Posts Tagged Çin

AFGANİSTAN’DA ABD-ÇİN FARKI

Çin’in uluslararası ilişkilerine karşıt olan kesimlerin kullandığı en önemli argüman, bu ülkenin de ABD gibi emperyalist olduğu iddiasıdır. Hatta bazıları, Çin’i ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist devlet olmakla suçlarlar.

Bu iddiaların ortaya çıkmasının en önemli nedeni, “sosyalist piyasa ekonomisi” uygulayan Pekin yönetiminin son yıllarda Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kadar hemen her yerde yatırım yapması ve ticari anlaşmalar imzalamasıdır.

Kapitalist emperyalizmi bir ekonomi-politik kavramdan ziyade salt ekonomik bir kavram olarak ele alanlar, başta Çin olmak üzere uluslararası yatırım yapan her devleti “emperyalist” olarak adlandırıyorlar.

Büyük kapitalist devletleri geçtik, İran ve Türkiye gibi ülkeler bile Ortadoğu’da emperyalist olmakla suçlanıyor. Kavramı, kapitalizm çağındaki anlamıyla değil de imparatorluklar çağındaki anlamıyla kullanıyorlar.

Oysa emperyalizm kavramının çağımızdaki anlamı, “silahlı güç” kullanımı dahil, her yöntemi kullanarak hedef ülkeyi kendi pazarına eklemlemektir.

Peki, bu teorik temel bağlamında, Çin’in Afganistan’la yaptığı petrol anlaşması emperyalist bir ilişki olarak değerlendirilebilir mi? İnceleyelim:

KÂRIN YÜZDE 70’İ AFGANİSTAN’A

Afganistan-Çin petrol anlaşması bugün imzalıyor. Çin’in devlete ait Ulusal Petrol Kuruluşu, bu anlaşmayla Afganistan’da petrol üreten ilk yabancı firma olacak.

Afganistan Maden Bakanlığı, Çin kuruluşunun Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Sari Pul ve Faryab bölgelerinde faaliyet göstereceğini açıkladı. Amuderya nehri havzası olarak bilinen bölgede ilk hesaplara göre 87 milyon varil petrol rezervi var.

Tabi Çin ile Afganistan arasındaki anlaşmanın en önemli özelliği, Pekin’in, kârın yüzde 70’ini Kabil’e bırakıyor oluşu!

ABD, AFGANİSTAN’I KAYBETTİ

Çin, NATO işgali altındaki Afganistan’da pek çok açıdan ilk sırada bulunuyor.

Örneğin Çin, 2007 yılında dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan Afganistan-Aynak sahasının işletme hakkını aldı. Çin, bu maden projesine ilk iki yılda tam 4 milyar dolarlık yatırım yaptı. Çin, madenin elektrik ihtiyacını karşılamak için de 400 megavatlık enerji santrali kurdu; ki bu santral başkent Kabil’in enerji ihtiyacının çoğunluğunu karşılıyor!

Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında da Aynak sahasına 3 milyar dolarlık “ek yatırım” yaptı.  Yatırımın önemi, Afganistan’ın gayrisafi milli hasılasının 7.5 milyar dolar olduğu göz önönüne alınırsa, daha iyi anlaşılır.

Dönemin Afganistan Maden Bakanı Muhammed İbrahim Adil, 5 yıl içerisinde bu projeden sadece vergi geliri olarak 2 milyar dolar elde edeceklerini belirtmişti.

Çin, 2009’da, Afganistan’ın digital telefon hatları projesini de aldı. Santrallerin kontrolü ve işletmesi de Çinli mühendisler tarafından yapılıyor. Böylece Pekin, NATO işgali altındaki Afganistan’ın telekomünikasyon güvenliğini kontrol altına almış oldu.

NYT: KAYMAĞI ÇİN YİYOR

Çin’in ABD’ye karşı başarısı, örneğin New York Times da, Robert Kaplan tarafından “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar, ama işin kaymağını Çinliler yiyor” şeklinde analiz edilse de meseleye Afgan halkının çıkarları açısından bakmak gerekiyor.

Ve yatırımın büyüklüğü ile kârın çoğunluğunun Afganistan devletine bırakılması, Çin ile ABD’nin yatırım anlayışının farkını ortaya koyuyor.

ABD kanla kâr elde etme peşindedir, Çin ise karşılıklı yarar gözetmektedir. Yani “kazan-kazan” demektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Aralık 2011

, , ,

1 Yorum

MUSTAFA KEMAL ve RUSYA’YLA İTTİFAK

Prof. Dr. Anıl Çeçen’in “Rusya ve Çin emperyalisttir, ittifak yapılmaz” tezine itirazımıza çok sayıda olumlu tepki geldi. Ancak gelen değerlendirmeler arasında, az da olsa, Prof. Dr. Çeçen’in tezine destek verenler de vardı. Özetle, Rusların ve Çinlilerin tarihsel olarak Türk düşmanı olduğunu savunuyorlar…

İlginçtir. Geçmişte, Rusya ve Çin’e itiraz edenlerin dayanağı her iki ülkenin de komünist oluşuydu… Çünkü dönemin Atlantik bakış açısı öyleydi.

Ama şimdilerde, Rusya ve Çin’e itiraz edenlerin dayanağı, her iki ülkenin de “Türk düşmanı” olduğu iddiasıdır. Ki bu da aslında şimdinin Atlantik bakışıdır.

(Çin’de Uygur Türklerini ayrılıkçılığa kışkırtanların, Kıbrıs’ta Türkleri Rumlarla birleşmeye zorlaması anlamlıdır.)

MUSTAFA KEMAL, EN BAŞTA İTTİFAKÇIDIR!

Türkiye ve İran’ın ABD emperyalizmine karşı Rusya ve Çin’le ittifak yapması gerektiği görüşümüze itiraz edenler, her iki ülkenin de tarihsel olarak Türk düşmanı olduğunu savunuyorlar. Bunu söyleyenlerin kendisini “Kemalist” olarak nitelemesi konuyu daha da ilginç kılıyor.

Zira “Kemalist” kimlikle Rusya’ya itiraz edenler, ya Mustafa Kemal’i bilmiyorlar, ya da aslında Kemalist değiller. Çünkü Mustafa Kemal, Rusya’yla ittifakın bizzat eylemcisidir!

Gerek Prof. Dr. Anıl Çeçen’in gerekse ona destek verenlerin büyük yanılgısı işte buradadır. Çünkü Mustafa Kemal, emperyalizme karşı kurtuluş savaşında, SSCB (Rusya) ile ittifak kurarak başarının yolunu açmıştır. Mustafa Kemal, kurtuluş savaşından sonra da, ülkeyi kalkındırmak için SSCB ile ittifakı sürdürmüştür. Ve Mustafa Kemal, SSCB’yle dostluğu vasiyet bırakmıştır!

TAKSİM ANITI’NIN ÖĞRETTİĞİ

Prof. Dr. Anıl Çeçen ve ona destek veren “Kemalistler”, tüm bu gerçeklere gözlerini kapasalar bile, en azından gidip Taksim Meydanı’ndaki anıtı incelesinler.

1928’de yerine yerleştirilen anıtta Mustafa Kemal, yanına İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ile iki Rus generalini, Kliment Vefremoviç Voroşilov ile Mihail Vesilyeviç Frunze’yi almıştır.

Ki bu tablo, bir bakıma kurtuluş savaşının da özet tablosudur, büyük ittifakın sembolüdür!

İTTİFAKLARIN KAYNAĞI, ORTAK ÇIKARLADIR

Kimi “Kemalistler” Mustafa Kemal’in SSCB ile ittifakını, “o günün şartlarının zorunluluğu” olarak görüp, “politika” diye değerlendiriyorlar.

İttifakı olumsuzlamak adına savunulan bu görüş, aslında tam da gerçeği işaret etmektedir. Çünkü ittifakların kaynağı bu tarihsel zorunluluklardır; güncel ortak tehditlerdir, ortak düşmanlardır, güncel çıkar birliktelikleridir…

Zira Mustafa Kemal, geçmişin Osmanlı – Rus savaşlarına saplanıp kalarak bu ittifakı inşa edemezdi.

Aynı durum şimdi de söz konusudur. Geçmişin Türk – Rus ve Türk – Çin savaşlarına bakarak, geleceği inşa edemeyiz.

ÖNEMLİ UYARI

Okurlarımızdan Bahri Karakuş’un önemli bir uyarısıyla bitirelim: “Prof. Dr. Çeçen’in objektif olarak Amerikancı olduğunu tespit etikten sonra, onun artık Kemalist sıfatını yitireceği tartışmasızdır. Tespitinizde iradeniz dışında sanki Kemalistlerle Sosyalistler arasında antiemperyalizm konusunda köklü bir sorun varmış gibi gözüküyor. Oysa Kemalistlerle Sosyalistlerin en çok buluştuğu noktadır. Yani esas Kemalist fikirleri siz temsil ettiniz. Tabiî ki, aynı zamanda Sosyalist fikirleri de…”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2011 

, , ,

1 Yorum

YENİ DÖNEM

Ve ABD’nin Irak’ta bayrağı indirmesiyle bir dönem kapanmış oldu. Aylardır dile getirdiğimiz ama pek çok kesimi inandıramadığımız “ABD Irak’tan çekiliyor” gerçeği de, böylece ete kemiğe bürünmüş oldu.

ABD, IRAK’TA VE AGFANİSTAN’DA YENİLDİ

ABD sadece Irak’ta geri çekilmiyor! Her ne kadar Afganistan’dan 2014 yılında çekileceğini ilan etmişse de, siyasi anlamda geri çekilmeye başladı bile.

ABD, 10 yıl önce Afganistan’a saldıracağını ilan ettiğinde, önüne Taliban’ı yıkma hedefi koymuştu.

Peki, şimdi durum nedir?

TALİBAN’LA RESMİ GÖRÜŞME DÖNEMİ

ABD’nin el altından Taliban ile gizli müzakereler yürüttüğünü yazmıştık. ABD artık resmi görüşmelere geçmek istiyor: “ABD yönetimi, Taliban’la bu yılın sonuna kadar resmi barış görüşmelerine başlanabilmesi için Katar’da bir büro açılmasını istiyor.”

ABD’nin Taliban’ın yerine getirdiği Afganistan yönetimi ise Washington’a itiraz ediyor. Öyle ki, Devlet Başkanı Karzai’nin bürosundan yapılan açıklamaya göre, Afganistan, Taliban’ın Katar’da büro açması görüşmelerinin dışında bırakıldığı için, durumu protesto etti ve Katar’daki büyükelçisini geri çekti.

İlginçtir; Taliban’ın Katar’da büro açması pazarlıkları ABD ve Almanya üzerinden yürütülüyor.

Karzai ile toplanan Afgan liderlerin ise büronun Türkiye ya da Suudi Arabistan’da açılmasını istediği belirtiliyor.

Katar ya da başka bir yer… Önemli olan ABD’nin yıkmak için yola çıktığı düşmanıyla müzakere noktasına gelmiş olmasıdır.

Bu ABD için bir yenilgidir; askeri yenilginin bir sonucu olarak, siyasal bir yenilgidir!

BEŞ MERKEZ

ABD’nin hem Irak’ta hem de Afganistan’da yenilmesi, kuşkusuz yeni dönemin de başlangıcıdır. Ve yeni dönemde, ABD’nin karşısında yeni bloklar, yeni merkezler olacaktır:

1.) Almanya merkezli yeni AB.

2.) Çin’in ABD’ye meydan okuyarak “savaşa hazırız” demesi.

3.) Putin’in Avrasya Birliği.

4.) Latin Amerika ülkelerinin CELAC ile ABD karşısında blok oluşturması.

5.) İran’ın Ortadoğu’daki ABD karşıtı inisiyatifi.

RUSYA, AB’YE DESTEK OLUYOR

Öyle çok yeni dönem işareti var ki.

Daha 10-15 yıl önce Rusya’yı dünya piyasalarına entegre etmek için baskılar yapan AB, borç veren IMF ne durumda şimdi?

Rusya, avro krizindeki AB’nin desteklenmesi için IMF’ye en az 10 milyar dolar kredi vereceğini ilan etti. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in ekonomi danışmanı Arkadi Dvorkoviç, Brüksel’deki Rusya-AB zirvesi öncesinde ilan etti bu kararı.

Medvedev de zirvenin açılışında yaptığı konuşmada AB’ye destek verdi: “Rusya AB ve avro bölgesi ülkelerindeki istikrarın sağlanmasına yardımcı olmak için mali açıdan gerekli yatırımları yapacaktır.

TÜRKİYE’DE YENİ DÖNEM

Dünyadaki bu yeni dönem işaretleri, karanlık görüntüye rağmen, ülkemizde de mevcut…

Türkiye, Atlantik rejimini yıkacak yeni bir devrime gebe…

En önemli işaret ise bunun bir tarihsel zorunluluk olduğu gerçeği!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2011 

, , , , , , ,

1 Yorum

ÇİN ABD’YLE SAVAŞA HAZIRLANIYOR

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, 6 Aralık günü ülkenin en yüksek siyasi ve askeri liderleriyle çok kritik bir toplantı yaptı. Hu Jintao, toplantıda “Deniz kuvvetleri başta olmak üzere tüm askeri kuvvetleri savaşa hazır olmaya” çağırdı. (Sergei Balmasov, Chinese Navy ready for war, Pravda, 9 Aralık 2011)

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, ABD’nin savaş gerilimini tırmandırdığı şartlarda, donanmanın Çin’i savunmak üzere savaşa hazır duruma gelmesini istedi. (Hu Jintao tells China navy: Prepare for warfare, BBC News, 7 Aralık 2011)

Çin’in resmi haber ajansı Xinhua, Hu Jintao’nun çağrısını “genişletilmiş savaş hazırlıkları” şeklinde yorumladı.

ABD’NİN ALTTAN TEPKİSİ

ABD, Çin’den gelen bu mesajı alttan aldı.

Pentagon sözcüsü George Little, Çin’in savaş hazırlığını “Çin de bizim gibi askeri yeteneklerini geliştirmek ve planlamak hakkına sahiptir” sözleriyle değerlendirdi.

Bir başka Pentagon sözcüsü Amiral John Kirby de, “elbet başka uluslar da deniz kuvvetlerini savaşa hazır olmaya çağırabilecektir” dedi.

ABD’nin geçen ay Avustralya’yla askeri anlaşma imzalamasından sonra konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Wen Jiabao da, bölgeye yönelik dış güç girişimine karşı orduyu uyarmıştı!

DONANMANIN ÖNEMİ

Peki, neden özellikle deniz kuvvetlerine vurgu yapılıyor?

Yanıtı Pentagon’un 2011 tarihli Çin raporundan verelim:

Çin Ordusu dünyanın en büyük kara ordusudur ancak Pekin, küresel iddialarıyla doğru orantılı olarak donanmasını da büyütüyor!

ÇİN – ABD: KAÇINILMAZ SAVAŞ

Hu Jintao’nun donanmayı savaşa hazır olmaya çağırması Amerikan medyasında geniş yer buldu.

Genel kanaat, Çin ile ABD’nin “kaçınılmaz olarak savaşacağı” şeklinde…

Bazı medya organları ise “3. dünya savaşının” ayak seslerinin geldiğini belirtiyorlar…

İRAN’IN YORUMU

Öte yandan İran’ın resmi haber ajansı olan Fars Haber Ajansı, önceki gün “Çin: İran’a saldırı olursa, doğrudan savaşa gireriz” başlıklı bir haber yayımladı.

Ajans’ın Amerikan Savunma Bakanlığı dergisinden aktardığına göre, Çin Devlet Başkanı Hu Jinatao, “Batı’nın İran’a yönelik saldırısını durdurmanın tek yolunun misilleme ve doğrudan savaşa müdahale etmek olduğunu” belirtiyormuş.

Çin Deniz Kuvvetleri’nin de alarma geçmesinin bu çerçevede olduğunu belirten dergi, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun 6 Aralık’taki üst düzey komutanlarla toplantısında, “3. dünya savaşı pahasına olsa bile İran’ı desteklemekten asla vazgeçmeyeceklerini” söylediği ifade edildi.

Geçen hafta Rusya Genelkurmay Başkanı Nikolay Makarov da dünyayı uyarmış ve “yerel ve bölgesel silahlı sorunların daha büyük boyutlara sıçramasını engelleyemeyeceklerini” söylemişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2011 

, ,

2 Yorum

ABD PAKİSTAN’I NEDEN VURDU?

NATO daha doğrusu ABD, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki iki karakoluna, iki saat boyunca saldırarak, 26 Pakistan askerini öldürdü!

ABD PAKİSTAN’I KAYBETTİ

Peki, ABD’nin Afganistan operasyonları kapsamında müttefiki olan Pakistan’la ilişkisi nasıl bu noktaya geldi? 28 Eylül günü bu köşede “ABD Pakistan’ı kaybediyor” demiş ve şu olguları sıralamıştık:

1.) Usame Bin Ladin operasyonu iki ülke arasındaki kırılma noktasıdır. Zira ABD, Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin “11 Eylül’den üç ay sonra yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” dediği Bin Ladin’i, “miadı dolduğu” için ortadan kaldırmıştı.

2.) Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.

3.) ABD Pakistan’a yıllık yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.

4.) ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, 13 Eylül’de ülkesinin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıdan Pakistan Askeri istihbaratını sorumlu tuttu.

5.) Pakistan suçlamaya sert yanıt verdi: Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik, 22 Eylül’de, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.

Tüm bu olgular, ABD’nin Pakistan’ı kaybedişinin olgularıydı… 26 Pakistan askerinin öldürülmesi ise Pakistan’ı kaybetmiş ABD’nin “yanıt” arayışıydı!

Açıklayalım:

ÇİN KALKANI

ABD’nin Pakistan’la ilişkisinin bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni, İslamabad yönetiminin Çin ile ilişkisidir. Çünkü Pakistan, Çin ile ittifak kurarak Washington’dan bölgeye yönelik tehditlere, Obama’nın “AfPak” projelerine direnebilmiştir.

1.) Pakistan devleti, son tahlilde ABD’nin hedefi olacağını gördüğünden, Çin üzerinden silahlanmayı hızlandırdı: İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları, F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Pakistan son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için de 250 adet sipariş verdi.

2.) Pakistan, 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için Çin’le anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.

3.) Pakistan, Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdi.

4.) ABD’nin Pakistan’a yönelik tehditlerine karşı Pekin yönetimi kırmızıçizgi çekti: “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız.

5.) Çin, 24 Kasım’da, Pakistan’la ortak tatbikata başladı. Bir hafta sürecek tatbikatta iki ülkenin en seçkin birlikleri görev yapıyor. Tatbikatla birlikte iki ülke ilişkilerinin “askeri ittifak” düzeyine ulaştığı belirtiliyor.

ÇİN’DEN HAMLE, ABD’DEN YANIT ARAYIŞI

İşte ABD’nin Pakistan saldırısı, Pekin – İslamabad ilişkisine verilmeye çalışılan bir yanıttır. Daha doğrusu ABD’nin Çin’e yanıtıdır.

Tıpkı, ABD’nin Avustralya’ya 250 asker yerleştirmesi gibi, bu gelişme de Washington’un Pekin’in hamlelerine yanıtıdır.

Hamle yapan Çin, hamlelere yanıt peşinde olan ABD’dir artık!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazete
30 Kasım 2011

, , ,

Yorum bırakın

ABD PAKİSTAN’I KAYBEDİYOR

Barrack Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla Washington’un dış politikasında görülmeye başlayan en önemli değişiklik, Afganistan konusunu Pakistan’a dayanarak çözme kararıydı. Orta Asya’daki bu yeni dış politika, resmi olarak “Af-Pak” diye adlandırıldı ve güncellenmiş BOP’un ağırlık merkezi ilan edildi.

Ancak Afganistan’da bataklığa saplanan ABD’nin Pakistan’a dayanarak bile o bataklıktan çıkamayacağı ilk yıl içinde ortaya çıktı. Dahası, ABD Afganistan’da başarı elde edemediği gibi adım adım müttefiki olan Pakistan’ı da yitirdi.

ABD BİN LADİN’İ BIRAKTI MI?

ABD – Pakistan ilişkilerinde dönüm noktası, Washington’un Usame Bin Ladin’i öldürmesiydi. Ancak ABD’nin Ladin’in
cesedini denize atması, ölümünü kuşkulu kıldı. Üstelik Taliban yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarından önce ABD’ye, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in yargılanmasını önerdiği ancak Washington’un bunu reddettiği ortaya çıkmıştı. Bu haber, aslında Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin iki yıl önce açıkladığı,  “11 Eylül’den üç ay sonra Ladin’i yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” bilgisini de teyit ediyordu.

PAKİSTAN’DAN ABD’TE ÜS YASAĞI

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta öldürülmesiyle başlayan bu yeni süreçte iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gelişmeleri kısaca anımsayalım:

Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.

ABD Pakistan’a yıllık olarak yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.

ABD PAKİSTAN İSTİHBARATINI SUÇLADI

Washington yaz boyunca ilişkileri onarmaya çalıştı. Ancak 13 Eylül’de ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı, Washington
ile İslamabad’ı yeniden karşı karşıya getirdi.

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, Senato alt komitesinde, Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI’nın başta Hakkani örgütü olmak üzere birçok terör örgütüyle bağlantısı olduğunu iddia ederek İslamabad’ı suçladı. Org. Mullen’e ilk yanıt 22 Eylül’de Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik’den geldi. Malik, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.

Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney ise gerilimi daha da tırmandırdı. Carney, Hakkani örgütünün Kabil’deki ABD büyükelçiliğine saldırının sorumlusu olduğunu belirtip, örgütün Pakistan’dan yönetildiğini iddia etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı Hena Rabbai Khar ise Washington’un “ne Pakistan devleti ne de halkıyla arasını açmakta hiçbir fayda kazanamayacağını, eğer böyle bir girişimi gerçekleştirmeyi seçerlerse, bunun kendilerine pahalıya mal olacağını” söyledi. Pakistan Dışişleri Bakanı Khar ABD’nin suçlamaları sürdürmesi halinde, İslamabad’ı bir müttefik olarak kaybedeceği uyarısında da bulundu.

ÇİN KALKANI

Pakistan’ı ABD karşısında başı dik politika izlemeye iten en önemli etken, kurduğu bölgesel ittifaklardır. İslamabad’ın en önemli
dayanağı Pekin’dir. Pekin’in “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız” demesi, İslamabad’a büyük güvence oluşturdu.

İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları,
F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için 250 adet sipariş veren Pakistan, ayrıca 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için de anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.

Tüm bu askeri gelişmeler dışında Washington’u endişelendiren bir başka konu da, Pakistan’ın Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdiği kuşkusuydu…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

Rus gazı, iki Kore’yi birleştirdi

Sibirya’daki askeri bir üste biraraya gelen Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti KDHC lideri Kim Jong İl, Rus gazının Kore yarımadasına taşınması konusunda anlaştı.

Rusya, KDHC topraklarından geçerek Güney Kore’ye ulaşacak doğalgaz boru hattı için Pyongyang’a yıllık 100 milyon dolar kira
ödeyecek.

2009 yılında Rusya enerji şirketi Gazprom ile Güney Kore enerji şirketi Kogas arasında Rus gazının ihracı konusunda yapılan anlaşmanın devamı olarak bu ay içinde biraraaya gelen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile KDHC Dışişleri Bakanı Kim Son Khvan konuyu müzakere etmişti.

Anlaşmanın ABD kaynaklı “Seul bu anlaşmayla enerji denetimini Pyongyang’a teslim eder” şeklindeki endişeye rağmen sonuçlanması, Moskova’nın başarısını gösteriyor.

KDH nükleer görüşmelere hazır

İki Kore’yi stratejik bir enerji programında birleştirmek, Rusya’yı “nükleer görüşmeleri” yeniden başlatma konusunda da inisiyatif almaya götürdü.

Kim Jong İl’in 10 günlük Rusya ziyareti öncesinde, Pyongyang’ın altılı görüşmelere “yumuşak” bir şekilde yeniden başlanması için Moskova’dan Güney Kore, ABD ve Japonya’ya baskı yapmasını istediği gündeme gelmişti.

Anımsanacağı gibi KDHC, iki Kore ile Rusya, Çin, Japonya ve ABD’nin de dahil olduğu “altılı görüşmelerden” 2008 yılında çekilmişti.

Ancak Pyongyang, Pasifik’te değişen konkonktürün de avantajından faydalanarak, kendisine uygulanan uluslararası yaptırımları kaldırtabilmek için görüşmelere yeniden başlamak istiyordu.

İşte Kim Jong İl – Medvedev zirvesinden önce bu konuda da bir mutabakat zemini doğmuş olma ki, Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada “ziyaret sırasında Kore Yarımadası’ndaki nükleer sorunun çözümünü sağlamayı amaçlayan altılı görüşmelerin mümkün olan en kısa sürede nasıl yeniden başlatılacağı konusuna ağırlık verilecek” deniliyordu.

Nitekim Rusya Devlet Başkanlığı Sözcüsü Natalya Timakova “görüşmede, KDHC tarafı nükleer maddelerin üretimi ve testler konusunda bir moratoryum sunmaya hazır olduklarını iletti” diyerek, Kim ve Medvedev’in anlaştığını ilan ediyordu.

Moskova – Pyongyang dayanışması

Toplam 10 gün sürecek ziyaret sırasında Kim Jong İl’in çözmeyi planladığı bir başka konu da KDHC’nin Rusya’ya SSCB döneminden kalan 11 milyar dolarlık borcuydu.

Rus Ria Novosti ajansı, “bu sorunun en üst seviyede çözümü konusunda anlaşma sağlandığını” duyurdu.

Öte yandan Moskova’nın Pyongyang’a 50 bin tonluk gıda yardımı yapacağını açıklaması, iki ülke arasındaki dayanışmaya anlamlı bir katkı sundu.

Pekin’in başarısı

Moskova’nın bu enerji hamlesinin gerisinde aslında Çin’in de payı var.

Pekin, Washington’un Pasifik stratejisini adım adım boğuyordu. Bölgedeki ABD varlığını dengelemek üzere uzun yıllardır ekonomi kartını kullanan Pekin, son yıllarda büyük bir atak yapmış ve Pasifik’teki askeri varlığını geliştirmişti.

İşte Moskova, iki Kore’yi boru hattıyla birleştirmesini, Pekin’in ABD’ye karşı bu başarısının zemininde sağlamış oldu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

ÇİN’DEN ABD’YE: ASKERİ HARCAMALARI KIS!

ABD’nin A’sının düşmesi, yani kredi notunun AAA’dan AA’ya gerilemesi, ekonomik bir göstergeden ziyade siyasal bir göstergedir! Bu not düşüklüğü Aydınlık’ta ısrarla vurguladığımız, ABD’nin “stratejik savunma” dönemine girmesinin ifadesidir.

Tersinden, ABD-Atlantik cephesi dışındaki dünyanın da atağa geçtiğinin işaretidir. Çeşitli ülke liderlerinin ABD’deki gelişmelere karşı kullandığı yeni üslup bile tek başına bunu ortaya koymaktadır:

ÇİN ABD’DEN BORÇ YAPILANDIRMASI İSTEDİ

Öncelikle belirtmek gerekir ki, ABD’nin notunu Standart&Poors’tan önce Çin kurumu Dagon kırdı! Ve Pekin “ABD’nin borç alışkanlığı dünya ekonomisini tehdit ediyor.” uyarısında bulundu. Daha da önemlisi Pekin, ABD’den acilen borçlarını yapılandırmasını istedi. Bugüne kadar ABD’nin hakim olduğu IMF, diğer ülkelerden borç yapılandırması isterdi.

Çin’in resmi haber ajansı Sinhua’da çıkan analizde de Washington’dan savunma ve sosyal yardım harcamalarında kesinti yapması istendi; kredi notunun düşürülmesine “ABD’deki kısa vadeli görüş açısıyla hareket eden politikacıların kavgalarının sebep olduğu” belirtildi.

Kavga eden politikacılardan kasıt, herhalde ABD zayıfladıkça çelişmeleri artan hakim sınıfların siyasetteki temsilcileridir.

RUSYA ABD’Yİ ASALAK İLAN ETTİ

Moskova da Pekin gibi ABD’nin borçlarına dikkat çekiyor. Rusya Başbakanı Vladimir Putin, daha kredi notu bile düşmeden önce ABD’yi “borçları nedeniyle dünya ekonomisinin asalağı” olarak nitelemişti. Putin, ABD’nin “imkanlarının ötesinde krediyle yaşayan bir ülke” olmasına dikkat çekiyor. Ve daha önemlisi, “ABD’nin borcunun bir kısmını dünya ekonomisinde dinlendirmesine” itiraz ediyor.

Özetle, Rusya artık ABD dolarını tekel konumunda görmek istemediğinin işaretini veriyor.

Putin’den sonra Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev de ABD’ye karşı sertleşti. Medvedev, “Gürcistan toprakları Rusya’nın işgali altındadır” diye karar çıkaran ABD’li senatörlerin girişimini, “Bir avuç moruğun inisiyatifiyle alınan karar bizi bağlamaz” diye yorumladı. Medvedev birkaç gün sonra da açıkça “Gürcistan savaşında ABD’nin rolü olduğunu” ifşa etti.

HİNDİSTAN ABD’DEB GÜVENİLİR MALİ PLAN İSTEDİ

Avrasya’nın üçüncü devi Hindistan da artık ABD’ye yol gösteriyor. Hindistan Başbakanı’nın Ekonomik Danışma Konseyi Başkanı C. Rangarajan, “ABD’nin güvenilir bir mali konsolidasyon planına sahip olduğunu göstermesi gerektiğini” belirtiyor. Keza Maliye Bakanı Pranab Mukharjee, not düşürülmesinin ABD açısından “çok ciddi bir durum oluşturduğuna” dikkat çekiyor.

DOLARIN HAKİMİYET DEVRİ TAMAMLANDI

Dünya, artık ABD’nin dolar avantajını kullamasına katlanmayacağını ortaya koyuyor.

Dolar 1944’de “altına bağlı” değişim aracı ilan edildi. ABD 1972’de, “altına bağlı” olma şartını  tek taraflı bozdu ve dolar 39 yıldır Washignton’un en önemli ve etkili silahı oldu.

ABD bu avantajı ikinci dünya savaşını kazanmasıyla sağlamıştı. Şimdi de Afganistan’da, Irak’ta yenilerek, Libya’ya ve Suriye’ye diş geçiremeyerek, İran’a çaresiz kalarak ve herşeyden önemlisi inisiyatifi Çin ile Rusya’ya kaptırarak, kaybediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:6
8 Ağustos 2011 

 

 

, , , ,

1 Yorum

PENTAGON’UN KABUSU

ABD hazine bakanlığının eski müsteşarlarından Paul Craig Roberts, Washington açısından savaşın kaçınılmaz hale geldiğini savundu. Roberts ABD’nin, birincisi üretimle, ikincisi konut balonuyla, üçüncüsü de devlet borçlarıyla ilgili eş zamanlı üç kriz yaşadığını belirtiyor ve ekliyor: “ekonomik iyileşme umutları ortadan kalkınca, savaş ihtiyacı daha kaçınılmaz hale geldi.”

ABD İLE ÇİN-RUSYA ÖN SAVAŞI

Eski ABD Hazine Müsteşarı Roberts, ABD’nin Ortadoğu’da Çin ve Rusya’yla karşı karşıya gelmemek için Libya ve Suriye meselesini paravan olarak kullandığına dikkat çekiyor. Roberts, Counterpunch’ta yer alan “kıyamete giden yol” başlıklı makalesinde, ABD’nin Çin’in Afrika’daki yatırımlarına engel olmak için Libya’da, Rusya’nın Tartus’taki deniz üssünü dengelemek için de Suriye’de isyan çıkardığını belirtiyor.

Eski ABD Hazine Müsteşarı Roberts’ın bu makalesi, ABD’de süren tartışmanın da bir yansıması. Daha önceki kimi yazılarımızda dikkat çektiğimiz bu tartışma, şu zeminde sürüyor: ABD hakim sınıflarının bir grup temsilcisi, “şerefli geri çekilmekten”,  bir diğer grup ise “dünyayı ateşe vermekten” yana… Bu kesime göre, ABD nasılsa savaştan en az zararla çıkacak!

İşte eski ABD hazine bakanlığı müsteşarı Roberts’in açıklaması da bu zemindeki tartışmanın bir yansıması…

PENTAGON’UN EN KÖTÜ KABUSU

Ancak meselenin bir de diğer boyutu var.

ABD haftalardır borç tavanı yükseltme kriziyle sarsıldı. Son dakikada, Beyaz Saray ile Kongre arasında bir kısmi mutabakat sağlandı ve kriz ötelendi. Burada dikkat çeken vahim şey ise krizin, sanki borç tavanı yükseltmek matah birşeymiş gibi sunularak, çözüldüğünün iddia edilmesi!

ABD sözde bu krizi aştı ama şimdi de Pentagon’un bütçesinde yapılacak zorunlu kesintilerle boğuşuyor…

Kongre’nin kabul yeni bütçe planına göre, önümüzdeki 10 yıl içinde Pentagon’un 350 – 800 milyar dolarlık kesintisi sözkonusu olacak. Peki bu ABD’nin dünya jandarmalığına nasıl yansıyacak?

En somutunun ABD Genelkurmay Başkanı Ora. Michael Mullen’in Afganistan’daki askerlere söylediği maaş ödeme sıkıntısı olduğunu daha önce yazmıştık.

Pentagon kurmayları, maaş dışındaki yüksek silah sistemlerinin geleceğine odaklanmış durumda şimdi.

Örneğin Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi bütçe analisti Travis Sharp, “ileride yapılacak kesintiler beklendiği kadar yüksek olmasa bile 300 milyar dolarlık F-35 Müşterek Taarruz Uçağı programı rafa kaldırılabilir” diyor. Sharp durumu “Pentagon’un en kötü kabusu” olarak yorumluyor. Keza savunma analisti Mackenzie Eaglen, “bu Pentagon için tam bir kaos” diyor.

ABD SÜPERGÜÇ OLMAKTAN VAZGEÇECEK

American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşundan Thomas Donnelly, “ABD’nin savunma bütçesini eritmesinin, dünyanın süper gücü olmaktan vazgeçmesi anlamına geldiğini” belirtiyor.

Hürriyet Planet’te yer alan analize göre birçok Pentagon yetkilisi ve savunma analisti için, savunma bütçesinin kesilmesi ABD’de yaşanan bütçe krizinden çok daha karanlık bir senaryo doğuracak.

ABD HER DURUMDA YENİLECEK

Roberts’in “savaş kaçınılmaz hale geldi” demesine yeniden dönersek… Savaş açacak kuvvetin, “savaş açacağım” demesi pek olağan değil.

Savaş reel olarak ABD için bir ihtiyaçsa da, ABD’nin bu ihtiyaca sarılacak ne parası ne de kuvveti var…

Irak ve Afganistan’daki başarısızlık, Libya’da NATO’nun içinde bulunduğu çıkmaz, Suriye’ye diz çöktürememe, İran’a karşı çaresizlik gibi Washington’un önünde duran sorunlar, ekonomik krizle ve bütçe kesintileriyle daha da büyüyor…

ABD, “şerefli geri çekilerek” de, “dünyayı ateşe vererek” de bu sarmaldan çıkamayacak.

Putin’in ABD’yi asalak ilan ettiği, Çin’in ABD’nin kredi notunu düşürdüğü yeni bir döneme girmiş durumdayız.

Bu yeni dönemde artık biricik mesele, dünyanın ABD yenilgisine en az hasarla girmesidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık gazetesi / s:6
5 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD-ÇİN SAVAŞI

Mehmet Ali Güller
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi
Teori Dergisi – Ağustos 2010

Mao’nun “propaganda silahsız savaş, savaş ise silahlı propagandadır” demesinin üzerinden yıllar geçti… Ve modern Çin, Mao’nun bu veciz ifadesine uygun yeni bir hamleyle dünya siyasetine olanca ağırlığıyla eğildi. ABD’nin gücünü temsil eden “CNN World”ünün karşısında artık Çin’in “CNC World”ü var! Tüm dünyaya İngilizce yayın yapacak olan CNC World televizyonunun hedefi, kurucusu resmi Xinhua Haber Ajansı başkanı Li Congjun tarafından “küresel izleyici kitlesine yeni bir bilgi kaynağı olmak” şeklinde tarif ediliyor.

Çin ile ABD artık dünyaya “yayın” yapmak konusunda da karşı karşıya. Washington ile Pekin arasında kıyasıya bir “savaş” yaşanmaktadır. Ve savaşın her aşamasında Washington mevzi kaybederken Pekin hem mevzi, hem müttefik hem de prestij kazanıyor.

ABD aslında bu savaşa 20 yıldır hazırlanıyor. SSCB’nin yıkılmasından itibaren ABD’nin tüm ciddi analizlerinde, Çin’in 2025 yılında, kendisine karşı tek rahip olacağı gerçeği yazılıp çiziliyordu. Ki ABD’nin savaş doktrinleri, askeri strateji konseptleri, siyasal ve ekonomik strateji belgeleri bu “kabus”u engellemeye yönelikti hep… Ancak ABD 2025 gerçeğiyle daha erken yüzleşmeye başladı!

Afganistan’dan İran’a, Irak’tan Afrika’ya, Orta Asya’dan Batı Avrupa’ya ve ABD’nin finans merkezlerinden Latin Amerika’ya kadar neredeyse tüm dünya, -üstelik yıllardır ABD kontrolünde olan bu dünya- attık Washington ile Pekin arasındaki savaşın cephelerini oluşturuyor.

Gelin şimdi tek tek bu cepheleri inceleyelim ve taraflarının durumuna bakalım:

1.. ABD AFGANİSTAN’DA YENİLDİ

ABD, 2001’de Çin’in burnunun dibine açtığı cephede büyük yenilgi aldı. Kabil’e sıkışan ABD askeri gece dışarı çıkamaz duruma geldi. Öyle ki, ABD’nin Afganistan komutanı General McChrystal, “bu savaşı kazanacağımıza askerlerimi inandıramıyorum” demek durumunda kaldı ve Obama yönetiminin Afganistan stratejisini eleştirdi. Washington çareyi, cephedeki komutanı görevden alıp, yerine Irak komutanını atamakta aradı. Askerilerin sivillere kazan kaldırması, Washington’u yeni komutan bulabilme sıkıntısına da götürdü. Obama’nın bulabildiği çözüm, Petreaus’u hem Irak hem Afganistan komutanı yapmaktı… General Petreaus, yeni görevine getirilmeden hemen önce ABD senatosundaki Afganistan oturumunda, cevap bulamadığı sorular nedeniyle baygınlık geçirdi.

Tüm bu kötü gidişat içerisinde bir geri çekilme takvimi uygulamaya çalışan ABD, artan orandaki ölümlere de çare arıyor: Haziran ayında tam 102 NATO askeri öldü!

Durum ABD açısından o denli vahim bir noktaya ilerledi ki, en yakın müttefiki İngiltere bile Taliban’la masaya oturma önerileri dile getirmeye başladı.

Önce İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox, “Afganistan’da uzun süreli istikrar için askeri müdahalenin yeterli olmadığı ve Taliban’la görüşülebileceğini” açıkladı; ardından İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards, “çıkış stratejisinin bir parçası olarak Taliban ile bir an önce müzakerelere başlanması” talebinde bulundu.

Taliban, NATO ile diyalogu reddetti

Ancak Taliban Sözcüsü Zebiullah Mücahid, NATO güçleriyle hiçbir görüşmeye yanaşmayacaklarını açıkladı. Taliban sözcüsünün görüşmeme gerekçesi ise ABD’nin içinde bulunduğu durumu göstermesi açısından çok çarpıcı: “Üstünlük bizdeyken, yabancı güçler çekilmeyi düşünüyorken ve düşman saflarında farklılıklar bulunurken neden görüşeceğiz”.

İngiltere Taliban’la pazarlık ararken, Hollanda Afganistan’dan Ağustos’ta çıkacağını ilan etti; sırada Kanada var… Fransa’da ise sert tartışmalar yaşanıyor.

Fransız General: ‘Yarım savaş olmaz’

Fransız General Vincent Desportes, ABD doktrininin işlemediğini, bu stratejinin gözden geçirilmesi gerektiğini savundu. General Desportes, ABD’nin geçen yıl ki “30 bin ek asker” gönderme stratejisine de sert tepki gösterdi: “Herkes bunun sıfır ya da 100 binden fazla olması gerektiğini biliyordu. Yarım savaş yapılmaz”! General Desportes, Haziran ayındaki 102 kayba da dikkat çekerek, “durum hiç bundan daha kötü olmamıştı” dedi.

Fransa Genelkurmay Başkanı Amiral Edouard Guillaud ise, ABD’nin Afganistan stratejisini eleştiren General Desportes’e sert tepki gösterdi. Genelkurmay Başkanı Amiral Guillaud, General Desportes’in açıklamalarını “yanlış ve sorumsuzluk” olarak niteledi!

ABD’nin kötü gidişatı, anlaşılan ABD ordusundan sonra Fransız ordusunda da kelle götürecek!

Palin: ‘Obama, Rusya ve Çin’e boyun eğdi’

Aslında ABD’de Afganistan ve Irak savaşları nedeniyle askerlerle siviller, sivillerle siviller ve askerlerle askerler arasında büyük çelişmeler yaşanıyor… Biz bu çelişmeleri silah, ilaç, petrol sanayileri, bilişim sektörü ve mali piyasalar arasındaki toplam çelişmeler olarak okuyalım elbette…

Bu çelişmeler, düşünce kuruluşları ile medyada da “kafa karışıklığı” biçiminde ortaya çıkıyor. Üzerinde hem fikir olunan tek konu “Afganistan’ın kaybedildiği” gerçeği!

Çelişmeler, Cumhuriyetçilerin Obama’yı “Çincilik”le suçlamasına kadar vardı! 2008 yılındaki seçimlerde, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan yardımcısı adayı olan Sarah Palin, Obama’ya yönelik tepkileri en sert üslupla dile getiren isim oldu. Obama’nın Rusya ve Çin’e karşı boyun eğdiğini söyleyen Sarah Palin, Obama ile birlikte ABD’nin askeri üstünlüğünün sona erdiğini belirtti.

Çin’den Afganistan ekonomisi büyüklüğünde yatırım

ABD Afganistan cephesinde çıkış yolu ararken, acaba Çin’in durumu ne?

Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, Mart ayının sonunda Çin’e dördüncü resmi ziyaretini gerçekleştirdiğinde çok önemli anlaşmalara imza attı. Örneğin Çin Metalurji Şirketi Karzai’ye 3 milyar dolarlık “ek yatırım” yapma taahhüdünde bulundu. Afganistan’ın gayri safi milli hasılasının 7,5 milyar dolar olduğunu göz önünde bulundurursak, “ek yatırım”ın büyüklüğünü, Kabil için daha iyi anlarız…

Peki bu “ek” yatırım hangi yatırımın devamıydı?

Çin, 2007 yılında dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan Afganistan-Aynak sahasının işletme hakkını aldı. Çin, bu maden projesine şimdiye kadar 4 milyar dolarlık yatırım yaptı! Çin, madenin elektrik ihtiyacını karşılamak için de 400 megavatlık enerji santrali kurdu; ki bu santral başkent Kabil’in enerji ihtiyacının çoğunluğunu karşılıyor!

Bu yatırımın büyüklüğünü ve gelecekteki önemini anlamak bakımından Afganistan Madencilik Bakanlığı’nın tespitine bakalım… Madencilik Bakanı Muhammed İbrahim Adil, 5 yıl içerisinde bu projeden sadece vergi geliri olarak 2 milyar dolar elde edeceklerini belirtiyor!

Çin’in bir diğer hamlesi de, Afganistan’ın digital telefon hatları projesini alması oldu. Santrallerin kontrolü ve işletmesi de Çinli mühendisler tarafından yapılıyor. Böylece Pekin, Afganistan’ın telekomünikasyon güvenliğini de kontrol altına alıyor.

NYT: ‘Kaymağı Çin yiyor’

Pekin’in politikası ABD’yi tam bir sarmala sokmuş durumda. ABD’nin Afganistan’da başarısı da başarısızlığı da Çin’e yarıyor. New York Times yazarı Robert D. Kaplan bu gerçeği “Pekin’in Afgan kumarı” başlıklı makalesinde şöyle dile getiriyor: “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar ama işin kaymağını Çinliler yiyor. Amerikalılar askeri ve diplomatik çabalarını ülkeden bir an önce çıkmaya odaklandırırken Çinliler burada kalıp çıkar sağlamak istiyor”. (Robert D. Kaplan, The New York Times, 7 Ekim 2009)

ABD’nin El Kaide karşısında kazanacağı bir zaferin Pekin’in çıkarına olacağını belirten Kaplan, ABD ordusunun içinde bulunduğu durumu Roma İmparatorluğu ya da 19. yy İngiltere’sinin durumuyla karşılaştırıyor: “ABD dünyanın uzak bir yerinde intikam almak, isyanları bastırmak ve medeniyeti tesis etmek için uğraşıyor. O esnada diğer büyük güçler de kenarda bekleyip ABD’nin sunduğu kamu yararından bedavaya faydalanmak istiyor” (Robert D. Kaplan, The New York Times, 7 Ekim 2009).

2.. ABD KIRGIZİSTAN’DA KAYBETTİ

ABD’nin Afganistan cephesini kuvvetlendirmek için 2005 yılında yaptırdığı “Lale Devrimi” ile işbaşına getirdiği Bakiyev, Nisan ayında yenildi ve kaçtı. ABD’nin Kırgızistan’a verdiği önem Manas Üssü nedeniyledir. Ki “Lale Devrimi”, Akayev yönetiminin 2004 yılında Manas Üssü’nün süresini uzatmaya karşı çıkması nedeniyle yapılmıştı!

Manas ABD’nin Orta Asya’daki son kalesidir; çünkü ABD 2005 yılında da Özbekistan’daki üssünü kaybetmişti! ABD, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Astana Zirvesi’nde aldığı “Amerikan askeri varlığının çekilme tarihi belirlensin” kararına direnememiş ve üssü boşaltmıştı. Dolayısıyla Özbekistan’daki Hanabad Askeri Üssü’nü kaybeden ABD için, Manas daha da önem kazanmıştı.

3.. PEKİN TAHRAN’I KOLLUYOR

Çin İran gibi ABD ile doğrudan karşı karşıya geldiği sorunlarda da Washington’a meydan okuyor. Çünkü Çin, hem enerji ihtiyaçlarının karşılanması konusunda İran’ın bir milli güvenlik konusu olduğunu düşünüyor, hem de Afganistan/Orta Asya eksenli büyük mücadeleyi Pekin-Tahran eksenli bir yönelim içinde sürdürüyor.

Çin’in BM düzlemindeki Tahran politikasının temelini ise ABD’yi “oyalayarak bıktırmak” oluşturuyor. Uzun süredir Washington’un İran’a yaptırım politikasının önünde duran Pekin, ABD’yi tam bir sinir harbinin içine çekti. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Financial Times Gazetesi’ne göre, Çin’e enerji ve ticaret ortağı arıyor! Financial Times, sırf Çin İran’a yaptırımlara evet desin diye ABD’nin Suudi Arabistan’ı Pekin yönetimine sunduğunu da yazdı. (Financial Times, 15 Şubat 2010)

ABD’yi iyice açmazlara sokan ve hatta kendi adına ticari ortak aratır duruma sokan Pekin yönetimi, yeni ve ilginç bir hamle yaparak BM’nin İran’a yaptırımları içeren taslağını kabul etti. Reuters’in de tespit ettiği gibi taslağa evet diyebilmek için Washignton’u müzakerelerle “bıktıran” Pekin Yönetimi, uygulanma şansı kalmayacak denli sulandırdığı bir taslağa ancak evet dedi! Üstelik BM kararı, Çin’in “İran petrol ve doğalgaz sanayisine yatırım yapmasını” asla engellemiyor!

Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin Temmuz 2006’daki İran’a yaptırım içeren 1696 sayılı kararına da, Aralık 2006’daki İran’ın nükleer ithalatına ve ihracatına yaptırım uygulanmasını dayatan 1737 sayılı kararına da onay vermişti! Hatta Pekin 2007 yılında İran’ın silah ihracatına yasak getiren yaptırımları ve İran’ı uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmadığı için eleştiren yaptırımı da desteklemişti! Ancak bu durum ne İran’ı hedefinden alıkoydu, ne de Pekin-Tahran çok boyutlu ilişkilerinin büyümesine engel oldu!

4.. TAYVAN, TİBET VE SİNCİAN PROVOKASYONLARINA YANIT

ABD uzun yıllardır Çin’i “Tayvan, Tibet ve Sincian sorunları” üzerinden de doğrudan hedef almaktadır. Ancak ABD 2010’da, bu cephelerde de istediği sonucu alamadı.

Washington, 5 Temmuz 2009’da Sincian’da denediği kışkırtma hamlesinden bir sonuç alamayınca Tayvan sorunu üzerinden Pekin’i sıkıştırmaya kalktı. Washington’un, Pekin’in “Tek Çin” çerçevesinde bir parçası olarak kabul ettiği Tayvan’a 2010 Ocak ayında 6.4 milyar dolarlık silah satma kararı alması ABD-Çin Savaşı açısından önemli bir dönüm oldu. ABD Başkanı Obama aynı dönemde, Tibet ayrılıkçılığının lideri olan Dalay Lama ile görüşerek de Pekin’e açıkça “silah çekti”!

Çin tıpkı 5 Temmuz provokasyonunda olduğu gibi, aynı kararlılıkla, ABD’nin Tayvan ve Tibet üzerinden silah göstermesine de pabuç bırakmayacağını ilan etti.

Çin Başbakanı Wen Jiabao, 22 Mart 2010’da Çin Kalkınma Forumu’nda “Ticaret ve para birimi savaşları zorlukları aşmamızı sağlamayacak, aksine işbirliğini geciktirecek” diyerek açıkça ABD’nin silah göstermesine meydan okudu! Üstelik, ABD Deniz Kuvvetleri 27 Mart 2010’da yaptığı açıklamada, “Çin’in Tayvan yakınına uzun menzilli füze yerleştirdiğinden” şikayet ediyordu! Çin silaha karşı silah demiş oluyordu!

Geçen zaman içinde Pekin hem ABD’nin hamlesini geri püskürttü hem de Tayvan konusunu kökten çözebilmek konusunda çok önemli gelişmelere imza attı. Örneğin Pekin Yönetimi Tayvan ile 29 Haziran 2010 günü tarihi bir anlaşma imzaladı. 60 yılın en önemli hamlesi olarak nitelenen anlaşma, “Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması”. Anlaşma gereği Çin ve Tayvan birbirlerine satacakları yaklaşık 800 kalem üründe gümrük vergilerini düşürdü.

5.. ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ

“Çin-Rus Stratejik Ortaklığı”nın ilanıyla 1996’da kurulan Şanghay İşbirliği Örgütü Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan ile birlikte toplam 6 üyeden oluşmaktadır. Ancak Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan’ın da gözlemci üye olduğu göz önünde bulundurulursa ŞİÖ, hem coğrafi hem de nüfus büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük bölgesel ittifakı haline gelmiştir.

ŞİÖ, ABD karşıtı ilk büyük adımını 2005 yılında attı. Daha önce belirttiğimiz gibi ŞİÖ, Astana Zirvesi’nde ABD’ye Orta Asya’daki askeri varlığına son verme çağrısı yaptı. Bunun üzerine, Özbekistan’daki ABD askerleri ülkeyi terk etti.

ŞİÖ’nün ikinci büyük adımı, 2007 Ağustos’unda örgüte üye 6 ülkenin Rusya’nın Ural Dağları’nda “Barış Misyonu 2007” adıyla ortak askeri tatbikat yapmasıydı. ŞİÖ’nün Ağustos 2007’deki Bişkek Zirvesi’nde “tek kutuplu dünya kabul edilemez” kararı aldığını da anımsatalım. (ŞİÖ ilk askeri tatbikatını 2003 yılında Kazakistan ve Pekin’de, ikincisini de 2005 yılında yapmıştı. Yukarıda bahsettiğimiz 2007 tatbikatı örgütün üçüncü tatbikatıdır.)

Çin ve Rusya, ŞİÖ dışında da ortak anlaşmalar imzalıyor. Geçen yıl stratejik ortaklık belgesi yenilendi; ortak askeri tatbikat yapıldı.

Pekin ve Moskova NATO politikası konusunda da ortak yönelime girdi. Hatırlanacağı gibi Putin, Rusya-NATO Konseyi’ni oluşturarak hem NATO’ya kama gibi girmiş hem de NATO’nun işlevini zayıflatmıştı. Şimdi aynı politikayı Pekin izliyor. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma Caoşü, 9 Şubat 2010’da yaptığı açıklamada, son dönemde NATO ile bazı temasları olduğunu hatırlatarak, ittifakla güvenlik, eşitlik ve karşılıklı yarara dayalı yeni güvenlik anlayışı temelinde eşit görüşmelere devam etmek istediklerini söyledi.

NATO’nun son yıllarda dönüşüm sürecine girdiğine ve yeni stratejik anlayışına uyum sağlamaya çalıştığına işaret eden Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma, “NATO’nun dönüşüm ve düzenlemelerinin bölgenin ve dünyanın barışına ve istikrarına hizmet etmesini umuyoruz” diye konuştu. (AA, 9 Şubat 2010)

Öte yandan 2011’de faaliyete geçecek Çin-Rusya petrol boru hattı, Washington’un enerji politikalarına da büyük darbe oluşturuyor.

6.. ÇİN AB’Yİ RAYLARLA PEKİN’E BAĞLADI

Çin, Avrupa’yı hem de en batısından modern ipek yolu ile Pekin’e bağlıyor.

Çin, Londra’yı Pekin’e, 17 ülkeyi birbirine bağlayan, 8 bin kilometre uzunluğundaki, dünyanın en hızlı demiryolu hattını inşa ediyor. Saatte 350 km hıza ulaşan trenlerin çalışacağı projenin ilk uzun yol hattı olan Wuhan-Guangzhou hattı 2009 Aralık’ında açıldı.

Bu devasa projeye kapaktan yer veren Newsweek dergisinin yorumu dikkat çekiciydi. Newsweek, Pekin’in modern ipek yolu ile kâinatın merkezi rolünü hedeflediğini belirtti.

7.. LATİN AMERİKA VE AFRİKA’YA YATIRIM

Çin bir yandan ABD’yi bazı jeopolitik alanların dışına çıkarmaya çalışıyor bir yandan da ABD’nin boşaltmak zorunda kaldığı bu alanlara yerleşiyor. Pekin yönetiminin son yıllarda Güney Amerika ve Afrika ülkeleri ile imzaladığı anlaşmaların sayısı ve hacmi olağanüstü büyüklükte…

8.. JAPONYA ABD’DEN KOPUP, ÇİN’E YAKLAŞIYOR

Japonya, ekonomik pozisyonu nedeniyle, ABD’den uzaklaşıp Çin’e yaklaşmaktadır. Bu durum ABD’nin uzak doğu yığınağı açısından tam bir felakettir.

Bu tarihi gelişmenin sıçrama noktası 30 Ağustos 2009 seçimleriydi. Seçimlerde Japonya’yı 54 yıldır yöneten Liberal Demokratlar ve dolayısıyla ABD destekçiliği yenildi. İktidara Hatoyama liderliğindeki Demokratlar yani Asyacılar geldi. Öyle ki seçimleri kapaktan değerlendiren 5 Eylül 2009 tarihli İngiliz Economist Dergisi, “Japonya’da seçmenler bir partiyi değil, bütün bir sistemi yıktı” yorumunda bulundu!

Yeni yönetimin göreve geldiği daha ilk aylarda ABD’nin Okinawa Adası’ndaki kritik önem taşıyan askeri üssünü kaldırmak istemesi, değişimin ilk sinyaliydi. Aslında Japonya Başbakanı Yukio Hatoyama seçimlerden bir hafta önce New York Times’ta yayımlanan makalesinde işlerin hiç de eskisi gibi olmayacağını zaten ifade ediyordu. Hatoyama ABD kapitalizminin başarısızlığını eleştirdiği makalesinde, ABD’nin tersine çevrilemez bir gerileme içinde olduğunu vurguluyordu. Dikkat çeken bir başka konu da Hatoyama’nın AB’nin ilk dönemlerini model alan yeni bir Doğu Asya topluluğundan bahsedip, Çin’i anıp ABD’yi dışarıda bırakmasıydı! Nitekim sonrasında Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada, “yeni bir Asya çağının yaşanacağını” müjdelemişti.

Çin ASEAN ülkeleri ile serbest ticarete başladı

Japonya’nın Çin’e yaklaşması dışında ABD açısından pasifik felaketine neden olan bir diğer gelişme de Çin’in ASEAN’la serbest ticaret anlaşması…

Çin ile Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği ASEAN ülkeleri arasında serbest ticaret 1 Ocak 2010 itibariyle başladı. Yapılan anlaşmaya göre bu ülkeler arasında ithal edilecek malların yüzde 90’nına ithalat vergisi uygulanmıyor. Böylece ticaretin maliyeti düşüp, hacmi büyüyor. 2 milyar insanın yaşadığı ülkelerin bu anlaşması, bölgenin dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi olmasının ötesinde, siyasi anlamlar da taşıyor.

9.. TİCARET SAVAŞI

Çin, küresel ekonomik krizle birlikte çok sıkı bir “yeni korumacılık” anlayışı içine girdi. Çin Devleti çıkardığı ve de uyguladığı sert yasalarla, ülkesini yabancı şirketlere karşı korudu,  daha açık ifade etmek gerekirse Çin Devleti yabancı şirketleri kontrol altına aldı!

Çin bu kontrol işini, “yerli inovasyon”, “patent kanunu”, “standart oluşturma” ve “onay süreci” diye özetleyeceğimiz dört yöntemle sağladı. Açalım:

a..) Yerli İnovasyon

“Yeni fikirlerin ticari bir yarara dönüştürülme süreci” olan inovasyon, Çin devleti tarafından 2009 sonbaharında politik bir hedef olarak belirlendi. Çin “yerli inovasyon” hedefiyle birlikte Çinli şirketlere vergi indirimleri uygulamaya, devlet teşvikleri sunmaya ve kamu ihalelerinde öncelik vermeye başladı. Bölge yönetimleri ve belediyeler, “yerli inovasyon” hedefi gereği, kendilerine bağlı kurumların alabileceği ürünler için listeler oluşturmaya başladılar. Değil yabancı şirket ürünleri, yabancı şirketlerin Çin’de ürettiği ürünler bile bu listelerde yer bulmakta zorlanıyorlar. Örneğin Şanghay’ın yayınladığı 500’lük listede sadece 2 yabancı şirketin ürettiği ürün yer bulabildi! (Businessweek, 28 Mart 2010)

Bu tür liste belirlemenin teknik olarak Dünya Ticaret Örgütü DTÖ kurallarının ihlali anlamı taşımadığının altını çiziyor Businessweek dergisi. Çünkü Çin, kamu tedarik politikalarıyla ilgili bir anlaşma imzalamadı henüz. Pekin’in bu anlaşmayı imzalayacağını söylemesi de yabancı şirketleri rahatlatmıyor çünkü Çin yönetimi, 15 yıllık geçiş dönemini anlaşmanın önkoşulu olarak dayatıyor.  Üstelik kamu işletmeleri dışında hastanelerin, okulların da kamu tedarik listesine dahil edilmesi, yabancı şirketlere iyice kapıları kapatmış olacak.

ABD şirketlerinin Çin’in “yerli inovasyon” hedefinden duyduğu rahatsızlığın boyutu o kadar büyük ki, aralarında Microsoft, Boeing, Motorola, Caterpillar gibi en büyük şirketlerin yer aldığı yüzlerce çokuluslu şirket 26 Ocak 2010’da Beyaz Saray’a bir mektup yazdı. “Çin, yerel şirketlerinin ABD şirketleri karşısında güçlenmeleri için geniş kapsamlı politikalar geliştiriyor” saptamasıyla başlayan mektup şu temenni ile bitiyordu: “ABD Yönetimi’nin Çin’in ABD’li şirketler için büyük tehlike oluşturan politikalarına acilen eğilmesini istiyoruz”. (Businessweek, 28 Mart 2010)

b..) Patent Kanunu

ABD’li şirketleri iş yapamaz duruma getiren bir diğer yeni gelişme de Çin’in Ekim 2009’da çıkardığı yeni bir patent kanunu oldu. Yeni kanun, kamu tedarikinden yararlanmak isteyen şirketleri, yurtdışından önce Çin’de patent ya da ticari marka başvurusu yapmaya zorluyor. Pratik olarak bu durum, Çin dışında geliştirilen bir ürünün Çin’de satışını imkânsız kılıyor. Ya da ürünü dışarıda geliştiren yabancı şirketin Çin’de satış yapabilmek için patenti serbest bırakmasını, dolayısıyla da Çin Devleti ile ticari sırlarını paylaşmasını zorunlu kılıyor.

Bir şikâyetin altına üstelik tek başına asla imza atamayacağını söyleyen bir ABD şirketinin yetkilisi, çaresizliklerini şu sözlerle aktarıyor Businessweek Dergisi’ne: “Çinliler kalkan tırnağı koparmak konusunda çok başarılılar”!

c..) Standartlaştırma

ABD’li şirketlerin yakındığı üçüncü gelişme ise Çin’in standartlaştırma yani kural koyma atağı. Businessweek dergisi, Çin’in her yıl cep telefonundan otomotive bütün sektörlerde 10 bini aşkın yeni standart geliştirdiğini belirtiyor. Çin’deki Avrupa Komisyonu delegasyonunun standartlardan sorumlu yetkilisi Klaus Ziegler, “dünyanın geri kalanında bu kadar standart geliştirilmiyor” diye şikâyette bulunuyor. (Businessweek, 28 Mart 2010)

Standartlar, batılı şirketleri öyle zor duruma sokmuş ki, şimdiden pazardan çekilen pek çok şirket olduğu belirtiliyor. Ya çekilmeyenler? Örneğin Alman Continental şirketi yeni çıkan bir standart gereği Çin’de sattığı tüm araba lastiklerini Çinçe yazı karakteriyle damgalamakla meşgul!

d..) Onay Süreci

Batılı şirketlerin yakındığı dördüncü konu da “onay süreci”. Örneğin bir sigorta şirketi, Çin’de tek seferde yalnızca bir şube açabiliyor artık. Ve onay için en az 18 ay bekliyor! Bu süre, yerel sigorta şirketlerini batılı çokuluslu şirketler karşısında koruyor ve güçlendiriyor.

Yuan-Dolar Paritesi

Yukarıda ayrıntılarını özetlediğimiz dört gelişme, Çin’in ekonomi kalesinin surlarını oluşturuyor. Kalenin girişinde ise Yuan-Dolar paritesi var.

Çin küresel krizle birlikte Yuan’ı Dolar’a sabitleyerek, ABD ekonomisine önemli zararlar verdi. Washington yıl boyunca Pekin’den Yuan’ı serbest bırakmasını istedi. Ancak bu konuda da Washington’un açmazda olduğunu düşünenler var. Örneğin Brookings Enstitüsü’nden Kenneth G. Lieberthal, Yuan’ın serbest bırakılmasının sonuca o kadar da etki etmeyeceğini söylüyor: “Yuan’da yüzde 20 oranında bir değer artışı, Çin’in ihraç ettiği ürünlerde kullandığı petrol ve demir gibi ürünlerde ithalat maliyetini azaltır en fazla. Bu da ABD’ye bağlı ürünlerin nihai maliyetlerinde çok küçük bir artış demektir”.

Çin son dönemde yeni bir politik hamle olarak Yuan’ın Dolar karşısında küçük bir miktar değerlenmesine izin verdi…

Wall Street’te en çok hazinle gülünen espri, Çin’in belli periyotlarla yaptığı dolara destek açıklaması. Para oyuncuları bu açıklamalar karşısında şöyle söylüyor: “Elbette dolara destek verecekler, çünkü en çok dolar onlarda var”

Sonuç; üretim esaslı ekonomisi nedeniyle Çin, yüzde 10’un üzerinde büyümesini kesintisiz sürdürüyor!

BRIC – Dolara karşı rezerv para

Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkeleri 2009 Haziran’ın da yaptıkları ilk zirveyle dolara savaş açtılar. Dolara alternatif “rezerv para” konusunu gündeminde tutan BRIC ülkeleri dünyanın krizle boğuştuğu son iki yılda, birlikte olağanüstü büyüme rakamları yakaladılar.

Öyle ki pek çok ulusal ve uluslararası şirket, krize panzehir olarak BRIC fonlarını değerlendirdi. Tek bir fonla aynı anda Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin piyasalarına yatırım yapma fırsatı veren BRIC Fonu, krizle boğuşan şirketlerin en gözde yatırım enstrümanıydı.

SONUÇ YERİNE: OBAMA’YA PARMAK SALLAYAN ÇİNLİ YETKİLİ

Peki Çin’i böylesi atağa iten, ABD’yle açıktan bir ticaret savaşı yapmaya götüren neydi?

Çin 30 yıl boyunca dünyanın atölyesi görevini gördü. Çinli üreticiler bugüne kadar ürettikleri Nike ayakkabının ya da Apple iPhone’un gerçek değerinin çok küçük bir parçasını alabiliyorlardı. Artık Çin tedarik zinciri oluşturmak ve marka şampiyonları yaratmak istiyor. Bilişim sektöründe öne çıkan Lenovo, otomotiv sektöründe öne çıkan Chery gibi örnekleri artırmak ve dünya pazarlarına marka satmak peşindeler.

Son 10 yılda inanılmaz büyüme rakamları yakalayan ve her yıl ihracat şampiyonu olan Çin’in ihracat ve sermaye fazlası, artık kendi yerel devlerini yaratmak isteyen Pekin yönetiminin, batılı şirketlere koşulsuz imkânlar sağlama politikasına son verdi. (Fareed Zakaria, Newsweek, 18 Ocak 2010)

Newsweek’e göre, son 30 yıl boyunca sermaye kaynağı, pazar, teknoloji ihracatçısı, hatta siyasi müttefik olarak ABD’ye ihtiyaç duyan Çin’in artık Washington’a ihtiyacı kalmadı! Öyle ki son Kopenhag İklim Zirvesi’nde, Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun heyetindeki bir yetkilinin ABD Başkanı Obama’ya bağırarak parmak sallaması siyasi çevrelerce Pekin’in Washington’a meydan okuması olarak yorumlandı.

1 Kasım 2009 tarihli Economist dergisi, ABD-Çin ilişkilerine ayırdığı özel dosyasında şu gerçeğe dikkat çekmişti: “İki ülke arasındaki ilişki yeni bir soğuk savaş yaratıyor”.

Üstelik bu soğuk savaşın şimdiki periyodunda ABD’nin eli kolu bağlı durumda. Los Angeles Times Gazetesi’nden Nina Hachigian “ABD’nin yapacak bir şeyi yok” saptamasında bulunduğu makalesinde çaresizliğin altını çizdi. ABD’nin Çin’i hayırseverlik yapmaya zorlayacak gücü olmadığını ancak oynanacak bazı kartlarının olduğunu belirten Hachigian, “Obama yönetiminin Çin’in tavrını değiştirmek için yapabileceği en etkili şey Pekin’in bahane olarak ortaya sürdüğü engelleri ortadan kaldırmaktır” dedi. (Nina Hachigian, Los Angeles Times, 30 Eylül 2009)

Sonuç olarak ABD’nin tek kutuplu dünyası sadece 20 yıl dayanabildi!

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın