Yalana ‘basın özgürlüğü’ olur mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/03/2016
Basının görevi özetle halka gerçekleri duyurmaktır. Bu nedenle basın özgürlüğü, gerçeği aramaya ve o gerçeği duyurmaya özgürlüktür.
Gerçekler yerine yalanları, hatta iftiraları yazanlara “basın özgürlüğü” istemek ise budalalıktır!
ZAMAN’LA DAYANIŞMA, YALANLA DAYANIŞMADIR
Bu girişi AKP Hükümeti’nin Zaman gazetesine kayyum ataması sonrası başlayan “basın özgürlüğü” tartışmaları nedeniyle yaptık.
Kuşkusuz AKP Hükümeti’nin Zaman gazetesine “el koyması” hukuki değildir. Çünkü AKP Hükümeti Zaman‘ı Ergenekon ve Balyoz süreçlerindeki tertipleri ve iftiraları nedeniyle değil, kendi çıkar çatışması nedeniyle susturmaya çalışıyor. Zira o tertip ve iftiralarda ortaktılar…
Fakat AKP Hükümeti’nin bu “hukuksuzluğu”, Zaman gazetesi için “basın özgürlüğü” kampanyası yapmayı, “Zaman‘la dayanışmayı” gerektirmez!
Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi, basın özgürlüğü gerçek haber için vardır; örneğin ÇYDD’den burs alan kızların askerlerle fuhuş yaptırıldığı alçaklığını yazanlar için yoktur!
Basın özgürlüğü gerçeği kovalayan gazeteler için vardır; TSK’ye kumpas kuran, subaylara en alçakça iftiraları atanlar için yoktur!
Basın özgürlüğü gerçeği yazanlar için vardır; Gezi’yi yapan o pırıl pırıl gençleri hırsızlıkla ve ahlaksızlıkla suçlayanlar için yoktur!
Zaman‘la dayanışma, yalanla dayanışmadır!
CHP’NİN BÜYÜK HATASI
Zaman‘ın arşivlerinde yığılı bu ahlaksız haberler ortadayken, Zaman için “dayanışma” ve “basın özgürlüğü” kampanyaları başlatanlar, aslında gerçeğe değil, yalan habere özgürlük istiyorlar!
Yalan habere özgürlük istemek ise ancak “yetmez ama evetçi” türünden liberallere yakışır, yakışıyor.
Türkiye’de “basın özgürlüğü” edebiyatı yapabilecek en son kesim F-Medya’dır. Onu AK-Medya izler. Bu ikisiyle dayanışmak, bu ikisine “basın özgürlüğü” istemek, hele de devrimciler için, saflıktır, budalalıktır…
Başta CHP yönetimi olmak üzere kimi kesimlerin bu “basın özgürlüğü” tuzağına düşmesi vahimdir. Daha vahimi ise CHP yönetiminin o tuzağa gönüllü girmesidir!
Tersine CHP dahil bu kesimlerin gerçek görevi, FETÖ ile mücadele etmektir; tabii hukuk içinde ve ortağı AKP’yi de hedef alarak…
AKP-CEMAAT ÇATIŞMASINDAN YARARLANMAK
AKP ile Cemaat arasındaki çatışmayla ilgili onlarca yazı yazdık. Hatta AKP ile Cemaat arasında daha çatışmanın açık işareti bile yokken, ABD’deki Gladyo yarılmasına bakarak, bu çatışmanın alt Gladyolara da kaçınılmaz olarak sirayet edeceğini belirttik.
Çatışma başladığında da şu hattı önerdik: AKP ile Cemaat’in çatışması Türkiye’nin yararınadır, demokrasi kuvvetlerinin önünü açar. Bu nedenle çatışmadan azami yararlanmak gerekir. Fakat taraflardan birine destek vermek hatadır.
Dahası somutlamıştık: AKP Hükümeti’nin F Tipi örgütle mücadele etmesi iyidir fakat F Tipi’ne karşı “AKP’yle birlikte olma” çizgisi yanlıştır; “elini tutmamak” yeterlidir.
Diğer yandan F Tipi örgüt ile AKP Hükümeti’nin suç ortaklığını sürekli vurgulamak, her ikisiyle de mücadele etmek gerektiğini vurgulamştık. Zira tersinde Erdoğan karşıtı geniş cepheden kopulurdu…
DEMOKRASİ CEPHESİNİN GÖREVİ
Bugün gelinen noktada demokrasi cephesinin görevi şudur: F Tipi ile mücadele süreci, AKP Hükümeti’nin kenarından dolanmasına izin vermeden, Ergenekon ve Balyoz tertipleri eksenine çekilmelidir.
Bugünün pratiğinde ancak bu şekilde “suç ortaklarıyla” mücadele edilir.
Aksi taktirde süreç iktidara, Erdoğan‘a ve onun başkanlık kampanyasına yarar.
Nitekim “çatışmadan yararlanma” çizgisi yerine “F Tipi’ne karşı AKP’yle birlikte olma” çizgisinin hakim olduğu 3 yıllık siyasal iklimin muhasebesi ortadadır: AKP dört seçim kazanmış, Erdoğan başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına yükselmiştir…
Oysa başta Suriye krizi de ortaya koymaktadır ki, Türkiye’nin ihtiyacı F Tipi Örgüt kadar AKP’den de kurtulmaktır!
Mehmet Ali Güller
6 Mart 2016
Turuncu Darbe senaryosu Erdoğan’a yarar
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 04/03/2016
ABD’li gazeteci Mike Whitney‘in Suriye konusundaki analiziyle başlayan “turuncu darbe” tartışması sürüyor.
Aslında Whitney‘in analizi önemli noktalar içeriyor; özetle ABD’nin Türkiye’yi Suriye’de tuzağa çektiği ve bir Türk-Rus çatışması istediği işleniyor. Ancak bu önemli noktalar yerine, basında Whitney‘in sadece “ABD bir renkli devrimle Erdoğan’ı devirecek” iddiası tartışılıyor.
Hatta tartışma boyutlandı ve birincisi “turuncu devrim” ikincisi de “darbe” üzerinden yapılıyor. Dahası ikisinin birleştirildiği senaryolar bile yazılıyor.
Örneğin görüşleri sosyal medyaya düşen kimi emekli askerler TSK’nin içindeki FETÖ’cülerin darbe yapacağını savunuyor. Örneğin üst düzey bir AKP’li yetkili “FETÖ’nün HDP ile işbirliği yaparak baharda darbeye hazırlandığını” söylüyor. (Aydınlık, Turuncu Darbe Tezgahı, 27 Şubat 2016)
ERDOĞAN’I CUMHURBAŞKANI YAPAN SENARYOLAR
Aslında ABD’nin Erdoğan‘ı devireceği tartışmaları yoğun olarak 2012’den beri yapılmakta. Her seçimden önce ya “Erdoğansız AKP” senaryoları çizilmekte, ya ABD’nin “CHP-MHP kolaisyonu” istediği iddia edilmekte, hatta bir sentez olarak Erdoğansız AKP ile Yeni-CHP’ye koalisyon bile yaptırılmaktadır!
Bu senaryoların gerçeği yansıtmağını incelediğimiz onlarca makale yazdık. Özetle bugün için de geçerli olan şu üç noktaya dikkat çektik:
1) ABD artık öyle düğmeye basarak iktidar değiştirecek güçte değil.
2) ABD için Erdoğan hâlâ en işlevsel aktördür. Erdoğansız AKP mümkün değildir. Erdoğan yoksa AKP hem küçülür hem de parçalanır.
3) ABD, oy desteği yüzde 30-35’in altına düşmeyen biriyle çalışmaya mecburdur.
O gün yazdıklarımıza Mısır ve Hüsnü Mübarek örneği vererek itiraz edenler oldu. Fakat bu benzetme doğru değildi. Zira Hüsnü Mübarek’i ABD değil Mısır halkı devirdi. Hatta ABD uzun bir süre Mübarek‘i savundu fakat halk hareketini engelleyemeyeceğini gördüğü noktada “Mübarek’i feda edip rejimi kurtarmaya” ve İhvan montajıyla halk hareketinin yönünü değiştirmeye çalıştı.
Dahası o süreçte ortaya atılan bu senaryoların propaganda edilmesine, son tahlilde Erdoğan‘a yaradığı için de itiraz ettik.
Sonuç ortada: “Erdoğan bitti” analizleriyle AKP’den çok CHP ve MHP’ye muhalefet edilen süreçlerin sonunda Erdoğan artık Cumhurbaşkanı. Dahası fiilen yürüttüğü başkanlığına anayasal statü sağlamaya çalışıyor.
ERDOĞAN ABD İÇİN HÂLÂ EN UYGUN AKTÖRDÜR
Peki bugün durum ne?
Son olarak Rus uçağını düşürerek yanlış dış politkasını iyice çıkmaza sokan Erdoğan, siyaseten aslında en zayıf anındadır. Tam bu noktada “turuncu darbe” senaryolarının gündeme gelmesi, açık söyleyelim, en çok Erdoğan’a yaramaktadır. Şundan:
1) Erdoğan‘ı “ABD’nin devirmek istediği” bir aktör olarak sunmak, pratikte Erdoğan‘ı “millici”, “bağımsızlıkçı” gibi sunmak demektir.
2) ABD’nin Erdoğan‘ı devireceği iddiası Erdoğan‘ın etrafındaki dağınık kuvvetleri birleştirir, AKP içindeki çatlakları kapatır, hatta halk desteğini artırır. Her türlü dış müdahale senaryosu, içeride Erdoğan‘ın etrafında bir kenetlenme sağlar!
Bu senaryoların bir de zaafı vardır: Olası halk hareketlerinin daha baştan “lekelenmesine” ve “turuncu darbe” kategorisine konulmasına zemin yaratır!
Diğer yandan asıl can alıcı soru da şudur: Bugün Türkiye’de ABD için Erdoğan’dan daha yararlı, Erdoğan’dan daha işlevsel biri var mıdır?
Hadi daha somut soralım: Örneğin Obama bir telefonla Erdoğan’a imzalattığı İncirlik Mutabakatı’nı öyle kolayca bir başka siyasetçiye imzalatabilir mi?
ERDOĞAN’I HALK HAREKETİ DEVİRECEK
Kaldı ki ABD Erdoğan’a karşı değil ama Erdoğan için “turuncu darbe” yapmıştır!
Erdoğan 3 Kasım 2002’de ABD’nin turuncu darbesiyle iktidara olmuştur ve bu ilk turuncu darbeyi Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan turuncu devrimleri izlemiştir.
ABD’nin gündeminde Erdoğan‘ı devirmek yoktur. Erdoğan‘dan daha yararlı bir kuvvet bulana kadar da olmayacaktır! Fakat zaman zaman elde ettiği güç nedeniyle Erdoğan‘ın çizgi dışına çıkma eğilimine karşı kullandığı “çizgiye sokma operasyonları” vardır.
Erdoğan’ı ABD değil bir halk hareketi devirecektir. İşte o gün geldiğinde, ABD’nin “Erdoğan’ı verip rejimi kurtarma” girişimine karşı da arkamızda Mısır deneyimi vardır! Halk hareketine önderlik edebilecek programı ve siyasetleri olan bir parti hem ABD’nin tuzağını boşa çıkarır, hem de askeri darbeyi engeller!
Mehmet Ali Güller
4 Mart 2016
Genelkurmay’ın yığınak hatası
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 23/02/2016
Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın 29 ülkenin katıldığı Kuveyt’teki “IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon ülkeleri” toplantısında söylediği şu sözün üzerinde durulmalı: “Rus jetleri destek verdiğimiz ılımlı muhalifleri bombalıyor.”
Akar‘ın bu açıklaması, askerlerin çok önemsediği ve kaçındığı şu ilkeye örnektir: “Yığınakta yapılan hata savaş meydanında düzelmez.”
Yani stratejide yapılan hatayı doğru taktiklerle düzeltemezsiniz! Gerçi taktiklerin ne kadarı doğru, o da ayrı konu…
STRATEJİK HATA: YANLIŞ CEPHEDE SAVAŞMAK
Akar’ın bu sözü yığınak hatasıdır çünkü birincisi doğrudan Rusya’yı hedef almaktadır, ikincisi de AKP’nin iflas etmiş dışpolitikasına uyumluluk beyanıdır!
Peki Genelkurmay Başkanlığı’nın hükümetin dışpolitkasına uyumsuz olması mümkün müdür? Turgut Özal‘ın Türk Ordusu’nu ABD adına komşu Irak’a sürmeye çalıştığı dışpoltikasını dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay‘ın bir istifayla nasıl boşa çıkardığı geçmişin örneklerindendir.
Diğer yandan şunu da berlitmeliyiz: Doğru, Akar‘ın bu açıklaması Genelkurmay Karargahı’nın AKP Hükümeti’yle uyumluluğuna işaret eder ama aynı zamanda Türk Ordusu’nun ana ağrılığıyla da uyumsuzluzlaştığı anlamına gelir!
Türk Ordusu’nun ana gövdesi henüz temel stratejik hatadan uzaktır. Nedir temel stratejik hata?
Temel stratejik hata sizin bir meselede hangi cephede yer aldığınızla ilgidir. Türkiye’nin Suriye meselesindeki stratejik hatası Atlantik Cephesi içinde yeralmasıdır. Oysa Türkiye’nin milli çıkarları Bölge Cephesi’nde olmasını gerektirir.
Atlantik Cephesi içinde yer alma stratejik hatasını, savaş meydanında PYD’yi vurarak düzeltemezsiniz. Elbette PKK ve kolları vurulmalıdır ama bunun yararlı bir sonuca dönüşmesi doğru cepheden top atışı yapmakla mümkündür.
Zaten meselenin 40 yıldır sürebilmesi ve büyük askeri harekatlara rağmen PKK’nin büyümesi, Türkiye’nin yanlış cephede bulunmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü Amerikan Cephesi içerisinde kalarak bu sorunu çözemezsiniz!
ŞAM’LA ANLAMA VE İNCİRLİK MUTABAKATI’NI YIRTMA ZORUNLULUĞU
Mesele basittir: Genelkurmay, hatta tümden Ankara Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt kuşağı oluşmasından mı endişe ediyor? O zaman Suriye Ordusu’nun o kuşağa egemen olmasına izin vereceksiniz!
Angajman kuralları ilan ederek Suriye Hava Kuvvetleri’nin ülkesinin kuzeyinde operasyon yapmasına engel olmanız, karşı çıktığınız kuşağın oluşmasına katkı vermektedir!
Kuveyt’te destek verdiğinizi ilan ettiğiniz o sözde “Suriyeli muhalif” denilen terör örgütlerine Türkiye’nin olanaklarını kullandırmanız, kuzeyde bir otorite boşluğu yaratarak o kuşağa zemin yaratmaktadır.
Suriye’ye düşmanlık ile Suriye’nin kuzeyinde bir kuşağa karşı olmak aynı anda sürdürülebilir değildir. Çünkü birbirlerinin antitezidirler.
Hem Suriye’ye düşmanlık yapıp, hem de o kuşağa ya da koridora müdahele etmeye çalışmak birbiriyle çelişir. Dahası Irak örneğinde görüldüğü gibi en sonunda koridor bekçiliğine dönüşür.
Bu nedenle Şam’la anlaşmak ve İncirlik Mutabakatı’nı yırtmak gerekmektedir.
Bu ikisini yapmadan hangi taktiği uygularsanız uygulayın başarı elde edemezsiniz. Çünkü Suriye’ye düşmanlığınız pratikte Rusya ve İran’a düşmanlıktır, İsrail ve Suudi Arabistan eksenine mahkum olmaktır. Çünkü İncirlik Mutabakatı’nı uygulamanız pratikte Bölge Cephesi’ne karşı savaş pozisyonu almanızdır, bırakın ABD uçaklarını, Katar ve Suudi uçaklarına bile üs olmanızdır.
ANKARA SALDIRISI RİYAD-TEL AVİV EKSENİNE YARIYOR
Fakat başta söylediğimizi tekrarlayalım: Genelkurmay Karargahı’nın tavrı hükümetle uyumlu olabilir ama ordunun ana gövdesiyle uyumsuzdur. İşte 17 Şubat’ta Ankara’da doğrudan askeri hedef alan terör saldırısı da bu uyumsuzluğu uyuma dönüştürme girişimidir.
Peki kimin işidir? TSK’nin Suriye’ye girmesini en çok Riyad-Tel Aviv ekseni istemektedir!
Bombacı teröristin Salih Neccar olduğunun Ankara’ya üflenmesi, Erdoğan ve Davutoğlu’nun bu kimliği Suriye ve Rusya düşmanlığı için kullanması fakat DNA testi sonucunda bombacının Suriyeli Salih Neccar yerine Türkiyeli Abdülbaki Sömer çıkması, tam da MOSSAD’ın sevdiği türden perdeleme ve istihbarat oyunlarıdır!
Mehmet Ali Güller
23 Şubat 2016
Ankara saldırısının hedefi ve çıkış
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 19/02/2016
Ankara saldırısının hedefi ve çıkış
5 ay sonra Ankara yeninden bir terör saldırısına hedef oldu. Bu kez AKP Hükümeti çok kısa zamanda faili açıkladı: YPG.
Ancak PYD ve YPG, saldırıyı kendilerinin gerçekleştirmediğini ilan etti.
Ankara ise failin PYD-YPG olduğunda ısrarlı. Hatta AK-Medya’ya konuşan isimsiz AKP’li yetkililere ve yine isimsiz güvenlik bürokrasisinden uzmanlara göre asıl fail Rusya. Bu özel haberlere göre YPG’yi taşeron olarak kullanan Moskova, düşürülen uçağın intikamı için bu saldırıyı gerçekleştirdi. Esad da saldırının sorumlusuydu. Ayrıca YPG’li terörist, bombayı PKK koordinasyonunda patlatmıştı.
Böylece Ankara saldırıyı Rusya-Suriye-PKK-PYD cephesinin gerçekleştirdiğini iddia etmiş oldu.
Peki böyle bir cephe var mı? PYD-YPG’nin Rus piyonu olduğu çeklindeki iddialar ve suçlamalar bir süredir en tepeden yapılıyor. Hem Erdoğan‘ın hem de Davutoğlu‘nun bu yönde birçok açıklaması var. Davutoğlu açık açık “PYD Rusların paralı askeridir” ve “YPG Rusya’nın enstrumanıdır” dedi. Peki PYD gerçekten Rus piyonu mu?
İnceleyeceğiz ama önce Ankara saldırısı üzerine bir kaç şey söyleyelim:
AKP’NİN ASIL HEDEFİ ESAT VE HALEP, PYD DEĞİL
Saldırı sonrası Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara saldırısından Suriye rejimini sorumlu tutuyoruz” demesini önemle not ediyoruz. Dahası bu açıklamayı Davutoğlu’nun birkaç gün önce yaptığı “Türkiye ile Halep arasındaki koridoru nasıl diri tutarız” şeklindeki açıkamayla birlikte okumamız gerekiyor.
Zira Davutoğlu‘nun Kilis’in hemen altındaki Azez’de YPG mevzilerinin TSK tarafından vurulması üzerine yaptığı bu açıklama AKP Hükümeti’nin temel hedefini ortaya koymaktadır: Erdoğan ve Davutoğlu’nun hedefi Türkiye-Halep koridorunu açık tutabilmektir; PYD bu hedefin bahanesidir. Zaten kimi açıklamalarından da anlaşılmaktadır ki, ikilinin hedefi PYD’den ziyade, Esad ve Halep’tir!
Zaten mevcut savaş da aslında bu koridor üzerinde sürmektedir. Rusya ve Suriye bu koridoru keserek Türkiye ile terörisler arasındaki bağı koparmaya çalışmaktadır. AKP Hükümeti Rusya ve Suriye’nin bu hattı kesmeye başlaması üzerine Genelkurmay’dan Azez’den aşağı 10 km derinlikli bir güvenli bölge için harekat hazırlığı yapmasını istedi.
Ankara’da doğrudan teröre hedef olan TSK ise bu yönde hazırlıklar yapmakla birlikte, hala Suriye’ye girmeye esas olarak karşı çıkmaktadır.
OBAMA İLE PUTİN STRATEJİSİNİN FARKI
Gelelim PYD’nin Rus piyonu olup olmadığına…
Doğru, hem Rusya hem de Suriye PYD’nin Cenevre’de masaya oturmasını istedi. Doğru, Moskova PYD yetkilileriyle pekçok kez görüştü. Doğru PYD’nin Moskova’da ofis açmasına izin verildi.
Fakat tüm bunlar AKP Hükümeti’nin iddia ettiği gibi PYD’yi Rusya piyonu yapar mı? Kaldı ki Ankara daha düne kadar Mosova’nın yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı!
Burada mesele şu: Gerçekte iki strateji çarpışıyor; Obama ile Putin’in IŞİD’e karşı mücadele stratejisi…
Obama‘nın stratejisi özetle şöyle: ABD’nin liderlik ettiği uluslararası koalisyon IŞİD’i bombalayacak. Irak’ta Barzani, Suriye’de PYD ağırlıklı kuvvetler IŞİD’i püskürtecek. IŞİD’den arındırılmış bölgeler Irak’ta Barzani‘nin, Suriye’de PYD’nin egemenliğine geçecek.
Putin‘in stratejisi ise şu: IŞİD’e karşı Bağdat-Şam-Kürt ittifakı oluşturmak.
Dikkat edilirse her iki stratejide de Kürt örgütleri kritik önemde. Ancak şu farkla: Obama’nın stratejisinde Kürt örgütleri Bağdat ve Şam’a karşı ayrılıkçı rolde. Putin’in stratejisinde ise Kürt örgütleri Bağat ve Şam’la ittifaka zorlanıyor.
Bu önemli esası görmeden Moskova’nın PYD siyasetlerini doğru kavramak mümkün değil.
ŞAM’LA ANLAŞMA MECBURİYETİ
Türkiye’nin nesnel çıkarlarının Bölge Cephesi’nde fakat yönetiminin Atlantik Cephesi’de olması, tabloyu gün geçtikçe sorunlu hale getirmektedir. Ankara, İncirlik Mutabakatı’nın doğal sonucu olarak Bölge Cephesi’yle düşmanlaşmış, Rusya’yla karşı karşıya gelmiş ve kensini Washington güdümündeki Tel Aviv-Riyad ekseninde bulmuştur.
Bu tehlikeyi gördüğümüz için iki konuda ısrarcı olduk:
1) “Şam’la anlaşmadan Amerikan-Kürt Koridoru’na müdahale edilemez, Şam’la anlaşmadan Suriye’ye girmek ve güvenli bölge kurmak, en sonunda Amerikan Koridoru’na bekçilikle sonuçlanır” dedik. Karşılığında ise “arabayı atın önüne koştuğumuz” iddia edildi, hatta koridora müdahaleye karşı olduğumuz için “Şam’la anlaşma” diye direttiğimiz savunuldu. Türkiye koridora müdahale edince, zaten Şam’la anlaşma zeminin doğacağı savunuldu. Oysa Rusya ve Suriye Türkiye’nin her türlü müdahalesine karşı çıkıyordu!
Neyse ki, bugün “Şam’la anlaşılmalı” deniliyor ve bu esas öncelikli hale getiriliyor.
2) İncirlik Mutabakatı’na karşı 1 Mart Tezkeresi’ne karşı verilen mcüadele gibi bir mücadele önerdik. Bu mutabakatın Türkiye’yi ABD’nin ana stratejisine eklemleyeceğini ve Moskova-Tahran-Şam eksenine düşmanlaştıracağını savunduk. Ancak İncirlik Mutabakatı önemsiz ilan edildi, kağıt üzerinde anlaşma olduğu savunuldu, hiçbir somut sonucunun olmadığı dile getirildi. Hatta “İncirlik, İncirlik” diyenlerin “PKK dostu” olduğu ve “Vatan Savaşı”nı baltalamaya çalıştığı bile savunuldu!
Neyse ki, Suudi uçakları gözleri açtı ve bu yanlıştan da dönülmeye başlandı.
Artık bu iki hedefe yönelilmeli ve en geniş kesimlerle AKP’ye karşı ittifak kurulmalıdır. Bölgesel bir savaşın önüne geçebilmek, İncirlik Mutabakatı’na karşı mücadeleden ve Ankara’yı “Şam’la anlaşma” mevzisine zorlamaktan geçmektedir. Çünkü İncirlik Mutabakatı’nı geçersiz kılmak Ankara’yı Rusya’yla yakınlaştıracaktır. Ankara’yı “Şam’la anlaşma” mevzisine zorlamak ise TSK’nin elini rahatlatacak ve AKP Hükümeti’ni zayıflatacaktır.
Mehmet Ali Güller
19 Şubat 2016
Genelkurmay ‘İncirlik’e Suudi uçağına’ ne diyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 15/02/2016
Ankara ile Washington’un imzaladığı İncirlik Mutabakatı’ndan şer üstüne şer çıkıyor. Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun açıkladığına göre Suudi Arabistan da IŞİD’le mücadele için İncirlik’e uçak gönderiyor.
Açıklamanın Davutoğlu-Akar ikilisinin Riyad ziyaretinden sonra yapılması, konunun orada ele alındığını ortaya koyuyor.
Diğer yandan dün Suudi Arabistan uçaklarının İncirlik’e geldikleri şeklinde bir haber de ajanslara düştü. Ancak askeri kaynaklar bu bilgiyi yalanladı.
Asıl mesele de bu yalanlamadan sonra başladı. Askeri kaynakların yaptığı bu yalanlama, resmi bir yalanlama olmaması nedeniyle speküle edildi: Genelkurmay’ın Suudi uçaklarına İncirlik vizesi vermediğini söyleyen de var, TSK’nin İncirlik’e inen uçakları geri postaladığını iddia eden de…
Peki Genelkurmay İncirlik’e Suudi uçaklarının gelmesi durumuna ne diyor?
KATAR UÇAKLARI İNCİRLİK’TE
Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte’te Suriye’de ABD’nin üç müttefiki. 5 yıldır süren bu ilişkiye Genelkurmay Başkanlığı’nın ciddi bir karşı duruşu olduğuna dair elde bir bilgi yok. Genelkurmay karargahında yok ama kuşkusuz TSK bünyesinde bu ilişkiye karşı duranlar var; hem de ağırlıkta…
Dolayısıyla İncirlik’e Suudi uçağı vizesi konusunda “TSK istemiyor” diye kategorik bir çizgi çizmek mümkün değil. Kaldı ki İncirlik’e Suudi uçaklarına vize verilip verilmeyeceğini birincisi İncirlik Mutabakatı çerçevesinde, ikincisi de İncirlik’te bu mutabakat çerçevesinde hangi uçakların olduğu bilgisiyle birlikte düşünmek gerekir.
Daha somut söyleyelim: Suudi uçaklarına vizeyi, İncirlik’te bulunan Katar uçakları verisiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Yani Katar uçağına vize vermiş bir Genelkurmay’ın Suudi uçağına vize vermeyeceğini beklemek gerçekçi değildir.
Dahası Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri, zaman zaman Katar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileriyle de İncirlik’te görüşmekte, toplantılar yapmaktadır.
Örneğin iki ay önce Türkiye, ABD, İspanya ve Katar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri İncirlik’te dörtlü bir toplantı yaptı. “Uçuş ve yer güvenliği” konulu bu toplantıya ABD 39. Taktik Grup Komutanlığı, Türk Hava Kuvvetleri 10. Tanker Üs Komutanlığı, Katar Hava Kuvvetleri ve İspanya Patriot Birimi ekibi katıldı.
GENELKURMAY: ‘İNİNCE İNDİ DERİZ’
Gelelim bu veriler dışında, içeriden bilgi olarak, Genelkurmay’ın İncirlik’e Suudi uçağı konusuna nasıl baktığına…
Aldığım bilgi şu: Genelkurmay karargahının Suudi uçağına vize vermeyeceği iddiası doğru değil. “Suudi uçağının İncirlik’e inmediği” bilgisi, uçaklar İncirlik’e “henüz” inmediği için basınla paylaşılmış, karşı olunduğu için değil. Nitekim Dışişleri Bakanını’nın “Suudi uçakları bir iki hafta sonra inecek” açıklamasına gönderme yapıyorlar ve “inince indi deriz” diyorlar. Yani “indirmeyiz” demiyorlar!
Diğer yandan “uçak indi mi inmedi mi” tartışmasından daha çok, asıl Riyad’da yapılan anlaşmalara odaklanmalıyız. Örneğin Erdoğan‘ın 12 Mart 2015 tarihli Riyad ziyaretinden “Fetih Ordusu kurulması ve İdlip’in işgal edilmesi” kararı çıkmıştı.
Son Riyad ziyaretlerinin ardından ise Suriye’ye yeni düşmanlıklar çıktı. Riyad’ın Ankara’yı dahil ederek İslam Ordusu kurma kararı alması, Suriye’ye Türkiye’yle birlikte kara harekatı yapacağını iddia etmesi, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın Kral Selman’ın yanında Rusya’ya muharebe kıyafetiyle mesaj vermesi bir paketin unsurlarıdır ve “İncirlik’e Suudi uçaklarının geleceği” haberi bu paketin devamıdır.
ASIL MUTABAKAT HEDEF ALINMALI
Bitirirken belirtelim: İki önemli hata yapılıyor. Birincisi Genelkurmay’ın Erdoğan ve AKP Hükümeti’ne cepheden karşı olduğu sanılıyor, ikincisi de Erdoğan iktidarının Atlantik Cephesi’nden çıktığı düşünülüyor.
Bu iki hatalı varsayımdan hareketle yapılan analizler sorunludur. Gerçek açıktır: Birincisi Genelkurmay Suriye’de AKP Hükümeti’nin direktiflerini yerine getirmektedir; ikincisi Erdoğan ve AKP Hükümeti Atlantik Cephesi’ne göbekten bağlıdır.
Genelkurmay’ın AKP’ye, AKP’nin de ABD’ye tavır alabileceği ihtimalleri üzerinden sıcak konularda siyaset yapılamaz. İş başa düşmektedir ve sorun öncü kuvvetlerin sorunudur. İncirlik Mutabakatı’na başından beri önem vermemiz ve esas vuruşu bu anlaşmaya yapmak gerektiğini savunmamız bu nedenledir. Sırf PKK’ye karşı mücadele ediyor diye AKP’nin İncirlik Mutabakatı’na göz yummak, mutabakatı önemsiz görmek, kağıt üzerinde anlaşma varsaymak, somut sonucu olmadığını iddia etmek stratejik hataydı.
O nedenle Suudi uçaklarının gerçekten İncirlik’e gelmesini istemiyorsak, doğrudan bu mutabakatı hedef almamız gerekiyor. 1 Mart tezkeresi sürecinde olduğu gibi öncü kuvvetler harekete geçer ve ciddi bir muhalefet örgütlerse, Genelkurmay’ın da eli rahatlar!
Mehmet Ali Güller
15 Şubat 2016
Perinçek’ten ‘vatan savaşı’na zorunlu düzeltme
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 04/02/2016
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in AKP’nin Yeni Anayasa girişimine karşı başlattığı kampanya, daha önceki gibi geniş bir cephe oluşturabilirse, ki oluşturacaktır, yine Erdoğan‘ın hamlesini geri püskürtecektir.
Perinçek kampanyasını başlattığı basın toplantısında şu önemli vurguyu yaptı: “TSK’nın hendeğe gömdüğü PKK’yı kurtarmak için Yeni Anayasa yapıyorlar.”
Bize göre bu açıklama, Perinçek‘in meseleleri sürekli “vatan savaşı mı, saray savaşı mı” ikilemine sokarak açıklamaya çalıştığı süreçle ilgili bir düzeltmedir. Şundan:
‘ERDOĞAN MİLLİ MEVZİDE’ DEĞİL
Perinçek‘e göre 24 Temmuz’da başlayan vatan savaşıydı. Türk Ordusu PKK’ye operasyonları başlatmış, Erdoğan ve AKP de buna destek vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle AKP vatan savaşı mevzisine girmişti. Hatta Perinçek‘in birkaç kez belirttiği gibi AKP Hükümeti kendi mevzilerine gelmişti.
Özetle Perinçek‘e göre AKP Hükümeti bu konuda milli mevziye gelmişti ve vatan savaşı veriyordu.
Ancak önemle belirtelim: Öyle sanıldığı gibi operasyonları TSK başlatmış, AKP de mecbur kalmış değildi. Tersine inisiyatif hükümetteydi ve TSK hükümetin direktifini uyguluyordu.
Erdoğan‘a başkanlık ve yeni anayasa yolunu kapatan 7 Haziran seçim yenilgisinin dört yıl beklenmeden düzeltilmesi ve bir erken seçimle AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapabilmek için Erdoğan‘ın milliyetçi oylara ihtiyacı vardı.
Süreç, ihtiyacın 1 Kasım’da tam karşılanamaması nedeniyle ve yeni anayasa – başkanlık hedefiyle sürdürülmektedir.
Yani Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin terörle mücadele direktifi veriyor olması, onlarla ilgili genel siyasi değerlendirmeyi kökten değiştirmeyi gerektirmiyordu. Türkiye’de her hükümet, PKK terörü olduğu müddetçe, terörle mücadele eder, etmek zorundadır. Özal da terörle mücadele etmiştir, Çiller de…
Hatta kimi TSK yetkililerine göre terörle en iyi mücadeleyi Çiller yapmıştır. Fakat hiçbir zaman “Çiller bizim mevziye geldi” denilmemiştir, denilemez.
Öte yandan AKP’nin niyetinden ve siyasi hedefinden bağımsız olarak TSK’nin bu fırsattan yararlanması ve terörle mücadele etmesi, kuşkusuz Türkiye için yararlıydı. Bu da meselenin bir başka düzlemiydi.
YENİDEN MÜCADELE MEVZİSİ
Şimdi Perinçek‘in “TSK’nın hendeğe gömdüğü PKK’yı kurtarmak için Yeni Anayasa yapıyorlar” demesi, yukarda özetlediğimiz görüşlerine yaptığı bir düzeltmedir.
Zira Yeni Anayasa’yı Erdoğan ve AKP Hükümeti yapmaya çalıştığına göre, bu denklemde PKK’yi hendekten kurmarmaya çalışanlar da onlar oluyor.
Yani vatan savaşı veren ve milli mevziye geldiği söylenen Erdoğanların aslında PKK’yle aynı tarafta olduğu belirtilmiş oluyor.
Vatan savaşında milli, yeni anayasada gayrı-milli olunamayacağına göre, Erdoğanların siyasal konumu da düzeltilerek yerli yerine oturtulmuş oluyor.
Bu düzeltme Türkiye adına sevindirici bir gelişmedir. Zira böylece AKP Hükümeti’nin Yeni Anayasa girişimini püskürtecek yegane kuvvet yeniden mücadele mevzisine girmiş oldu.
Demirtaşların sahte “seni başkan yaptırmayacağız” kampanyasına aldanan vatandaşlarımız için de bu düzeltme asıl muhalefet odağıyla buluşmak adına bir fırsat oldu. Zira Erdoğan‘ı “başkan yaptırmama” hedefi, pratikte Yeni Anayasa girişimini püskürtmekten geçer!
Mehmet Ali Güller
4 Şubat 2016
ABD’nin PYD hamlesinin 2 hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 03/02/2016
ABD haftasonu PYD’yle ilgili iki önemi hamle yaptı: Obama‘nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk Ayn El Arap’a (Kobani) giderek PYD yetkilileriyle görüştü. Diğer yandan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iki numarası olan Tony Blinken, o sırada Cenevre’de bulunan PYD lideri Salih Müslim’i telefonla aradı.
Peki ABD’nin bu “diplomatik atağı” nereden çıktı? Washington’un hedefi ne?
ABD’nin PYD hamlesiyle birbirini bütünleyen iki hedef var; hedeflerden biri doğrudan Türkiye’ye, diğeri de Rusya’ya mesaj niteliğinde. İnceleyelim:
TÜRKİYE’YE MESAJ
Biliyorsunuz, PYD, Türkiye’nin yoğun çabası nedeniyle Cenevre-3 görüşmelerine katılamadı. Gerçi hem Washignton’dan hem de Moskova’dan yapılan açıklamalarda, PYD’nin 6 ay sürecek Cenevre-3’ün ileriki aşamalarına katılacağı belirtiliyor.
Fakat bugün için önemli olan PYD’nin Türkiye’nin talebiyle Cenevre-3’e katılamamış olmasıdır. Üstelik Rusya hatta Şam yönetimi bile PYD’nin masada yer almasını isterken. Zira muhalefetin çok parçalı olması ve birbirleriyle rekabet etmesi, Esad‘ın işine yaramaktadır.
Rusya’ya rağmen PYD’nin Cenevre-3’e katılamayışında kuşkusuz ABD’nin rolü var; daha doğrusu oluru var. Peki Obama‘nın IŞİD stratejisinin merkezinde yer alan, hatta ABD’li yetkililerin kara gücümüz dediği PYD-YPG neden Washington’un oluruyla masaya oturamadı?
Kuşkusuz bunda Ankara’dan yapılmış olabilecek “ya Türkiye ya PYD” baskısı etkili olmuştur.
Ancak McGurk ve Blinken üzerinden yapılan hamlelere bakılırsa, ABD bu durumdan başka kazançlar yaratmaya çalışıyor. Türkiye’nin Cenevre-3 baskısını kabul eden ABD, karşılığında Kobani’ye resmi ziyaret yapıyor. Açık ki bu ziyaretin diplomasideki anlamı “kantonları tanıma”dır ve mesaj doğrudan Türkiye’yedir.
RUSYA’YA MESAJ
ABD diğer yandan PYD hamlesi ile Rusya’ya da mesaj vermektedir. Hatta Rusya ile birlikte aslında PYD’ye de mesaj vermektedir. Şöyle:
Biliyorsunuz Kürt örgütleri hem Obama‘nın hem de Putin’in IŞİD’le mücadele staretijisinin göbeğinde yer alıyor. Obama‘nın planına göre ABD liderliğinde hava desteği IŞİD’i bombalayacak, Kürt örgütleri karadan IŞİD’i püskürtecek ve IŞİD’den boşaltılan alanlarda hakimiyet kuracak. Putin‘in planına göre ise Bağdat-Şam-Kürt ittifakı ile IŞİD yenilecek.
Her ne kadar Kürt örgütleri iki planın merkezinde yer alıyorsa da, Obama’nın planında Kürt örgütleri ayrılığa, Putin’in planında Bağdat ve Şam’la birlikte hareket etmeye, yani birliğe zorlanıyor.
Nitekim Rusya 30 Eylül 2015 itibariyle Suriye’de askeri harekatlara başlayınca, bir yanda da PYD liderleriyle görüşmeye ve onları Putin planına dahil etmeye çalıştı, çalışıyor.
İşte ABD’nin McGurk ve Blinken üzerinden yaptığı PYD hamlesi, ikinci olarak, Washington’un elindeki “Kürt kartını” Rusya’ya kaptırmama hedefi taşıyor. Tabi kantonlara diplomatik tanıma hamlesiyle hem Rusya’ya, ama hem de “denetimimden çıkamazsın” diyerek PYD’ye verilen mesajla…
ABD CEPHESİ İÇİNDE ÇÖZÜM YOK
Ankara, ABD’nin “kanton tanıma” girişimine sessiz. Zira Cenevre-3 için ABD’ye baskı yaptıklarından, karşılığındaki bu hamleye doğru dürüst itiraz edemediler.
İşte bu durum çok tarihi olan bir sorunu yine karşımıza getiriyor: ABD cephesi içinde kalarak ABD projesi durdurulabilir mi?
Durdurulamayacağı Irak’ta görüldü. Türkiye 20 yıl boyunca Irak’ın kuzeyinde bir devlet kurulmasına itiraz ede ede, ABD ilişkisi üzerinden o devletin mimarı oldu! Benzer durum bugün de Suriye için geçerli.
Bakın sadece Irak’ın ya da Suriye’nin kuzeyinde devlet kurulmasında değil, PKK’yle mücadelede bile ABD cephesi içinde kalarak nihai bir çözüm bulunamayacağı ortada.
Dolayısıyla Türkiye yeniden bir viraja gelmiştir.
Mehmet Ali Güller
3 Şubat 2016
8 maddede Cenevre-3
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 01/02/2016
Suriye’deki krize çözüm için kurulan Cenevre-3 masası, Şam yönetiminin karşısında hangi muhalefet heyetinin yer alacağının yarattığı sorun nedeniyle gecikmeli olarak, hatta muhalefetsiz olarak başladı. Ancak Cenevre-3’e katılmakta ayak sürüyen muhalefet, sonradan katılma kararı aldı; daha doğrusu mecbur kaldı.
Peki Yönetim (Anayasa, sistem) ve İnsani Konular başlıklı iki temel gündemi olan Cenevre-3’ün önemi ne, anlamı ne? Cenevre-3 masasını 8 maddede inceledik:
1) CENEVRE MASASININ ÖNEMİ
Öncelikle vurgulayalım: Cenevre-3, masada kimlerin olduğundan bağımsız olarak, Suriye devleti ve Esad yönetimi adına önemli kazanımdır.
Çünkü masa son tahlilde “siyasi çözüm” demektir ve Suriye’yi parçalamak isteyenler bu nedenle masaya ayak sürümektedir. ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği terör muhalefeti bu nedenle “ön şart” istemektedir.
2) CENEVRE MASASINI KİM KURDU?
Cenevre masasını temelde Esad ve Suriye Ordusu kurdu. Masalar genelde sahada yürümekte olan çözümü genel kabule götürmenin adresidir.
Şimdi de böyle olmuştur: Rusya’nın hava desteğiyle kuzeye doğru ilerleyen ve terör gruplarını adım adım söküp atan Suriye ordusu, Cenevre-3 masasını kurmuştur.
Kuşkusuz Cenevre-3 masasının kurulması sürecinde Viyana’da yapılan iki görüşmenin ve orada ortaya çıkan sonuca uygun olarak BMGK’nin aldığı kararın etkisi vardır. Ancak o Viyana kararı da gerçekte Şam yönetiminin sahadaki başarısının bir yansımasıdır.
O nedenle maasayı ABD ile Rusya’nın anlaşarak kurduğu iddiası doğru değildir fakat ABD’nin mecbur kaldığı, şu aşamada uzlaşmak zorunda kaldığı bir gerçektir.
3) CENEVRE MASASININ ANLAMI
Cenevre-3 masası, pratikte “Esad bıraksın” söyleminin uluslararası arenada son bulması, “Esad’lı geçişin” hatta Esad’ın yeniden seçimlere girmesinin düşmanlarına kabul ettirilmesidir.
Cenevre-1 ile muhataplarına “Suriye’nin siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” dayatan Şam-Moskova-Tahran bloku, Cenevre-3 ile Esad’lı yönetimi garantiye alma noktasındadır.
4) CENEVRE MASASINDA KİM NE İSTİYOR?
ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği terör muhalefeti Cenevre-3 masasına oturmak istemedi. Cenevre-3’ün başlamasını erteleten bu ayak sürümeler Ankara ve Riyad’da açık destek buldu. Çünkü 5 yılın sonunda gerçekte Esad‘a yenilmiş oldular!
Masanın genelde sahada yürümekte olan çözüme genel kabul sağlama adresi olduğunu vurgulamıştık. Masa da bu nedenle aslında pratikte bu tür taleplere sahne olarak başladı. Örneğin terör muhalefeti ateşkes istiyor, Suriye Ordusu’nun kuşatmasını kaldırmasını istiyor. Ankara-Riyad-Doha üçlüsü ise Esad‘ın Halep’i kırsalıyla birlikte tamamen denetimine almasının önüne geçmek istiyor.
Masanın temel gündemi olan Yönetim (Anayasa, sistem) ve İnsani Konular, aslında pratikteki bu taleplerin süreç içerisinde nasıl gerçekleştiğine bağlı olarak gelişecek.
5) CENEVRE MASASINDA KİMLER MÜZAKERE YAPACAK?
Cenevre masasında Suriye hükümeti adına 15 kişilik bir heyetle, muhalefet adına oluşturulan bir heyet müzakere edecek. Taraflar ayrı ayrı salonlarda öncelikle BM heyetleriyle müzakere edecekler.
BM heyeti, toplam 6 ay sürecek bu müzakereleri uygun aşamada yüz yüze ve yeni katılımlarla yapmaya çalışacak.
6) CENEVRE MASASINDA HANGİ MUHALEFET VAR?
Cenevre-3’e BM’nin davetiye gönderdiği muhalefet temsilcileri katıldı. Kuşkusuz BM’nin kimlere davetiye göndereceğinde ABD ve Rusya’nın önemli etkileri var.
ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, Cenevre-3 öncesinde Riyad toplantısıyla tek bir muhalefet belirlemeye çalıştı. Dörtlünün desteklediği SUKO ya da SMDK diye bilinen Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu, Cenevre-3 masasında Esad‘ın heyetinin karşısına tek muhatap olarak oturmak istedi.
Ancak BM Rusya’nın etkisiyle başka grupları da çağırmak istedi. Zira sahada pek çok grup vardı. Moskova örneğin PYD’nin de içinde yer aldığı Demokratik Suriye Meclisi’nin Cenevre-3 masasında olmasını istedi.
Esad yönetimi de PYD dahil başka muhalefetin karşılarında olmasını istedi. Zira muhalefet ne kadar çok parçalı olursa Şam için o kadar iyiydi, birbirlerinin mücadelesinden tıpkı sahada olduğu gibi masada da yararlanılabilirdi.
7) AKP HÜKÜMETİ’NİN CENEVRE MASASINA BAKIŞI
AKP Hükümeti tıpkı Cenevre-1 ve Cenevre-2’ye olduğu gibi Ceenvre-3’e de karşı. Daha doğrusu AKP Hükümeti Suriye’de bir siyasi çözüme karşı. Ancak ABD’nin mecbur kalması gibi AKP Hükümeti de Cenevre-3’e mecbur kaldı.
AKP Hükümeti bu nedenle PYD üzerinden Cenevre-3’e muhalefet etti. Sanki Suriye muhalefeti terör gruplarından oluşmuyormuş gibi, PYD’ye “terör örgütü olduğu gerekçesiyle” karşı çıktı. Oysa PYD Türkiye’nin resmi terör örgütleri listesinde yer almıyordu. Çünkü daha 5-6 ay öncesine kadar PYD lideri Salih Müslim Ankara’ya çağırılıyor ve hükümet nezdinde muhatap alınıyordu.
Kriz BM’nin şu aşamada PYD’yi çağırmamasıyla çözüldü. Ancak ABD dahil BM ve Rusya, PYD’nin ilerleyen aşamalarda müzakerelere kaçınılmaz olarak katılacağını belirtiyorlar.
8) CENEVRE MASASINDAN NE ÇIKAR?
Cenevre masasının ya da 4 ve 5 diye gelebilecek yeni masalarının kesin sonucunu sahadaki çatışma belirleyecektir.
Sahada işler Bölge Cephesi adına iyi gitmektedir. Suriye Ordusu’nun Rusya’nın hava desteğiyle yaptığı kara harekatı sırasında hemen her gün önemli bir nokta teröristlerin elinden alınmaktadır.
Atlantik Cephesi bu harekatı durdurmakta, hatta en azından yönünü değiştirerek etkisizleştirmekte başarısızdır. ABD bu nedenle artık NATO’nun da Suriye’de rol alması gerektiğini savunmaktadır.
Suriye Ordusu’nun kara harekatı bu şekilde başarılı oldukça ve mevzi kazanımları belli bir noktaya geldikçe, Batı’nın Suriye’yi parçalama hedefi geçersiz kılınacaktır; ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği “Kürt kuşağı” ile AKP Hükümeti’nin İhvan rejimi hayal olacaktır.
Ve olmaktadır!
Mehmet Ali Güller
1 Şubat 2016
Çin’in Ortadoğu hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/01/2016
ABD açısından yakın zamanın en ciddi risk içeren gelişmelerinin başında Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlara başlaması kadar, stratejik düzeydeki önemi nedeniyle, Çin ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapması geliyordu. Washington yönetimi o günden beri Çin’in Suriye’ye askeri olarak müdahil olup olmayacağı endişesi taşıyor.
Batı basınında bu konuda pek çok iddia yazıldı, yazılıyor. Çin’in bu yönde açık bir hamlesinin izi henüz yok. Ancak Ortadoğu enerjisinin en önemli alıcısı konumundaki Çin’in bölgedeki gelişmeleri çok yakından takip ettiği, Rus yöntemlerinden farklı yöntemlerle sorunlara müdahil olduğu da bir gerçek.
O farklı yöntemin dayandığı kuvvet ise Çin’in artık ABD’yi geçmiş olan ekonomik büyüklüğüdür. Bu kuvvet Pekin’e bir çekim merkezi olma özelliği sağlıyor. Örneğin geçen ay Pekin yönetiminin yaptığı Suriye’deki taraflar arasındaki görüşmelere ev sahipliği teklifinin hemen ardından muhalif grupların kendi aralarında Pekin’e önce gidebilme yarışı yapmaları, işte bu çekim merkezi olma özelliğinin doğal bir sonucuydu.
PEKİN’İN ARAP POLİTİKA BELGESİ
Yeni dönemde Pekin’in bu bu özelliğini bölgeye daha aktif müdahil olmanın bir aracı olarak kullanacağı anlaşılıyor. Zira Çin, ilk kez bir “Arap Politika Belgesi” yayımladı!
Belge, Çin’in 2013’te ilan ettiği ve “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ile “Deniz İpek Yolu” sütunları üzerinde yükselen “Bir Kuşak, Bir Yol” ana planının bölgesel izdüşümü özelliğini taşıyor.
Belge, “1+2+3” formülüne göre Çin-Arap işbirliği öngörüyor. Buna göre 1, ilişkilerin çekirdeğini oluşturan enerji işbirliğine işaret ediyor. 2, altyapı imarı ile ticaret ve yatırım anlamına gelen çekirdeği destekleyecek kanatlara işaret ediyor. 3 ise nükleer enerji, yeni ve temiz enerji ile havacılık işbirliği alanlara işaret eden üç atılımı temsil ediyor.
Belgenin hedefini “sıfır düşman”, ruhunu ise Çin’in geleneksel tavrı olan dengecilik oluşturuyor.
Çin’in belgede “Ortadoğu’da devlet egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli onurun savunulması, sıcak meselelere siyasi çözüm bulunması, barış ve istikrarın desteklenmesi” şeklindeki özel vurguları, Ortadoğu ülkeleri için Çin’i ABD’nin dayattığı türden ilişkiye karşı kazan-kazan ilkesine dayanan bir seçenek haline getiriyor.
Jİ’NİN RİYAD, KAHİRE VE TAHRAN ÇIKARMASI
Çin Devlet Başkanı Ji Cinping, yayımlanan “Arap Politika Belgesi”nin hemen ardından Ortadoğu’daki üç önemli başkente çıkarma yaptı.
Ji, 5 gün süren Ortadoğu ziyaretinde Riyad’da Suudi Kralı Selman’la 14, Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle 21 ve Tahran’da İran Cumurbaşkanı Ruhani ile 17 anlaşma imzaladı.
Çin Devlet Başkanı Ji Cinping‘in Ortadoğu ziyareti sırasında “Doğu Kudüs Başkentli tam bağımsız Filistin devleti kurulması gerektiğini” savunması ve “terörü belli bir dinle bağdaştırmak doğru değil” demesi, öne çıkan mesajlardandı.
Ancak asıl mesaj, nükleer anlaşmaya rağmen ABD’nin yeni yaptırımlar açıkladığı İran’la imzalanan 25 yıllık stratejik ilişkiler belgesiydi!
Pekin ve Tahran, bu belgeyle ticaret hacmini 10 yılda tam 600 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor!
CİBUTİ’DE ASKERİ ÜS
Çin, aslında Ortadoğu’ya çok daha geniş bir perspektiften müdahil oluyor. Çin’in toprakları dışındaki ilk askeri üssü olan Cibuti’deki üssünü bu ilginin en başlarına yerleştirebiliriz.
Arap yarımadasının hemen altında yer alan Cibuti, Çin’den Süveyş Kanalı aracılığıyla Akdeniz’e ve büyük pazarlara uzanan deniz yolunun üzerinde bulunması nedeniyle Pekin için çok önem taşıyor.
Çin’in ABD ve Fransa’nın da askeri güç bulundurduğu Cibuti’de üs açması ve Ortadoğu konusunda “Arap Politika Belgesi” açıklaması, Doğu Akdeniz’deki Çin-Rusya ortak askeri tatbikatından sonra Washington’u daha da endişelendirmeye başladı.
Tam bu süreçte ABD’nin Asya-Pasifik’e ikinci bir uçak gemisi gönderme kararı olması, bu endişenin boyutuna işaret etmektedir.
Mehmet Ali Güller
25 Ocak 2016
‘Akademisyenler Bildirisi’ meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 19/01/2016
1128 akademisyenin imzaladığı bildiriyi iki ayrı düzlemde incelemeliyiz: Birincisi içeriği yönünden, ikincisi de AKP Hükümeti’nin bildiriye karşı başlattığı kampanya yönünden…
Kuşkusuz bu yönlerden biri esas, biri de talidir; inceleme bu doğrultuda yapılabilir. Ancak bu yönlerden birini görüp diğer yönü hiç dikkate almamak, bilimsel olmayacağı gibi, siyaseten de asıl hedeflenen kutuplaşmaya yarar: Kamuoyu AKP ile PKK arasında sıkıştırılır, taraf olmaya zorlanır…
1) İÇERİK YÖNÜNDEN BİLDİRİ
Bildiriye içerik yönünden bakıldığında şu temel vurguyla karşılaşıyoruz: Bu akademisyenlerimize göre devlet güneydoğuda katliam yapmaktadır!
Akademisyenler bu iddiadan hareketle üç çağrı yapmaktadır: Birincisi AKP Hükümeti PKK’nin taleplerini içeren bir yol haritası hazırlamalı, ikincisi müzakere masası kurulmalı ve üçümcüsü uluslararası gözlemciler bölgede çalışmalı!
Açıkça belirtelim: Katliam yapıldığı iddia edilen ilçelerde PKK terör örgütünün hendekler kazarak şehir savaşı verdiğini görmezden gelen bir tavır bilimsel değildirdir ve bir akademisyen tavrı olamaz.
Ahmet İnsel gibi öncü-imzacıların kabaca bu eleştiriye “biz PKK’yi tanımayız, devleti tanırız, o nedenle devleti muhatap aldık” anlamındaki yanıt verme çabası, en hafifinden, samimiyetsizdir. 2002’de AKP’yi “özgürlük” odağı ilan ederek iktidara gelmesine omuz verenler, 2010’da AKP’nin referandumuna “yetmez ama evet” diyerek halkı kandıranlar, bugün de benzer bir rolü oynamaktadır.
Kuşkusuz güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesinde kabul edilemeyecek yanlışlıklar vardır, kimi asker ya da polislerin duvarlara yazdıkları “Ey Kürt, Türk’e itaat et” tarzı yazılar, suç olmanın ötesinde, gerçekte güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesine de zarar vermektedir; o nedenle soruşturulmaldır.
Fakat bu ve benzeri kabul edilemez işlerden dolayı meseleyi toptan “devlet katliamı” diye sunmaya çabalamak, en hafifinden, akademisyen sorumsuzluğudur!(Uzmanlar, TSK’nin zorlu bir şehir savaşında sivil kaybı vermemek için nasıl çabaladığını kayda geçmektedir.)
Diğer yandan akademisyenlerimizin bugün yaşadığımız tablonun AKP Hükümeti’nin uyguladığı Açılım’dan kaynaklandığını hiç saptamadan, yine bu tabloya çözüm olarak AKP Hükümeti’ni Açılım’a davet etmeleri, en hafifinden, saflıktır! Daha doğrusu “yetmez ama evet” türü bir kandırmacadır!
AKP Hükümeti ile PKK’nin başkanlık-özerklik pazarlığı yaptığı, AKP Hükümeti’nin terörle mücadeleyi başkanlık hedefi için kullanmaya çalıştığı, PKK’nin terör ile özerkliği masaya getirmeye çalıştığı, dahası konunun Irak ve Suriye meseleleriyle de ilgili olduğu ve tarafların ABD’nin kullandığı araçlar olduğu es geçilerek yapılan bir barış çağrısı, boştur!
2) AKP KAMPANYASI YÖNÜNDEN BİLDİRİ
Terörle yıllarca müzakere yapan hükümet ise Erdoğan‘ın başkanlık hedefinin gereği bir süredir terörle mücadele etmektedir: Erdoğan tek başına iktidar olamadığı 7 Haziran seçimlerini bozmuş ve “terörle mücadele” ederek ve milliyetçi oylara seslenerek girdiği 1 Kasım seçimlerinden AKP’yi yine tek başına iktidar yapmıştır. Ancak başkanlığı halk oylamasına götürecek çoğunluğu yine de sağlayamamıştır. Bu nedenle masasında yine bölgesel ara seçim ve baskın seçim gibi senaryolar bulunmaktadır.
Bu durum maalesef güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadelesinin zayıf yanıdır; zira esas olmayan bir yönde eksik ilerlemesine neden olmakatadır. ABD cephesi içinde kalarak ABD planlarının boşa çıkarılıp çıkarılamayacağı ise çok önemlidir ve ayrı bir yazının konusudur.
Gelelim akademisyenlerin bildirisinin ikinci yönüne…
Erdoğan, 1 Kasım hedefi için “terörle mücadeleyi” kullandığı gibi, şimdi de akademisyenlerin bildirisini kullanmaktadır. Bildirinin içeriğinin yukarıda özetlediğimiz sakatlığını kullanarak, toplumun bir kesimini daha yanına çekmeye çalışmaktadır!
Erdoğan‘ın akademisyenlerimizi hergün ekranlardan hedef alması ve gözaltına aldırması kabul edilemez. Akademisyenlerimizin üniversitedeki odalarına çarpı işaretleri konması, çeşitli notlarla tehdit edilmeleri suçtur ve bu suçun sorumluluğu Erdoğan‘ındır!
Akademisyenlerin bildirisinin içeriğinden bağımsız olarak bu uygulamalara cepheden karşı çıkmak hepimizin görevidir!
Zira, Erdoğan nasıl akademisyenleri hedef alarak akademisyenlerden çok aslında toplumu baskı altına almaya çalışıyorsa, bizler de akademisyenlerin bildirisine yapılan baskıya karşı çıkarak aslında bu akademisyenelerden çok toplumun özgürlüğünü savunmuş oluruz!
Mehmet Ali Güller
19 Ocak 2016