Posts Tagged Avrupa

Rubio’nun ‘Hristiyan birliği’ mesajının anlamı

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee “Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin İsrail’in hakkı olduğunu” savundu. Neden? Çünkü Tevrat’a göre Tanrı o toprakları Yahudilere vaat etmiş!

“Siyonizm nedir” sorusunun yanıtı özetle budur. Eski bir Baptist papaz olan Huckabee de bu nedenle zaten kendisini Siyonist ilan etmektedir. 

Ama Siyonizm dinsel bir kavram olmanın ötesinde siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de örneğin önceki ABD Başkanı Joe Biden  “Siyonist olmanız için Yahudi olmanıza gerek yok. Ben bir Siyonistim.” demişti. Çünkü siyonizm Nathan Birnbaum’dan Theodor Herzl’e, oradan günümüze siyasallaşarak ve güncellenerek her dönemde “emperyalizmin çıkarının” aracı olmuştur. Bugün de ABD için “ileri karakolu” savunmak anlamındadır. Biden’ın “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.” demesi, meselenin en rafine açıklamasıdır.

Büyük İsrail’e işaretin anlamı

ABD, “Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin İsrail’in hakkı olduğunu” Tevrat’a dayandığı için mi savunuyor yoksa İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni kurma amacına uygunluğundan ötürü mü dini kullanıyor? Mesele budur.

Kuşkusuz en az İsrailli yöneticiler kadar dinci ABD’li yöneticiler de vardır ama çoğu durumda olduğu üzere din, siyasal hedefin “gerekçesi” olmuştur. O nedenle ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin Siyonizm çıkışından daha önemlisi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Avrupa’ya “Haçlı Batı ittifakı” önermesidir. Kaldı Huckabee’nin “Büyük İsrail”e işaret etmesi de Rubio’nun “Batı uygarlığını kurtarma” amacı içindedir.

Haçlı Batı ittifakı

Düzeninin yıkılmakta olduğu tespitlerine karşı ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubia Münih Güvenlik Konferansında Avrupa’ya “Batı uygarlığını birlikte kurtarmayı” teklif etti: “Birçok kişi Batı’nın egemenlik çağının sona erdiğine inanmaya başladı. (…) Dünyadaki yerimizi yeniden kazanacağız ve böylece bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden ‘medeniyet yok etme güçlerini’ caydıracağız. (…) Bugün burada bulunmamın amacı, ABD’nin yeni bir refah yüzyılına giden yolu çizdiğini ve bunu bir kez daha siz değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istediğimizi açıkça belirtmektir.” (state.gov. 14.2.2026)

Peki ABD “Batı egemenliğini” nasıl ayakta tutacak? “Hikayemiz Amerika kıtasına Hristiyanlığı getiren bir kaşifle başladı” diyen ve “Hristiyan inancını bugüne kutsal bir miras” olarak niteleyen Rubio, Avrupa’ya “Haçlı Batı ittifakı” öneriyor: “Bizler tek bir medeniyetin, Batı medeniyetinin bir parçasıyız. Yüzyıllarca süren ortak tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, atalarımız ve atalarımızın ortak medeniyet uğruna birlikte yaptıkları fedakarlıklarla şekillenen, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla birbirimize bağlıyız.”

Rubio üstelik Hristiyanlık vurgusunu konuşması boyunca defalarca yapıyor.

Batı’nın lokomotifliğinin sonu

Huckabee ya da Rubio’nun politik hedefleri dini referanslarla belirlemeye çalışmasının nedeni açık. Trump yönetimi, emperyalist ABD’nin çıkarlarını sağlayabilmek için “medeniyetler çatışması” temelli bir yaklaşımla Batı dünyasını, “Hristiyan + Musevi dünyası” diye formüle ederek bir işbirliği modeli inşa etmeye çalışıyor.

Mümkün mü? Batı, Hristiyan, Doğu, İslam, Çin diye medeniyetler (uygarlıklar) yoktur, kültürler vardır. Uygarlık sürekli uzayan bir trendir, üretim biçimini ve ilişkisini yenileyerek sıçrayan toplum bu uzun trene lokomotif olur, trene yön verir. Toplumların tarihi böyledir, inerler, çıkarlar… 

Huckabee ve Rubio’nunki türünden çareler, hiçbir zaman çözüm olmamıştır, en fazla sancıyı uzatmıştır. Doğum kaçınılmazdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

BM düzenine üç tehdit

Önce Davos’da, ardından Münih’te “uluslararası düzenin yıkıma uğradığı” saptandı. Uluslararası düzen dedikleri 1945 düzenidir, BM düzenidir. Yani II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin veto yetkili güvenlik konseyini oluşturdukları düzendir. Beş daimi üyenin nükleer gücü nedeniyle nükleer düzen de diyebiliriz. (Amerikan düzeni ise 1947 Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı ile 1945 düzenini ABD lehine bozan ikinci bir yoldur.)

Şimdi Avrupa, bu BM düzeninin yıkıma uğradığından yakınıyor ki Avrupa’nın iki üyesi, İngiltere ve Fransa, BM düzeninin en tepesindeki beşli konseyin üyesidir. 

Ama sorun şu ki bugüne gelinmesinde, yani BM düzeninin yıkıma uğramasında Avrupa’nın da payı ve suçu vardır.

BM düzenine NATO tehdidi

BM düzeni, dünden bugüne üç tehdit altında. 

İlk tehdit SSCB’nin dağılmasının ardından NATO’nun başlattığı saldırganlıktı. Bu saldırganlık önce Yugoslavya’yı parçalayarak, ardından da Rusya’ya doğru genişleyerek ilerledi.

Bugün her ne kadar Avrupa Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini BM düzenini bozan “egemenliğe karşı güç kullanımı” diye niteliyorsa da Rusya’nın müdahalesi bir neden değil sonuçtu. Düzeni asıl tehdit eden NATO genişlemesine karşı bir varlık-yokluk tepkisiydi. Askeri anlamda NATO kuşatmasına karşı bir yarma harekatıydı.

Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin patronluğunda NATO’nun bu saldırgan genişlemesine destek vererek, dahası bizzat Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol almasıyla, gerçekte BM düzenine ilk tehdidin bir parçası olmuştu.

BM düzenine İsrail tehdidi

BM düzenine ikinci tehdit, İsrail’in Filistin’i de aşarak yürüttüğü bölgesel saldırganlıktır. ABD ise beşli konseydeki veto yetkisiyle bu saldırganlığı dizginlemeye çalışan BM’nin elini kolunu bağlayarak BM düzenini arkadan vurmuştur. Elbette ABD doğrudan İsrail saldırganlığının askeri, mali ve siyasi sponsoru olarak BM düzenini önden de vurmuştur. 

Washington şimdi “BM Gazze’ye barış getiremedi ama ABD Başkanı getirdi” diyerek, Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu’nu alternatif BM’ye dönüştürme peşindedir. 

Almanya ve Japonya nükleer peşinde

BM düzenine üçüncü tehdit, nükleer tehdittir. 

Hayır, ABD, İsrail ve Avrupa’nın diline doladığı İran’ın nükleer çalışması değil tehdit olan. Ki İran uluslararası kurallara uyarak, tıpkı onlarca ülkenin yaptığı gibi askeri olmayan barışçıl nükleer çalışma yürütüyor. Ve Tahran yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını sürekli tekrarlıyor. Ki ilgili kurumlar da denetimlerinde bunu defalarca teyit ettiler. 

BM düzenine yönelik nükleer tehdit Almanya, Japonya ve Polonya’dan geliyor!

Almanya Başbakanı Friedrich Merz CFR’nin ünlü dergisinde yazdı: “Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık.” (Foreign Affairs, 13.2.2026)

Japonya’nın saldırgan Başbakanı Sanae Takaichi’nin danışmanı Japon medyasına konuştu, “Japonya artık kendi nükleer caydırıcılığını geliştirmeyi düşünmeli” dedi. 

Yani 1945’in iki faşist mağlubu, Almanya ve Japonya birkaç yıldır başlattıkları askerileşmeyi ve silahlanmayı, şimdi nükleer ile taçlandırmak istiyorlar. 

Onlara Avrupa’da merkezi bir güç olma peşindeki Polonya da dahil oldu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, “Rusya tehdidi gerekçesini göstererek Polonya’nın kendi nükleer silah programını geliştirmesi gerektiğini” belirtti. 

Çin’in rolü

Çin ise tersine “BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesini” savunuyor. O nedenle Çin ve Rusya, BM düzeninin iyi-kötü hâlâ sürebiliyor olmasının dayanakları durumunda.

“BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesi” ise BM Güvenlik Konseyi’nin reformuyla geliştirilebilir. Bunda kriter ise Güney Amerika ve Afrika’nın da BM Güvenlik Konseyi’nde doğrudan temsil edilebilmesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Şubat 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Grönland ve NATO gerçeği

Trump yönetimi, Batı yarım küreyi Çin’e kapatabilmek için yeni-Monroe doktrini ilan etti. Gerçi bölgenin en kuzeyindeki Grönland’a çökmek istemesinin de temel nedeni Çin ve sonra Rusya ama mesele haliyle bir ABD-AB sorununa, hatta NATO içinde bir krize dönüşüyor. Zira ABD’nin çökmek istediği Grönland Danimarka toprağı ve Danimarka hem AB hem NATO üyesi.

Amerikan düzeni

Emperyalist ABD’nin Venezuela’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, Danimarka toprağı Grönland için “ya bana verin ya da zorla alırım” demesi, Panama kanalına el koymaya çalışması, Kanada’yı 51. eyalet yapmak istemesi, bir nevi “ABD’nin kendi kurduğu düzeni kendisinin yıkması” olarak değerlendiriliyor. Şu farkla:

Aslında “Amerikan düzeni” de bir ölçüde böyleydi: ABD’nin Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya saldırması Amerikan düzeniydi; Güney Amerika ülkelerinden Ortadoğu ülkelerine darbeler yapması Amerikan düzeniydi; dünyanın pek çok ülkesinde siyasilere suikastler yapması Amerikan düzeniydi…

Trump’ın Venezuela ve Grönland operasyonları ise çözülmekte olan düzenden kalanlar üzerine oturma saldırılarıdır. Dolayısıyla bu hamleleri kıdemli meslektaşım Hasan Bögün’ün ifadesiyle,”ABD’nin yeniden paylaşma talebi” diye de yorumlayabiliriz.

ABD’nin yeni düzen çabası

ABD hegemonyası artarken “Amerikan düzeni” operasyonları ABD’nin müttefiklerini de olumlu etkiledi, ABD hegemonyası gerilerken “Amerikan düzeninden kalanları koruma ve yeniden paylaşma talepli yeni düzen” operasyonları ise doğrudan ABD müttefiklerini de hedef almaya başladı. İşte Grönland krizi budur.

Geleceğin güç mücadelesi Arktik Okyanusunda. Buzulların erimesi yeni rezervler ortaya çıkarıyor. Yeni teknoloji için gereken nadir elementler var bölgede. Ayrıca ortaya çıkmaya başlayan kuzey rotasının kısalığı ve daha ekonomik olması da Arktik’i önemli yapıyor.

Emperyalist ABD bu nedenle Grönland’a çökmek istiyor ve bunu da “Grönland’ın etrafında Çin ve Rus gemileri kabul edilemez” diyerek gerekçelendirmeye çalışıyor.

ABD NATO’nun patronudur

Artık Trump işi açıktan tehdide dönüştürdü: “Grönland’a ihtiyacımız var. Amerikan çıkarları için hayati öneme sahip. Güzellikle vermezse Danimarka’nın ekonomisini çökertirim.”

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise topraklarına yönelik bu tehdit karşısında, Danimarka’nın bir NATO ülkesi olduğunu anımsatarak, “Eğer ABD başka bir NATO ülkesine saldırırsa NATO biter” diyor özetle, 4. ve 5. maddeleri de düşünerek…

Oysa NATO üyelerinin anlamadığı asıl gerçek şudur: O maddeler ABD isterse çalışır ve ABD NATO’nun patronudur. Bunu da Danimarka üzerinden tüm NATO üyelerine parmak sallayarak  Trump’ın Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller anımsatıyor: “Grönland ABD’nin olacak ve kimse bu konuda ABD ile savaşmayacak.”

Öyle olduğu için de Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya İspanya ve Danimarka liderlerinin imzaladığı “Grönland Hakkında Ortak Bildiri” ABD’yi açıktan uyaramıyor.

NATO kalkan değildir

Görüldüğü üzere Neo-Nazi Trump, artık “müttefiklerinin” bahçelerine de çökme peşinde!

Yıllardır Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağının emperyalist ABD olduğunu söylüyoruz, NATO’ya neden karşı olduğumuzu anlatıyoruz. Bu tehdidi gören kimi güvenlik bürokrasisi kökenli aydınlarımızın tezi ise “NATO’da kalarak ABD’den korunmak” şeklindeydi. 

NATO’nun eşitler kulübü olmadığını anlatmaya çalıştık. ABD’nin Türk ekonomisini çökertme operasyonlarının NATO’nun bir kalkan olmadığını ortaya koyduğuna işaret ettik.

İşte geldiğimiz yer burasıdır: NATO demokrasisinin ABD’ye kadar demokrasi olduğu ve NATO’nun ABD karşısında üyelerine kalkan olmayacağı artık görülüyor olmalı… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2026 

, , , , ,

Yorum bırakın

Avrasya güvenlik mimarisi

Türkiye’nin güvenliği Avrupa güvenlik mimarisinin mi yoksa Avrasya güvenlik mimarisinin mi içinde olmalıdır? Bu soru, önümüzdeki dönemin en temel sorusudur.

Çok kutuplu dünya inşası, ABD ile AB’nin ilişkilerindeki yeni dönem, Asya’nın yükselişi gibi etkenler, bu sorunun yanıtını daha yakıcı hale getiriyor.

Rusya’yı hedef alan stratejilerin açmazı

Rusya’nın yeri konusu, coğrafyamızın son iki yüzyıldaki en önemli sorunlarından biri olmuştur. 19. yüzyılın başında Napolyon Fransa’sının, 20. yüzyılın ortalarına doğru Hitler Almanya’sının Rusya’yı hedef alan genişleme stratejileri büyük yıkım yarattı. SSCB’nin dağılması sonrasında ABD’nin NATO’yu Doğu Avrupa’da Rusya’ya doğru genişletme stratejisi de benzer niteliktedir. 

30 yıldır süren bu genişleme, en sonunda Rusya’nın çevrelemeyi yarma harekatıyla başka bir boyut kazandı. ABD’nin şimdi Ukrayna’da barış aramak zorunda kalmasının bir nedeni de bunun sürdürülemezliği… 

Konu, daha önce bu köşede incelediğimiz gibi ABD’nin Rusya-Çin ortaklığını zayıflatma stratejik amacını da içeriyor ama Avrupa’yla ilişkisine olumsuz yansıma potansiyeli de taşıyor. Son tahlilde “nasıl bir güvenlik mimarisi” sorusunun yanıtına dayanıyor elbette.

Türkiye için tuzak

Biden dönemi ABD’si, Avrupa ile Rusya arasına yeni bir demir perde inşa ederek, Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisiyle Moskova’yı batısından ve güneyinden geri çekilmeye zorlamayı esas almıştı, tutmadı. Trump dönemi, şimdilik bu stratejiyi değiştirme iradesini ortaya koyuyor, sürdürüp sürdüremeyeceği hâlâ kesin değil.

Avrupa, bu belirsizlik nedeniyle “Avrupa güvenlik mimarisi” için yeni bir savunma yol haritası hazırlıyor. Bunun Türkiye’ye fırsatlar doğurduğunu düşünen iktidarın, güvenlik katkısı sunarak AB üyeliğini zorlamaya çalıştığını daha önce incelemiştik. 

Risk şuydu: Avrupa güvenlik mimarisi, tehdidin Rusya olmasına göre bir savunma planı hazırlıyor. Bu, haliyle Ankara’yı Moskova’yla karşı karşıya getiren bir durum.

Nitekim İngiltere “güvenlik koalisyonu” adı altında Türkiye de dahil Ukrayna’ya asker göndermeyi tasarlıyor; Fransa Savunma Bakanı Lecornu “Avrupa’nın savunması Karadeniz’deki güç dengesi dikkate alınmadan düşünülemez” diyor; Polonya Başbakanı Tusk “Ankara, Avrupa’nın güvenlik çabalarına katılım yollarını nasıl artırabilir, Türkiye ziyaretimde bunu masaya yatıracağız” diyerek Ankara’ya geliyor; Almanya Başbakanı Scholz Türkiye’yi 20-21 Mart’ta yapılacak AB liderleri zirvesine davet ediyor…

Tek kıta, tek güvenlik

Görüleceği üzere Türkiye’nin “Avrupa güvenlik mimarisine” katkı koyması demek, Avrupa adına Rusya’yla karşı karşıya gelmesi demektir. 

Daha geniş planda şöyle de söyleyebiliriz: Rusyasız bir Avrupa güvenlik mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demek.

Peki bu Brüksel için, Londra için, Paris için, Berlin için, hatta Ankara için bir çıkmaz mı? Bu coğrafyanın güvenlik mimarisi Rusya’ya karşı bir “Avrupa güvenlik mimarisi” olmak zorunda mı? 

Değil elbette. Çünkü aslında coğrafi olarak Avrupa başka, Asya başka kıta değil öncelikle. İkisini birbirinden ayıran bir okyanus yok ve ikisi birden tek bir kıtayı oluşturuyor. Buna Avrupa + Asya üzerinden pek tabii ki Avrasya diyebiliriz. 

Türkiye’nin stratejik ihtiyacı

İşte “Avrupa güvenlik mimari” yerine “Avrasya güvenlik mimarisi” inşası amaçlanırsa ve buradan hareketle hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, çıkmaz denilenden çıkılır. Rusya zaten bunu istiyor. ABD’nin barış masası kurmaya çalıştığı süreçte Moskova bunu yeniden gündeme getirdi. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov, “Avrasya’da tüm kıta ülkelerine açık bir güvenlik mimarisi oluşturulabilir” dedi.

Ankara, AB üyeliği hayaliyle Avrupa’ya güvenlik katkısı sağlayarak Rusya’yla düşman olmak yerine, “Avrasya güvenlik mimarisi” ihtiyacını gündeme taşımalıdır. Aslında Avrasya güvenlik mimarisinin inşasına en çok ihtiyaç duyan ülkelerin başında da coğrafyası nedeniyle Türkiye gelmektedir. 

Ankara’nın 21. yüzyılın ikinci çeyreğindeki stratejik yaklaşımı bu olmalıdır. Karadeniz’in güvenliğinin de, Akdeniz’de işbirliğinin de, hatta Kürtlerin ve Türklerin ortak yararına bir bölgesel çözümün de zemini Avrasya güvenlik mimarisidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

CIA-MI6’nın ortak mesajı kimlere?

Eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile seçim yarışında yaptığı canlı yayın tartışmasında tekrarladı: “Seçildiğimde 24 saat içerisinde Ukrayna’daki savaşı durduracağım.”

Trump’ın bunu gerçekleştirebilmesi için Amerikan mali sermaye sınıfını hem seçimde hem de seçim sonrasındaki iç mücadelede yenebilmesi gerekiyor. Zira Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen asıl kesim mali sermayedir, finans kapitaldir… 

Burns ve Moore’un ortak mesajı

CIA-MI6 şeflerinin ortak deklarasyonu da aslında bir yönüyle Trump’a ve onu destekleyen sermaye kesimlerine, bir yönüyle de Avrupa’ya mesajdır.

CIA Direktörü William J. Burns ile MI6 Başkanı Richard Moore’un ortak kaleme aldıkları ve 7 Eylül’de Financial Times’ta yayınlanan makale, üç temel mesaj veriyor: 

1) Artık çekişmeli bir uluslararası sistem var ve CIA ile MI6 birlikte direniyor ama bu işbirliğini özel sektörle olan ortaklık ağıyla güçlendirmeliyiz.

2) ABD ve İngiltere, Ukrayna’yı savunmaktan vazgeçemez.

3) CIA ve MI6 için asıl zorluk Çin’dir; buna göre hazırlanıyoruz. Çin’i Rusya, Ortadoğu ve ekonomi alanındaki mücadele izliyor.

Scholz’un çıkışı

Ukrayna’nın Kursk saldırısı 5 Kasım seçimi öncesinde ABD’yi “uzun savaş” stratejisinde tutmak için CIA ve Pentagon tarafından planlanmış bir saldırıydı. Ukrayna Batı’nın büyük desteğiyle bin kilometrekarelik alanı köprü başı yapmaya çalışırken, Rusya bu süreçte Donetsk’in batısında bunun bir kaç katı alanı ele geçirdi.

Kurks’teki durum, ABD mali sermaye sınıfını memnun edemese de, Alman sanayi sınıfı için yeni bir hamle yapma fırsatı doğurdu muhtemelen. Alman Şansölyesi Olaf Scholz’un şu çıkışı buna işaret olmalı: “Ukrayna’da barışla ilgili yeni bir konferans daha yapılmalı. Üstelik Rusya da müzakere masasında olmalı. Bu görevi şimdi yerine getirmeliyiz.”

Amerikan mali sermayesi, askeri endüstrisi, enerji şirketleri Ukrayna’da savaşın uzamasından memnun ama savaş uzadıkça bu Alman sanayisini zayıflatıyor. Geçen yıl binlerce şirket iflas etmişti, bu yıl sayı daha da arttı: Almanya’daki iflas eden şirket sayısı, bu yılın ilk yarısında, geçen yıla göre yüzde 24,9 artarak, 10 bin 702 şirketin iflasına ulaştı.

Draghi’nin raporu

Ukrayna krizi sadece Almana’yı değil, Avrupa’yı tümden olumsuz etkiledi. ABD’nin Avrupa’yı Rusya’ya karşı yaptırımlara zorlaması, Rusya-Avrupa ucuz enerji işbirliğini kesmesi Avrupa ülkelerinin ekonomilerini çok olumsuz etkiledi. 

İşte Avrupa Komisyonu bu amaçla Eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı ve Eski İtalya Başbakanı Mario Draghi’den “Avrupa sanayisi için yeni bir çıkış/çare stratejisi” hazırlamasını istemişti. Draghi raporunu bu hafta sundu. Özetle rapor AB’nin yılda ek 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı olduğuna işaret ediyor! Rapor ayrıca “kamu desteği olmadan özel sektör finansmanının yetmeyeceğini” saptıyor ve AB düzeyinde yeni vergi çağrısı yapıyor.

İşin daha önemli yanı ise Draghi’nin Avrupa Parlamentosu üyelerine ve daha sonra  üye ülke diplomatlarına yaptığı sunumlarda, hem Çin’den ama hem de ABD’den, “Avrupa’nın ekonomik rakipleri” diye bahsetmesi oldu.

Final değil başlangıç

Kısacası ABD’de Donald Trump ile mali sermaye, Avrupa’da stratejik özerkçilerle transatlantikçiler, Almanya içinde “iki Almanya” çarpışıyor. 

5 Kasım ise final değil, yeni bir başlangıç olacak.

Peki Türkiye bu tablodan nasıl etkilenecek, bu çelişmelerden yararlanabilecek mi? Bizim için ise asıl mesele bu elbette…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2024

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Avrupa Parlamentosunda Amerikancılık kaybetti

Avrupa Parlamentosu (AP) seçim sonuçları, genişçe bir genelleme ile “aşırı sağın zaferi” olarak yorumlanıyor. Elbette oylarını artıran partileri “aşırı sağ” diye nitelemek doğrudur.

Ancak neden-sonuç ilişkisi kurmadan ve “aşırı sağın” neden yükseldiğini analiz etmeden konuyu “faşizm geliyor” darlığıyla yorumlamak da yanlıştır. Çünkü “aşırı sağın” kazanması kadar, hangi ekonomi-politik çizginin kaybettiği de önemlidir.

AP’de 2019 – 2024 değişimi

Cumhuriyet gazetesinin bugün birinci sayfasından verdiği Avrupa Parlamentosu 2019 (705 sandalye) – 2024 (720 sandalye) seçim kıyaslaması grafiğine göre değişim şöyle:

Sol grup 1 sandalye kaybetmiş (37-36).

Sosyalistler ve Demokratlar 4 sandalye kaybetmiş (139-135).

Yeşiller 18 sandalye kaybetmiş (71-53).

Liberaller ve Merkez 23 sandalye kaybetmiş (102-79).

Hristiyan Demokratlar 10 sandalye kazanmış (176-186).

Aşırı sağcı denilen Muhafazakarlar ve Reformistler 4 sandalye kazanmış (69-73).

Aşırı sağcı denilen Kimlik ve Demokrasi grubu 9 sandalye kazanmış (49-58).

Bir gruba dahil olmayanlar ise 38 sandalye artırmış (62-100).

Görüldüğü üzere asıl kaybedenler Avrupa’yı yöneten Liberal, Merkez, Yeşil ve kısmen Sosyal Demokratlardır. 

Ukrayna, ekonomi ve göç kaybettirdi

Peki liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat yönetenler neden kaybetti? Hepsi birbirine bağlı üç temel neden olduğu anlaşılıyor:

1) ABD’nin Ukrayna savaşına destek verdiler. 

2) Yönettikleri ülkelerin ekonomileri sıkıntıda.

3) Göç sorunu.

Oylarını artıran partilerin ise neredeyse tamamı ABD’nin stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermeye itiraz ediyorlar. Ukrayna’nın askeri ve ekonomik olarak desteklenmesine karşı çıkıyorlar. 

Oylarını artıran partilerin bir bölümü Rusya’ya yaptırımları onaylamıyorlar, çünkü bunun ekonomiye faturası olduğunu belirtiyorlar. 

Oylarını artıran partilerin neredeyse tamamı mevcut göç politikasına karşı çıkıyor, bunun ekonomiden demografik değişime bir çok sorun doğurduğunu savunuyolar. 

Görüldüğü üzere üç konu da birbirine bağlı. ABD stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermek Avrupa ekonomilerini vurdu, Polonya başta bazı ülkeler Ukraynalı göçmenlerden rahatsız. 

Asya, Ortadoğu ve Afrika kaynaklı göçler de son tahlilde emperyalist ABD’nin işgalciliğinin sonucudur. ABD’nin ve ona eklemlenen Avrupa’nın Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Afrika’daki işgal ve müdahaleleri küresel göç krizinin asıl nedenidir. Bu nedene itiraz etmeden ve bu nedeni değiştirecek politikalar savunmadan salt yabancı düşmanlığı yapmak elbette aşırı sağcılıktır, ırkçılıktır, neofaşizmdir. Göç sorunu üzerinden oylarını artıran partilerin bir kısmı o nedene itiraz ediyor, bir kısmı ek olarak o nedeni değiştirecek politikalar savunuyor ama önemli bir kısmı da ne yazık ki sadece yabancı düşmanlığı, renk düşmanlığı, din düşmanlığı yapıyor.

Çare: Stratejik özerklik

Avrupa’yı ABD’nin stratejisine eklemleyerek Ukrayna cephesinde kan kaybettirenler liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat iktidarlardır. Bu emperyalist tutumları nedeniyle bu partiler de fiilen aşırı sağcıdır!

Ve daha önemlisi, bu iktidar partilerin ekonomi-politikaları nedeniyle Avrupa’da ırkçılık, yabancı düşmanlığı yükselmektedir: Müziğinden edebiyatına kaba bir Rus karşıtlığı bu iktidarların yönetiminde oldu. Avrupa’ya girmeye çalışan göçmenler bu iktidarların yönetiminde baskı görüyor ve kovuluyor. Türkiye başta kimi sınır ülkelerle fon karşılığı anlaşma yaparak “tampon” oluşturanlar da bu iktidarlardır. Uluslararası hukuku ayaklar altına alarak Rus varlıklarına el koymayı tartışanlar da bu iktidarlardır. ABD’nin savaş aygıtı NATO içinde Rusya’dan Çin’e küresel bir savaş stratejisine soyunan da bu iktidarlardır. Rusya’dan ucuz enerjiyi kesip ABD’den pahalı enerji alarak ve Ukrayna’yı fonlayarak ekonomiyi bozan ve bunun faturasını şirketlere değil halka kesen de bu iktidarlardır. 

Kısacası Avrupa’yı yönetenler, ABD’ye verdikleri savaş desteği ve bunun ekonomi ile göçe faturası nedeniyle oy kaybettiler. “Aşırı sağ yükseliyor” korkusu üzerinden pozisyonlarını korumaya çalışarak değil, ABD stratejisinden koparak tabloyu düzeltebilirler. Çare, stratejik özerkliktir, Avrupa güvenlik mimarisinin inşası konusundan ABD’yi çıkartmaktır, ABD’den bağımsız Çin ve Rusya’yla ilişki yürütmektir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Haziran 2024

, , , , , , , ,

4 Yorum

Avrupa’yı Nazilerden kim kurtardı?

II. Dünya Savaşı, emperyalistler arasındaki savaş boyutuyla I. Dünya Savaşı’nın devamıdır. Hatta İngiliz-Fransız emperyalizmi, çelişmeyi kapitalizm ile sosyalizm arasında bir çatışmaya dönüştürme stratejisi gereği, başta Nazi saldırganlığını Sovyetler Birliği’nin üstüne sürme politikasını uyguladılar. 

Emperyalistlerin niyetlerini doğru saptayan SSCB, Almanya ile ekonomik anlaşma yaparak, kendisini hedef alması kaçınılmaz saldırıya karşı hazırlık yapmak üzere zaman kazanma taktiği uyguladı.

Almanya 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırdığında bile, İngiltere-Fransa ikilisinin Avrupa’nın kapitalist başkentlerini hedef alan Nazileri ilk sosyalist devletin üzerine sürebilme hayali devam ediyordu. Ve ne acı ki o hayalin faturasını işgale uğrayan Avrupa’nın halkları ödedi.

Hitler’le anlaşma aradılar

Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Maurice Thorez bu gerçeği şu sözleriyle ortaya koyuyordu: “Bizim yöneticilerimiz Hitler’i öfkelendirmek istemedi. Onlar, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldıracağı gün kendisiyle gizlice anlaşacakları ümidini besliyordu.”

İngiltere ve Fransa’nın bu tutumu, savaş sonrası Nürnberg Duruşması kayıtlarına da geçti. Alman General Alfred Jodl şöyle diyordu: “Batıdaki 110 Fransız ve İngiliz tümeni, 23 Alman tümeni karşısında tamamen eylemsiz kaldıkları için biz bir savaş felaketinden kurtulmuş olduk.”

İngiliz General Bernard Montgomery de anılarında belirtiyordu: “Almanya Polonya’yı yuttuğunda Fransa ve İngiltere’nin kılı kıpardamamıştı.” Çünkü o süreçte özellikle Fransa’da kimi siyasetçiler hâlâ Hitler’le bir anlaşma arıyordu. 

ABD de Hitler’in Polonya’yı yutmasından beş gün sonra “tarafsızlık politikası” uygulayacağını ilan ediyordu. Sonuç olarak Hitler bu durumu, 1940’ın başına kadar “barış manevraları” ile kullanarak zaman kazanıyor, konumunu güçlendiriyordu. 

ABD ikinci cepheyi geciktirdi

Bu uzun girişi şundan yaptık: ABD ve Fransa liderleri, Avrupa’yı Nazilerden kurtardığı iddiasıyla Normandiya Çıkarması’nın 80. yılını kutluyor. Oysa Avrupa’yı Nazilerden kurtaran Normandiya Çıkarması değildir, milyonlarca emekçisinin canı pahasıha Sovyetler Birliği’dir!

Yukarıda özetlediğimiz sürecin devamında Naziler, 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekatı ile SSCB’ye saldırdı ve Moskova önlerine kadar geldi. Sovyet emekçilerinin büyük direnişi ve ardından 2 Şubat 1943’te Alman birliklerinin Stalingrad’da teslim oluşuyla II. Dünya Savaşı’nın gidişatı değişmeye başladı. Sonrasında Almanlar adım adım önce SSCB’den ardından Doğu Avrupa’dan çıkarıldı. 

Savaş boyunca SSCB lideri Stalin, ABD ve İngiltere’den Avrupa’da bir “ikinci cephe” açmalarını istedi. Ancak ABD ve İngiltere ağırdan aldı, çünkü Nazileri geriletmeye başlayan komünistlerin güç kaybetmesini istiyorlardı. İşte bu nedenle ikinci cepheyi ancak Haziran 1944’te açtılar. ABD’li General Dwight Eisenhower komutasında Amerikan ve İngiliz birlikleri Fransa sahillerinden Normandiya Çıkarması’nı yaptılar. Çünkü daha fazla gecikirseler, Almanya’ya kadar dayanmış olan SSCB güçleri Avrupa’nın diğer ucundan çıkabilirdi!

Avrupa’yı Sovyet emekçiler kurtardı

Sonuç olarak Nazi hükümet merkezi Berlin 2 Mayıs 1945’te kente giren Sovyet birliklerine, batıdaki kuvvetleri 7 Mayıs’ta, doğudaki kuvvetleri 9 Mayıs’ta teslim oldu. 

Normandiya Çıkarması’nın gecikmesinin faturasını bedenleriyle milyonlarca Sovyet emekçisi ödedi. Ama 80 yıl sonra “Avrupa’yı Nazilerden kurtardık” diye kaymağını emperyalistler yemeye çalışıyor. Üstelik tıpkı Amerikan şirketlerinin savaşın ilk dönemi boyunca Nazilerle ticareti sürdürmesindeki ikiyüzlülük gibi, şimdi de Normandiya Çıkarması’nı Ukrayna’ya desteğe dönüştürmeye çalışıyorlar.

Unutulmamalı: Bolşevikler 1917’de Çarlık Rusya’sını yıkıp ilk sosyalist devleti inşa etmeye başladığında, Avrupalı emperyalistler bir süre Kızıl Ordu’ya karşı Beyaz Ordu’yu destekleyerek sosyalistleri ezmeye çalıştı. İngiltere 1924’te, ABD ise 1933’te SSCB’yi tanıyabildi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın