Archive for category Politika Yazıları
ÇANDAR’IN DÖNÜŞ HIZI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/11/2011
“Pentagon’daki özel bölüme ilk giren” Cengiz Çandar, Suriye konusunun AKP’ye Washington’dan ihale edildiğini yazmıştı:
ÇANDAR: AKP TAŞERON
“Bu yeni dinamiklerin etkisiyle Türkiye, adım adım, ABD’nin bölgedeki ‘taşeronu’ durumuna kayıyor. Bu sıfat, aynen böyle ‘sub-contractor’ olarak Amerikan ve İngiliz basınında kullanılıyor. Suriye, Washington tarafından adeta Türkiye’ye ‘ihale edilmiş’ halde.
“Öyle olmasa, Tayyip Erdoğan, kardeşi bildiği Başşar Esad ile sırf ‘sözünü tutmadı, reform yapacağım dedi yapmadı’ gerekçesiyle sekiz ay içinde ‘kardeş’ten ‘hasım’ konumuna kayar mıydı? Bu gerçek bir gerekçe olsa, Sudan Devlet Başkanı’na Türkiye’nin kapıları ardına kadar açık tutulur muydu?
“Türkiye, geleneksel siyasi davranışlarından muazzam radikal bir değişiklik yaparak Suriye muhaliflerini İstanbul’da organize eder, rejime muhalif askeri unsurlara kendi topraklarında barınak ve lojistik destek sağlar mıydı?” (Cengiz Çandar, Arap Baharı ‘Türk Sonbaharı’na dönüşür mü? Radikal, 11 Kasım 2011)
CEMAATTEN ÇANDAR’A UYARI
Çandar‘ın bu sert sözleri siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattı. Zira Çandar‘ın da, AKP’nin de kıblesi Washington’du…
Cemaat duruma anında müdahale etti.
Zaman yazarı Ali Arslan, şu sözlerle Çandar‘a ayar verdi:
“Hükümetin bazı heyecanlı sempatizanlarını dinlerseniz, Türkiye’nin tek başına bölgesine nizamat vermeye başladığını sanırsınız.
“Azılı muhaliflerine kulak verirseniz, ABD’nin taşeronluğundan başka bir şey yapılmadığına inanırsınız. Gerçek ise ikisinin arasında bir yerlerde. Türkiye bölgesinde eskiye nazaran çok daha yüksek etki kabiliyetine sahip, ancak başta ABD olmak üzere büyük dış güçlerden tam bağımsız şekilde hareket etmiyor. Bana göre, zaten buna imkân da gerek de yok.” (Ali Arslan, Türkiye ABD’nin taşeronu mu? Zaman, 14 Kasım 2011)
VE ÇANDAR FIRDÖNDÜ…
Ayarı ve uyarıyı alan Çandar, iki gün içinde durumu toparladı. Çandar AKP’nin Arap Baharı’yla birlikte yol ayrımına girdiğini ancak doğruyu yaptığını savundu:
“Doğru yaptılar. Bunu yaparken Amerika ile eşgüdüm içinde hareket ediyorlar ve İran’la üstü açık-kapalı biçimde sürtüşüyorlar. Rusya’ya ters düşmüş vaziyetteler. Arap Birliği ile aynı dalga boyuna giriyorlar.
“Türkiye ile Amerika’nın çıkarları, şimdi, Irak ve Suriye üzerinde örtüşüyor. Obama, o yüzden Tayyip Erdoğan‘ı arkalıyor. Bütün bunlar politikanın cilveleri. Realpolitik’in karşı konulmaz hükümleri.
“Batı basınında yer alan ‘ABD’nin taşeronluğunun yapıldığı’na dair, ‘sub-contractor’ sözcüğünün kullanıldığı değerlendirmeler yapıldı. Onca yıl, ABD’nin Suriye politikasına karşı çıktığınızı ilan edip, şimdi iki ülke arasında Suriye konusunda böyle yakınlık ortaya çıkarsa, böyle yazanlar da olabilir. Bunda şaşıracak bir şey yok.” (Cengiz Çandar,Türkiye – Suriye: Polis rejimi ile aşktan nefrete, Radikal, 16 Kasım 2011)
Çandar‘ın daha beş gün önce yazdığı yazının mürekkebi kurumadığından, insan bu satırları okurken “pes doğrusu” diyordu…
Çandar‘ın dönüş hızının esbabı mucibesini, siz en iyisi Hasan Yalçın‘dan okuyun. Yalçın‘ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Dönekler” kitabı bir başucu kitabıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Kasım 2011
PeKeKe mi, PeKaKa mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/11/2011
Terör örgütü PKK nasıl telaffuz edilir? PeKeKe mi yoksa PeKaKa mı doğrudur?
Biz, hem Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programımızda, hem de Aydınlık’taki Ufuk Ötesi köşemizde PeKeKe olarak telaffuz ediyor ve yazıyoruz (PKK’nin, PKK’ye, PKK’de vb.)
İlginçtir, Aydınlık okurlarından bu konuda tek bir eleştiri gelmemişken, Ulusal Kanal izleyicilerinin programa dair eleştirilerinin başını bu konu çekmektedir. Okurlarımız ile izleyicilerimiz arasında siyasi duruş açısından önemli bir fark olmadığına göre, bizi takip edenleri, PeKeKe’nin yazılışı değil, okunuşu rahatsız etmektedir!
Ulusal Kanal’daki programlarımızda birkaç kez bu konuyu açıklamaya çalıştık; bir kere de yazalım:
TÜRKÇE’DE KA SESİ YOK!
Türkçede Ka sesi yoktur, Ke sesi vardır. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede Ka sesinin olmadığını, Ke sesinin olduğunu belirtir.
Nitekim biz de ilkokulda bu harfin okunuşunu “Ke” olarak öğrendik. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzlarının” giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin nasıl okunduğunu görebilirsiniz.
Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.
ÖRGÜTÇÜ – DEVLETÇİ AYRIMI(!)
PeKeKe diye telaffuz etmemize gelen eleştirilerin nedeni, dayatılan ve kafalarda yaratılan ayrışma nedeniyledir. Buna göre PeKeKe diyenler örgütçü, PeKaKa diyenler devletçidir!
Bu saçmalık, psikolojik savaş üretme merkezlerimizin bir icadıdır! Akılları sıra PeKeKe diyen ayrılıkçılara karşı, örgütü “kaka” olarak nitelemiş olacaklardı. (Bu aklı evveller, KKTC’nin telaffuzunda bu mantıkla ortaya çıkacak sorunu düşünmediler bile!)
Örneğin NATO’cu bir kafa, bu ayrımın oluştuğu yıllarda “PeKaKa demek, tu kaka demektir” diyebiliyordu…
Bu ayrılıkçı kafa, maalesef iki tarafta da oldu, oluyor. Örneğin bir yazar, Günlük gazetesindeki köşesinde, “PeKaKa şeklindeki telaffuzun, Kürt sorunun çözümünden yana olmayanlara ait olduğunu” iddia ediyordu birkaç yıl önce…
PKK’ye Türkçe olmadığı halde Türkçülük adına PeKaKa denmesi her yönüyle trajiktir. Örneğin kendisini “milliyetçi, Türkçü” olarak tarif eden kişi ve kurumların, Türkçeden vazgeçip PeKaKa demek durumdan kalması, ideolojik bağlamda sorgulanmalıdır!
AYDINLIK ve PERİNÇEK FARKI
Aydınlık yazı işleri ise “toplum böyle kullanıyor, biz de böyle kullanalım” diyerek, örgütün ismini PeKaKa olarak yazmaktadır sayfalarında…
Ancak dil konusundaki bilgisi ve titizliğiyle de bilinen Doğu Perinçek, Rota’da PeKeKe diye yazarak, “doğru”dan hiçbir şart altında sapılmaması gerektiği konusunda hepimize örnek olmaktadır.
DİLDE DE BİRLİK!
Netice olarak telaffuz ettiğimiz ve yazdığımız kısaltmalarda, bu yoğun baskıya rağmen bir değişikliğe gitmeyeceğiz: PeKeKe, TeSeKe, BeJeKe, MeGeKe, KeKeTeCe, AKePe diye yazıp, söyleyeceğiz.
Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunurken, dilde ayrımcılığa da itiraz edeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Kasım 2011
VAN’DA AKP DEPREMİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/11/2011
1.) AKP Hükümeti 23 Ekim’deki 7,2’lik birinci depremden sonra, uluslararası yardıma karşı çıktı. Deprem için arama kurtarma ekipleri başta olmak üzere yardıma hazır bekleyen ülkelere, “gelmeyin” denildi.
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, durumu “öncelikle kendi potansiyelimizi görmek amacıyla arama kurtarma yardım ekipleri bekletildi” dedi! Zamanla yarışan Vanlı yurttaşlarımız Bakan’ın bu “potansiyeli” nedeniyle enkaz altında yardım bekliyorlardı…
Günler sonra AKP Hükümeti “uluslar arası yardım talebinde” bulundu!
DEPREMZEDELERE SOĞUK ŞAKA
2.) İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, bir depremzedenin “tatlı da geldi bugün” sözleri üzerine, “ne tatlısı?” diye sordu. Şahin, “tulumba, baklava, bülbül yuvası” yanıtı üzerine Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e dönerek “biz de bir çadırla burada bir mekan tutalım” dedi. Şahin, bir başka çadırın önünde de “koskocaman sarayda oturuyorsunuz, hiç gel dediğiniz yok” diyerek aklı sıra depremzedelere “şaka” yaptı!
VANLILARA TERÖRİST MUAMELESİ
3.) Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “bu kadar çadır talebi beklemiyorduk” dedi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise tüm Vanlıları PKK’li diye itham edercesine şöyle savundu beceriksizliklerini: “Terör örgütü, Van’da izlediğimiz gibi, olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak, adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.”
BAKAN’IN DEPREM FETVASI
4.) Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, deprem fetvası verdi: “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün diyebilirim ki Van merkez ve Erciş en güvenir bölgedir. Çünkü buradaki fay kırılmıştır, enerjisi boşalmıştır. Onun için burada özellikle ağır hasarlı binalara girilmesin. Yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir.”
Depremzede Bakan’a itibar etti ve evlerine girdi. Van 9 Kasım gecesi ikinci kez sallandı: 30 ölü!
HASAR TESPİT FELAKETİ
5.) Depremzedelere yardım için Japonya’dan gelen bir doktor, bölgeye yardım seferberliğine katılmış olan yurttaşlarımız ve bölgeyi tüm dünyaya duyuran gazeteciler, 5,6 ile yıkılan Bayram Oteli’nin altında kaldı.
1964 tarihli otelin, 7,2’lik ilk depremden sonra “acil yıkılacaklar” raporuna bile girmediği anlaşıldı. Otelin sahibi, ilk depremden sonra “hasar tespiti için başvurduklarını, ancak hiçbir işlem yapılmadığını” söyledi.
Bu arada TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, hasar tespit çalışmalarının dışında tutulduklarından şikâyet ediyordu.
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, günler sonra, 12 Kasım’da “Bugünden itibaren ekipler Van’da, baştan sona hasar tespitine başlayacaklar” diyordu.
DEPREMZEDELER İKİ KEZ COPLANDI
6.) “Vali istifa” diyen depremzedeler, Beşir Atalay’ın önünde coplandı. Bölgeye kurtarma ekiplerinden önce çevik kuvvetin gelmiş olması manidardı! Biber gazı ile “açık hava işkencesine” uğrayan depremzedelerin, polisin yanlış refleksiyle dayak yemediği ertesi gün anlaşıldı. Çünkü depremzedeler, bir gün sonra da coplandı!
7.) AKP Hükümeti, tüm uyarılara rağmen Van’ı afet bölgesi ilan etmedi. Bakan Erdoğan Bayraktar, hükümetin kararını şu sözlerle savundu: “Van’da 1 milyonun üstünde insan var. Eğer Van’ı afet bölgesi ilan edersek, bütün şehri boşaltmamız lazım. Bunun için ilan edilmiyor. Van’da hayat devam ediyor.”
Evet, Van’da hayat, biz sıcak yataklarımızda uyurken, gece -15 derecede devam ediyor! Ve AKP hâlâ bu ülkeyi idare ediyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Kasım 2011
ALMANYA RUSYA’YA “KUZEY AKIM”LA BAĞLANDI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/11/2011
Rusya’nın Viborg kentinden başlayıp Baltık Denizi’nin altından Almanya’nın Greifswald kentine bağlanan Kuzey Akımı doğal gaz boru hattı açıldı.
Projenin açılışı Almanya’nın Lubmin kentinde, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ile Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından yapıldı. Açılışa, Kuzey Akım’dan yararlanacak iki ülkenin lideri, Fransa Başbakanı Franois Fillon ile Hollanda Başbakanı Mart Rutte de katıldı.
1224 kilometre ile dünyanın deniz altından geçen en uzun boru hattı olan Kuzey Akım, yılda 27,5 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip. 10 milyar dolarlık hattın ikinci aşamasının devreye girmesiyle, kapasite 55 milyar metreküpe çıkacak.
MOSKOVA – BERLİN BAĞI
Nükleer enerjiden vazgeçme kararı alan ve 2022 yılına kadar tüm nükleer enerji santrallerini aşamalı olarak kapatacak olan Almanya, oluşan yüzde 23’lük açığı Kuzey Akım ile kapatmayı hedefliyor.
Bu durum Moskova ile Berlin’i birbirine daha da sıkı bağlayıp; Almanya’nın Doğu’ya yönelme politikasını bir aşama daha ilerletecek.
İki ülke arasındaki enerjiye dayalı bu gelişme, toplam ticarete de yansıyor. Kuzey Akımı açılışında, iki ülke ticaretinin bu yıl yüzde 20 artarak 50 milyar dolara çıkacağı açıklandı.
2012 yılı Rusya’da “Almanya yılı”, 2013 yılı da Almanya’da “Rusya yılı” olarak kutlanacak.
AB İÇİNDE KIRILMA
2005 yılında dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder tarafından imzalanan Kuzey Akım anlaşması, AB içinde tepki toplamıştı.
Keza Beyaz Rusya ve Ukrayna da bu anlaşmadan memnun değildi. Çünkü iki ülke de, Kuzey Akım’la birlikte, Rus gazının Avrupa’ya taşınması güzergahı olmaktan çıkıyordu.
ALMANYA AVRASYA’YA YÖNELİYOR
Almanya, AB içindeki tepkilere rağmen ısrarla Doğu’ya yöneliyor. Ancak bu yöneliş, geçen yüzyıldaki gibi emperyalist yayılma amacı taşımıyor. Berlin tersine, dünya kapitalist sisteminin küresel çöküşünden en az zararla çıkmak için Doğu’ya yöneliyor.
Bir önceki dönemde Sosyal Demokrat lider Schröder’in, şimdi de Hristiyan Demokrat Birlik partisi lideri Merkel’in aynı poltikayı uygulaması bu zorunlu ihtiyaçtandır.
Almanya, Rusya dışında Çin’e de yöneliyor. Berlin yılın ilk yarısında Pekin ile 250 milyar avroluk anlaşmalar imzaladı
Almanya’nın Doğu’ya yönelişinin AB’ye en önemli yansıması, kriz içindeki Avrupa’nın geleceğine dair geliştirdiği politikalardır. Almanya’nın son olarak, “isteyen ülkelerin Avro bölgesinden gönüllü çıkabilmesi” için bir çalışma yürüttüğü ortaya çıktı.
Almanya’nın Doğu’ya yönelmesinden rahatsız olan ABD’de, Merkel karışıtı çıkışlar gittikçe hız kazanıyor.
Ancak Yunanistan ve İtalya’nın ardından sırasıyla Portekiz ve İspanya’nın, hatta Fransa ve İngiltere’nin de kriz batağına gireceğinin öngörüldüğü bir süreçte, Berlin’in transatlantik ilişkiler yerine Avrasya’yla ilişkilere daha da ağırlık vereceği anlaşılıyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Kasım 2011
BAYKAL, ERDOĞAN’I ALTI OKÇU İLAN ETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/11/2011
Atatürk’ün partisinin lideri, Atatürk ilkelerine karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi’nce hükme bağlanan partinin genel başkanını, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, altı okçu ve Atatürkçü ilan etti. Zira altı ok, bir süredir “babaannelerinin resmi gibi asılı duruyordu” Atatürk’ün partisinde…
Farkındayım, biraz karışık oldu. Hemen açalım:
Başbakan Erdoğan, KCK operasyonları konusunda şöyle konuşmuştu: “Bu ifadelerim sebebiyle beni ‘devletçi, milliyetçi’ diye ifade edenler varsa, bu ifadeleri kullanmak devletçilikse, milliyetçilikse evet, devletçiyim, milliyetçiyim.”
ALTI OK ORTADA KALDI
Erdoğan’ın bu açıklamasına CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal şu yanıtı verdi: “Başbakan ‘Ben devletçi ve milliyetçi bir anlayıştayım’ diyor. Bir süre önce de laik bir anlayışta olduğunu söylüyordu. Başbakan artık ‘6 ok’a sahip çıkmak için herhangi bir eksik bırakmamıştır. Herhalde Cumhuriyetçiliği ve Halkçılığı reddedecek değildir.”
Elbette Baykal, bu sözleri ironi olarak söylüyor ve Erdoğan’ın altı okçuluğuna inanmıyor. Ancak Baykal’ın Erdoğan’a yönelik ironisi, kendisinin de altı oku, “babaannesinin duvarda aslı resmi” gibi değerlendirmesi nedeniyle çifte ironi halini alıyor.
Erdoğan’ın 12 Eylül halkoylamasından bir gün önce CHP’yi “altı oktan sapmakla” suçlaması ise ironiye bile ironi yaptırıyor.
Durun, ironiler daha bitmedi. CHP yönetimi, eski lideri Bülent Ecevit’i anlatmak üzere partiden kimseyi bulamıyor. Ve Ecevit’i CHP’lilere, Süleyman Demirel anlatıyor. Ecevit’in Atatükçülüğünü anlatmak, siyasi hayatının büyük bölümünü Atatürk’ün partisi CHP’ye vurarak geçiren Demirel’e nasip oluyor.
SOSYAL DEMOKRASİ: ALTI OK’UN REDDİ
Atatürk’ün ölüm yıldönümünde mizah gibi olan bu gelişmeleri bırakalalım ve CHP’yi bu hallere düşüren sapmaya odaklanalım: Sosyal demokrasi. Oldukça geniş bir konuyu bu sütunda kıcasa özetlemek gerekirse:
Avrupa’da emekçi hareketi içinde ortaya çıkan ama 1900’ların başında dönüşüme uğrayan sosyal demokrasi, geçen yüzyılda emperyalizmin sol eli haline geldi. 20. yüzyıl boyunca sosyal demokrat partiler ezen – ezilen saflaşmasında ezenin yanında saf tuttular. Örneğin, yüzyılında başında Avrupa sosyal demokratları, Sovyet devrimcilerini Kemalistleri destekledikleri için eleştirdi. Keza İstanbul’daki sosyal demokrat parti de Kurtuluş Savaşı’na saldırıyordu.
Nitekim, Atatürk hiç “sosyal demokrat” olmadı! Kemalist Devrimin önderleri programlarını Altı Ok’ta özetlediler: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.
CHP’NİN KARŞI-EVRİMİ
Altı Ok 1961’de anayasadan çıkarıldı ve sosyal demokratçılık ülkemize 1960’larda girdi. Turan Güneş ve Deniz Baykal’ın liderliğini yaptığı mülkiye cuntası, teorilerini Ecevit’e de benimsetti. Ve CHP önce ortanın solu, sonra da sosyal demokrat oldu.
Öyleki, Ecevit 1970 yılında yazdığı kitapta artık şöyle diyordu: “Atatürk Devrimleri altyapı devrimleri değildir; üstyapı değişiklikleridir. Bu değişiklikler yüzeysel gelişme ve biçimsel çağdaşlaşma getirmiştir.”
İşte Baykal’ın 1990’larda kendisini siyaseten Mendereslere, Özallara bağlaması bu çizginin devamıdır. Ve o çizgi 1995, 1999 ve 2002 seçimlerinde güçbirliği çalışmalarına “hayır” deyip, Çillerleri, Erdoğanları Türkiye’de iktidar yapmıştır. Ve o çizgi, 2007’de de, Cumhuriyet mitinglerine sırtını dönerek iktidarı reddetmiş ve halk hareketini söndürmüştür.
“Altı Ok” günümüzde iktidar ile anamuhalefet partileri arasında mizah unsuru olmuş, ortada kalmıştır. Neyse ki Türkiye’nin, Altı Ok’un günümüzün de kurtarıcı programı olduğunu bilen, devrimci öncüleri hâlâ vardır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2011
ÖCALAN’IN KURYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/11/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Abdullah Öcalan için bazı düzenlemeler yapılacağını duyurdu. Aynı zamanda milletvekili de olan Akdoğan Zaman gazetesine konuştu: “Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde bir mahkum, cezaevinden tehditler yağdıramaz, terör örgütünü yönetmeye kalkamaz, terör eylemlerine yönelik talimatlar veremez. (…) Öcalan’ın durumu çok iyi irdelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada da sanırım bazı düzenlemeler yapılacaktır.”
Bu sözlere bakılırsa, 9 yıldır iktidarda olan AKP büyük bir keşif yapmış oluyor: Meğer Öcalan, İmralı’dan Kandil’i yönetiyormuş!
Toplumsal hafızamızın seviyesine güvenen AKP kurmaylarının bu aldatmacasına yanıtı, haftaya çıkacak “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımızdan verelim:
ZANA – ÖCALAN MEKTUPLAŞMALARI
1.) AKP, Leyla Zana ile Öcalan’ın mektuplaşmalarını sağladı. 2004 yılı boyunca süren mektuplaşmaların en dikkat çekeni, Zana’nın Öcalan’a “ateşkese ihtiyaç var” dediği mektubuydu…
2.) MİT Müsteşarı Emre Taner, 2005 yılında AKP adına Öcalan’la görüştü. Taner, İmralı’nın notlarını Mesud Barzani’ye aktardı. Barzani de Kandil’e…
3.) Kandil’in başı Murat Karayılan, 2006 yılında Talabani aracılığyla Başbakan Erdoğan’a mektup yazdı.
4.) Öcalan’ın 2009 yılında yazdığı mektubu “devlet” tarafından Avrupa’daki PKK’ye, oradan da Kandil’e ulaştırıldı.
ÖCALAN’IN PROTOKOLLERİ KARAYILAN’DA
5.) Yine 2009 yılında Öcalan’ın hazırladığı protokoller devlete teslim edildi. Devlet de tartışılması ve onaylanması için Kandil’e, Karayılan’a ulaştırdı.
6.) AKP hükümeti, Kandil’den Habur’a barış gruplarının gelmesinin “Kürt Açılımı” için önemli olduğunu düşünüyordu. Talep Öcalan’a iletildi. Öcalan önce reddetti ama pazarlıklardan sonuç alınca, Kandil’e çağrı yaptı.
PKK İLE ÖCALAN ARASINDAKİ KURYE:MİT
7.) PKK ile masaya Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın açıklamaları, MİT’in PKK ile Öcalan arasında kuryelik yaptığının en somut dayanağıdır. 2009 yılındaki 5. Oslo görüşmesinin tutanakları, bu bakımdan ibretliktir!
8.) 2011 Mayıs’ında, AKP ile Öcalan arasında seçim sonuna kadar saldırı olmayacağına dair ön protokol imzalandı. Milletvekili Şerafettin Elçi’nin açıkladığı bu ön protokol, İmralı’dan Kandil’e de ulaştırıldı.
AKP’Yİ DE PKK’Yİ DE ABD YÖNETİYOR
AKP ile PKK arasında, belgeleriyle saptayabildiğimiz tam 37 görüşme var. Ayrıntılarını kitabınızda okuyacağınız bu görüşmelerden yukarıda özetlediğimiz bir bölümünde ise AKP’nin İmralı ile Kandil arasında kuryelik yaptığı görülüyor!
Ancak Başbakan Erdoğan’ın siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise hiç bunlar yaşanmamış gibi, “Öcalan’ın cezaevinden örgütü yönetmesine izin vermeyeceğiz” diyebiliyor!
ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini resmileştirmek istediği, bunun için de AKP hükümetini bu yapının hamiliğine soyundurduğu bu dönemde, kimin kimi nereden yönettiği karışmış durumda…
Ancak karşıklığı giderecek tek formul var: AKP’yi, İmralı’yı, Kandil’i, Talabani’yi, Barzani’yi ve de İsrail’i ABD yönetiyor! AKP’nin Öcalan’a 8 kez kurye olması da, AKP’nin PKK ile 37 kez görüşmesi de bu ilişkinin sonucudur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Kasım 2011
ABD KIRGIZİSTAN’DA KAYBETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/11/2011
Kırgızistan’da geçen hafta yapılan ve ABD ile Rusya’nın dikkatle izlediği cumhurbaşkanlığı seçimini, Almazbek Atambayev kazandı. Oyların yüzde 63’ünü alan Atambayev’in ilk açıklamaları, ülkede Bakiyev döneminin tamamen kapandığını ortaya koydu.
BAKİYEV’İN LALE DÖNEMİ
Anımsanacağı gibi Kurmanbek Bakiyev, 2005 yılında ABD’nin turuncu darbesiyle Kırgızistan’da işbaşı yapmıştı. Darbe, 1995 ve 2000 seçimlerinin galibi olan, 2005 seçimlerinde ise aday destekleyen Askar Akayev döneminin sonunu getirmişti.
ABD’nin Avrasya’da hamle yaptığı bu dönemde benzer darbeler Gürcistan ve Ukrayna’da da gerçekleşmişti. Ancak Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a açtığı savaş, Kırgızistan’da da rüzgarın yönünü değiştirmişti. Halk hareketi yönetimi devirmiş ve Amerikancı Bakiyev ülkeden kaçmıştı. Bakiyev’in yerine de, 31 Ekim 2011’de kadar Roza Otonbayeva getirilmişti.
İşte geçen hafta yapılan ve Atambayev’in kazandığı seçimler, kısaca özetlediğimiz bu süreç nedeniyle daha da önem kazanmıştı. Kırgızistan’ın Orta Asya’nın kalbinde yer alması ve askeri üslerinden Afganistan ve İran ile Rusya ve Çin’in gözlenebilmesi, bu ülkenin Washington açısından önemini artırıyordu.
AVRASYACI EĞİLİM İŞBAŞINDA
Atambayev’in seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalar, hem Bakiyev döneminin tamamen kapandığını, hem de Avrasyacı eğilimin artık işbaşında olduğunu gösteriyor. Atambayev’in konuşmasındaki şu dört krtik vurgu hem Moskova’yı oldukça memnun etti:
1.) Atambayev, 2005 yılındaki Amerikancı Lale Devrimi’ne gönderme yaparak, artık ülkesinde “renkli devrimler” olmayacağını açıkladı.
2.) Atambayev, ABD Transit Askeri Üssü olan Manas’ı 2014’te anlaşma süresi dolunca kapatacağını açıkladı.
3.) Atambayev, ülkesinin “Rusya ile birlikte Afganistan’a sivil ulaşım açısından bir merkez” olabileceğini savundu.
4.) Atambayev “Belarus – Kazakistan – Ruysa” üçlüsünün oluşturduğu gümrük birliğine girmek istediğini ilan etti.
MANAS ASKERİ ÜSSÜ
ABD Manas Askeri üssünü 2001 yılında, Afganistan’a saldırısı sırasında kullanmak üzere açmıştı. Şangay İşbirliği Örgütü ŞİÖ 2006 yılında üssün kapatılmasını istedi. Ancak Amerikancı darbe ile işbaşına getirilen Bakiyev ŞİÖ’nün talebini kabul etmedi. Bakiyev ağır baskılar oluşunca, üssü kapatacağına söz verdi ancak üssün kalabilemsi için ABD ile farklı formatlarda anlaşma yeniledi. Anlaşma 2014 yılına kadar sürüyor.
Ancak ağır baskılar, Manas’ın işlevini zayıflattı! Son olarak Kırgızistan Başbakan vekili Omurbek Babanov da, üsle ilgili kararı Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün vereceğini söyledi. 2002 yılında kurulan ve Rus NATO’su olarak değerlendirilen bu örgüt, Kırgızistan ile Rusya, Kazakistan, Tacikistan, Belarus ve Ermenistan’dan oluşuyor.
RUS AKSERİ VARLIĞI
ABD üssünün kapatılacağı Kırgızistan’da, Rusya’nın askeri ağırlığı ise gittikçe artıyor. Moskova son olarak bu ülkedeki askeri durumunu 49 yıllık bir anlaşma ile garanti altına aldı. Rusya’nın Kırgızistan’daki en önemli askeri varlığı, başkent Bişkek’in 20 km dışında bulunan Kant Askeri Üssü’dür. Moskova’nın Issık Gölü’nde deniz askeri eğitim merkezi ve torpido gelişim merkezi ile gölün yakınlarında sismik gözlemevi bulunuyor. Moskova’nın Celalabad’da bir de nükleer test gözlemevi bulunuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Kasım 2011
LENİN: CUMHURİYET KAHRAMANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/11/2011
CHP’li Bornova Belediyesi “Cumhuriyet kahramanları Bornova’da” isimli bir belgesel fotoğraf sergisi düzenlemiş. Belediyenin davet afişinde Vladimir Lenin’in de fotoğrafı var.
Zaman gazetesi kıyameti koparmış; “Lenin nasıl Cumhuriyet kahramanı ilan edilir”, “Lenin nasıl Atatürk’le aynı kefeye konur” diye… Sanırsın, Atatürk karşıtlığı başka gazetelerde sergileniyor!
LENİN’İN SİLAHLARI
Zaman’ın milyonlarca insanı katleden kişi olarak tanıttığı Lenin’in Cumhuriyetimize katkısı yadsınamaz: Kurtuluş Savaşı’nda 37 bin tüfek, 44 bin fişek, 324 makineli tüfek, 66 top, 200 bin top mermisi ve 11 top kaması… Cumhuriyet’in inşası sırasında pek çok kurumun inşasına, fabrikanın kurulumuna insan, malzeme ve para kaynağı…
SSCB’nin ve Lenin’in Cumhuriyet’e katkıları haliyle bu köşeye sığmaz. Şöyle özetleyelim: Kemalist Devrim, Bolşevik Devrimi’ne, Bolşevik Devrimi de Kemalist Devrim’e çok şey borçludur!
Çanakkale Savaşı Rusya’da Bolşevik Devrimi’nin koşullarının oluşmasına katkı yapmıştır; Kurtuluş Savaşı Bolşevik Devrimi’nin düşmanlarını güneyde durdurmuştur; Atatürk Türkiye’si Bolşevik Devrimi’nin barış cephesi olmuştur.
Bolşevik Devrimi de, Doğu cephesini ortadan kaldırarak, Kuvayı Milliye’nin Batı cephesine yığınak yapmasına olanak yaratmıştır ve Batı’nın abandığı Anadolu’ya doğuda nefes borusu açmıştır vs.
KOMÜNİZM PROPAGANDASIYMIŞ!
Zaman gazetesinin bu gerçeği çarpıtarak Lenin’e saldırmasını anlayabiliyoruz. Ancak gazetenin demeç aldığı AKP’nin Bornova İlçe Başkanı Hüseyin Özkan’ın sırf Lenin düşmanlığı yapabilmek için Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye sarılmasını anlayamıyoruz.
Zira “Atatürk ve Lenin aynı kefeye konamaz, Cumhuriyet kahramanı Atatürk ve İsmet İnönü’dür” diyen Hüseyin Özkan, en azından partisinin genel başkanının İnönü ile Hitler’i aynı kefeye koyduğunu biliyor olmalı!
Gazetenin demeç aldığı “tarihçi-yazar” Ozan Semerci’nin, “CHP komünizm propagandası yapıyor” demesinin ise hiç üstünde durmuyor, sadece tarihçiliğimize tebesssüm ediyoruz.
ATLANTİK MİLLİYETÇİLİĞİ
MHP’nin Bornova İlçe Başkanı Ünal Kutluhan ise sergiye sert tepki göstermiş ve konuyu belediye meclisinde gündeme getireceğini belirtmiş. Kutluhan MHP’nin tarihsel misyonunu da sergileyen şu sözleri dile getirmiş:
“Atatürk ile Lenin’in yan yana koyulmasına izin vermeyeceğiz. Lenin‘in, Cumhuriyet’imizin kahramanlarıyla ne ilgisi var? Bunu kabul etmemiz mümkün değil.”
İşte MHP’nin tarihi misyonu ve milliyetçiliğinin türü budur! Atlantik milliyetçiliği, Atatürk ve Lenin’i ayırma milliyetçiliğidir. Atlantik milliyetçiliği, emperyalizmin isteği doğrultusunda geçmişte SSCB’ye şimdi de Rusya’ya ve Avrasyacılığa düşmanlık yapmanın adıdır!
Atlantik Türkçülüğü, kökleri NATO’culukta olduğundan, 68’lerde “bağımsız Türkiye” diyenlere saldırabilmiştir!
Ve kökleri NATO’culukta olan Atlantik Türkçülüğü, o nedenle Türkiye’nin bağımsızlığını bırakıp, AB’ye aday üyeliğe saplanabilmekte, şimdi de AKP ile “uzlaşma komisyonunda” buluşup, “Türksüz” anayasa yapımına ortaklık edebilmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2011