ERDOĞAN’IN SİLAHLI GAZETECİLERİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/09/2011
Biz, Washington’un yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı cepheye sürdüğünü sanmıştık, yanılmışız. Meğer Washington, Enis Berberoğlu’yla birlikte Hürriyet’i de cepheye sürmüş!
Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisine katılan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’nun rütbe hakettiği yazısına dikkat ediniz:
“Beşar Esad devrik Libya lideri Kaddafi’den mülhem, her bitik diktatörün cebindeki son kartı oynamaya hazırlanıyor: İç savaş çıkararak ömrünü uzatmayı deniyor. (…) İran ve Irak menşeli silah sevkıyatının kesilmesi bu yüzden hayati önem taşıyor. Türkiye’nin atacağı bazı ek ticari ve hatta askeri adımlar da söz konusu olabilir.”
İŞARETİ ERDOĞAN VERDİ
Berberoğlu’na “Esad’ın iç savaş planladığını” nereden çıkardığını sormayacağız. Başbakan Erdoğan, ABD’den önce Mısır’da “alevi – sünni çatışması” diyerek işareti vermişti. “Askeri adımlar söz konusu olabilir” sözleri de New York’ta kulağına üflendi
herhalde!
Berberoğlu’nun bu sözlerini misyonuna bağlayabiliriz ancak gazetecilik mesleğinin en alt sınırının neresi olduğunu anlamak için şu sözünü de not düşelim: “Obama görüşmesinin ardından anlık istihbaratın kalitesi artabilir.”
ABD’nin 2007 yılından beri TSK’yi “anlık istihbarat” ile oyaladığı yetmezmiş gibi, Berberoğlu “ama kalitesi artabilir” diyerek yeni bir hendek daha kazıyor!
Değil AKP tabanında, yandaş basında bile Suriye konusunda tereddütler yaşanırken, itiraz sesleri yükselirken, neden Enis Berberoğlu ve Hürriyet savaş mevsizine girdi acaba?
TSK KARŞITI AMA MİLİTARİST!
Türkiye’de gazeteciliğe can çekiştiriliyor. Türkiye’nin hemen tüm kurumları gibi basın da çözülüyor, çöküyor.
İşte üç farklı kesimden üç tipik örnek:
Gazeteci kimliği ile silah tutanların en ünlüsü Mehmet Ali Birand’dır. Birand NATO’nun Libya’yı bombalamaya başladığı günlerde şöyle akıl veriyordu:
“Eğer biri tarafından öldürülmezse, hava müdahalesi Kaddafi’yi devirmeye yetmeyebilir. İşte o zaman da, bölgenin başına
çok daha büyük bir sorun olacaktır.”
Nagehan Alçı, “yorumculuk” yaptığı ekrandan şöyle sesleniyordu NATO’ya, Bin Ladin operasyonundan hemen sonra:
“NATO’yu kınıyorum. Neden Usame Bin Ladin’e yaptıkları operasyon gibi bir operasyonu da Kaddafi’ye yapmıyorlar?!”
Gazeteci değil, sanki Erdoğan’ın savaş kabinesinde harekat başkanı! Üstelik TSK düşmanlığı yapabilmek için “sivilleşme” kelimesini dilinden düşürmeyenlerden. Ama işte bu sözleri nasıl da ele veriyor zihniyetlerini: Sivilcilikleri, TSK karşıtlığından, yoksa en militarist onlar aslında!
Her dönemin adamı olan Mümtaz’er Türköne ise en çarpıcı fikri ortaya koyanlardandı. Mümtaz’er, TSK karşıtlığını sergileyebilmek için, Öcalan’ı paşa yapmayı bile önermişti!
KKTC UMURLARINDA DEĞİL
Enis Berberoğlu dışında sadece Mehmet Ali Birand’ı, Nagehan Alçı’yı ve Mümtaz’er Türköne’yi aktardık cenahlarının temsilcileri olarak. Ama köşeler, ekranlar benzerleriyle dolu. Bıraksanız, Suriye’den girip, İsrail’i geçip, Mısır’ı da alacaklar.
Ama Dağlık Karabağ işgal altındaymış, umurlarında değil; KKTC için yazdıkları “ver kurtul” makalelerinin mürekkebi ise hâlâ
ıslak!
Bush’un “iliştirilmiş gazetecileri” vardı… Bizimkiler de Erdoğan’ın silahlı gazetecileri!
MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2011
‘HÜKÜMET, TSK’YE PKK’Lİ ÖLDÜRMEMESİ EMRİ VERSİN’
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/09/2011
Uluslararası Kriz Grubu ICG, yeni Kürt Raporu’nu 20 Eylül günü yayımladı. “Türkiye: PKK’nin silahlı mücadelesine son vermek” başlıklı rapor esas olarak AKP’ye tavsiyelerde bulunuyor.
Ancak AKP’nin ICG’nin yayımladığı başta “Ermeni Raporu” olmak üzere tüm raporları “uygulamış” olması nedeniyle, yazılanlara
“tavsiye” değil, “talep” diye bakmalıyız.
Kaldı ki 47 sayfalık rapor, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk,
AKP milletvekilleri ve üst düzet devlet görevlileriyle yapılan görüşmeler temel alınarak hazırlandı.
Gelelim taleplere… Talepleri üç grupta toplayabiliriz: Hükümetten PKK’yle müzakereyi sürdürmesi talebi, askeri operasyonları engellemesi talebi ve başta anayasa olmak üzere yasal değişiklikler yapması talebi.
‘PKK’YLE MÜZAKEREYE DEVAM’
Raporda en dikkat çeken talep, AKP hükümetinden Öcalan da dahil olmak üzere PKK’yle müzakereleri sürdürmesidir: “Cezaevindeki lider Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere PKK ile uzun üredir devam eden silah bırakma müzakerelerini terk etmemeliler.”
Raporun “AKP hükümeti – PKK 5. Oslo müzakeresi”nin Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bıraktığı bir süreçte yayımlanması, kuşkusuz, müzakerelere uluslararası destek anlamına da geliyor.
‘AKP, KARA HAREKATI BASKISINA DİRENMELİ’
ICG’nin AKP’den askere vermesini istediği emir ise oldukça çarpıcı: “Hükümet, güvenlik güçlerine PKK’li militanları öldürmekten ziyade mümkün olduğunca canlı yakalamaları yönünde emir vermeli.”
Raporda, hükümetten PKK’ye karşı olası bir kara haretını da engellemesi isteniyor: “Kuzey Irak’taki PKK kamplarını bombalamaktan kaçınmalı ve halkın karadan harekat yönündeki baskısına direnmeli.”
Öte yandan raporda, “çatışma kapsamındaki tüm cinayetlerin ve zulmün tam olarak araştırılması” istenerek, TSK’nin operasyonları masaya yatırılmak isteniyor.
‘ANAYASA VE YASALAR DEĞİŞSİN’
ICG’nin AKP’den yasal düzlemde istedikleri ise şunlar: “Türk anayasasından, Siyasi Partiler Yasası’ndan ve diğer mevzuattan etnik ayrımcılığı ima eden her türlü ifadenin çıkarılması. Yalnızca Kürt milliyetçi fikirleri destekleyecek biçimde gösteri yapan, konuşan ve yazanların terörist atfedilerek orantısız cezalara çarptırılmasını veya cezaevine girmemesini garanti altına alacak şekilde Terörle Mücadele Yasası, Ceza Yasası ve diğer mevzuatın değiştirilmesi. Türkçe’yi ğitimde ilk ve resmi dil olarak korurken yeterli talebin olduğu tüm okullarda Kürtçe’nin ve diğer dillerin kullanımının yasallaştırılması. Yerel meclisin
çoğunluğunun oylamayla bu yönde karar vermesi durumunda belediye ve illerde Kürtçe ve diğer dillerde belge ve hizmetler sunulması. Kapsamlı bir af programı hazırlamalı, eski militanların rehabilitasyonu için programlar hazırlanmalı, güneydoğudaki protestolarda görevli polise şiddet içermeyen yöntemler konusunda eğitim vermeli, yüzde 10 barajı indirmeli.”
ICG’nin BDP’ye önerisi de dikkat çekici: “BDP’den seçilen milletvekilleri, meclisteki yerlerini almalı ve hükümetin vaat ettiği anayasa reformları yoluyla değişim sağlamaya odaklanmalılar.”
ULUSLARARASI DEĞİL ABD KURUMU
ABD destekli, Brüksel merkezli ICG’nin bu raporuyla birlikte AKP’nin İsrail’le yolları yine kesişti… Çünkü Kriz Grubu’nun en önemli ikinci “senyör danışmanı”, Şimon Perez! Birincisi ise Zbigniew Brzesinski.
Başkanlığını Louise Arbour’un yaptığı Kriz Grubu’nun yönetim ve komitelerinde çok önemli ve dikkat çeken isimler var. Morton Abramowitz, George Soros, Wesley Clark, Kofi Annan, Joschka Fisher bunlardan bir kaçı. Ve elbette Güler Sabancı ile Ersin Arıoğlu’nu da unutmamalıyız!
Son bir AKP – ICG çakışması ile bitirelim. Kudüs Siyasi Çalışmalar Merkezi, 17 Eylül günü Ürdün’de bir panel düzenledi. Merkez’in başkanı Oraib Al Rantawi’nin sunduğı, “Değişen Bölgede Türkiye’nin Rolü” başlıklı panelde iki konuşmacı vardı: AKP Milletvekili Emrullah İşler ile Adnan Abu Odeh.
Ürdün’ün eski BM temsilcisi ve Kraliyet Mahkemesi’nin eski üyesi olan Adnan Abu Odeh, aynı zamanda ICG’nin de yönetim kurulu üyesi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2011
DOĞU AKDENİZ – SURİYE – KUZEY IRAK EKSENİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/09/2011
36. paraleli Kuzey Irak’tan batıya doğru uzattığınızda Suriye’nin kuzeyini ve Doğu Akdeniz’i eksen yapmış olursunuz. İşte bu eksene göre Küçük Ortadoğu’da mevziler oluşturuluyor.
Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Barrack Obama’yla büyük beklenti yaratılan görüşmesinden de bu eksene göre hamle yapma kararı çıktı. Açalım:
WASHINGTON ERDOĞAN’I CEPHEYE SÜRDÜ
Erdoğan – Obama görüşmesinden öncelikle ve en önemli olarak Türkiye’nin Suriye’ye yaptırım uygulaması kararı çıktı!
Kuşkusuz iki ülke liderinin görüşmesinden, bu ülkelerden birinin üçüncü bir ülkeye yaptırım uygulaması kararı çıkıyorsa, iki lider arasında eşitlik ilişkisi olmadığı sonucu çıkar. Ki bu da liderlerden birinin, diğerinin projesine eşbaşkan olmasından kaynaklanıyordur!
Durumu aslında en çıplaklığıyla CFR’nin de üyesi olan eski ABD Ulusul Güvenlik Konseyi üyesi Robert Danin şu sözlerle New York Times’da ortaya koydu “Obama’nın Erdoğan’la yakın ilişkisi henüz karşılığı alınmamış bir yatırım, daha oyunun başındayız.”
YAPTIRIMLARI ABD DIŞİŞLERİ DÜZENLEYECEK
Hele şu sözler Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ağzından çıkmış olması bakımından ibretliktir: “Bizim yaptırımlarımız neler olabilir, bu konuda dışişleri bakanlarımız müşterek bir çalışmanın içerisine girecekler ve bu çalışmalarla Suriye’deki yaptırımların tarzı şekli ne ise Libya gibi olmayabilir, her türlü yaptırım ülkesine, insanına, demografik yapısına göre değişik olacaktır. Dolayısıyla Suriye’ninki de daha farklı olacaktır. Bizim ön hazırlıklarımız bu noktada var, ama bu ön hazırlıklarımızı Amerika’nın hazırlıklarıyla değerlendirmek suretiyle onların yaklaşımı nedir, Dışişleri bakanlarımızın çalışması neticesinde biz de bir adım atacağız.”
Erdoğan’ın Obama ile görüştükten sonra “Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Ben mevcut Suriye yönetimiyle görüşmeleri kesmiş vaziyettim” demesi, Mısır’da dile getirdiği “Suriye’de alevi – sünni çatışması” vurgusunun da devamıdır.
Ki ikisi birleştirildiğinde ortaya şu temel gerçek çıkmaktadır: ABD’nin AKP üzerinden uygulayacağı “yeni” Suriye planı devreye sokulmuştur. Türkiye bu planda ABD’nin “Küresel antiterörizm forumu”nun eşbaşkanıdır.
ERDOĞAN SINIRA GİDECEK
Ayrıntılarını üç gün önce bu köşede yazdığımız plana göre AKP, ABD’nin Suriye’ye saldırabilmesine gerekçe yaratacaktır.
Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışması” diyerek işaretini verdiği bu hazırlığın bir başka işareti de, Obama ile görüşmesinden sonra dile getirdiği şu sözlerde gizlidir: “Dönüşte değerlendirmeleri daha geniş yapacağım ve Hatay kampını gidip yerinde ziyaret edeceğim. Oradaki yaşam koşullarını görmek istiyorum ve ondan sonra oradaki kampa yönelik de bir program açıklayacağız.”
Erdoğan’ın açıklayacağı programın herhalde ayrıntıları ABD’de biçimlendiriliyordur şimdiden…
36. PARALELDE PARÇALANMA EKSENİ
Netice itibariyle ABD’nin Büyük Ortadoğu’sunun tam merkezinde, Küçük Ortadoğu’da, sular ısınıyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak, Lübnan, İsrail, Kıbrıs, Mısır ana alanı içinde ama ağırlık merkezi Kuzey Irak, Suriye, Doğu Akdeniz yayı üzerinde olan bir eksenden bölge parçalanmaya çalışılıyor.
ABD’nin kukla devlet inşa etmek için 1991 yılında çektiği 36. paralelin üzerinde olan bu yay, Küçük Ortadoğu için bölünme ve parçalanma eksenidir.
RUSYA-ÇİN KALKANI
Ancak Obama her ne kadar Erdoğan’ı cepheye sürdüyse de, şartlar ve zaman ABD’nin aleyhine çalışmaktadır. Zaman geçtikçe Suriye’nin etrafında Rusya ve Çin merkezli daha sağlam bir kalkan oluşmaktadır.
Bu kalkan Küçük Ortadoğu’da en başta İran’a harekat alanı vermekte ve inisiyatif almasını sağlamaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2011
KARADENİZ – NİL EKSENİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/09/2011
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye ile Mısır arasında kurulacak bir ortaklıkla yeni bir güç ekseni oluşturulabilir. Karadeniz’den Nil Vadisi’ne demokrasi ekseni olacak” sözleri, tıpkı çuvallayan “komşularla sıfır sorun” tezi gibi Washington’da cilalanıyor.
Kuşkusuz Türkiye’nin Mısır’la ittifak arayışı, bunu Karadeniz-Nil ekseni diye nitelemesi, ABD stratejisi içindedir.
Bu alt-eksen üç nedenle ihtiyaçtır: ABD’nin bölgede çözülmesini engellemek, Mısır’ı İran’a yaklaştırmamak ve İsrail’in güvenliğini sağlamak.
İnceleyim:
1.) ABD’NİN ÇÖZÜLMESİNİ ENGELLEMEK
“Mısır’ı kaybeden ABD, bölgede çözülmeye başlar” gerçeğine uygun olarak, Kahire yeniden alt-eksene dahil edilmeye çalışılmaktadır.
ABD böylesi önemli bir hedef için “Küresel Antiterörizm Forumu” kurdu ve Türkiye’yi bu forumun eşbaşkan ilan etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da verdiği mesajlar, forumun ana ilkeleri gereğiydi. Erdoğan’ın içini boşaltarak, çarpıtarak sunduğu ve önerdiği laiklik, bu mesajların başında geliyordu.
2.) MISIR’I İRAN’A YAKLAŞTIRMAMAK
Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrası İran’la yakınlaşan Mısır’ın, Tahran’dan uzaklaştırılması gerekmektedir.
Kahire’nin Tahran’la diplomatik ilişkileri başlatması, Tahran’a Süveyş Kanalı’ndan geçiş izni vermesi, İran savaş gemilerini karasularına kabul etmesi, Gazze’ye ablukanın uygulandığı Refah Sınır Kapısı’nı aralaması, El Fetih ile Hamas’ı buluşturması ve en önemlisi İsrail’in güvenliğinin garantisi olan Camp David’i sorgulaması, Mübarek sonrası Mısır’ın dikkat çeken politikalarıdır.
Yeri gelmişken belirtelim. Davutoğlu’na uygulatılan politikaların temelini “İran’a markaj” belirlemektedir: Suriye’nin İran’dan koparılması gerektiğinde Davutoğlu Suriye ile yakınlaşmakta, Mısır’ın İran’ın etkisine girmesi engellenmek istendiğinde Davutoğlu Mısır’la yakınlaşmaktadır!
3.) İSRAİL’İN GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK
Mübarek’in devrilmesi, bölgede en çok İsrail’in çıkarlarını sarstı. Tel Aviv’in Mübarek’i savunabilmek için yaptığı girişimleri, Washington nezdindeki çabaları anımsanacaktır.
Çünkü Mısır İsrail’in güvenliğinin teminatıydı. Bu teminatın dayanağı 1979 tarihli Camp David anlaşmasıydu ve Hüsnü Mübarek de bu anlaşmanın teminatıydı!
İşte artık Mısır’da Camp David anlaşması sorgulanmaktadır: Mısır Başbakanı İsam Şerif, Camp David anlaşmasının “kutsal” bir anlaşma olmadığını, bölgenin çıkarları doğrultusunda değiştirilebileceğini söyledi.
Mübarek sonrasında, Mısır-İsrail ilişkilerinin bozulduğunu CFR de saptamaktadır. CFR’nin hazırladığı raporda, Mısır ile İsrail arasında 30 yıl boyunca süren “güçlü, yararlı ve sıcak” ilişkilerin sona erdiği belirtilmektedir.
İşte Davutoğlu, ABD adına Karadeniz-Nil ekseni oluşturarak, bozulan bu ilişkileri tamir etmeyi ve Mısır’ı yeniden İsrail’in kucağına sürmeyi de önüne görev olarak koymuş bulunuyor. Çünkü ancak İran’a yakınlaşması engellenecek bir Mısır’ın, yeniden İsrail eksenine oturtulması olasıdır.
Elbette sürecin nasıl sonuçlanacağı, bu çabaların dışında, hem Mısır’daki iç dinamiklere hem de bölgedeki İran merkezli dış dinamiklere bağlıdır.
ANA-EKSEN: ABD-AKP-İSRAİL
AKP’nin bölgede ABD adına attığı her adım artık İran’ı hedef almakta ve nesnel olarak İsrail’i korumaktadır.
Konu Mısır olduğunda da, füze kalkanı olduğunda da bu böyledir. Çünkü füze kalkanı da İran’ı hedef almakta ve İsrail’i korumaktadır.
Bu sonuç, AKP’nin BOP eşbaşkanı olarak Türkiye’yi yerleştirdiği ana-eksenden kaynaklanmaktadır. O ana-eksen “ABD-AKP-İsrail” eksenidir ve bölge karşıtıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Eylül 2011
İRAN’IN İKİ TESPİTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/09/2011
PKK-PJAK’a karşı operasyon yürüten İran, iki önemli tespit yapıyor:
1.) İran Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Bölümü Başkanı General Ali Şadmani, PKK-PJAK’ın ayakta kalma sebinin, Irak’ta onlara sağlanan güvenli ortamdan kaynaklandığını belirtiyor. General Şadmani, PKK-PJAK’ı ABD-İsrail-AB üçlüsü tarafından yaratılıp beslenen bir örgüt olarak tanımlıyor.
2.) PKK’nin “Türkiye, İran, Irak ve Suriye” dörtlüsünü hedef aldığını belirten General Şadmani, PKK’nin kökünün kurutulabilmesi için bu dörtlünün yakın işbirliği yapması gerektiğine dikkat çekiyor. Ancak Şadmani, Türkiye’nin ABD, İsrail ve NATO ilişkileri nedeniyle bu işbirliğinin akim kaldığını vurguluyor.
PKK’nin ABD’nin sağladığı güvenli ortamda büyüdüğü ve Türkiye’nin ABD ilişkileri nedeniyle PKK’ye karşı bölgesel ittifak oluşturulamadığı tespitleri, bölge açısından hayatidir.
ABD PKK’Yİ NASIL BÜYÜTÜYOR?
Tahran’ın tespitlerini biraz daha derinleştirelim ve Washington’un PKK’yi nasıl büyüttüğüne mercek tutalım:
1.) İran’ın da tespit ettiği gibi ABD Irak’ta güvenli bölge tahsis ederek PKK’yi büyütüyor: PKK’nin 2003 sonrasında çeşitli konularda “belirleyici kuvvet” pozisyonuna gelmesi, Aydınlık’ın da çok defa altını çizdiği gibi “ABD bölgeye ne zaman gelse, PKK büyüyor” gerçeğiyle ilgilidir.
2.) ABD silah yardımı yaparak PKK’yi büyütüyor: En son geçen hafta İran Kara Kuvvetleri Harekat komutanı General Ali Arateş, ABD’in Erbil’deki konsolosluğu aracılığıyla, geçen ay PKK’ye çok sayıda 120 mm’lik havan topu ve el telsizi verdiğini saptamıştı.
ABD’nin 1991’den beri PKK’ye silah sağladığını, TSK de, Jandarma Genel Komutanı seviyesinde saptamıştır.
3.) ABD, PKK’yi CIA’nın sağladığı “para trafiği” denetçiliği üzerinden besledi ve büyütüyor: Zaman zaman kimi PKK’lilerin çeşitli ülkelerde yakalanması, istihbarat örgütlerinin birbirleriyle mücadelesinin sonucudur. ABD’nin de zaman zaman kimi örgüt üyelerini uyuşturucu ticareti nedeniyle deşifre etmesi de, örgütü denetim altında tutma amacıyla ilgilidir.
4.) ABD, siyasal statü sağlayarak PKK’yi büyütüyor: ABD’nin PKK’ye Brüksel’den Oslo’ya kadar pek çok başkentte sağladığı siyasi olanaklar, örgüte uluslararası meşruiyet sağlamaya yöneliktir.
5.) ABD, BOP eşbaşkanlığı üzerinden PKK’yi büyütüyor: Tayyip Erdoğan’ın “ABD’nin Büyük Orrtadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” taahhaüdü 2005 yılında Diyarbakır Açılımı ile 2009 yılında da Kürt Açılımı ile ivme kazandı.
Öcalan’la yürütülen pazarlıklar, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devletini Türkiye’ye genişletme süreciyle ve Diyarbakır’ı “Büyük Kürdistan”a başkent yapmayla ilgilidir.
6.) ABD, TSK’nin elini tutarak PKK’yi büyütüyor: TSK’nin Kuzey Irak’tan çıkartılması için yapılan çuval operasyonuyla ve “2 sayfa 9 maddelik” sözleşmeye konulan maddeyle eli bağlanan TSK, sınır ötesi operasyonlardan uzak tutuluyor. Kamuoyunun baskısıyla 2008 yılında kapılan kara harekatı sırasında, ABD ve AKP ikilisin TSK’ye yaptığı “çabuk çık” baskısı belleklerdedir.
Türk Ordusu Ergenekon soruşturmalarıyla budanarak da, PKK’ye karşı eli bağlanıyor.
7.) ABD, Türkiye’yi bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirerek PKK’yi büyütüyor: Türkiye’nin AKP üzerinden İran ve Suriye’ye karşı izlediği politikalar, bir bölgesel ittifakın oluşmasını engellemektedir. Bu da PKK’ye karşı mücadeleyi zayıflatmaktadır.
BOP İÇİNDE MÜCADELE DEĞİL MÜZAKERE EDİLİR
İşte MİT – PKK, daha doğrusu AKP – PKK 5. Oslo görüşmesi, bu tespitler ışığında daha da anlamlıdır: Türkiye ya İran ve Suriye ile biraraya gelerek PKK’yi bitirecektir, ya da İran ve Suriye’ye düşmanlık yaparak PKK’yle müzakere yürütecektir.
ABD projelerine eşbaşkanlık yaparak, PKK ile mücadele değil ancak müzakere edilir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Eylül 2011
ABD’NİN YENİ SURİYE PLANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/09/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un kendisine “yeni eşbaşkanlık” görevini vermesinden hemen sonra Mısır, Tunus ve Libya’yı ziyaret etti. Erdoğan her üç ülkede de Suriye yönetimini hedef aldı.
Erdoğan, Mısır’da, “Suriye’de alevi – sünni çatışmasından kaygı duyduğunu” söyledi, Tunus’ta “Esad’ın kaybedeceğini” dile getirdi, Libya’da “halk kazanacak” dedi!
Erdoğan’ın Suriye’de olmayan bir tehlikeden “kaygı duyduğunu” söylemesi, “öldürülenlerin sünni, öldürenlerin alevi” olduğunu iddia etmesi, şüphesiz bir kışkırtmadır. Ama aynı zamanda ABD’nin yeni planının da işaretidir.
Peki nedir bu plan ve hangi şartların sonucu ortaya çıkmıştır?
ABD NEDEN SALDIRAMADI?
Önce şunu saptayalım: ABD’nin Suriye’ye saldırı olasılığı ortadan kalkmamakla birlikte oldukça zayıfladı.
Çünkü:
1.) ABD’nn BM’den Suriye’ye karşı Libya’dakine benzer bir karar çıkartması mümkün görünmüyor. BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip daimi üyelerinden Çin ve Rusya, Suriye’ye değil yaptırım, kınama kararı bile çıkmasına izin vermeyeceklerini açıkladılar.
2.) Diğer BRIC üyeleri, Brezilya ve Hindistan da, Suriye’ye açık destek verdiler.
3.) İran, ön cephe olarak Kuzey Irak’ta inisiyatifi ele geçirdi.
4.) Borcu olmayan Suriye, kendi kendine yetebilen ekonomik yapısı nedeniyle, yaptırımlara karşı oldukça dayanıklı. Bu durum iç cepheyi sağlam tutuyor.
5.) Suriye muhalefeti, hem Antalya hem de İstanbul toplantılarında, tüm taahhütlere rağmen birleştirilemedi. Tersine, muhalefetin içinde yer alan kimi unsurlar, Beşar Esad yönetiminin başlattığı reform sürecinden yararlanıp, yasal parti kurdular.
6.) “Katliam var” diye sınıra yığılan ve Türkiye’de çadırkentlere yerleştirilen Suriyeliler, Esad’ın kucaklayan tavrı nedeniyle zaman içinde ülkelerine döndüler. Böylece, “katliamdan kaçanları” korumaya yönelik bir NATO operasyonunun gerekçesi oluşamadı.
SÜPERNATO PARMAĞI OLARAK ERDOĞAN
İşte ABD, Suriye’ye saldırabilmek için yeni bir gerekçe oluşturmanın hazırlığındadır. Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışmasından kaygı duyduğunu” söylemesi, bu hazırlığın işaretidir.
Plan tipik bir NATO yöntemidir, SüperNATO uygulamasıdır:
Plana göre “öldürülen sünniler”, “öldüren alevilere” karşı kışkırtılacak, ayaklanacak, elinde silah bulunan aleviler sünnileri katledecek, sünniler kendilerini savunabilmek için silaha sarılacak ve gelişmeleri “iç meselesi” sayan komşusu, yaşanan katliama daha fazla seyirci kalamayıp, Suriye’ye müdahale edecek.
Suriye de normal şartlarda, kendisine müdahale eden komşusuna karşı duracaktır.
İşte ABD bu aşamada NATO’nun “birimize saldırı, hepimize saldırıdır” anlamına gelen 5. maddesini işleterek, Suriye’ye müdahale edecektir.
Malatya’daki AKP kalkanı da, bölgeye yayılacak savaş esnasında İsrail’i koruyacaktır!
SURİYE’NİN ABD İÇİN ANLAMI
Başta da söylediğimiz gibi Erdoğan bu planda, kendisine verilen yeni “eşbaşkanlık” görevi gereği rol almaktadır.
Clinton’un ilan ettiği bu eşbaşkanlık, ABD adına Büyük Ortadoğu’daki halk hareketlerine engel olacak, müdahale edecek, istikamet verecektir. Görevin tarifi böyledir.
Yeni eşbaşkanlık, ABD’nin kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini engelleyebilmek için, bölgede kendisine karşı olan ülkelerde “ayaklanma” çıkartabilmek ihtiyacı üzerine kuruldu. Çünkü Mısır’ı kaybetmemek, ancak Libya’ya saldırarak mümkündür!
ABD bölgeyi kaybetmemek için de Suriye’ye saldırmaya ihtiyaç duyuyor.
Yalnız ABD’nin ihtiyaçlarından ziyade, zorlukları belirleyici…. Bu nedenle, ilk plan gibi bu plan da işlemeyecek görünüyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2011
ERDOĞAN ÖCALAN’LA YÜZDE 95 ÖRTÜŞÜYOR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/09/2011
AKP’nin mavi havuzdaki yandaşları ikiye ayrıldı: Bir bölümü, “görüşmeyi kim sızdırdı” diyerek içeriği perdelerken, bir bölümü de görüşmeyi normalleştirme peşinde. Yeşil havuzdan yandaşlar ise hâlâ olayın şokundalar ve konuya henüz giremediler!
Biz görüşmeyi kimin sızdırdığını araştırmayı ilgililerine bırakıyor ve görüşmenin içeriğine bakıyoruz.
ERDOĞAN-ÖCALAN PAZARLIĞI
Ve o içeriğin tam merkezinde tek bir gerçek duruyor: PKK-MİT görüşmesinin kayıtları bir kez daha gösterdi ki AKP, PKK ile uzun süredir müzakere yapmaktadır. Daha doğrusu Erdoğan ve Öcalan, temsilcileri aracılığıyla pazarlık yapmaktadırlar. (Bakınız: AKP’nin PKK ile 19 müzakeresi, www.mehmetaliguller.com, 2 Kasım 2010)
Çeşitli kesimler konuyu hafifletmeye hatta müzakereyi, pazarlığı meşru gibi sunmaya gayret etse de Başbakan Erdoğan felaketin farkındadır ve bu nedenle görüşmeyi yine devlete yıkmaya kalkmaktadır.
BÜROKRAT DEĞİL BAŞBAKAN’IN ÖZEL TEMSİLCİSİ
Erdoğan, Tunus’ta, sızan PKK-MİT görüşmesiyle ilgili sorulara verdiği yanıtta, “Hükümet olarak İmralı ile görüşmeyiz. Ama devlet üzerine düşeni yapar” diyebiliyor hâlâ…
Oysa MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK’li muhataplarına söyledikleri ortada:
“(Başbakanlık) Müsteşar yardımcısıyım ama sayın Başbakanımızın özel temsilcisiyim. (…) Olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli, daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın Başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. (…) Sayın Başbakan bu noktada caddi olduğunu, samimi olduğunu, siyasi riski de yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi. (…) Hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye’deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye, realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın Başbakan beni görevlendirdi.”
Kaldı ki, Erdoğan Tunus’ta gazetecilere “Emre Bey’i de (Eski MİT Müsteşarı), Hakan Bey’i de gönül rahatlığı içerisinde İmralı’ya gönderdik” demektedir. Gönderen hükümet giden devletse, görüşen devlet mi olur?
ERDOĞAN’LA ÖCALAN’IN VİZYON BENZERLİĞİ
Asıl vahimi, Başbakan’ın temsilcisinin PKK’li muhataplarına söylediği, Başbakan Erdoğan ile Öcalan’ın vizyonlarının yüzde 95 benzerlik taşıdığı şeklindeki saptamasıdır:
“Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralı’daki çözüm iradesini, olaya iyi niyetle yaklaşımı, sayın Öcalan’ın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi, ulaştığı sonuçları, ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun yüzde doksan – doksan beş oranında, kendi çizdiği viyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım.”
HÜKÜMETTE GÖREV BÖLÜŞÜMÜ
Görüşmenin aslında Erdoğan ile Öcalan arasında bir pazarlık anlamı taşıdığını, görüşmede bulunan MİT Müsteşar Yardımcıs A.G.’nin şu sözleri de ortaya koymuyor mu:
“Geldiğimiz noktada, önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını, neyi yapıp, neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş. Adalet Bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor. Daha sonuç raporu çıkmamış. Bilmem ne bakanına bir görev vermiş, çalış bakalım, raporunu çıkart demiş…”
BOP DEVLETİ’NİN PAZARLIĞI
Peki Erdoğan ile Öcalan neyin pazarlığını yapıyorlar? Sadece silah bırakmayı mı, barajın düşürülmesini mi, Öcalan’ın özgürlüğünü mü, KCK davasının düşürülmesini mi, ana dilde eğitimi mi, özerkliği mi?
Tümünün toplamı olarak, yeni BOP devletini ve onun yeni anayasasını müzakere ediyorlar!
O BOP devletinin ismi “Türk-Kürt Federe Devleti”dir ve ikinci ile üçüncü İsrail’dir!
İşte bu devletin pazarlığı yapılmaktadır.
Ki hükümetin özel temsilcisi olarak Hakan Fidan, aslında Öcalan’ı meşru bir önderlik olarak kabul ettiklerini konuşmasında sık sık belirtmektedir!
Öcalan’ı meşru gören bir hükümetin ise aldığı yüzde 50 oya rağmen meşru olmadığı ortadadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Eylül 2011
KARAYILAN DA KUVVETE MEYLEDER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/09/2011
PKK’nin 2 numarası Murat Karayılan, Füze Kalkanı’nın Türkiye’ye yerleştirilmesinin, İran’a saldırı hazırlığının ilk adımı olduğunu belirtti. İran’a karşı uluslararası konseptte taraf olmak istemediklerini söyleyen Karayılan, PJAK’ın silahlı mücadeleden çok siyasal faaliyetlere ağırlık vermesini istedi.
Karayılan’ın sözleri, bu köşede ilk kez 23 Ağustos’da dile getirdiğimiz “İran Karayılan’ı bir süre alıkoyup, bölge olitikalarına baskıladı” iddiamızı somutladı!
ARAYA GİREN DOSTLAR
Karayılan’ın Fırat Haber Ajansı’na yaptığı son açıklamanın şu bölümü oldukça dikkat çekiyor:
“Daha önceden planlanan bir konsept temelinde İran Devleti’nin 16 Temmuz’da Kandil’e dönük başlayan harekatını çeşitli açılardan değerlendirmek mümkündür. Biz bunu daha önce de anlattık. O zaman 12-13 gün süren bir çatışma yaşandı. Daha sonra bazı dostlar araya girdi, birtakım görüşmeler yapıldı. O görüşmeler belli bir sonuca ulaşmadı. Bu sefer daha farklı kesimler aracı olmak üzere araya girdiler. Onların da sürdürdüğü görüşmeler nihayetinde belli bazı yerlerde tıkandı.”
Karayılan, aslında mevcut sorunun kendilerini de ilgilendirmediğine işaret ediyor: “Esasen sorun, İran-Irak arasında tartışmalı olan bazı stratejik tepelerdir. (…) PJAK ya da PKK kalkıp da İran-Irak sınırını mı düzeltecek? Böyle bir sorunu olamaz.”
Ateşkese değinen Karayılan, rolünü şöyle tarif ediyor: “KCK olarak bu ateşkesi hem destekliyoruz hem de bizzat geliştirilmesinde rol almış bulunuyoruz.”
Ve Karayılan İran’a yönelik tutumlarını da şu sözlerle ortaya koyuyor: “Biz hareket olarak İran’a karşı çatışmalı vaziyette olmak istemiyoruz.”
Karayılan PJAK’ın silah bırakacağını da belirtiyor: “Biz bundan sonra PJAK’ın aslında silahlı mücadeleden ziyade siyasal, örgütsel faaliyetlere ağırlık vermesinin daha doğru olacağını düşünüyoruz.”
KUVVET NEREDE, PKK ORADA
Kuşkusuz Doğu Perinçek’in de belirttiği gibi PKK bir karttır. Emperyalizmin, bölgede kullandığı bir kartıdır. Ancak yine Perinçek’in de daha önce belirttiği gibi “kuvvet nerede, Öcalan oradadır.”
Bu tezin dayanağı, ABD’nin bölgedeki varlığının PKK açısından sonucudur: ABD, 1991’de bölgeye girdiğinde PKK büyüdü. TSK 1995-1998 sürecinde Kuzey Irak’a girdiğinde PKK geriledi. ABD 2003’te yeniden bölgeye girdiğinde, PKK daha da büyüdü.
Ancak ABD bölgeden çıkacak. Savaşarak da olsa çıkacak!
İran’ın 2006 yılında Hizbullah üzerinden İsrail’i yendiği günden bu yana Tahran’ın bölgedeki etkisi büyümektedir. İran gün
geçtikçe inisiyatif alanını genişletmektedir. Öyle ki, ABD ile Irak’ın kuzeyinde “savaşa” tutuşmuştur.
İşte bu şartlarda, Karayılan da kuvvete meyletmektedir.
Karayılan’ın şu sözleri bu bakımdan önemlidir: “Böyle bir çatışma ne İran devletine hizmet eder, ne de PKK’ye hizmet eder. Böyle bir çatışmadan daha çok ABD ve Türkiye faydalanmış olur.”
ÇATIŞMA ALANI: KUZEY IRAK
Stratejik savunmadaki ABD’nin bölgesel hamle yapabilmesinin tek şartı, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirebilmesidir. Suriye, Füze kalkanı, Predator gibi konular Ankara ile Tahran’ın arasını açmaktadır. Ancak iki başkent arasındak ipleri daha da gerecek konu, Kuzey Irak’tır; Kuzay Irak’ta kimin nasıl komunlanacağıdır.
Kuzey Irak’taki tüm gelişmeleri bu açıdan okumak gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2011
GAZZE’YE PAPATYA FALI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/09/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce “Gazze’ye gideceğim” dedi. Sonra, “Mısır’a gidersem, Gazze’ye de giderim” diyerek aslında gidemeyeceğinin ilk sinyalini verdi. Ardından, “Gazze’ye gidip gitmeyeceğime, Mısır’da karar vereceğim” diyerek, gidemeyeceğini kesinkes ortaya koydu. Bir gün sonra, Mısır’ın zaten Gazze ziyaretine izin vermediği açıklandı. Ve son olarak Başbakan Erdoğan Mısır’a gideceği gün ilan etti: “Gazze’ye ziyaretim söz konusu değil.”
Yukarıda özetlediğimiz şu bir haftalık Gazze’ye gidip gidememe meselesi bile Türk dış politikasının nereye geldiğini göstermez mi? Bağımsız olmayan bir dış politikanın varacağı yer işte burasıdır; “gideceğim” diye yola çıkar, bir haftada “gitmem söz konusu değil” demek durumunda kalırsınız!
Bu bir haftada ABD’nin neler söylediğini de, dönemin kriptolarının ileride açılmasıyla öğreneceğiz.
Geçmeden belirtelim: Erdoğan’ın şimdi çıkıp, “Mavi Marmara’ya saldırı, aslında savaş nedeniydi” demesi de, dış politikanın iflasıdır: Savaş nedeniyse neden savaşmadın; değilse, neden “savaş nedeni” diyerek kırmızı çizgini sildirdin!
GAZZE ERDOĞAN İÇİN ARAÇ
Gazze’ye abluka, İsrail ile devrik Mısır lideri Hüsnü Mübarek’in ortak eylemiydi. İsrail denizden, Mısır karadan Refah sınır kapısını kapatarak, Gazze’ye abluka uyguluyordu. (Mübarek’in yıkılmasıyla ablukanın aralandığını, yeni yönetimin kapıyı sağlık gibi nedenlerle kısmen açtığını da anımsatalım)
İşte Mısır, bu kapıyı açmayacağını ilan etti ve Erdoğan’ın Gazze’ye geçişine izin vermedi. Yani Mısır Gazze’ye abluka uyguladı! Peki bu durumda, Gazze’ye abluka için İsrail’e “sert çıkan” Erdoğan’ın, Mısır’a da kükremesi gerekmez mi?
Bırakalım kükremeyi, Erdoğan’ın “bir daha da Davos’a gelmem” kıvamında Kahire’ye çıkışıp, “Refah sınır kapısını açmazsan, ben de Mısır’a gelmem” demesi gerekmez mi?
Gerekmez, çünkü Gazze, Erdoğan için sadece araç. Peki hangi politika ya da görev için araç?
TÜRKİYE’NİN DENGELEME GÖREVİ
Erdoğan’ın Mısır ziyaretinden en başta İsrail memnun. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü Türkiye uzmanı Gallia Lindenstrauss bu memnuniyeti şöyle açıklıyor: “Türkiye, Mısır üzerindeki olası İran etkisine karşı bir dengeleme görevi görüyor.”
Erdoğan’ın Davos’taki çıkışından beri altını çizdiğimiz işte tam da buydu: Türkiye’nin İran’ın bölgedeki etkisini kırması için bu ülkeyi yalnızlaştırması, bunun için de bölge ülkeleriyle “sıfır sorun” diyerek yakınlaşması gerekmekteydi. Ve bölgede Arap dostluğu kurabilmek için de İsrail karşıtı olmak şarttı!
‘YENİ EŞBAŞKANLIK’ ZİYARETİ
Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya ziyareti işte bu görevin gereğidir. Ki bu görev için ABD Erdoğan’a yeni bir eşbaşkanlık daha verdi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un açıklamasına göre Washington’un yeni kurduğu “Küresel Terörimle Mücadele Forumu”nun eşbaşkanlığını ABD ve Türkiye üstlenecek!
ABD’nin bu forumu, 14 Mart’ta AKP’ye İstanbul’da düzenlettirdiği “değişim liderleri zirvesi”nin de devamıdır. Bu zirvede Msır ve Tunus örneklerinin nasıl engelleneceği konuşulmuştu. Erdoğan, zirvedeki konuşmasında, “Ortaduğu ve Kuzey Afrika’daki değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz” demişti.
ABD’nin bu zirvesinden sonra da iki şey olmuştu: Bir yandan Mısır’da uzlaşma yolları aranarak, rejimin tamamen kaybedilmesi engellenmeye çalışılmış, bir yandan da Mısır’dan sonra Ürdün, Bayreyn, Yemen gibi ABD nüfuz alanı olan ülkelerdeki halk hareketlerinin etkisiz kalabilmesi için, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelerde kışkırtmayla ayaklanma başlatılmıştı.
Bitirirken belirtelim. ABD’nin Erdoğan’a yeni bir eşbaşkanlık daha vermesi, işlerin Washington açısından iyi gitmediğini gösterir.
Savaşta zor duruma düşen komutan, astlarına rütbe dağıtır! Eşbaşkanlık bir rütbe midir, o da ayrı mesele…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül 2011