Archive for category Politika Yazıları
ABD’nin Çin karşıtı G11 planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/06/2020
ABD Başkanı Donald Trump önemli bir saptama yaptı: “G7’nin, dünyada olanları düzgün bir şekilde temsil ettiğini hissetmiyorum. Bu ülkeler grubu, miadını doldurdu.” (31.5.2020).
1975’te kurulan; ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan G7, özetle “kapitalist Batı bloğu”dur.
Ancak 45 yıl önceki şartlar artık yok, dünya değişti. Yeni bir dünya kuruluyor. “En gelişmiş”ler kulübü içindeki ülkelerden daha gelişmiş ülkeler var. Başta Çin!
O nedenle Trump’ın “G7 miadını doldurdu” saptaması doğrudur.
G7’den G11’e ve D10’a
Peki G7 miadını doldurduysa, Trump yerine ne öneriyor? İşte esas mesele burası…
Trump: “Gruba, Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini istiyoruz.” (31.5.2020).
Yani ABD G7’nin dört yeni katılımla G11 olmasını istiyor.
Tamam, Rusya ve Hindistan’ın katılımıyla G7 bir “Batı kulübü” olmaktan çıkıyor ama Çin yok!
Bitmedi: Aynı süreçte İngiltere’den de bir öneri geldi: D10, Demokratik Ortaklar Kulübü.
İngiliz hükümetinin ABD’ye önerisi şu: Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’yı G7’ye ekleyerek D10’u kurmak.
Londra’nın Washington’dan farkı Çin dışında Rusya’yı da dışarıda bırakmak istemesi…
Londra’nın planı Huawei’ye karşı “5G ekipmanları tedarik havuzu” oluşturmak. Geçen hafta İngiliz gazeteleri, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın, Çinli Huawei’nin 5G ağına katılımını azaltmayı planladığını yazmıştı.
5G çok şeyi değiştirecek ve ABD ile İngiltere Çinli Huawei’nin bu alanda liderlik yapmasını kesmeye yoğunlaşmış durumda…
ABD’nin hedefi: Çin’e karşı daha geniş batı
Washington’un hedefi ise çok daha kapsamlı.
Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda derinlemesine incelemiştik: ABD’nin hedefi “Çin’e karşı daha geniş Batı” inşa etmek. ABD’nin “büyük stratejisi” de bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgili…
Washington’un “Çin’e karşı daha geniş Batı” inşa etmek için öncelikli anahtarı Yeltsin’li Rusya’ydı. G8 bunun içindi ancak Putin’li Rusya o plana uymadı!
Dahası ABD strateji belgelerine de girdiği gibi, tersine yıllar içerisinde Çin-Rusya ittifakı oluştu. Ocak 2019’da ABD Senatosu’na rapor sunan ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats şu saptamayı yapmıştı: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”
ABD o nedenle Çin’i Rusya’dan çok, Hindistan’la dengeleyebilmenin mümkün olduğunu düşünüyor. Buna uygun olarak da “Asya-Pasifik stratejisini”, Haziran 2019’da “Hint-Pasifik stratejisi” diye güncellemişti.
Moskova’dan plana ret
İşte ABD bu kez hem Rusya’yı hem Hindistan’ı dahil ederek “Çin’e karşı daha geniş Batı” kurma peşinde. Böylece bir taşla iki kuş vuracağını düşünüyor. Hem Çin’i yalnızlaştırmış olacak hem de Rusya ve Hindistan’ın Çin’le birlikte yer aldığı ŞİÖ ile BRICS’ı zayıflatmış olacak!
Peki mümkün mü? Değil elbette! Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın ABD teklifi karşısındaki ilk değerlendirmesi, bunun mümkün olmayacağına işaret ediyor.
Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova özetle şöyle diyor: “ABD Başkanı’nın, G7’nin ‘miadı dolan ülkeler grubu’ olduğu yönündeki yaklaşımına katılıyoruz. Ancak Pekin’in katılımı olmadan küresel öneme sahip ciddi girişimleri hayata geçirmek pek mümkün değil. Ayrıca hem G7’nin, hem BRICS’in, ‘hem de dünyanın sadece bir parçasının değil, tümünün önde gelen ekonomik büyüme ve siyasi etki merkezlerinin’ temsil edildiği G20 gibi etkili ve denenmiş bir format var.” (2.6.2020).
Yani Moskova, 1999’da kurulan ve Çin’in de içinde yer aldığı G20 ile yola devam edilmesini savunuyor.
Asya Yüzyılı
Evet, yeni bir dünya kuruluyor. G7’nin miadının dolduğunun saptanması da, yerine öneriler yapılması da, “yeni dünyanın” nasıl inşa edileceğine dair bilek güreşleridir…
“Amerikan Yüzyılı”nın bitip “Asya Yüzyılı”nın başladığı şu süreçte, pek çok “eski” kurum değişecek.
Amerikan Hegemonyasının Sonu’nda belirttik: Tek kutuplu dünya yıkıldı, artık ABD, Çin, AB, Hindistan ve Rusya’dan oluşan beş merkezli dünya var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2020
AMERİKAN IRKÇILIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/06/2020
Irkçılık bir hastalık değildir; bir politikadır; emperyalist kapitalizme dair bir politikadır.
Kapitalizm emperyalizm aşamasına geçerken, Asya ve Afrika’yı sömürmek, yerli halkı köleleştirip çalıştırmak istiyordu. Bunun Avrupalı emperyalist “beyaz adam” için bir “hak” olduğunu savunabilmek için de “ırkçılık” düşüncesi oluşturuldu.
Fransız aristokrat Joseph Arthur de Gobineau, 1853-1855 yılları arasında yayımladığı İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı dört ciltlik eseriyle, emperyalistlerin ihtiyacının “teorisini” yaptı ve insanları beyaz, siyah ve sarı olmak üzere üç ırka ayırdı. Beyaz ırkın özellikleri iyiyken, sarı ve siyah ırkın özellikleri kötüydü!
Yani emperyalist Avrupa, Asya’yı ve Afrika’yı sömürebilirdi!
Özetle sorunu ekonomi-politiğinin üzerinden atlayarak “hastalık” diye yorumlamak, aslında tedaviyi imkânsız kılmaktadır!
TRUMP HASTA DEĞİL EMPERYALİST!
Örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın korona virüsüne “Çin virüsü” diyerek ırkçılık yapması, hasta olmasından değil, emperyalist olmasından kaynaklanmaktadır!
Trump’ın “Çin virüsü” demesi; küresel liderliğine rakip gördüğü Çin’i zayıflatmak, dünyayı Çin’e karşı kışkırtmak ve gözleri salgınla mücadeledeki başarısız yönetiminden bir başka yöne çevirtmek içindi.
19. yüzyılda bir milyona yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan Amerikan iç savaşını kölelik karşıtları kazansa da, 1960’lardaki mücadele ile ayrımcılık federal bir suç haline getirilse de, ırkçılığın ABD’de varlığını koruyor olması, hastalıktan değil, ABD emperyalist olduğu içindir.
Vietnam’a saldıran, Yugoslavya’yı bölen, Irak’ı işgal eden, Libya ve Suriye’yi bombalayan ABD; bu saldırılarına Amerikan halkının desteğini sağlayabilmek için elbette ırkçılık pompalıyordu. Vietnamlılar geri Asyalıydı, Yugoslavlar başları ezilmesi gereken Slav komünistleriydi, Iraklılar, Libyalılar ve Suriyeliler geri ve terörist Araplardı!
Dış politikanın iç politikaya, iç politikanın da dış politikaya yansımaları elbette olurdu. Asyalıyı, Slavı, Arabı bombalanması gereken “geri ırk” gören “beyaz adam” içeride de siyahlara ve hispaniklere düşmanlık geliştiriyordu. Ki o düşmanlığın kökleri, ABD kapitalizminin tarlalarda Afrikalı çalıştırabilmek için onları köleleştirmesi sürecindeydi!
VİRÜSUN EKONOMİ-POLİTİĞİ
ABD’deki ırkçılık karşıtlığı ne yazık ki bu politik çerçeve içinde bir mücadeleye dönüşmüyor; “beyaz polis şiddetine” karşı “siyah öfke” olarak parlıyor ve sönüyor.
1992’de Los Angeles’ta ve 2014’te Missouri’de böyleydi…
Siyah George Floyd’un “beyaz bir polisin” dizlerinin altında “nefes alamıyorum” diyerek can vermesi görüntüsü “siyah öfkeyi” yeniden ortaya çıkardı. Birkaç gün içinde protestolar 25 ABD kentine yayıldı.
Bu kez sorun “beyaz polis şiddeti” olmaktan daha geniş bir şekilde ele alınır mı?
Zor ancak imkânsız değil. Zira bu kez salgınla mücadele sürecinin geniş kitlelere acıyla öğrettikleri var:
Siyahlar ve hispanikler ABD nüfusunun yüzde 32’siydi ancak korona virüsü en çok onlara bulaşıyordu. Çünkü siyahlar ve hispanikler daha çok alt sınıflara aittiler; ya salgından korunamayacak işlerde çalışıyorlardı ya da işsiz, hatta evsiz…
Virüse yakalandıklarında da Amerikan sağlık sektörünün acımasızlığıyla en çok onlar yüz yüze geliyorlardı; sigortasızlık, pahalı tedavi…
İSYANIN İKTİSADİ ZEMİNİ
ABD’de salgın sürecinde 22 milyon Amerikalı işsizlik fonuna başvurdu. Böylece işsiz sayısı 40 milyonu aştı.
Bloomberg’in milyarderler endeksine göre ABD’li “en zenginlerin” serveti 23 Mart’tan 23 Nisan’a, bir ayda yüzde 20 artmıştı.
40 milyon Amerikalı işsizken, 400 Amerikalının serveti tam 3 trilyon dolardı!
Kısacası salgında zenginler daha da zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşiyordu…
İşte bu tablo “siyah öfke”yi, “beyaz polis şiddeti”nden öteye taşımanın iktisadi zeminidir. Ancak bu tür isyanlara doğru programla ve doğru hedefle bir örgütlü kuvvet liderlik yapmadığında, bir süre sonra yorulup sönme eğilimi gösterecektir…
Ama her patlama, aynı zamanda kitlelere öğretmenlik yapmaktadır.
Amerikalılar için de “bir gün mutlaka” vardır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Haziran 2020
Kemalist-Bolşevik ittifakının 100. yıldönümü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/06/2020
ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, “Türkiye’nin Rusya ile işbirliğini genişletme ve güçlendirme ve bazı konularda anlaşmalar elde etme isteğinin ABD’de endişe kaynağı olduğunu” açıkladı (27.05.2020).
ABD endişelenmekte haklı. Zira Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesi ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesine, Doğu Akdeniz’de kaybetmesine ve çok istediği Karadeniz’e girememesine neden olur.
Türkiye’nin “Rusya’ya ilişkileri stratejik değil, taktik” gören bir hükümetle bu işbirliğini ne kadar ileri götürebileceği ayrı konu tabii…
Aralov: Mustafa Kemal’in silah arkadaşı
3 Haziran, Türk-Sovyet diplomatik ilişkilerinin kurulmasının 100. yıldönümü. Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu bu amaçla geçen hafta peş peşe birkaç gün boyunca arşiv fotoğrafları ve tarihi belgeler yayımladı.
Sovyetler Birliği’nin Büyükelçisi Aralov’un faaliyetlerine dair belgeler oldukça önemli. Zira Mustafa Kemal 4 Mart 1922’de cepheyi teftişe çıkarken yanında Aralov’u da götürmüştü.
Aralov, Kemalist-Bolşevik ittifakında öyle önemli bir yere sahipti ki, Taksim Meydanı’nda 1928 yılında yapılan anıtta da yer aldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun sembolü olan anıtta Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla birlikte görülmektedir. Ve Aralov da Mustafa Kemal’in silah arkadaşıdır.
Kurtuluş Savaşı’nın bütçesi
Büyük komutan, yalnızca askerini iyi sevk ve idare eden değil, aynı zamanda savaşın bütçesini de bulabilen komutandır. Ancak böyle komutanlar tarih yazar.
İşte Mustafa Kemal, 1911’den beri kesintisiz savaşan Anadolu halkını bin bir zorluğa rağmen seferber edebilmiş, Tekalifi Milliye (Milli Yükümlülükler) ile iki çift çorabından birini “ödünç” alabilmiştir. Mustafa Kemal yine savaşın bütçesi için de Bolşeviklerle ittifak yapmış, onlardan hem para hem de askeri malzeme almıştır.
İşte Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun yayımladığı bir grup belge de bu yardımlarla ilgili olanlardı. Bolşeviklerin 6 Mart 1921 tarihli Moskova Dostluk Antlaşması’nın ardından Kemalistlere yaptığı askeri yardımlara dair tarihi belgelerdi: İki parça halinde gönderilen 10 milyon altın ruble, iki askeri bot, 22 uçak, 33 bin tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 58 milyon mermi…
Kulağım Karadeniz’de
İki yıl önce Kırmızı Kedi Yayınevi’nde, Kemal Anadol’un bir romanının editörlüğünü yapmıştım: Kulağım Karadeniz’de.
Ancak Kulağım Karadeniz’de dayandığı arşiv belgeleri nedeniyle bir roman olmanın ötesinde, tarihi bir belgeseldi: Kuvayı Milliye Donanması’nın romanı ya da belgeseli…
Kitabın ismi “Kulağım Karadeniz’de”ydi; çünkü Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nın ateşi içinde şöyle demekteydi: “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da.”
Gözü cephede olan Mustafa Kemal’in kulağı Karadeniz’deydi; “Çılgın Türk” denizcilerinin Kurtuluş Savaşı’na taşıdığı malzemelerdeydi.
O malzemeler içinde Sovyetler Birliği’nden yüklenen askeri malzemeler de vardı…
Dostluğu getiren irade: Stalin
Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin içinde Kemalistlerle ittifaka ve onlara askeri yardım yapılmasına “çok sıcak” bakmayanlar da vardı. O nedenle Mustafa Kemal’in beklediği yardım gecikiyordu. Konuyu kim çözdü biliyor musunuz? Stalin!
Kemal Anadol’un belgesel romanından okuyalım: “Ali Fuat Paşa yapılacak askeri yardımın en hızlı biçimde gerçekleşmesini bekliyordu. Mdivani çok rahat ve iyimserdi: ‘Durum eskisi gibi değil. Geçen Moskova’ya gelişinizden bu güne çok yeni gelişmeler oldu. Bundan sonra sizin heyetle temaslar sadece Hariciye Komiserliği’ne bırakılmayacak. Türkiye’ye eskisinden farklı bakılıyor. Milliyetler Komiseri Stalin Yoldaş bu konuya müdahale edecek. Ayrıca Lenin Yoldaş da sürekli bilgi istiyor.’”
Stalin’in Türk heyetiyle yaptığı görüşmeden sonra Lenin’e gönderdiği not çok önemlidir: “Lenin yoldaş, ben, yalnız dün öğrendim ki, (Hariciye Komiseri) Çiçerin, ne hikmetse Türklere aptalca ve provokatörce bir talep ileterek, Van, Muş ve Bitlis’i boşaltmalarını istemiştir. Bu emperyalist Ermeni talebi bizim talebimiz olamaz. Çiçerin’in milliyetçi ruhlu Ermeni telkinleri doğrultusunda Türklere nota göndermesini yasaklamak gerekir.”
Yani sağlam ittifaklar, doğru liderlerle inşa edilebiliyor! Stalin duruma müdahale etmese ve iş Çiçerin’e kalsa, tarihi gelişmeler başka şekilde ilerleyecek, en iyi ihtimalle süreç gecikecekti.
Türkiye’nin ihtiyacı
Bugün Türkiye’yi Kemalistler, Rusya’yı da Bolşevikler yönetmiyor ancak iki ülke -çok doğru olarak- ABD tehdidine karşı işbirliği yapıyor.
Ancak AKP yönetimi bu işbirliğinin “stratejik değil taktik işbirliği” olduğunu söylüyor.
O nedenle Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini stratejik düzeye çıkarmaya ve bunu dış politikasında esas alacak, uygulayacak bir hükümete ihtiyacı var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Haziran 2020
27 Mayıs ve 28 Şubat
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/05/2020
Siyasal iklimler önemlidir; bazılarını yanlış zamanda doğru şeyi söylemekten alıkoyar, bazılarına bile bile yanlış olanı söyletir, çoğunluğu da kendisine uydurtur!
Örneğin dün ekranlarda Fethullah Gülen’i eleştirenlere “Hocaefendimizle ilgili böyle konuşamazsınız” diye medya avukatlığı yapanlar, bugün önüne gelene “Fethullahçı” diye saldırabilmektedir. Örneğin 12 Eylül şartlarında 12 Eylül’ü savunanlar, sonrasında 12 Eylül darbesine karşı olduğunu iddia ederler.
Bunu neden mi belirtiyorum? 28 Şubat sürecinin Genelkurmay Başkanı em. Org İsmail Hakkı Karadayı’nın ölümü ile 27 Mayıs’ın yıldönümünün peş peşe gelmesi siyasal iklimle birleşince, konuyla ilgili çok sayıda yorum yapıldı, yazıldı. Ancak yorumların büyük bir kısmı, yukarıda anlatmaya çalıştığımız siyasal iklime uygundu. Bu nedenle bir karşı-yorum yazısı ihtiyaç oldu:
27 Mayıs: Sandık korundu
Üç idam büyük yanlıştı, tartışılacak yanı yok. Ancak bunun üzerinden toplam bir 27 Mayıs değerlendirmesi yapmak hem bilimsel olmayacaktır hem de “sonucun nedenini” gizleyecektir.
O nedenle, nedene bakmak ve 27 Mayıs öncesi Bayar-Menderes “diktatörlüğünün” uygulamalarını çok kısaca özetlemek gerekir: ABD’nin Marshall Yardımı’nın karşılığı olarak ve NATO’ya girebilmek için Kore’ye Amerikan askerlerine koruma görevi ile Mehmetçik gönderdiler. Kendilerine yakın yargı üyelerine yer açabilmek için yasa değiştirip, yüksek yargı üyelerini gerekçesiz parça parça emekli ettiler. İktidara karşı her haberi cezalandıracak mekanizma kurdular; öyle ki 27 Mayıs’tan önce 800’e yakın gazeteci hapisteydi. Vatan Cephesi kurdular, muhalifleri vatan haini ilan ettiler. DP’ye oy vermeyen Kırşehir ilini ilçe yaptılar. CHP’nin mal varlığına el koydular. İsmet İnönü birkaç kez linç edilmeye çalışıldı. Meclis Tahkikat Komisyonu kurarak, yargının işini de üstlendiler; istedikleri gazeteleri yasakladırlar, istedikleri matbaalara el koydular, istedikleri kişileri tutukladılar. Ülkeyi yanlış ekonomi politikalarıyla iflasa sürüklediler; 1958’de devalüasyon oldu ve TL’nin değeri üç kat azaldı.
Kısacası demokrasiyi kullanarak iktidar olan bir parti, demokrasiyi ortadan kaldırıyordu.
Bu “nedenleri” görmeden “sonucu” bugünkü siyasal iklimle değerlendirmek bilimsel olmayacaktır. Bu nedenler üzerinden sonuç değerlendirildiğinde de ortaya şu gerçek çıkacaktır: 27 Mayıs sandıkla/seçimle diktatörlük kurulmasını önlemiş ve seçimlerin devam edebilmesini sağlamıştır! 27 Mayıs’ın “demokrasiyi kurtaran” bu özelliği, nitekim 1961 Anayasası’na da yansımıştır. Öyle özgürlüklerle dolu bir anayasadır ki, Kenan Evren “27 Mayıs anayasası bize bol geldi” deyip, 12 Eylül Anayasası’nı getirmiştir!
28 Şubat: Fethullahla mücadele
28 Şubat ise bugünkü siyasal iklimde “Amerikancı” diye yaftalansa da Amerikancı değildi, nesnel olarak anti-Amerikancıydı: Birincisi ordu içerisinde ABD’nin kullanımına açık Fethullahçılar başta olmak üzere tarikat örgütlenmelerine tırpan vurdu. İkincisi ABD’nin Ortadoğu planına karşı siyasi ve askeri olarak konumlandı. Üçüncüsü, silahlanmada ABD’ye bağımlılığı kırabilmek ve sonrasında milli silah üretebilmek için, ABD/NATO dışı ülkelerden silah alımına yöneldi.
28 Şubat sürecindeki Fethullahçı tasfiyeler sürdürülebilseydi, Türkiye 2016’da 15 Temmuz darbe girişimini yaşamayacaktı! Ancak siyasi iktidarın desteğiyle önce YAŞ’ta ihraçlar zorlaştı, ardından da tamamen ortadan kalktı. Ve tersine Fethullahçılar siyasi iklimin avantajıyla, sızmak yerine sınav sorusu hırsızlığı ile orduya topluca girmeye başladılar!
Unutmadan, 28 Şubat davası da Ergenekon-Balyoz kumpasları ile birlikte yürütülen Amerikancı kumpaslardan biriydi!
Erdoğan ve Bahçeli’nin bagajı
Siyasal iklim böyledir işte…
Duruma göre 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz aynı kefeye konur, duruma göre 27 Mayıs ve 28 Şubat darbe diye dövülürken, 12 Martçılar ve 12 Eylülcüler övülür!
Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli fiilen 27 Mayıs ve 28 Şubat’tan en fazla yarar gören kişidir: Genel başkanlığını yürüttüğü MHP’yi kuran, yıllarca liderliğini yürüten Alparslan Türkeş 27 Mayıs bildirisini okuyan albay değil midir? Bahçeli 28 Şubat sürecinin sağladığı koşullarda oy oranını artırıp MHP’yi iktidar ortağı yapmadı mı? Kendisi 28 Şubat sürecinde başbakan yardımcısı olmadı mı?
Öreğin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 1998’de Kenan Evren’e aynen şöyle demedi mi: “Sizin zamanında belediye başkanı olacaktım ki, İstanbul’u uçururdum.” Erdoğan AKP iktidar olduktan sonra da birkaç kez Evren’le görüşmedi mi? 2003’teki ilk görüşmeyi daha sonra Evren şöyle özetlemedi mi: “Bana saygılarını, sevgilerini sundu. Bu ülkeye yaptığım iyiliklerden söz etti.”
Ölçü: Kemalist Devrim
Kısacası 27 Mayıs ile 28 Şubat’ı, Amerikancı 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz ile aynı kefeye koymak eşyanın tabiatına aykırıdır.
27 Mayıs ve 28 Şubat, kimi hatalarına rağmen Kemalist Devrim’in devamıdır; 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz ise Kemalist Devrim’e karşı-darbedir!
En ağır siyasal iklimler bile tarihsel gerçekleri silemez…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2020
ABD ile Rusya ‘paylaşım anlaşması’ mı yaptı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/05/2020
Geçen hafta, Rusya’nın Esad’dan vazgeçtiği iddiasını incelemiş ve Kremlin açısından çıkar ve şartların değişmediğini, dolayısıyla Moskova’nın Esad’a desteğinin sürdüğünü belirtmiştik özetle…
Rusya’nın Esad’dan vazgeçtiği iddiasıyla paralel şekilde gündeme sokulan bir diğer iddia da Rusya’nın ABD’yle bir “paylaşım anlaşması” yaptığı iddiasıdır.
Bugün de bu iddiayı inceleyeceğiz.
ABD ve Rusya karşıt cephelerde
Baştan belirtelim: Bu iddianın yer aldığı “analizlerde” somut bir dayanak yok; varsayımlar var, tarihe atıflar var…
ABD ile Rusya (SSCB) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yı paylaşma anlaşması yapabildiğine göre bugün de Ortadoğu için benzer anlaşma yapabilirler, kabulü var…
Anlaşmalar her zaman olur, “paylaşma anlaşması” ise paylaşılacak bir alanda “ortak/birlikte” zafer ilan edilmesini gerektirir çoğunlukla…
ABD ve Rusya Ortadoğu’da karşıt cephededir ve mücadeleleri/çarpışmaları sürmekte hatta Doğu Akdeniz’e genişleyeceğinin işaretlerini vermektedir. Daha dün ABD Donanması bir açıklama yaparak Rus Su-35’lerinin Doğu Akdeniz’de ABD’ye ait keşif uçağına tehlikeli önleme yaptığını duyurmuştur (27.05.2020).
Yani hem bölgesel hem de küresel ölçekte biten bir mücadelenin değil, süren ve daha da keskinleşebilecek bir çarpışmanın işaretleri vardır.
ABD’nin Rusya için bataklık hedefi
Suriye cephesi, Ukrayna cephesi gibi ABD ile Rusya arasındaki çatışmanın bir parçasıdır.
Elbette hemen her çatışmanın sonucunda iyi kötü bir anlaşma olur. Ancak çatışmanın süren doğası nedeniyle henüz öyle bir son gelmemiştir. Dahası ortada bir “paylaşım” süreci de yoktur.
Tersine, ABD’nin Suriye’yi Rusya için bataklık yapma hedefi vardır! ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey bunu açık açık dile getirdi: “Suriye’deki askeri varlığımızı devam ettireceğiz ve amacımız Rusya için Suriye’de savaşı ‘çıkmaz’ haline getirmek” (14.5.2020).
Kısacası “ABD’nin Çin’e yönelmek için Ortadoğu’yu Rusya’ya bırakacağı” iddiası, eşyanın tabiatına aykırıdır.
ABD Ortadoğu’dan er geç çekilecektir (ve parça parça çekilmektedir) ancak bu bölgenin direnişiyle olmaktadır/olacaktır; sözleşmeyi Rusya’ya devretmesiyle değil!
ABD’nin Rusya-İsrail işbirliği rahatsızlığı
Kaldı ki ABD hegemonyası iniştedir ve ABD savunmadır; Ortadoğu bir yönüyle hâlâ ABD’nin Çin’e ve Rusya’ya karşı savunma hattıdır.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun sekiz saatlik İsrail ziyareti, “ilhak planını” konuşmaktan çok ABD’nin Çin-İsrail işbirliğinden duyduğu rahatsızlığı belirtmek içindi. Pompeo, “İsrail’in Çin ile işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv ile önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” demişti (14.5.2020)
Çok değil, iki hafta sonra şu gelişme yaşandı: “İsrail’de yaklaşık 1,5 milyar dolara mal olması beklenen deniz suyu arıtma tesisinin kurulumu için yapılan ihalede son ikiye kalan Çinli bir firma ABD’nin baskıları nedeniyle ihaleden çekildi” (27.5.2020).
Yani ABD, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin Ortadoğu bağını kesebilme sorunu ile karşı karşıyadır ve parça parça asker çekse de, önünde böylesi bir iş olacaktır.
Diğer yandan ABD’nin İsrail’in ilişkileri açısından rahatsızlığı Çin-İsrail işbirliğinden ibaret değildir, Rusya-İsrail ilişkilerinden de rahatsızdır!
Çıkarlar ve şartlar
Diğer yandan elbette müttefikler arasında sorunlar olur ve vardır:
Türkiye ile Rusya arasında Libya konusunda, İran ile Rusya arasında Türkiye’nin İdlib politikası konusunda olduğu gibi.
Ayrıca Moskova, İsrail-İran çatışmasını, her iki kuvvetle de arasını bozmadan yürütmeye çalışmaktadır.
Öte yandan İran’ın Suriye’deki varlığının ABD ve İsrail tarafından Rusya’ya basınç olarak kullanıldığı da ortada.
Kısacası çok parametreli denklemler bunlar…
Konu, insan ilişkisi düzleminde ele alınacak basitlikte değildir; yani “Putin aslında Esad’dan şahsi olarak nefret ediyor” diyerek ya da “Trump’ın damadı Yahudi olduğu için…” diyerek koca bir Ortadoğu analizi yapabilmek mümkün değildir!
Kaide şudur: Çıkarlar ve şartlar değişir, politika o zaman değişir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2020
TRUMP’IN VİRÜS ARŞİVİ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/05/2020
ABD Başkanı Donald Trump 19 Mart’ta yaptığı açıklamada Çin’in korona virüsü konusunda kendilerini geç bilgilendirdiğini iddia ederek, bir “yalan kampanyası” başlattı.
Trump yönetimi bu kampanya boyunca Çin’in “eksik sayı” açıkladığını iddia etmekten, “bilerek bu virüsün yayılmasını durdurmadığını” savunmaya kadar, hatta virüsün Çin’deki bir laboratuvarda üretildiğine kadar bir dizi suçlama yaptı.
YALANIN PANZEHRİ ARŞİVDİR
Trump ve ekibinin bu süreçte Çin’i hedef almak için ürettiği beceriksiz komplolar da, dile getirdiği pervasız yalanlar da ABD emperyalizminin utanmazlık tarihine eklendi.
Ve ABD elindeki medya gücü ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki “profesyonel” Amerikancıların propagandasıyla dünyayı bu yalanlardan hareketle Çin’e karşı kışkırttı.
Oysa Trump yönetimi ocak ve şubat ayı boyunca, bugün iddia ettiği ne varsa, tam tersini söylüyordu.
Ve yalanların panzehri arşivdir: Bugün arşivi açarak Trump’ın çok değil, birkaç ay önce neler söylediğini listeleyeceğiz:
TRUMP ÇİN’İ TAKDİR ETTİ
ABD’de ilk korona virüs vakası 21 Ocak’ta görüldü. Ertesi gün Trump Davos’taydı ve ilk vakanın görülmesi nedeniyle şöyle dedi: “ABD’nin korona virüsüne karşı bir planı var” (22 Ocak 2020).
ABD Başkanı Trump birkaç gün sonra, bir tweet atarak Çin yönetiminin virüsle mücadelesini övdü. Evet, yanlış okumadınız, bugün suçladığı Çin yönetimini övdü: “Çin, korona virüsü sınırlandırmak için çok fazla gayret gösteriyor. ABD, Çin’in çabalarını ve şeffaflığını takdir ediyor. Bu çabalar işe yaracaktır. Özellikle Amerikan halkı adına Devlet Başkanı Şi’ye teşekkür ediyorum.” (25 Ocak 2020).
Bundan iki gün sonra da Trump “Virüs konusunda Çin ile çok yakın iletişim içerisindeyiz” dedi (27 Ocak 2020).
TRUMP: ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ YAPIYORUZ
ABD Başkanı Trump, sonraki hafta da korona virüsle mücadele konusunda Çin’i övmeyi sürdürdü.
Trump, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı üçüncü “ulusa sesleniş” konuşmasında, “Çin hükümeti ile salgın konusunda yakından çalışıyoruz ve işbirliği içindeyiz” dedi (5 Şubat 2020).
Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile korona virüsü konusunda bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra da şu tweet’i attı: “Başkan Şi, çok başarılı bir operasyona önderlik ederken süreci büyük bir disiplinle yönetiyor. Çin’e yardım etmek için yakın bir şekilde çalışıyoruz. Yönetimim, bu tehditten vatandaşlarımızı korumak için gereken tüm önlemleri aldı ve almaya da devem edecekler.” (7 Şubat 2020).
Birkaç gün sonra Fox televizyonuna konuşan Trump, Çin’le işbirliğini sürdürdüklerini yineledi: “Çin ile yakından çalıştığımızı söyleyebilirim. Oraya en iyi uzmanlarımızı gönderiyoruz. Çin’in çok yakında virüsü kontrol altına alacağına inanıyorum. Nisan ayında havaların ısınmasıyla koronavirüs de bitmiş olur.” (11 Şubat 2020).
TRUMP: ÇİN’İN RAKAMLARINA GÜVENİYORUZ
Bugünlerde Trump ve ekibi Çin’i eksik sayı açıklamakla suçluyor ama aslında bu konuda dün Çin’i takdir ediyorlardı.
Trump, korona virüs konusunda 27 Şubat’ta düzenlediği basın toplantısında ABD halkına karşı riskin çok az olduğunu söyledi. Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüştüğünü belirterek, “Şi çok çalışıyor. Çin’in bildirdiği rakamlara güvenebilirsiniz.” dedi (27 Şubat 2020).
Bu süreçte Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien da Çin’i takdir ediyordu. O’Brien CBS’ye yaptığı bir açıklamada “Çin geçmişteki krizlere göre kesinlikle daha şeffaf ve bunu takdir ediyoruz” diyordu.
TRUMP YALANLARA BAŞLIYOR
ABD’de korona virüs nedeniyle ilk ölüm 29 Şubat’ta yaşandı. Ancak Trump hâlâ meseleyi ciddiye almıyordu. Demokratlar bu nedenle Trump yönetimini sert şekilde uyarıdyordu.
Ardından mart ayının ilk iki haftasında ABD’de endişe büyüdü. Ölümler hızla arttı. Trump yönetimi ise hâlâ kamuoyunun beklediği ciddi önlemleri almıyordu.
Neticede ABD’de vaka ve ölüm sayıları çok hızlı yükseldi ve Trump yönetiminin süreci iyi yönetemediği ortaya çıktı.
Trump salgınla mücadeledeki başarısızlığını örtmek için yukarıda özetlediğimiz sözlerinin tam tersine bir şekilde Çin’i suçlamaya başladı. Topu Çin’e atarak durumu kurtarabileceğini savunan Trump, Nisan’da ABD salgının merkezi olunca, yeni yalanlar üretti.
TRUMP’IN SEÇİM KORKUSU
Kasımda yapılacak seçimlerin baskısını hissetmeye başlayan Trump, mayıs ayında ise yalanın dozunu arttırdı. Öyle ki, bugün söylediği yalan, dünkü yalanını bile yalanlayabiliyordu!
Trump o kadar çaresiz ki, salgınla seçimleri bile ilişkilendirdi ve “Çin, Kasım ayında seçimleri kaybetmem için elinden geleni yapıyor” dedi! Sanki Çin sırf Trump seçim kaybetsin diye virüs salgını başlatmıştı!
Öyle ki oğlu Eric Trump bile “Virüs seçimden sonra sihirli bir şekilde çekip gidecek” diyordu (19 Mayıs 2020).
Acı ki Trump’un bu çapsızlığının ve beceriksizliğinin bedelini Amerikan halkı, özellikle de siyahlar ve hispanikler, yani alt sınıflar ödüyor! Hem de canlarıyla…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Mayıs 2020
Çin’in uluslararası sistemi koruma kararı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/05/2020
Önceki yazımızda Pentagon’un Çin raporunu ve ABD’nin Çin’e beş koldan saldırısını incelemiş; tam bu sürece denk gelen Çin’in ünlü “İki Toplantı”sında alınan/alınacak kararları da daha sonra ele alacağımızı belirtmiştik.
“İki Toplantı”, Çin Halk Cumhuriyeti’nin en önemli yıllık siyasi olayıdır: Birisi en üst düzey yasama organı olan Çin Ulusal Halk Kongresi’nin (ÇUHK) toplantısı, diğeri de istişare organı olan Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’dır (ÇHSDK).
Çin’in ‘orta halli refah toplumu’ hedefi
Öncelikle ÇHSDK Ulusal Komitesi Başkanı Wang Yang, ülkesinin 2019 hedeflerini gerçekleştirdiğini belirtti: Çin’in 2019 hedefi Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYİH) yüzde 6 ile 6,5 aralığında büyümesiydi; yüzde 6,1 olarak gerçekleşti. Ekonominin hacmi de 14,38 trilyon dolara ulaştı. Kişi başı gelir de 4.225 doları aştı.
Yıllık hedef geçekleşti ancak Çin açısından esas önemli olan “mutlak yoksulluğu ortadan kaldırma ve orta halli refah toplumu inşasını tamamlama” temel hedefidir.
Wang Yang, bu hedefin de şu üç sütun üzerinde yükselerek gerçekleşeceğini belirtti: kaliteli kalkınma, halkın mutluluğunu sağlama ve sosyal gelişmeye odaklanma…
Bu üç sütun kuşkusuz “önce insan” anlayışının siyasete ve ekonomiye yansımasıydı…
Büyüme hedefi açıklanmadı
Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Li Keqiang ise Çin Ulusal Halk Meclisi’nde hükümetinin hedeflerini açıkladı.
Öncelikle Çin Başbakanı yukarıda da belirttiğimiz o stratejik hedefe değinerek “halkın yaşam koşullarının giderek iyileştiğini” ve “orta halli refah toplumunun tamamen inşa edilmesi için önemli bir temel oluşturulduğunu” belirtti.
Elbette herkesin beklediği öncelikle Çin’in ilan edeceği büyüme oranıydı. Zira Çin 30 yıldır ilan ettiği ve gerçekleştirdiği büyüme oranlarıyla dünya üretiminin liderliğini yürütüyor, ekonomin motoru olma görevini yerine getiriyordu. Öyle ki geçmiş kimi yıllarda Çin’in büyümesini çıkardığınızda, dünya ekonomisi küçülüyordu.
İşte bu nedenle Li Keqiang’ın açıklayacağı sayı önemliydi. Ancak bir ilk gerçekleşti ve o sayı bu yıl ilan edilmedi. Kuşkusuz anlaşılabilir nedenlerle: Salgın küresel çapta sürüyordu ve ekonomi ile ticarette büyük belirsizlikler yaşanmaktaydı.
Çin’in diğer hedefleri
Çin Başbakanı Li Keiqang’ın açıkladığı hedeflerin/kararların öne çıkanları şunlardı:
Ekonomi: Kamu işletmelerinde reformlar ilerletilecek. İşletmelere yönelik vergiler ve kamu hizmeti bedelleri azaltılacak. Çin etkin yatırımı genişletecek; 500 milyar dolarlık yerel özel tahviller çıkarmanın yanı sıra, merkezi bütçeden yatırım için 85 milyar dolar ayıracak. İmalat ve yeni yükselen sektörlerin gelişmesi hızlandırılacak.
Ekoloji: Ekolojik sistemi koruma projeleri hayata geçirilecek.
Sağlık: Kamu sağlığı sisteminin inşası güçlendirilecek. 140 milyar dolarlık “salgınla mücadele özel devlet tahvili” çıkarılacak.
İdari: Hong Kong ve Macao’da uzun vadeli refah ve istikrar korunacak. Merkezi hükümetin “Bir Ülke, İki Sistem”, “Hong Kong’un Hong Konglular tarafından yönetilmesi”, “Macao’nun Macaolular tarafından yönetilmesi” politikaları kapsamlı bir şekilde uygulanmaya devam edecek.
Dünya düzeni meselesi
Li Keqiang’ın açıkladığı kararlar içinde en dikkat çekeni “Çin, merkezinde BM’nin yer aldığı uluslararası sistemi koruyacak” kararıydı. Hükümetin raporunda Çin’in barışçıl kalkınmayı sürdüreceği ve dışa açılmayı genişleteceği belirtiliyor; Çin’in dünya barışına, istikrarına, kalkınmasına ve refahına katkısını sürdüreceği vurgulanıyordu.
Evet, ABD Çin’i “dünya düzenini zayıflatmakla” suçluyordu ve o nedenle bu karar da Çin’in “Amerikan düzenini” savunması gibi yorumlanabilirdi.
Ancak mesele aslında başkaydı: Çünkü son yıllarda mevcut düzeni “bozan” Washington, düzenin korunması gerektiğini savunan da Beijing (Pekin) yönetimiydi.
Örneğin ABD serbest ticarete aykırı olarak gümrük duvarları yükseltiyor, Çin ABD’yi serbest ticarete uymaya çağırıyordu. Örneğin ABD, işine gelmediği durumlarda BM kararlarını hiçe sayıyor; Beijing ve Moskova Washington’u BM çerçevesinde kalmaya zorluyor. Örneğin ABD, kimi askeri anlaşmalardan çıkıyor; buna Moskova ve Beijing itiraz ediyor. Örneğin ABD, Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef alıyor; Çin bu kurumu korumaya çalışıyor.
Ve ABD Çin’in IMF ve Dünya Bankası’nda ağırlığını adım adım arttırmasından da rahatsız, Çin’in bu kurumlara alternatif kurumlar inşa etmesinden de…
Ne anlama geliyor?
Uzun süredir ABD’yi ve Çin’i de inceleyen bir olarak söyleyebilirim ki, ABD’nin esas kaygısı da bu: Çin Amerikan düzenini hem ele geçiriyor ve dönüştürüyor hem de o düzenin alternatifini ağır ağır geliştiriyor!
Bu elbette ABD emperyalizmini geriletiyor ve gelişmekte olan ülkelere de siyasi manevra alanı açıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2020
Pentagon’un Çin raporu ve ‘İki Toplantı’
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/05/2020
Önümüzdeki yıllar, sert sürecek ABD-Çin rekabet yılları olacak. Nitekim salgından önce ABD’nin ilan ettiği “küresel ticaret savaşı” ile zaten başlamıştı bu süreç. Salgın süresince de Beyaz Saray’ın rutin işine dönüştü Çin düşmanlığı…
Dünya tek kutuplu değil artık ve ABD 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapamayacağını biliyor. Hegemonyasının inişe geçtiğini, küresel liderliğinin sonunun geldiğini ve inşa ettiği “dünya düzeni”nin adım adım zayıfladığını görüyor.
İşte Trump yönetimi, ABD’nin, bu süreci geciktirmeye yönelik bir “karma aşı” arayışıydı. Nitekim 2017’de ilan edilen Trump Doktrini ile “önce Amerika” stratejisi belirlenmiş ve Çin, “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edilmişti; Çin’in “Amerikan gücüne, güvenliğine ve zenginliğine meydan okuduğu” değerlendirilmişti.
‘Prensipli realizm’ stratejisi
Şimdi ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Trump Doktrini olarak da bilinen ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni temel alan bir “Çin Raporu” hazırladı. “ABD’nin Çin’e Yönelik Stratejik Yaklaşımı” başlıklı rapor, Beyaz Saray tarafından önceki gün ABD Kongresi’ne sunuldu.
Raporda özetle şu üç adımlı görüş savunuluyor:
1) Çin, mevcut dünya düzenini kullanarak, düzeni kendi ideolojisiyle şekillendirip yeniden kurmaya çalışıyor.
2) ABD, Çin’in mevcut dünya düzenini zayıflatmasına göz yumamaz.
3) ABD, “prensipli realizm” stratejisi çerçevesinde, Çin Komünist Partisi’nin meydan okumasına yanıt vermelidir.
ABD beş koldan saldırıyor
ABD Çin’e fiilen beş koldan savaş açmış durumda:
1) Ticaret savaşı: Çin’in milli geliri, satınalma paritesine göre artık ABD’yi geçti. ABD küresel ticarette yılda yaklaşık 1 trilyon açık verirken, Çin küresel ticarette yılda yaklaşık 500 milyar dolar fazla veriyor. ABD ile Çin arasındaki ikili ticarette de kazanan Çin…
Trump bu nedenle Çin’e küresel ticaret savaşı açtı ve ABD’nin savunduğu “serbest piyasa ekonomisi”nin temel ilkelerinin aksine gümrük duvarlarını yükseltti.
2) Teknoloji savaşı: Avrupa dahil dünyanın 5G altyapısını Çin kuruyor. ABD bu nedenle o altyapıyı kuran Huawei’ye savaş açtı. Ancak Avrupa’yı ikna edemedi.
3) Kuşak ve Yol’u kesme savaşı: Çin’in Asya’dan Afrika ve Avrupa’ya uzanan kara ve deniz ipek yollarına karşı ABD “yol kesme” stratejisi uygulamaya çalışıyor. (Son olarak örneğin İsrail’i Çin’le ilişkilerini sınırlaması konusunda uyardı.)
4) Askeri çevreleme: ABD Çin’i kendi bölgesinden çıkamaması için askeri olarak çevrelemeye çalışıyor. ABD Çin’i güneydoğusundan Japonya-Güney Kore-Filipinler-Tayland yayıyla çevrelemeye çalışıyor.
5) İç karışıklık kışkırtma: ABD Çin’i zayıflatabilmek için Uygur ayrılıkçılığı ile Hong Kong’da karışıklık kışkırtıyor; Tibet sorununu kaşıyor ve Tayvan konusunu kullanıyor.
ABD’nin Çin Komünist Partisi endişesi
Bu beş kola ek olarak, Trump yönetimi son iki aydır da virüs salgını üzerinden Çin’i “yenisi eskisini yalanlayan” sıralı yalanlar üzerinden köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.
Ve Pentagon’ın Çin raporunda da görüldüğü gibi ABD özellikle Çin Komünist Partisi’ni hedef alıyor. Neden?
Çünkü ABD yönetimi şu gerçeği en az Çin yönetimi kadar net biliyor: Çin’in salgınla mücadelesinin başarısı, iki temele dayanıyor; birincisi “Çin’e özgü sosyalizm” sisteminin başarısı, ikincisi de Çin Komünist Partisi liderliğinde halkın ulusal direnişi ve dayanışmacılığı…
ABD bu nedenle Çin Komünist Partisi’ni doğrudan hedef alarak Çin’le ticaret savaşını ideoloji savaşına dönüştürmeye çalışıyor. Böylece ticaret savaşında kuramadığı cepheyi, ideoloji savaşında oluşturabileceğini düşünüyor; bir anti-komünist cephe hedefliyor…
Çin’in yanıtı ne olacak?
İşte bu şartlarda Çin’de “İki Toplantı” başladı. İki Toplantı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin en önemli yıllık siyasi olayıdır: Birisi en üst düzey yasama organı olan Çin Ulusal Halk Kongresi’nin toplantısı, diğeri de istişare organı olan Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’dır.
Bu İki Toplantı’da özetle yıllık ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleri belirlenir.
Her yıl mart ayında yapılan İki Toplantı, salgın nedeniyle mayıs ayına ertelenmişti. Küresel ekonominin geleceği açısından, özellikle “iki Toplantı”da Çin’in belirleyeceği ekonomik hedefin ne olacağı kritik önemde. Zira ekonominin merkezi artık Güneydoğu Asya ve Çin’in ekonomi kararları dünyanın her tarafını yakından ilgilendiriyor.
ABD’nin Çin’i daha saldırgan bir şekilde hedef aldığı, salgın konusunda Çin’e karşı bir cephe oluşturmaya çalıştığı şartlarda, Çin’in yanıtının ne olacağı ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifi içinde önemli bir koridor.
İki Toplantı’da belirlenecek hedefleri de bir başka yazımızda inceleyelim.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2020
Kremlin Esad’ın arkasında
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/05/2020
Son günlerde önemli bir iddia dolaşımda.
Buna göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad’dan vazgeçiyor!
Bu iddianın doğru olduğuna dair elde somut veri yok; en fazla ham analize veri olabilecek propaganda hedefli ham istihbarat var…
Rusya çıkarları için Suriye’de
Öncelikle bu iddianın ele alınış tarzındaki üç yanlışı düzeltmek gerekir:
1) Rusya, Esad’ı savunmak için değil, kendi çıkarları için Suriye’de. O çıkarları savunabilmek de, Esad’ı desteklemesinden geçiyor.
2) Esad, Rusya kendisini desteklediği için değil, iyi direndiği için yıkılmadı. Elbette Rusya’nın desteği çok önemlidir, fazlasıyla değerlidir ancak sonuca etkisi bakımından Esad’ın milletiyle ve ordusuyla direnişinin yanında ikincildir.
3) Rusya, Esad’ı iyi direnebildiği için destekledi; ayakta kalamayacağını düşünseydi bu oranda destek vermez, diplomatik destekle sınırlı kalırdı. Nitekim önce diplomatik destek verdi; kazanacağını gördüğünde de 2015’te sahaya silahlı indi.
Örneğin Rusya, Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi lideri Muammer Kaddafi’ye destek vermemişti. Çünkü hem Libya’daki çıkarları Suriye’deki kadar kritik değildi, hem de Kaddafi’nin direnemeyeceğini hesaplamıştı.
Çünkü Kremlin biliyordu ki Kaddafi Libya’da “sağlam bir devlet” inşa edememişti; Libya hâlâ bir ölçüde kabile/aşiret konfederasyonuydu. Suriye’de ise “sağlam bir devlet” vardı; olduğu da görüldü.
Rusya açısından Doğu Akdeniz’in önemi
Bu durumda Rusya’nın Esad’dan vazgeçtiğini söyleyebilmek için iki şeyin değişmiş olması lazım: Birincisi Rusya’nın Suriye’deki çıkarlarının gerilemesi, ikincisi de Esad’ın savaşı kaybetmesi gerekmektedir.
Ancak tam tersi yaşanmaktadır:
1) Rusya’nın Suriye’deki çıkarları pekişmektedir; Doğu Akdeniz’in büyük önem kazanmaya başladığı şu süreçte Rusya’nın Suriye’de deniz ve hava üsleri bulunduruyor olması kendi hayati çıkarları açısından kritik önemdedir.
Zira Doğu Akdeniz meselesi, aynı zamanda enerji meselesidir. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki hedefi; bölgedeki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılarak AB’nin Rusya’ya bağımlılığının azaltılmasıdır.
Zira Washington, enerji odaklı Alman-Rus işbirliğinin ABD-AB ittifakının altını oyduğunu düşünmektedir.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz meselesi Rusya’yı stratejik düzlemde ilgilendirmektedir ve Moskova’nın Suriye’de varlık bulundurması gelecekteki çıkarları açısından çok önemlidir.
Esad Türkiye, Rusya ve İran’ı birleştirdi!
Gelelim Esad’ın cephedeki durumuna…
2) Esad savaşı kaybetmemekte, tersine kazanmaktadır. Üstelik her gün bir öncekine göre Suriye’de daha çok alanda egemenliğini yeniden oluşturmaktadır.
Dahası Esad’ın kazanması, 2011’de kendisine karşı oluşturulan cepheyi de dağıtmıştır: Suriye’de Esad’a karşı ABD-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar cephesi yoktur artık.
İleride daha iyi anlaşılacaktır: Esad’ın, PYD konusundaki taktik manevralarının, ABD ile Türkiye’nin Suriye’deki işbirliğinin bozulmasında önemli bir payı vardır.
Evet, Esad Ankara’yla bir anlaşma kazanamamıştır ancak en azından Ankara’nın Washington’la birlikte hareket etmediği koşullara kavuşmuştur. Bu da Suriye’nin kuzeyine yönelik taarruzunda elini güçlendirmiştir.
Kaldı ki, Astana Platformu’nun da fiili mimarı Esad’dır! Esad direnemeseydi, Rusya, İran ve Türkiye üçlü işbirliğinin şartları oluşamayacaktı!
Çıkar ortaklığı sürüyor
Sonuç olarak ABD ataktayken bile Esad’ı destekleyen Rusya, ABD gerilerken Esad’a desteğini neden çeksin?
Tersine şartlar Esad için de Putin için de daha uygun hale gelmektedir. Yani şartlar ikilinin işbirliğinin sürmesini gerektirecek uygunluktadır.
Çıkarlar ve şartlar değişir, politika ancak o zaman değişir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2020
ÇÜRÜYEN AMERİKA
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/05/2020
Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’mızda belirttiği gibi, medeniyet, tek dişi kalmış canavardır!
Bunu salgın günlerinde daha da iyi anlıyor ve görüyoruz. İşte o manzaraların sonuncusu:
ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar katıldığı bir televizyon programında aynen şöyle diyor: “Trump yönetimi salgınla çok iyi baş etti. Buna rağmen en çok kurban veren ülke olmamız, Amerikalı azınlıkların dünyanın geri kalanından daha sağlıksız olmalarından kaynaklandı.”
Bu sözleri, ABD yönetiminin salgınla mücadele yönetimindeki beceriksizliğine bahane bulma çapsızlığı diye de okuyabilirsiniz, çürüyen ABD’nin dışavurumu olarak da…
21. YÜZYILIN MALTHUS’U
Evet, ABD emperyalizmi çürüyor! Alex Azar da o çürümenin tipik öznesi…
Büyük ilaç şirketlerinde yöneticilik ve lobicilik yapan, milyonlarca dolarlık serveti olan Alex Azar’ın insana bakışı tipik sömürgeci ve halk düşmanı bakışı…
Azar, bu nedenle bir nevi 21. yüzyılın Malthus’u…
Bir rahip olan Thomas Malthus, 1803’te yayımladığı Nüfus Artışı Hakkında Araştırma adlı eserinde yiyeceklerin aritmetik, nüfusun ise geometrik arttığını iddia etmiş, bu dengesizliğin de salgınlarla ve doğal afetlerle dengelenmesi gerektiğini savunmuştu.
Oysa sorun nüfusun yiyecekten fazla olması değil, küçük bir kesimin yiyeceklerin/gelirlerin büyük bölümüne el koyuyor olmasıydı!
Alex Azar da malların büyük bölümüne el koyan o bir avuç kişiden biridir. O nedenle de sorunun kaynağı olarak Amerikalı azınlıkları, yani siyahları ve hispanikleri görmektedir.
SALGIN ZENGİN-FAKİR UÇURUMUNU BÜYÜTTÜ
Salgın sürecinde daha da netleşen o “çürüyen Amerika” gerçeğini, Bloomberg’de yayımlanan şu haber de aslında teyit ediyor:
“Koronavirüs salgını ABD’de sosyo-ekonomik eşitsizliği ortaya çıkardı. Salgın düşük gelirli insanları daha fazla etkiledi. Amerikan marketlerinde et satışları neredeyse durdu, ağırlıklı olarak yüksek gelirli insanların alışveriş yaptığı marketlerde ise durum tam tersi.”
Kısacası salgın, zenginle fakir arasındaki uçurumu daha da büyüttü; hem de dünyanın en gelişmiş(!), en büyük ekonomisi olan ABD’de!
1 MİLYON EVSİZ AMERİKALI
İşte “çürüyen Amerika”ya işaret eden bir gelişme daha…
Colombia Üniversitesi’nin araştırmasına göre ABD genelinde evsiz olan 568 bin Amerikalıya, salgın nedeniyle bu yıl 250 bin kişi daha katılabilir!
Yani evsiz Amerikalı sayısı 1 milyona yaklaşabilir!
Düşününüz, Soğuk Savaş boyunca anti-komünizmin öne çıkan propagandalarından biri komünist Rusların küçücük çirkin evlerde ama liberal kapitalist Amerikalıların kocaman güzel evlerde yaşadığıydı!
Evet, komünistlerin evi küçüktü ama bir evleri vardı!
Oysa emperyalist ABD’de evi olmayan, sokaklarda yaşayan yüzbinler var ne yazık ki…
ABD İÇİN GÖRÜLMEMİŞ DÖNEM
Amerikalı Prof. Dan O’Flaherty ülkesinin olağanüstü bir döneme girdiği konusunda uyarıyor:
“Benzeri görülmemiş bir dönemdeyiz. Bugün hayatta olan hiçbir Amerikalı işsizlik oranının yüzde 10’a çıktığı bir zamanı görmedi.”
FED’in, IMF’nin, Dünya Bankası’nın endişeleri ve uyarıları peş peşe geliyor…
Amerikan ekonomisi ne zaman toparlanabilir, kimse kesin bir takvim açıklayamıyor.
Görünen o ki tablo ABD için daha da kararacak.
AMERİKALILARIN İHTİYACI ÇİN DÜŞMANLIĞI DEĞİL, ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ
İşte Trump yönetiminin aslında büyük bir çaresizlik içinde hemen her gün dile getirdiği Çin yalanlarının nedeni işte bu “çürüyen Amerika” tablosudur!
Sistemin “beyaz efendileri” sorumluluğu dışarıda Çin’e, içeride ise siyalarla hispaniklere yükleyerek, kendi eserleri olan “kara tablo”yu gözlerden uzak tutmaya çalışıyorlar.
Ancak nafile…
ABD yönetimi ne iç kamuoyunu inandırabiliyor ne de uluslararası arenada müttefiklerini ikna edebiliyor.
Amerikalıların büyük bir bölümü de, ABD’nin çoğu müttefiki de Beyaz Saray’ın “Kasım seçimlerine” yönelik sürdürdüğü Çin düşmanlığını bırakarak Pekin yönetimiyle salgına karşı küresel işbirliği yapmasını istiyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Mayıs 2020