Archive for category Politika Yazıları

ERDOĞAN’IN TGB KORKUSU

Başbakan Erdoğan’ın Ankara Üniversitesi’nin açılışını yapması “ileri demokrasimiz” açısından bir ilke daha vesile oldu. Şöyle ki, öğrenciler “uslu” ve “yaramaz” diye ikiye ayrıldı. Üniversite yönetimin yaptığı bu ayrımla oluşturulan listeler açılış günü kapıdaki polislere verildi. Polisler gelen öğrencinin kimliğine bakıp, ismi listede varsa içeri aldı, ismi yoksa içeri sokmadı!

Yani üniversite açılışına üniversite öğrencisi sokulmadı!

Böylesi bir kepazeliğin tek gerekçesi vardı: Başbakan Erdoğan’ın öğrenciler tarafından protesto edilmesini engelleyebilmek.

Bu kafayla üniversiteleri kapatmak zorunda bile kalırlar. Zira protestolar çığ gibi büyüyecek…

GÜL KOKULU REKTÖRLER

Bu son uygulama, üniversitelerin ne hale getirildiğini de ortaya koyuyor. 5-6 yıl önce Cumhuriyete sahip çıkan üniversitelerin çoğunun yönetimi, artık iktidara yandaşlık yapma yarışına soyunmuş akademik bademlerle dolu!

Sadece kendi oyuyla rektör olabilenler bile var…

Bilim ve Gelecek Dergisi’nin son sayısı gelinen yeri anlamamızı sağlıyor. Dergi, son sayısında Türkiye’nin rektör haritasını çıkarmış. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün hangi kriterlerle rektör atadığını, Cemaat-AKP kadrolaşmasının geldiği boyutu, muhalif öğretim üyelerinin nasıl cezalandırıldığını, ayrıntılı incelemiş…

Sonuç olarak üniversiteler, bilimsel bilginin üretildiği merkez olmaktan hızla uzaklaşıyor…

AKP KAFESLEDİ, TGB ÇUVALI ÇIKARTTI!

Erdoğan cephesinden bakılınca bu korkunun dayanakları fazlasıyla görülüyor kuşkusuz…

Örneğin AKP, Türk askerinin başına çuval geçirilmesini “büyük devletler özür dilemez” diyerek geçiştirmiş, “ne notası, müzik notası mı” diyerek durumdan memnuniyetini sergilemişti. Ancak Türkiye Gençlik Birliği TGB, hem de birkaç kez, yakaladığı ABD askerinin başına çuval geçirerek onurumuza sahip çıkmıştı…

Örneğin AKP, ABD’yle birlikte TSK’yi kafeslemiş ama TGB “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek gençliğin vatansever sesi olmuştu…

Sayısız örnek için yerimiz yok… Ama AKP’nin TGB’den neden korktuğunu en somut olarak ortaya koyan bir eylemi anımsatarak bitirelim: TGB, bu 19 Mayıs’ta polis rakamlarına göre 250 bin genci Taksim’de toplamış ve “Bağımsız Türkiye” için ant içmişti…

İşte şimdi o andın devamı olarak 29 Ekim’de, Ankara’yı, Cumhuriyet’in başkentini “bağımsız Türkiye” sloganlarıyla inletmeye hazırlanıyorlar…

TELGRAFÇI HAMDİ’NİN TORUNLARIYIZ

Erdoğan’ın korkusu öyle bir noktaya gelmiş ki, artık milli, ulusalcı, solcu gazetelere ambargo uygulamaya bile kalktı.

Nafile… Telgrafçı Hamdi’nin “su borusundan füze yapan” torunları için gazetecilik yapabilmenin sınırları yoktur!

Gelin bugünkü Ufuk Ötesi’ni, Erdoğan’ın durumunu anlatan bir fıkrayla bitirelim:

Napolyon, tekrar dünyaya gönderilmiş. Önce Beyaz Saray’da akşam yemeğinde ağırlanmış. Yemek bittiğinde Napolyon, Obama’ya şöyle demiş: ‘Sizin elinizdeki silahlara sahip olsaydık, Waterloo’da savaşı kaybetmezdik…’

“Ardından Rusya ağırlamış kendisini. Yemek bittikten sonra Napolyon, Putin’e dönmüş: ‘Sizdeki bu KGB bizde olsaydı, Waterloo’da savaşı kaybetmezdik…’

“Nihayet Ankara’da ağırlanmış Napolyon… Yemekten sonra yine konuşmuş: ‘Çok şanslısınız Mösyö Tayyip. Sizdeki bu mükemmel basın bizde olsaydı, Waterloo’da kaybettiğimizi kimse öğrenmeyecekti…

Türkiye yıkıldığınızı, ambargo uyguladığınız bu milli, ulusalcı, solcu gazetelerden duyacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2012 

, , ,

Yorum bırakın

EL ARABIYA’NIN KAYNAĞI BARANSU MU?

Suudi Arabistan-Katar-Türkiye yerel destekli Atlantik baskısının sonuç vermediği Suriye’ye yönelik yeni kışkırtmalar tezgâhlanıyor. Bu kışkırtmalarda El Arabiya televizyonu ile Anadolu Ajansı’nın rol aldığını görüyoruz.

1) Dubai merkezli Suudi televizyonu El Arabiya, Suriye’de düşen Türk F4 uçağıyla ilgili bir haberle Türk kamuoyunu Şam’a kışkırtmaya çalıştı. El Arabiya, özetle F4 pilotlarının sağ ele geçirildiğini, Lazkiye’ye götürülüp sorgulandığını, sonra da uçağın düştüğü bölgeye götürülüp denizin dibine yerleştirildiğini, Şam’ın tüm bunları Rusya’nın direktifiyle yaptığını iddia etti.

El Arabiya’nın iddiasını dayandırdığı her iki belge de, üslubundan mührüne kadar sahteliği sırıtan cinstendi… Öyle ki, birkaç çapsız yandaştan ötesini harekete geçirmeye bile yetmedi.

Haliyle Rusya habere sert tepki gösterdi ve iddiaları hayal ürünü olarak niteledi.

Ankara da iddialara sahip çıkamadı. ABD bile haberi “komplo” olarak niteledi. ABD Dışişleri sözcüsü Victoria Nuland “Bizim kanallarımızda hiç bu yönde bilgiler görmedim. Büyük bir komplo teorisi gibi görünüyor.” diyerek El Arabiya’nın kışkırtmasını sahiplenemedi.

İlginçtir, bu kışkırtma haberi El Arabiya’dan önce, Mehmet Baransu gündeme getirmişti. Baransu, 23 Temmuz tarihli ve “Pilotlar sonradan mı öldürüldü” başlıklı Taraf’taki yazısında Suriyeli muhalifleri kaynak göstererek El Arabiya’nın şimdi yaptığı haberi duyuruyordu.

2) Anadolu Ajansı, “Mısır, Suriye’ye Arap askeri müdahalesini destekliyor” diye bir haber yaptı önceki gün… Anadolu Ajansı’nın haberine göre açıklamanın sahibi, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin danışmanı Seyf Abdülfettah’tı.

Abdülfettah kendisine dayandırılan haberi sert bir şekilde yalanladı. Seyf Abdulfettah, “Ben danışman olmadan önce bir üniversite hocasıyım ve söylediğim sözlerin saygınlığına inanırım, sınırlarımı aşmam” dedi ve Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan haberin Mısır’ın yüksek çıkarlarına ve ulusal güvenliğine darbe vurmayı amaçladığını belirtti.

HEDEF DÖRTLÜ KOMİSYON

Kuşkusuz bu iki haber de Şam kayasına çarpan kuvvetlerin “yeni bir hamle” arayışıdır.

Arayışın çapsızlığı ise çaresizliklerindendir. Artık böylesi kışkırtıcı haberlerin yaratacağı etkiden bile medet ummaktadırlar.

Sadece Ankara’yı değil, Kahire’yi de kışkırtmaya çalışmaları anlamlıdır. Zira Ankara ve Kahire’yi ilgilendiren en öncelikli konu Suriye’dir ve iki ülke de İran ve Suudi Arabistan’la birlikte “Dörtlü Komisyon” isimli yeni bir platformda bir araya gelmişlerdir.

Bu iki kışkırtıcı haberin de bu komisyonun çalışmasını baltalamayı hedef aldığı ortadadır.

Her ne kadar değerli Hasan Bögün, bu komisyonun her şeyden önce Türkiye’ye Suriye sahnesinden çekilme fırsatı doğuracağı fikrimize katılmasa da, gelişmeler bizi doğrulmaktadır.

Nitekim Dörtlü Komsiyon’un 26 Eylül’de yapılması gereken üçüncü toplantısı ABD’nin Suudi Arabistan üzerinden yaptığı müdahaleyle belirsiz bir takvime ertelenmiştir.

İlk toplantısı Dışişleri Bakan Yardımcıları seviyesinde, ikinci toplantısı ise Dışişleri Bakanları seviyesinde yapılan Dörtlü Komisyon toplantıları, mazeret bildiren Suudi Arabistan’sız yapılmıştı. Ancak daha fazla ilerletilemedi…

Zira Washington açısından en kabul edilemez durum Ankara ve Tahan’ın aynı masaya oturmasıydı…

Bunu bilen İran en başından beri Türkiye’ye şu teklifi yapıyordu: “Siz muhaliflerle, biz de yönetimle yakınız. İki tarafı da ancak biz bir araya getirir ve bu meseleyi bölge yararına çözeriz.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2012

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN BAŞKAN, ÖCALAN BAŞBAKAN

AKP Kongresi’ni özetlemek gerekirse, “TSK hapiste, Barzani konuk, Öcalan muhatap, basın yasaklı” diyebiliriz… Konuk Barzani konuşurken AKP’lilere “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganı attırılması, bu özeti tamamlıyor.

AKP’nin Barzani’yle gurur duyması normaldir ve yerindedir. Zira Erdoğan da, Öcalan da, Barzani de aynı cephededir. Her üçü de ABD’nin BOP’unda “Diyarbakır’ı bir merkez” yapmakla görevlidirler.

ECEVİT DEĞİL, ERDOĞAN ANLADI

Erdoğan’ın “tarihi” denilen konuşmasında sık sık Turgut Özal’a gönderme yapması, “devamıyız” demesi de bu görevi gereğidir. Nitekim Erdoğan-Özalan-Barzani üçlüsü, ABD’nin Özal’a verdiği “Federasyon” görevi için vardırlar…

Bülent Ecevit “ABD bize Öcalan’ı niye verdi, anlamadım” demiştir ama Erdoğan anlamıştır!

ÖZAL, BARZANİ’YLE FEDERASYON KURACAKTI

“Özal’ın Kürdü” olarak isimlendirilen ve Özal’ın federasyon görevi için o dönem Iraklı Kürt liderlerle görüşen Nurettin Yılmaz, yıllar sonra çıkardığı “Yakın Tarihin Tanığıyım” adlı kitabında ve Neşe Düzel’e verdiği röportajda açıkça belirtmişti: “Özal, Barzani ve Talabani ile federasyon kuracaktı.” (Taraf, 24 Kasım 2008)

İşte bugün de Erdoğan, Barzani’yle federasyon kurmak istiyor. Hem de Öcalan’ı dâhil ederek!

Öcalan’ın da sürece doğrudan dâhil edildiğini salt Erdoğan’ın onu muhatap ilan etmesinden anlamıyoruz elbette… Perde arkasında yürüyen “özerklik” çalışmasından biliyoruz…

BDP’Yİ AŞAN AKP MODELİ

Bildiğiniz gibi “demokratik özerklik” bir kavram olarak Öcalan tarafından gündeme getirildi ve Oslo’da AKP-PKK müzakerelerinde masaya kondu. Ardından BDP tarafından 14 Temmuz 2011’de ilan edildi.

Ancak BDP’nin ilanı yeterli değildi… Yeni CHP tarafından “yerel yönetimler özerklik şartındaki çekinceler kaldırılmalı” diye kamuoyu imal edilmeli, ardından da AKP TBMM’ye getirmeliydi…

Nitekim AKP bu konuda ciddi bir çalışma da sürdürüyordu. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu artık bu çalışmanın müjdesini vermektedir.

Ensarioğlu Başbakan Erdoğan’ın emriyle “Yerel yönetimleri güçlendirme” tasarısı üzerinde tam bir yıldır çalıştıklarını, tasarıyı TBMM açıldığında gündeme getireceklerini söylüyor. (Taraf, 1 Ekim 2012)

Peki, Erdoğan’ın emrini verdiği çalışma nasıl bir şeymiş? Ensarioğlu hiç çekinmeden söylüyor: “BDP’nin özerklik modelini de aşan ciddi bir reform hazırladık.”

BDP’nin özerklik modelini de aşan bir AKP modeli, kuşkusuz Kuzey Irak’ın himayesini ve federasyonu işaret ediyordur!

AMERİKAN PADİŞAHLIĞI SİSTEMİ

Peki, Barzanistan’ın himaye edileceği şartlarda Öcalan’ın durumu ne olacak? Yanıt yine AKP’li Ensarioğlu’ndan…

“PKK silahla başımıza gelmesin” diyen AKP milletvekili, “PKK seçime girsin, seçildikten sonra gelsin” diyor!

Bu durumda artık federasyonun bir parçasına Barzani, bir parçasına da Öcalan hükmeder… Erdoğan ise ancak böyle bir modelde padişah olur. Tabii hepsinin üstünde bir ABD başkanı olduğu müddetçe!

ACİL GÖREV: MİLLİ MERKEZ

ABD “Türk-Kürt Federasyonu” projesini ilk kez 1965’te Ankara’nın önüne getirdi. Ardından 1974’te ve 1986’da… Washington 1991 ve 2003’te de bizzat Irak’a saldırarak projesini ilerletti. Ergenekon tertibiyle de bu sürecin önündeki engelleri yıkmaya çalıştı…

Şimdi yeni bir aşamaya soyunuyorlar!

İşte “milli merkez” bu yüzden yakıcı bir ihtiyaç haline gelmiştir. Milli merkezde yer almayanlar ve örgütsüz kalmaya devam edenler, tarihte bu yıkım sürecinin gizli özneleri olarak yer alacaklardır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ekim 2012

, , , ,

Yorum bırakın

28 ŞUBAT, İSRAİL RADARINI REDDETTİ

E. Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, “Balyoz” isimli kitabında Türkiye-İsrail gerginliğinin bilerek çıkarıldığını söylüyor.

Dün incelemiştik… Em. Org. Ergin Davos krizinden önce gerçekleşen kimi olayları anlatıyor ve şu saptamayı yapıyordu. Amaç, Türkiye’nin Araplar nezdinde itibarını artırarak İran’ın bölgesel liderliğini engellemek!

Bugün yine Balyoz kitabında yer alan ve füze kalkanı projesinin ne anlama geldiğini resmi ağızlardan ortaya koyan olaylara göz atacağız.

RADAR, VURULACAK İLK HEDEFTİR

E. Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun açıkça saptıyor: “Füze Kalkanı yani radarın savunma amaçlı olduğu söylense de durum biraz farklıdır.”

Peki, durum neden farklıdır? AKP Hükümeti’nin bu kalkanla ilgili halka açıkladıkları yoksa doğru değil mi?

Em. Org. Ergin Saygun, “şu anda bir nükleer tehlike dengesi” olduğuna dikkat çekiyor: “Bu dengeye eskiden ‘Karşılıklı İmha Garantisi’ derlerdi. Kısacası ‘o atarsa ben de atarım’ veya ‘ben onu vurursam o da beni vurur’.”

Em. Org. Saygun, işte Malatya-Kürecik’e yerleştirilen bu radarın dengeyi bozduğunu saptıyor: “Siz onu vuruyorsunuz ama o sizi vuramıyor. Onun için de ‘karşı taraf’ bunu taarruzi bir imkân ve kabiliyet ve kendisine bir tehdit olarak kabul ediyor. Bu nedenle de bir çatışma anında bu radarlar ilk vurulacak hedeflerden olarak kabul ediliyor.

İSRAİLLİ GENERAL: SIĞINAKLARA KAÇARSINIZ

Em. Org. Ergin Saygun, bu kalkan konusunun 1997-98’de de gündeme geldiğini aktarıyor. “O zaman İsrail radar koymak istiyordu ülkemize” diyen Saygun radarın hedefini açıklıyor: “Türkiye ve Ürdün’e birer radar konacak, İran’ın atacağı füzeleri İsrail bu iki radarın verdiği bilgilerle kestirme yolu ile tespit edebilecekti.”

O sırada Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda J-5 Strateji Daire Başkanı olan Saygun, “Başkanlığın görüşü bu girişime karşı çıkmaktı. Görüşümüz sonradan bir Genelkurmay Başkanlığı görüşü olarak kabul edildi.” diyor ve İsrail’in talebinin 28 Şubat sürecinde reddedildiğini açıklıyor.

Em. Org. Ergin Saygun ile İsrailli muhatabının bu konudaki tartışması ise oldukça anlamlı: “İsrail Savunma Bakanlığı Müsteşarı Em. General Ivri Ankara’ya gelip benimle görüştü. Kendisine bu radarın bize ne fayda sağlayacağını sordum. ‘Füzenin atıldığını tespit edip sığınaklara kaçabilirsiniz’ dedi. ‘Radarla beraber füze de verilirse teklifi inceleriz’ dedim. ‘Füze veremeyiz’ deyince de görüşme bitti.

Bunun üzerine “Türkiye’nin bir miktar füze ihtiyacının” karşılanması için ABD devreye girer: “Birkaç gün sonra ABD Büyükelçiliği’nden beni ve eşimi, füzesavar sistemini yerinde görmek için her türlü masraf kendilerince karşılanmak üzere ABD’ye davet eden bir mektup aldım. Teşekkür ederek daveti reddettim.”

BALYOZ, TSK’Yİ HİZAYA SOKMA TERTİBİDİR

Bu anlatılanlardan sonra dün başlıktan sorduğumuz sorumuzu yineleyelim: “Kim daha İsrailci? AKP m, TSK mi?”

28 Şubat’ın ABD-İsrail kaynaklı olduğunu düşünenler, Ergin Saygun’un Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabını mutlaka okusunlar.

Görülecektir ki Balyoz tertibi, ABD’nin 1995’te “hizadan çıkmaya” başlayan Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokma tertibidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2012

, , , ,

Yorum bırakın

KİM DAHA İSRAİLCİ? AKP Mİ, TSK Mİ?

Başlıktaki soru kuşkusuz tuhaf. Ancak “TSK İsrailcidir”, “28 Şubat ABD-İsrail kaynaklıdır” gibi iddiaların çokça dillendirilmesi nedeniyle sorduk bu soruyu…

Üstelik artık bizi bu sorunun yanıtına götüren bazı resmi açıklamalar da var…

OBAMA’NIN ‘MODEL ORTAKLIĞI’

Başbakan Erdoğan’ın Davos’da “one minute” demesiyle başlayan ve Mavi Marmara saldırısıyla doruğa çıkan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili en başından beri şu tezi dile getirdik: Obama’nın ABD başkanlığı döneminde, AKP Hükümeti’ne İran’ın etkisini sınırlama ve Tahran’ı izole etme görevi verildi. Nitekim Suriye’yle neredeyse ortak kabine kurma noktasına kadar getirilen ilişkiler, Tahran’ı yalnızlaştırmak içindi… Türkiye’nin İran’dan rol çalabilmesi ve Ortadoğu’da Araplar nezdinde bir yer edinebilmesi için de Filistin meselesine sarılması ve dahası İsrail’le ilişkilerin seviyesini düşürmesi gerekirdi.

Davos’ta başlatılan kriz bu nedenleydi. Nitekim siyaseten gerilimli olan ilişkiler, ekonomiye hiç yansımamış, hatta Türk-İsrail ticaret büyüklüğü her yıl artmıştır.

İSRAİL GERİLİME DAVOS’DAN ÖNCE BAŞLADI

Eski Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabında işte bu sürece ışık tutan çok önemli bilgiler paylaşıyor.

Em. Org. Saygun, ABD ve İsrail’in, Türk-İsrail ilişkilerini bilerek bozduklarını savunuyor. Em. Org. Saygun’un iddiasının dayanağı ise “one minute” krizinden önce meydana gelen şu olaylar:

1) İsrail uçakları 7 Eylül 2007 günü Akdeniz üzerinden Türkiye’ye girdi, bir süre Türkiye-Suriye sınır hattında uçtu ve ansızın Suriye’ye girerek bu ülkedeki kimi hedefleri vurdu. İsrail uçakları, sonra aynı rotayı izleyerek ülkesine döndü. Üstelik büyük pervasızlıkla, yakıt tanklarını da Türkiye topraklarına attı! Türk Ordusu olaya sert tepki gösterdi. Türkiye İsrail’den özür istedi. ABD ise “İsrail gerekçesini açıklayınca siz de hak vereceksiniz” diyerek Türkiye’yi yumuşatmaya çalıştı.

2) ABD’deki önemli Yahudi kuruluşu ADL, hiç gündemde olmamasına rağmen ve genel çizgisine aykırı olarak 2008 yılında “Ermeni soykırımı vardır, olmuştur” açıklaması yaptı. ADL’yi peşi sıra diğer Yahudi kuruluşları izledi.

Oysa İsrail ve Yahudi kuruluşları, Yahudi Soykırımı’yla aynı kefede olmaması için dünyada başka hiçbir soykırım olmadığını hep savunagelmişti…

Siyasi gündemimize pek gelmeyen bu olaya en sert tepkiyi yine Türk Ordusu verdi ve örneğim Genelkurmay Başkanı İsrail’e yapacağı resmi ziyareti iptal etti.

3) İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, BM’nin Lübnan’daki barış gücü UNIFIL bünyesinde görev yapan Türk Deniz Kuvvetleri’ne mensup bir firkateyne radar kilitledi. Bu, uçakların her an gemiye füze atabilecek bir pozisyona geçtikleri anlamına gelmekteydi. İsrail, TSK’nin uyarılarına rağmen bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. En sonunda Türk Ordusu, İsrail’i sert bir şekilde uyardı.

Türkiye’nin Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’i davet etmemesi, ABD’nin de bu yüzden katılmaması, işte bu süreçtedir.

AMAÇ İRAN’I ENGELLEMEK

Em. Org. Ergin Saygun, kimi başka örnekler de veriyor ve İsrail’in ABD bilgisi dahilinde, Türkiye-İsrail ilişkilerini neden bilerek bozmaya çalıştığını sorguluyor.

Em. Org. Saygun’un saptaması önemli: “ABD’nin Irak’tan çekilmesinin bölgede boşluk yaratacağı, Şii yayılmasının artacağı, İran’ın Arap Yarımadası’na girmesinin İsrail için büyük tehdit oluşturacağı ortadaydı. Boşluğu İran yerine Türkiye doldurmalıydı. Ancak Araplar, Türklere karşı kuşkuluydu. O nedenle Türkiye’nin Araplar nezdindeki itibarı artırılmalıydı. Bunun en çabuk, etkili ve sonuç vermesi kesin olan uygulaması ise Türkiye ile İsrail’in arasını açmak, kavga ettirmektir.” (Ergin Saygun, Balyoz, s.286)

Em. Org. Ergin Saygun’un Balyoz isimli kitabından hareketle “kimin daha İsrailci” olduğunu sorgulamayı sürdüreceğiz. Sırada “Füze Kalkanı” tartışmaları var…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

FEDERASYON MÜZAKERESİ

AKP’nin Oslo’daki muhataplarından Zübeyir Aydar, yeni müzakere sürecine kendi kamuoylarını hazırladıklarını açıkladı.

AKP Hükümeti’nin gittikçe yoğunlaşan “müzakere” içerikli açıklamalarının da, Türkiye’yi sürece hazırlama amaçlı olduğu anlaşılıyor.

Anımsayalım: Önce Bülent Arınç sahne almış ve “belki MİT şu anda PKK’yle görüşüyordur” demişti. Ardından Adalet bakanı Sadullah Ergin sahneye çıkmış ve “Öcalan’ı da sürece dâhil etmek gerekir” diyerek vitesi yükseltmişti. Nihayetinde Başbakan Erdoğan ekranlardan “Oslo sürecine yeniden başlayacaklarını” ilan etti.

Böylece tıpkı PKK gibi AKP da kamuoyunu müzakereye hazırlamış oldu.

MÜZAKERE HAZİRAN’DA BAŞLADI

Bu süreçte terörün dozu da artırılmış ve bıkkınlık yaratılarak, toplumun müzakereye razı edilmesi amaçlanmıştır.

Ancak müzakerelerin zaten başladığını, Haziran ayında Abdullah Öcalan’ın sık sık MİT Bursa Bölge Başkanlığı misafirhanesine götürüldüğünü anımsatalım. Nitekim ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone “PKK Hüseyin Aygün’ü müzakereleri engellemek için kaçırdı” diyerek, sürecin varlığına işaret etmişti.

Öncesinde yapılan Mesud BarzaniKemal Burkay ve Tayyip ErdoğanLeyla Zana görüşmeleri de bu çerçevededir.

DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA MÜZAKERESİ

Peki, yeni dönemdeki müzakerelerin hedefi nedir?

Ana hedef, bizzat Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında ifade ettiği gibi “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı merkez yapmaktır” yani Türk-Kürt federasyonudur.

Ana hedef için geçen yıllarda hayli yol alındı, çeşitli aşamalar geçildi.

Yeni aşama, Türkiye’nin güneydoğusuna, Irak’ın kuzeyindekine benzer bir statü vermektir. PKK bunu “demokratik özerklik”, AKP ise yerel yönetimlerin güçlendirilmesi diye isimlendiriyor. Pratikte aynı şeydir.

Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde ilan edeceği de budur. Nitekim şartlar oluşmuş, “çevrenin” güçlendirilmesi için “merkez” olabildiğince zayıflatılmıştır. Balyoz kararını ve TSK’nin “kafeslenmesini”, merkezin zayıflatılması olarak da değerlendirebiliriz.

Erdoğan’ın yol haritası” olarak basına servis edilen üç aşamalı planın ikinci aşaması “yeni Oslo sürecinin” hedefini ortaya koymaktadır. İkinci aşamada, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezden yerele iktidar devredilmesi, yerelin mali olanaklarının artırılması gibi adımlar var.

ORTAK YOL HARİTASI

Ancak “Erdoğan’ın yol haritası”nın aslında “Öcalan’ın yol haritası” olduğunu özellikle vurgulamalıyız.

Öcalan’ın “Türkiye’de demokratikleşme sorunları, Kürdistan’da çözüm modelleri – yol haritası” başlığını taşıyan 15 Ağustos 2009 tarihli raporu, fiilen AKP Hükümeti’nin Açılım kılavuzuydu.

55 sayfalık raporun son bölümünde yer alan önerilerin bir kısmı, geçen zaman içinde uygulandı. Sırada adım adım uygulanması istenen “demokratik özerklik, yeni anayasa ve başkanlık sistemi” var.

Bu üç hamleyle birlikte, milli devlet yıkılmış ve federasyona geçilmiş olacak.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

SURİYE SAHNESİNDEN ÇEKİLMEK

Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan “Dörtlü Komisyon”un, Ankara’nın Suriye sahnesinden “onurlu” çekilebilmesi için bir fırsat olduğunu dile getirmiştik geçen hafta… “Suriye sorunu yerelleşiyor” ve “Erdoğan tuzaktan çıkabilir mi?” başlıklı iki yazımıza, hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler gelmişti…

Aradan geçen bir haftada durum ne peki?

ÖSO KOMUTANI: ANKARA BİZİ KOVDU

1) Özgür Suriye Ordusu ÖSO Askeri Konsey Başkanı Tuğg. Mustafa el Şeyh, hafta sonu AP ajansına yaptığı açıklamayla, komuta merkezini Türkiye topraklarından taşıdıklarını açıkladı.

Oysa AKP Hükümeti’nin açık desteğiyle kurulan ve faaliyet gösteren ÖSO, resmi internet sitesinde komuta merkezinin adresini Hatay diye ilan edecek kadar pervasızca hareket ediyordu…

Denilebilir ki, bu karar göstermeliktir ve sadece AKP Hükümeti’ni kamuoyu nezdinde rahatlatmak için alınmıştır. Böyle bile olsa, ÖSO’nun komuta merkezini Türkiye toprakları dışına taşıdığını açıklaması, Esad karşıtı cephe açısından bir olumsuzluğa işaret etmektedir.

Nitekim mesele çok daha özel anlamlar içermektedir. ÖSO bu kararı her ne kadar “isyancı gruplar arasında daha fazla bölünme oluşmasını önlemek üzere” aldıklarını açıklasa da, kararın ana nedeninin, Ankara’nın “Suriye sahnesinden çekilme” adımlarıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Örneğin ÖSO’nun üst düzey komutanlarından Ahmet Hicazi, “Ankara’nın kendilerine Türk topraklarını terk etmek ve komuta merkezini Suriye’ye taşımak için belli bir süre vermesi” nedeniyle bu kararı aldıklarını açıklamaktadır.

DAVUTOĞLU: SURİYE SINAVINI KAYBEDİYORUZ

2) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “AKP Kongre hazırlıkları” gerekçesiyle katılmadığı BM toplantılarında Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun konuşmasını nasıl buldunuz? Esad’a 15 gün süre tanıyan, “bölgeyi dizayn ediyoruz” diyen, kendisini “düzen kurucu” olarak niteleyen Davutoğlu, artık şöyle diyordu: “BM ve uluslararası sistem Suriye’de sınavı kaybetmek üzere.

3) Aydınlık’tan Rafet Ballı, İran dini lideri Ayetullah Hamaney’in temsilcisi Hüseyin Şeriatmedari’yle röportaj yaptı. İran’a göre Başbakan Tayyip Erdoğan, Suriye politikasından dolayı pişmanlık işaretleri vermeye başladı.

4) Suriye krizi üzerinden yaşanan cepheleşmede, Irak merkezi yönetimi İran’la yan yana durmuştu. AKP Hükümeti ise Bağdat’a karşı Erbil’le birleşiyordu. Dahası Erdoğan, Maliki’ye karşı İyad Allavi ve Tarık Haşimi’yi destekliyor, hatta yargılanan Haşimi’yi Türkiye’de saklıyordu. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, Irak merkezi yönetimini devre dışı bırakan bu yaklaşımı, Ankara-Bağdat ilişkilerini neredeyse kopma noktasına getirdi.

Ancak yukarıda sıraladığımız gelişmelerle eş zamanlı olarak, Ankara Bağdat’a da iyi niyet gösterisi yaptı. “”Erdoğan’ın Maliki’ye sürpriz bir davet yaptığı” haberlerinin basına servis edilmesi, yeni bir yönelime işaret olarak algılandı.

ERDOĞAN’A KAÇIŞ YOLU

Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan Suriye Temas Grubu’nun ya da diğer ismiyle Dörtlü Komisyon’un Ankara’ya Suriye sahnesinden çekilme fırsatı sunduğu görüşü, önemli analistlerce de dile getirilmeye başlandı. Örneğin üçüncü dünya konulu kitaplarıyla tanınan Prof. Vijay Prashad

Prashad Asya Times için yazdığı 22 Eylül tarihli uzun analizinde, bizim 20 Eylül tarihli “Suriye sorunu yerelleşiyor” başlıklı yazımızda dile getirdiğimiz görüşlere yakın şeyler söylüyordu: “Suriye’nin sarp bir şekilde Balkanlaşması, Irak Kürdistan’ının yanı başında bir Suriye Kürdistan’ı üretebilir. Şemdinli’deki yeni cephe, Erdoğan’ın Suriye’deki ayaklanmaya verdiği desteğin bedelini gösterdi. Erdoğan siyasetinin neticeleri, ordudaki düzensizlik, ABD başkanı Obama’nın Türkiye’den ‘daha fazlasını’ istemesi eşliğinde Türkiye’nin omuzlarına bindi. Mursi’nin Temas Grubu, Erdoğan hükümetine aşırı taahhütlerinden bir kaçış yolu sunmaktadır.” (Dünya Bülteni, 22 Eylül 2012, Çev. Alpaslan Balcı)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

HİLMİ ÖZKÖK’ÜN KASETİ

Balyoz kararı sonrası konuşan Hilmi Özkök, yargılamanın adil yapıldığını, cezaların ağır olsa da kanunun gereği olduğunu, mahkemenin titiz davrandığını ve karara şaşırmadığını belirtti.

Özkök’in dört gazeteye manşet olan sözlerine göre, darbeciler adilane bir şekilde yargılanmıştı; üstelik karar bu işlere yeltenecekler için de derslerle doluydu.

Bu sözlere bakılırsa, “Özkök olmasaydı, darbe yapacaklardı”, “Özkök ve Yalman darbeyi önledi” diyenler haklıydı.

Oysa Avukat Celal Ülgen, Ergenekon davasında 3 Ağustos 2012 günü tanık olarak dinlenen Hilmi Özkök’e “Genelkurmay Başkanlığı görevinizde bir darbe girişimine tanıklık ettiniz mi, böyle bir duyum aldınız mı?” diye sormuş, Özkök, gayet açık bir şekilde “hayır” demişti.

Daha 1,5 ay önce Genelkurmay Başkanlığı döneminde “darbe girişimine tanıklık etmediğini, bu yönde bir duyum almadığını” söyleyen Özkök, 1,5 ay sonra “darbecilerin” yargılanmasını nasıl adil bulmuştur, verilen karara neden şaşırmamıştır?

Bu tuhaflığın sebebi nedir?

BARANSU YALANLANMADI

Balyoz tertibinde bavuluyla yer alan Mehmet Baransu, 16 Mart 2012 akşamı Karadeniz TV’de yayımlanan Hulki Cevizoğlu’nun “gazeteciliğin sınırları” konulu programında şu sözleri dile getirdi:

Hilmi Özkök’ün darbelere nasıl karşı çıktığı ortaya çıkacak. Bugün kıymeti bilinmiyor ama ileride heykeli dikilecek. Hilmi Özkök’ün bugün konuşamamasının iki nedeni var. Birincisi darbe yapacak olanlara karşı durması, ama gereğini yapamaması. Bir de, aldığı devlet terbiyesi ile ‘darbe ne var, ne yok’ diyor. Gizli ses kayıtlarına göre, darbeden haberi olduğu ortaya çıkacak, darbe var derse…” (Yeni Çağ, 18 Mart 2012)

Baransu, çok açıkça Hilmi Özkök’ün de kaseti olduğunu, “gizli ses kayıtlarına göre” diyerek o kasetten bizzat haberi olduğunu söylüyordu…

Nedense bu kaset olayının pek üstünde durulmadı. Tıpkı Baransu’nun “2004’de İsviçre’den para dolu bavulla dönen AK Partili…” diyerek yine bir “sırrı” ifşa etmesinde olduğu gibi, muhatapları sessizliği seçtiler.

DÖRT KRİTİK TARİH

Üzerinden aylar geçmesine rağmen Özkök’ün Baransu’yu yalanlamaması, kasetin varlığını doğrulamaktadır.

Bu durumda akıllara şu iki soru gelmektedir: Kaset ya da kasetler kimdedir? Kasetlerle hangi konular çözülmüştür?

Bu sorulara yanıt ararken üzerinde durmamızı gerektiren dört kritik tarih vardır:

1) ABD’nin Ankara Büyükelçilik Müsteşarı Robert Deutsch, 10 Aralık 2002’de Washington’a gönderdiği kriptoda, Hilmi Ökzök’ün Genelkurmay Başkanlığı’nı AKP-Ordu ilişkisi açısından bir şans olarak gördüğünü belirtiyor.

2) CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, 25 Mart 2003’te “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik” diyor.

3) ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, 18 Nisan 2003’te Washington’a gönderdiği kriptoda Türk Ordusu’nda üç kanat bulunduğunu; bunların Atlantikçi, Milliyetçi ve Avrasyacılar olduğunu belirtiyor.

4) ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, 6 Haziran 2003’te Washington’a gönderdiği kriptoda, Hilmi Özkök’e karşı olan 7 generali belirliyor: “Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman, Jandarma Komutanı Org. Şener Eruygur, Birinci Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan, İkinci Ordu Komutanı Org. Fevzi Türkeri, Ege Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon ve MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç. Yaşar Büyükanıt’ın ise ikili oynadığı söyleniyor.”

Bu dört kritik tarihin çevresinde gelişen olayları da anımsayalım: Siyasi yasaklı Tayyip Erdoğan, Hilmi Özkök’le görüşebilmek için ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e mektup yazarak ricacı oldu; ABD, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesini Özkök’ün liderlik yapamamasına ve altını ikna edememesine bağladı; ABD, Kuzey Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirdi; MİT’in “Ergenekon şeması” Genelkurmay Başkanlığı’na sunuldu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2012

, , , ,

Yorum bırakın

NEŞET ERTAŞ: EZİLENLERİN FERYADI

Büyük Usta Neşet Ertaş’ı yitirdik dün…

Kimimiz onu Türkü Baba, kimimiz de Bozkırın Tezenesi diye bildik. Ama her şeyden önce bir Kırşehir Abdal’ıydı o…

Abdal’dı, yani mazlumun yanında, zalimin karşısındaydı…

Sarı Saltuk’ların, Baba İshak’ların günümüzdeki temsilcilerindendi…

Türkülerinde “zorbalık eyleyip yanlışa sapma, tepeden bakarak konuşma boşa” demesi Abdal’lığındandı…

Nasreddin Hoca’nın hemşerisiydi…

Hoca’ya softa diyenlere kızar ve “Nasreddin Hoca softa değildir. Bizdendir, o da Bektaşi’dir” derdi…

‘EŞİT OLSUN SANA BANA’

Yaşamı yoksullukla, gurbet ve ayrılıklarla doluydu…

Daha çocukluğunda tanışmıştı ayrımcılıkla, dışlanmışlıkla: “İşte ‘insanlar topraktan, Abdallar fışkıdan yaratılmıştır’ diye bizi aşağılıyorlardı.”

Dünya cennettir insana, eşit olsun sana bana” sözleriyle özetlediği yaşam felsefesi o günlerin izini taşır…

O kadar eşitlikçidir ki, yıllar sonra devlet sanatçısı yapılmak istendiğinde karşı çıkmış ve “ayrımcılık bu” diyerek Süleyman Demirel’in teklifini reddetmiştir.

BİR ÇUVAL UN BIRAKMADAN GİTTİ

Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yapan sadece türküleri, bozlakları değil, erdemli yaşayışıdır.

Ki o ölümsüz bozlaklar, erdemli yaşamın sonucudur aslında…

Büyük Usta’nın, şu sözleri işte o erdemli sanatçıyı özetler: “Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek parası lazım. Bunun fazlası, fazladır. İnsan tam ömre göre ölçmeli onu. Bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir.

‘BU BENİM’ DİYEMEYENLER

Babadan alınan bir erdemdir bu…

Nitekim Neşet Ertaş, babası, ustası Muharrem Ertaş’ı şöyle tarif ediyor: “Babam hiçbir türküsüne sahip çıkmamıştır, halk adına söylemiştir. Yani hiçbir şeye ‘bu benim’ dememiştir babam.

‘Bu benim’ diyemeyen bir babanın evladı olarak Neşet Ertaş, hep yoksulun yanında olmuştur, gözleri önce yoksulu görmüştür: “Nere gittimse ben, öyle fiyakalıları değil, ayakkabısının altı yırtık olanı görürdüm yürürken.

BOZLAK İSYANDIR

Neşet Ertaş, babasını aşamadığını söyler hep…

Oysa aşmıştır, “aşamadım” derken hem de…

Büyük Usta’dır, usta müzisyendir…

Neşet Usta, Almanya’da, Belçika’da, Hollanda’da Avrupalı müzisyenlere bozlak konserleri vermiştir. Hem de mikrofonsuz… Avrupalılar onu “gözlerini yumarak, kıpırdamadan” dinlemişlerdir.

Cem Karaca, Neşet Ertaş’ın ustalığını şu sözleriyle vurgulamıştır: “O bizim milli caz sanatçımızdır.

Büyük Usta, Musa Ağacık’a verdiği röportajda şöyle tarif etmiştir Bozlak’ı: “Bozlak bir feryattır Musa gardaş. Feryadın bir başka anlamı da derdini isyan ediyor. Bizimki ezikliğin feryadı…

Ve dün son defa isyan etti ve gitti Usta…

“Son ekmeğini yedi ve bir çuval un” yerine “Avrupa kurban olsun kara kaşına” diyerek ve Açma Zülüflerin’i, Zahidem’i, Gönül Dağı’nı, Mühür Gözlüm’ü, Gayrı Dayanamam’ı, Yalan Dünya’yı bize bırakarak gitti Usta…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Eylül 2012

Yorum bırakın

BALYOZ TÜRKİYE’NİN NÜRNBERG’İ DEĞİLDİR

Cengiz Çandar, Balyoz davasını “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiş… Balyoz’u doğrudan Nürnberg’e bağlamak sırıtacağı için de, araya “Yunanistan cuntasının” yargılanmasını sıkıştırmış.

Çandar’ın neden böyle bir benzetmeye soyunduğu önemli, zira bu benzetme bile Türk Ordusu’nun neden hedef alındığını ortaya koymaktadır.

Gelin önce Nürnberg davasını kısaca anımsayalım:

NÜRNBERG SOYKIRIM DAVASIDIR

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Almanya’da kurulan Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, tarihe Nürnberg duruşması diye geçti. Bir “savaş suçları ve soykırım davası” olan bu davada toplan 24 Nazi yargılandı.

İntihar eden Hitler ve Goebbels’den sonraki en yetkili isimler olan bu 24 kişiden beraat eden de vardı, idamla cezalandırılan da…

Örneğin Franz von Papen beraat etmişti, Karl Dönitz 10 yıl, Rudolf Hess ömür boyu ceza almıştı, Hermann Göring ise idamla cezalandırılmıştı. Hatta Gustav Krupp gibi sağlık nedenleriyle davası düşen bile vardı.

Her neyse, sonuçta savaş ve soykırım mahkemesinde topu topu 24 Alman Nazi yargılanmıştı. Suçları milyonları katletmekti!

YUNAN CUNTASI İLE BALYOZ’UN TEMEL FARKI

Haliyle böyle bir davayı alıp Balyoz’la eşleştirmek, hem içeriği açısından hem de biçimi açısından mümkün değildir. Bunu bilen ama meseleyi oraya bağlaması gereken Çandar da, araya bir geçiş mahkemesi örneği eklemiş ve Yunanistan’ı 1967-1974 yılları arasında yöneten cuntanın 1975’te yargılanması olayını konu edinmiş.

Bu örneğin bile Balyoz’la eşleştirilemeyeceğini vurgulayalım. Yunanistan’ı 7 yıl yöneten bu cuntanın üyesi olarak sadece 23 subay yargılanmış ve dava bir ayda neticelenmiştir. 3 kişi idam, 13 kişi ömür boyu, 5 kişi 20 yıl ceza almış, iki kişi de beraat etmiştir.

Darbe yapıp 7 yıl işbaşında kalan bir cuntadan 23 kişinin yargılanması ile olmayan bir darbenin davasında 365 kişinin yargılanması ve 325 subayın cezalandırılması nasıl eşleştirilir?

BALYOZ, NEMRUT MUSTAFA DİVANIDIR

Peki, Cengiz Çandar, üstelik arada hiç benzerlik yokken, neden Balyoz Davası’nı “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiştir?

İşte Balyoz davasının anlamı buradadır, Türk Ordusu’nun neden hedef alındığının işareti bu benzetmededir.

Çünkü Türk Ordusu’nu “savaş suçlusu ve soykırımcı” ilan etmek istiyorlar.

“Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” gibi yalanları Orhan Pamuk gibi isimlere bu nedenle söyletiyorlar ve hatta yalana ciddiyet katabilmek için Pamuk’a Nobel bile veriyorlar!

Teröristle mücadele eden askerleri “savaş suçlusu” gibi gösterip, bu yüzden yargılıyorlar. Türk Ordusu’nun 1 numarasını “terör örgütü yöneticisi” diyerek suçlamaları bundandır.

Açılımlar bu nedenle yapıldı.

Biliyorlardı ki, Türkiye bir kez Ermeni soykırımı yaptığını kabul etse, Kürt soykırımı yalanına daha rahat sarılabilecekler…

Türkiye’nin parçalanması ve Büyük Kürdistan’ın inşası işte buralardan geçmektedir. Türkiye’nin direnci buralardan kırılmaktadır. Türk Ordusu’nun elleri işte böyle bağlanmaktadır.

Balyoz “Türkiye’nin Nürnberg’i” değildir ama “başkanlığını Nemrut Mustafa Paşa’nın yaptığı, Damat Ferit’in vatanseverleri yargılamak için kurduğu Divan-ı Harb-i Örfi” Mahkemesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın