Archive for category Politika Yazıları

IMF BAŞKANI ÜZERİNDEN BÜYÜK HESAPLAŞMA

IMF’nin Fransız Başkanı Dominique Strauss-Kahn, ABD’de, otel görevlisine taciz iddiasıyla tutuklandı. Gerçekten ortada bir cinsel saldırı mı var, yoksa Strauss-Kahn bir tuzağa mı düşürüldü?

Strauss-Kahn’ın geçmişi, ilk elde birinci seçeneği güçlü kılıyor. Ancak esas önemli olan, bu tutuklamanın sonuçlarının ne olacağıdır? Belki de “cinsel saldırı mı, tuzak mı” sorusunun yanıtı da bu sonuçların analizine bağlıdır. İnceleyelim:

ABD, TACİZ İDDİASINI ŞOVA DÖNÜŞTÜRDÜ

1.) Cinsel taciz iddiasını elbette savunacak değiliz ancak böylesi bir iddia üzerinden ABD’nin Strauss-Kahn’ı “kelepçelemesi”, Harlem’de bir karakolda saatlerce alıkoyması, DNA testi ve beden taramasına zorlaması, durumu dünya çapında bir şova dönüştürmesi dikkat çekicidir.

Üstelik kefalet sisteminin uygulamada çok sık yer bulduğu ABD’de, mahkemenin Strauss-Kahn’ın avukatlarının önerdiği 1 milyon dolarlık savunma kefaletini reddetmesi ve tutuklama kararı alması da dikkat çekicidir. Kahn için 20 yıl isteniyor!

Yaşlı Kahn’ın 1.80’lik siyahî kadına nasıl tecavüz edebileceği meselesini avukatlarına bırakıyoruz…

2.) ABD, konuyu “muhafazakâr” bir perspektiften ve ahlakçı bir bakış açısı üzerinden ele almış ve dünyaya da böyle servis etmiştir!

Oysa IMF’nin ikizi olan Dünya Bankası’nın Başkanı Paul Wolfowitz’in, karısına bankadan maaş bağlatması daha az ahlaki değildir! Wolfowitz’in ABD Savunma Bakanlığı’nın iki numaralı ismi olması durumu değiştirmiş midir? Yeri gelmişken anımsatalım: Wolfowitz’in karısı, Bülent Ali Rıza’nın Tunus’lu eski karısıdır ve Wolfowitz’in bu kadınla ilk buluşmalarının organizasyonunda, bazı Türk gazeteciler aracılık etmiştir!

KAHN KOMPLO UYARISINDA BULUNMUŞTU

3.) Dominique Strauss-Kahn, 2012’de yapılacak Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en önemli adayı olarak nitelendiriliyordu. Sosyalistlerin adayı olan Strauss-Kahn, bu nedenle komplolara maruz kalabileceği uyarısında bulunmuştu. Örneğin Liberation Gazetesi’ne 28 Nisan’da demeç veren Strauss-Kahn şöyle diyordu:

“Bana hangi konularda oyun oynayabilecekleri belli: Para, kadınlar ve Yahudi kimliğim. Evet, kadınlar, kadınları seviyorum, ne olmuş yani? Yıllardır benim grup seks yaptığıma dair fotoğraflar olduğunu söylüyorlar. Ortaya çıkmadı. Bir otoparkta tecavüze uğrayan bir kadına, bu suçu benim işlediğimi söylemesi için 1 milyon Euro teklif edilmiş. Tribune Juive diye bir internet sitesi, ‘Her sabah kalktığımda kendime İsrail için nasıl yararlı olurum’ diye sorduğumu yazmış. Bunları nasıl yazıyorlar, ortada… Böyle bir salaklığı yalanlama ihtiyacı bile hissetmedim. Adaylığım söz konusu olursa bu üç konuda saldırıların gelmesini bekliyorum.

Öte yandan Strauss-Kahn’ın Sarkozy’e komplolar konusunda sert çıktığı da basına yansımış. Le Point Dergisi’ne göre 2009 yılının eylül ayında, Pittsburg’da gerçekleştirilen G-20 zirvesi sırasında, Kahn tuvalette karşılaştığı Sarkozy’e şöyle söylemiş: “Sizin yaptıklarınız hakkında çok şey biliyorum. Benim özel hayatım hakkında dosyalar ve fotoğraflar hazırlatıyorsunuz, bana saldırmak için. Tüm bunların Elysee Sarayı’nda organize edildiğini biliyorum. Adamlarına söyle, komplolarına son versinler, yoksa mahkemeye gideceğim.”

SARKOZY ABD’YE EN UYUMLU FRANSIZDIR!

4.) Peki Kahn’ın karşısına aday olacağı Sarkozy, siyaseten nerede duruyor? Aşağıda sıralayacağımız olgulara geçmeden ilk elden altını çizeceğimiz saptama şudur: Sarkozy, ABD’ye en uyumlu Fransız liderdir!

Sarkozy döneminde Fransa NATO’nun askeri kanadına döndü. Fransa ve ABD, Libya’ya saldırdı. AB içindeki Almanya-Fransa ekseni, Sarkozy döneminde kırılma yaşadı. Fransa İngiltere’ye yanaştı. AB’nin doğuya genişlemesini savunan Berlin ile güneye-Kuzey Afrika’ya doğru genişlemesini, ortaklıklar kurmasını isteyen Paris arasındaki kırılma, AB’nin geleceğini de etkiledi. Irak saldırısı sırasında BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında, ABD aleyhine bir konumlanma vardı. Rusya-Çin-Fransa üçlüsü bir yanda, ABD-İngiltere ikilisi diğer yandaydı. Bu durum Sarkozy döneminde değişti ve ABD-İngiltere-Fransa üçlü bloğu oluştu. Örnekler artırılabilir…

IMF’DE DEĞİŞİM

5.) ABD’nin dünya egemenliği için askeri aracı olarak NATO ne ise, ekonomik aracı olarak da IMF ve Dünya Bankası odur. Ancak özellikle IMF’de son dönemde önemli değişiklikler var, kısacası IMF eski IMF değil… Bunun en önemli nedeni Çin’in dünya ekonomisindeki ağırlığıdır. IMF’nin kredilerini sağlayan devletlerin oranı son dönemde önemli değişiklikler göstermiştir.

Geçen ay IMF’nin yayımladığı “Çin, 2016 yılında ABD’yi geçecek” şeklindeki rapor, Washington’u salt siyaseten sıkıştırmamış, küresel kriz ortamında oynak hale gelen ekonomik araçları da sallamıştır. ABD’nin çeşitli resmi ve gayrı resmi mali yapıları, bu raporundan dolayı IMF’ye saldırmıştır.

EURO BÖLGESİ ABD’Yİ İLGİLENDİRİYOR

6.) Kahn, Merkel’le “Yunanistan’a mali yardımı ve Euro bölgesindeki kötü gidişatı” konuşmak üzere Berlin’e giderken tutuklandı. Euro bölgesindeki gidişat, Yunanistan kadar ABD’yi de etkiliyor. Doların dünya egemenliğini sallayan esas kuvvet elbette üretici Çin’dir… Ancak Çin’in başını çektiği önemli kuvvetlerin Dolar yerine Euro’ya geçmesi, döviz sepetlerini Euro ağırlıklı oluşturmaları, AB’nin Euro kartı, Washington’un geleceğini yakından ilgilendiriyor…

SONUÇ

Görünen o ki, Strauss-Kahn’ın zaafları, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerde değerlendirilmiş, kullanılmış! Japonya’daki depremi bile fırsat bilip, Tokyo’yu eleyen ABD ve AB, şimdi bir başka çekişmenin içindedir. ABD, AB bölgesindeki Euro krizinden faydalanmaya çalışmaktadır.

ABD, İngiltere’ye ek olarak Fransa’yı da yanına alarak, Almanya’yı yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. Berlin, Washington’un bu hamlesine karşı uzun zamandır Moskova’yla yakınlaşarak yanıt üretiyordu.

Fransa devleti ve sermaye kesimleri içindeki önemli bir kuvvet de, Paris’in Washington’la bu ittifakına karşı çıkıyor ve Berlin’le yeniden bir eksen oluşturabilmenin koşullarını arıyordu.

İşte Kahn üzerinden yürütülen büyük hesaplaşma, bu mücadelenin bir yansımasıdır; gittikçe daha da beliginleşecektir.

Mehmet Ali Güller
17 Mayıs 2011

, ,

Yorum bırakın

ARINÇ’IN DİYARBAKIR GEZİSİ NEREDEN ÇIKTI?

AKP’nin Bursa’dan milletvekili adayı gösterdiği, Manisa Milletvekili Bülent Arınç Diyarbakır’ı ziyaret etti. Peki, Arınç’ın “Kürt sorunu vardır” söyleminin öne çıkarıldığı Diyarbakır gezisi nereden çıktı?

Öncelikle şu olguları saptayalım:

AKP, 12 Haziran 2011 sonrası için planlanan “sistem” için, yani anayasası değiştirilmiş, idari yapısı değiştirilmiş yeni bir Türkiye için, öncelikle 330’dan fazla milletvekili çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Bunun tek yolu var: TBMM’nin iki parti ve BDP’nin bağımsızlarından oluşması. Çünkü AKP, oy oranı düşse bile, iki partili bir TBMM’de anayasa değiştirecek sandalye sayısına ulaşacaktır.

MHP’YE F-AKP OPERASYONU

İşte AKP, TBMM’nin üçüncü partisi olan MHP’yi bu nedenle Meclis dışı bırakmaya gayret ediyor. Bunun iki yolla yürütüldüğünü görüyoruz:

Birincisi F Tipi operasyonla uygulanan psikolojik savaştır: Eski ülkücülerin cemaat yayın organlarında her gün boy göstermesi, tıpkı 12 Eylül referandumu öncesinde olduğu gibi bu isimlerin MHP tabanına seslenmesi ve kasetler…

İkincisi AKP operasyonuyla uygulanan seçim propagandasıdır: Başbakan Erdoğan, bu amaçla “seçim açılımı” yürütmeye başladı ve yılbaşından itibaren Ermenistan, Kıbrıs ve Kürt sorunu gibi konularda, seçmen nezdinde “milli” bir görüntü sergilemeye çalıştı.

Bu imaj çalışmasının zirvesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” demesiydi.

ÖCALAN’IN OLUMLU BULDUĞU İSİM: ARINÇ

1.) İşte Bülent Arınç’ın Diyarbakır gezisi, öncelikle Erdoğan’ın bu sözleriyle ilgilidir.

Çünkü Erdoğan’ın MHP oylarına yönelmek üzere yaptığı bu açıklamayla bir tarafa yatan AKP teknesinin, seçimlere kısa bir süre kala yeniden dengeye oturtulması için, ters istikamete bir parça yatırılması gerekmektedir. Arınç bu nedenle Diyarbakır’a gönderilmiş ve “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin bireysel sorunu vardır” diyen Erdoğan’ın tersine(!) “Kürt sorunu vardır” demiştir!

2.) Peki bu operasyon için neden Bülent Arınç seçilmiştir? Bu sorunun yanıtı da, avukat görüşmelerine yansıyan “demeçlerinde” görüldüğü gibi, Öcalan’ın Bülent Arınç’ı, “AKP’nin içinde Kürt sorununun çözümünden yana olan kanatta” gördüğünü söylemiş olmasıdır.

3.) Arınç’ın öne çıkartılmayan ama Diyarbakır’daki en önemli mesajı ise şöyleydi: “Göreceksiniz 12 Haziran’dan sonra daha güçlü geleceğiz ve bugün bu sorunların çözümü için yaptıklarımızın 10 mislini yapacağız. Halkımız bunu biliyor ve buna güveniyor. Sanıyorum 1 Haziran’da Sayın Başbakanımız geldiğinde bu sorun ve bu sorunun çözümü konusunda herkesi tatmin edecek açıklamalar yapacaktır.”

Arınç bu açıklamasıyla, birincisi, AKP’nin “Kürt Açılımı”nı bitirdiği şeklindeki eleştirilere yanıt vermiş ve bugüne kadar yapılanın 10 mislini yapacaklarını ilan etmiştir. Sırf bu vaat bile “Kürt Açılımı”nın bir Atlantik projesi olduğunun tek başına göstergesidir.

İkincisi, Arınç, Başbakan Erdoğan’ın 1 Haziran’da, Diyarbakır’da “herkesi” tatmin edeceğini ilan etmiştir. Peki, “herkes” kimdir? Tatmin edilmesi planlanan kesimler kimlerdir? AKP PKK’yı da tatmin edecek midir?

Bu sorunun yanıtı ortadadır!

“BÜYÜK PLAN” NASIL BOZULUR?

Başbakan Erdoğan’ın 2004 yılı başında dile getirdiği “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde, Diyarbakır’ı merkez yapma” görevi sürmektedir. 12 Haziran 2011’de oluşturulacak Meclis aritmetiğine göre de, bu merkez yapma süreci ilerletilecektir:

Diyarbakır Kürdistan’ın, İstanbul Türkiye’nin başkenti yapılarak, federal anayasalı, başkanlık sistemiyle idare edilen yeni bir Türkiye, yani “Türk-Kürt Federe Devleti” oluşturulacaktır.

Bu “büyük planın” bozulması için 12 Haziran seçimleri kritik önemdedir. Bu bakımdan CHP dışında MHP ve “Cumhuriyet Güçbirliği Platformu” adaylarının da TBMM’ye girmesi gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
16 Mayıs 2011

, , ,

Yorum bırakın

BAYKAL KASETİ, CHP’Yİ NASIL ESİR ALDI?

“Kasete teslim olmak, yeni kasetleri engelleri mi?” diye sorduğumuz bir önceki yazımızda, “kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir” diye sormuştuk.

Ve yazımızı bağlarken de şöyle demiştik: “Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, ‘yeni’liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır…”

Kasetlerin partileri nasıl esir aldığı, planın adresine nasıl uyumlu hale getirdiği, ‘yeni’lediği, programını, politikasını biçimlendirdiği daha yazımızın mürekkebi kurumadan –bir kez daha- ortaya çıktı.

CHP PM’DE GÜLEN AVUKATI

CHP’nin Parti Meclisi PM üyesi Muhammed Çakmak, kasetlerin adresi için işaret edilen Fethullah Gülen’e, Zaman gazetesi üzerinden kol kanat germiş:

Muahmmed Çakmak, Gülen’e yönelik iftiraları büyük bir ahlaksızlık olarak değerlendirdi. Çakmak, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin parti içi kaset skandalıyla ilgili ‘okyanus ötesi’ne gönderme yapmasına da sert tepki gösterdi. Çakmak, ‘Elinizde belge varsa savcılara verin. Kalkıp da insanlara belge ve bilgi olmadan iftira atıyorsanız tarih sizi yüzyılın en büyük müfterisi olarak yazar’ dedi. CHP PM üyesi Çakmak, Hocaefendi’nin kendisine atılan iftiralarla ilgili açıklamasını ise şöyle yorumladı: ‘Samimi, içten bir insanın cevabıdır. Kendisine iftira atanlar için bile ‘Allah’a havale etmekten utanıyorum’ diyen bir zarafet söz konusudur’.”

CHP LAİKLİK POLİTİKASINDAN VAZGEÇTİ

İşte kasetlerle bir parti böyle esir alınır! Bu öyle bir prangadır ki, gelir sizi de vurur! Nasıl mı?

Çakmak, Gülen savunmasını taçlandırmak için Kılıçdaroğlu’nu da eleştirmiş ve CHP Genel Başkanı’nın “Statükonun Allah’ı Ankara’dadır” sözlerinin kendisini de rahatsız ettiğini ilan etmiş! (Bu arada kavramın bu kalıpta kullanılmasının Anadolu’ya özgü olduğunu, TDK’da bile yer aldığını anımsatalım)

Muhammed Çakmak, açıklamalarının sonunda da, işin esasına gelmiş ve “CHP’nin şimdiye kadar süregelen laiklik politikasından vazgeçtiğini, Türkiye’de laikliğin söylendiği gibi tehlikede olmadığını” belirtmiş!

BAHÇELİ’YE ORTAK SALDIRI

CHP ve MHP kasetle şantaja uğradı… Baykal hata(!) yapıp Gülen’i akladı, Bahçeli doğru yapıp “okyanus ötesi”ni işaret etti. Önce Başbakan Erdoğan yüklendi Bahçeli’ye ve “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” dedi, ardından CHP PM üyesi çıkıp, Bahçeli’nin Gülen’i adres göstermesini “ahlaksızlık” olarak suçladı!

İlginç mi?

İşte kasetli siyasetin sonucu…

Mehmet Ali Güller
11 Mayıs 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

KASETE TESLİM OLMAK, YENİ KASETLERİ ENGELLER Mİ?

“Kasetli siyaset” süreciyle ilgili sormamız gereken soru şudur: Kasetlerin içi mi, yoksa kasetler üzerinden yürütülen plan mı önemlidir?

Yanıtın “kasetlerin içi” olması halinde, hem o kasetleri hazırlayan röntgencinin “kirli” duygularını paylaşmış oluyor, hem de “kasetler üzerinden yürütülen plan”ın ortaya çıkarılmasına nesnel olarak engel olmuş oluyorsunuz… Ki zaten, kaseti hazırlatanlar da, sizin, kaseti hazırlayanlarla aynı ruh hali içinde olmanızı diliyorlar! Sapkınca içini merak etmenizi ve “zevkle” izlemenizi bekliyorlar! Çünkü tertibin hedefi sizsiniz: CHP’liler, MHP’liler, sıradakiler…

Siz kasetlerin içine teslim oldukça, kaseti hazırlatanlar kazanacak ve daha çok kaset ortaya çıkacak! Çünkü kasetlerin amacı şantaj yapmaktır! Siz şantaja teslim oldukça, şantaj kazanacaktır!

Görülen o ki, Devlet Bahçeli ve MHP, kaset şantajına teslim olan Deniz Baykal ve CHP’den pek ders çıkarmamış!

CHP Kemal Kılıçdaroğlu’nun ses kasetiyle, MHP kalan altı kasetle tehdit ediliyor! Ki anımsayınız, ilk MHP kaseti namluya sürüldüğünde, şantaja boyun eğdiğiniz için ikincisi de ortalığa düşüvermişti!

ERDOĞAN’IN KASET KEYFİ!

Başbakan Erdoğan’ın kasetleri miting alanlarında büyük keyifle diline dolaması, Baykal’a kaset operasyonu sırasında, “Başbakan kaset olayından çok rahatsız, zaten Başbakan bu tip olaylara hep karşıdır” diye yazanları acaba hiç utandırıyor mu?

Baksanıza ne diyor Başbakan Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na: “Kendisinden önceki beline hâkim olamadı gitti. Genel başkanlıktan gitti ama şimdi yine milletvekili adayı. Peki diğer taraftaki hanım milletvekili ne oldu? Onu aday yapmadılar. Ne oldu? Suçlu o mu? İkisi de suçlu değil miydi?”

Hele Erdoğan’ın şu sözleri, kasetli siyasetin geldiği seviyeyi göstermesi bakımından ibret verici: “Ama bu medya, bu siyasiler ne diyorlar biliyor musunuz? ‘İnsanın özeline karışıyorlar’ diyorlar. Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil, buna nasıl kendi özeli dersiniz? Bu özel değil, özel değil… Bu genel… Bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil.”

Ve şantaja boyun eğmenin, nasıl yeni şantajlar oluşturacağını da sergiliyor Başbakan Erdoğan, Bahçeli’ye ‘başına gelecekler’ var derken: “Bahçeli de aynı şeyleri söylüyor. O da ‘insanların özeline giriliyor’ diyor. Peki, özeldi de niye milletvekillerini istifa ettirdin? Niye sahip çıkmadın? Neden? Çünkü başına geleceği biliyor da onun için. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi ‘eline, diline, beline hâkim olacaksın’.”

ASIL KAMU YARARI NEREDE?

Peki, özel nedir, genel nedir, kamusal nedir? Başbakan Erdoğan, bir erkeğin nikâhlı eşi olmayan bir kadınla görüntülerini, “özel değil genel” diye sınıflandırabilir mi? Bu sınıflandırmaya partisindeki “çok eşliler” ne diyor acaba? Öte yandan sınıflandırma doğru olsa bile, yani görüntü genel olsa bile, o görüntüler bizi ilgilendirir mi?

Ya da şöyle soralım: O görüntüler, Başbakan’ın KKTC Başbakanı’yla birlikte, KKTC Cumhurbaşkanı’nı hedef aldığı telefon konuşmalarından daha mı çok ilgilendiriyor milleti, devleti, ülkeyi? O görüntüler, Başbakan’ın bir iş adamından kızına 20-25 göndermesini istemesinden daha mı geneldir?

İnternette yayımlanan bu telefon konuşmalarını sayfalarına taşıyan Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım neden hâlâ hapiste? Kamuyu doğrudan ilgilendiren bu telefon konuşmalarını ekranlarına taşıyan Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya neden aylarca yattı içeride?

Yanıtı, tertibin içinde…

PARTİLER ESİR ALINIYOR

“Kaset” tertibini alt etmenin birinci yolu şantaja boyun eğmemektir, teslim olmamaktır; ikincisi de şantajın kaynağını ortaya çıkarmaktır.

Bahçeli, her ne kadar şantaja boyun eğse de, şantajın kaynağı konusunda, Baykal’ın yaptığı hataya düşmedi, Pensilvanya’yı aklamadı. Tersine net bir şekilde “okyanus ötesini” işaret etti.

Başbakan Erdoğan’ın “Bahçeli’nin okyanus ötesini adres göstermesi çok çirkin” demesi bu bakımdan iki kere önemlidir!

Kasetler üzerinden yürütülen planı bozmak, Türkiye’nin görevidir. Çünkü kasetler, salt referandum ya da seçim kazanmayı hedef almıyor. Şimdiden partileri esir alıyor, planın adresine uyumlu hale getiriyor, “yeni”liyor; programını, politikasını biçimlendiriyor… Yarın da, -kim seçilirse- yeni kasetlerle, hükümet kararlarına pranga vuracaktır

Mehmet Ali Güller
10 Mayıs 2011

, , , ,

Yorum bırakın

MÜBAREK’İN DEVRİLMESİNİN SONUÇLARI

2004 yılında başlayan, 2006 yılında tam 220 adet grevle perçinlenen, 2009 yılında kanla bastırılarak geri püskürtülen Mısır Halk Hareketi, 2011 yılında önemli bir başarı kazanmış ve ABD-İsrail ikilisinin çok önemli bir müttefiki olan 31 yıllık Hüsnü Mübarek’i devirmişti.

25 Ocak 2011’de başlayan halk hareketinin ilk günlerinde Mübarek’e “hükümet sağlam” açıklamasıyla destek veren Washington, ilerleyen günlerde “rejimi kurtarmak için Mübarek’i feda etmişti.” Mübarek’in 11 Şubat günü devrilmesiyle, halk hareketinin birinci aşaması tamamlanmıştı. Ancak süreç devam ediyordu ve o günlerde inişlerin çıkışların yaşanacağına dikkat çekiyorduk.

MISIR’DA İKİ KUVVET ÇARPIŞIYOR

11 Şubat’tan bu yana Mısır içinde iki kuvvetin kıyasıya çarpıştığını görüyoruz.

Birinci kuvvet, ABD ve Mısır içindeki işbirlikçileridir. Mübarek sonrası rejim içindeki mevzilerini tahkim etmek isteyen ABD, Mısır’da İhvan’ın AKP’sini kurdurdu öncelikle. İhvan içinde şimdi kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Diğer kanat daha ziyade 2002 AKP’sinin içinde yer alan Milli Görüş ekibi izlenimi veriyor…

Bu birinci kuvvetin bölgesel düzlemdeki en önemli müttefiki AKP/Türkiye’dir. Obama’nın 2009 Ankara ziyareti sırasında “model ortak” ilan ettiği Türkiye’nin, Mübarek sonrasında Mısır’a “model” olması gerektiği tezlerini anımsayınız. Erdoğan’ın Mübarek’e yaptığı “çekil” çağrısı da bu “model” politikasının gereğiydi… Ki 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen “Değişim Liderleri Zirvesi”nde, Tayyip Erdoğan bölgedeki gelişmeler karşısındaki misyonlarını şu sözlerle özetlemişti: “… değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.” Ahmet Davutoğlu bir adım daha ileri gitmiş ve şunu söylemişti: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

İkinci kuvvet ise Mısır’ın Nasır geleneğini sürdürmeye çalışan millici kesimleri…

Bu iki kuvvet arasındaki çarpışmanın nasıl sonuçlanacağı iç ve dış dinamiklere bağlı. En baştan söylediğimiz gibi inişler çıkışlar, ilerlemeler geri çekilmeler hep olacaktır…

İRAN MI İSRAİL Mİ?

Ancak gelinen süreçte Mübarek’in devrilmesinin olumlu sonuçları, olumsuzlara göre fazlasıyla ağır basıyor. İnceleyelim:

1.. İki İran savaş gemisi, İsrail’in tüm itirazlarına, tehditlerine rağmen, Basra Körfezi’nden çıkıp, Mübarek Mısır’ının Tahran’a kapattığı Süveyş Kanalı’ndan geçip, İsrail kara sularını yalayarak, Suriye’ye ulaşmıştı. İran 1979 yılından sonra ilk defa Akdeniz’e askeri gemi çıkartmıştı!

2.. 25 Ocak – 11 Şubat 2011 tarihleri arasında Mübarek’e en önemli desteği veren ülke İsrail’di. Çünkü Mübarek, Camp David anlaşmasıyla, İsrail’in Filistin sorunu konusunda en önemli nesnel müttefikiydi. Örneğin Gazze’ye ablukayı aslında Mübarek/Mısır uyguluyordu…  Dahası, Mübarek İsrail’in bölgedeki güvenliğinin garantisiydi; İsrail’i İran karşısında dengeleyen aktördü.

Mübarek’in devrilmesinin Filistin açısından ilk olumlu etkisi, Mısır’ın bir hafta içinde, insani durumlar ve Mısır’da kalan Filistinlilerin geçişi için sınırı açmaya karar vermesiydi!

Mısır’daki halk hareketinin en gerici unsurlarından biri olan Baradey bile, “İsrail Gazze’ye saldırırsa, biz de savaşırız.” demişti!

MISIR – İRAN DİPLOMATİK İLİŞKİSİ

3.. Mısır’ın yeni atanan Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi, 30 Mart’ta düzenlediği ilk basın toplantısında “ülkesinin İran’ı diplomatik olarak tanımaya hazırlandığını” ilan etmişti! Bölge dengeleri açısından büyük önem taşıyan Kahire-Tahran ilişkisinin yeniden kurulacak olmasınını, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi şu sözlerle değerlendirmişti: “İran ve Mısır arasındaki iyi ilişkiler, bölgenin güvenliğine, istikrarına ve kalkınmasına yardım edebilir.”

EL FETİH – HAMAS ANLAŞMASI

4.. 4 yıldır “savaş” durumunda olan Filistin’in El Fetih’i ile Hamas’ı Mısır’ın aktörlüğünde anlaştı! Filistin’i siyasal olarak da coğrafi olarak da bölen bu anlaşmazlığın ortadan kaldırılmasına İsrail sert tepki gösterdi!

Daha önemlisi, Mısır’ın yukarıda belirttiğimiz millici kuvvetleri, bu anlaşma ile Hamas’ı da Türkiye’nin (AKP) kontrolünden çekip aldı. Ahmet Davutoğlu’nun anlaşma fotoğrafı içinde yer alma gayretleri bu bakımdan önemliydi.

Bu olgular da gösteriyor ki, artık İsrail’i İran karşısında dengeleyen bir Mısır yerine, İsrail’e karşı İran’la ittifak kuran bir Mısır var!

TÜRKİYE’YE NASIL YANISYACAK?

Bu yeni dönem gelişmeleri, Türkiye’ye de yansıyacak. Hamas’ın kontrolünü Tahran-Kahire eksenine kaptıran Ankara, İsrail’le yeniden yakınlaşma seçeneğini zorunlu olarak uygulayacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 20 Nisan’da New York Times için kaleme aldığı makalede İsrail’e çağrı yapması, el uzatması da bu yeni zorunluluğun aslında ilk işaretiydi. Netenyahu’nun ABD Kongresi’nde yapacağı konuşma sırasında da, büyük ihtimalle, Washington’da Ankara-Tel Aviv ekseninde düzeltme operasyonu yapılacak.

ABD’nin gerçek ya da sanal da olsa Bin Ladin’i öldürmesiyle işaretini verdiği yeni dönem, “yani doğrudan askeri müdahale yerine yumuşak güç kullanılması ve özel savaş yürütülmesi dönemi”, bölge açısından çok önemli gelişmelere sahne olacak.

ABD, nüfuz bölgesi olan Tunus, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Yemen ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerini, kendisine karşı olan Libya, Suriye ve İran’da kışkırtmayla dengelemeye çalışmasını, şimdi bir adım daha ileri taşımaya çalışacak.

Ancak, şartlar artık Washington’un lehine değil!


Mehmet Ali Güller
5 Mayıs 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ABD BİN LADİN’İ NEDEN ÖLDÜRDÜ?

ABD’nin El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i öldürdüğünü açıklamasından bu yana en çok konuşulan şey, bunun doğru olup olmadığı… Elbette böyle bir kuşkunun maddi zemini vardır: ABD’nin Bin Ladin’le ilişkisi, Bin Ladin’in 1979’da CIA adına SSCB’ye karşı mücahit örgütlenmesi yapması, ABD’nin 11 Eylül’den sonra Bin Ladin “tehlikesi” üzerinden Afganistan’ı işgal etmesi, 1 numaralı terörist olmasına rağmen yıllardır yakalanamaması(!), zaten 2007’de böbrek yetmezliği nedeniyle öldüğünün gündeme gelmesi vb.

Biz bunların üzerinde durmayacağız. Sonuçta, gerçek ya da sanal, ABD Usame Bin Ladin’i öldürdü. Sanal bile olsa ABD’nin Bin Ladin’i neden öldürdüğü üzerinde duracağız. Önce olgular:

AFGANİSTAN’DAN ÇEKİLME DÖNEMİ

1.. ABD Afganistan’dan çekilme takvimini geçen yıl ilan etmişti. Ancak ABD içinde bu takvime itiraz edenler olmuştu. Örneğin ABD’nin Afganistan komutanı General McCyrstal, bu itirazı dillendirdiği için görevden alınmış ve yerine General Petreaus atanmıştı.

ABD’yi bu takvimi yapmaya zorlayan iki ana etmen, siyasi başarısızlık ve ekonomik krizdi. Öyle ki, Amerikan halkı, ABD’nin denizaşırı askeri operasyonlarını sorgular hale gelmişti.

ABD, bu nedenle Obama ile birlikte Büyük Ortadoğu Projesi’nde revizyon yapmış ve askeri doktrini olan 2.5 savaş konseptini rafa kaldırmıştı. Bush döneminin Savunma Bakanı olan Robert Gates’in yaptığı yeni “Milli Savunma Stratejisi”nin omurgasını artık “yumuşak güç” oluşturuyordu. Gates bu geçiş nedeniyle Obama’nın birinci yılında da Pentagon’un başında kalacaktı.

ABD, yeni BOP gereği, NATO’yu etkin hale getirecek, AB ile transatlantik ilişkileri yeniden kuracak ve “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine geçerek, Ortadoğu’daki yıpranan etkisini onaracaktı. Kısmen bunda başarı da kazandı.

HALK HAREKETLERİ

2.. Ancak, Tunus’ta başlayan ve Mısır, Yemen, Ürdün, Bahreyn ve Kuzey Irak gibi ABD nüfuzu olan bölgelerde gelişen halk hareketleri, Washington’u yeni bir sürece zorladı.

Washington örneğin Mısır’da, İsrail’in bütün çabalarına rağmen, Mübarek gibi bir müttefikini koruyamadı. Ki süreci izleyenler anımsayacaktır, Washington “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” yönelmişti. “Ara dönemler”, “geçiş rejimleri” gibi ataklarla mevzi kazanmaya çalışan ABD, bunda kısmen başarılı oldu.

ABD, diğer yandan nüfuz alanı olmayan, dahası kendisine karşı olan İran, Suriye ve Libya gibi ülkelerde de, son 10 yıldır denediği gibi yine kışkırtmalar yaratarak, karşı atağa geçti. İran gibi güçlü devletler her ne kadar bu kalkışmaları hızla bastırsa da, önce Libya sonra Suriye, bu kalkışmalar karşısında zorlandı.

ABD, BM’nin sözde meşruiyeti üzerinden, Fransa-İngiltere ikilisinin kuyruğuna takılarak, Libya’ya saldırdı. Ancak, atılan her füzenin artık mali hesabı yapılıyordu. Ardından operasyon, NATO’nun üzerinde yıkılmaya çalışıldı. Süreç devam ediyor…

TALİBAN’LA PAZARLIK DÖNEMİ

3.. Bu arada içinde eski NATO Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin’in de olduğu 15 kişilik bir komisyon, ABD devleti için yeni Afganistan yol haritasını hazırladı. Buna göre, yeni dönem Washington ve Karzai’nin Taliban’la müzakeresi üzerinden yürütülecekti. Ki bu durumda, ABD’nin ilan ettiği geri çekilme takvimi de işleyebilecekti.

4.. ABD merkezi kurumları olan CIA ve Pentagon’da iki önemli ve köklü değişikliğe gitti. Obama CIA Başkanı Panetta’yı Pentagon’un başına, Afganistan komutanı General Petreaus’u da CIA’nın başına atadı!

ÖZEL SAVAŞ

Peki, bu dört olgu ne anlama geliyor?

Birincisi, Obama’nın en önemli komutanı olan Petreaus’un CIA’nın başına geçmesi, CIA’nın askerileştirileceğinin bir işaretidir. 2.5 savaş konseptini rafa kaldıran ABD’nin, konvansiyonel savaşlar yerine, “yumuşak gücü” de kullanarak, “özel operasyonlara” yöneleceğinin ifadesidir.

ABD, doğrudan askeri müdahale seçeneği yerine, bu özel operasyonlar üzerinden “Ortadoğu’da güç ve nüfuz kaybının” önüne geçmeye çalışacak.

İkincisi, bu özel savaşın bir parçası olarak, ABD yeni dönem ilişkiler oluşturacak. Ki bu ilişkiler başladı. Washington Mısır’da Müslüman Kardeşler’in “ılımlı” kanadıyla, Suriye’de Selefi örgütlerle, Libya’da El Kaide üyesi militanlarla yakın temas halinde…

Bin Ladin’in –gerçek ya da sanal- varlığı, bu tip yeni dönem ilişkilerinin önünde bir engel oluşturuyordu.

İşte ABD, Büyük Ortadoğu’daki bu yeni dönemin ihtiyaçları gereği, Bin Ladin’i öldürdü; daha doğrusu kullanıp attı!

Mehmet Ali Güller
4 Mayıs 2011

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN KANALI, MONTRÖ’YÜ MÜ DELECEK?

Başbakan Erdoğan “çılgın” projesini açıkladı. Aylardır bekleyen proje, AKP’nin tam da şifre baskısıyla bunaldığı seçim öncesi şu günlere denk getirilerek, “yeni bir gündem” yaratılmış oldu. İstanbul’a ikinci boğaz anlamına gelen “Kanal İstanbul” projesinin detayları gazeteleri, ekranları tamamen kapladı.

Konu maalesef esas olarak projenin ilk kim tarafında ortaya atıldığı üzerinden tartışılıyor. Şahan Gökbakar iki yıl önce tv skecinde mi söyledi, 17 yıl önce ilk Ecevit mi gündeme getirdi, yoksa proje aslında Kanuni Sultan Süleyman’a mı uzuyor türünden “renkli” tartışmalar, en çok gündemi değiştirmek isteyen hükümetin işine yarıyor.

Konuya projenin rant-emlak parametreleri üzerinden yaklaşmaya çalışanlara ise bu hengame içinde pek yer kalmıyor. Bakalım aslında konunun muhatabı olan ama AKP’nin hedefi durumundaki TMMOB’nin değerlendirmeleri, basında ne kadar yer bulacak.

Şehir plancısı olmadığım için konuyu kent merkezli değerlendiremeyeceğim. Ama bir Gemi Mühendisi olarak, “Kanal İstanbul” projesi dâhilinde gündeme gelen dört önemli kanaldan hareketle birkaç şey söyleyeceğim. Dört kanaldan Kiel kanalını da görmüş bir mühendis olarak, öncelikle kanalların amacının ne olduğunu ortaya koymalıyım.

Evet, adı geçen kanalların tamamının tek bir amacı var. Gemilerin, daha kısa mesafe alarak hedeflerine ulaşması. Çünkü bu maliyetlerin düşürülmesi demek, kârın artırılması demek…

Kiel kanalı gemilerin Danimarka’yı dolaşmaması için bir kestirmedir, Süveyş kanalı gemilerin Afrika’yı dolaşmaması için bir kestirmedir… Peki, Erdoğan’ın kanalı, neyin kestirmesi olacak? Gemiler Marmara’dan Karadeniz’e geçmek için Avrupa’yı dolaşıp, Tuna nehrinden mi giriyorlar bölgeye?

Elbette Hayır. Marmara’dan Karadeniz’e geçmek için zaten doğal bir kanal var: İstanbul Boğazı.

Peki, İstanbul boğazı varken, aynı işlevi görecek bir kanala neden ihtiyaç duyulur? Elbette, rant-emlak, yeni alanlar, yeni kazançlar diyenler haklılar… Ama sanki daha önemli bir konu varmış gibi geliyor…

Sorumuzu yeniden soralım. İstanbul boğazı varken, aynı işlevi görecek yeni bir kanala neden ihtiyaç var? Yoksa kanal boğazdan farklı bir işlev mi görecek?

İşte konunun özü bence burada…

Evet kanalın boğazdan farklı bir işlevi olacak.

Açalım.

İstanbul Boğazı’ndan geçişleri bildiğiniz gibi Montrö Boğazlar Sözleşmesi düzenliyor. 20 Temmuz 1936 tarihinde SSCB’nin desteğiyle imzalanan bu sözleşmeyle, boğazların egemenliği Türkiye’ye geçmişti.

ABD, son yirmi yıldır Karadeniz’e girmek istiyor. Ankara-Moskova ekseni ise Washington’un bu hedefine karşı bölge merkezli yapılar kurarak direniyor. ABD’nin Karadeniz’e çıkma planı, anımsayacağınız gibi Rusya’nın 8 Ağustos 2008 tarihindeki Gürcistan müdahalesi sırasında zirve yapmıştı.

ABD, Montrö gereği Karadeniz’e ancak sınırlı tonajlarla, sınırlı yüklerle, sınırlı silahlarla ve sınırlı bir süreliğine girebilmişti. Ve bu sınır gereği de çıkmak zorunda kalmıştı.

Peki, Erdoğan’ın kanalı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne tabi olacak mı? Hukuk bu konuda ne der?

İşte bence Erdoğan’ın kanalının önemi bu soruda yatıyor. Sorunun yanıtını, uzmanların da görüşlerini alarak bir sonraki yazımda inceleyeceğim.

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

8 MADDEDE YSK’NIN BDP VETOSUNUN ANALİZİ

Yüksek Seçim Kurulu’nun 12 milletvekili adayını veto etmesi, aynı zamanda BDP’nin AKP’yi, AKP’nin de BDP’yi komplo yapmakla suçlamasına neden oldu. Ancak üç günlük süreç analiz edilirse, aslında her iki partinin de, sonuçları bakımından, Türkiye’ye komplo yaptığı görülecektir!

Gelin sürecin en önemli parametrelerini tek tek ele alalım:

YSK’NIN BDP VETOSU NE ANLAMA GELİYOR?

1..) 2002 seçimlerinde ABD Büyükelçisi’nin talebi doğrultusunda yasaklı Tayyip Erdoğan’ın ismini seçim pusulasına dahil eden, Siirt’te uydurma seçimlere alan açan YSK’nın tarafsızlığı ve pozisyonu zaten soru işaretlidir. YSK’nın bu durumu, süreci kullanmanın zeminini oluşturmuştur.

2..) BDP, bazı milletvekili adaylarının veto edilmesine, ilk dakikadan itibaren “savaşa engel olmayız” şeklinde tepki göstermiştir. Bu tepki en yalın haliyle, Türkiye’yi PKK terörü üzerinden tehdit etmektir!

Nitekim YSK’nın kararından bir saat sonra, Türkiye’nin pek çok kesiminde BDP taraftarları sokağa çıkmış ve türü tipik “kalkışma” olarak nitelendirilecek eylemlere imza atmışlardır. BDP taraftarlarının YSK’nın karına tepkisi, İstanbul gibi şehirlerde dükkânlara, araçlara hatta içinde yolcu taşıyan belediye otobüslerine molotof atmak şeklinde olurken, Diyarbakır gibi BDP’li belediyelerin bulunduğu illerde, belediyenin iş makineleriyle emniyet güçlerine saldırmak biçimine dönüşmüştür.

3..) YSK’nın kararı BDP dışında AKP ve CHP tarafından da ilk dakikadan itibaren kınanmıştır! Hemen tüm siyasi partiler, BDP’nin arkasında saf tutmuşlardır! BDP, YSK’nın vetosuyla birlikte, yapmayı planladığı ve yapabileceği seçim çalışmasından kat be kat fazla etkiye sahip bir olanak bulmuştur.

İKİNCİ HABUR REZALETİ

4..) PKK ve BDP taraftarlarının sokakları zapt etmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletini “esir” almıştır. Hükümetin yönettiği devlet, kalkışma karşısında aciz bıraktırılmıştır! Türkiye’ye, üç gün boyunca ikinci Habur rezaleti yaşatılmıştır. YGS’deki şifre skandalını protesto eden gençleri “karşılarına 10 bin genç” sürmekle tehdit eden iktidarın başı, emrindeki kolluk kuvvetlerini gereği gibi kullanmamıştır. Hak arayan işçiye, memura, öğrenciye yetkisi dışında zulmeden kolluk kuvvetleri, iktidarın tavrı nedeniyle BDP taraftarlarına “hoşgörülü” davranmıştır. Kolluk kuvvetleri nadiren “hoşgörü” dışına çıktığında ise her ne hikmetse “Türk – Kürt ayrışmasına” hizmet edecek nitelikte işlere imza atmışlardır; Öldürücü maksatlı ateşli silah kullanmak gibi, ya da Diyarbakır’da olduğu gibi yakaladığı BDP taraftarlarını, sanki karakolmuş gibi AKP Diyarbakır İl Başkanlığı’na sokmak gibi…

Sokakları esir alan bu görüntüler, AKP’den CHP’ye, ılımlı İslamcılardan muhafazakârlara, sosyal demokratlardan liberallere, geniş yelpazede doğrudan ve dolaylı destek görmüştür. Hemen her kesim sokakları esir alan bu kalkışmaları “demokratik hak” olarak değerlendirmiştir.

“Ergenekon” soruşturmasında sağdan sola “hukuk”  çığırtkanlığı yapanlar, yargıya saygı isteyenler, bir yargı kurumu olan YSK’nın –doğru ya da yanlış- kararına değil saygı göstermek, kararı boğmak için sokakları zapt edenlere alkış tutmuşlardır.

11 seçimin 8’inde hapiste olan Doğu Perinçek’in ve Ergenekon soruşturması kapsamında üç yıldır tutuklu yargılanan ama hâlâ suçlarını bilmeyen siyasi parti başkanları ve yöneticilerinin siyasal hakları konusunda en küçük bir “demokratlık” sergilemeyen bu kesimler, terör örgütü üyeliğinden hüküm giymiş BDP’li isimleri ise militanca savunmuş ve TBMM’ye girmelerine kimsenin engel olamayacağını ekranlardan haykırmışlardır!

5..) Üç günlük sürecin en dikkat çeken görüntüsü ise “eli taşlı bölücülerle”, “eli sopalı dincilerin” karşı karşıya geldiği sahneydi! İşte Türkiye bu sahnenin hâkimiyetine hazırlanmaktadır.

Bu sahneyi AKP ve BDP’nin seçim listelerindeki şu olgularla birlikte okumamız gerekmektedir.

GÜNEYDOĞU ADAY LİSTELERİ NASIL OKUNMALI

6..) AKP, Güneydoğu Anadolu’daki mevcut milletvekillerinin yüzde doksanının üzerini çizdi. Kürt Açılımı’nın kilit isimleri olan Dengir Mir Mehmet Fırat, İhsan Arslan, Abdurrahman Kurt gibi isimlerin liste dışı bırakılması dikkat çekicidir. Bu isimlerin yerini BDP-HADEP kökenli Mehmet Metiner ve İslamcı Kürt kimlikli kişiler almıştır. Daha önce AKP’nin aday göstereceği ifade edilen Barzanici Haşim Haşimi’nin ise listede yer almaması ilginçtir.

BDP’nin listesinin en önemli özelliği ise -AKP’nin tersine- Barzanici parti KADEP’in Genel Başkanı Şerafettin Elçi’ye yer vermesiydi. İkinci önemli özellik ise AKP’nin Kürt Açılımı’nı destekleyen Altan Tan’ın listede bulunmasıydı. (HADEP kökenli Mehmet Metiner AKP listesine girerken, Refah Partisi kökenli Altan Tan BDP listesine girdi). Bu ittifaklar dışında ana gövde olarak PKK/BDP’nin üç ana akımın da listede yer alması dikkat çekiciydi.

Son iki genel seçimde bölgede başa baş yarışan iki parti arasındaki ağırlık, şimdi BDP lehinedir. AKP, listesine bakılırsa, sanki bölgede yarıştan çekildiğini en baştan ilan etmiş gibidir. AKP’nin bölge örgütleri de listeleri şaşkınlıkla karşılamıştır. Hatta kimi AKP’liler, bunun bilerek yapıldığını düşünmektedirler.

Peki, bölgede BDP’nin yeni rakibi kim olacaktır? CHP mi?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgenin oyuna talip olmak için üye yaptığını söylediği eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nu, bölge yerine İstanbul’dan aday göstermesi, CHP’nin bölgede yarışmayacağı şeklinde okunmaktadır.

ERDOĞAN’IN SEÇİM AÇILIMI

Şimdi gelin YSK vetosundan dolayı yaşananlara ve partilerin bölgedeki aday listelerine, sondan başa giderek, şu üçüncü grup olguları da ekleyelim:

7..) Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın bireysel sorunu vardır” diyerek, “Kürt Açılımı”nın Kürtlerin anladığı şekliyle bittiğini ilan etmiştir. (Kürt Açılımı, Kuzey Irak üzerinden bir ABD projesi olarak devam ediyor). Türk sözcüğünü kullanmaktan imtina eden Erdoğan, son dönemde “tek devlet, tek millet, tek bayrak” çizgisine soyunmuştur.

“İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyecek kadar TSK karşıtı bir çizgi izleyen AKP, CHP’den TSK’ya gelen salvoları fırsat bilip, TSK avukatlığına soyunmuştur. Hatta “kâğıttan kaplan” benzetmesi yaptı diye CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. (Ama AKP gerçekte TSK’yı etkisizleştirme politikasını sürdürmektedir).

Başbakan Erdoğan, seçim startını Avrupa Konseyi toplantısında, Strazburg’da vermiştir. Erdoğan’ın konuşması, holding ve yandaş medya tarafından aynı kulaklıkla dinlenmiş ve Erdoğan’ın Avrupa’ya rest çektiği, fırça kaydığı şeklinde okura sunulmuştur. Oysa konuşmanın satır araları vahimdir. Daha önce Papa heykeli altında AB anayasasını imzalayan Tayyip Erdoğan, işi Haçlı seferlerini övmeye kadar götürmüştür: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Bugün, Batı medeniyetinin temellerinde de Doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini hiç kimse inkâr edemez”.

Bugüne kadar “ver kurtul” politikası izleyen AKP ve Başbakan Erdoğan, seçim sürecine girilince “Kıbrıs’ta stratejik ilgilerinin olduğunu” ilan etmiştir. (Ancak ABD ve AB ile en temel konuda, yani Türk Ordusu’nun adada işgalci olduğu iddiasında müttefik olmayı sürdürmektedirler. Erdoğan, Papandreu’nun Erzurum’da yaptığı bu suçlamayı yanıtsız bırakmıştır).

AKP’li belediye tarafından, Ermeni Açılımı’nın bir sembolü olarak dikilen “İnsanlık Anıtı”, bölgede güçlenen MHP’nin etkisini kırmak üzere, ansızın “ucube”ye dönüşmüş ve yıkılma aşamasına gelinmiştir!

Seçim sürecine girildiğinde ortaya çıkan bu sözde politikaların en önemli hedefi, AKP’yi MHP ve CHP karşısında güçlendirmektir. MHP’nin baraj altında kalması, AKP’nin anayasa değiştirecek sandalyeye kavuşmasının anahtarıdır.

HEDEF: TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ

8..) Ancak BOP Eşbaşkanı olan Tayyip Erdoğan’ın temel hedefi AKP’yi “Türklerin” partisi yapmaktır.

Açalım:

12 Haziran seçimleriyle oluşturulan Meclis, artık BDP milletvekili adaylarının da ifade ettiği gibi “kurucu Meclis” işlevi görecektir. Yani, 1923 Cumhuriyeti yıkılacak ve yerine yenisi yani “Türk – Kürt Federe Devleti” ilan edilecektir. AKP’nin “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” ısrarı Atlantik merkezli bu projenin gereğidir. ABD’nin Büyük Ortaoğu Projesi içinde AKP’nin yaptığı yeni-Osmanlıcılık politikasının esası budur.

İşte AKP, federasyonun İstanbul başkentli Türk parçasının, BDP de Diyarbakır başkentli Kürt parçasının temsilcisi olacaktır. “Kurucu Meclis”te kurucular olarak federasyona imza atacaklardır. AKP’nin Güneydoğu Anadolu’yu BDP’ye karşı boşaltması ve ülkenin batısında ulusalcı, milliyetçi oylara yönelmesi bu nedenledir.

Erdoğan’ın 2004 yılında verdiği “BOP içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” sözü ile İstanbul’u üç yıldır finans başkenti yapmaya dönük hamleleri işte bu projede birleşmektedir.

Atlantik merkezli bu proje konusunda Abdullah Gül’ün deyimiyle “tarihi fırsat” yakalanmıştır, yani “kurumlar arası işbirliği” sağlanmıştır. TÜSİAD başta olmak üzere işbirlikçi sermayeyle, milli devletin tasfiyesi konusunda uzlaşılmıştır.

Ancak son tahlilde, yıkmak da, kurmak da projelerle değil “silahla” olacaktır!

Her türlü iç savaş senaryosuna, yaratılmak istenen Türk ve Kürt düşmanlığına karşı ülkemizin önemli bir sermayesi vardır:

Türkler ve Kürtler, bin yıllık ortak yaşama dayanan ve 80 yıl önce emperyalizme karşı “kardeşlik formülü” olarak ete kemiğe bürünen birlikteliklerine sıkı sıkıya sarılmayı sürdüreceklerdir! Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşman edecek girişimlere elbirliği ile karşı duracaklardır! Çünkü Kürtsüz Türk’ün ve Türksüz Kürt’ün emperyalizme yem olacağı artık görülmektedir!

Bu nedenle, 12 Haziran seçimleri tarihidir. Nitelik olarak bu sürece karşı çıkabilecek, dur diyecek adayları TBMM’ye sokmak kritik önemdedir.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , , ,

Yorum bırakın

TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ’NE DOĞRU

Milletvekili adayı olan sinemacı – köşe yazarı Sırrı Süreyya Önder, önceleri reddettiği BDP teklifini, sonra neden kabul ettiğini açıkladı: “Hayatın içinde bir mevzi olarak sinemayla uğraşmanın, köşe yazmanın da Meclis’te olmak kadar önemli yer tuttuğunu düşünüyordum. Ama arkadaşlar önümüzdeki dönemin tarihsel öneme sahip olduğu, neredeyse kurucu Meclis olacağı konusunda beni ikna ettiler”.[1]

Sırrı Süreyya Önder’in ikna olup olmaması değil de, AKP ve BDP’nin “yeni döneme” aynı gözlükten -Atlantik- bakıyor olmaları bizi ilgilendiriyor. İlginçtir, her iki taraf da, “yeni dönem”i benzer şekilde tarif ediyor. Ki bu tarif, ikiliyi aynı taraf yapıyor! (CHP’nin “Yeni CHP”ye dönüştürülmesi gayretleri de Atlantik kaynaklıdır)

KURUCU MECLİS

Kurucu Meclis” lafı önemli… Kurmak eylemi, bir önceki dönemin yıkılması anlamını da taşır!

Artık daha açıklar: AKP ve BDP 1923’te kurulan (aslında 1920) Cumhuriyetin yıkılmasına ve yenisinin kurulmasına işaret ediyorlar.

Biri Türklerin temsilcisi olarak, biri de Kürtlerin temsilcisi olarak yeni devletin tapusuna “kurucu” imzası atmaya hazırlanıyorlar.

Nedir o yeni devlet?  Türk-Kürt Federe Devleti!

ABD’nin 1965 yılında Süleyman Demirel’e getirdiği ama o dönemde reddedilen bu proje yıllar içinde olgunlaştırılarak, son haline getirildi.[2]

AKP’nin dile getirdiği ve yeterli sandalye sayısına ulaştığı takdirde 12 Haziran sonrasında uygulamaya geçireceğini ilan ettiği “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” kavramları, işte bu yeni döneme ve yeni devlete aittir.

YENİ DÖNEM – YENİ DEVLET

“Türk-Kürt Federe Devleti”nin idari sistemi “Başkanlık” olacaktır. Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve Kalkınma Ajansları ile ekonomik altyapısı hazırlanan bu idari yapılanmayla ilgili dile getirilen “eyalet” tartışmalarının, müzakerelerinin geldiği son aşama “demokratik özerklik”tir. (CHP’nin “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na konulan çekinceleri kaldıracağını ilan etmesi, projenin bütünlük kazanması bakımından anlamlıdır).

“Türk-Kürt Federe Devleti”nin anayasası, AKP’nin hazırladığı (ve TÜSİAD’ın anayasa çalışmasıyla örtüşen) “yeni Anayasa” olacaktır. (Sermayenin en önemli kanadı, milli devletin tasfiyesini kabul etmiştir)

“Türk-Kürt Federe Devleti”nin sosyal yapısı; tarikat ve cemaat üzerine inşa edilecektir. “Kürt Açılımı” ile etnik ayrıştırmaya tabi tutulan yurttaşlarımızın federasyon içindeki tek bağı, dinsel bağ olacaktır!

“Türk-Kürt Federe Devleti”nin ekonomisi; uluslararası tekellerin izin verdiği “eski-yeni” kompradorların koordinatörlüğünde olacaktır. Bu ekonominin odağında Kuzey Irak petrollerinin Batı’ya taşınması bulunacaktır.

“Türk-Kürt Federe Devleti”nin ordusu, Soros’un dile getirdiği “en iyi ihraç malınız, ordunuzdur” sözüne uygun olarak, NATO’nun hizmetinde, cephelerden cephelere sürülecektir.

ABD’nin “ 3 İsrail” (İsrail, büyük Kürdistan, küçültülmüş Türkiye) planına göre dizayn edilmiş bölge, Büyük Ortadoğu Projesi’nin de temelini oluşturacaktır.

CUMHURİYET GÜÇBİRLİĞİ

Sonuç olarak, yeni dönem, ne Türklerin ne de Kürtlerin çıkarlarını esas alacaktır!

Bin yıllık kardeşlik, kendi yatağında kendi çözümünü bir gün mutlaka bulacaktır, ama o sürece kadar çok sancılı bir dönem yaşayacağız…

Türkiye’yi bu sürece savrulmaktan kurtaracak formüler gittikçe azalıyor. Bu formüllerin neden uygulanmadığı, kimlerin hangi gerekçelerle reddettiğini tartışmanın şimdi bir yararı yoktur.

Elde kalan son formüllerden biri, Cumhuriyet Güçbirliği Platformu’nun bağımsız adaylarını TBMM’ye taşımaktır. Platformun adaylarını TBMM’ye taşımak CHP’yi zayıflatmaz; çünkü platform, sınırlı yerden, toplam 31 aday göstermiştir. Dahası, Cumhuriyet Güçbirliği’nin TBMM’de olması, 12 Haziran sonrası için CHP’nin TBMM’de elini güçlendirecektir!


[1] Sırrı Süreyya Önder, “Bana bir avans verin, size nasıl vekillik yapılır göstereyim”, Radikal, 16 Nisan 2011, s:16-17

[2] Projenin tarihsel süreç içindeki yeri için bakınız: Mehmet Ali Güller, “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan”, Kaynak Yayınları, Aralık 2010, 2. Baskı

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

1 Yorum

KÜRT MESELESİ AÇISINDAN LİSTELERİN ANALİZİ

12 Haziran seçimlerinin kritik önemi, AKP’nin önüne konulan görevden kaynaklanıyor: AKP’nin yeterli sandalye sayısına ulaşmasının, yeni anayasa, başkanlık sitemi ve federal Türkiye demek olduğu artık sır değil. Durum böyle olunca, “Kürt meselesi” daha da önem kazanıyor. Özellikle AKP, CHP ve BDP’nin bölgedeki milletvekili adaylarının kimler olduğu, bu bakımdan önem kazanıyor.

İnceleyelim:

AKP

Başbakan Erdoğan, mevcut AKP milletvekillerinin yaklaşık yüzde 50’sini listeye almadı. Ancak bu rakam Güneydoğu Anadolu’da yüzde 90’a çıktı. AKP, önceki seçimlerde BDP’yle yarıştığı bölgede, neredeyse listesini baştan aşağı yeniledi.

İsmi Kürt Açılımı ile özdeşleşen Dengir Mir Mehmet Fırat, İhsan Arslan, Abdurrahman Kurt gibi isimlerin aday yapılmaması dikkat çekti. Bu isimlerin yerini “Kürt ve İslamcı” özellikleri öne çıkan Mehmet Metiner gibi isimler aldı. Erdoğan’ın Refah Partisi İl Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde danışmanı olan Metiner, daha sonra HADEP Genel Başkan Yardımcılığı da yapmıştı.

AKP’nin kesin aday göstereceği konuşulan Haşim Haşimi’nin listede yer almaması da dikkat çekti. Eski bir milletvekili olan Haşimi, bölgede Barzanici olarak anılmaktaydı.

Bölgede ağırlık oluşturmaya çalışan Gülen cemaati mensuplarının, AKP listesinde ne oranda yer aldığı sorusunun yanıtı, önümüzdeki dönem açısından büyük önem kazanıyor.

CHP

12 Eylül halk oylamasında CHP’nin tersine “evet” için çalışan ama buna rağmen Kemal Kılıçdaroğlu tarafından CHP’ye davet edilen eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır yerine İstanbul’dan aday gösterildi.

Kılıçdaroğlu’nun niyetinin Diyarbakır’dan milletvekili çıkarmak olmadığı, tersine, Kürt meselesini ona emanet edebilmek için Tanrıkulu’nu seçilmesi garanti olan yerden gösterip, TBMM’ye taşımak istediği anlaşılmaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun Tanrıkulu seçimi, bir bakıma CHP’nin bölgedeki AKP – BDP yarışına girmeyeceğini ilan etmesi anlamına geliyor.

BDP

BDP’nin bağımsız listesi bir önceki seçimden farklı olarak daha geniş bir cephe görüntüsü sergiledi. KCK ağırlıklı listede BDP’nin üç ana akımının temsilcileri de yer aldı.

Ancak daha önemlisi BDP’nin rakibi olan KADEP’in Genel Başkanı Şerafettin Elçi’yi de listesine alması oldu. Elçi’nin en önemli özelliği, Barzanici olarak bilinmesidir. Barzanici Haşim Haşimi’nin AKP’den aday olmaması ama Barzanici Şerafettin Elçi’nin BDP listesinden aday olması, yeni dönem açısından dikkat çekiyor.

BDP’nin listesinde yer alan bir diğer önemli isim ise Altan Tan’dı. Kürt Açılımı’nın ilk aşamada yan yana getirdiği Altan Tan ile Mehmet Metiner’in seçimlerde ayrı düşmeleri daha ilk günden büyük kavgaya sahne oldu. Tan ve Metiner, ekrandan birbirlerini MİT’teki dosyaları üzerinden tehdit ettiler!

Diğer yandan BDP, salt bölgede değil, bazı batı illerinden de bağımsız aday gösterdi. BDP’nin bu hamlesi, daha çok kendisine yöneltilen, “bölge partisi, Kürt partisi” şeklindeki suçlamalara yanıt verebilmek niyeti taşıyor.

SONUÇ

ABD’nin Kuzey Irak planının bir sonucu olan AKP’nin Kürt Açılımı, bu aşamada, yan yana olanları karşı karşıya getirdi. Bunun temel nedeni, baş aktörün kim olacağı kavgasıdır. “Barzani mi, PKK mı” esas aktör olacak kavgası, anımsanacağı gibi, kimi zaman AKP’nin bölge için Barzani’den destek istemesine, kimi zaman da Öcalan’ın Gülen cemaatine el uzatmasına neden oluyordu.

ABD’nin “Yeni Türkiye” yani “Türk-Kürt Federe Devleti” sürecinin aktörleri olarak sahneye sürdüğü bu kuvvetler bazen kavga ederek, bazen işbirliği yaparak süreci ilerletmeye çalışacaklar.

Bu bakımdan, 12 Haziran’la ilgili temel soru şudur: ABD mi kazanacak, Türkiye mi kazanacak?

MEHMET ALİ GÜLLER

,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın