Archive for category Politika Yazıları

AKP HÜKÜMETİ, SURİYE OLAYLARININ NERESİNDE?

Seçim gündemi nedeniyle kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmediyse de, Aydınlık gazetesi Suriye olayları konusunda büyük gazetecilik başarısı elde etti. Bu haberler ortaya koydu ki, AKP hükümeti Suriye olaylarının boylu boyunca içinde…

Gelin o haberleri kısaca anımsayalım önce:

AYDINLIK’IN SURİYE HABERLERİ

Türkiye’den Suriye’ye kaçak silah – Reka Gümrük Emniyet Müdürü Albay Kemal İsa, Urfa plakalı bir kamyonda 36 adet otomatik silah bulduklarını açıkladı.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriyeli muhalifler, Antalya’da ABD’nin Ortadoğu’daki yeni sınır tasarımını konuştu. PKK’li Bayık aynı konuyu Brüksel toplantısında gündeme getirdi.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriye operasyonu Hatay’dan yönetilecek – NATO’nun Amanos dağlarındaki radarı çevresinde hareketlilik.” (Aydınlık, 31 Mayıs 2011, s:8)

Suriyeli NATO’cuların Antalya toplantısını Amerikalılar organize ediyor.” (Aydınlık, 1 Haziran 2011, s:6)

“Antalya’da toplanan Suriyeli muhalifler: Asıl düşman İran.” (Aydınlık, 2 Haziran 2011)

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı çıktı.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

“Muhalif Suriyeliler, Antalya’daki toplantılarına Türk hükümetinin izin verdiğini açıkladılar.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Feltman’ın cinayet planı elinde patladı.” (Aydınlık, 6 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın Suriye Ordusu’nu hedef alan planı.” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

“Polise pusu: 120 ölü” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan’ın silahlandırdığı çeteler – Suriye’de öldürülen 120 polis olayının perde arkası aydınlanıyor.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:1,6)

“Suriyeli gazeteciler: Dörtyol’da Türk askerini katledenler aynı kişiler.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın müttefikleri: Kürtler, İhvan, Selefiler” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

Suriye’deki saldırının komutanı MİT ajanı çıktı.” (Aydınlık, 9 Haziran 2011, s:6)

“Tanık: Saldırganlar Türkiye’den geldi.” (Aydınlık, 10 Haziran 2011, s:1)

Saldırının amacı BM’den kınama kararı çıkartmak.” (Aydınlık, 11 Haziran 2011, s:10)

CIA Hatay’dan, MOSSAD Erbil’den.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan: Seçimlerden sonra, Esad’la farklı şekilde görüşeceğiz.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011)

Teröristlerde Türk SİM kartları.” (Aydınlık, 13 Haziran 2011, s:6)

ABD’nin planına göre, Suriye sınır kenti İdlib’e müdahale edecek, ardında Türk ordusu, Suriye topraklarına girecek.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan, Suriye’yi arkadan hançerliyor.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz iki haftalık Suriye haberleri, tv ve yandaş basının kamuoyuna yansıttıklarının gerçekle ilgisinin olmadığını ortaya koyuyor. Ki o haberler özel olarak, Suriye ordusunun kendi halkına katliam yapmak üzere kuzeye doğru yöneldiğini, Suriyelilerin de korkudan Türkiye’ye sığınmaya başladığı aldatmacası üzerine kurulu… 120 polisin öldürülmesinin üzerinde nedense hiç durmuyorlar!

Ve seçim gündemi nedeniyle, AKP’nin Suriye olaylarındaki rolü Türk kamuoyunda pek yer bulmadı…

RUSYA-İRAN ve SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE UYARI

Ancak Suriye durumun farkında… Gelişmelere, ABD projesi olması nedeniyle yakından ilgi gösteren İran ve Rusya da durumun farkında…

Örneğin, Suriyeli Parlamenter Muhammed Zahir Gunnum, “Türkiye güvenirliğini kaybeder” derken, Şam Üniversitesi Hukuk fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhammed Hüseyin de “ABD, Türkiye’yi kukla ve işbirlikçisi yapacak” uyarısında bulunuyor. (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

İran da AKP hükümeti üzerinden Türkiye’nin tutumunu ortaya koyuyor. “İran: Türkiye Suriye konusunda ikili oynuyor.” (14 Haziran 2011 tarihli günlük gazeteler)

Rusya Devlet Başkanlığı İdaresi Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uzmanı Aleksandr Kuznetsov da AKP’nin ikili tutumuna dikkat çekiyor: “AKP, Suriye üzerinde ikili oyun oynuyor. Amaç, Müslüman Kardeşler’in başında olduğu zayıf bir Suriye yaratmak. Ancak Suriye’deki bu istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenliğine Kürt meseleleriyle birlikte tehdit olarak geri dönecektir. Bşar Esad’ın istifası bölgede felaketlere yol açacaktır.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

AKP’NİN SURİYE GÖREVİ

Peki, AKP hükümeti neden Suriye olaylarının içinde? Düne kadar “Komşularla sıfır sorun” diyen, Suriye’yle “Şamgen” eksenli Ortadoğu Birliği kuran AKP, gerçekten ikili oynuyor olabilir miydi? (AKP’nin bu hamlelerinin BOP’la doğrudan ilgili olduğunu, Kaynak Yayınlarından çıkan “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi:Büyük Kürdistan” isimli kitabımdan okuyabilirsiniz).

Bu sorunun yanıtını da yorumla değil yine olgularla ortaya koyalım:

1.) AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisinin de 35 ayrı yerde söylediği gibi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır.

2.) ABD, Tunus ve Mısır’da başlayan ve kendi nüfuz alanı olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’a sıçrayan halk hareketlerine karşı önlem almak için üç önemli adım attı. Birincisi, bölgedeki nüfuz alanı olmayan Libya, Suriye ve İran gibi ülkelerde ayaklanma başlattı. İkincisi, bu ayaklanmaları bastırmaya çalışan Libya’ya karşı Fransa-İngiltere ikilsiyle birlikte askeri saldırı başlattı. Üçüncüsü, ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerdeki (Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn) halk hareketlerinin yönelimini değiştirmek için Türkiye’ye BOP kapsamında devreye soktu: 14 Mart’ta, İstanbul’da Türkiye’nin bölge liderliği hedefli “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti.

Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:

Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlatıyordu: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!

3.) İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere 29 Mayıs’ta “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını “şart” koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyordu.

4.) AKP hükümeti plan gereği, Suriyeli muhalifleri organize etmek için Antalya’da karargâh oluşturdu. ABD ve Batı ülkelerinden gelen liberalleri, Dera aşiretlerini, Müslüman Kardeşler’i ve Talabanici Kürtleri aynı hedefte birleştirmeyi hedefleyen Antalya toplantılarında “Suriye’ye Erdoğan modeli” bile gündeme geldi!

5.) 29 Mayıs günü New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluTürkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.” yanıtını verdi! (Sabah, 30 Mayıs 2011)

6.) NATO’nun hava üssü olan İzmir’in, NATO’nun kara üssü yapılmasına karar verildi!

7.) Bu hazırlıkların ardından da, Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz haberlerindeki gelişmeler AKP tarafında uygulanmaya başlandı.

8.) Başbakan Erdoğan, 12 Haziran Genel Seçimlerindeki yüzde 50 zaferini kutlamak üzere yaptığı balkon konuşmasında “Seçimleri Ankara kazandı, Şam kazandı” diye formüle etti!

AMAÇ, KÜRDİSTAN’I DENİZE AÇMAK

Tüm bu gelişmelerin tarihteki benzer bir izdüşümünü anımsatarak bitirelim yazımızı:

Birinci Körfez Savaşı’nda “Saddam’ı devirmeden” müdahaleyi kesen ABD, daha sonra Saddam’ı devirmek üzere Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları ayaklandırdı. Irak hükümeti ayaklanmayı iki günde bastırdı. 450 bin mülteci Türkiye sınırına yığıldı. BM 5 Nisan 1991’de sığınmacıların durumunu ele aldığı oturumunda, 36. paralelin kuzeyinde kalan Kürt bölgesini, uçuşa yasak bölge ilan etti!

ABD, BM kararına dayanarak “Huzur Operasyonu” başlattı. Operasyonu yapacak “Çekiç Güç” birlikleri, Silopi ve İncirlik’te konuşlandırıldı; 17 Nisan 1991’de de ilk birlikler Kuzey Irak’a girdi. Türkiye 12 Temmuz 1991’den başlayarak, ABD’nin Irak’a 19 Mart 2003’te yeniden saldırmasına kadar, Çekiç Güç’e her altı ayda bir izin çıkardı!

Irak, ABD’nin 2003 yılındaki saldırısında değil, aslında BM’nin uçuşa yasak bölge kararı aldığı 5 Nisan 1991’de bölündü! Ve Kürdistan’ı bizzat Çekiç Güç yani ABD kurdu.

Suriye’nin de benzer bir operasyon sonrası bugün bölünmesi, ABD’nin hedefi. Böylece Kuzey Irak’taki kukla devletin, İskenderun hattı üzerinden Akdeniz’e açılması hesaplanıyor.

Bu plan gerçekleştiği takdirde, Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında tarif ettiği “Diyarbakır’ı BOP içinde bir merkez yapma” görevi başarılmış olacak! Diyarbakır, genişlemiş büyük Kürdistan’ın merkezi, yani başkenti olacak!

ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi ateşe attığı ve komşularıyla karşı karşıya getirdiği bu sürecin sonucu, sadece bölgemizi değil, dünyayı da yeniden şekillendirecek!

Mehmet Ali Güller
16 Haziran 2011 – Odatv.com
18-19 Haziran 2011 – Aydınlık Gazetesi

, ,

1 Yorum

SEÇİM ANALİZİ 2: OYLAR MAĞDURA DEĞİL GÜÇLÜYE GİDER!

İlk seçim analizimizde, Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, seçimlerin iki önemli sonucu üzerinde durmuştuk: Dış politika açısından; Erdoğan’ın “Ankara kazandı, Şam kazandı” demesini ve iç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işaretinin verilmesini incelemiştik.

İkinci seçim analizimizde ise Ergenekon sürecinin ve mağduriyet konusunun seçime nasıl yansıdığını inceleceğiz:

‘ASKER KONUŞURSA, AKP BÜYÜR’ YALANI

Türkiye’de AKP’nin başarısına ve seçimlere yönelik “seçmen mağdura oy verir” diye bir “teori” üretildi…

Bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2002 seçimlerini AKP almıştı çünkü mağdurdu; Kemalist rejim AKP liderini seçim yasaklısı ilan etmişti, ayrıca türban nedeniyle mağdurlardı… AKP, 28 Şubat oldu diye seçimi kazanmıştı…

Yine bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2007 seçimlerini AKP almıştı çünkü yine mağdurdu; Kemalist yargı üzerine gidiyordu, asker darbe yapmaya çalışıyordu, askerin darbe istemeyen kanadı bile AKP’yi azarlıyordu, üstelik türban nedeniyle hâlâ mağdurlardı… AKP, 27 Nisan muhtırası verildi diye seçimi kazanmıştı…

CHP işte 12 Haziran 2011 seçimlerine AKP’nin sözde bu mağduriyet kartlarını elinden alarak girdi; türbanı çözdü(!), askeri hizaya getirdi… Diğer yandan AKP yargıyı zaten adım adım kontrol altına alıyordu, orada da mağduriyet kalmıyordu… Peki ya sonuç?

Tüm mağduriyetleri elinden alınan AKP oylarını yüzde 50’ye çıkardı!

Çünkü “seçmen mağdura oy verir” teorisi tam bir yalandı. Seçmen güçlüye, güçlü gözükene, güçlü gözüktürülene oy verirdi. Ki bunu anlamaları için çocukluklarına dönüp, mahallede zayıftan yana değil güçlüden yana durdukları günleri hatırlamaları yeterliydi… Çünkü toplumsal eğitimimiz böyleydi! Hatta bir bölümü, Erdoğan korkusu nedeniyle neleri yazamadığını düşünerek de bu yanlışı görebilirdi… Aslında sadece Erdoğan’ı neden desteklediklerini “samimiyetle” yanıtlayarak da, gerçeğe ulaşabilirlerdi…

Her neyse, biz teorinin yanlışlığı üzerinde duralım…

AKP’Yİ 28 ŞUBAT DEĞİL, ABD İKTİDAR YAPTI

Gelin bu mağduriyet teorisini önce 2002 seçimlerinde çürütelim:

AKP, 28 Şubat oldu diye 2002’de iktidar olmadı, Erdoğan seçim yasaklısı yapıldı diye Başbakan olmadı! Tersine 1997’deki 28 Şubat, 1999’da Ecevit’i iktidar yaptı.

Ki bu teoriye göre 28 Şubat mağduriyeti bir partiyi iktidar yapacaksa, o parti AKP yerine Saadet Partisi olmalıydı; bir lideri Başbakan yapacaksa, o lider Erdoğan yerine Erbakan olmalıydı!

Erdoğan’ı AKP’ye lider yapan, onu daha 1996’da Erbakan’ın yerine hazırlayan ABD’dir. AKP’yi 2002’de Türkiye’de iktidar yapan, Irak’a girmeye hazırlanan ABD silahlı kuvvetleridir!  Erdoğan’ın, seçim yasağını kaldırtmak üzere, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le görüştürülmesini Pentagon’dan, Wolfowitz’den mektupla istediği; yasaklı Erdoğan’ın, ABD girişimlerinden sonra Cumhurbaşkanlığı’nda ve Genelkurmay Karargâhı’nda başbakan gibi ağırlandığı; Baykal’ın desteğiyle yasa değiştirilip, Siirt seçimlerinin yenilenip, Erdoğan’ın milletvekili seçtirildiği gerçeğinin üzerinden atlanarak “teori” üretilemez!

2007 SEÇİMLERİNİ, AKP’Yİ İNDİR(E)MEYENLER KAYBETTİ

Gelin şimdi de AKP’nin yine mağduriyet nedeniyle 2007 seçimlerini kazandığı yalanını çürütelim:

Önce o günleri anımsayalım: 2007 baharında Türkiye ayakta, milyonlar Cumhuriyet mitinglerinde AKP’yi protesto ediyordu. Türkiye tarihinin bu en büyük halk hareketi, AKP’yi baş aşağı götürüyordu. Dahası, 27 Nisan açıklaması, Cumhuriyet mitinglerinin daha da kitleselleşmesine güç vermişti!

Ancak… Sezer-Baykal ikilisi, halk hareketinin gücünü –belki kendilerini de silip süpüreceği korkusundan- kullanmadı, TBMM’de 367 sandalye cambazlığıyla Cumhuriyet’i koruyacaklarını sandılar! Ardından Dolmabahçe mutabakatı, TSK’nın 27 Nisan’ın arkasında duramaması, Cumhuriyet mitingleri kürsüsüne “ne darbe ne şeriat” anlayışının hâkim kılınması, o mitinglere katılan milyonlara kürsüden “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” denilmesi, AKP’yi kurtardı!

Kısacası AKP, 22 Temmuz 2007 seçimlerine mağdur olarak değil, tersine Cumhuriyet kalesindeki geri çekilmeler nedeniyle güçlenerek, güçlü gözükerek girdi ve yüzde 47 oy aldı!

Öte yandan Eylül’de açıklanacak Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası sonucunun, gizli ellerin devreye girmesiyle –üstelik kapatamama kararıyla- Temmuz sonuna alınması, AKP’yi 30 Ağustos stratejisinde daha da güçlendirdi!

Mağduriyeti değil gücü kullanan AKP de, TSK’ya karşı Ergenekon operasyonunu başlattı! Cumhuriyet kalesi, “hukuk” dedikçe, AKP operasyonun çapını büyüttü; “aman asker konuşmasın, AKP’yi mağdur etmesin” denildikçe, AKP Türk Ordusu’na baskısını artırdı… “Militarizm karşıtlığı” ile “asker karşıtlığını” birbirine geçirerek uygulanan psikolojik savaş, Türkiye’yi esir aldı!

Adım adım operasyonların hangi boyuta geldiği artık ortada!

2010 HALK OYLAMASINI, ŞURA’DA TSK’YA BOYUN EĞDİREN AKP KAZANDI

Ya 12 Eylül 2010 halk oylaması sonucunu ne belirledi? AKP yine mağdur olduğu için mi yüzde 58 oy çıkardı?

Hayır, tersine AKP 30 Ağustos terfilerine müdahale edebildiği için, Yüksek Askeri Şura’da TSK’ya boyun eğdirebildiği için halk oylamasına güçlü girebildi ve kazandı! Buna bir de kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söyleminin MHP saflarında yarattığı çekinceyi ve kaybettirdiği oyları eklememiz gerekiyor…

AKP GÜÇLÜ GÖZÜKTÜKÇE OYUNU ARTIRDI

Gelelim 12 Haziran 2011 seçimlerine…

AKP hangi mağduriyetle girdi bu kez seçimlere? AKP türban mağduru mu, asker mağduru mu?

CHP bu mağduriyetleri güya teker teker almadı mı? İlk seçim analizimizde altını çizmiştik: CHP AKP’nin güya türban ve dini mağduriyetini ortadan kaldırmak için türbanı üniversitelere soktu, “cemaatlere saygılıyız” dedi, “laiklik tehlikede değil” dedi, “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” dedi… CHP AKP’nin asker mağduriyetini gidermek için 27 Mayıs’ı eleştirdi, 27 Nisan’ı kötüledi, 25. maddayi kaldıracağını ilan etti, profesyonel askerliğe ve bedelli askerliğe evet dedi, askerliği 6 aya indireceklerini taahhüt etti, gençlere staj kabilinde askerlik yapma sözü verdi…

Hepsinden önemlisi CHP askere “sus, sakın konuşma” dedi: CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, Genelkurmay’ın balyoz davasına ilişkin açıklamasını doğru bulmadıkları ilan etti. Bir ay sonra Harp Akademileri Komutanı Org. Balanlı tutuklandığında ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çıkıp Genelkurmay’a “sakın ola ki herhangi bir tepki vermeyin, kendi kışlanızda oturun” dedi!

İşte AKP’nin hem türban hem de asker mağduriyeti giderilmişti…

Sonuç ne oldu peki?

AKP yüzde 50’ye çıktı!

Çünkü mağduriyeti giderelim derken, aslında AKP güçlendirilmişti.

Arkasına ABD’yi alan AKP, orduya boyun eğdirebilen, generali içeri atabilen, aydını mahkemelerde süründürebilen, yargıyı ele geçirebilen, emekçi hareketini şiddetle bastırabilen, kısacası “güçlü” bir profil sergilemiş oldu… Buna bir de İsrail’e sözde posta koyan bir hükümet görüntüsü eklendiğinde, AKP daha da güçlü bir görüntü sergilemiş oldu.

Kısacası, AKP mağdur olduğu için değil, güçlü gözüktüğü için oy aldı!

Keza BDP de, mağdur olduğu için değil, “güçlü” durduğu için seçimlerde başarı elde etti ve neredeyse milletvekili sayısını iki katına çıkardı. Silahlı siyasetin etkisi ortada… BDP’nin YSK’nın kararı karşısında Türkiye’yi içine soktukları savaş görüntüleri ile YSK’ya kararlarını geri aldırtmaları, seçimlere girerken en büyük kozları oldu! Aynı durum karşısında tam ters tavır takınan ÖDP’nin ise hali ortada…

Not: Üçüncü seçim analizimizde, partileri kurumsal yapıları ve dayandıkları sınıflar ile sosyo-ekonomik tabakalar üzerinden inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
14 Haziran 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

SEÇİM ANALİZİ -1- SEÇİMİ “AKP-BDP-CHP” İTTİFAKI KAZANDI!

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için pek çok sonuç dile getirilebilir. Ama biz Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, bu ilk incelememizde, iki önemli sonuç üzerinde duracağız:

1.) Dış politika açısından; Başbakan Erdoğan “Balkon konuşmasında” yaptığı değerlendirmede “Ankara kazandı, Şam kazandı” dedi.

2.) İç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işareti verildi.

Açalım:

“ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI”

Başbakan Erdoğan, partisinin yüzde 50 oy kazandığı seçimlerden sonra yaptığı geleneksel balkon konuşmasında kurdu bu bağı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.”

İlk bakışta ilgisiz gibi duran bu denklem, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. Bu denklem, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmasının gereğidir.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı aynı zamanda BOP eşbaşkanı olursa, doğal olarak kazandığı seçim nedeniyle Şam da kazanmış olur!

ABD’nin Suriye’yi parçalama planında görev alacak muhalefete Antalya’da evsahipliği yapan bir parti için, seçimleri elbette Şam kazanmış olur! “ABD’nin BOP’u içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” diye 7 yıl önce taahhütte bulunan bir Başbakan için, seçimleri elbette Diyarbakır-Gazze ekseni kazanmış olur! (Diyarbakır ile Gazze’yi eşitlemenin siyaseten Türkiye’yi içine sokacağı sıkıntı, başlı başına bir yazı konusudur).

Kısacası, seçimleri “yüzyıllık hesaplaşma” olarak değerlendiren AKP, seçim başarısını da ABD’nin BOP’unun bir ayağı olan yeni-Osmanlıcılık içinde tanımlamıştır!

“YENİ ANAYASA” İTTİFAKI

Seçimler, üç partili bir TBMM’nin, AKP ne denli yüksek oranda oy alırsa alsın, tek başına anayasa değiştirecek 367 milletvekili sayısına ulaşamayacağı gerçeğini somut olarak gösterdi. AKP açısından TBMM’yi MHP’siz şekillendirmek, bu nedenle çok önemliydi. Seçim süreci boyunca AKP’nin “Kürt Açılımı”nı sanki başka parti yapmış gibi yüksek perdeli milliyetçi bir görüntü verme gayreti, bu hesabın gereğiydi.

Başbakan Erdoğan, “balkon konuşmasında” bunun seçim gereği olduğunu, yeniden eski sözlerine dönerek ortaya koydu!

Erdoğan, yüzde 50 oya rağmen düşen ve 326 olan milletvekili sayısıyla artık yeni Anayasa konusunda doğal müttefiki olan BDP’ye yeniden dönmek durumunda. Seçim sürecinde “Ben olsam Apo’yu asardım” diyen Erdoğan’ın balkon konuşmasında, “kalbini kırdığım herkesten helallik istiyorum” demesine bakalım BDP nasıl tepki verecek?

AKP ve BDP arasındaki doğal “yeni Anayasa” müttefikliği, her iki partinin milletvekili sayısının 361’de kalması nedeniyle sayısal olarak mümkün değil. Ancak sayısal olarak mümkün olsa da CHP’siz, siyaseten yine de mümkün değildir.

Daha önce çok vurguladığımız için kısaca değinelim: CHP, bu ülkenin kurucu partisidir. Onun mazbatası, imzası, onayı olmadan rejim değişikliği yapılması mümkün değildir. AKP’nin gücü üniter yapıyı değiştirmeye yetmez. “Başkanlık Sistemi” gibi, “Federal Anayasa” gibi değişikliler ve “Özerklik” sonrası “federatif bir Türkiye” için CHP onayı şarttır, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli Türk-Kürt Federe Devleti” için CHP’nin imzası şarttır.

İşte “yeni CHP” bu gerçeğin bir sonucudur!

Bu bakımdan seçimleri CHP düzleminde de incelememiz gerekmektedir:

CHP KAYBETTİ, YENİ CHP KAZANDI

CHP her ne kadar 2007 Genel Seçimleri’ne göre hem oy oranını hem de milletvekili sayısını artırdıysa da, Kılıçdaroğlu ve yeni ekibinin ortaya koyduğu hedefler bakımından kesinlikle başarısızdır.

Kılıçdaroğlu, bir kısmı CHP’ye yabancı olan yeni ekibiyle birlikte inşa ettiği yeni partinin iktidar olabilmesinin formülünü “2D’ye karşı 2Y” olarak belirlemişti. Kılıçdaroğlu CHP’ye Genel Başkan olduktan sonra yaptığımız analizlerde, bu formülün başarılı olmayacağını ısrarla vurgulamıştık. Güya “yeni CHP” AKP’yi, 2D’ye yani “Din ve Darbe” kartına karşı 2Y ile yani “Yolsuzluk ve Yoksulluk” silahıyla vuracaktı. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın elinden din ve darbe silahını alacaktı!

Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si bu formüle uygun olarak AKP’nin elinden “din”i almak için Cumhuriyet’i tahrip eden şu tavizleri verdi:

Kılıçdaroğlu 2007 yılından beri gündemde olmayan türban konusunu eline aldı ve üniversitelerde serbest olmasının yolunu açtı. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin çekincesini geri çektiğini ifade etmesi, YÖK’ün Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayarak bir genelge yayımlamasına ve türbanı üniversitelere sokmasına neden oldu. Bunu fırsat bilen çeşitli tarikat ve cemaatler, türbanı ilköğretim okullarına kadar soktu.

Türban kartını bu hamleyle AKP’nin elinden aldığını sanan Kılıçdaroğlu, hemen ardından “cemaatlere saygılıyım” dedi, “laiklik tehlikede değil” beyanatları verdi. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı, seçim döneminde cemaat bağlantılı kimi yeni CHP’lilerce “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” gibi Kemalist Devrim’e en sert yönelen hamlelere dönüştü.

AKP’nin sözde “din” kartına darbe vuran CHP, ardından “darbe” konusuna yöneldi. 27 Mayıs’ın yanlış olduğunu söyleyerek bu alandaki açılımlarına soyunan Kılıçdaroğlu, CHP’nin 2007 yılında desteklediği 27 Nisan’ı da eleştirdi. (Öyle ki, Başbakan Erdoğan bile bunu fırsata çevirip seçim döneminde “27 Nisan muhtıra değildi” açıklaması yaptı). Yetinmeyen Kılıçdaroğlu 35. maddeyi kaldıracaklarını, profesyonel askerliğe geçeceklerini, bedelli askerlik getireceklerini, askerliği 6 aya indireceklerini, üniversite öğrencilerine yazları staj kabilinde askerlik yaptıracaklarını söyledi… Önüne AKP’nin “darbe karşıtlığı” kartını almayı hedef koyan yeni CHP, bu açılımlarla militarizm karşıtı bir parti yerine asker karşıtı bir partiye dönüşmüş oldu. Bunu seçime tahvil etmeye soyunan AKP de, taktik olarak, CHP’ye karşı TSK savunuculuğuna soyundu. (İlginçtir, askeri her konuya itiraz eden Kılıçdaroğlu, TSK’nın Libya’ya gönderilmesine ise TBMM’de açık destek verdi).

Bu iki açılımın kısmen sınanacağı ilk çarpışma 12 Eylül halk oylamasıydı. Ancak orada da Kılçdaroğlugenel afdiyerek “hayır” cephesinde yer alan MHP seçmenlerini kaybetti.

12 Haziran Genel Seçim süreci ise “yeni CHP”nin misyonunu daha da somut ortaya koymasına dönüştü: Dersim’i tartışmaya açarak seçim sürecini başlatan ve AKP’ye İnönü üzerinden Cumhuriyet’e saldırma imkânı sunan yeni CHP, son adım olarak da “özerklik” dedi!

CHP’nin, dış ve iç cephede yaratılan rüzgâra rağmen “anlamlı oy artışı” sağlayamaması, işte değişim yerine dönüşüm hatta başkalaşım yaşamasının sonucudur!

Not: Bir sonraki seçim analizimizde, Ergenekon sürecinin ve mağduriyet meselesinin seçimlere etkisini işleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
13 Haziran 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP 12 EYLÜL’DEN HESAP SORAMAZ

12 Eylül halk oylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinin, yargıyı teslim almak olduğunu defalarca yazmıştık. “12 Eylül’den hesap sorulacak” safsatasının da, “yetmez ama evetçi” bir destek bulmaya dönük taktik olduğunu belirtmiştik. Zaman gerçeği tescilledi. AKP’nin anayasa değişikliğiyle önce HSYK genişletilip, ele geçirildi. Ardından HSYK’nın belirlediği yeni “blok” üyelerle Yargıtay ve Danıştay başkanlıkları ele geçirildi.

Bu arada 12 Eylül halkoylamasının üzerinden tam 9 ay geçti ama 12 Eylül’le hesaplaşma yaşanmadığı gibi olmamış sözde darbeler üzerinden, TSK’ya balyoz üstüne balyoz vuruldu!

9 aydır bekleyen hesap sorma işi, nedense, tam da seçimlere bir hafta kala uygulanmaya başladı. Aynı günlerde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Nejat Tüğmer’in de ölmesiyle, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’e ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin Şahinkaya’ya darbenin hesabı sorulabildi(!)

Peki, bu sor(g)ulama ne anlama geliyor, bu müsamere nasıl izlenmeli?

12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA DEĞİL, SEÇİM TAKTİĞİ

1.) 9 ay durup, seçimlere bir hafta kala 12 Eylül generallerine hesap sorma işi kuşkusuz bir seçim taktiğidir. AKP, 12 Eylül halk oylamasında, sırf bu hesap üzerinden anayasa değişikliğine “evet” diyen yüzde 6-8 oranındaki kitlenin desteğine yine ihtiyaç duyuyor.

12 Eylül’ün yarattığı Türkiye şartlarının ürünü olan AKP iktidarının 12 Eylül’den gerçekte hesap sormayacağı bir yana… Evren’e “sizin desteğinizle İstanbul’u uçururdum” diye iltifat eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Evren’i Çankaya’da ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Evren ile Manisa’da açılış peşinde koşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, Evren’den hesap sormayacağı, soramayacağı da ortadadır!

2.) Evren ve Şahinkaya’ya güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan iki konudan biri, darbeci generallerin, pişman olmadıkları, bugün olsa, yine darbe yapacaklarıydı!

“Eskiler hala darbe yapmaktan bahsettiklerine göre, bugünküler de kesin darbe yapmak istiyordur” düşüncesinin, kamuoyu bilincinde hâkim kılınmaya çalışıldığı açıktır, ortadadır.

3.) Aydınlık, seçim sonrası iki eski Genelkurmay Başkanı’nın darbecilikten tutuklanacağını deşifre etti. 367 krizinin yeniden gündeme getirilmesi Aydınlık’ın “Karadayı ve Başbuğ’a operasyon” uyarısını doğrularken, Başbakan Erdoğan’ın bir tv programında “belki başkaları da var” demesi, operasyonun sinyalini belirginleştirdi.

Öte yandan iddianamede yer alan “Ergenekon demek, TSK demektir” esasına uygun süren tertibin son aşamasında, seviye bir rütbe daha yükseltilmiş ve görevdeki en üst rütbeliye, yani ilk defa bir Orgeneral’e uzanılmıştı.

İşte Evren’e sözde hesap sorulması, Genelkurmay Başkanlarına sıçratılacak yeni aşamada, aynı zamanda işi kolaylaştıracak, yoldaki dikenleri temizleyecekti!

ABD-12 EYLÜL İLİŞKİSİ PERDELENİYOR

4.) Evren ve Şahinkaya’ya, güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan ikinci konu ise “ABD’nin perdelenmesi” olmuştur!

Geçenlerde ölen CIA şefi Paul Henze’nin, darbe olduktan hemen sonra ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına söylediği “our boys did it”, yani “bizim oğlanlar yaptı” şeklindeki tarihi sözünün belgelediği darbe-ABD ilişkisi, 31 yıl aradan sonra, bu vesileyle belleklerden temizlenmeye çalışılıyor!

Savcının bu sorusuna Tahsin Şahinkaya’nın verdiği yanıt çarçaf çarşaf gazetelerde yer alıyor. Güya ABD Genelkurmay Başkanı, darbeden sonra Şahinkaya’ya sitem etmiş ve “11 Eylül günü birlikte kahvaltı yaptık, bana müdahaleyle ilgili bir şey söylemedin” demiş! Bu sözler, tv ve gazetelerden, “ABD’den icazet alınmamış” başlığı ile kamuoyunun belleğine yerleştirilemeye çalışılıyor iki gündür!

12 EYLÜL YÜRÜRLÜKTE

12 Eylül’e 12 soru soran savcı da en az Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü kadar iyi biliyordur ki, 12 Eylül’ün yarattığı zeminde ayaktadırlar! Çünkü Türkiye’yi dünya ekonomik sitemine entegre etmek, serbest piyasa ekonomisine geçirtmek üzere uygulanan silahlı siyasetin adıdır 12 Eylül! Ve Özal’ıyla, Çiller’iyle, Erdoğan’ıyla da 30 yıldır yürürlüktedir!

12 Eylül sadece hapishaneler, tutuklamalar, sadece işkenceler ve sadece idamlar değildir!

12 Eylül özelleştirmedir, kamunun malını haraç mezat satmaktır küresel tekellere… 12 Eylül, Özal’ın yasaları hiçe saymasıdır, Çiller’in “son sosyalist devleti de yıktık” diyerek kadeh kaldırmasıdır. 12 Eylül, emekçileri örgütlerinden kopartmaktır, gençlere siyaseti yasaklamaktır. 12 Eylül, ABD’nin “yeşil kuşak” politikası ve “ılımlı İslam” hedefi doğrultusunda, topluma Sünni ideolojiyi hâkim kılmaktır. 12 Eylül, Türk-Kürt ayrılık tohumlarını ekmektir, “Kürt diye bir şey yoktur” diyerek, Kürtçeyi yasaklayarak… 12 Eylül Atatürk devrimiyle hesaplaşmaktır, yerine Natotürkçülük yapmaktır. 12 Eylül aynı zamanda TSK’ya darbedir, Kemalist subayların ordudan atılmasıdır, tasfiyesidir.

Ve 12 Eylül, sürmektedir!

Mehmet Ali Güller
9 Haziran 2011

, , ,

Yorum bırakın

DANIŞTAY DA DÜŞTÜ!

Başbakan Erdoğan’ın, katıldığı bir tv programında, “hizmetlerimizin önünde duran tek engel Danıştay kaldı” dediği saatlerde, Danıştay’da başkanlık seçimleri yapılıyordu. Ve “beklenildiği” gibi Danıştay’ın yeni başkanı, 1. Daire Üyesi Hüseyin Hüsnü Karakullukçu oldu.

Geçen haftaki Yargıtay seçimleri sonrasında, yeni Başkan Nazım Kaynak için “Benim güzel arkadaşım. Çok şükür birinci turda seçildi” sevinci gösteren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Danıştay’a Başkan seçilen Hüseyin Hüsnü Karakullukçu için de “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” mutluluğu sergiledi.

YARGITAY’DAKİ YÖNTEM, DANIŞTAY’DA DA UYGULANDI

Danıştay seçimleri de tıpkı Yargıtay seçimleri gibi 12 Eylül referandumu öncesi planlandığı gibi geçti.

12 Eylül’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genişletilen HSYK’yı, Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı liste kazanmış; “yeni HSYK” da, yine anayasa değişikliğiyle daire ve üye sayısı artırılan Yargıtay ve Danıştay’a “blok” liste sokmuştu. Tıpkı Yargıtay’a seçilen 160 yeni üyenin blok oy kullanarak Arınç’ın arkadaşını seçmesi gibi, Danıştay’a yeni seçilen 61 yeni üye de blok halinde Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’ya oy verdi. 156 oyun 82’sini alan Karakullukçu, böylece ilk turda, 32 dakikada seçilmiş oldu.

YENİ BAŞKAN’IN İLK SÖZÜ, ‘YENİDEN YAPILANDIRMA’

Karakullukçu, seçilmesinin ardından yaptığı ilk açıklamada, Danıştay’ı yeniden yapılandıracağı sözünü verdi. Böylece Başbakan Erdoğan’ın “önünde tek engel gördüğü” Danıştay da, “yeni Danıştay” olarak bir engel olmaktan çıkacak!

Karakullukçu ikinci olarak da, kendisine blok halinde oy veren Danıştay’ın yeni üyelerine teşekkür etti: “Bugünden itibaren, şu andan itibaren genç, anayasa ve yasamızda yapılan yeni düzenlemelerle aramıza katılan, seçilerek aramıza katılan, birbirinden genç, dinamik, birbirinden zeki arkadaşlarımızla çalışmak bana son derece onur verecektir.”

ERDOĞAN’I CEZADAN KURTARAN HAKİM

Yeni Danıştay Başkanı Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun tek özelliği, Arınç’ın sınıf arkadaşı olması değil elbette; Karakullukçu aynı zamanda Erdoğan’a yakınlığıyla biliniyor.

Dahası Yeni Danıştay Başkanı Karakullukçu, Tayyip Erdoğan’ı ceza almaktan kurtaran kararlara imza atan isim olarak anımsanıyor. 2001 yılında İçişleri Bakanlığı’nın Erdoğan hakkında “cürüm işlemek amacıyla suç örgütü oluşturmaktan” verdiği soruşturma açılması izni, Karakullukçu’nun da verdiği oyla iptal edilmişti. Bu karar yerel mahkeme kararlarına da dayanak oluşturmuş ve Erdoğan ceza almaktan kurtulmuştu!

YENİ DANIŞTAY BAŞKANI, BAŞBAKANLIK MÜSTEŞARI OLACAKTI

Fatih Altaylı’nın 2005 yılında Sabah gazetesinde yazdığına göre, Başbakan Erdoğan Dışişleri Bakanlığı’nda uzman olarak çalışan arkadaşı Vahit Özdemir’den, Danıştay’daki davasında yardımcı olmasını istemiş; Özdemir de Hüseyin Hüsnü Karakullukçu ile görüşüp, Erdoğan’ın durumunu anlatmıştı.

Bu arada Erdoğan, Başbakan olduğunda, Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun isminin Başbakanlık Müsteşarlığı için geçtiğini de anımsatalım.

Karakullukçu, sadece Erdoğan’ı ceza almaktan kurtarmadı elbette… Örneğin, Danıştay 1. Dairesi, TOKİ’ye değerinden 170 kat fazla fiyata arsa sattığı belirtilen AKP’li Siirt Belediye Başkanı Mervan Gül’ün soruşturulması doğrultusunda karar vermiş, bu karara Hakim Hüseyin Hüsnü Karakullukçu muhalif kalmıştı!

Bu arada ilginç bir bağı daha anımsatalım: Erdoğan’a Başbakan olmasının yolunu açan Siirt seçimleri sırasında AKP’nin Siirt Milletvekili Mervan Gül’dü. Gül, bir yıl sonra Siirt Belediye Başkanı olarak mükafatlandırıldı. Ancak ilerleyen yıllarda Mervan Gül’le ilgili yolsuzluk iddiaları öyle birikti ki, AKP Mervan Gül’ü 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde aday gösteremedi. Hatta Gül, “izinli olarak” yurtdışına gönderildi! Gül’ün yerine seçime kadar Belediye Meclis üyesi Aydın Gülcan vekalet ederken, Başbakanlık Danışmanı Nurettin Ertemel de, belediyedeki işleri yürütmüştü!

SONUÇ YERİNE

Cumhuriyet’in kaleleri tek tek düştü, düşüyor… Dolayısıyla artık korunacak değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyet ödevimiz var!

Mehmet Ali Güller
8 Haziran 2011

, , , ,

1 Yorum

YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?

YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?

AKP 12 Eylül referandumunu “10” seçim öneminde sayıyor, 12 Haziran genel seçimini de “20” referandum öneminde100 yıllık İttihatçı rejimle son hesaplaşma olarak görüp, yazan çizenler bile var; tıpkı 2004 yerel seçimlerinde, “84 yıllık karanlığa son” dedikleri gibi…

Artık açık ve netler: Cumhuriyet’le hesaplaşıyorlar; Cumhuriyet’in kurumlarını yönetmek için değil, parçalamak için ele geçiriyorlar!

Bir darbe de Yargıtay’a vurdular!

Anımsayalım:

İLK HEDEF HSYK

Yargı uzun süre, iş yükünün ağırlığı nedeniyle ek daire talep etti. Yürütmenin umurunda olmadı. Ki yürütme yargıyı önünde engel olarak gördüğünü zaten söyleyip duruyordu… Yargıtay’a ek daireler için şartlar henüz oluşmamıştı. Daire şimdi oluşturulsa, oraya yürütmenin “baş belası” HSYK üye belirleyecekti. (Zaten HSYK’nın diğer görevlerde de atama yapmaması için, kurul başkanı bir süredir toplantılara katılmıyordu!) Bu, iş yükü pahasına kabul edilemezdi.

Derken ajandadan “anayasa değişiklik paketi” çıkarıldı ve “yetmez ama evetçi”lerin de desteğiyle, paket 12 Eylül referandumunda geçti. Paketin en önemli unsuru HSYK’nın genişletilmesiydi. Evet, artık şartlar oluşmuştu!

Adalet Bakanlığı’nın “desteklediği” liste, yeni HSYK’yı oluşturdu. Kimi hâkimlerin “Adalet Bakanlığı eşeği aday gösterse oy veririm” dediği medyaya da yansıdı. Sıra Yargıtay’daydı artık.

YARGITAY’A 160 YENİ ÜYE

İş yüküne bağlı zaman aşımından dolayı Hizbullah üyelerinin serbest bırakılmasının kamuoyunda yarattığı rahatsızlığı değerlendiren yürütme, aradığı fırsatı bulmuştu: Ek daireler ve Yargıtay’a yeni 160 üye seçildi… Elbette Adalet Bakanlığı’nın seçtiği yeni HSYK üyeleri, Yargıtay’a da istenilen üyeleri seçmişti!

Ve geldik bugüne…

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker 1 Haziran’da emekli oldu. Yerine aday olanlar arasında, sadece 11 ay sonra yaş haddinden emekli olacak 6. Hukuk Dairesi Başkanı Nazım Kaynak da vardı.

Ve Kaynak, 2 Haziran günü, yeni HSYK’nın seçtiği 160 yeni üyenin firesiz blok oyunu da alarak 197 oyla, hem de ilk turda Yargıtay Başkanı seçildi!

Kaynak’a ilk kutlama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi: “Benim güzel arkadaşım. Pırıl pırıl bir Anadolu delikanlısı. Çok şükür birinci turda seçildi” dedi.

AKP’NİN ASIL HAMLESİ 11 AY SONRA

Ancak AKP’nin asıl hamlesi 11 ay sonra, yani Nazım Kaynak zorunlu emekliye ayrıldığında olacak. Yani Nazım Kaynak da, tıpkı “yetmez ama evetçi”ler gibi, tıpkı YARSAV’ın karşısına “demokrat yargı” diye çıkanlar gibi, “değerlendirilip” bir köşeye bırakıldığında olacak!

Böylece AKP, önündeki bir engelden daha kurtulmuş olacak!

12 Haziran seçimleri, bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için kritik öneme sahiptir. AKP’nin yeni hedefleri olan “federatif anayasa” ve “başkanlık sistemi”ne direnecek bir ekibi TBMM’ye sokmak, ülkenin geleceğini belirleyecektir!

Cumhuriyet, Cumhuriyet Güçbirliği ile savunulacaktır! TBMM’ye giren Güçbirliği, CHP’yi de MHP’yi de Türkiye Cumhuriyeti’nde ve vatan savunmasında birleştirecektir!

Mehmet Ali Güller
3 Haziran 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

OBAMA’NIN ‘ORTADOĞU PLANI’ NE ANLAMA GELİYOR?

Önceki yazımızda, ABD Başkanı Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı” konuşmasının İsrail boyutu üzerinde durmuş ve Washington’un Tel Aviv’den 1967 sınırlarına dönmesini istemesinin hangi üç sonucu gösterdiğini incelemiştik.

Peki, Obama “Ortadoğu Planı” olarak adlandırılan konuşmasını neden yaptı? Plan ne anlama geliyor? Washington’un mesajları nasıl okunmalı?

Önce bölgeye ilişkin şu analizimizi bir kez daha ortaya koyalım:

ABD’nin Bush dönemi Büyük Ortadoğu Projesi’ni Obama döneminde revize ettiğini, buna göre “yeni NATO”yu daha etkin kullanacağını, yıpranan transatlantik ilişkileri (İngiltere-Fransa merkezli AB) onaracağını ve  “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine geçeceğini, 2009 yılının başında dile getirmiştik. Yine o dönemki yazılarımızda Türkiye’ye revize BOP içinde özel bir görev yüklendiğini saptamıştık: AKP hükümeti/BOP Eşbaşkanlığı bu görevin gereği olarak “alt bölgesel düzenlemeler” oluşturabilmek için Gazze söylemi benzeri politikalarla Arap/Bölge liderliğine soyundu; Uranyum takas anlaşmasında görüldüğü gibi İran’ı ABD adına masada tuttu;  Arap liderliği ve İran markajı için de, “one minute” sözde krizi üzerinden İsrail karşıtı görüntü sergiledi.

ABD’NİN 5 ÖNLEMİ

Ancak süreç Washington’un istediği boyutta gelişmedi. Üstelik Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ABD’nin bölgesel çıkarlarını derinden sarsacak işaretler verdi. ABD bu çıkarlarını tahkim etmek için karşı atağa geçti ve şu 5 önlemi aldı:

1.) “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisine yöneldi. 30 yılın sonunda Mısır devleti içinde yarattığı avantajları, mevzisini tahkim etmek üzere kullanma yoluna girdi. Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadı, bürokrasi içindeki Batıcı kesimler ve bazı sermaye grupları üzerinden, köklü yapısal değişliklerin gerçekleşmesinin önüne geçmeye çalıştı, çalışıyor.

Ancak inişlerin, çıkışların yaşandığı bu süreç sürüyor, sürecek… Şimdilik Mısır/Bölge lehine şu sonuçlar oluştu: ABD’nin en önemli bölgesel müttefiki olan Mübarek devrildi. Mısır İsrail’in isteği üzerine 2008 yılında Filistinlilere kapattığı Refah sınır kapısını açtı. Kahire 29 yıldır kesilmiş olan Tahran’la diplomatik ilişkilere yeniden başladı. Mısır İran askeri gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı. Kahire ile Tahran ittifak yaparak, El Fetih ile Hamas’a anlaşma imzalattı. (Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin sonuçları, siyaseten en çok İran’a yaradı)

2.) ABD, Tunus ve Mısır’ın ardından diğer bölge müttefikleri olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerinin başarısız olması için hamle yaptı; örneğin Bahreyn ve Yemen’de Suudi Arabistan kozunu kullandı. Suudi Arabistan askerleri muhalefeti ezmek üzere sınır geçip, kanlı saldırılar düzenledi. (Yemen halkı buna rağmen hâlâ muhalefet etmeyi sürdürüyor. Sadece geçen hafta bile 115 kişi yaşamını yitirdi). Libya’da, Suriye’de “insan hakları ve demokrasi” nutukları atan Batı, Yemen’de ve Bahreyn’de nedense(!) sustu!

3.) Kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini boğmaya çalışan Washington, ABD karşıtı olan İran, Suriye ve Libya’da kalkışma başlattı. (Washington’un 2002’den beri İran ve Suriye’de sistemli olarak düzenlediği bu kalkışmalar, güçlü devlet yapısı nedeniyle Tahran tarafından sert bir şekilde bastırılırken, Şam’da büyük sıkıntı yarattı, yaratıyor). Fransa-İngiltere-ABD üçlüsü Libya’ya saldırdı. ABD kamuoyunun tepkisi, bölgesel şartlar, maliyeti paylaşma vb. nedenlerle, saldırı NATO tarafından üstlenildi. (NATO’nun Libya saldırısı sürüyor).

4.) Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadıyla, Suriye’de Selefi hareketlerle ve Libya’da El Kaide’de yetişmiş militanlarla temas halinde olan, Afganistan’da geri çekilme takvimi nedeniyle Taliban’la pazarlık sürecine giren ABD, Büyük Ortadoğu’daki bu yeni yönelimin önünde engel oluşturacağı için Usame Bin Ladin’den kurtuldu!

5.) ABD, BOP Eşbaşkanlığı’nı sürdüren AKP’ye İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti. Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:

Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!

İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını şart koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyor.

SURİYE NEDEN HEDEFTE?

ABD’nin Suriye baskısı, aslında İran baskısıdır. Tahran-Şam hattının varlığı, İran’ın ABD’ye karşı önemli bir kozudur. “Şii hilali” olarak adlandırılan kuşağın bir halkasının kırılması, ABD’nin başta Kuzey Irak olmak üzere bölge hedeflerini güçlendirecektir. İran-Suriye hattını bugüne kadar Mısır-Suudi Arabistan hattıyla dengeleyen ABD’nin, İran-Mısır yakınlaşması karşısında Suriye’ye baskı uygulaması kritik ihtiyacıdır. Obama, “Ortadoğu Planı” konuşmasıyla, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın durumu kontrol etmesini engellemeyi ve muhalefeti cesaretlendirmeyi hedeflemiştir.

ABD, diğer yandan Suriye’yi güneyden kuşatmak için Lübnan kartını kullanmak istemiş ancak Washington’un teklifi bizzat Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman tarafından reddedilmiştir.

İSRAİL BASKISI NE ANLAMA GELİYOR?

Mısır’ın Filistin’e kapattığı Refah sınır kapısını yeniden açması, İran’ın yönetmenliğinde ve Mısır’ın ev sahipliğinde El Fetih ile Hamas’ın anlaşması, aslında Tahran liderliğindeki yeni döneme işaret ediyor. Mübarek’in devrilmesiyle Mısır desteğini yitiren ve El Fetih ile Hamas’ın anlaşmasıyla, parçalanmış Filistin yapısı avantajını yitiren İsrail’in eli oldukça zayıfladı. Süreç, karşı konulamaz şekilde bağımsız Filistin devletine doğru ilerliyor. Süreci engelleyemeyecek olan ABD’nin, süreci yönlendirmeye soyunması, tipik bir emperyalist devlet uygulamasıdır. (Tıpkı Mübarek’i verip, Mısır rejimini kurtarmaya soyunması gibi). İşte Obama burada devreye giriyor ve İsrail’i 1967 sınırlarına zorlayarak, bağımsız Filistin devletinin mimarı olmaya soyunuyor!

Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almak isteyen ABD bu hamleyle, bölgenin İsrail’e olan tepkisinden uzak durmaya çalışıyor. ABD’nin İsrail’e mesajı, Mısır’da Müslüman Kardeşler’le, Suriye’de Selefi hareketlerle, Libya’da El Kaide eğitimlilerle irtibatını sağlamlaştırmayı kolaylaştıran bir taktik aynı zamanda…

ŞARTLAR ABD’NİN DEĞİL, İRAN’IN LEHİNE

Ancak bölgedeki gelişmeler, orta vadede ABD’nin değil, İran’ın lehine biçimleniyor. 6 ay öncesine kadar, ABD-İsrail’in her an İran’a saldıracağı konuşuluyordu… Bugün değil saldırı, yaptırımlar bile üzerinde pek durulmayan bir konuya dönüşmüş durumda…

Ve Tahran’ın bu 6 ay içinde en önemli kazanımı, 29 yıl önce dondurulan Kahire’yle diplomatik ilişkiye yeniden başlamasıdır; öyle ki bu ilişki kısa sürede Tahran-Kahire eksenine dönüşerek bölgenin en önemli sorununda inisiyatif oluşturdu.

Mehmet Ali Güller
29 Mayıs 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN İSRAİL KARARI, NEYİ KANITLIYOR?

ABD Başkanı Hüseyin Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı”yla ilgili konuşmasının en dikkat çeken bölümü İsrail’le ilgili olan bölümüydü. Obama özetle İsrail’den 1967 sınırlarına geri dönmesini istedi: “Müzakerelerin temeli çok net: Varlığını sürdürebilecek bir Filistin ve güvenliği sağlanmış bir İsrail. Biz devletlerin 1967 sınırlarını temel almasını ve toprak alışverişi yapılmasını savunuyoruz.”

1967’deki 6 gün savaşlarından önceki sınırlara dönmek demek, İsrail’in Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bölümünden çekilmesi demek!

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Obama’nın konuşmasının hemen ardından yaptığı yazılı açıklamada, 1967 sınırlarına dönüşü kimsenin kendilerinden isteyemeyeceğini, çünkü bunun ülkesini savunmasız bırakacağını belirtti.

Ancak aynı Netanyahu, Washington’un talebine daha fazla direnemedi ve 5 gün sonra ABD Kongresi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Obama planına teslim işareti verdi. Netanyahu 1967 sınırlarının kabul edilemez olduğunda ısrar etse de, “Yahudilerin atalarının anayurt topraklarından bir kısmını devretmeyi de içine alan, acı tavizler vermeye hazır olduklarını ve Filistin topraklarının genişliği konusunda cömert olacaklarını” belirtti.

3 GÖSTERGE, 1 SAPTAMA

ABD’nin bu planına İsrail’in teslim olmak zorunda kalışı, yıllardır altını çizmeye çalıştığımız “büyük kuvvet – küçük kuvvet” ilişkisine dair şu 3 önemli sonucu gözler önüne serdi:

1.) Muhafazakar kesimden bazı ulusalcı kesimlere kadar rağbet gören, “İsrail’in beyin olduğu, ABD’yi lobisi aracılığıyla yönettiği” şeklindeki anlayışın gerçek olmadığı, bu gelişmeyle bir kez daha somutlaştı.  Bunun görülmesi çok önemlidir; çünkü küçük kuvvetin büyük kuvveti yönettiği şeklindeki bu dayanaksız görüşün yarattığı etki, en masumundan, emperyalizmin aklanması sonucunu doğurmaktadır.

2.) 7 Ağustos 2003 tarihinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefindeki ülkeleri sıralayan dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın listesinde İsrail’in neden yer aldığı sorusu da, bulanık kafalarda bu vesile ile netleşmiş oldu. Rice Washington Post gazetesinde yer alan o ünlü makalesinde, ismi geçen ülkelerin “ya rejimlerinin ya da sınırlarının değişeceğini” belirtmişti.

3.) Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD projesi olmadığı, tersine İsrail projesi olduğu; Yahudilerin ABD’yi kullanarak bu projeyle kendilerine vaat edilmiş topraklara ulaşmayı hedefledikleri şeklindeki görüşün gerçek olmadığı, bu gelişmeyle bir kez daha netleşti.

Her üç göstergeden çıkan saptama şudur: ABD, emperyalist bir devlet olarak çıkarları gerektirdiğinde İsrail’in zararına kararlar da alır! Emperyalizmin tek çıkarı, kendi siyasi, askeri, ekonomik çıkarlarıdır… İsrail’in güvenliği, emperyalist ABD’nin güvenliğinden daha önemli değildir! ABD, İsrail’i bölgedeki çıkarları gereği stratejik müttefik olarak değerlendirmektedir. Ve İsrail ABD’yi değil, ABD İsrail’i bölgede kullanmaktadır. ABD’nin çıkarları gereği İsrail’e geri adım attırması, taktikseldir… Stratejik olarak İsrail’in varlığı, ABD’nin bölgedeki çok önemli bir kartıdır.

Bir sonraki yazımızda, Obama’nın Ortadoğu Planı’nın ne anlama geldiği üzerinde duracağız. Obama’nın Suriye ve İsrail mesajlarının ne anlama geldiğini inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
27 Mayıs 2011 

, , , ,

1 Yorum

ERDOĞAN’IN ‘ÇEKİÇ GÜÇ’ YALANI

Başbakan Erdoğan, son günlerde hemen her seçim konuşmasında “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyor… Peki, Başbakan’ın bu sözleri gerçeği ne oranda yansıtıyor?

Önce Çekiç Güç’ü kısaca anımsatalım:

ABD 17 Ocak 1991 tarihinde Irak’a saldırdı. 1. Körfez Savaşı olarak isimlendirilen bu saldırı, 3 Mart 1991 günü imzalanan ateşkes anlaşması ile “fiilen” sona erdi. Irak’ın Kuveyt’ten geri çekilmesi, saldırının hedefi değil, sadece bir aşamasıydı; tıpkı Irak’ın 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’e girmesinin ABD’nin bahanesi olması gibi…

ÇEKİÇ GÜÇ KÜRDİSTAN’I KURDU

ABD imzaladığı ateşkesten 1,5 ay sonra, 17 Nisan 1991’de, bu kez “Kürtlerin yerleşim bölgelerine güvenli bir şekilde dönmesini sağlamak” bahanesiyle “huzur operasyonu” başlattı. Operasyon, ABD’nin Bağdat’a yasakladığı 36. paralelin kuzeyini kapsıyordu. Ki bu paralel, aynı zamanda ABD’nin kurmayı planladığı Kukla Devlet’in de doğal sınırıydı. “Huzur Operasyonu”nu yıllarca yürütecek Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerleştirilmesine, 12 Temmuz 1991 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla izin verildi. Çekiç Güç, 77 uçak ve helikopter ile 1862 personelden oluşuyor ve İncilik ile Pirinçlik üslerine yerleştiriliyordu… Aynı zamanda Irak’ın kuzeyindeki Zaho’da da askeri karargâhı oluşturuldu.

Çekiç Güç’ün operasyonları, fiili savaşın olmadığı dönemde, resmi dokümanlarda yer aldığı şekliyle, “barış zamanı operasyonuydu”. Türkiye ABD ile yaptığı anlaşmalar gereği, Çekiç Güç’e her altı ayda bir TBMM’den görev süresini uzatma kararı çıkartıyordu.

ÇEKİÇ GÜÇ PKK’YI BÜYÜTTÜ

Yıllar içinde Çekiç Güç, sadece Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti inşa etmekle kalmadı, aynı zamanda PKK’yı da büyüttü. Öyle ki, Çekiç Güç’ün havadan PKK’ya yardım malzemeleri bile indirdiği ortaya çıktı. Dahası, içinde Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis ile dönemin Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Korg. Necati Özgen’in de olduğu helikopteri düşürmeye bile çalıştı!

ABD, Çekiç Güç’ün Türk kamuoyunda yıpranan kimliğini 1997’de “Keşif Güç” ismiyle temizlemeye çalıştı.

ANAP’tan DYP’ye, SHP ve CHP’den Refah Partisi’ne, DSP’den MHP’ye… Türkiye’de hangi parti hükümet kurarsa kursun, Çekiç Güç’ün 6 aylık izinlerini aksatmadan çıkartıyordu…

TÜRKİYE’DEN KUZEY CEPHESİ

2001 yılında, ABD Irak’a ikinci kez saldırmaya karar verdi. Çünkü Washington, Çekiç Güç gibi sınırlı yapılarla, bölgeye yönelik “büyük plan”ını gerçekleştiremezdi. İlk taslağı 2001 yılının sonunda hazırlanan “OPLAN-1003-98” kod adlı Pentagon’un askeri harekât planında, “ABD’nin Türkiye üzerinden bir kuzey cephesi açması” konusu da yer almıştı!

Kuzey Cephesi’yle ilgili ilk resmi temas, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’yin 19 Mart 2002 tarihli Ankara ziyareti sırasında oldu. Hem Başbakan Ecevit’le hem de Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüşen Cheney istediği desteği alamadı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Grossman’ın 17 Temmuz 2002 tarihli Ankara ziyaretinde, Washington’un talebi daha da somut olarak dile getirildi. Talebe direnen Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, Türkiye ile ABD arasında “siyasi-askeri danışma kanalı” açılmasını kabul ederek, zaman kazanmaya çalıştı. Ancak ABD’nin zamanı yoktu. Türkiye alelacele seçime götürüldü(!)

3 Kasım 2002’deki seçimler, Türkiye’nin direncini kıracak bir siyasi yapılanmayla sonuçlandı(!) ABD, “kuzey cephesi” talebini resmi olarak 19 Kasım 2002’de Dışişleri Bakanlığı’na yaptı. Taleplerin somutlanmış son hali de, 21 Aralık 2002 günü ABD Büyükelçisi tarafından Başbakan Abdullah Gül’e bizzat elden verildi.

ABD-AKP TEZKERESİ REDDEDİLDİ

Türk kamuoyunun itirazları, askerin tutumu, AKP’nin pazarlıkları içinde geçen süreç sonunda, “ABD’ye Türkiye’den kuzey cephesi” sağlayacak olan “Tezkere” 1 Mart 2003 günü TBMM’ye getirildi. Ancak, AKP tezkeresini TBMM’den geçirmeyi başaramadı. Bu aynı zamanda ABD-Türkiye ilişkilerinde de bir kırılma yarattı. Hem Washington, hem de AKP TSK’yı, “tezkerenin geçmesi konusunda gerekli liderliği yapamamakla” suçladı(!)

Her şeye rağmen AKP, 20 Mart 2003 günü, TBMM’den ikinci bir tezkere çıkartarak, ABD’ye Türk hava sahasını açtı. Ve ABD de ikinci tezkereyle birlikte Irak’a saldırdı.

ÇEKİK GÜÇ’E GEREK KALMADI

Böylece, 3 Mart 1991’de imzalanan ateşkes ortadan kalkmış ve ABD Irak’a 12 yıl sonra yeniden saldırarak 2. Körfez Savaşı’nı başlatmıştı. 20 Mart, ABD’nin Irak’a saldırı tarihinin olmasının ötesinde aynı zamanda resmi ifadelerde “barış zamanı operasyonlarından” sorumlu Çekiç Güç’ün de fiilen ortadan kalkması demekti. Çünkü ABD’nin Irak’a savaş açmasıyla, Çekiç Güç’ün varlık nedeni ortadan kalkmıştı.

İşte AKP hükümeti bir gün sonra, 21 Mart günü, aynı zamanda bu formaliteyi de yerine getirerek, Bakanlar Kurulu kararı ile Çekiç Güç’ün görev süresini bitirdi.

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, Çekiç Güç’ü, yani ABD’yi bölgeden göndermedi, tam tersine ABD’nin bölgeye daha da yerleşmesine, hava sahası açarak, destek verdi! Yetmedi, Müslüman Irak’a saldıran Amerikan askerlerinin sağlığı için dua etti.” Dahası, ABD’nin esas planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne de “eşbaşkan” oldu!

Tüm bu gerçekler ortadayken, Başbakan Erdoğan’ın “Çekiç Güç’ü bölgeden biz gönderdik” diyerek oy istemesi, en hafif ifadeyle, seçmeni aldatmaktır!

Mehmet Ali Güller
20 Mayıs 2011 

,

Yorum bırakın

PKK’YLA MÜCADELE, ARTIK SUÇ KAPSAMINDA

AKP’nin “Kürt Açılımı” ne sonuçlar getirdi?

Bazı aydınlar, meseleye salt Kürt sorunu açısından baktıklarından, Kürtlere ne getirdiği konusunda, haklı olarak büyük bir hayal kırıklığı içindeler… Ve bu nedenle de AKP’yi haklı olarak eleştirmektedirler…

Ama ilk günden beri altını çiziyoruz ki, “Kürt Açılımı” bir AKP projesi değil, bir ABD projesidir. Dolayısıyla Açılım’a, “AKP Kürtlere ne verdi” diye bakmak eksiktir… Açılım’ı, ABD-Türkiye ilişkileri penceresinden, Kuzey Irak penceresinden ve hatta Kürt meselesi dışında Türk meselesi penceresinden değerlendirmek gerekiyordu…

AKP projesi olarak baktığınızda çuvallamış gibi gördüğünüz Açılım, bir ABD projesi olarak bakıldığında, aslında çok önemli ilerlemeler kaydetti. Son bir haftadır yaşadığımız süreç bile tek başına Açılım’ın geldiği noktayı göstermektedir:

Açılım’ın en önemli başarısı, PKK’nın artık ülkenin bir bölümünde devlet otoritesinin yerinde kendi otoritesini inşa etmiş olmasıdır. Bunun sağlanması için uygulanan “PKK’yı zihinlerde meşru hale getirmeye yönelik” psikolojik savaş, önemli bir başarı kazanmıştır. TSK’nın PKK ile mücadelesi artık suç kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. TSK bile bu psikolojik savaştan etkilenip, “pusu kurmadım” yollu savunmalara düşmüştür. Bu sürecin başarısı, ABD’nin Ergenekon operasyonu başarısından kaynaklanmıştır. Ergenekon operasyonu ile hedef alınan TSK, psikolojik savaş düzleminde “çete” diye damgalanmış ve buradan hareketle “derin PKK” ile ilişkili “derin TSK” olduğu varsayımı medya yoluyla işlenmiştir…

Uzatmayalım, bu konuyu daha geniş bir yazımızda, dosyamızda, enine boyuna ele alacağız. Şimdilik, PKK ile mücadele etmenin artık suç sayıldığının üzerinde duralım ve bazı kalemlerin neler yazdığına bakalım:

Emrullah Uslu: 12 PKK’lının öldürülmesini “cunta işi” olarak değerlendirdi. Operasyonun başındaki Tümg. Mustafa Bakırcı’nın, “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nı hazırlayan isim olarak suçladı. Kastamonu’daki, Başbakan’ın konvoyunun geçişi sırasında yapılan saldırıyı, “Özel kuvvetlerin” yaptığını iddia etti.

Ahmet Altan: Tunceli’deki 7 PKK’lının “durduk” yere öldürüldüğünden şikâyet etti!

Cengiz Çandar: “12 Eylül referandumuna günler kala, Hakkâri’deki mağaralara dalıp, eylemsizlik halindeki 7 PKK’lıyı kim öldürttü, bir bakıverin.”

Bejan Matur: “PKK artık eyleme geçince hedef olarak polisi seçiyor, askeri değil. Dolayısıyla askerin içinden bir grubun…”

Oral Çalışlar: “PKK içinde uzlaşma karşıtı olan bir grubun olduğunu biliyoruz. TSK içinde de uzlaşma karşıtı olan bir eğilimin olduğunu biliyoruz. Bu iki eğilimin zaman zaman birbirlerine dolaylı olarak destek verdiklerini biliyoruz.”

PKK’lıları öldürdükleri için TSK’yı yerden yere vuran yazarlarımız, aydınlarımız sadece yukarıdakilerle sınırlı değil elbette…

Açılım’ın başarı elde ettiğinin tek işareti, bu yazarlarımızın sayılarının çoğalması da değil elbette… Başarı TSK’nın bu açıklamalar karşısında yaptığı açıklamada gizli…

TSK, görevi gereği yaptığı operasyonu “pusu yok” diye savunma durumuna düşmüştür. İşte bu savunma, Açılım’ın başarısı açısından kritik bir dönemeçtir!

TSK, kendisini “PKK’ya pusu kurdu” diye suçlayanlara karşı, “pusu da kurulur, baskın da yapılır, bu milletimin bana verdiği görevdir” diyememiştir!

İşte bu Ergenekon operasyonunun ağır travmasının sonucudur!

TÜRK DE BİZİZ KÜRT DE BİZİZ

Ergenekon sürecini bir ABD projesi olarak görmeyip, “yargı nasılsa çözer” düzleminde meseleye bakınca ve de Kürt Açılımı’nı bir ABD projesi olarak görmeyip, AKP’nin iç politikası diye bakınca, sonuçları, Türkiye için gittikçe ağırlaşıyor ve telafisi mümkün olmaktan çıkmaya doğru ilerliyor…

Bu süreçten çıkışın yolu, öncelikle Ergenekon Operasyonunu ve Kürt Açılımı’nı, bir ABD projesi olarak tespit etmekten geçiyor; her iki konunun da ulusal güvenlik meselesi olduğunu bilmekten geçiyor… Çünkü tespit doğru olmadan, doğru mücadele yapılamıyor!

Aksi takdirde, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz biriz” hattından uzaklaşıyor ve kopuşa sürükleniyoruz! Unutulmamalı ki, Sırplar Hırvat’ını, Boşnak’ını kaybedince bölündü; Bağdat Kürtleri kaybedince parçalandı!

Mehmet Ali Güller
18 Mayıs 2011 

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın