Posts Tagged Pakistan
ABD’nin bölgesel yük paylaşımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/08/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşaması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)
Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’e yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti.
Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’un Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.
İkili savunma anlaşmaları
– 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı.
– 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.
Peki Trump bir asker ve bir asker/istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)
– 17 Eylül 2025’te, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.
– 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı.
– 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.
Bütünleyen mekanizma
Her üç ülke de, Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyorlar.
Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu.
ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.
Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor.
Mekke Anlaşması’nın ikili karakteri
Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır.
Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu.
Çok kutupluluk
Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”
Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2026
Ortadoğu’nun ABD sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/08/2026
İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.
ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.
Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır.
Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur.
Hangi güvenlik mimarisi?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)
Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor.
ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor.
Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.
Mekke Paktı’nın rolü
Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak?
ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.
İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu.
Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.
İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026
Mekke Paktı sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/08/2026
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır.
Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir?
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi?
İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”
ABD destekli Sünni ittifak
Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?
Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.
Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir.
Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir.
NATO’da alan kaydırılması meselesi
Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı?
Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.
Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu.
Ankara’nın beklentisi ne?
İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.
Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor?
Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi?
Astana’dan Mekke’ye
Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını…
Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026
İspanya Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/04/2026
Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya liderlerinin ardından İspanya Başkanı Pedro Sanchez de Çin’i ziyaret etti, 19 anlaşma imzaladı.
Oysa kısa bir süre öncesine kadar G7, NATO ve AB ülkeleri olan bu ülkeler, ABD’nin stratejisi gereği Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” olarak görüyor, bu ülkeyle işbirliğinin sınırlanması gerektiğini savunuyor ve hatta Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çıkması için İtalya’ya baskı yapıyorlardı.
Peki ne oldu da şimdi sıra sıra hepsi Pekin’de Xi Jinping’le buluşup anlaşmalar imzalıyor?
Çin’le işbirliği Avrupa’nın yararı
Atlantik ittifakındaki çatlak, Kanada ve Avrupalıları “ABD’den ayrı Çin’le işbirliğine” yöneltiyor. Zira “müttefikleri” gördü ki artık ABD doğrudan tehdit ediyor: Washington yönetimi Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, AB toprağı Grönland’ı ele geçireceğini ilan ediyor, gümrük tarifesi uyguluyor, ticaret savaşı açıyor…
ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırması ama İran’ın ABD’ye direnebilmesi, ABD’nin müttefiklerini yardıma çağırması ama reddedilmesi, bu ülkelerle ABD’nin arasını biraz daha açtı.
Ayrıca bu ülkeler, Çin’le işbirliğinin getirisini ve kazan-kazan formülünün kazancını gördüler.
Sanchez: Çin’den başkası çözemez
Sanchez’in Pekin’deki temaslarına dönersek…
Filistin’e tam destek veren ve tanıyan, İsrail’in soykırımına karşı eylemli karşı duruş sergileyen, İran’a saldırıda ABD’nin üs taleplerini reddeden İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, Çin’i Ortadoğu’da göreve çağırdı.
Çin’den Ortadoğu’da barış için daha aktif rol üstlenmesini isteyen Sanchez’in şu sözleri, dünyanın değişimine işaret etmesi bakımından önemli: “İran’daki durumu ve Hürmüz Boğazı’nı Çin’den başka çözebilecek herhangi bir taraf hayal etmekte çok zorlanıyorum.”
Çin Devlet Başkanı Xi Jnping’in yanıtı da yine dünyanın değişimine ve yeni ortaklıklara, yeni işbirliklerine işaret ediyor. Xi, İspanya’ya, “uluslararası düzeni korumak ve güçlünün haklı olduğu orman kanununa sapılmasını önlemek üzere birlikte çalışma” çağrısında bulundu.
Çin’in barış kapasitesi
İspanya Çin’den neden ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı ateşi söndürmesini istiyor? Bir çok neden sayılabilir ama en önemlisi, Çin’in söndürme kapasitesi olduğunu görmesidir.
Çin, “barış yapabilme” kapasitesini, hem de Ortadoğu’da, yakın zamanda göstermişti. Çin’in Pekin’de İran-Suudi Arabistan barışına imza atması ABD’yi nasıl şaşırtmış ve endişelendirmişti, anımsayın.
Daha yakın zamana gelelim. Pakistan’ın ABD ve İran’a sunduğu son ateşkes önerisinde acaba Çin’in hiç katkısı yok mu? Pakistan İslamabad’da Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la dörtlü girişim başlatmıştı ama aynı zamanda Çin’le de ikili girişim başlatıp, “Çin-Pakistan’ın Ortadoğu için beş önerisini” duyurmuştu.
Çin’in dört önerisi
Tam bu süreçte, Ortadoğu’daki savaşın göbeğinde olan ülkelerden birinin, Birleşik Arap Emirlikleri’in (BAE) veliaht Prensi Zayid el Nahyan da Çin’deydi.
Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, el Nayhan ile görüşmesinde, Ortadoğu’da barış için dört maddelik önersini sundu:
1) Barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesi için ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşası teşvik edilmeli.
2) Ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne tam saygı gösterilmeli.
3) Dünyanın güçlünün zayıfı ezdiği düzene dönmesini önlemek için uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin otoritesi korunmalı.
4) Tüm taraflar Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin kalkınmasına elverişli bir ortam oluşturmak üzere birlikte çalışmalı.
Çin ile bölge ülkelerinin işbirliği
Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dörtlüsünün çabası ile İspanya’nın ateşi söndürmesi için aktif rol üstlenmesini istediği Çin’in girişimini buluşturabilmek, buna Avrupa’dan katkı alabilmek, ateşkes hâlâ sürerken, kritik önemli.
ABD’nin bu bölge ülkelerini, kendisiyle hareket etmeye zorlamasına karşı koyabilmek ise öncelikli ve çok önemli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2026
İran o tek dişi çekti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/04/2026
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı, İran işte o tek dişi çekti. Günlerdir taş üstünde taş bırakmayacağını ileri sürerek İran’ı tehdit eden Trump, 15 günlük ateşkesi kabul etti.
Pakistan’ın önerdiği ateşkes için İran 10 maddelik şartlarını ortaya koydu, Trump da bunu kabul etti: “İran’dan 10 maddelik bir teklif aldık ve bunun müzakere için güvenilir bir temel olabileceğine inanıyorum.”
İran’ın 10 maddelik şartları şunlar: “ABD temel olarak şunlara bağlıdır: 1. Saldırmazlık, 2. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün devamı, 3. Zenginleştirmenin kabulü, 4. Tüm birincil yaptırımların kaldırılması, 5. Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, 6. Tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarının feshedilmesi, 7. Tüm UAEA Yönetim Kurulu kararlarının feshedilmesi, 8. İran’a tazminat ödenmesi, 9. ABD savaş güçlerinin bölgeden çekilmesi, 10. Lübnan’ın kahraman İslam Direnişi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi.”
ABD’nin bu şartları “müzakere edilebilir” bulup ateşkesi kabul etmesi, İran için zaferdir.
Mesele şimdi “İslamabad Görüşmeleri”nden bir barış çıkıp çıkmayacağıdır.
ABD’nin yenilgi sebepleri
ABD zaman kazanıp 15 gün sonra yine saldırsa bile sonuç değişmez: ABD yenildi.
Çünkü:
-ABD-İsrail’in İran’a gücü yetmedi. İran’ın siyasi iradesini kıramadı, İran’ın silah gücünü imha edemedi, İran’ın etkili yanıtlarını durduramadı.
-ABD Avrupalı NATO müttefiklerini savaşa sokamadı, Körfez’deki müttefiklerini savaşa sokamadı, İran’ın komşularını savaşa sokamadı.
-ABD, ağır bombardımanın altında, İranlı muhaliflerin ayaklanacağını ve rejimi yıkacağını düşündü ama yanıldı. Tersine muhalifler ABD ve İsrail’e karşı vatan savunmasında birleşti.
-ABD Irak ve Suriye’de kullanabildiği Kürt kartını bu kez kullanamadı.
Kuşkusuz ABD’nin müttefiklerini savaşa sokamamasının bir kaç nedeni var ama temel neden, İran’ın kararlı ve etkili direnişidir. İran yeniliyor olsa o müttefiklerin bir kısmı ABD’nin yanında sıralanırdı.
Önce Amerika: Yalnız Amerika
40 Gün Savaşının bu sonucu, Trump’ın “önce Amerika” stratejisinin nasıl “yalnız Amerika”ya dönüştüğünü de resmetti.
Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının görülmesi sadece Körfez ülkelerinde değil Japonya ve Güney Kore’de bile ABD’yle bağımlı ilişkilerin sorgulanmasını başlattı.
Bunun en önemli sonucu, Avrupa’dan Pasifik’e yeni güvenlik mimarilerinin inşasının başlayacağıdır.
Vasallık sisteminin sonu
ABD’nin İran yenilgisi tarihi önemdedir, bir dönemin sonudur. Tek kutuplu dünyanın “kesin” sonudur. Hegemonyası zayıflayan ve liderlik kapasitesi eriyen emperyalist ABD, İran yenilgisiyle birlikte, artık eski konumunu kaybetmiştir.
ABD’nin İran’a yenilgisi, Washington’un vassallık sisteminin de sonudur. Batı Asya ülkeleri için boyunduruktan kurtulma miladıdır.
İran, Asya’nın ön cephesinde ABD’yi durdurarak, dünyayı bir büyük yıkımdan kurtardı.
Bölge ülkelerine düşen görev
Epstein çetesinin temsil ettiği emperyalist sömürgen sınıf kuşkusuz yeniden savaş arayacaktır, ihtiyacıdır. 12 Gün Savaşı ile 40 Gün Savaşı’nın ardından ABD’nin İran’a üçüncü kez saldırması olasıdır ama sonucu değiştirmeyecektir.
Elbette her saldırı, yeni yıkım ve bölge ülkeleri için yeni risk demektir. O nedenle bölge ülkeleri, İslamabad’daki ABD-İran müzakeresine paralel olarak, üçüncü saldırıyı caydıracak bir bölgesel mekanizma inşasını hedeflemelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Nisan 2026
İran’sız iki proje
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2026
Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş.
Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).
Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.
Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı
Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır.
Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!
Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).
İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı.
Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).
Çin faktörü
İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi.
Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu.
Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!
Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026
Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/06/2025
Yakın zamanda bölgemizde Hindistan-Pakistan savaşı vardı. Şimdi de İsrail-İran savaşı sürüyor. Hindistan’ın İsrail’le çok özel ilişkileri var, Pakistan da İran’a açıktan destek açıkladı.
Öte yandan Pakistan, SSCB’ye karşı Afganistan savaşında ABD’nin çok özel bir müttefikiydi. Ama geride kalan yıllar içinde Pakistan’ın Çin’le çok derin bir ilişkisi oluştu. ABD’yi fazlasıyla rahatsız edecek düzeyde stratejik bir ilişki bu.
Bu girişi neden mi yaptım? Çünkü Beyaz Saray’da çok ilginç bir görüşme vardı.
Trump’ın özel misafiri
ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ile Beyaz Saray’da görüştü.
Bu görüşme pek çok yanıyla ilginç. Zira ABD Devlet Başkanı, bir başka ülkenin siyasi lideriyle değil, askeri lideriyle görüşüyor. Üstelik o asker Genelkurmay Başkanı değil.
Görüşmede Trump’a iki isim eşlik etti: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff.
Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’e ise bir isim eşlik etti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik. Malik aynı zamanda Pakistan Ulusal Güvenlik Danışmanı.
İlginç konular
Katılımcılar kadar konuşulan konular da ilginç.
Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almış: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği.”
Tamam, bir devlet başkanının, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanıyla görüşüyor olması tek başına yeterince ilginç ama yine de bu işaret edilen konular elbette şu süreçte konuşulması “normal” konular, denilebilir. Ancak ya şunlar?
Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin açıklamasında Trump ile Münir’in şu konuları da ele aldığı belirtiliyor: “Ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zeka, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler” (AA, 19.6.2025)
Bir devlet başkanı, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanı ile neden ekonomi konuşur, neden ticaret konuşur, neden maden konuşur, hatta neden kripto para konuşur? Bunda bir tuhaflık yok mu?
Ziya ül-Hak’ın darbesi
Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’in ABD ziyareti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesi, bana Ziya ül-Hak’ı anımsattı. “İslamcı general” denilen Pakistan Genelkurmay Başkanı Ziya ül-Hak, 5 Temmuz 1977’de darbe yaparak Zülfikar Ali Butto’yu devirmiş ve Pakistan’ı iki yıl sonra Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin özel operasyon üssüne dönüştürmüştü.
Bu süreçte CIA, Pakistan İstihbarat Servisi ISI ile özel bir işbirliği yürütmüş, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, pek çok ülkeden mücahit getirerek onları birlikte Pakistan’da eğitip Afganistan’a sevketmişlerdi.
Uzun dört yıl
Züya ül-Hak’ın bir darbeyle ülkesini ABD stratejisine eklemlemesi, coğrafyamızın çok özel bir kesitinde ve tarihin çok önemli bir anında olmuştu.
Öyle ki bu kesiti “uzun dört yıl” diye isimlendirebiliriz: Pakistan’da darbe (1977), SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran’da Humeyni’nin Şah’ı yıkması (1979), Türkiye’de darbe (1980), İran-Irak savaşı (1981).
Bu uzun dört yıl, sonucu günümüze kadar uzanan derin değişimler doğurmuştu.
ABD askerlerle daha kolay çalışıyor
Elbette doğrudan Ziya ül-Hak – Asım Münir benzetmesi yapmıyorum. Zira Pakistan İsrail’e karşı İran’ı destekliyor ve Münir de Beyaz Saray’daki görüşme öncesinde ülkesinin bu tutumunu açıklamasında sergiledi.
Ama yine de ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’da Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüşmesi, üstelik ancak bir devlet başkanıyla görüşülecek türden konuları görüşmüş olması, elbette ilginç ve dikkat çekicidir. Dahası dikkatle izlenmelidir.
Çünkü ABD açısından Pakistan’ın pozisyonu kritik önemde. Pakistan’ın Çin, İran ve Hindistan ilişkileri, hatta Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri ABD açısından çok boyutlu önemde.
Unutulmamalı: Pakistan Başbakanı İmran Han “kendisine Amerikancı bir darbe yapıldığını” savunmuştu ama yerine gelen Şahbaz Şerif de Çin’le iyi ilişkileri sürdürdü, sürdürüyor. Görünen o ki hangi parti seçimle gelirse gelsin, Çin’le işbirliğini sürdürecek.
ABD, işte böyle zamanlarda özellikle askerlerle çalışmak ister!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Haziran 2025
Hindu cihatçılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/05/2025
Hindistan Pakistan’ın Keşmir bölgesine füze saldırısı düzenleyerek riskli bir “sınırlı savaş” başlattı. Pakistan Hindistan’a bağlı Keşmir bölgesine topçu misillemesi yaparak, savaşın sınırlı kalmasını istediğini ortaya koydu. Umarım böyle olur ve iki nükleer güç daha fazla ileri gitmez.
1945’ten bu yana Keşmir nedeniyle defalarca karşı karşıya gelen iki ülke, Anglo-Sakson bakiyesi sorunun girdabı içinde ne yazık ki…
İngiltere, sömürgeci ve işgalci politikalarıyla etkisi bugün de süren sorunlar bıraktı; Filistin meselesi, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, Keşmir meselesi… Anglo-Sakson İngiltere’nin sorunlarını devralan Anglo-Sakson ABD de bu sorunları emperyalist ihtiyaçlarına göre kullandı.
Yeni bir dünya, işte bu tür sorunları çözebilmek için ihtiyaç en başta.
Pakistan’daki CIA örgütleri
Bu kez “sınırlı savaş” 22 Nisan’da 26 kişinin ölümüne yol açan terör saldırısıyla tetiklendi. Saldırıyı Leşker-i Tayyibe örgütünün bir kolu olan Direniş Hareketi üstlendi. Hindistan ise doğrudan Pakistan‘ı sorumlu ilan etti.
Pakistan suçlamaları reddetti ve uluslararası soruşturma açılmasını istedi ancak Hindistan kabul etmedi.
Evet, Pakistan’da böyle yüzlerce örgüt var ama bunların Pakistan devletinin doğrudan kumandası altında olduğunu iddia etmek güç. Doğru, bir dönem Pakistan istihbaratı üzerinden pek çok örgütü yönlendirdiler ama o örgütler aslında Pakistan istihbaratından çok ABD istihbaratının kontrolündeydi. Çünkü bu örgütler, ABD’nin yeşil kuşak projesi kapsamında SSCB’ye karşı Pakistan’da eğitip, Afganistan’da harekete geçirdiği örgütlerdi.
Pakistan: ”Cihat, Batı kaynaklı”
Hindistan’ın iddialarının aksine, aslında bu örgütlerin asıl hedefi Pakistan’dır. Son bir yılda bu örgütler Pakistan’daki Çin tesislerine saldırdı, İran’a saldırdı ve Hindistan’a saldırdı. Yani bu örgütler Pakistan’ın komşularıyla ilişkilerini sabote etmeye çalışıyor aslında.
Nitekim Hindistan’a düzenlenen saldırının ardından Pakistan Savunma Bakanı Muhammed Asıf çok net ortaya koydu; “ABD’nin bölge politikaları nedeniyle terörün mağduruyuz” dedi, “Pakistan’ın geçmişte SSCB’ye karşı Afganistan savaşına katılarak ABD adına cihatçıları eğitmek ve yerleştirmek için bir üs haline gelmesi hataydı” dedi, “Batı tarafından icat edilen cihat kavramı, Pakistan toplumunun dokusunu değiştirdi ve bugünkü sorunlara zemin hazırladı” dedi (cumhuriyet.com.tr, 28.4.2025).
Modi’nin iç politika hedefi
Ancak Hindistan tüm bunları görmezden geldi ve riskli bir “sınırlı savaş” başlattı. Çünkü Hindistan Başbakanı Modi için bu savaş, iç politikayı pekiştirme amaçlı dış basınçtır.
“Hindu milliyetçiliği” adı altında “Hindu cihatçılığı” yapan Bharatiya Janata Partisi lideri Narendra Modi, ülkenin adını da Bharat yapmaya çalışıyor. Ülkedeki Müslümanların, azınlık grupların, kast sistemine göre daha altta olanların çareyi Komünistlerin yönettiği eyaletlere kaçmakta bulduğu ağır bir süreç yaşanıyor Hindistan’da…
İşte Modi’nin terör saldırısını bahane ederek Pakistan’a riskli “sınırlı savaş” açması, bu iç politikasının bir uzantısıdır.
Modi’nin fırsatçılığı
Hindistan Dışişleri Bakanı Vikram Misri, Sindoor Operasyonu adını verdikleri bu saldırıyı “terör saldırısını önleme” ve “Hindistan’a gönderilmesi muhtemel teröristleri etkisiz hale getirme” amaçlı diye tarif etti.
“Önleyici vuruş”, jeopolitikçiliğin ürettiği ve sürekli savaş riski doğuran bir yöntem; Alman emperyalizminden ABD emperyalizmine geçti, Bush bir doktrin olarak Irak’ta uyguladı, Şaron ve Netanyahu Filistin’de uyguladı, şimdi Modi bunu Pakistan’da uygulamak istiyor.
Rusya’nın Ukrayna’da Atlantik’le boğuştuğu, Çin’in ABD’nin açtığı ticaret savaşıyla uğraştığı bir süreçte Modi, Pakistan üzerinden içeride Hindu cihatçılığını pekiştirmeye çalışıyor.
Ama eski dünyaya ait bu anlayışlar, yeni dünyanın doğum sancılarını artırıyor son tahlilde…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2025
Pakistan’daki CIA örgütleri
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/04/2025
Keşmir’in Pahalgam bölgesinde, turistleri hedef alan silahlı saldırı Hindistan ile Pakistan’ı karşı karşıya getirdi. 26 kişinin öldüğü 22 Nisan’daki saldırıyı Leşker-i Tayyibe örgütünün bir kolu olan Direniş Cephesi (TRF) üstlendi.
Hindistan yönetimi bu örgütün Pakistan merkezli bir örgüt olması nedeniyle Pakistan’ı hedef aldı. Pakistan yönetimi ise suçlamaları reddetti.
Ancak iki ülkenin tarihsel sorunları nedeniyle yine de tansiyon yüksek ve gerilim sınırda karşılıklı askerlerin ateş açmasına kadar vardı. Vizelerin iptalinden hava sahasının kapatılmasına kadar bir dizi karşılıklı karar da alındı. İki ülkenin nükleer güç olması, meseleyi daha da kritik hale getiriyor.
Pakistan’ın komşularını hedef alan örgütler
Peki Leşker-i Tayyibe örgütünün Pakistan merkezli olması Pakistan’ı suçlamaya yeter mi?
Örneğin bir süre önce Pakistan’daki Çinli işçileri hedef alan bir saldırı olmuş, onu da yine Pakistan merkezli Belucistan Kurtuluş Ordusu üstlenmişti. Öncesinde de Çin’in işlettiği Gwadar Limanı’na yine bir terör saldırı olmuş, Belucistan Kurtuluş Örgütü saldırıyı üstlenmişti.
Örneğin, yine yakın zamanda, Ceyşu’l Adl isimli Pakistan merkezli örgüt, İran’ı hedef almış, Tahran yönetimi de bu örgüte ait olduğunu belirttiği Pakistan’daki mevzileri vurmuştu.
Pakistan’da böyle onlarca büyük, yüzlerce küçük örgüt var. Peki bu örgütlerin varlığı ve saldırıları nedeniyle Pakistan yönetimi mi suçlanmalı?
ABD Pakistan’ı üs yapmıştı
Bu örgütlerin varlık zeminini siyasal ve tarihsel olarak anlamadan yapılacak her değerlendirme eksik olur. Zira Pakistan yönetimi de bu örgütlerin hedefinde…
Bu örgütlerin önemli bir kısmı gerçekte CIA örgütleridir!
Evet, Pakistan’ı Afganistan’daki SSCB’ye karşı saldırı üssü yapan, Suudi Arabistan başta pek çok ülkeden “cihatçıyı” Pakistan’a yönlendiren, bu örgütleri kuran, finanse eden, eğiten ABD’dir, CIA’dır, Pentagon’dur.
Bu örgütlerin geride kalan yıllar içinde zaman zaman ABD’yi de hedef almış olması, “made in USA” olma durumunu değiştirmez. Bu ilişkiler böyledir, kurarsınız ama her zaman tam denetiminizde olmaz, kalamaz. Örgüt büyür, bir kolu kontrolden çıkar vb. Nitekim 1979’dan bu yana Pakistan’da yüzlerce örgüt bölünmesi, yüzlerce yeni örgüt kurulması örnekleri yaşandı.
ABD Pakistan’da uyguladığını, Türkiye’de de uyguladı. Suriye’de iç çatışma başladığında Türkiye sınırı da benzer durumu yaşadı. Gündüz Türkiye’deki çadır kentlerde kalan, gece silahıyla sınırı geçip Suriye’de savaşan cihatçı görüntülerini anımsayınız…
Pakistan: “Cihat, Batı tarafından yaratıldı”
O nedenle bugünkü saldırılarından Pakistan yönetimini sorumlu tutmak doğru değil ama ülkeyi ABD’nin operasyon üssüne çevirmesine izin veren eski Pakistan yöneticileri, CIA’nın şubesi gibi çalışan Pakistan istihbaratı elbette sorumlu. (CIA, Pakistan devlet aygıtı içinde hâlâ etkin, bu da bir başka ciddi sorun oluşturuyor.)
Bu gerçeği Pakistan’ın şimdiki yönetimi de görüyor ve kabul ediyor zaten. Pakistan Savunma Bakanı Khavaja Muhammed Asıf, “Cihat, Batı tarafında yaratıldı” diyor ve ülkesinin “ABD’nin bölge politikaları nedeniyle terörün mağduru olduğunu” savunuyor.
Asıf, Pakistan’ın geçmişte “Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen Afganistan savaşına katılarak ABD adına cihatçıları eğitmek ve yerleştirmek için bir üs haline gelmesinin, büyük bir hata olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Batı tarafından icat edilen cihat kavramı, Pakistan toplumunun dokusunu değiştirdi ve bugünkü sorunlara zemin hazırladı.” (cumhuriyet.com.tr, 28.4.2025).
Üç ülke, üç hedef
Kuşkusuz bu örgütlerin mensupları, hatta üst düzey yöneticileri bile bu ilişkileri bilmez, hatta bu örgütlerin üyeleri ABD’ye karşıdır ama ilişkinin doğası nedeniyle, bu tür örgütler çoğu zaman ABD’nin işine yarayan eylemlerde bulur kendini!
Pakistan’daki bu CIA örgütleri de ABD’nin işine yarayan üç amaca hizmet ediyor:
1) Kuşak ve Yol projesi üzerinden Çin’i hedef alıyor: Gwadar limanı, stratejik öneme sahip. Çin petrol tankerleri, Arap/Fars Körfezi’nden çıktıktan sonra uzun yolu ve kritik Malaka Boğazı’nı geçmeden, körfeze çok yakın olan Gwadar’a boşatıyor yükünü. Petrol, Gwadar’dan boru hattıyla ülkenin kuzeyine iletiliyor ve Çin’in batısındaki Kaşgar’a bağlanıyor. (ABD’nin Sincian-Uygur meselesini kışkırtmaya çalışmasının bir nedeni de budur.)
2) İran-Pakistan ilişkilerini hedef alıyor: Belucistan’ın ayrılığı için hareket eden örgütler zaman zaman İran’ı hedef alarak, İran ile Pakistan’ı karşı karşıya getirmeye çalışıyor.
3) Hindistan-Pakistan savaşının çıkmasını amaçlıyor: Pakistan merkezli bu CIA örgütleri, son olayda da görüldüğü üzere, iki ülkeyi savaştırmak istiyor. İki ülke savaşmasa bile, ilişkilerinin dondurulması hatta soğutulması bile bu örgütlerin (tabii ABD’nin) işine geliyor.
ABD’nin üç amacı
İşte işin bam teli de bu: Hindistan ile Pakistan’ı karşı karşıya getirmek ABD için bir kaç yönlü getiri olarak değerlendiriliyor.
1) Pakistan ve Hindistan savaşırsa, bu yükselen Asya’yı zayıflatır, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) dağıtır! Tersine Çin ve Rusya bu iki ülkeyi ŞİÖ içinde barışa taşıyor…
2) Pakistan ve Hindistan savaşı çıkarsa, Çin-Pakistan ilişkileri nedeniyle ABD Hindistan’ın kendisine daha çok yanaşacağını hesaplıyor. Bu da ABD’nin “Çin’e karşı Hindistan’ı dengeleyeci faktör yapma” stratejisini besliyor.
3) ABD, Pakistan-Hindistan savaşı üzerinden, Rusya-Hindistan işbirliğini de baltalayacağını hesaplıyor.
ABD-İsrail-Cihatçılık bağı
Görüldüğü üzere Pakistan merkezli örgütlerin Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı hedef alması, son tahlilde ABD’ye, ABD’nin amaçlarına yarıyor.
ABD, zaman zaman kendisine zarar veriyorsa bile, işte bu tür stratejik kazançları nedeniyle bu örgütlerle ilişkisini sürdürüyor. Zira “cihatçılık” üzerinden bu örgütleri ve kollarını, ihtiyaç duyduğu coğrafyalarda kullanıyor.
Suriye sahası, Afganistan sahasından sonra ABD için ikinci büyük vaka alanı oldu. İşte Ankara’nın da desteklediği HTŞ! Bu cihatçı terör örgütü Şam’da iktidar oldu ve şimdi İsrail’le anlaşmaya doğru gidiyor.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu açık açık HTŞ’nin Beşar Esad’ı devirmesini kolaşlaştırdıklarını açıklıyor: “İran Esad’ın devrilmesini önlemek için Şam’a havadan asker indirmeyi planladı, F-16’larla önledik. İran’ın Esad’a gönderdiği silahların yüzde 90’ını da imha ettik.”
Sonuç olarak ABD-İsrail-Cihatçı örgütler bağını kavramak, doğru politik mevzi inşa edebilmenin öncelikli yoludur.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Nisan 2025
ABD PAKİSTAN’I NEDEN VURDU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/11/2011
NATO daha doğrusu ABD, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki iki karakoluna, iki saat boyunca saldırarak, 26 Pakistan askerini öldürdü!
ABD PAKİSTAN’I KAYBETTİ
Peki, ABD’nin Afganistan operasyonları kapsamında müttefiki olan Pakistan’la ilişkisi nasıl bu noktaya geldi? 28 Eylül günü bu köşede “ABD Pakistan’ı kaybediyor” demiş ve şu olguları sıralamıştık:
1.) Usame Bin Ladin operasyonu iki ülke arasındaki kırılma noktasıdır. Zira ABD, Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin “11 Eylül’den üç ay sonra yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” dediği Bin Ladin’i, “miadı dolduğu” için ortadan kaldırmıştı.
2.) Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.
3.) ABD Pakistan’a yıllık yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.
4.) ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, 13 Eylül’de ülkesinin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıdan Pakistan Askeri istihbaratını sorumlu tuttu.
5.) Pakistan suçlamaya sert yanıt verdi: Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik, 22 Eylül’de, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.
Tüm bu olgular, ABD’nin Pakistan’ı kaybedişinin olgularıydı… 26 Pakistan askerinin öldürülmesi ise Pakistan’ı kaybetmiş ABD’nin “yanıt” arayışıydı!
Açıklayalım:
ÇİN KALKANI
ABD’nin Pakistan’la ilişkisinin bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni, İslamabad yönetiminin Çin ile ilişkisidir. Çünkü Pakistan, Çin ile ittifak kurarak Washington’dan bölgeye yönelik tehditlere, Obama’nın “AfPak” projelerine direnebilmiştir.
1.) Pakistan devleti, son tahlilde ABD’nin hedefi olacağını gördüğünden, Çin üzerinden silahlanmayı hızlandırdı: İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları, F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Pakistan son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için de 250 adet sipariş verdi.
2.) Pakistan, 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için Çin’le anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.
3.) Pakistan, Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdi.
4.) ABD’nin Pakistan’a yönelik tehditlerine karşı Pekin yönetimi kırmızıçizgi çekti: “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız.”
5.) Çin, 24 Kasım’da, Pakistan’la ortak tatbikata başladı. Bir hafta sürecek tatbikatta iki ülkenin en seçkin birlikleri görev yapıyor. Tatbikatla birlikte iki ülke ilişkilerinin “askeri ittifak” düzeyine ulaştığı belirtiliyor.
ÇİN’DEN HAMLE, ABD’DEN YANIT ARAYIŞI
İşte ABD’nin Pakistan saldırısı, Pekin – İslamabad ilişkisine verilmeye çalışılan bir yanıttır. Daha doğrusu ABD’nin Çin’e yanıtıdır.
Tıpkı, ABD’nin Avustralya’ya 250 asker yerleştirmesi gibi, bu gelişme de Washington’un Pekin’in hamlelerine yanıtıdır.
Hamle yapan Çin, hamlelere yanıt peşinde olan ABD’dir artık!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazete
30 Kasım 2011