kuvvetlinin denetimine çabucak girer.

2) Öcalan’ın ABD ve AKP nezdindeki araçsal konumu, şu anda Açılım Süreci adı altında Türkiye’nin parçalanması için kullanılmaktadır.

Türkiye’nin birliği ve Kürtlerin gerçek anlamda özgürlüğü, öncelikle Öcalan’ın araçsal konumunun ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Kürt halkını Öcalan’dan, Türk milletini Erdoğan’dan kurtarmak, yeniden birliğin formülüdür.

İşte Aydınlık bu yazı dizisiyle, enstrümansız çözümü, yani asıl çözümü, yani birlikçi çözümü Türkiye’nin gündemine getirmiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2013

,

Yorum bırakın

DUVAR PKK İÇİN DEĞİL, SİLİVRİ İÇİN YIKILDI

Mustafa Balbay’ın tahliyesini bu köşede “Duvar yıkıldı, ilk Balbay çıktı” başlığıyla değerlendirmiş ve devamının da geleceğini belirtmiştik.

Gerekçemizin dayanağı neydi? 6 aydır Türkiye yeni ve devrimci bir sürece girdi; AKP zayıfladı ve dağılmaya başladı, milli kuvvetler ise daha güçlü bir şekilde siyasete ağırlık koymaya başladı.

Bu süreci öncesinden başlayarak dört grup eylemle tanımlayabiliriz:

1) Örgütlü öncülerin Cumhuriyet’in önemli günlerinde, 29 Ekim’de, 19 Mayıs’ta, 10 Kasım’da halkı seferber etmesi ve alanlarda kitlesel gövde gösteri yapması.

2) Öncü örgütlerin önderliğinde halkın Silivri zindanlarını kuşatma hamleleri yapması.

3) Haziran Ayaklanması ile Erdoğan iktidarının sarsılması.

4) Kritik seçimli 18 ay öncesinde Arslan Yol’un yani Haziran Ayaklanması’nın daha örgütlü ve programlı halinin belirmeye başlaması.

DEVRİMCİ EYLEMLERİN İKİ BÜYÜK SONUCU

Bu dört grup eylemler, Türkiye’yi devrimci bir sürece soktu ve hem AKP’ye ajandasındaki kimi işleri öteletti, hem de AKP’yi oluşturan kuvvetlerin iç çelişkilerini derinleştirip, çatışmayı hızlandırdı:

1) Türkiye’nin devrimci süreci öncelikle AKP-PKK ortaklığıyla ilerletilen Açılım Süreci’ni yavaşlattı. AKP ile PKK’nin mutabık olduğu takvimleri erteletti. Hatta bu durum iki kuvvetin birbirini suçlamasına bile dönüştü. Devrimci ve milli olan bu süreç, Erdoğan’ı, daha ağır ve temkinli adımlar atmaya mecbur etti.

2) Erdoğan ile Abdullah Gül’ün, Erdoğan ile Fethullah Gülen’in çelişmeleri derinleşti. Gül ile Gülen, Erdoğan’a karşı direnebilmek için cephe kurdu. Fethullah Gülen’in Mavi Marmara itirazı ile su yüzüne çıkan çelişmeler, 7 Şubat’ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK davasına dâhil edilmeye çalışmasıyla zirve yaptı ve son olarak dershanelerin kapatılması girişimiyle birlikte açık bir kasetli, belge servisli savaşa dönüştü.

ERGENEKON DAVASINI SAVUNAN KALMADI

AKP ile Cemaat’in çarpışmaya başlamasının ilk sonucu ise ortak operasyonları olan Ergenekon tertibinin bu kez tamamen, o cephenin taraftarları nezdinde de çökmesidir. Erdoğan ile Fethullah Gülen, karşılıklı açıklamalarında, tertibi birbirlerinin omuzlarına yüklemeye çalışmaktadır.

ABD’nin 2001’de başlattığı ve 2007’de AKP ile Cemaat’in Emniyet ve Yargı içindeki ekibine uygulattığı tertip, artık uygulayıcıları nezdinden de sahiplenilememektedir.

Daha dün manşetlerden ve köşelerden önüne geleni darbecilikle suçlayanların, Ergenekon savcılarının tutuklama listelerini tehdit amacıyla sayfalarında yayımlayanların, kişilik katline ve linç operasyonlarına soyunanların, sahte tapelere dayanarak birçok insanı itibarsızlaştırmaya çalışanların bugün düştükleri hâl önemlidir ve derslerle doludur. Tüm bu isimler, bir haftadır eski yazılarından araya sıkıştırdıkları satırları çıkararak, “ben yapmamıştım” demeye çalışmaktadır!

Ergenekon davasını savunan kimsenin kalmaması sürecin nereye evirileceğini görmek bakımından önemlidir. Bu gerçeklik, duvarın yıkıldığını ve ilk Balbay’ın çıktığını anlatmaktadır. Nitekim daha sonra Yalçın Küçük ile Hanefi Avcı da Odatv davasından tahliye olmuştur! Devamı gelecektir, göreceksiniz!

SİLİVRİ’NİN BOŞALMA ŞARTLARI OLUŞTU

Anayasa Mahkemesi’nin kararı, devrimci Türkiye’nin dayattığı bir gerçekliktir ve bu nedenle, o niyeti taşıyan planlar olsa bile, “PKK’ye affın hazırlığı” şeklinde okunamaz.

Üstelik KCK davası ile PKK’ye af aslında birbirinden özenle ayrılması gereken bir konudur. Kaldı ki, BDP’li milletvekillerinin tahliye taleplerinin reddedilmesi de duvarın devrimci Türkiye adına yıkıldığını göstermektedir.

Dolayısıyla buradan yüklenmek ve “PKK’ye af mı olur” kaygısına düşmeden Silivri zindanlarını boşaltacak siyasi ağırlığı oluşturmak gerekir.

Çünkü Türkiye’yi Silivri’den özgürleştirecek şartlar oluşmuştur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2013

Yorum bırakın

EN MELEZ MİLLET: TÜRKLER

İlk ırk sınıflandırmasını Alman bilim adamı Johann Friedrich Blumenbahc (1752-1840) yaptı ve kafatası ölçümlerine göre insan türünü Kafkasyalı, Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı diye beş gruba ayırdı. İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) ise deri rengine dayanarak dört değişik ırk tanımladı.

Daha sonra Fransız etnoloj uzmanı Joseph-Arthur Gobineau (1816-82) ve İngiliz kökenli Alman siyaset bilimci H. S.  Chamberlain (1855-1927), ırklar arasındaki sınıflandırmayı biraz daha derinleştirerek, beyaz ırkın üstünlüğü kanıtlamaya çalışan teoriler ürettiler.

Kuşkusuz ırk kuramları ilgili ülkelerin siyasi ihtiyaçlarıyla ilgiliydi ve sömürge peşindeki bu ülkeler, kendi ırklarının sömürdükleri halklardan üstün olduğuna inandırmak istiyordu.

MELEZLİK SAFLIKTAN ÜSTÜNDÜR

Oysa mevcut bilim ortaya koymaktadır ki, biyolojik ve genetik açıdan bakıldığında, saflık değil, tersine melezlik bir üstünlük sağlamaktadır. Baskın genler, çekinik genlere üstün gelmekte ve her yeni nesil çekinik genlerden adım adım kurtulmaktadır.

İlle bir üstünlük aranacaksa, sadece biyolojik açıdan değil, tarihsel açıdan ve sosyolojik bakımdan da melezlik daha üstündür. Melez toplumlar daha barışçıdır, sürekli kaynaşmış olmaları daha hoşgörülü bir topluma neden olur vs.

Uzatmayalım ve “Türk ırkı var mı” sorusuna kocaman bir hayır yanıtı verelim. Hatta daha da ileri giderek belirtelim ki, dünyada ilk özelliklerine en uzak insanlar Türklerdir.

TÜRKLERDE ÇOK ÇEŞİTLİLİK

Bakın ilginç bir gözlemimi sizinle paylaşayım. 2010 yılında Gemi Mühendisi olarak zaman zaman Almanya’nın en kuzeyindeki Rendburg şehrine, Lürssen Tersanesi’ne gidiyordum. Öğlen yemeği sırasında tersane işçilerini izlerdim. Almanlar üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen insanlardı. İçlerinde farklı fiziksel özellik gösterenler oldukça azdı.

Oysa Türkler için böyle bir benzerlik kesinlikle mümkün değildi. Çeşit çeşit kafataslı, renkli, uzunu kısası, yani birbirine benzemeyen insanlardı Türkler… Hatta Yunan işçilerden ayırt etmek neredeyse imkânsızdı.

Kuşkusuz bu normaldi, çünkü Türk kavimleri, dünyanın en çok kaynaşan kavmiydi… Göçlerle başlayan ve devlet kurma geleneğine dönüşen özellikler, bu kaynaşmanın başlıca nedenleriydi…

IRK YOK, MİLLET VAR

Elbette artık bir Türk ırkından değil, fakat Türk milletinden bahsedebiliriz. Türk milleti derken de aslında bir Türk kültüründen bahsederiz. Kültürün en önemli parametresi ise dildir, Türkçedir.

O nedenle Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek ırka, etnisiteye dayanmayan modern bir millet tanımı yapmıştır.  Yani, Türkmen’in, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, kısacası Kurtuluş Savaşı’na katılarak birlikte yeni bir ülke kuran herkesin bir devrimle milletleştiğine işaret etmiştir.

AKP MKYK üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay’ın “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok” demesinin çokça tepki görmesi ise onun bu sözleriyle aslında partisinin “Türk yoktur” anlayışını dile getirmesi nedeniyledir. Zira AKP bir süredir “Türk tarihinin hakkından gelmek” için TC’yi kaldırmaya çalışıyor, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözüne savaş açıyor, “Türk yok Türkiyeli var” anlayışını hâkim kılmaya çalışıyor… Bunu hem ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı için hem de kendi İslamcı-ümmetçi anlayışına uygun olduğu için savunuyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Aralık 2013

Yorum bırakın

TÜRKLERİN TARİHİ: ARASIZ KAYNAŞMA

Osmanlı Ordusu’nda 5. Ordu Kurmay Başkanlığı yapan Alman subay Franz Carl Endres’in “İttihat Terakki ve Osmanlılar” kitabında, Doğu Perinçek’in başlattığı “Türk ırkı var mı?” tartışmasına katkı sunacak bilgiler var.

Bugün kitaptaki bu ilgili bölümü dikkatinize sunuyoruz:

TÜRK SÜREKLİ BAŞKA MİLLETLERLE KARIŞTI

“Önce şu tespit yapılmalı: Bugün Türk adıyla işaret ettiğimiz, binlerce yıl sayısız milletle karışma yoluyla ari özellikleri kaybolan büyük Türk soyudur.

“Osmanlı tipi olağanüstü fazla karışım gösterir.

Saf Türk tipi, yalnızca dünya tarih dalgalarının en az dokunduğu ilk halk dallarında kalmıştır. Bunlar bugün hâlâ bin yıllar öncesindeki gibi steplerde yaşayan, ilk zamanlardaki gibi yemekleri, içecekleri ve aynı adetleri olan göçebe Kırgızlardır.

“Yabancı kadınlarla evlenme imkânı olmayan Kırgızlar soylarına tamamen sadık kalmıştır.

“Türkiye’de sadece çok az insanda görülen en eski Türk tipi, tıknaz, kısa, kalın, kuvvetli kemikli vücut yapısı ihtiva eder. Büyük basık şekilli bir kafaya Moğol kesimli küçük kara gözler yerleşmiştir. Basık bir alın altında basık bir burun çıkıntısı vardır. Sakal gür değildir, saç rengi siyahtan kahverengiye, deri rengi sarımtraktan sarıya değişir.

“Moğollar bu tipten biraz daha kesin görünümle ayrılır, öyle ki sade Moğol’u tasvir etmek için bu sıfatların önüne bir ‘çok’ daha eklenir.

OSMANLI KARIŞIMDAN KÂRLI ÇIKTI

“Kuran inananlara eş seçiminde ırk sınırlaması getirmediğinden modern Osmanlı bu orijinal tipten çok uzaklaşmıştır. Osmanlıların Anadolu’da görünmeye başlamasından itibaren –o zamanki Kırgız tiplilerin- Ermeni, Arap, Rum, Yahudi, Güney İslav gibi belli bazı sınırlar içinde bütün milletlerden kadınlarla sürekli karışma olmuştur. Bu, bugün Türk dünyasında Moğol’dan çok, Yahudilerin güzel, badem gözlerinin görülmesine, ince, uzun boylu ari kökeni açığa vuran Osmanlılara veya Rumların karakteristik büyük burunlarını taşıyan insanlara rastlanmasına, nihayet, ‘Türk özelliği’ ile etnografik olarak hiç ilgisi olmamasına rağmen gür sakalın Osmanlı özelliği olmasına neden olmuştur.

“Osmanlılar bu insani karışımdan şüphesiz karlı çıkmıştır.

“Bugün Türkiye’ye biraz yabancıymış gibi gelen bu Moğol tipler, ırk karışımıyla gelen tip değişimine karşı en eski ırkın son görünen direnişidir.

“Her atlasta ‘köken ırk’ın oturduğu yerleri bulabiliriz. Köken ırkın yeri, Angara’nın ve Yenisey’in, Ob ve Irtiç’in kaynak ve kaynağına yakın bölgesidir. Yani 80 ve 100 derece boylam ve 45-55 derece enlemle sınırlanmıştır.

KAVİMLER GÖÇÜNÜN ETKİSİ

“İlk zamanlarda iki kavimler göçü yaşandı.

“Çin kaynaklarına göre, mavi gözlü ve sarışın komşuların yerlerinden atıldıktan sonra bir kavim, yani tahminen Finliler, kuzey batı yönünde Tobol’a dek ilerlemiş, sonra da Volga’ya dek yayılmışlardır.

“İkinci bir kavim iki kolda ilerlemiştir. Bir kolu güneydoğu yönünde Tiyenşan Dağları ve bugünkü Urmutçi Şehri üzerinden Lob Çölü’ne doğru, diğer kol güneybatı yönünde Aral Gölü’nün, Hazar Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzey kıyısına doğru ilerlemiştir.

Almanlar için ilginç gelebilecek benzer bir çalışma da, İskitlerin ve Saksonların, belki de Parthların da Türk olabileceğidir. Hunlar ise şüphe götürmeyecek şekilde Türk’tür. Dil izleri Avarların, Bulgarların ve Hazaraların da böyle olduğunu tahmin ettirmektedir. Yalnızca Alanlar ve Roksolanlarda bir delil bulunamamıştır.”

NUH’A DAYANAN KÖKEN

Güray Beken’in Dharma Yayınları için çevirdiği kitapta, Nuh’a dayanan “Moğol geleneğine göre Türklerin kökeni” haritası ile “Dil ağacı” da var. Ayrıca Franz Carl Endresİttihat Terakki ve Osmanlılar” adlı kitabında, görev yaptığı tarihte Osmanlılardaki etnik haritayı da çıkarmış, nüfusların ayrıntılı dökümünü yapmıştır.

Peki, biz ne düşünüyoruz? Türk ırkı var mı? Ya da başka ırklar var mı? Yasin Aktay’a neden bu kadar tepki oldu? Yarın da bu sorulara yanıt vereceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD HAVLU ATTI, ZAFER ŞAM’IN

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla irtibatlı SETA Vakfı’nın internet sitesinde yayımlanan son Suriye makalesinde, konuya “Muhalefet birleştikçe güçleniyor ve yedi düvele karşı ilerleme kaydediyor” cümlesiyle girilmesi, AKP’nin Şam’la ilişkilerde sıfır manevra kabiliyetine sahip olduğunu göstermeye yetiyor.

Oysa Suriye’de tablo tamamen değişti ve rüzgâr olabildiğince Beşar Esad’dan yana esiyor. Hatta CIA’nın eski Başkanı Michael Hayden bile hem Suriye hem de bölge için artık en iyi senaryonun, Esad’ın zafer kazanması olduğunu savunuyor! Jamestown Foundation tarafından düzenlenen yıllık konferansta konuşan Hayden, Suriye’de olası üç senaryodan hiçbirinde muhaliflerin zaferinin göz önünde bulundurulmadığına dikkat çekiyor.

ÖSO, 3 CEPHEYLE KARŞI KARŞIYA

Üstelik hemen sınırın dibinde yaşanan son gelişmeler bile Suriye’de “muhalefetin birleştikçe güçlenmediğini”, tersine bölündüğünü, etkisizleştiğini, birbirine düştüğünü gösteriyor. Hemen sıralayalım:

1) El Kaide türevleri dışındaki İslamcı örgütlerden 7’si, Eylül’de ÖSO’dan ayrılmış ve ayrı bir cephe kurmuştu. İslam Cephesi adındaki bu yeni oluşum ÖSO’nun kontrolünde bulunan Türkiye sınırındaki Bab El Have’ye saldırdı ve karargâhı ele geçirdi.

Karargâhta ABD ve İngiltere’nin ÖSO’ya verdiği savaş teçhizatlarının bulunduğu depolar da vardı. Böylece silahlar İslamcı Cephe’nin eline geçmiş oldu. Bu gelişme üzerine Washington ve Londra, Türkiye üzerinden muhaliflere yaptıkları askeri yardımı kestiklerini açıkladılar!

2) Böylece AKP’nin desteklediği ÖSO, fiilen üç cephede birden savaşmak zorunda kalmış oldu: Şam’la, El Kaide’yle, İslamcı Cephe’yle…

Ağır baskı altındaki ÖSO, en azından El Kaide’ye karşı PKK-PYD ile ittifak yaparak nefes almaya çalıyor. Bu yönde kimi görüşmelerin yaşandığı da biliniyor.

3) ÖSO’nun ne denli sıkıştığının ve zayıfladığının en önemli göstergesi ise ÖSO Genelkurmay Başkanı Selim İdris’in Suriye’den kaçmak zorunda kalmasıydı. İdris, kendisine bağlı Birinci Tugay’ın İslamcı Cephe ve El Kaide tarafından çevrilmesi üzerine kaçarak Türkiye’ye sığındı.

MUHALEFET 4 PARÇA

2,5 yıl önce aynı cephede Beşar Esad’a karşı savaşan kuvvetler, bugün dördü güçlü olmak üzere en az 8 parçaya bölünmüş durumda: ÖSO, PYD, El Kaide ve İslami Cephe.

Kuşkusuz bu Atlantik Cephesi’nin başarısızlığıdır fakat daha çok Şam’ın zaferidir. Beşar Esad, halkıyla birleşerek bu büyük saldırıya önce direnebilmiş, şimdi de karşısındaki güçleri bölmeyi başarmıştır.

Esad, muhaliflerin arasındaki etnik ve dinsel çatışma noktalarını iyi değerlendirmiş, hatta bu çatışma noktalarının Atlantik Cephesi’ni oluşturan ülkelerle çelişmesinden de yararlanmıştır. Örneğin PYD’nin önce ÖSO ve Türkiye ile ardından da El Kaide ile karşı karşıya getirilmesi, sadece başarılı bir taktik olmakla kalmamış, aynı zamanda Şam’a kadar dayanmış muhaliflere karşı Esad’ın Suriye’nin ortasını tahkim etmesini sağlamıştır.

ŞAM’IN BÜYÜK BAŞARISI

Önce direnen, sonra düşmanı bölen Esad’ın sıradaki hamlesi 2. Cenevre Konferansı’nda siyasal üstünlük sağlamak ve ardından Suriye’nin kuzeyinde askeri zafer kazanmak olacaktır!

Kaldı ki, 2. Cenevre Konferansı’nın kendisi bile Suriye adına önemli bir siyasal başarıdır. Şimdi buraya İran’ın da çağrılmasının kabul edilmesiyle, ufukta kesin başarı gözükmüştür!

Ya Davutoğlu? Hatta Erdoğan?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Aralık 2013

,

Yorum bırakın

VELİK KÜÇÜK ‘EFSANESİ’ YIKILDI!

Fethullah Gülen’in dizinin dibindeki Tuncay Güney’in nerelere servis edildiğine bakarak da, aslında Ergenekon tertibinin kodları kolaylıkla çözülebilir. Güney’in servis edildiği adreslerden biri de Veli Küçük’tü.

Güney zorla Veli Küçük’e sokulmuş ve kovulana kadar geçen kısa zamanda, onun adamı pozlarında takılmıştır.

KÜÇÜK’E BÜYÜK SUÇLAMA

Tuncay Güney’in Veli Küçük’e servis edilmesiyle, medyada olumsuz anlamda bir “Veli Küçük efsanesi” yaratılmaya başlaması eş zamanlıdır: Faili meçhul cinayetler onun görev bölgesi olan Sapanca-Hendek-Düzce ölüm üçgeninde oldu, Susurluk’un merkezindeydi, tüm mafya babalarının üstündeydi, Tuğgeneral olmasına rağmen orgenerallerden daha etkiliydi ve kendisini çağıran TBMM Susurluk Komisyonu’nu bile reddetmişti vs.

Ergenekon davası öncesinde özel olarak yaratılan bu algı sayesinde, iddianameye çok acayip bir Veli Küçük portresi yerleştirildi: Buna göre ismi iddianamede 1874 kez geçen Küçük hem Hizbullah’ı hem de PKK’yi kuruyor; yetmiyor DHKP-C’yi yönetiyordu. Yurtdışından üç TIR dolusu altın getirtiyor, bırakın Türkiye’yi Azerbaycan’da bile darbe düzenliyordu.

TERTİPÇİLERİN SEVMEDİĞİ KÜÇÜK

Değerli öğretmenim ve ağabeyim Hikmet Çiçek, işte bu portrenin sahibini, Veli Küçük’ü anlatan bir kitap yazdı. Kitap nasılsa medyada büyük ilgi görecek, nasılsa Küçük’le ilgili her haberi manşetine taşımayı seven bir medya var diyerek, kendi değerlendirmemi biraz geriye atayım dedim.

Fakat nedense bu kez, hem de kendi ağzından portresi yazılan Veli Küçük, medyada yeterli ilgiyi görmedi. Küçük’le ilgili her şeyi manşetine taşıyan medya, Küçük’ü ilk kez anlatan bu kitaba kör oldu.

Peki, sizce neden? Çünkü kitapta gerçek Veli Küçük vardı; yani tertipçilerin sevmediği Küçük… Medya, yıllarca uğraşarak yarattığı Veli Küçük algısını tuzla buz eden bu kitabı haliyle görmemezlikten geldi.

YIKILAN EFSANELER

İyi bir portre yazarı olan Hikmet Çiçek, Silivri zindanlarının tüm zorluğuna rağmen yazdığı “Ben Veli Küçük” kitabında gerçek Veli Küçük’ü yazdı ve efsaneleri yıktı:

1. Efsane: Faili meçhul cinayetler Veli Küçük’ün görev bölgesi olan Sapanca-Hendek-Düzce ölüm üçgeninde oldu!

Aslında çok kolayca çürütülebilecek bu yalan, bombardıman gibi her sayfadan her ekrandan fışkırdığı için insanlar haliyle inandı. Oysa Veli Küçük Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı’ydı ve Sapanca-Hendek-Düzce hattında bir “ölüm üçgeni” çizildiğinde, bunun Küçük’ün sorumluluğundaki bölgeyle hiç ilgisi olmadığı kolayca görülebilirdi.

2. Efsane: Veli Küçük Susurluk’un merkezidir ve TBMM Susurluk Komisyonu’na gelmeyi reddetmiştir!

İlginç olan, Veli Küçük’ün “Susurluk’un merkezinde” olduğunu somut bir veri olmadan ortaya atan kişinin Hanifi Avcı olmasıdır ve şimdi her ikisinin de aynı örgütün üyesi olarak “darbecilikle” suçlanmasıdır.

Diğer yandan Küçük’ün TBMM Susurluk Komisyonu’nun çağrısını reddetmesi büyük bir yalandır. O komisyonun üyesi olan Fikri Sağlar’ın “çağırmayı düşündük ama çağırmadık” demesine rağmen, bu büyük yalan yıllarca sayfalarda yankılandı durdu.

3.Efsane: Veli Küçük’ün Alparslan Aslan’la bağı!

Danıştay tetikçisi Alparslan Aslan’ın Veli Küçük’le bağını ortaya koymak için üretilmiş manşetlerden biri de her ikisini aynı karede gösteren fotoğraftı! Oysa fotoğraftaki küpeli şahsın Alparslan Aslan’la bir ilgisi yoktu. Aslan’ın babası “o oğlum değil” diye bağırıyor ama sesini dinleyen olmuyordu.

Fotoğraftaki genç, İsveç’te düzenlenen Dünya Azerbaycanlılar Kongresi’ne katılmış ve kongrenin başkanı Veli Küçük’le fotoğraf çektirmişti. Benzerliği kullanmak isteyen ise ilk olarak PKK’nin yayın organı olmuştu, ardından da yandaş medya…

AKP’NİN VEKİL ADAYI: VELİ KÜÇÜK

Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Ben Veli Küçük” kitabında daha birçok yıkılan efsane var. Biz kalanını kitaptan okumanız için burada kesiyoruz.

Fakat bitirirken önemle belirtiyoruz: AKP’nin 2002’de milletvekilliği teklif ettiği Veli Küçük’ün 2004’te Tayyip Erdoğan’ın uzattığı eli sıkmaması, onun kişisel tarihinde önemli bir virajdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2013

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın