AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 14/09/2011
Mavi Marmara raporunun yayınlanması, rapora karşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 5 maddelik bir B planı açıklaması, Başbakan Erdoğan’ın B ile yetinmeyip, “sırada C planı var” demesi, Erdoğan’ın Gazze’ye gidip gidemeyeceği tartışmaları ile yoğun bir İsrail gündemi yaşadık.
Durum yandaş basın tarafından “İsrail’le savaşın eşiğine gelindi” gibi sunuldu. Nitekim Erdoğan da, sonrasında “Mavi Marmara olayı aslında savaş nedeniydi” diye konuştu.
Peki gerçekte AKP İsrail ilişkileri ne durumda? İnceleyelim:
1.) AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.
2.) Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!
AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR
3.) 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik ve Egemen Bağış bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunmuştu.
Yeri gelmişken anımsatalım: Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de konuşmuş ve “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti.
4.) AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!
Tarım Bakanı Mehd Eker ise sanki anlaşmayı başka bir parti yapmış gibi sesleniyor bugün Türk çiftçisine; İsrail tohumu almayın diye..
ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!
5.) AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e, siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!
İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET
6.) Dönemin AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.
7.) Fiberoptik demişken… İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından “güvenlik” nedeniyle veto edildiğini de anımsatalım!
AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ
8.) Erdoğan, şimdi peşine düştüğü Heron’larla ilgili anlaşmayı, 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında bizzat kendi imzaladı. Ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!
9.) Erdoğan, Hamas’a taraf olup, El Fetih karşıtlığı sergiledi. Öyle ki Erdoğan, bir konuşmasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı diplomatik sıkıntıya düşürdü: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.
ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL
10.) Dahası Erdoğan, geçmişte açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.
AKP’nin İsrail ilişkilerine yarın da devam edeceğiz.
İSRAİL’İN OECD ÜYELİĞİNE İZİN
11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!
12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.
13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:
“Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
“Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”
Mehmet Ali Güller
Odatv.com
14 Eylül 2011
KEŞİF UÇAĞININ GERÇEK HEDEFİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/09/2011
Türkiye’nin ABD’den Predator istediği haberi, basını ikiye böldü. Ağırlıklı olarak şöyle verdi gazeteler: İsrail’le girilen kriz nedeniyle Heronlardan mahrum kalacak olan AKP hükümeti, ABD’nin aynı işlevi gören Predatorlarına yani “yırtıcı kuş”larına yöneldi.
Aydınlık ise “İsrail’in boyunduruğundan kurtulmak için” diye veren gazetelerden farklı olarak, “3. İran hamlesi” dedi bu yeni gelişmeye..
Öncelikle konunun teknik yönünü inceleyelim:
TÜRKİYE, PREDATORLARDAN FAYDALANIYORDU
1.) ABD’nin Predator’u ile İsrail’in Heron’u aynı işleve sahip değil. Heron insansız hava aracı olarak istihbarat topluyor, fotoğraf çekiyor vs… Predator ise tüm bu işlere ek olarak bomba atıyor! Yani Predator aynı zamanda saldırı amaçlı.
2.) Konu PKK’ye karşı Predatorların keşif boyutundan faydalanmaksa, Türkiye bundan zaten faydalanıyor. 2007 yılında Başbakan Erdoğan ile ABD Başkanı Bush arasında imzalan anlaşma uyarınca Predatorlar dahil, U-2, RC-135, EP-3 ve RQ-4 keşif uçaklarından elde edilen video görüntüleri, Ankara’daki “Birleşik İstihbarat Füzyon Merkezi”ne aktarılıyor.
Türkiye bu uçakların keşif boyutundan zaten faydalanıyorsa, o zaman şimdi bu uçakların “topraklarımıza konuşlandırılması” konusu hangi ihtiyaç nedeniyle ortaya çıkıyor?
Yanıtlayalım: Predatorların keşif boyutundan faydalandığımıza göre geriye saldırı boyutundan faydalanmak kalıyor!
PREDATORUN HEDEFİ İRAN
Peki Predatorlar nereye ve kime saldıracak? PKK’ye mi? Türk Hava Kuvvetleri’nin bu iş için yeterli uçağı yok mu? Saldırı gücü yetersiz mi? İşte en önemli nokta burası.
Artık konuyu, teknik boyutunu siyasi yöne eklemleyerek inceleyebiliriz:
Predatorlar şöyle çalışıyor: Pradator örneğin Irak’ta, Afganistan semalarından keşif yaparken, onu kumanda eden pilot, ABD’deki merkezden, yani binlerce kilometre uzakta oturduğu yerden, kontrol aletini kullanarak bomba yağdırabiliyor.
Kandil gibi bir yanı Irak’ta bir yanı İran’da olan bir bölgeye yapılacak keşif amaçlı bir uçuşta, çok kolay bir şekilde sınır ihlali yapılabilir. Bu sınır ihlali sırasında da ABD’deki merkezde bulunan pilot “yanlışlıkla” İran topraklarına bomba bırakabilir! Ki ABD “yanlışlıkla” çok hedef vurmuştur, başta Türk gemileri olmak üzere!
Peki böyle bir durumda İran, Predatorları “topraklarında PKK’ye karşı konuşlandıran” AKP hükümetini, yani Türkiye’yi suçlamayacak mı?
Hiç uzatmadan söyleyelim: ABD, Predator’uyla İran ve Türkiye’yi karşı karşı getirebilir, savaşa sokabilir!
Nitekim “füze kalkanı” ABD’nin bu hedefinin ilk işaretidir. Diğer yandan ABD’nin Irak’taki güçlerinin sözcüsü olan Tuğg. Buchanan’ın açıkladığı haliyle, ABD’nin Kandil’le sınırımız arasında asker bulunduracağını söylemesi de Washington’un bu niyetiyle ilgilidir; ikinci işarettir.
ABD Kandil’i, daha doğrusu Tahran’ın inisiyatif aldığı Kuzey Irak’ı, İran’a sonrasında da TSK’ye karşı hem koruyacak, hem de bölgede bulundurduğu bu birliklerle savaş kışkırtacaktır.
ANTİ-İSRAİLCİLİK NEYİN PERDESİ
Gelelim işin “İsrail boyunduruğu” yanına… Türkiye’de ne zaman Atlantik’e çıpalı bir hükümet ABD’nin çıkarlarına uygun bir politika sergileyecek olsa, önce “anti-İsrailcilik” rüzgarı estirilir. Milletin gazı İsrail düşmanlığıyla alınır, ABD unutturulur! “Siyonizme ölüm” diye bağıranların Irak’ta, Afganistan’da Müslüman katleden ABD’ye sessizliği bir ölçüde bundandır.
Öte yandan “İsrail’in boyunduruğundan kurtulmak” için ABD’ye sarılmak da işin en büyük yalanıdır. Sanki ABD’nin boyunduruğu altında olduğumuz için İsrail’in de boyunduruğuna girmemişiz gibi…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2011
AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ – 2
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/09/2011
AKP’nin İsrail’le ilişkilerini özetlemeyi bugün de sürdürüyoruz:
11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!
12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.
13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:
“Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
“Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”
Bakalım Erdoğan, “gazalmak” adına Gazze’ye sefere de çıkabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2011
AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ – 1
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/09/2011
İsrail karşıtı görüntülü AKP politikalarının aynı zamanda Filistin’e zarar verdiğini dün incelemiştik. Bugün ve yarın AKP’nin İsrail’le ilişkisine mercek tutacağız:
1.) AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.
2.) Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!
AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR
3.) 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik ve Egemen Bağış bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunmuştu.
Yeri gelmişken anımsatalım: Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de konuşmuş ve “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti.
4.) AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!
Tarım Bakanı Mehd Eker ise sanki anlaşmayı başka bir parti yapmış gibi sesleniyor bugün Türk çiftçisine; İsrail tohumu almayın diye..
ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!
5.) AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e, siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!
İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET
6.) Dönemin AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.
7.) Fiberoptik demişken… İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından “güvenlik” nedeniyle veto edildiğini de anımsatalım!
AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ
8.) Erdoğan, şimdi peşine düştüğü Heron’larla ilgili anlaşmayı, 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında bizzat kendi imzaladı. Ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!
9.) Erdoğan, Hamas’a taraf olup, El Fetih karşıtlığı sergiledi. Öyle ki Erdoğan, bir konuşmasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı diplomatik sıkıntıya düşürdü: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.
ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL
10.) Dahası Erdoğan, geçmişte açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.
AKP’nin İsrail ilişkilerine yarın da devam edeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2011
ESAD’A 15 GÜN VERDİLER, BİR AY OLDU!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/09/2011
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e 5 maddelik yaptırım ilanı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “C planı da sırada“ demesi, medyada savaş baltalarının kuşanılmasına, savaş çığlıklarının atılmasına neden oldu.
Hele Başbakan Erdoğan’ın “donanmamız Doğu Akdeniz’de daha fazla görünecek” demesi, Kıbrıs’ta “ver kurtul” diyenleri bile Barbaros’a dönüştürdü!
Yandaş medyanın kalemşorları, İsrail’e “haddini bildiren” Erdoğan’ı göklere çıkarmakta, onun Refah Sınır Kapısından Gazze’ye girmesine hazırlanmaktadırlar!
Özetle, tüm asker karşıtları “savaşçı” kesildi!
Peki bu durum ne kadar gerçekçi?
ESAD’A VERİLEN SÜRE İKİ KEZ DOLDU
Bugün 9 Eylül. Yani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la dünyada gündem olan 6.5 saatlik görüşmesinin ve ona “15 gün süre tanımasının” birinci ayı!
Bugün İsrail’e sefere hazırlanan kalemşarlar, o gün de Suriye’ye “savaş” istiyorlardı. Peki ne oldu? Suriye’ye “15 gün” süre veren AKP dışpolitikası, geçen iki kere 15 günden sonra bu konuyu unuttu mu, kapattı mı?
İSRAİL’E DÜŞMANLIK İMAJI
Türkiye’nin aynı anda hem Suriye’ye hem de İsrail’e “düşmanlık” yapması siyaseten de, teknik olarak da mümkün değil. Ki İsrail ile Suriye zaten birbirine karşıt.
Kaldı ki, AKP’nin bu konuda 3 yıla sığdırdığı “politika” da ortada: Erdoğan önce İsrail ile Suriye arasında arabulucu oldu. Sonra Suriye’ye dost olup İsrail’a “düşman” oldu, ardından Suriye’ye de düşman oldu!
Bir politikacının iki ülkeyi barıştırmak üzere yola çıkıp, sonra her ikisine de “düşman” olması tarihi başarıdır!
Ama dediğimiz gibi birinden biri gerçek değil, görüntüdür. Peki hangisi? Yanıtı bugün bizim yerimize bölgeden iki isim versin:
Arap dünyasının seçkin gazeteci yazarlarından Gusan Bin Cedu Türkiye’nin bu çelişkili tutumuna dikkat çekiyor ve Ankara’nın Tel Aviv’e karşı böyle bir politika izleyerek İsrail’in düşmanı olduğu imajını yaratmaya çalıştığını belirtiyor.
Nitekim İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Kevseri de “hem Haçlıların hem de Müslümanların yanında olunamayacağını” belirterek AKP’ye sesleniyor ve “safını belirlemesini” istiyor.
Bölgeden çok sayıda benzer değerlendirme sesleri yükseldiğini de not edelim.
7 MADDE NEDEN 5’E DÜŞTÜ?
AKP’nin İsrail politikası pek çok açıdan dikkat çekici. Örneğin Mavi Marmara raporunun New York Times’a sızmasından bir kaç gün önce, AKP hükümetin Türk medyasına yaptırımlar listesi sızdırması oldukça anlamlıydı. İsrail’in özür dilememesi halinde hükümetin uygulayacağı “7 maddelik B planı” şöyleydi:
“Maslahatgüzar dönecek, İsrail Büyükelçisi’ne vize verilmeyecek, Erdoğan Gazze’ye gidecek, İsrail’e dava desteklenecek, Filistin’e tam destek, askeri işbirliği bitecek, ticari yaptırım uygulanacak.”
Mavi Marmara raporu açıklandıktan sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu hükümetin B planını açıkladı; ancak B planı artık 5 maddeydi! İsrail’e ticari yaptırım uygulanması paketten çıkarılmıştı!
TİCARİ İLİŞKİ
Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın “Amerikan Musevi Komitesi”nden aldığı ve herşeye rağmen bir türlü iade etmediği “cesaret madalyası” gibi, İsrail’le “ticari ilişkilerden” de bir türlü vazgeçilmiyor!
Erdoğan’ı o madalyaya bağlayan, “o madalyayı alan tek Müslüman” olmasıdır herhalde… Peki ticari ilişkilerden vazgeçilememesinin nedeni ne?
Libya’ya düşmanlık pahasına 25 milyar doları elinin tersiyle itebilen bir hükümet, İsrail’le yıllık 3,5 milyar dolarlık ilişkiden neden vazgeçemiyor?
Bakalım Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu herkesin merakla beklediği bu soruya yanıt verecek mi?
Yoksa, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz ettiğimizde, Başbakan Erdoğan’ın bizi “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlaması gibi yine “Yahudi düşmanlığı” ile mi suçlanacağız?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2011
DAVUTOĞLU HAÇLILARI BÖLGEYE DAVET EDİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/09/2011
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, gayrı resmi AB Dışişleri Bakanları toplantısında mevkidaşlarına Arap coğrafyasında yaşanan gelişmeler hakkında görüşlerini aktardı ve Batı’ya seslendi: “Avrupa tekrar bu bölgelere girmek istiyorsa haçlı ve sömürgeci psikolojisinin, algılamasının yerini değer temelli bir yaklaşım almalı.” (Hürriyet, 5 Eylül 2011)
Dışişleri Bakanı’nın sözlerinden daha vahimi, Türk medyasının bu sözleri “Davutoğlu tarih dersi verdi” diye sunmasıdır.
Davuoğlu’nun ‘Batı karşıtlığı’ korkusu
Davutoğlu Haçlı seferlerini ya da Avrupa’nın sömürgecilik tarihini gerçekten bilmiyor olabilir mi? Avrupa Davutoğlu’nun söylediği gibi sömürgeci bir psikolojiye sahip olduğu için mi, ya da Haçlı olduğu için mi bu coğrafyaya girdi?
Davutoğlu tersinin doğru olduğunu, yani Avrupa’nın bu coğrafyaya girebilmek için dini bir araç olarak kullandığını, bu araçla “birlik” oluşturabildiğini bilmez mi? Ya da Davutoğlu, sömürgeciliğin “psikolojiyle” ilgili olmadığını, Avrupa’nın pazar ve hammadde kaynakları ihtiyacıyla ilgili olduğunu bilmez mi?
Kuşkusuz bilir. Ancak Batı’yı bu coğrafyaya davet etmeye zorunlu bir programın görevlisi olması elini mahkum etmektedir.
Ne demek istediğimizi aslında yine Davutoğlu’nun kendisi, aynı toplantıdaki şu sözleriyle açıklıyor: “Bu ülkeleri bekleyen üç tehlike var. (…) Üçüncüsü ise anti-Batı ve anti-Avrupa refleksnin uluslararası bir soruna dönüşme tehlikesi.”
Arap coğrafyasında gelişecek bir anti-Batı refleksinden rahatsız olan bir Dışişleri Bakanı’na sahip olmak, 80 yıl önce mazlumlara örnek olmuş bir ülke için çok şey ifade etmeli!
Batı’nın en temel hedefi
Batı bu coğrafyaya birincisi Haçlı olarak, ikincisi sömürgeci olarak, üçüncüsü de emperyalist olarak girdi. 100 yıllık bir süreci olan bu emperyalist dönemin, Batı açısından günümüzdeki en temel hedefi “Kürt meselesini” Batı lehine çözmektir. ABD’nin birinci ve ikinci körfez harekatı da, bugün Suriye’yi ve İran’ı hedef alması da, doğrudan bu sorunun “Büyük Kürdistan” olarak çözümüyle ilgilidir. Büyük Kürdistan, ABD açısından ikinci bir İsrail olarak stratejik hedeftir.
İşte Davutoğlu da bu “startejk hedefin” küçük oyuncusudur. 2001’de yazdığı “stratejik derinlik” kitabı bu küçük oyunculuğunun gereğidir.
20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olarak atanabilen Davutoğlu bakın ne diyor:
“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)
“Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)
Atlantik’e çıpalı Bakan
Görüldüğü gibi Davutoğlu da, daha AKP bile ortada yokken, Batı’nın “Büyük Kürdistan” stratejik hedefine çıpalanmıştır! Tıpkı Erdoğan ve Gül gibi…
Davutoğlu’nun Haçlıları bölgeye davet etmesi, NATO sözcülüğü yapması, Libya ve Suriye’ye meydan okuması bundandır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2011
KARAYILAN 21 GÜN BOYUNCA NEREDEYDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/09/2011
PKK’nin 2 numarası Murat Karayılan’ın, “yakalandı” iddiasından tam 21 gün sonra, 3 Eylül günü ortaya çıkıp, “İşte buradayım. İşgalciler devrimcileri teslim alamazlar. Bunu iyi bilin” demesi ne anlama geliyor?
21 gün sessiz kalmak, sonra ortaya çıkıp “işte buradayım” demek, Karayılan’ın aslında “yakalandığını” göstermez mi?
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, 23 Ağustos 2011’de bu köşede şöyle yazmıştık: “Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”
Karayılan acaba “ABD çizgisi dışına çıkarıldığı” için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve “işte buradayım” diye konuşabiliyor, bilmiyoruz, zaman gösterecek!
‘İran’a savaş kararımız yok’
Ama Karayılan’ın 23 Temmuz günü, yani İran’ın Kandil’e yönelik “çelik harekatı”ndan bir hafta sonra dile getirdiği “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” ve “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu” sözleri nasıl yorumlanmalı?
Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığı”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğu ve baskılandığı iddiası önemlidir.
21 günde neler oldu
Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde bölge açısından çok önemli 2 gelişme yaşandı:
1.) İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı aradı ve konvoyunu 37 dakika boyunca köprü girişinde durduracak önemde bir telefon görüşmesi yaptı.
İran’ın Fars Haber Ajansı, Ahmedinejad’ın Erdoğan’a “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek” dediğini duyurdu.
2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.
ABD, PKK ile TSK arasına yerleşiyor
Tahran ve Bağdat’tan gelen bu çağrıların ne derece önemli olduğunun en önemli göstergesi, ABD’nin hemen devreye girmesiydi.
ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, “PKK’nin Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlerini önlemek için Irak ordusu ve peşmerge güçleri ile koordineli olarak ‘hükümet kontrolü altında olmayan’ bölgelerde devriye gezmeye başladık” dedi.
Tuğg. Buchanan aslında “ABD’nin Kandil’le Türkiye arasına asker yerleştirdiğini ve görevin Kandil’i İran’a ve TSK’ye karşı korumak olduğunu” söylemiş bulunuyor!
İran mı, ABD mi?
TSK’nin “PKK’ye karşı mücadele” çağrısına bunca yıldır mazeretler üreten Pentagon’un bir anda sanki o çağrıya yanıt veriyormuş gibi davranması hem gerçek değildir hem de bölge denklemleriyle ilgilidir.
Bölgede “Türkiye-Irak-İran” denklemini oluşturma gayretleri var. Washington ise müdahale edip, denklemden İran’ı çıkarıp, yerine yerleşmeye çalışıyor: “Türkiye-Irak-ABD”
Bölgenin geleceğini de, bu denklemlerden hangisinin kurulacağı belirleyecek.
Denklemin “Irak-İran” ayağı sağlam görünüyor. Hem Irak Başbakanı Maliki’nin açıklamaları hem Tahran ile Bağdat arasında yapılan stratejik anlaşmalar, ikili ittifakın sağlamlığını doğruluyor.
Geriye Türkiye kalıyor. Türkiye hem ittifakları belirleyecek, hem de yer aldığı ittifakla bölgenin geleceğini belirleyecek.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Eylül 2011
FÜZE KALKANI YALANLARI 2: AKP İSRAİL’E KALKAN!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/09/2011
Dün, füze kalkanında “komuta bizde olacak” ve “İran hedef değil” yalanlarını incelemeştik. Bugün de “İsrail’in kalkandan yararlanmayacağı” yalanına göz atacağız.
Öncelikle belirtelim ki, ABD’nin “radarı Çek Cumhuriyeti’ne, füzeleri de Polonya’ya yerleştirme” projesinden vazgeçmesinin tek nedeni Rusya’nın tepkisi değildi. Bu karar değişikliğinde Rusya’nın tepkisi kadar, ABD’nin projeyi NATO üzerinden yürüterek, Irak’ta bozulan transatlantik ortaklıkları onarma niyeti ve İran’ın gelişen bölgesel ağırlığının etkisi vardı.
ABD’nin ‘güneydoğu’ sopası!
Nitekim 18 Eylül 2009 tarihli Wikileaks belgesinde de görüleceği gibi değişiklik bizzat Pentagon’dan kaynaklanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, büyükelçilere gönderdiği notta bu değişikliği belirtmektedir: “Başkan, Savunma Bakanı Gates ve Genelkurmay Başkanlığı’nın, (…) İran’dan yönelebilecek tehditlere karşı iyileştirilmiş bir füze savunma sistemi kurulması yönündeki ortak tavsiyesini kabul etmiş bulunuyor.”
Bu değişiklik nedeniyle Türkiye’ye baskı yapıldığı da yine Wikileaks belgelerinde yer alıyor: ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “füze savunma sisteminin radarlarını Türkiye’ye konuşlandıracağız, aksi takdirde Türkiye’nin doğusunu bu savunma kalkanının dışında bırakırız” şeklindeki tehdidi Washington’un niyetleri açısından iyi okunmalıdır.
İran füzelerinin menzili
Dün de kısmen belirttiğimiz gibi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den başlayarak pek çok yetkilinin resmi açıklamasında ve Madeleine Albright başkanlığındaki 12 kişilik heyetin, Lizbon Zirvesi için hazırladığı resmi NATO dökümanında görüleceği üzere kalkan, İran’dan gelecek tehdide yöneliktir.
Peki İran’ın balistik füzeleri hangi NATO ülkelerini hedef alabilir? NATO ülkesi diyoruz, çünkü NATO kalkanı teknik olarak sadece NATO ülkelerini korumalı?!
İran’ın balistik füzelerinin menziii 2500 km. Bu durumda, İran’ın balistik füzelerine maruz kalabilecek hangi NATO ülkeleri var? Bu menzilde sadece Türkiye var. Bir de bölgedeki ABD üsleri. Peki İran Türkiye’ye tehdit mi? Elbette değil. Tersine iki ülke ortak tehdide karşı müttefikliğe zorunlu!
Peki bu durumda NATO’nun füze kalkanı kimi koruyacak? Elbette İsrail’i! Daha doğrusu ABD’nin bu bölgedeki çıkarlarını; hem İsrail’i, hem de Kuzey Irak’ı…
İşte ABD’nin bir NATO projesi olarak sunduğu “füze savunma sisteminin”, “savunma” ayağı budur.
Ve işte bu nedenle de AKP, tüm anti-İsrail görüntüsüne rağmen, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki durumundadır. AKP’yi buna mecbur eden de ABD ile imzaladığı sözleşmelerdir!
Kaldı ki, AKP’nin sadece kalkan kararı değil, diğer bölge siyasetleri de İsrail’e savunma oluşturuyor: AKP’nin Suriye politikası, en çok hangi ülkeyi memnun etti? Suriye’nin bölgedeki düşmanı kim? Türkiye – Suriye karşıtlığı hangi ülkenin bölgesel çıkarlarına uygun? İsrail!
Savunma değil, Saldırı kalkanı
ABD’nin İsrail’i ve Kuzey Irak’ı korumasına, kalkanın “savunma” ayağı demiştik. Kalkanın bir de “saldırı” ayağı var elbette, ki bu da işin esası. Kalkanın “saldırı” ayağının hedefi, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Kalkan, İran saldıracağı için değil, İran’a saldırabilmek için kurulmaktadır. ABD’nin -İsrail’in güvenliğini alarak- İran’a saldırabilmesi için de Türkiye’nin cepheye sürülmesi gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2011
FÜZE KALKANI YALANLARI 1: ASIL ‘BUTON’ AKP!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/09/2011
AKP hükümeti, BM’nin İsrail’i aklayan Mavi Marmara raporunun yayınlanmasından birkaç saat sonra Dışişleri Bakanlığı açıklamasıyla NATO’nun füze savunma sisteminde yer alacağını “resmen” ilan etti. Bu ilanın kamuoyuna olduğunu, Ankara’nın resmi onayını Washington’a 22 Ağustos günü bildirdiğini vurgulayalım.
Füze kalkanı Türkiye’yi başta İran olmak üzere komşularıyla ve Rusya, Çin gibi büyük güçlerle karşı karşıya getirecek. Dahası AKP hükümeti, bu onayla tüm İsrail karşıtı söylemlerine rağmen, İsrail’e kalkan olacak. Üstelik kalkanın savunma amaçlı olmadığı, tersine saldırıyı hedef aldığı da ortadayken…
AKP hükümeti, kalkanın gündeme gelmesinden itibaren “iç kamuoyundan” gelecek tepkileri dikkate alarak sözde 5 şart ileri sürdü: 1. NATO, olası füze saldırısı tehdidi olarak spesifik bir ülkenin ismini vermeyecek. 2. Sistem Türkiye’nin tüm topraklarını kapsama alanına alacak. 3. Türkiye tüm verilere erişim hakkına sahip olacak. 4. Türkiye ateş verme komutu üzerinde kontrol yetkisine sahip olacak. 5. Başta İsrail olmak üzere NATO ülkesi olmayan hiçbir ülke, sistemin veri tabanına erişim hakkına sahip olamayacak.
AKP’nin kalkan yalanlarını bugün ve yarınki yazımızda işleyeceğiz:
1.‘İran hedef değil’ yalanı
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ilk günden itibaren, füze kalkanı ile İran arasında bir bağ olmadığının propagandasını yaptı: “Biz çevremizde hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılaması içinde değiliz, NATO’ya dönük de bir tehdit algılaması veya tehdit oluşturduğu kanaati içinde değiliz.”
Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da İran’ın adının geçmeyeceğini şu sözlerle kamuoyuna ilan ediyordu: “Asla, herhangi ülke adı burada belirtilemez.”
Ancak NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Lizbon Zirvesi öncesi sık sık şunu söyledi: “İran tehdidi açıktır, NATO olarak buna karşı füze kalkanı sistemini kurmalıyız.”
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 19 Kasım 2010’da, içinde Füze Savunma Sistemi’nin de yer aldığı NATO’nun “Yeni Stratejik Konsept”ini onaylamaya, Lizbon Zirvesi’ne giderken şartını koydu: “Herhangi bir ülke, İran veya başka bir ülkenin hedef gösterilmesini asla kabul etmeyiz, söz konusu da değildir.”
Ancak Zirve’nin konuyla ilgili metninde “İran” sözcüğü geçmese de gerçek ortadaydı. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, NATO’nun hedefindeki ülkenin İran olduğunu ilan etti ve ekledi: “Biz kediye kedi deriz.”
Sarkozy’e yanıt Erdoğan’dan geldi: “Sayın Sarkozy kendi yorumunu yapmıştır. O kendi şahsını bağlar.”
AKP’nin NATO maskesi
Ancak “gerçek” Lizbon Zirvesi’nden çok önceki bir tarihte, 26 Ocak 2010 tarihli Wikileaks belgesinde çırılçıplak ortada duruyordu:
ABD Başkanı Barrack Obama ile görüşen Başbakan Erdoğan, “hem iç politika hem de İran politikasındaki maliyetlerin azaltılması için, füze kalkanı NATO şemsiyesi altına alınmalı” diyordu!
2.‘Komuta kimde’ yalanı
Başbakan Erdoğan, Füze Kalkanı’nın komutasıyla ilgili önce “komuta kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil” dedi. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Lizbon Zirvesi’ne giderken, uçakta “bizden habersiz füze kullanımı olmayacak” dedi.
Erdoğan’ın “komuta bizde olacak” sözlerine yanıt, NATO sözcüsü James Appathurai’den geldi: “Bu tür proje ve operasyonlar için yetkilendirmede izlenecek yöntem bellidir. NATO’nun ortak karar alma yapısı vardır ve tek bir ülkeye yetki devri yapılması söz konusu olamaz. NATO operasyonu söz konusuysa butona NATO basar.”
Nitekim Zirve’den iki gün sonra Başbakan Erdoğan artık şöyle konuşuyordu: “Komutanın kesinlikle NATO’da olması gerektiğini ifade ettik ve NATO, malumunuz olduğu üzere bir saldırı sistemi oluşturmuyor, bir savunma sistemi oluşturuyor.”
‘İsmi sır general’ yalanı
Dışişleri Bakanlığı’nın “NATO’nun füze savunma sisteminde yer alacağız” açıklamasından hemen sonra, Zaman gazetesi “Füze kalkanında radarın yeri ve Türk komutanın ismi şimdilik sır” başlığıyla, birinci sayfadan dikkat çeken bir “servis haber” yayımladı.
Kamuoyu imaline yönelik habere göre, Türkiye Almanya’daki komuta karargâhında general seviyesinde bir temsilci bulunduracaktı. Yani Zaman’a göre, komuta yetkisi aynı zamanda Türkiye’de de olacaktı. Üstelik generalin ismi gizlilik nedeniyle “sır”dı! Sayfalarını çarşaf çarşaf askeri sırlara ve isimlere ayıran bir gazetenin bu haberi, AKP’nin Kalkan konusunda ne kadar çaresiz olduğunu da gösteriyor!
Sonuç olarak AKP’nin “butona biz basacağız” yalanına NATO noktayı koymuş ve “butona NATO basar” demiştir. Böylece AKP’nin botuna basan değil, bizzat “buton” olduğu da ortaya çıkmıştır!
YARIN: AKP’nin Kalkan’da İsrail yalanları
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2011