Archive for category Politika Yazıları
ÇİN’İN ORTADOĞU POLİTİKASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/12/2012
BİLGESAM heyetinin Çin ziyaretiyle ilgili raporunu dün incelemeye başlamıştık. Bugün Çin’in Ortadoğu politikasını ve tek tek ülkelerle ilişkisinin ne boyutta olduğunu inceleyeceğiz.
BİLGESAM heyetine bu konuda bilgi veren isim ise aynı zamanda Çin’in Medeniyetler İttifakı’ndaki temsilcisi olan Prof. Dr. Pan Guang.
SURİYE KRİZİ TİCARETİ VURDU
Porf. Pan ülkesinin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinin genel olarak çok iyi olduğunu ancak son gelişmelerin Çin’in bölge ülkeleriyle yürüttüğü ticareti olumsuz etkilediğini belirtiyor. Prof. Pan, bölgedeki istikrarsızlığın riskleri, dolayısıyla ulaşım ve sigorta maliyetlerini artırdığına dikkat çekiyor. Örneğin sigorta şirketleri şu anda Suriye’ye gönderilecek malları sigorta etmiyor ve Çin bu nedenle Ortadoğu ile ticaretini Dubai merkezli yürütmek zorunda kalıyor.
Tek tek Ortadoğu ülkeleri ile Çin’in ilişkisine göz atacak olursak:
LİBYA
Pekin, Libya’daki kriz başlayınca bu ülkede çalışan 36 bin Çinli işçiyi tahliye etmiş. Libya şimdi bu işçilerin yeniden gönderilmesini talep ediyor ancak Pekin’in önceliği Libya’da kalan parasını kurtarmak.
IRAK
Prof. Pan Guang, Çin’in Irak’la, özelikle de kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu belirtiyor. Prof. Pan, Cumhurbaşkanı Talabani ile bir sorunlarının olmadığını vurguluyor.
İRAN
Prof. Pan Guang Pekin’in İran konusunda üç ilke doğrultusunda hareket etiğini belirtiyor:
Çin’in birinci ilkesi, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması… Pekin bunu kabul edemeyeceğini ilan etti.
Çin’in ikinci ilkesi, İran’a karşı her türlü askeri harekâta karşı olması… Pekin bu ilke doğrultusunda İran nükleer krizinin askeri seçenekle çözülemeyeceğini savunuyor. Prof. Pan, İran’ın nükleer tesislerini imha etmeye dönük bir askeri harekâtın tüm Ortadoğu’yu çatışmaya sürükleyeceğine dikkat çekiyor ve böylesi bir saldırının İran’daki reform çabalarına zarar vereceğini belirtiyor.
Çin’in üçüncü ilkesi ise bu ülkedeki menfaatlerinin korunması… Prof. Guang ülkenin İran’da yatırımları bulunduğunu, İran’dan petrol ithal ettiğini, finansal ilişkiler yürüttüğünü belirtiyor ve bu nedenle ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına destek vermediklerini ancak BM yaptırımlarına uyduklarını söylüyor.
SURİYE
Prof. Pan Guang, Suriye konusunda Pekin’in yaklaşımının Moskova’dan farklı olduğunu, çünkü Rusya’nın bu ülkede askeri üssü bulunduğunu ve iki ülke arasında silah satış anlaşmaları olduğunu belirtiyor. Pan, Çin’in böyle bir ilişkisi olmadığını ancak Suriye’ye yabancı askeri müdahaleye karşı olduklarını söylüyor.
Muhalefetle bir sorunları olmadığını, Esad yönetimi ile de iyi ilişkileri bulunduğunu ve bu iktidarı Suriye’nin merkezi yönetimi olarak tanımaya devam edeceklerini kaydeden Pan, ülkesinin Annan ve İbrahimi planlarına destek verdiğini belirtiyor.
Pekin, Suriye krizinin geldiği bu aşamada her şeyden önce ateşkesi gerekli görüyor.
FİLİSTİN-İSRAİL
Çin Filistin’in kendi devleti olmasını savunuyor ve bu nedenle Filistin’in BM üyeliğini destekliyor. Pan Guang bununla birlikte Pekin açısından İsrail’in güvenliğinin önemli olduğunu ve Hamas’ın roket saldırılarını durdurması gerektiğini savunuyor.
Çin iki tarafı da müzakerelere ve anlaşmaya teşvik ediyor. Prof. Pan Guang ihtilafın çözümünde ABD ve AB’nin de gayret göstermesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Aralık 2012
İYİ Kİ DARBEYE TEŞEBBÜS ETMEMİŞLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/12/2012
Anımsarsınız, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Ergenekon tertibiyle tutuklanan generaller için “iyi ki bunların zamanında savaşa girmemişiz” demişti. Biz de önceki günkü Ergenekon duruşması sırasında benzer bir düşünceyi geçirdik zihnimizden: “İyi ki bu generaller darbe yapmaya teşebbüs etmemiş, zira rezil olurlardı.”
Neden böyle düşündüğümüzü açıklayalım.
Bildiğiniz gibi Silahlı Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla açılan davada beş yıl geride kaldı ancak bırakın terörü, ne örgüt bulabildiler ne de silah?!
Durum böyle olunca haliyle davaya silah yerleştirmeye karar verdiler. Şöyle ki, 2006 yılındaki bir davayı, üstelik neticelenmişken, Ergenekon davasıyla birleştirdiler. Akıllarınca, bu davada yargılanan dört kişi üzerinden Ergenekon Örgütü’ndeki silahı bulmuş olacaklar!?
ERGENEKON’A İKİ SİLAH BULUNDU!
Hâkimin okuduğu(!) ek iddianameye göre bu dört kişi Ergenekon örgütüne silah temin etmekle suçlanıyor. İddianameyi dinledik; 1. kişi 2. kişiye “silah var mı” diye sormuş, o da “ben de yok ama 3. kişide vardır” demiş. 3. kişi de “ben de yok ama size bulurum” deyip aramaya başlamış. Birkaç kişiyi silsileyle atladıktan sonra 4. kişiden silah bulunmuş.
Yapılan pazarlıklar neticesinde iki adet tabanca 5 bin 400 liraya alınmış! İşte Silahlı Ergenekon Terör Örgütü’nün silahları!
Bu arada sanıklar savunma için kürsüye çağrıldıklarında yaşlarını da öğrenmiş olduk. En büyüğü 1980 doğumlu. Olay olduğunda, yani 2006 yılında en büyüğü 26 yaşındaydı.
Haliyle şunu düşündük. 100 yıl önceki olayların bile müsebbibi ilan edilen, içinde Genelkurmay Başkanı’nın, Genelkurmay 2. Başkanı’nın, Jandarma Genel Komutanı’nın, 1. Ordu Komutanı’nın, sayısız madalyalı özel kuvvet subaylarının, Öcalan’ı sorgulayan Albay’ın, PKK’ye aman vermeyen binbaşıların, yüzbaşıların, özel harekatçı polis şeflerinin yer aldığı bu örgüt silah bulamamış da, 2006 yılında bu dört gence mi silah temin etmek için başvurulmuş?!
Dilerseniz İnönü’nün tabiriyle “hadi canım sende” deyin, dilerseniz internet fenomeni olan belediye emekçisinin tabiriyle “oğlum bak git” deyin!
KEYFİ MUHAKEME KANUNU
Yukarıda ünlemle bırakmıştık, yeniden vurgulayalım: Ek iddianameyi hâkim okudu! Haliyle “iddia makamı olan savcı ne yaptı peki” diye soruyorsunuzdur. O da, reddi hâkim talebinde bulunan avukatların dilekçesi için mütalaa verdi!
“İddianameyi neden hâkim okuyor” itirazına verilen yanıt ise şöyleydi: “CMK’de hâkim okuyamaz diye bir madde yok.” Pekala bir avukat da okuyabilir demek ki, nasılsa “avukat okuyamaz” diye bir ifade de yok!
Verilen ilk arada durumu İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal’a sordum. “CMK değil, KMK uygulanıyor” dedi ve KMK’nin ne olduğunu açıkladı: “Keyfi muhakeme kanunu.” Bir avukatın “İngilizcede C harfi K okunur” demesi duruma hem ironik hem de trajik bir anlam kattı.
SİLİVRİ NOTLARI
Gelelim sanıklardan notlara… Deniz Yıldırım ve Mehmet Perinçek, artık Hikmet Çiçek’i Galatasaraylı kabul etmiyormuş çünkü Çiçek’te hafiften Aziz Yıldırım hayranlığı başlamış. Çiçek hayranlığını bizzat teyit etti.
Daha önce Babalar ve Kızları’nı yazmıştık biliyorsunuz, hani Veli Küçük’ü kızı Zeynep Küçük’ün, Dursun Çiçek’i kızı İrem Çiçek’in savunuyor oluşunu… Şimdi bir de Baba ve Oğlu var. Erkan Önsel’in oğlu stajını bitirmiş, ruhsatını almış ve o gün ilk defa avukat olarak duruşmada yer alıyordu. Erkan ağabeyin haklı gururu gözlerinden okunuyordu.
Mustafa Balbay Ankara’daki evinin ODTÜ’nin 100.yıl girişinin yanında olduğunu belirtti ve ekledi: “O nedenle ben de ODTÜ’lüyüm, hepimiz ODTÜ’lüyüz.”
Bitirirken belirtelim; iki de birbirine zıt şey dikkatimizi çekti. Biri çok sanıklı bu davanın o gün duruşmada bulunan tek müdahil avukatının uzun uzun Sözcü okuması… Diğeri de Şükran Soner’in Çağlayan’da Odatv davasını izleyip, öğleden sonra da koştura koştura Silivri’deki davaya yetişmesi… Şükran ablanın bu zahmetli yolculukları belediye otobüsüyle yaptığını da belirtelim ki, Silivri’ye bir türlü gelemeyen büyük köşelerin küçük yazarları bir parça utansın!
HOŞGELDİN SONER YALÇIN
Hukuk skandalları içinde bir de güzel haber vardı aynı gün. Soner Yalçın nihayet tahliye oldu. Böylece Odatv davasında tutuklu Odatv’ci kalmadı!
Kalan iki tutuklu sanık olan Yalçın Küçük ve Hanifi Avcı için artık durum daha da abes. Küçük, yöneticisi olduğu iddia edilen Ergenekon davasında tutuksuz ama üyesi olmakla suçlandığı Odatv davasında tutuklu!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2012
AMERİKAN İSLAMCILARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/12/2012
ABD’nin İran’ı “günümüzün Marks’ı” diye, İran’ın da Tayyip Erdoğan ve AKP’yi “Amerikan İslamcısı” diye nitelemesi çok önemli iki saptamadır.
Birinci saptama, kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayan bir ülkenin ne denli anti-emperyalist olabileceğini, ikinci saptama ise İslamcıların, bölgede emperyalizmin en önemli aracı da olabileceğini ortaya koymaktadır.
İslamcı akımların emperyalizmle ilişkisinin bu kadar birbirine zıt olabilmesi ve emperyalist ABD’nin Müslüman Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı işgal etmesine, Suriye’ye savaş açmasına İslamcıların neden sessiz kaldığı hatta bir bölümünün açık destek verdiği ayrıca incelenmelidir.
Biz bugün Başbakan Erdoğan’ın neden Amerikan İslamcısı ilan edildiği üzerinde duracağız.
ERDOĞAN – MÜSLÜMAN KARDEŞLER İLİŞKİSİ
Gerçi sorumuzun yanıtı ortadadır. Erdoğan’ın neredeyse tüm politikaları ABD yararınadır ve Washington adınadır. Ama Tahran’dan AKP’ye yöneltilen geçmişteki itirazlarla birleştirilince, meselenin bir de Erdoğan – Müslüman Kardeşler MK ilişkisi olduğu görülmektedir.
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaklardır. Biz de 1 Ekim 2011 tarihli “Erdoğan’ın savaş çıkartacak teklifi” başlıklı yazımızda bu ilişkiye değinmiştik. Okumayanlar için kısaca anımsatalım. Erdoğan Beşar Esad’a, kabinenin dörtte birine MK üyelerini almasını istemişti, karşılığında da ayaklanmanın bastırılmasında Şam’a yardımcı olma sözü vermişti.
Çünkü MK örgütünün Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Erdoğan’ın arkadaşıydı ve MÜSİAD Yüksek İstişare Heyeti üyesiydi. MK’nin ikinci önemli adamı Cemalettin Kerim de hem MÜSİAD üyesiydi hem de Mazlum-Der ile İHH’nin faaliyet sponsoruydu.
Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’ın verdiği bilgiye göre, Suriye Cumhurbaşkanı 2009’da İstanbul’a geldiğinde Erdoğan Gazi Mısırlı’yı Esad’la tanıştırmış ve ondan arkadaşının faaliyetlerine yardımcı olmasını istemişti!
Erdoğan-MK ilişkisi geçmişe dayanıyor. Örneğin İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri raporunda ve DGM hazırlık soruşturması raporunda, MK’nin Ürdün sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır sorumlusu Hasan Huvaydi’nin bir otelde gizlice Tayyip Erdoğan’la görüştüğü bilgisi var.
Daha da geriye gidersek tabi, Erdoğan’ın 70’li yıllarda MK’nin kolu olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği WAMY üyesi olduğu bilgisiyle karşılaşıyoruz. Örneğin 90’larda MK’nin sözcüsü olan Kemal Helbavi, Erdoğan, Rabbani ve Enver İbrahim gibi isimlerle burada tanıştığını söylüyor ve “Hepimiz işe WAMY’de başladık” diyor!
Jöntürk isimli internet sitesinde yayımlanan şu tablo, yazdıklarımızdan daha fazlasını içermesi bakımından önemlidir:
SAİD RAMAZAN CIA’YE ELEMAN KAYDEDİLDİ!
MK’nin Mısır’da “Özgürlük ve Adalet Partisi” ismiyle iktidar olması, ABD’nin bir halk hareketi karşısında “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” stratejisinin sonucudur. ABD, çok eskiye dayanan MK çalışmasıyla bu örgütün bir kanadını “Amerikan İslamcısı” yapmayı başarmıştır.
Jöntürk internet sitesi bu konuda da dikkat çekici bir bilgi sunuyor. 1928 yılında Hasan El Benna tarafından kurulan örgütün 1950’lerde Benna’nın damadı Said Ramazan aracılığıyla en azından bir kanadının CIA güdümüne sokulduğu anlaşılıyor.
Said Ramazan MK’yi etkinleştirmek ve Kahire’ye karşı kalkan bulmak için 1953 yılında Washington’a gidiyor ve ABD Başkanı Dwight Eisenhower ile görüşüyor.
Sağ başta elinde kâğıt olan Said Ramazan, emperyalizmin desteğini aradığı 4 yılın sonunda, 1957 yılında CIA ajanı Robert Dreher tarafından “şirket”e eleman olarak kaydediliyor!
Nitekim Washington o yıllarda Sol ve Arap Milliyetçiliğine karşı İslamcı akımları kullanmayı planlıyor.
ABD Türkiye’de de Fethullah Gülen gibi isimlere Komünizmle Mücadele Dernekleri kurdurarak ve kimi İslamcı kesimleri Kanlı Pazarlarda kullanarak Sol’la ve Kemalizm’le mücadele etmiştir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2012
PKK: ERGENEKON’DA YARGILANAN TSK YENİLDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/12/2012
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile PKK yöneticisi Duran Kalkan’ı bir ortaklıkta buluşturan ne olabilir?
Hayır, birinin dağda olması, diğerinin de “ben de dağa çıkardım” demesi değil. Zira Arınç, Başbakan Erdoğan’ın ayarından sonra “düz ovada siyasete devam” kararı aldı.
Peki, o zaman bu iki isim hangi konuda ortaklar, hangi söylemde mutabıklar?
TÜRK SUBAYI KARŞITLIĞI
Anımsayacaksınızdır. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Ergenekon davasında yargılanan subaylar için şöyle demişti: “Allah’a çok şükrediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş, yoksa bunların savaşacak halleri yok.”
Arınç sonrasında Sakarya’da yaptığı bir konuşmada da generallere seslenmiş ve “Türkiye’de AK Parti iktidarı var. Meydan okuyoruz.” demişti.
“Mevlithan ve hafızlar, bizim manevi komutanlarımızdır” diyen Arınç, geçen yıllar içinde her vesileyle Türk subayı karşıtlığını sergilemişti.
Bülent Arınç’ın şahsında cisimleşen bu TSK karşıtlığı, AKP’nin en önemli politikasıydı. Öyle ki AKP MKYK üyesi Yasin Aktay, “Türk devleti ile PKK’nin savaştığını, tarafsız olan AKP’nin ise bu savaşı durdurmaya soyunduğunu” belirtiyordu.
PKK’NİN ERGENEKON DAVASI YORUMU
Kendisini TSK ile PKK’ye eşit uzaklıkta konumlayanın, nesnel olarak hangi cephede yer aldığı kuşkusuz ortadadır. İşte o nesnel ortaklık nedeniyle, AKP ve PKK Ergenekon davasında Türk Ordusu’nun tam karşısında birlikte konumlanmışlardır.
Bakınız PKK’nin üst düzey yöneticisi Duran Kalkan ne söylüyor: “Türk ordusu savaşta aslında yenilmiş durumda. Bunu darbe ve Ergenekon davalarında yargılanan generallerin, subayların durumunda görüyoruz.”
AKP SAVCI, PKK TANIK, TSK SANIK
Ergenekon davasındaki bu ortaklığı sadece Bülent Arınç ile Duran Kalkan’ın birbirini besleyen açıklamalarına bakarak saptamıyoruz elbette…
Başka?
1. TSK’nin sanık yapıldığı bu davada PKK tanıktır, AKP savcıdır!
2. Yargılanan subaylarla ilgili suçlamalarda, “teröristle mücadelesi” vardır!
3. Öcalan’ı sorgulayan Albay Atilla Uğur başta olmak üzere, bu davada yargılananlar PKK ile mücadelede en kritik görev üstlenenlerdir.
4. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Oslo’da PKK yöneticileriyle görüşen Hakan Fidan, muhataplarından bölgede şikâyetçi oldukları kamu görevlilerinin isimlerini istemiştir. Ne için? Kuşkusuz çeşitli yöntemlerle tasfiye etmek için.
5. Genelkurmay Başkanı’nı “terör örgütü lideri” diye suçlayanlar, doğal olarak PKK’yi aklamaktadırlar!
6. PKK, Balyoz davası sonuçları için “daha çok ceza verilmeliydi” diyerek “iddia makamında” olduğunu göstermiştir.
ATATÜRK YERİNE İŞGAL TERCİH EDENLER
Peki, iktidarda olan bir hükümet ordusuna nasıl bu kadar karşıt olabilir? Nasıl ordusunun düşmanı olan bir terörist örgütle aynı frekansta buluşabilir? Bu nasıl bir psikolojidir?
Yanıtı, yıllar önce Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında “Mustafa Kemal yerine İngiliz işgalini tercih ederdik” diyen o genç kızın sözlerinde!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2012
ORTAK ASYA STRATEJİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/12/2012
Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’nin “Türkiye’nin AB’den soğutulmamasını” istemesi çok önemli.
Her ne kadar AKP çevreleri bu sözden hareketle “muhteşem on yıl” edebiyatına soyunacak da olsa, Westerwelle’nin sözleri hem Türkiye’nin Batı kampında nasıl tutulduğunu göstermesi hem de Türkiye’nin zorunlu olarak Asya kampına yöneleceği önümüzdeki sürece işaret etmesi bakımından önemlidir.
Zorunlu derken, yönetenlerin iradesine ve tercihine rağmen olacağını kastediyoruz. Nitekim Türkiye, en batıcı iktidarın 10 yıllık yönetiminde bile bu sürecin işaretlerini vermiştir.
Türkiye’nin Batı’yla ticareti azalırken, Doğu’yla ticaretinin arttığı bu sürecin özellikle son 6 aya yansıyan şu üç gelişmesi çok önemlidir:
1. Erdoğan, latife perdesi altında, “AB’de ne işiniz var” diyen Putin’e, “Bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne dâhil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım” dedi.
Nitekim ABD’nin “model ortağı” olan Türkiye, Putin ile Erdoğan’ınbu “şakalaşmasından” hemen sonra, Haziran 2012’de ŞİÖ’nün “diyalog ortağı” oldu!
2. Erdoğan geçen ay Endonezya’da katıldığı Demokrasi Forumu’nda “21. Yüzyıl, Asya yüzyılı olacak” dedi.
3. Takvim gazetesinden Yahya Bostan’ın haberine göre Putin’in 3 Aralık’taki Türkiye ziyareti sırasında “Ortak Asya Stratejisi” belirleme kararı alındı. Putin ve Erdoğan bu hedefle ortak çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdı.
TÜRK ORDUSU’NUN ÖNEMİ
1946 sonrasında NATO ile Batı kampına dâhil edilen Türkiye, 28 Şubat sürecinde Avrasyacı eğilimler göstermişti…
O dönemde ABD’yi, Türkiye’nin, Rusya ve Çin’le imzaladığı çok önemli anlaşmalardan ziyade, “Türk Ordusu’nun hizadan çıkması” endişelendiriyordu. Zira ABD-Türkiye ilişkileri Pentagon-TSK üzerinden esir alınmış ve Gladyo ile biçimlendirilmişti.
ABD o dönemde Avrasya’ya kaymaması için Türkiye’yi AB aday üyeliği ile teslim aldı. Ancak bu yeterli değildi. AKP iktidarı altında AB uyum şartları üzerinden Türk Ordusu’nun hizaya sokulması gerekiyordu. İşte Ergenekon tertipleri Batı’nın Türk Ordusu’nu hizaya sokma uğraşıydı.
Nitekim bu alanda başarı sağlandıkça, AB aday üyeliği konusu anlamını yitirdi.
AB ÜYELİĞİ VE NATO PATRİOTLARI
Ancak Haziran’da ŞİÖ diyalog ortaklığı, Kasım’da “Asyalı yüzyıl” vurguları ve Aralık başında Rusya ile “Orta Asya Stratejisi” belirlemeye soyunma, ABD ve AB’yi yeniden harekete geçirdi.
AB Dışişleri Bakanları, birliğin genişlemesiyle ilgili yeni bir plan onayladılar geçen hafta. Plana Türkiye’yle ilgili bir paragraf da eklediler. Böylece bir AB belgesinde son 5 yıldır ilk defa Türkiye için “AB üyeliğine aday ülke” formülü kullanılmış oldu! AB Bakanı Egemen Bağış bu gelişmeyi “olumlu bir husus” diyerek sevinçle karşıladı.
İşte Almanya Dışişleri Bakanı Westerwelle’nin “Türkiye’nin AB’den soğutulmamasını” istemesi, onaylanan bu yeni planla birlikte anlamlıdır ve Türkiye’nin AKP’ye rağmen Doğu’ya kaymasıyla ilgilidir!
ABD ise AB oltası yetersiz kalır diye, bir de NATO Patriot’ları ile Ankara’yı çıpalamaktadır!
BATI, TÜRK-RUS BİRLİĞİNDEN RAHATSIZ
Rus uzman Stanislav Tarasov da “AB neden uzunca bir süre sonra bir belgesine Türkiye’yle ilgili ‘aday üye’ paragrafı ekledi” sorusuna benzer yanıtı veriyor.
Takvim’in “Putin ve Erdoğan,‘Ortak Asya Stratejisi’ belirlenmesi için çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdılar” haberine dikkat çeken Tarasov, iki ülkenin dış politika programına “stratejik ortaklık seviyesine çıkış ve Avrasya’daki entegrasyon süreçlerinin aktive edilmesini” dahil ettiklerini belirtiyor.
Tarasaov, Brüksel’in bu gelişmeyi istemediğini vurguluyor ve Türkiye’ye aday üyelik konusunda yeniden bir söz verilmesini Moskova-Ankara yakınlaşmasına bağlıyor.
NOT: Dijital yayıncılık tartışmasına nokta koyuyorum. Zira “kâğıt ölüyor” tezimi, örneğin kâğıda basılı ve dijital kitap satışları makasının daralmasını bile incelemeden, “dijital yayın yapan Ulusal Kanal’dan, niye kâğıda basılı Aydınlık’a geçtin” ya da “TÜYAP’ta niye kâğıda basılı kitap imzalıyorsun” düzleminden yanıtlamaya kalkan yayıncı ve yazarlarla tartışmanın yararsız olduğunu düşünüyorum. Hem böylece yarın “madem sosyalizmi savunuyorsun, niye kapitalist Türkiye’de yaşıyorsun” demelerine de engel olmuş olurum. Yarar getirmeyecek bu tartışmayı sonlandırırken, Seyit ağabeye mesajımı buradan ileteyim: “Ağabey gönderdiğin iki e-postayı da açmadım. Lütfen ‘kâğıt mektup’ yolla.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2012
TC İLE PKK SAVAŞIYOR, AKP İSE TARAFSIZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/12/2012
Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı atanması sonrasında faaliyete geçen bir kurum var: Stratejik Düşünce Enstitüsü SDE.
Bu kurumun kendisini nasıl tanımladığını aktarırsam eğer, sizler de SDE hakkında fikir sahibi olursunuz: “SDE, stratejik derinliğine ve tarihi sorumluluğuna doğru emin adımlarla yol alan Türkiye’nin ulaşmak istediği büyük devlet idealinde önemli bir dönüm noktasıdır.”
Bir kurumun kendisini “büyük devlet idealinde” nasıl önemli bir dönüm noktası görebildiği, kuşkusuz bilimin sınırları dışındadır!
Bir “dönüm noktası” olan bu kurumun Yüksek İstişare Kurulu’ndaki kimi isimler, SDE’nin misyonunu anlamamızı sağlayacaktır: Sacit Adalı, Mustafa Karaalioğlu, Doğu Ergil, Faik Tarımcıoğlu, İhsan Dağı, Osman Can, Salim Uslu, Ümit Fırat…
SDE’nin Başkanı ise televizyonlarda hemen her gün gördüğünüz bir isim: Yasin Aktay. Kendisi son olarak AKP’nin MKYK üyesi oldu!
AKP’NİN BAŞ DÜŞMANI TÜRK ULUSALCILIĞI
Derdimiz size bir kurumu tanıtmak değil elbette; bu kurumun hazırladığı “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002-2012” isimli çalışmayı sorgulayacağız.
Yasin Aktay, SDE’nin 148 sayfalık bu çalışmasıyla ilgili Star gazetesine yaptığı açıklamada üç önemli ve kritik konuda kendisinin, daha doğrusu partisinin görüşlerini ortaya koyuyor:
1. Aktay, öncelikle Türk ulusalcılığını hedef alıyor: “Kürt ulusu diye yola çıktığınızda, zaten Kürtlerin de Türkiye’nin de başına bunca iş açmış olan Türk ulusalcılığına simetrik bir yanlış talebinde bulunmuş oluyorsunuz. Hani ulusalcılık kötü bir şeydi? Türk ulusalcılığı Kürt sorununu doğurdu diyorsak Kürt ulusalcılığının nelere kadir olabileceğini Allah bilir.”
Aktay’ın daha doğrusu AKP’nin “Türk ulusalcılığını” hedef alarak “dönüştürmeye” soyunduğu Türkiye kuşkusuz artık “demokratik” değildir! Nitekim Başbakan Erdoğan açık bir şekilde “kuvvetler ayrılığını” yani demokrasiyi ayak bağı gördüğünü ilan edebilmektedir.
AKP, HEP’İN HEDEFLERİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ
2. Yasin Aktay, Türkiye’yi dönüştürme faaliyetleri sırasında kimin hedefini gerçekleştirdiklerini de açıklıyor!
Aktay’a göre 1993 yılında Halkın Emek Partisi HEP’in “Barış Çağrısı” metni ile talep ettiği 23 maddenin neredeyse tamamı AKP’nin 10 yıllık iktidarı döneminde karşılandı!
Elbette “demokratik haklar” kategorisi içinde değerlendirilebilecek haklara kimsenin itirazı olamaz. Ancak AKP’nin HEP’in hedefini gerçekleştirmiş olması, üzerinde durulması gereken bir konudur! Zira HEP bugün BDP’dir.
AKP, TC VE PKK’YE EŞİT MESAFEDE
3. Yasin Aktay’ın şu görüşleri ise “Türkiye’yi dönüştüren” AKP’nin misyonunu ortaya koymaktadır: “Esasen PKK şiddeti devlet direncini asla geriletebilecek bir unsur olmadı. Aksine iki tarafın şiddeti birbirlerini besliyordu. Bu savaşa dur demek için savaşın dışındaki bir unsurun devreye girmesi gerekiyordu. AK Parti bu sistemin dışında bir parti olarak, iki tarafın şikeli savaşlarını durdurmaya çalışınca her ikisinin silahı da AK Parti’ye döndü. AK Parti kendi tabanı üzerinden halkın klasik devlet anlayışı tarafından işlenmiş bu ulusalcı anlayışını rehabilite etti diyebiliriz.”
Özetle Aktay, “Türk devleti ile PKK’nin savaştığını, tarafsız olan AKP’nin ise bu savaşı durdurmaya soyunduğunu” söylüyor!
Daha açık ne söylesin ki?!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2012