Archive for category Politika Yazıları
SIRADA UÇAK GEMİSİ VAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/11/2011
Geçen hafta üç Rus savaş gemisinin Suriye’nin Tartus limanına geldiği açıklandı gayri resmi olarak… Ne doğrulanan ne de yalanlanan bu haber, uluslararası gözlemciler tarafından, Moskova’nın Şam’a açık desteği olarak okundu.
Üç Savaş gemisi, aynı zamanda Suriye’ye müdahale arayan tüm ülkelere yanıttı.
Mesajı alan ABD de üç Rus savaş gemisine karşı, “George Bush uçak gemisi”ni Suriye açıklarına göndererek yanıt verdi. Tabi bu haber de gayri resmiydi; doğrulanmadı, yalanlanmadı.
Karşılıklı bu hamleler, ABD ile Rusya arasındaki savaşın birinci raunduydu…
İKİNCİ RAUND
Rusya, ABD’nin uçak gemisine uçak gemisi artı filo ile yanıt verdi şimdi de… İzvestiya gazetesinin haberine göre Moskova, Suriye’ye “Amiral Kuznetsov uçak gemisi”ni gönderiyor. Habere göre Moskova, uçak gemisine bir de deniz filosundan bir grup gemi ekleyecek ve Suriye’ye gönderecek. İzvestiya, Amiral Kuznetsov’un 2012’nin ilkbaharında Suriye’nin Tartus limanında olacağını belirtiyor.
İkinci raundun bu hamlesi, ilk raundun tersine resmiyet de kazandı. Rusya Federasyonu Askeri Deniz Filosu Genelkurmay Temsilcisi, İzvestiya’ya yaptığı açıklamada, Tartus Limanı’na ziyaretin, Suriye’deki gelişmelerle ilgili olmadığını söyledi (!) Zaten başka türlüsü de beklenemezdi…
Bu arada anımsatalım: İlkbaharda Amiral Kuznetsov uçak gemisiyle birlikte, Vladimir Putin de Rusya’nın başına geliyor. Başbakan Putin, 4 Mart 2012 seçimlerinin şimdiden galibi gibi…
‘İÇ MESELE’ DEĞİŞTİ!
Peki, Rusya’nın mesajı, Suriye’ye müdahale isteyen AKP tarafından acaba nasıl algılandı?
AKP’nin Suriye’ye müdahaleci çizgisinin sembol mesajı, Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “Suriye iç meselemizdir” sözleriydi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri bu kez “Suriye’nin iç meselesi” olarak değerlendirmesi ise müdahaleci çizgiye bir fren gibi gözüküyor.
Nitekim Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi de önceki gün Suriye konusunda “hükümet görüşü” açıkladı. Selvi, Ankara’da karar alma mekanizmalarında görev yapan bir yetkilinin şu sözlerine yer verdi köşesinde: “Batıdan ve çevremizden bazı ülkeler Suriye’ye girmemiz için bizi sırtımızdan itiyor. Bizim böyle bir planımız yok. Çünkü biz girdikten sonra batıdan ve çevremizden üç dört ülke geri dönüp, Türkler işgalci diyecekler, aleyhimize geçecekler.”
Selvi, AKP’nin, “bölgenin lideri olmak varken, Suriye’nin işgalcisi olmak gibi bir konuma düşmeye niyetli olmadığını” belirtiyor ve ekliyor:
“1-Türkiye, Suriye konusunda Arap Birliği’ni ön plana çıkarmaya özen gösteriyor. Bunda Türk-Arap savaşı tarzındaki fitneye meydan vermeme düşüncesi de bir ölçüde etkili.
“2-Uluslararası camia ile birlikte hareket ediyor. Suriye’nin işgali ya da bu aşamada Suriye içinde tek başına bir tampon bölge ilan etme gibi bir çabanın içinde değil. Ama ayrı bir yol haritasına sahip.”
Sonuç olarak; ABD bölgeden çekiliyor ve Rusya ile Çin’in bölgede artacak rolü, AKP’nin Suriye politikalarını daha da geriletecektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2011
CEMAAT İLE PKK’NİN SAİD-İ KURDİ KAVGASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/11/2011
Nur cemaatinin lideri olan Said-i Nursi’nin, Gülenciler için ne ifade ettiği ortada. Cemaatin kılavuzu olan Said-i Nursi’nin son olarak filmini bile çektirdiler.
Nüfustaki adı Said Okur olan Said-i Nursi, son dönemde PKK tarafından da Said-i Kurdi olarak sahiplenilmeye başlanmıştı. Ancak bu sahiplenme yarışı artık kavgaya dönüşmüş durumda!
PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’nda geçen hafta, Zana Zanyar imzasıyla “Fethullah Gülen’e göre ‘Said-i Kurdi’nin mezarını sormak küstahlık’” şeklinde bir makale yayımlandı.
Zanyar, önce Fethullah Gülen’in 14 Kasım 2011 tarihli röportajındaki konuyla ilgili sözlerini masaya yatırmış. Orada Gülen, Said-i Kurdi’nin “Talebelerine benim mezarımı bir iki kişiden başkası bilmesin” dediğini savunuyor ve fetvayı veriyor: “Onu delmek ne demektir, o bir küstahlıktır.”
Zanyar, Gülen’in “daha Said-i Kurdi yaşarken, ‘Kürt olduğu için O’nun yanına gitmeyi Türklük gururum kabul etmedi’ diyebilecek kadar ırkçı bir tavır sergilediğini” anımsatıyor. Hatta Gülen’i, Said-i Kurdi’nin Risale-i Nurlarında tahrifat yapmakla suçluyor.
Zana Zanyar, Said-i Kurdi’nin “mezarının bilinmesini istemediğine dair bir sözünün olmadığını”, tersine “Van’daki Horhor medresesine gömülmeyi vasiyet ettiğini” belirterek, buradan hareketle dönemin 2. Ordu Komutanı Cemal Tural ile Fethullah Gülen’i birlikte hareket etmekle suçluyor.
PKK: GÜLEN, 27 MAYISÇIDIR
PKK bu bağı, Said-i Kurdi’nin mezarının yerinin bilinmezliği nedeniyle kuruyor. Anımsatalım:
23 Mart 1960’da Urfa’da ölen Said-i Kurdi, Halilülrahman Camii’sine gömüldü. Ancak camideki mezarı, adeta bir tapınma merkezine dönüştü. 27 Mayıs yönetimi bunun üzerine, Said-i Kurdi’yi, kardeşinin de izniyle, 12 Temmuz 1960 gecesi Camii’den çıkarıp, bilinmeyen bir yere defnetti.
27 Mayısçıların Said-i Kurdi’nin mezarının yerini belirsiz bırakması ile Gülen’in yukarıda özetlediğimiz sözlerini yan yana getiren PKK, Gülen’i 27 Mayısçı ilan etmiş!
GÜLEN 27 MAYISÇI DEĞİL, AMERİKANCIDIR
Ancak Zana Zanyar’ın devamında verdiği bilgiler, Gülen’i 27 Mayısçı değil, tersine Amerikancı ve Süper NATO’cu yapmaktadır:
“Fetullah Gülen, 1961 yılında askere gider. Acemi birliğini Özel Harp Dairesi Elemanı Kurmay Başkanı Reşad Taylan’ın yanında yapar. Acemi birliğinde sadece istihbarat elemanlarının görevlendirildiği büyük telsiz eğitimini alır. Gülen’in Özel Harp Dairesi yani istihbarat ilişkisi 1957 yılına dayanıyordu. Daha 16 yaşındayken, Erzurum’da Özel Harp Dairesi elemanlarında üstteğmen Esad Keşafoğlu tarafından yetiştirilir ve Nur Cemaati’ne özel harp elemanı olarak sokulur. Bundan dolayıdır ki, gittiği her yerde istihbarat işini yapar. Acemi birliğinde büyük telsiz eğitimine alınmasının nedeni çok yetkin bir istihbaratçı olarak yetiştirilmesinin amaçlanmasıdır.
“Aynı görevlendirme zinciri usta birliğinde de olur. Gülen, usta birliğini İskenderun’da 2. Ordu karargâhında, Orgeneral Cemal Tural’ın yanında büyük telsizci -istihbarat elemanı- olarak yapar. Askeri kanuna göre bir askerin vaaz vermesi yasakken Gülen istihbaratçı olduğu için özel harp temelinde vaazlar verir. Gülen, Küçük Dünyam adlı kitabında bu durumu şöyle itiraf eder: ‘Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum.’”
Zanyar’ın, makalesini Said-i Kurdi’nin “Düşman nur postuna bürünmüş” sözleriyle bitirmesi ise artık kılıçların çekildiğini göstermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2011
DERSİM VE BİSMİL
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/11/2011
Başbakan Erdoğan, Dersim belgesi olarak eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına başvurdu. Çağlayangil, o dönemde Emniyet Müdürü olarak, General Abdullah Alpdoğan ile birlikte bölgede isyancılarla görüşmüştür.
Başbakan Erdoğan’ın nedense değinmediği ancak Çağlayangil’in anılarının en önemli noktası olan şu bölümü dikkatinize sunuyoruz:
‘BİR ADAMIN BİR KOCASI OLUR’
“Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti: ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı… Kürt bütün samimiyetiyle dedi ki: Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmayız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de, yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin geçerli olduğu ve hükümetin üstünde hiçbir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini’ söyledi. Bunu kabul etmediler.”
KİM OTORİTE OLACAK?
İşte meselenin esası budur: Dersim’de ağalar ve aşiretler mi otorite olacaktır, yoksa Cumhuriyet ve devrim mi?
Sayısız detaya girmeye gerek yok, tek başına ele geçirilen silah sayısı bile Dersim meselesini anlamaya yeterlidir. Çünkü silah otoritedir!
O gün devrimci Cumhuriyet, feodaliteyle hesaplaştı ve son tahlilde köylüyü özgürleştirdi. Ancak harekât sırasında kayıpları artıran yanlışlar da vardı. Ayrı biz yazının konusu olan bu yanlışlıkların temelini, 1926 – 1938 arasındaki 12 yıllık “sorunu barışçı yöntemlerle çözme döneminin” iyi değerlendirilemeyip, üstelik bir gecikmeye dönüşmesi ile Cumhuriyet yönetiminin sınıfsal yetersizliklerinin birleşmesi, oluşturmuştur.
EN YAKICI İHTİYAÇ: DEVRİM
Cumhuriyet devrimciyken, feodaliteyle hesaplaştı dedik… Ya karşı-devrimciliğin, daha 1939’larda, 46’larda harekete geçmesi, 50’lerde büyümesi, 80’lerde Cumhuriyeti kuşatması ve 2000’lerde Cumhuriyet’i “yıkması” döneminde durum neydi?
Anımsayalım: Diyarbakır Bismil’e bağlı Sinanlı ve Aslanoğlu köylüleri, “yaşasın Cumhuriyet, yıkılsın ağalık” diye ayağa kalktığında, toprak istediğinde, karşısında ağa ile birlikte kimi buldu? Kaymakamı ve Jandarmayı!
Bismil’de, sivil ve askeri idare, yani devlet köylünün karşısında, ağanın yanındaydı!
Yani Cumhuriyet devrimciyken, ağaya karşı köylünün yanında yer aldı; ancak karşı-devrimciliğin yıktığı Cumhuriyet köylüye karşı ağanın yanında saf tuttu.
Bu çıplak gerçek bile bir devrime nasıl da ihtiyaç duyduğumuzu gözler önüne sermektedir!
NOT: Dersim konusunu işleyen Mehmet Ali Birand dün köşesinin başlığından sormuş: “Genelkurmay arşivi neden açıklanmaz?” Büyük sıfatlı meslektaşlarımızın cehaletini önlemek için anımsatalım: Kaynak Yayınları, “Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları” diye o arşivi milletimizin hizmetine sundu ve iki ciltlik çok önemli bir eser yayımladı. Üstelik ikinci cilt Dersim’le ilgilidir! İlk kez 1992 yılında basılan bu kitaplar, Nisan 2011’de düzenlenerek okurlara yeniden sunulmuştur.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım 2011
CHP, TSK KARŞITLIĞINDA ÖNE GEÇTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/11/2011
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Asker Açılımı, “Bedelli askerlik gündemimizde yok” diyen Başbakan Erdoğan’ın şak diye bedelli ilan etmesinden daha tehlikeli! TSK’yi vurma konusunda ana muhalefetin iktidara göre bir adım önde olduğunu teslim etmeliyiz.
Bildiğiniz gibi Erdoğan, 30 yaşından büyüklerin askerlik yapmamalarının bedelini 30 bin lira olarak belirledi. Kuşkusuz bu TSK’ye yönelik Ergenekon operasyonunun devamı niteliğindedir. Hedef profesyonel ordu yaratıp TSK’yi küçültmek ve halk ordusunu bitirmektir!
Bu yalın gerçeği görüp de savunmaya geçmesi gereken CHP ise özellikle Kılıçdaroğlu’nun başa geçmesinden itibaren askere daha büyük saldırıya geçti!
Örneğin Kılıçdaroğlu 30 yaşa 30 bin bedelini bir sosyal demokrat olarak “haksızlık” diye değerlendirmiş: “Haliyle parası olan askerlik yapmasın, olan yapsın sonucu çıkıyor. Bu kamu vicdanına sığmaz.”
İşte o vicdanı sözde rahatlatmak adına Kılıçdaroğlu ağzındaki baklayı çıkarıyor: “Meclis aşamasında parası olmayanlar için önerge vereceğiz. Parası olmayanların da yararlanması için değişiklik önereceğiz.”
Yani Erdoğan 30 yaşından büyüklere 30 bin lira bedel karşılığında askere gitmeme olanağı sunarken, Kılıçdaroğlu bir adım daha öne çıkıp, parası olmayanın da bundan yaralanmasını istiyor. Askerliği toptan kaldırın, rahatlayın beraberce!
MHP’NİN VATAN BEDELİ: 600 TL
MHP ise daha da ilginç bir öneriyle güya TSK’yi savunuyor. “Haksızlığın” giderilmesi için askerlik yapanlara da 600 lira maaş ödenmesini istiyor! Türkeş milliyetçilerinin literatüründe, bedelli askerliğin alternatifi, para karşılığı askerlik yapmak oluyor! Halk ordusu, vatan sevgisi, şehitlik, hak ve ödev gibi kavramların yerini 600 lira alıyor! Bir nevi profesyonel ordu…
Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, daha çok insanın bu kıyaktan yararlanması için bedelin aşağıya çekilmesini istiyor ve yeni bir askerlik sistemi öneriyor!
KILIÇDAROĞLU’NUN ASKER AÇILIMI
Kılıçdaroğlu’nun, Fikret Bila’nın “askerliği nasıl yaptınız” sorusuna yanıtı ibretlik: “Ben kısa dönem yaptım. Tabi kısa dönemde ne kadar askerlik olacak ki?”
Kısa dönem askerliğin askerlik bile olmayacağını tecrübe eden Kılıçdaroğlu, 12 Haziran seçimleri öncesinde ne vaat etmişti, anımsıyor musunuz? İşte o tarihi sözler: “Askerlik süresini dokuz aya indireceğiz, aşamalı olarak altı aya kadar indireceğiz, daha küçük ama daha profesyonel olacak. Çocuğunuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olunca da askerliği bitmiş olacak.”
Staj kabilinde askerlik öneren Kılıçdaroğlu’nun niyeti, gençlerin askerliğini hızla bitirmesi değil, askerliği bitirmektir. Bunun sayısız kanıtı vardır:
Kemal Kılıçdaroğlu “Bedelli askerliği gündeme getiren biziz.” dedi; “Orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız. Ordu kışlasında onurlu görev yapacak.” dedi; TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi’nin değiştirilmesini teklif etti; Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istedi; 27 Mayıs’ı eleştirdi; 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini bile eleştirdi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2011
KCK OPERASYONUNUN HEDEFİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/11/2011
Güzel ülkemiz gittikçe daha büyük tuhaflıklara sahne oluyor. Örneğin KCK operasyonları…
Son operasyonu bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu sözlerle başlattı: “Asrın Hukuk Bürosu diye bir yer var. İmralı’nın avukatları bu büroya bağlı. Sürekli avukat değiştiriyorlar. İmralı’ya tek avukat gitmiyor. İmralı’ya giden avukatlar bir şekilde Kandil ile İmralı arasında kontak kuruyor.”
Bu sözleri duyan biri Erdoğan’ın İmralı – Kandil bağından rahatsız olduğunu sanır!
AVUKATLAR KADAR MİT DE KURYE
47 avukatın gözaltı kararı durumu daha da ilginç kılıyor. Avukatlar, Öcalan’ın talimatlarını örgüte iletmek suçlamasıyla gözaltına alınmışlar!
İnsan soramadan edemiyor. AKP avukatların Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e ilettiğini yeni mi keşfetmiş? Elbette hayır.
Sadece şu iki örnek bile meselenin başka olduğunu anlamamıza yeterli:
1.) 28 Eylül ve 1 Kasım 2010 tarihlerinde Abdullah Öcalan’la avukatı olarak görüşen Aysel Tuğluk, görüşmenin ayrıntılarını hem PKK ile hem de AKP ile paylaşmadı mı?
2.) Bırakın avukatları, bizzat MİT Müsteşarlığı’nın Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e taşıdığı, kuryelik yaptığı ortaya çıkmadı mı Oslo’da?
Peki, o zaman mesele nedir?
AKP ve PKK ANLAŞTI
Ortada duran en büyük gerçek, AKP ve PKK’nin nesnel olarak aynı cephede yer aldığıdır. Nitekim MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 örtüştüğü, anlaştığını açıklamıştı Oslo’da. Yani müzakere sürece artık tamamlanmıştı…
Taraf’ın önceki gün ortaya attığı iddia önemli. Yıldıray Oğur, AKP ile PKK’nin anlaştığını, barış görüşmelerinde sona geldiklerini, sadece PKK’nin “anlaşmayı Öcalan açıklamalı” isteğinin masada pürüz olarak kaldığını yazdı.
ANAYASA PAZARLIĞI
Hem PKK’yi hem de Öcalan’ın açıklamalarını iyi takip eden Cevdet Aşkın’ın şu yorumu da önemli: “Barzani ve Talabani’nin çözüm için devrede olduğu bir dönemde Ankara, bir yandan örgütün üzerinde son hava harekatlarında olduğu gibi askeri baskıyı devam ettirerek, bir yandan da kitle tabanını hareketsizleştirmeye çalışarak anayasa müzakereleri öncesinde pozisyonunu iyice sertleştiriyor”
Nitekim DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk da, operasyonların hız kazandığı bu ayın başında AKP’nin tavrını şöyle özetlemişti: “Operasyonlar pazarlık gücünü artırmaya yönelik.”
TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN
Oyun büyük, AKP’nin niyetleri Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek cinsten… Cengiz Çandar, bir bölümü Turgut Özal’dan Tayyip Erdoğan’a miras kalan bu ABD planını şöyle açıkladı dün:
“Türkiye, gerek Irak Kürdistanı ve gerekse Suriye ile rejim yıkıldıktan sonra ‘ekonomik entegrasyonu’ hedef almaya devam ediyor. Bu, Türkiye ile Irak ve Türkiye ile Suriye arasında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen ve beşeri anlamda öncelikle Kürtleri bölmüş olan sınırları harita üzerinde fiktif sınırlar olarak bırakmak demektir.”
Çandar’a göre asıl mesele, Suriye’de rejim yıkıldıktan ve Kürt coğrafyasında sınırlar ortadan kalktıktan sonra, yeni coğrafyada nasıl bir “idari yansıma” olacağıdır.
Yeni Anayasa, işte o federatif yapının da hazırlığı demektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2011
TÜRKİYE – İSRAİL TİCARETİ ARTIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/11/2011
AKP’nin İsrail karşıtı söylemlerinin “İran’ı yalnızlaştırmak” ve “Bölge – Arap liderliğini ele geçirmek” hedefli olduğunu, dahası ABD Başkanı Barack Obama’nın stratejisinin bir yansıması olduğunu birkaç kez yazdık bu sütunda…
Hatta iki ülkenin ilişkisinin devamının ön şartı olarak sunulan “özür” konusunun, tam dört kez çözülme aşamasına geldiğini, ancak son dakikada anlaşmadan vazgeçildiğini de belirttik.
İSRAİL TÜRKİYE’YE İHRACATINI KATLADI
AKP’nin İsrail karşıtlığı üzerinden beslediği İran ve Suriye politikalarının hali ortada. Ancak daha ilginci, iki ülkenin perde önündeki bu kavgasına rağmen ticari ilişkilerinin olağanüstü artış gösterdiği gerçeğidir.
Son verilere göre Ocak – Ekim 2011 döneminde, İsrail’in Türkiye’ye ihracatı 1,6 milyar dolara çıkarken, Türkiye’den ithalatı da 1,86 milyar dolara ulaştı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre İsrail’in Türkiye’ye ihracatında yüzde 41’lik, Türkiye’den ithalatında ise yüzde 25’lik büyüme sağlandı.
İsrail Sanayiciler Birliği’nin Dış Ticaret Bölüm Başkanı Dan Katarivas, bu büyük artışı, “iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri birbirinden ayırma konusundaki olgunluğuna” bağlamış.
DÖRT KEZ ANLAŞMA’DAN DÖNÜLDÜ
Türkiye ile İsrail arasında “özür” üzerinden tam dört kez anlaşma noktasına gelindiğini belirttiğimiz yazımızda, bir anlaşmayı da Henri Barkey’in ağzından aktarmıştık:
Meğer 2010 Aralık’ında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)
İKİ ÜLKE YÜZDE 95 ANLAŞMIŞ!
İki ülke arasında yapılan bir başka anlaşmanın taslağını gören Kadri Gürsel önceki gün Milliyet’te yazdı: İki ülke yüzde 95 anlaşmış! Yani özür, tazminat gibi AKP’nin şartları kabul edilmiş.
“Türkiye ve İsrail Hükümetleri Arasında Filotilla Olayıyla İlgili Anlaşma” isimli, 18-19 Haziran 2011 tarihli bu dört sayfalık taslakta Türkiye’nin itirazına konu olan tek konu, metnin başlangıcındaki “ölüm ve yaralanmaların taammüden meydana gelmediği” yönündeki ifadelermiş…
Türkiye ise Mavi Marmara’daki protestocuların İsrail askerleri tarafından kasten öldürüldüğünde ısrar etmiş.
ERDOĞAN –LİEBERMAN KRİZDEN BESLENİYOR
Kadri Gürsel, anlaşmanın yapılamamasının bir nedeni olarak da İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı gösteriyor.
Nitekim Lieberman, MOSSAD’ın kendisinden habersiz olarak Türkiye’yle gizli görüşme yapmasını hükümet sorunu haline getirdi önceki gün.
Tüm bu gerilim içinde ticaretin katlanarak büyüdüğü gerçeği de gösteriyor ki, ortada ciddi bir tuhaflık var. Çünkü Türkiye’nin Suriye’ye baskısı ve Kürecik’e füze kalkanını kabul etmesi başta olmak üzere tüm bölge politikaları, en çok İsrail’i memnun ediyor.
Sonuç olarak; hem Erdoğan, hem de Lieberman krizin bitmesini istemiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Kasım 2011
AVRASYA BİRLİĞİ’NİN ALTI HEDEFİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/11/2011
Vladimir Putin’in ortaya attığı “Avrasya Birliği” projesi hız kazandı. 18 Kasım günü bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Dmirtri Medvedev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko Avraya Ekonomik Birliği’nin kurulmasına dair belgeleri imzaladılar.
Üç ülke bu yılın başında önce Gümrük Birliği’ni oluşturdular; 1 Ocak 2012’den itibaren de “Tek Ekonomik Alan”da birleşmiş olacaklar. Üç ülke daha sonra bu iki birliğin birleşmesi olan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB)’ni oluşturacaklar.
Medvedev, Kremlin’deki imza töreninde, AEB’in 2015’ten önce hazır olabileceğini söyledi. Lukeşenko ise önceki gün yaptığı açıklamada daha somut bir tarih verdi ve 2013 yılının sonunda birliğin oluşabileceğini savundu.
AEB’in siyasi ve ekonomik olarak birçok anlamı ve hedefi var. İnceleyelim:
BİRLİK, DOLARI SINIRLANDIRACAK
1.) AEB, Doların dolaşımını büyük bir coğrafyada sınırlandıracak. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev “büyük kalem malların satışında kendi dövizlerimizden, yani Kazakistan Tengesi, Ruble ve Belarus Rublesinden faydalanmamız gerekiyor” dedi.
2.) AEB, gıdadan enerjiye, pek çok alanda bütünleşme hedefliyor. Nazarbayev bu hedefi şu sözlerle açıklıyor: “Sonra ortak teknik alanın kurulması, AEB elektrik şebekesinin oluşturulması fikri de var. Gıda sorunlarına birlikte çözüm bulunması gerekiyor. Tanrı bizi enerji taşıyıcılarından eksik bırakmadı. Hangi açıdan bakarsak bakalım, birliğimiz çok güçlü bir kuruluştur. Milyonlarca insanı birleştiren piyasa, çetin olan hallerde bile başlı başına bir hayat sürdürebilecektir.”
ORTAK SAVUNMA BİRLİĞİNE HAZIRLIK
3.) AEB, ileride ortak savunma birliğine de dönüşecek. Nazarbayev, “İleride ortak savunma alanının meydana getirilmesi fikri de var. Bunun üzerinde Kolektif Güvenlik Antlaşması artık çalışmaktadır” dedi.
4.) Diğer yandan AEB’in ortak hükümeti de (Avrasya Ekonomik Komisyonu) somutlaşmaya başladı. Rus haber ajansları, üç ülke makamlarının yeni kurulan “trans-ulusal” organlara yetkileri teslim edeceğini belirtiyorlar. Komisyon kuruluna kadar başkanlık görevini, Rusya Ticaret Bakanı Viktor Hristenko yapacak.
HEDEF, KUTUP OLMAK
5.) Avrasya Birliği’nin temel hedefi ise dünyada bir kutup olmaktır. Vladimir Putin, bu hedefi İzvestiye gazetesinde şöyle tanımladı: “Günümüz dünyasının kutuplarından biri haline gelmek ve aynı zamanda Avrupa ile dinamik şekilde gelişen Asya-Pasifik bölgesi arasında etkili bir bağlantı rolünü oynamak yeteneğinde olacak güçlü bir uluslar-üstü birliğin kurulmasını teklif ediyoruz.”
BİRLİK, BÖLGE ÜLKELERİNE AÇIK
6.) Birliğin ilk ayağı olan Gümrük Birliği, bölge ülkelerine açık bir proje olarak tanımlanıyor. Putin, makalesinde bu hedefi ve hangi ülkelerin şimdiye kadar Gümrük Birliği’ne başvurduğunu da açıkladı:
“Kırgızistan’ın başvuru dilekçesi Petersburg toplantısında onaylandı. Tacikistan sıra bekliyor. Moğolistan da Gümrük Birliği’ne katılmak istediğini çok kez belirtiyordu. Suriye, Gümrük Birliği ile ortak serbest ticaret bölgesinin meydana getirilmesine ilgi gösterdi. İlgili antlaşma tasarısı hazırlandı. Yeni Zelanda ve Vietnam da Gümrük Birliği ile serbest ticaret anlaşmasına başlamayı planlıyor. Kapılar herkese açıktır.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2011
OLUŞTURULMUŞ GAZETECİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/11/2011
ABD’nin Irak’a harekâtı sırasında “iliştirilmiş gazeteci” kavramı ortaya atılmıştı. Bu gazetecilerin görevi özetle, savaşa Pentagon’un gözünden bakmaktı… Biz de bir kavram ortaya atıyoruz: Oluşturulmuş gazeteci. Onlar da olaylara AKP’nin gözünden bakmakla görevliler.
Bugün bu türün nadide bir örneğini anlatacağız, Nagehan Alçı’yı.
AKP döneminin “oluşturulan” bu örneği, bir başka oluşturulmuş gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı ile evlenerek geniş kitleler tarafından tanındı. İkilinin evliliği, ikiliyi de büyüttü. Rasim Ozan Kütahyalı, Deniz Gezmişlere Taraf gazetesinde küfrederek başladığı gazetecilik yolculuğunu, aynı anda iki gazetede köşe ve dört televizyonda program yaparak geliştirdi. Nagehan Alçı da bu evlilikten sonra iki televizyonda birden program yapmaya başladı.
ATATÜRK DİKTATÖR, ERDOĞAN DEMOKRAT
Nagehan Alçı, geçenlerde Atatürk’e diktatör diyerek ününe ün kattı. AKP’nin yarattığı siyasi iklimde cüret bulan bu tür gazeteciler, Atatürk’ü diktatör ilan ederken, Erdoğan’ı da demokrat buluyorlar kuşkusuz.
Nagehan Alçı, faşizm olarak adlandırılacak tüm dönem uygulamalarını “demokratikleşme” olarak görüyor. Ne de olsa, bu iklim ona ve türdeşlerine – şimdilik – demokrat, gerçek gazetecilere ise faşistçe davranıyor. (Bu “şimdilik” lafımı lütfen not ediniz ve günü gelince anımsayınız).
REZİLLİK
Nagehan Alçı konuşulmayı çok sevmiş olmalı ki, yeniden gündeme gelecek bir “rezilliğe” imza attı. Boyalı gazetelerde mutlaka görmüşsünüzdür, haber şöyleydi: “Nagehan Alçı, Adnan Hoca’nın iltifatları karşısında ne yapacağını şaşırdı.”
İçiniz kaldırır ve haberin devamını okursanız, oluşturulmuş gazetecimizin kendine yakışır bir pasla bu “iltifatları” başlattığını görürsünüz.
Beyaz TV’de “İslam ve cinselliğin” konuşulduğu programda Negahan Alçı, Adnan Oktar’a şu çok “önemli” soruyu yöneltiyor: “Neden hep sizi güzel kadınlarla sohbet ederken görüyoruz?”
Cemaatini hep genç ve yakışıklı erkeklerle dolduran Adnan Oktar bu soru karşısında durur mu, almış pası ne de olsa. Yüzünü beğenmediği kadınlarla da “zeki olmaları” koşuluyla sohbet ettiğini belirten Oktar, bu konuda seçici davrandığını söylüyor.
Yanıttaki pespayeliğe mi yanarsınız, İslam’ın hangi çapsızlar tarafından ekranlarda anlatıldığına mı yanarsınız, yoksa bu ülkede bu adamın arkasından gidilebilmesine mi?
HOCA’NIN TATLI KEDİSİ
Oktar aldığı pası “gol” yapmaya niyetli; Nagehan Alçı’ya da izleyicilerin gözü önünde “iltifat” yapmaya kararlı. Adnan Oktar Nagehan Alçı’yı “Türkiye’nin en akıllı gazetecilerinden birisiniz” diye pohpohlayarak ceza sahasına giriyor, gole hazırlanıyor ve şutu çekiyor: “Tatlı bir kediye benziyorsunuz aslında…”
Adnan Oktar, canlı yayında Nagehan Alçı’nın gözlerinde bir tepki görememiş olmalı ki, gollerine devam ediyor. Şimdi burada sıralamaya gerek olmayan cümlelerle, Nagehan Alçı’yı uzun uzun ne kadar güzel bulduğunu anlatıyor.
O cümleleri dinlerken, aklıma Rasim Ozan Kütahyalı geliyor… Bir başka oluşturulmaya çalışılmış ama becerilememiş gazeteci Helin Avşar’a verdiği röportajdaki fotoğraflar canlanıyor belleğimde. Türk röportajına yeni bir soluk diye sunulan o pespaye görüntülerde Helin Avşar, Kütahyalı’nın düğmelerini teker teker açıyor ve şuh bir şekilde konuğuna sokuluyordu, yapışıyordu…
Kim bilir, bu da AKP türü yeni dönem evliliğidir belki de…
Şimdi siz mutlaka Adnan Oktar’nın bu iltifatları karşısında Nagehan Alçı’nın ne dediğini merak etmişsinizdir. O cümleyi de aktaralım: “Aman hocam şimdi yazarlar, çizerler”
Kısacası sistem çürüdü, artık kokuyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Kasım 2011
SURİYE VE SİLAH FARKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/11/2011
Tunus ve Mısır halk hareketleri sonrasında, bölgedeki gelişmelerin tamamına birden “Arap Baharı” dendi. İşim ilginci, Arap baharı kavramını, kavramın sahibi olan ABD kadar, gelişmelerinin tamamını birden ABD’nin eseri sayanlar da sahiplendi.
Kavram, en başta “Araplar tarih içinde bahar yaşarken, Batı daha kışın ortasındaydı” gerçeğinden dolayı hatalıdır. Ancak siyaseten de, tüm ülkelerdeki gelişmeleri aynı sepete koyması bakımından hatalıdır: Çünkü Tunus ve Mısır, Libya ve Suriye’den farklıdır!
Bu konuyu bu köşede birkaç kez, “ABD’nin nüfuz alanları ve ABD karşıtı ülkeler” bağlamında ele almıştık. Bugün bir başka açıdan, muhaliflerin silahlı olup olmaması açısından değerlendireceğiz.
‘REJİM MUHALİFLERİ’ POLİS KATLETTİ
Önceki gün “rejim muhalifleri”, Suriye Hava Kuvvetleri İstihbarat binasına saldırdı. Başkent Şam’ın 3 km kuzeydoğusundaki bu binaya saldırının roketatarlarla yapıldığı, dahası 90 dakika sürdüğü belirtildi.
Böylece, Suriye’de 15 Mart’ta başlatılan kalkışmanın, “silahlı” olduğu gerçeği ortaya çıktı. Aslında bu gerçek, görmek isteyen gözler için, 120 polisin öldürüldüğü 6 Haziran’daki saldırıdan beri ortadaydı! Bir tek Aydınlık, “Polise pusu: 120 ölü” başlığıyla verebilmişti bu gerçeği.
SİLAHLI MUHALEFET
Libya ve Suriye kalkışmalarını, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinden ayıran çok önemli bir özelliktir bu. Ne Tunus’da ne de Mısır’da, alanları dolduran yüzbinler, silaha sarılmamıştı. Güçleri elbette önce haklılıklarından ama somut olarak kitleselleşmelerinden geliyordu…
Ancak Libya örneğinde, bunun tersi görüldü. Mısır halkı Mübarek’in karşısındayken, Libya halkı Kaddafi’nin arkasındaydı… Batı bu durumu değiştirmek için, az sayıda olan rejim muhaliflerini silahlandırdı ve askeri eğitim verdi. (Türk Özel Harekât polislerinin de bu eğitimde görev aldığı basına yansımıştı.)
Aynı durum Suriye için de geçerli. Suriye’de de halkın büyük kısmı Beşar Esad’ın arkasında. Üstelik Batı’nın rejim muhaliflerine katılmasını beklediği Kürtler bile, Temmo suikastına rağmen, bir türlü ayaklanmaya dâhil olmadı.
Firari Albay’a Hatay kampında röportajlar ayarlanması, 70 kişinin 10 bin kişilik “Hür Subaylar Ordusu” şeklinde efsaneleştirilmesi, Batı’nın bildik taktiğidir.
İÇ SAVAŞ, ESAD’IN DEĞİL ABD’NİN HEDEFİ
Oysa gerçek şudur: ABD, Antalya ve İstanbul’da organize etmeye çalıştığı rejim muhaliflerini, silahlandırmakta ve iç savaşı kışkırtmaktadır.
Daha düne kadar “iç savaşı” Esad’ın bir taktik tehdidi olarak yazıp çizenler bile ağızlarındaki baklayı çıkarmaya başladılar.
Örneğin Cengiz Çandar, “Silahlı direnişin Libya örneğindeki gibi başarı şansı, Suriye’de hem daha zayıf, hem de daha uzun süre alacak gibi” diyor ve ekliyor: “ ‘Önce iç savaş, sonra devrim’ diye makale başlığı atılan tahminler daha gerçekçi gözüküyor.”
Bir tahminle de biz bitirelim: ABD tarafından silahlandırılan muhalefet, ülkesine “bahar” yaşatamaz, sadece ihanet eder!
NOT: Bugün ve yarın, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda, Kaynak Yayınları standında, 11:00 – 18:00 saatleri arasında okurlarla buluşup, “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımı imzalayacağım.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2011
PREDATÖRLER TÜRKİYE’Yİ GÖZETLEYECEK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/11/2011
Dört adet ABD predatörü hangi hukuka dayanarak İncirlik’e yerleştiriliyor? Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içinde ABD askeri ve silahı bulundurulması konusu nasıl aşıldı? Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması mı? İncirlik’in özel statüsü mü? Yoksa yeni bir hizmet sözleşmesi mi?
AKP Hükümeti bu soruyu yanıtlamalıdır!
Konuyla ilgili başından beri söylenenler, aslında hukuki çerçevenin de olmadığını ortaya koyuyor.
PENTAGON DAVUTOĞLU’NU YALANLADI
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 22 Kasım’dan sonra İncirlik’e konuşlandırılacak predatörlerle ilgili şu bilgileri verdi: “Predatörlerin aldığı görüntüler, Türkiye’de ortak bir birim tarafından gerçek zamanlı olarak paylaşılmakta ve doğrudan tarafımıza iletilmektedir. Bunun dışında güzergâh da tümüyle TSK ve bizim askeri yetkililerimiz tarafından belirlenmektedir. Bu konuda tereddüde mahal bırakacak bir durum söz konusu değildir.”
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcüsü John Kirby, “predatörlerin misyonunda bir değişiklik olmayacağını, eskisi gibi çalışacağını, sadece uçakların konuşlandığı üssün değişmiş olacağını” söyledi.
Predatörler eksisi gibi çalışacağına göre, “Türk askerinin belirleyeciliği” sözleri havada kalıyor!
Nitekim Amerikan basınında konuyla ilgili çıkan haberlerde “Predatörlerin kontrol ünitesinde Türk personelinin görev yapmasına izin verilmeyeceği, ABD’nin istediği gibi hareket edeceği ve Türk yetkililerin devre dışı bırakılacağı” ifade edildi.
Predatörlerin PKK ile mücadele için değil, tersine Irak’tan çıkmak zorunda kalan ABD’nin “yumuşak güç” stratejisi çerçevesinde İncirlik’e yerleştirileceği belirtildi.
KONGRE YETKİLİ, TBMM YETKİSİZ
Erdoğan – Obama görüşmesinde varılan mutabakata göre, Türkiye’nin Irak’ta kullanılanlar dışında da predatör talebi vardı. Ancak ABD yönetimi mutabakatın hemen ardından, “Kongre onayının gerekip gerekmediğine bakacağız” açıklaması yaptı.
Sonuç olarak Irak’takiler dışında predatör alınamaması, ABD Kongresi’nin buna geçit vermediğini ortaya koyuyor.
O zaman şunu sormalıyız. Predatörleri verme konusunda ABD Kongresi (Meclisi) yetkili olduğuna göre, predatörleri alma konusunda neden Türk Meclisi yetkili değil?!
ASIL HEDEF TÜRKİYE
Türkiye açısından daha önemlisi, predatörlerin aslında Türkiye’yi hedef alacak olması! İki nedenle hedef Türkiye:
1.) İncirlik’e konuşlanacak ABD predatörleri, Türkiye’nin PKK ile mücadelesine anlık istihbarat sağlama görüntüsü altında, aslında Suriye ve İran’ı hedef alıyor. Zira “anlık istihbarat” anlaşması çerçevesinde ciddi hiçbir şeyin paylaşılmadığı, predatörlerin varlığına rağmen PKK’nin 200 kişilik saldırı yapabilmesinden anlaşılıyor. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı, son saldırıda görüntülerin tam 4,5 saat sonra geldiğini açıklamıştı.
Ve ABD’nin Türkiye’nin her iki komşusunu hedef alması, nesnel olarak Türkiye’yi de hedef alması anlamına geliyor. Çünkü Şam ve Tahran’a saldırı, Türkiye’nin zararınadır!
2.) Kontrolü Nevada’da olan predatörler, Türk radarları tarafından izlenemeyecek. Dolayısıyla, ABD predatörleri, Türkiye’yi gözetleyecek!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Kasım 2011