Archive for category Politika Yazıları

SİNAN ÇETİN YİNE NEYİN PEŞİNDE?

Sinan Çetin, pek çoğu gibi bir zamanlar solcuydu, devrimciydi… Kendisini o zamanlar öyle ilan ettiği için, biz de hiç tereddütsüz öyle kabul ediyoruz tabi. Nitekim Çiçek Abbas gibi başarılı filmleri, o döneminin bir sonucudur, mirasıdır.

Sonrasında Sinan Çetin’i reklam yönetmeni, reklam yıldızı ve tv programcısı gibi özellikleriyle tanımaya başladık. Zaten artık solculuğu bırakmış, kendisini “hükümetsiz toplum isteyenler” anlamında, “liberteryen” diye nitelemeye başlamıştı. Ayn Rand ve Karl Popper gibi “Açık Toplumculuğun” fikir babalarının eserlerini basmak için bir yayınevi bile kurdu.

PKK NASIL SATIN ALINIR?

Uzatmayalım. Liberteryen Sinan Çetin kendisini yine gündemin ortasına bırakıverdi. Kuşkusuz bu başarısında, tüm inceliklerini bildiği reklamcılığın katkısı büyüktür.

Çetin, önce “PKK’yi satın al, konu kapansın” diyerek gündem oldu. Tezi şuydu: “Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin dolar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapansın.”

Çetin, etkili reklamcılığın kaynaklarını bildiği için atışlarını sürdürdü. Örneğin Hükümet ile PKK’nin görüşüp mutabakata varması gerektiğini söyledi. Örneğin “BDP milletvekilleri bizim tek umudumuz. BDP milletvekillerine kötü davranmamak, onları el üstünde pamuklarla taşımak, gözümüzün nuru gibi bakmak zorundayız.” dedi. Örneğin “AK Parti’nin bölgedeki reformlarını görmezden gelemeyiz” dedi. Dedi de dedi…

Hükümetsiz toplum isteyenler anlamında liberteryen olan Çetin, hükümeti övdü de övdü…

ÇETİN FİLMİ İÇİN REKLAM YAPIYOR

Sinan Çetin’i böylesi açıklamalara zorlayan ana etken, mutlaka maddidir. Çünkü birkaç yıl önce de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den özel bir istekte bulunmuştu. Ne olduğunu anlatacağım ama bugünkü açıklamalarının maddi gerekçesine göz atalım öncelikle…

Çetin yeni bir filminin reklamını yapıyor aslında… Çanakkale Savaşı’nı film yapan Çetin, açıklamalarına bakılırsa ezber bozmaya, tabu yıkmaya daha doğrusu tarihi çarpıtmaya soyunmuş…

Çetin’in ağzından filmi şöyle: “Bir anne rüyasında çocuklarının Çanakkale Savaşı’nda birbirini öldürdüğünü görür. Kocasına anlattığında, ‘Saçmalama, biri Manchester’da, diğeri madenlerde çalışıyor’ yanıtını alır. Kadın, ‘Hayır rüyalarımda görüyorum’ der ve cebinden küçük oğlunun fotoğrafını çıkarır. ‘Sen bana yalan söyledin, işte bak askerde’ der. Kocası da ‘Sen üzülmeyesin diye anlatmadım’ der.

Yani Sinan Çetin, Çanakkale Savaşı’nda iki kardeşi, biri İngiliz tarafında, diğeri Türk tarafında olmak üzere çarpıştırıyor!

SİNAN ÇETİN, GÜL’DEN 600 YILLIK TARİHİ İSTEDİ

Gelelim Sinan Çetin’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den isteğine… Çetin 4 yıl önce Cumhurbaşkanı Gül’den Haliç Tersanelerini istemişti.

Evet, yanlış duymadınız. Çetin, Gül’den Fatih Sultan Mehmet’in eseri olan Haliç tersanelerini, yani 600 yıllık tarihi, yani dünyanın yaşayan en eski ikinci tersanesini “film platosu” yapmak için istedi.

Gül bu isteği yerine getirmek üzere Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni görevlendirdi; Sekreterlik, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nü bu işlemi gerçekleştirmesi için harekete geçirdi.

Ancak Haliç tersanelerinin gerçek sahipleri olan Gemi Mühendisleri Odası ve iki sendika, bu işleme izin vermedi! Mimarlar Odası, Makine Mühendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası’nın da desteğiyle kamuoyu yaratıldı, imzalar toplandı, Çankaya’ya başvuruldu ve Çetin’in bu çirkin girişimi önlendi.

Sinan Çetin,ağzını boşuna açmaz. AKP övgülerine başladığına göre, yine bir yerin peşinde demektir! Kokusu çıkar nasılsa…

Mehmet Ali güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

BABALAR VE KIZLARI

Piyade Çavuş Ahmet Aytekin, Er Yusuf Vural Bingöl’de şehit düştü, generaller Çetin Doğan, Özden Örnek, İbrahim Fırtına Silivri’de…

Uzman Çavuş Mehmet Çiftçi, Hikmet Güler Hakkâri’de şehit düştü, generaller Ergin Saygun, Şükrü Sarıışık Silivri’de…

Onbaşı Burak Ümit Gedik, Er Ahmet Sandalcı Afyon’da şehit düştü, generaller Kadir Sağdıç, Feyyaz Öğütçü, Mustafa Önsel Silivri’de…

SİLİVRİ DEĞİL ANKARA CEZALANDIRILDI

Türk Ordusu’nu hedef alan operasyonları hâlâ “dava” sananlar, hiç değilse ceza kararlarını nesnel olarak incelesinler.

Özel yetkili mahkeme heyetinin Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına için verdiği kararda yer alan şu ifade eminiz ileride hukuk fakültelerinde “hukuk dışı” kararlara örnek olarak en başa yazılacaktır: “Sanıklar işlemeyi kast ettikleri eylemlerini elverişli vasıtalarla icraya başlamış olmakla birlikte ellerinde olmayan sebeplerden dolayı sonucun meydana gelmediği ve bu nedenle eylemleri eksik teşebbüs aşamasında kalmış bulunduğundan (…) 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına.”

“Eksik teşebbüse tam ceza” demek, eksik değerlendirmedir.

Karar, sanıkların darbe yaptığı için değil, darbe yapmadıkları için cezalandırıldıklarını ortaya koyuyor! Ve hatta bu karar, yargılananları cezalandırmaktan çok, görevdeki tüm subayları hedef almakta, onları sindirme amacındadır!

Bu nedenle Balyoz davasıyla aslında 250 asker değil, 680 bin asker yargılanmıştır!

HUKUK ESİR ALINDI

Asıl darbe, 2003’teki seminerle değil ama bugün hukuk katliamıyla yapılmıştır. O nedenle Balyoz kararı “yasaldır” ama hukuki değildir, meşru da değildir!

Hukuk dışılık sadece Balyoz’da mı?

Örneğin İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Ergenekon davasındaki savunması sırasında söylediği sözlerden yargılandığı davada yaptığı savunmasının da suç sayılması üzerine açılan yeni bir davadan yargılanıyordu aynı gün… Savunmasının savunmasının davası yani!

Örneğin İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, Ergenekon’un gidişatı hakkında basına bilgi verdiği gerekçesiyle mahkemeye ifade veriyordu aynı gün…

MİLLİ MERKEZ İNŞA OLUYOR

Bu karar, Türk milletinin ayağa kalkması için bir milattır artık!

Dün Türkiye’nin dört bir tarafında yapılan “askere sahip çıkma” eylemleri, milletin ayağa kalkmaya başladığına işaret ediyor.

Bu silkinişte hepimize örnek olacak isimler de Türk askerlerinin kızlarıdır. Nitekim babalarının kızları, önceki gün karar açıklandıktan sonra da dimdik ayaktaydılar… İrem Çiçek, Özlem Balkış, Nazlı Üçok, Nil Kutluk, Ece Saygun, Dilara Çakmak, Aslıhan Aydın, Deniz Yavuz Yalçın, Eser Güner, Derya Baykal, Merve Karabulut, Ülkem Gürdeniz, İrem öğütçü, Meltem Sancar, Berna Sarıışık, Pınar Özarslan, Esra Balaban, Tülin Alan, Pelin Alan, Burcu Balanlı, Şebnem Erakyol ve uzaklarda da olsa Pınar Doğan…

Babalarının kızları kararlıydı, “Karamsarlığa yer yok, birleşerek, örgütlenerek duvarları yıkacağız” diyorlardı…

Hepimize önemli bir gerçeği işaret ediyorlardı: Ordusuna sahip çıkmayan bir millet parçalanır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2012

Yorum bırakın

ERDOĞAN TUZAKTAN ÇIKABİLİR Mİ?

Washington Post gazetesinden Lally Weymouth Başbakan Erdoğan’a soruyor: “Uçuşa yasak bölgenin, BM olmaksızın, NATO üzerinden oluşturulmasını ister misiniz? BM’nin desteği olmadan ilerlemeye istekli misiniz?”

Erdoğan’ın yanıtı önemli ve derslerle dolu: “BM olmaksızın bir şey yaparak, tuzak olabilecek bir şeyin parçası olmayı kabul etmeyiz.

Önemli çünkü bugün BM onayı olmayan kararların, NATO’lu çözümlerin “tuzak” olduğunu düşünen Başbakan Erdoğan, bundan çok değil daha beş ay önce, 11 Nisan 2012’de NATO’yu Suriye için göreve çağırmıştı!

ERDOĞAN’IN KAYGILARI

Kuşkusuz beş aydaki bu değişim, bir doğruya yönelme arayışından ziyade, kayaya çarpma kaynaklıdır. Böyle olduğunu bizzat Erdoğan, Washington Post’a verdiği uzun röportajında sergilemektedir. İnceleyelim:

Örneğin Erdoğan, Washington Post’un “Güçlü bir ordunuz var. Suriye’de uçuşa yasak bölge için tek taraflı rol oynamayı düşünüyor musunuz?” sorusuna “düşünmüyoruz” yanıtı veriyor ve gerekçesini de “durumun bir uluslararası boyutu bir de İslam dünyasını kaygılandıran boyutu var” şeklinde açıklıyor.

Örneğin Erdoğan, geçen yıl Beşar Esad’ın siyasi ömrü için 15 gün süre biçerken, şimdi süre vermiyor. Hatta “Bu, Rusya ve Çin’in duruma nasıl yaklaştığıyla da alakalı bir husus” diyerek daha gerçekçi davranıyor.

Washington Post’un şu sorusu ise Türk devleti açısından büyük dersler içermektedir: “ABD’nin, uçaksavar silahlarının sınırdan Suriye’ye geçirilmesine izin vermediği, Türkiye’yi durdurduğu belirtiliyor. Doğru mu?”

Erdoğan soruyu değil ama sonucu yanıtlıyor: “ABD şimdiye kadar, açıklamaları yoluyla sürecin bir parçası olmuştur ama başka bir katkısı olmamıştır.”

Peki, Amerika’nın bu tutumunun kaynağı ne? ABD neden Erdoğan’ın beklediği katkıyı yapmıyor?

SURİYE DERSLERİ

CFR’in etkili üyelerinde Elliot Abrams’ın 14 Eylül tarihli makalesi “Türkiye: Suriye krizinden dersler” başlığını taşıyor. Amerikan devlet aygıtının dış politika konseyi üyesi olan Abrams, öncelikle şu saptamayı yapıyor: “Türkiye şu anda ABD ve diğerlerinin vazgeçip onu kan gölü içerisinde sınır ötesindeki sorunlar ile tek başına bıraktığı için şikâyet etmekte.”

Abrams, “Perişan bir şekilde Amerikan desteğine muhtaç” olan Türkiye “ağırlığını başarıyla bir tarafa koymaya gücünün yetmediğini Suriye’ye komşuluk ederken kanıtlamış oldu” diyor…

Ancak CFR üyesi Abrams “Amerikan desteğinin neden gelmediğini” açıklamıyor. Başbakan Erdoğan da bunu Amerikan başkanlık seçimlerine bağlayarak zaman kazanmaya çalıştı.

ABD’NİN SURİYE TUZAĞI

Ancak gerçek ortada… Amerikan gücü inişte, Pentagon Ortadoğu’da yeni bir savaş yürütecek durumda olmadığını biliyor, Beyaz Saray Çin ve Rusya’ya rağmen harekete geçemeyeceğini gördü, Washington Amerikan karşıtlığının daha da büyümesini istemiyor, Wall Street ekonomik krize çaresizlikten kıvranıyor…

Ve ABD için gerçek buyken, AKP’ye Suriye’de rejim düşürme görevi verilmesi, Türkiye için tuzaktır!

Türkiye artık bu gerçeğe göre politika yapmalıdır. Suriye krizi geri dönülmez durumda değildir. Türkiye’nin İran, Mısır ve Suudi Arabistan’la birlikte içinde yer aldığı Dörtlü Komisyon, krizden çıkmak için değerlendirilebilecek bir platformdur.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

OSLO PROTOKOLÜ UYGULANIYOR

Meğer Başbakan Erdoğan’ın “terörle mücadele, siyasetle müzakere” sözleri, “terörle müzakerenin” perdesiymiş. Zira “Belki de MİT, PKK’yle görüşüyor” diyen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “PKK’yle müzakere edildiğini” açıklamış oldu.

Ancak Sabah gazetesinin hükümet kaynaklı özel haberi, meselenin müzakereyi aştığını, kimi uygulamaların hayata geçirilmeye çalışıldığını ortaya koyuyor.

ERDOĞAN’IN YOL HARİTASI

Her ne kadar haber “terörle,  3 aşamalı mücadele” başlığını taşısa da, içeriği Oslo protokollerinin kabul edildiğini ve hükümetin bunu uygulamaya hazırlandığını gösteriyor.

Erdoğan’ın yol haritası” denilen paketin içeriğini özetleyelim:

Birinci aşaması askeri olan çözüm paketi “karakollarda beklenmeyecek, mobil birlikler devrede olacak” şeklinde anlatılıyor.

İkinci aşamada, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezden yerele yetki devri, yerelin mali olanaklarının artırılması, seçim barajının düşürülmesi gibi uygulamalar var.

Üçüncü aşamada ise AB’yle müzakereleri hızlandırma, Rum yönetiminin AB dönem başkanlığının ardından yeni fasılların açılması girişimi var.

MİLLİ DEVLETİN TASFİYESİNDE AB İHTİYACI

Erdoğan’ın yol haritasındaki maddelerin “terörle mücadeleyle” bir ilgisi yok elbette…

Doğrudan Oslo protokolleri uygulanıyor; PKK’nin ilan ettiği “demokratik özerklik”, AKP Hükümeti tarafından “yerel yönetimlerin güçlendirmesi” denilerek kabul ediliyor.

Özerk yapıyla Türkiye’nin milli bir devlet olmaktan çıkıp, federatif yapıya dönüşeceği açıktır. İşte AB ile müzakereleri hızlandırma aşaması da bu nedenle ihtiyaçtır. Zira AB süreci, milli devleti federatif bir yapıya geçirmenin aracı, yöntemi olacaktır.

OSLO NASIL YUTTURULACAK?

Peki, “Erdoğan’ın yol haritası” kamuoyuna nasıl kabul ettirilecek?

Bu konuda özel bir kampanyanın başladığı anlaşılıyor.

1.) Şehit cenazeleri üzerinden toplumda bir bıkkınlık yaratmaya çalışıyorlar. PKK saldırarak, ama daha önemlisi, kimi kesimler de “toplumsal bıkkınlık” için özel yayınlar yaparak kamuoyunu sürece hazırlıyorlar.

2.) Türk Ordusu’na yönelik psikolojik savaşta yeni bir yöntem uygulanıyor. 2-3 yıl önce, terör saldırıları sonucu verilen şehitler için “Asker PKK’yi kışkırtıyor”, “TSK bilerek, hükümeti zorda bırakmak için şehit veriyor” diyenler, yine sahnedeler.

Bu kez “asker saklandı”, “ateş açılınca zırhlılar kaçtı”, “bilerek mühimmat vermediler” gibi yalanlar üzerinden Türk Ordusu’nu yıpratmaya, Mehmetçik’i subaylara, milleti de TSK’ye karşı kışkırtmaya çalışıyorlar.

Aynı süreçte profesyonel ordu konusunun yeniden gündeme gelmesi, İmam Hatip mezunlarına Harp Okulu yolu açılması için çalışma başlatılması anlamlıdır.

3.) Milli devlete son darbe vurulması için hazırlık yapılıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” demesi ve ZamanTaraf ortaklığında “Kürt sorunu çözülmeden, PKK sorunu çözülmez. Kürt sorununu çözmek için de Kemalizm’in zincirlerinden kurtulmak gerekir” fikrinin işlenmesi önemli göstergedir.

4.) Başbakan Erdoğan’ın bu süreçte “şahin” maskesi takması anlamlıdır. Zira kamuoyu ancak “şahin” maskesiyle “güvercin” uygulamaları yutar!

İHTİYAÇ: DEVRİMCİ MERKEZ

Peki, başarılı olacaklar mı?

Yanıt, milli devleti tasfiye etmeye çalışanların karşısında güçlü bir devrimci odak yaratabilmeye bağlı!

Türk ve Kürt’ün bin yıla daha birlikte yaşayabilmesi için zaman daralıyor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

SURİYE SORUNU YERELLEŞİYOR

AKP Hükümeti’ne “Suriye bataklığından kurtulma” fırsatı sunan Dörtlü Komisyon’un Kahire toplantısı, ilerisi için olumlu sinyaller verdi. Her ne kadar Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı mazeret bildirerek toplantıya katılmadıysa da, Türkiye, İran ve Mısır Dışişleri Bakanları’nın bir arada olması 30 yıl aradan sonra ilkti ve tarihiydi!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, “anlaşabildiğimiz şeyler anlaşamadıklarımızdan daha fazla” diyerek aslında toplantıyı özetledi. Salihi, toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, Suriye’deki krizin bu ülke içerisinde Suriyeliler tarafından çözülmesi gerektiğini belirtti.

İran Dışişleri Bakanı, Mısır televizyonuna verdiği demeçte de Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Suriye krizinin çözümü için sunduğu planın başarılı olmasına iyimser baktıklarını söyledi.

ULUSLARARASI SAHNEDEN BÖLGE SAHNESİNE

Dörtlü Komisyon toplantılarının başarısının ölçütü, Suriye sorununu uluslararası boyuttan, bölgesel boyuta taşıyabilmesine bağlıdır. İran ile Türkiye’nin Suriye sorunu için bir platformda bir araya gelmesi bu bakımdan çok önemlidir.

Sorun bölgesel boyuta indirgenince “Suriye-Suriye formüllü” çözüm modeli ağırlık kazanacaktır.

Kuşkusuz Rusya’nın inisiyatifiyle oluşan Cenevre platformu da önemlidir ancak İran’ın o platformda yer alamayışı büyük eksikliktir.

İran’ın dâhil olduğu Dörtlü Komisyon, Cenevre Platformu’nun alternatifi değil ama onun bölgeselleştirilmesidir; dahası varlığını aslında o platforma borçludur.

İRAN MUHALEFETLE TEMASA BAŞLADI

İran Meclis Başkanı Ali Laricani’nin “Suriyeli muhaliflerle görüşmeye başladık” demesi “Suriye sorununun yerelleşebilmesi” açısından çok önemli bir gelişmedir.

Laricani, İranlı diplomatların Suriye muhalefeti içinde yer alan Müslüman Kardeşler, Selefi gruplar ve liberal gruplarla bir araya geldiğini ve onları demokratik reformları kabul etmeleri konusunda cesaretlendirdiklerini söyledi.

Tahran aslında en başından beri bu çizgiyi savunuyordu ve Ankara’ya şu formülü önermişti: “Tahran Şam rejimiyle, Ankara da muhalefetle temasta. Tarafları aynı masaya sadece Türkiye ve İran getirebilir.”

Tahran’ın muhalefetle temasa geçmesi, bu formülü geliştirdiklerini ve ilerlettiklerini göstermektedir.

ERDOĞAN’IN İTİRAFI: ETKİLİ OLAN RUSYA’DIR, İRAN’DIR

Uluslararası koşullar, Çin ve Rusya’nın ABD’nin ellini kolunu bağlaması, bölgesel dengeler gibi etkenler, Dörtlü Komisyon’un önünü açmaktadır.

Hafta içinde hem ABD hem de Türkiye cephesinden yapılan iki kritik açıklama, güç dengesinin geldiği boyuta ve sorunun bölgesel çözümünün kaçınılmaz olduğuna işaret ediyordu.

Suriye konusunda en hevesli ABD’li olan Senatör John McCain’in “Esad gidecek, Arizona’ya kar yağacak” demesi bir bakıma havlu atılmasıydı. Zira Arizona çölüne kar yağması olağan değil.

McCain Washington açısından somut durumu da şu sözlerle özetliyordu: “ABD girdiği savaşlardan yorgun ve o yüzden o araziye askerinin botu değsin istemiyor.

Başbakan Erdoğan’ın Bosna’da yaptığı konuşmadaki şu sözleri de aslında gelinen durumu gayet net resmediyordu: “ABD şu anda işe müdahil olmuş değil. Şu anda etkili olan Rusya’dır, İran’dır. Çin Rusya’nın yanında hareket ediyor. İkisinin takındığı tavır, İran’ın oradaki tutumunu etkiliyor.”

Erdoğan bile tabloyu artık böyle resmedebiliyorsa, izlenen politikanın yenilgisi kaçınılmazdır. Tek çıkış, İranlı Dörtlü Komisyon ile Suriye sahnesinden “onurlu” çekilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Eylül 2012 

, , , , , ,

Yorum bırakın

BİNGAZİ SALDIRISININ ŞİFRELERİ

Kışkırtıcı bir film nedeniyle ABD’nin Bingazi Konsolosluğu’nun 11 Eylül’de saldırıya uğraması ve büyükelçi ile üç personelin öldürülmesi, kuşkulu açıklamalara sahne oluyor…

Sis perdesini kaldırabilmek için öncelikle olguları alt alta koyalım:

ABD’NİN HABERİ VARDI

İngiliz The Independent gazetesinin diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, Kahire ve Bingazi’deki diplomatik misyonların saldırıya uğrayabileceği istihbaratı 48 saat önce ABD Dışişleri Bakanlığı’na bildirilmişti.

Buna rağmen saldırı gerçekleşti, üstelik göstericiler az sayıdaki güvenlik görevlisini hızla, 15 dakikada aştı! Washington açısından daha da vahimi, konsolosluktaki en hassas belgelerin saldırıdan sonra kaybolmuş olması…

ABD: SALDIRI PLANLI DEĞİL

Ancak ABD saldırının planlı olmadığı konusunda ısrarlı…

Son olarak ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Susan Rice, Libya’nın Bingazi kentindeki ABD konsolosluğuna düzenlenen saldırının planlı olmadığını söyledi.

LİBYA: SALDIRI PLANLI

Libya ise saldırının kendiliğinden oluşmadığını, planlı gerçekleştiğini savunuyor.

Örneğin Libya Milli Genel Kongresi Başkanı Muhammed el-Mugaryef saldırının “birkaç ay önce ülkeye giren yabancılar tarafından planlandığının kesin olduğunu” belirtti.

Nitekim El Kaide örgütü de ABD konsolosluğuna düzenlenen saldırının, geçen aylarda öldürülen El Kaide’nin Libyalı lideri Ebu Yahya el-Libi’nin intikamının alınması için düzenlendiğini açıkladı.

MISIR: PROTESTOCULAR PARA ALDI

Saldırının ve sonrasında başka ülkelerde meydana gelen olayların planlı olduğunu iddia edenlerden biri de Mısır Başbakanı Hişam Kandil.

Kandil, BBC’ye verdiği demeçte, İslam’a hakaret eden filmi Kahire’deki ABD büyükelçiliğinin önünde protesto edenlerin bir yerden para aldığını açıkladı. Kandil,  bu konuda ellerinde güçlü kanıtlar olduğunu belirtti.

GÜLEN: SALDIRI SERVİS İŞİ

En dikkat çeken açıklamalardan biri de ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’den geldi.

Gülen, kendi internet sitesinden yaptığı açıklamada, Libya’daki saldırıyı istihbarat servislerinin yaptığını iddia etti.

SALDIRGANLAR SURİYE’YE SEVKEDİLDİ

Tunus’ta yayınlanan Tanitpress gazetesi, Bingazi Konsolosluğu saldırısına katıldığı tespit edilenler arasında Ensar eş-Şeria örgütü üyeleri olduğunu duyurdu.

Ancak Tanitpress’in bizi daha da çok ilgilendiren haberi ise saldırıya katılan bu İslamcı militanların, Suriye’de Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere daha sonra Mısır ve Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderildiğiydi!

KOMPLODAKİ PARMAK

Meselenin en dikkat çeken yanı ise bir ülkeye saldırmak için yalanlar üreten, sözde kanıtlar uyduran ABD’nin, bu kez saldırıyla o ülkeyi ayırmaya özen göstermesi oldu.

Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “saldırı Libya halkının işi değil” dedi. Örneğin ABD Başkanı Barrack Obama “saldırı nedeniyle Libya-ABD bağları kopmayacak” dedi.

Tüm bu olgular alt alta koyulduğunda ortaya şu sonuç çıkıyor: Acaba birileri, Bingazi saldırısı ile ABD’yi yeniden Ortadoğu’ya çekmeye mi çalışıyor? Kimin bölgede ABD’ye hayati ihtiyacı var? ABD’ye ihtiyaç duyan kuvvetlerden hangisi bölgesel komplo yapabilecek kapasitedir?

Bu sorulara yanıt aramayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ULUSUN HESAPLAŞMA ZAMANI

Fethullah Gülen, 16 Ekim 2005 tarihinde “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek bir program açıklamıştı. Gülen aynı günlerde “Türkiye’de büyük tertip ve suikastlar olacak, çok kan dökülecek” kehanetinde de bulunmuştu!

İki yıl içinde Van ve Şemdinli tertipleri, Danıştay suikastı, Atabeyler operasyonu, Rahip Santora cinayeti, Hrant Dink cinayeti vb.’leri yaşandı…

Tüm bu tertiplerin, cinayetlerin ve suikastların “ulusalcı dalganın aşılması” için tezgâhlandığı artık kesinleşmiştir. Ergenekon operasyonlarıyla derin devletin değil, ulusal devletin hedef alındığı artık ortadadır.

Neden mi anımsattık şimdi bunları?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” dediği için!

DAVUTOĞLU AKLANMA PEŞİNDE

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün “sıfır sonuçlu” dış politikasını aklamak için Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e uzun bir röportaj verdi.

Röportajı okumayanlar için belirtelim: Dış politikada iflas, Davutoğlu’nda büyük sıkıntı yaratmış. Bu durum haliyle psikolojisini etkilemiş. Öyle ki, artık her olay sırf onun “stratejik derinlik ve komşularla sıfır sorun politikasını geçersiz kılmak için” meydana geliyor!

Davutoğlu’nun bu röportajdaki hemen her sözü ayrı bir makale gerektirir cinsten… Ama biz bugün onun “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” sözünü ele alacağız.

FULLER-GÜLEN-DAVUTOĞLU

Kuşkusuz Davutoğlu da tıpkı Fethullah Gülen gibi bir program açıklıyor. Tabi bu programın yerli olmadığı, Graham Fuller’in “Kemalizm bitti” şeklinde ilan ettiği ABD programı olduğu hepimizin malumu…

Kemalizm dedikleri ulusal devlettir elbette. Ulusçuluk da, ulusal devletin programından, yani Altı Ok’tan biridir.

İşte Ahmet Davutoğlu, “ulusçulukla hesaplaşacağız” diyerek ulusal devleti yıkma hedefini ortaya koymaktadır.

“2002’den bu yana ulusal devleti adım adım yıktılar zaten” dediğinizi biliyorum… 2002’de, daha doğrusu 1999’da AB kapısına bağlanarak başlatılan süreç, ulusal devleti yıkmak üzere yapılan üçüncü büyük hamledir.

Birincisi, Türkiye’nin 1946’da içine sokulduğu “Küçük Amerika” süreciydi…

İkincisi, 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla ulusal devletin pazarını yani Türk ekonomisini yıkma süreciydi… 12 Eylül darbesi, sürecin ancak silahla yürütülebileceği içindi!

DAVUTOĞLU’NUN ALTI İLKESİ

“Ulusçulukla hesaplaşmak” isteyen Ahmet Davutoğlu, yerine ne koyacaklarını da ilan ediyor: “Altı ilke ile cevap vereyim. Bir; Toplumsal özgüven, İki; insan haklarına dayalı özgürlükçü bir anayasal çerçeve, Üç; Doğu’nun erdemini Batı’nın rasyonalitesi ile birleştiren kültürel rönesans. Dört; farklılıkları içselleştirici ve harmanlayıcı yeni bir siyasal kültür ve düzen, Beş; verimliliği sosyal adalet anlayışı ile sentez eden sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma, Altı; bütün bunlara dayalı uluslararası alanda etkin ve sözü geçen bir küresel güç.”

Davutoğlu’nun “Yeni Türkiye” için program belirlerken Altı Ok’tan kopya çekmesini ve Altı İlke belirlemesini ufkuna veriyoruz.

ULUS, HATAY’DAN BAŞLADI

Ulusal devletler devrimle kurulur ve ancak karşı devrimle yıkılır.

Ulus, yıkılan ulusal devletin yerine, yenisini yine bir devrimle kuracaktır. Bu yasa, ulusun pratiğiyle de hayata geçmektedir.

1 Mayıs’ta işçinin, 19 Mayıs’ta gençliğin, 23 Mayıs’ta memurların birleşerek işaretini verdiği bu süreç, hafta sonu Hatay’da halkın “Türkiye-Suriye kardeştir” haykırışlarıyla daha da ileriye sıçramıştır.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun “ulusçuluğa” savaş açması bundandır; çünkü aslında ulus kendileriyle hesaplaşmaya başlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2012

, ,

1 Yorum

PEKİN-MOSKOVA ORTAKLIĞI

Geçen haftaki Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği APEC zirvesi ABD-Asya çarpışmasına sahne oldu…

Çarpışmayı inceleyeceğiz ama galibi sembolize eden bir ayrıntıyla başlayalım: Rusya’nın doğu ucu Vladivostok’taki APEC toplantılarının son iki gününde, devlet başkanları zirvesi vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliğindeki zirveye ABD Başkanı Barrack Obama katılmadı! Obama’yı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton temsil etti.

Gelelim toplantılara, sonuçlara ve çarpışmaya…

ÇÜZÜM AVRASYA’DA

Büyük Okyanus’a kıyısı olan 21 APEC üyesi ülke liderlerinin gündeminde iki temel sorun vardı: Ticari yatırımın serbestleştirilmesi ve bölgesel ekonominin entegrasyonu.

Zirve sonunda yayımlanan APEC ekonomi liderleri bildirisi, “Pekin-Moskova ortaklığının dünyada ağırlığını artırması” ve “Rusya’nın ekonomik programlarının Asya’ya entegrasyonu” olarak yorumlandı.

Vladimir Putin’in, zirve kapanış konuşmasında Rusya’nın ekonomik ağırlığını Asya’ya kaydırmak için özel bir hamlede bulunmadığını, bu sürecin kendiliğinden geliştiğini vurgulaması önemliydi.

Putin ayrıca “Avro Bölgesi’nde sıfır büyüme ya da resesyon var. Asya-Pasifik bölgesinde ise büyüme oldukça pozitif” diyerek, bu bölgenin “ekonomi, para ve ticaret merkezi” olduğunu belirtiyordu. Hatta Putin daha da ileri gidiyor ve krizdeki Avrupa’ya “çözüm Avrasya’da” mesajı veriyordu.

DOĞU ASYA’DA DEV YATIRIM

Zirvede dile getirilen ve Pekin-Moskova ortaklığını büyüten somut olgular ise şunlardı:

Çin, yatırımlarında ağırlığı ülkenin gelişmemiş iç kesimlerine ve Rusya’nın doğu sınırlarında bulunan Jilin eyaletine kaydırmaya başladığını ilan ediyordu. Pekin hükümeti, bu amaç için bölgenin raylı ulaşımına 800 milyar yuanlık yatırım yapacağını açıklıyordu. Liman yatırımıyla birlikte bu miktar 1 trilyon yuanı aşıyordu.

“Bölgedeki altyapıyı günden güne geliştirerek, gelişimin önünü açıyoruz” diyen Rusya Devlet Başkanı Putin de “Trans-Sibirya ve Baykal-Amur Demiryolu’nu geliştirdiklerini, yeni limanlar ve enerji merkezlerini kurduklarını açıklıyordu.

Moskova, Rusya’dan Çin’e petrol ve doğalgaz taşıyacak “Trans-Sibirya boru hattının” ikinci aşamasının tamamlanmak üzere olduğunun da müjdesini veriyordu.

İKİ PROJE ÇARPIŞTI

APEC Zirvesi’nde iki proje çarpıştı. ABD, “Pasifik Stratejik Ekonomik ve Ortaklık Anlaşması” ile üye ülkelerin vergi duvarını eşit biçimde kaldırmasını istiyordu.

Çin ise “Üye ülkeler arasında gelişme farklılığı ve çeşitliliği dikkate alınmalı. Asya-Pasifik Bölgesi’nde ekonomik entegrasyonun adım adım gerçekleştirilmesinden yanayız.” diyor ve çeşitli ülkelere daha gevşek uygulanabilecek “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik ve Ortaklık İlişkiler Anlaşması” istiyordu…

Rusya haliyle Çin’in projesine destek verdi.

HEM EKONOMİK HEM SİYASİ ORTAKLIK

Pekin-Moskova ortaklığı, sadece ekonomik düzlemde değil, siyasi düzlemde de dünyada ağırlığını artırıyor.

Vladimir Putin’in Russia Today televizyonuna yaptığı açıklamada “Çin ile ilişkilerimiz en yüksek seviyede. Siyasi ve ekonomik alanda karşılıklı olarak en güçlü güvene sahibiz” diyerek yeni bir döneme işaret etmesi, Atlantik açısından kaygı yaratıyor.

İki başkentin ortaklığının, Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ ve APEC sütunları üzerinden bir merkez yarattığı, bunun da çok kutuplu (merkezli) dünya hedefi için stratejik değerde olduğu, iki ülke basınında önemle dile getiriliyor.

İki ülkenin en somut siyasi ortaklığı ise Atlantik’in Suriye’ye yönelik tehdidine karşı birlikte barikat oluşturmaları ve dış müdahaleye geçit vermemeleridir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

KOD ADI SAKİNLEŞTİRİCİ

Başbakan Erdoğan’ın “Müslümanlara sabırlı olmalarını tavsiye ettiği” konuşma, meğer Obama’nın talebi üzerineymiş…

Kışkırtıcı bir film nedeniyle oluşan tepkilerin giderek büyümesi üzerine ABD Başkanı Barrack Obama, Tayyip Erdoğan’ı aramış ve “Müslümanları sakinleştir” demiş!

Beyaz Saray Sözcüsü Jay Karney’in açıklamasından öğreniyoruz ki, “Obama Erdoğan’a, şiddete karşı yüksek sesle konuşması için kişisel bir mesaj göndermiş.Karney sonucu da şu sözlerle açıklıyor: “Erdoğan’ın bunu yaptığını gördünüz.

Böylece ABD’nin Erdoğan’a son olarak “sakinleştirici” görevi verdiğini öğrenmiş bulunuyoruz…

KOLAYLAŞTIRICI, YUMUŞATICI, SAKİNLEŞTİRİCİ

Washington daha önce de Erdoğan’a bu tür görevler verdi…

Örneğin Obama, Tayyip Erdoğan’ı Şam-Tahran bağını koparması için Suriye’yle yakınlaştırdığı dönemde, ona “kolaylaştırıcı” rolü verdi!

Örneğin Obama, Tayyip Erdoğan’a İran’la uranyum takası sırasında mektupla görev verdiğinde, ona “yumuşatıcı” rolünü verdi!

“Kolaylaştırıcı” ve “yumuşatıcı”, Erdoğan’ı niteleyen kavramlar olarak ABD basınında da açık açık yer aldı! Şimdi bunlara “sakinleştirici” de eklenmiş oldu!

Ama Erdoğan’a verilen ve kendisinin de kırk ayrı yerde ifade ettiği asıl görevi, BOP Eşbaşkanı olmasıdır.

Dolayısıyla Obama’nın Erdoğan’a “Müslümanları sakinleştir” görevi vermesi, onun ABD’nin İslam dünyasını hedef alan Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmasıyla ilgilidir.

Gelin bu görevin nasıl icra edildiğini ortaya koyan tipik üç örneği inceleyelim:

ERDOĞAN HAÇLI SEFERLERİNİ ÖVDÜ

Haçlı Seferleri’nin İslam dünyası için ne anlama geldiği herkesin malumudur. Ancak Erdoğan, BOP Eşbaşkanlığı görevinden dolayı, Haçlı Seferleri’ni bile övmek durumunda kalmıştır.

Erdoğan 13 Nisan 2011 günü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada bakın neler söylemişti: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Haçlı Seferleri’ni derin hafızasından silemeyenler, kendi toplumlarına da bölgelerine de dünyaya da barış ve hoşgörü vaat edemezler.”

‘İSLAM DÜNYASI ÖZELEŞTİRİ YAPMALI’

2011 yılında Müslümanlara “Haçlı Seferleri’ni unutun” çağrısı yapan Erdoğan, 2004 yılında da İslam dünyasını özeleştiri vermeye çağırıyordu.

Erdoğan İslam Konferansı Teşkilatı Ekonomik Konferansı kapsamında 23 Kasım 2004’te düzenlenen İş Forumu’nun açılışında İslam dünyasına sesleniyordu: “Artık bir özeleştiri yapma zamanı gelmiştir ve geçiyor. Bunu gerçekleştirmek durumundayız.”

Evet, Erdoğan’a göre İslam dünyası özeleştiri yapmalıydı, Müslümanlar Haçlı Seferleri’ni unutmalıydı…

Erdoğan, AKP milletvekillerinden İslam dünyası açısından kritik öneme sahip Filistin davasında duygusal davranmamalarını bile istedi!

Erdoğan, 25 Mayıs 2004 günü partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda milletvekillerine şöyle sesleniyordu: “Hassas bir dönemden geçiliyor. Filistin konusunda duygusal davranmayın. Dünya gerçeklerini göz önünde tutun. Biz öyle davranıyoruz.

HAVUÇ VE SOPA

Üç örneği inceledik ama Erdoğan’ın siyasi hayatı benzerleriyle dolu…

Yahudi cesaret madalyası alan tek Müslüman olmasından Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığına duacı olduğunu açıklamasına, Müslüman düşmanı Papa 5. Sixtus heykelinin altında Avrupa Anayasası’na imza atmasından Libya’ya saldıran Haçlı koalisyonuna katılmasına kadar pek çok örnek sıralayabiliriz…

Peki, Erdoğan bu görevi neden kabulleniyor?

Sorumuzun “havuçlu” yanıtı, koltuk!

“Sopalı” yanıt mı? Danışmanı Cüneyt Zapsu’nun ABD’lilere “deliğe süpürmeden önce iyice kullanın” demesi ve kendisiyle telefonda konuşurken Obama’nın beyzbol sopasını tutması mesajı, yeterince açık değil mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP İLE CEMAATİN DERSHANE SAVAŞI

Başbakan Tayyip Erdoğan dershaneleri kapatacaklarını ilan etti.  Erdoğan 9 Eylül tarihli açıklamasında, “okul varsa dershane niye var?” diye sorarak kararının gerekçesini açıkladı. Hatta Erdoğan daha da ileri giderek, “ekonomik gücü olmayan vatandaşın yavrusunu dershaneye gönderemediğini” belirtiyor ve “sınıfsal” bir tavır da alıyordu!

Kuşkusuz Erdoğan, bu iddialarını kamuoyunu tavlamak için dile getiriyordu. Zira rakamlar ortadaydı ve Erdoğan döneminde Türkiye’deki dershane sayısı iki kat artmıştı!

DERSHANELER SAVAŞIN YENİ CEPHESİ

Peki, Başbakan Erdoğan 10 yıl sonra dershane sisteminin yanlışlığını neden keşfetti? Neden dershaneleri kapatmak istiyor?

“Bundan kim gücenirse gücensin” diyen Erdoğan elbette Fethullah Gülen cemaatine sesleniyordu; çünkü cemaatin en önemli silahı okulları ve dershaneleriydi…

Erdoğan bu kararıyla, özel temsilcisi olarak PKK’yle masaya oturan ve müzakere yapan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yargılanmak istenmesiyle hamle yapan cemaate ceza kesiyordu!

ERDOĞAN 28 ŞUBAT GENERALLERİNDEN BETER

AKP Hükümeti’nin dershaneleri kapatma kararı, Erdoğan’ın 9 Eylül’deki ilanından önce de aslında gündeme gelmişti. Ancak Cemaat AKP’yle savaşı büyütmemek için ilk günler açık bir tepki göstermedi.

Cemaatin resmi ilk tepkisi, Zaman yazarı İbrahim Öztürk’ün kaleme aldığı “Dershaneleri kapatmak” başlıklı yazı dizisiydi. 12 ve 13 Eylül tarihli bu yazılarda Öztürk, eğitimde kaliteyi artırmanın bir yöntemi olarak dile getirilen bu kararın netice vermeyeceğini savundu.

Öztürk yazısında Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’i de açıkça hedef aldı: “Milli Eğitim Bakanı ile eğitim ordusu arasında zerre kadar duygusal ve psikolojik bir bağ kalmadı ki. Ordusuz komutan gibi yapayalnız ilerliyor.”

Zaman yazarı İbrahim Öztürk, şu satırlarıyla Erdoğan’ı 28 Şubatçı generallerle aynı kefeye koyuyordu: “Derdiniz ne? Bu ülkede teröre karşı devletin vurmak-kırmaktan öte gitmeyen sert, acımasız yüzü hiçbir şeyi çözmüyor. Bu okullar umutsuz yüz binlerin başının okşandığı, onurlu milletimizin hayırsever ‘harçlıkları’ ile ayakta duran kurumlar. 28 Şubat’ta yapılamayanı, şimdi kalkıp bu hükümet mi yapacak?”

Hatta İbrahim Öztürk dershaneleri kapatmaya soyunan AKP Hükümeti’ni “milleti inletmekle” suçluyordu: “100 bin kişilik istihdamı, 2 milyar dolarlık sektörü batırmayı ‘milletim öyle istiyor’ diye meşru kılacaksınız, öyle mi? Millet kim? Alanlarında tekelleşen ve milleti inleten bir avuç komprador burjuvazi küçük esnafı ve tüketiciyi inletiyor, ‘milleti’ orada da hatırlamak lazım.”

SAVAŞ, SINAVLARA BİLE YANSIDI

AKP ile Cemaatin eğitim cephesine taşıdığı savaşın dershanelerden önceki ayağı İmam Hatip okullarıydı…

Zaman yazarı Mümtazer Türköne AKP Hükümeti’nin 4+4+4 sisteminin hedeflerini ele aldığı ve birkaç gün sürdürdüğü yazısında İmam Hatip’lerin kapatılmasını savunmuştu: “İmam-Hatipler çok hayırlı hizmetler yaptılar. Türkiye’ye çok şey kazandırdılar. Ama artık görev tamamlandı, ömürleri sona erdi. Sayıları meslekî ihtiyacı karşılayacak ölçüde sınırlanmalı ve genel eğitim içinde din eğitimi ihtiyacını karşılayan okul modeli olmaktan çıkartılmalı.” (Zaman, 26 Haziran 2012)

Bitirirken şu soruyu soralım: Son iki yılda neden neredeyse her sınav sorunlu geçiyor? Kopyalar, şikeler… Örneğin Erdoğan’ın bizzat MİT’i görevlendirdiği araştırmasından neden bir sonuç çıkmadı? Daha doğrusu çıkan sonuç neden kamuoyuna açıklanmadı?

Sınavların son iki yılda bu kadar sorunlu olması, AKP ile Cemaat’in eğitim savaşları nedeniyle mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Eylül 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın