Archive for category Politika Yazıları

IRAK’A DAİR İKİ TEZ

ABD’nin Irak’tan çekilmesi başta bu ülkede olmak üzere, bölgede önemli değişikliklerin başlamasına neden oldu.

Ancak bu değişiklikler, “Irak’ta karışıklık” şeklinde okunuyor ve ABD’nin çekilerek, “bölgeyi kaosa terk ettiği” iddia ediliyor.

Kuşkusuz bu sonuç, bölgeden değil de Atlantik’ten bakmanın eseridir.

Çünkü Irak’a bölgeden baktığımızda, bölge yararına iki önemli sonuçla karşılaşıyoruz:

1. TEZ: IRAK BİRLEŞİYOR

ABD Irak’ı 1991’de ikiye, 2003’te de üçe bölmüştü.

Irak 1991’de Araplar ve Kürtler arasında ikiye, 2003’te de Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler arasında üçe bölünmüştü. Bu bölünme Irak’ın yönetiminde de resmi olarak uygulandı. Cumhurbaşkanı’nın Kürt, Meclis Başkanı’nın Sünni Arap ve Hükümet Başkanı’nın da Şii Arap olması yasaya bağlandı.

Kürt Celal Talabani Cumhurbaşkanı, Sünni Arap Usame Nuceyfi de Meclis Başkanı oldu. Hükümet Başkanlığı ise Şii Arap Nuri El Maliki ile Şii Arap İyad Allavi arasında önemli bir yarışa sahne oldu.

Washington, Ankara ile birlikte Allavi’nin başbakan olmasını istiyordu, Bağdat ve Tahran ise Maliki’nin…

Dokuz ay süren mücadeleyi Maliki kazandı. Maliki’nin en önemli icraatı da, ABD’nin Irak’ta kalma girişimlerine engel olmasıydı.

Maliki’nin “birlik” temelli politikalarına karşılık vermeye çalışan ABD, AKP ev sahipliğinde Barzani-Allavi ittifakı oluşturdu. İttifakın üçüncü ayağı ise Cumhurbaşkanı’nın Sünni Arap yardımcısı Tarık El Haşimi’ydi.

Maliki son ABD askerinin de ülkesini terk etmesinden sonra harekete geçti ve Haşimi’yi tutuklatma kararı çıkarttı. Haşimi, kuzeye kaçıp Barzani’ye sığındı.

Haşimi Türkiye’nin siyasal himayesini istedi ve tıpkı özerk Kürt Bölgesi gibi özerk Sünni bölgesi istedi. İyad Allavi de eşzamanlı ortaya çıkarak, erken seçim istedi.

Ancak Allavi-Barzani-Haşimi üçlüsünün başarı şansı görünmüyor, zira Irak’ın en önemli kuvvetleri Maliki’ye destek veriyor.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Aslında Maliki’nin Irak’ı birleştirmeye yönelik hamleleri ABD henüz tamamen çekilmeden başlamıştı.

Maliki’nin kuzeyin petrol anlaşmalarına karşı gösterdiği tepki, sürecin önemli bir işaretiydi.

Ve Nuri El Maliki’nin kuzeydeki özerk yapıya karşı izlediği bu çizgi, ABD’nin böldüğü Irak’ın birleştirilmesi sürecini başlattı.

2. TEZ: BÖLGE BİRLEŞİYOR

Irak Başbakanı Nuri El Maliki ülkesinin birliği gibi, bölgenin de birliğini savunuyor. Maliki, ABD’nin tehdit ettiği komşuları İran ve Suriye’yle hem bölgesel ittifaklar kurdu, hem de iki ülke arasında ekonomik ve siyasal köprü oldu.

Örneğin İran doğalgazının Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını sağlayacak 5,200km’lik boru hattı anlaşmasını imzaladı; İran rejim muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünün Irak’taki kampını kapatma kararı aldı; ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırım kararlarına uymadığı gibi komşusuna yaptırımlar karşısında açık destek verdi; Arap Birliği’nin Suriye kararlarına muhalefet etti vb.

Kısacası Maliki, komşuları İran ve Suriye’yle bölgesel birlik oluşturdu, hem de ülkesini tam dokuz yıl işgal eden ABD’ye rağmen…

Bölgenin bu yeni gerçeği, Filistin’de de hissediliyor… Hamas’ın FKÖ’ye katılma kararı, Filistin’i birleştiriyor.

ABD’nin askeri varlığının bölme gücü azalınca, bölge ülkelerinin birlik kurma gücü büyüyor.

 

Mehmet Ali Güller

Aydınlık Gazetesi

30 Aralık 2011

, , ,

Yorum bırakın

AFGANİSTAN’DA ABD-ÇİN FARKI

Çin’in uluslararası ilişkilerine karşıt olan kesimlerin kullandığı en önemli argüman, bu ülkenin de ABD gibi emperyalist olduğu iddiasıdır. Hatta bazıları, Çin’i ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist devlet olmakla suçlarlar.

Bu iddiaların ortaya çıkmasının en önemli nedeni, “sosyalist piyasa ekonomisi” uygulayan Pekin yönetiminin son yıllarda Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kadar hemen her yerde yatırım yapması ve ticari anlaşmalar imzalamasıdır.

Kapitalist emperyalizmi bir ekonomi-politik kavramdan ziyade salt ekonomik bir kavram olarak ele alanlar, başta Çin olmak üzere uluslararası yatırım yapan her devleti “emperyalist” olarak adlandırıyorlar.

Büyük kapitalist devletleri geçtik, İran ve Türkiye gibi ülkeler bile Ortadoğu’da emperyalist olmakla suçlanıyor. Kavramı, kapitalizm çağındaki anlamıyla değil de imparatorluklar çağındaki anlamıyla kullanıyorlar.

Oysa emperyalizm kavramının çağımızdaki anlamı, “silahlı güç” kullanımı dahil, her yöntemi kullanarak hedef ülkeyi kendi pazarına eklemlemektir.

Peki, bu teorik temel bağlamında, Çin’in Afganistan’la yaptığı petrol anlaşması emperyalist bir ilişki olarak değerlendirilebilir mi? İnceleyelim:

KÂRIN YÜZDE 70’İ AFGANİSTAN’A

Afganistan-Çin petrol anlaşması bugün imzalıyor. Çin’in devlete ait Ulusal Petrol Kuruluşu, bu anlaşmayla Afganistan’da petrol üreten ilk yabancı firma olacak.

Afganistan Maden Bakanlığı, Çin kuruluşunun Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Sari Pul ve Faryab bölgelerinde faaliyet göstereceğini açıkladı. Amuderya nehri havzası olarak bilinen bölgede ilk hesaplara göre 87 milyon varil petrol rezervi var.

Tabi Çin ile Afganistan arasındaki anlaşmanın en önemli özelliği, Pekin’in, kârın yüzde 70’ini Kabil’e bırakıyor oluşu!

ABD, AFGANİSTAN’I KAYBETTİ

Çin, NATO işgali altındaki Afganistan’da pek çok açıdan ilk sırada bulunuyor.

Örneğin Çin, 2007 yılında dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan Afganistan-Aynak sahasının işletme hakkını aldı. Çin, bu maden projesine ilk iki yılda tam 4 milyar dolarlık yatırım yaptı. Çin, madenin elektrik ihtiyacını karşılamak için de 400 megavatlık enerji santrali kurdu; ki bu santral başkent Kabil’in enerji ihtiyacının çoğunluğunu karşılıyor!

Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında da Aynak sahasına 3 milyar dolarlık “ek yatırım” yaptı.  Yatırımın önemi, Afganistan’ın gayrisafi milli hasılasının 7.5 milyar dolar olduğu göz önönüne alınırsa, daha iyi anlaşılır.

Dönemin Afganistan Maden Bakanı Muhammed İbrahim Adil, 5 yıl içerisinde bu projeden sadece vergi geliri olarak 2 milyar dolar elde edeceklerini belirtmişti.

Çin, 2009’da, Afganistan’ın digital telefon hatları projesini de aldı. Santrallerin kontrolü ve işletmesi de Çinli mühendisler tarafından yapılıyor. Böylece Pekin, NATO işgali altındaki Afganistan’ın telekomünikasyon güvenliğini kontrol altına almış oldu.

NYT: KAYMAĞI ÇİN YİYOR

Çin’in ABD’ye karşı başarısı, örneğin New York Times da, Robert Kaplan tarafından “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar, ama işin kaymağını Çinliler yiyor” şeklinde analiz edilse de meseleye Afgan halkının çıkarları açısından bakmak gerekiyor.

Ve yatırımın büyüklüğü ile kârın çoğunluğunun Afganistan devletine bırakılması, Çin ile ABD’nin yatırım anlayışının farkını ortaya koyuyor.

ABD kanla kâr elde etme peşindedir, Çin ise karşılıklı yarar gözetmektedir. Yani “kazan-kazan” demektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Aralık 2011

, , ,

1 Yorum

TÜRKİYE’YE YAPTIRIM

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Toronto’daki G-20 Zirvesi sırasında ABD Başkanı Barrack Obama ile başbaşa görüşmüş ve ardından Suriye’ye yaptırım kararını açıklamıştı. Tarih 27 Haziran’dı ve BM’nin Suriye konusunda henüz bir yaptırım kararı yoktu.

SURİYE’YE YAPTIRIM

Suriye’ye yaptırım kararının aslında Türkiye’ye yaptırıma dönüşeceğini daha ilk günden belirtmiştik.

Zira arkamızda Irak’a ambargo kararı duruyordu ve Türkiye’nin toplam zararı 100 milyar dolardan daha fazlaydı.

AKP’nin eski Dış Ticaret Bakanı Kürşat Tüzmen bile, zararı 83 milyar dolar olarak açıklamıştı.

Nitekim Suriye’ye yaptırım kararının da başta Gaziantep olmak üzere bölge ekonomimizi önemli oranda gerilettiği Sanayi ve Ticaret odalarının raporlarında görülüyor.

AKP’ye destek veren kesimleri de vuran Suriye’ye yaptırım konusu, AKP’nin zorunluluğuydu. Zira Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, AKP’ye destek veren orta sınıfların itirazlarına rağmen yaptırımı uygulamakta ısrarcıydı. Çünkü ellerini bağlayan Washington’la anlaşmalar vardı.

Üstelik ABD güvence de vermişti.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘na “B Planı” diye sunulan çözüme göre, Suriye yolu yerine Irak yolu kullanılabilecekti. Böylece diğer ortadoğu ülkeleriyle ticari ilişki sürecekti.

Ancak Irak’taki taşeronlarına bile artık güvence veremeyen ABD’nin Türkiye’ye sözü, son askerinin de Irak’tan ayrılmasıyla birlikte buharlaştı.

BAĞDAT’TAN ŞAM’A TAM DESTEK

Irak, Ürdün’den gelen TIR’ların Türkiye’ye geçişine vize vermedi.

Ekonomi Bakanlığı’nın, Ortadoğu’ya mal taşıyan TIR’ları Habur kapısından Musul ve Zaho’ya, oradan da Ürdün’e yönlendirme planı, Bağdat’ın kararına takıldı.

Bağdat Amman’ın “Türkiye’ye giden kamyonlarımız Suriye yerine Irak üzerinden geçsin” talebine olumsuz yanıt vedi.

Bağdat yönetiminin kararının gerekçesi de oldukça anlamlı: Bağdat, Irak’ın Suriye’ye alternatif olarak kullanılmasının, Suriye halkını olumsuz yönde etkileyeceğini belirtiyor. Zira günde 300 Ürdün kamyonu Suriye üzerinden Türkiye ve Avrupa pazarına yük taşıyor.

Türkiye de körfez ülkelerine Suriye üzerinden iki milyar dolarlık ihracat yapıyor.

Nuri El Maliki yönetiminin bu kararıyla birlikte Davutoğlu‘nun karayolu taşımacılığında Suriye’yi devre dışı bırakma planı çuvallamış oldu.

Ama daha önemlisi, AKP’nin ABD’ye bağımlı politikasının asıl kurbanı, Türk ekonomisi oldu!

AKP YENİ-OSMANLICI DEĞİL!

Irak’ın Suriye halkının çıkarlarını düşünerek Davutoğlu‘nun B planına geçit vermemesi çok önemli. Maliki yönetimi hem Irak’ın birliği için hem de bölge birliği için olumlu adımlar atıyor.

Yeni-Osmanlıcı denilen AKP hükümeti ise bölge birliğine kama sokuyor. Suriye’de Alevi-Sünni ayrımına, Irak’ta Arap-Kürt ayrımına, Araplar arasındaki Şii-Sünni ayrımına oynuyor. Üstelik bunu Batı’nın bir aracı olarak, Batı’yla birlikte yapıyor.

AKP’nin bölge halklarına yönelik bu tutumu, AKP’nin Yeni-Osmanlıcı olmadığını, sadece ABD’nin taşeronu olduğunu ortaya koymaktadır.

Zira Osmanlı, bölge halklarının birbirleriyle çatışmasını değil, imparatorluk içinde birarada yaşamasını sağlamıştı.

Türkiye eğer bölgede liderlik yapacaksa, bütün halkları birleştiren, aralarındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözme yolunu açan bir politika izlemelidir. Tabii bunun AKP ile mümkün olmadığı da ortadadır. Çünkü AKP dış politikayı “küresel oyuncunun” politikasına uyurlamayı ilke edinmiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2011 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN

İki gündür bölgedeki cepheleşmenin mezhepsel olmadığını, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek üzere bir ABD planının devrede olduğunu yazıyoruz. O planın “Türkiye himayesinde Kürdistan” olduğunu ve Kürdistan’ı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak istediklerini belirtmiştik.

Planın yürürlükte olduğu, planın alt sahiplerinden biri tarafından doğrulandı: Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin tutuklama kararı aldığı, Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’ye sığınan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’den bahsediyoruz…

Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş’a konuşan Haşimi “yaşanların mezhepsel boyutu” olup olmadığına ilişkin soruya, “kısmen evet” yanıtı veriyor öncelikle.

Haşimi, Türkiye’nin “Irak’ta yaşanlara seyirci kalmamasını, Irak’a sahip çıkmasını” istiyor. İsteğini somut olarak şöyle tarif ediyor: “Komşuların içişlerimize karışmasını engellemeli.”

BÜYÜK AĞABEY: TÜRKİYE

Haşimi bu ABD planını “Türkiye’nin kaderi” olarak değerlendiriyor ve ekliyor: “Ortadoğu’da büyük oyuncu olmanız, Irak halkına sahip çıkmanızı gerektiriyor. (…) Amerikalılar kendi başımıza çözemeyeceğimiz ölçekte büyük sorunlarla bıraktı bizi. Büyük ağabey ve dürüst bir partner olarak Türkiye’ye güveniyoruz. Gerçek bir hukuk devleti, demokrasi ve bağımsız yargı için bu desteğe ihtiyacımız var. Ve de komşuların müdahalesine karşı durabilmek için.”

Haşimi döne döne Türkiye’nin “Irak’a komşu müdahalesini engellemesini” istiyor. Kim o komşu?

Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye bakılırsa, Türkiye’dir. Zira Maliki, “Türkiye içişlerimize karışıyor” açıklaması yapmıştı geçenlerde.

Ancak Haşimi’nin rahatsızlığı başka… O İran’dan şikâyetçi.

Ve hatta Maliki’nin “Türkiye’yi suçlamasını” da İran’a bağlıyor: “Bu İran’ın gündemi. Gerçek şu ki, İran, İyyad Allawi gibi, ben gibi Türkiye’yle iyi geçinen siyasetçilere aynı suçlamayı getiriyor. Türkiye’yle iyi ilişkileri olanlar suçlanıyor. Maliki de gazetecilerin ‘Irak’ta İran parmağıyla’ ilgili bir sorusuna ‘İran bize karışmıyor ama Türkiye’den kaygılıyım’ diye cevap veriyor.”

Haşimi İran’ı şu gerekçelerle suçluyor: “Mevut İran stratejisi şu: İran Suriye’yi kaybedecekse eğer, Irak’ta kontrolü iyice eline almak istiyor. Kenarda izlemeyiz olanları diyorlar. Burada da bedel ödeyen Irak’taki Sünni Araplar olacak. Bu stratejiyi gizlemiyorlar. Açıkça Türkiye’ye de, Iraklılara da söylediler. Amerikalılar da biliyor. Suriye’deki kayıplarını Irak’ta telafi edecekler.”

SOYKIRIM İDDİASI, ESAS PLANIN MANİVELASI

Fransa’nın “Ermeni soykırımı” konusunu gündeme getirmesi de aslında ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla doğrudan ilgilidir.

Mesele ne hükümetin söylediği gibi “Ermeni lobisinin işidir”, ne de kimi komplo teorisyenlerinin belirttiği gibi, İsrail Savunma Bakanı’nın kendisiyle fotoğraf çektirmeyen Abdullah Gül’e karşı kızgınlığıdır!

Ermeni soykırımı iddiası, ABD’nin “Büyük Kürdistan” planının manivelasıdır.

AKP seçmeni, daha dün birlikte Libya’yı bombaladığı, bugün Suriye konusunda ittifak yaptığı Fransa’nın bu tutumundan dersler çıkarmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2011

, ,

Yorum bırakın

SÜNNİ – Şİİ KAVGASI YALANI

Bölgemizdeki cepheleşmeyi mezhepler üzerinden açıklamak ne kadar doğru? Başta Cengiz Çandar olmak üzere neredeyse basınımızın dış politika yazarlarının tamamı, meseleyi böyle açıklamaya çalışıyorlar.

Şii hilali ilan ettikleri İran, Irak, Suriye, Lübnan hattına karşı Sünni blokta Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün yer alıyor…

İran, Şii nüfusu üzerinden Irak’ı ve Nusayri yönetimi üzerinden Suriye’yi hilale dâhil edip, kontrol ediyor… Keza İran, Yemen ve Bahreyn’deki Şii nüfusu ayaklandırıyor…

Türkiye ise Irak’taki ve Suriye’deki Sünni nüfusa dayanarak nüfuz oluşturmaya çalışıyor.

Meseleyi bu şekilde açıklamaya çalışanlar, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin, Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin yardımcısı Sünni Tarık El Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartmasını da bu cepheleşmenin yansıması olarak değerlendiriliyorlar.

Tarık El Haşimi’nin Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’ye sığınmasını da yine mezhep ve tarikat faktörü üzerinden açıklıyorlar…

MALİKİ Mİ, ALLAVİ Mİ? İKİSİ DE Şİİ!

Bu zorlama analizlerin nedeni, kuşkusuz İran’ın Irak ve Suriye ile ittifak kurmasıdır, ABD işgalinden kurtulan Irak’ın İran’la yakınlaşmasıdır.

Irak’ta son yapılan seçimlerin ardından tam dokuz ay boyunca hükümet kurulamadı. Washington ve Ankara İyad Allavi’nin başbakan olmasını istiyordu. Bağdat ise Nuri El Maliki’nin… Maliki’ye güçlü bir destek de Tahran’dan geliyordu…

Maliki’nin o gün başbakan olmasıyla başlayan süreçteki uygulamaları, onu Washington’un gözünde İrancı yaptı.  Mukteda Sadr’la ittifak kurarak ABD’nin Irak’ta kalma girişimlerine set çekmesi, İran doğalgazının Akdeniz’e çıkarılması için İran-Irak-Suriye boru hattı anlaşmasını imzalaması, Kuzey Irak’ın petrol gelirlerini merkezi hükümete bağlama iradesi ortaya koyması, Maliki’nin Şii olmasına bağlandı.

Oysa Washington ve Ankara’nın desteklediği İyad Allavi de Şii’ydi!

Ve tek başına Şii Allavi’nin, Nakşibendî Barzani’yle Maliki karşıtı anlaşma imzalaması örneği bile, aslında cepheleşmenin mezheplere dayanmadığını göstermeye yeterli.

HAŞİMİ, ÖNCE ‘MÜSLÜMAN KARDEŞ’

Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’yi tutuklama kararını ve Haşimi’nin Barzani’yle ve AKP’yle bağını Sünnilik temelinde açıklıyorlar.

Oysa o bağ, Washington’dur. Tarık El Haşimi elbette Sünni’dir ama siyasi pozisyonunu belirleyen Sünniliği değil, Müslüman Kardeşlerin Irak kolu olan Irak İslam Partisi’nin mensubu olmasıdır!

AKP’nin eş zamanlı olarak Irak’ın, Suriye’nin ve hatta Ürdün’ün Müslüman Kardeşler temsilcileriyle dirsek temasında oluşu, Washington’un bölge politikaları nedeniyle anlamlıdır.

ABD’YE KARŞI BÖLGESEL BİRLİK

Aslında Şiilik temelinde bir cepheleşme olmadığının en önemli kanıtı, İran’ın Filistin’de desteklediği Hamas’tır. Zira Hamas Sünni’dir.

Ve Hamas’ın şimdi FKÖ’ye katılma kararı alması da, cepheleşmenin gerçek nedenini ve kaynağını ortaya koymaktadır: ABD, Irak’tan çekilince, bölgedeki askeri gücü azalınca, “birlik” oluşuyor.

İşte bölgedeki gelişmeleri Sünni – Şii kavgası şeklinde sunmaya çalışanların asıl amacı da bu: Birlik oluşmaması, bölgenin ABD’ye karşı tek bir kutup gibi konumlanmaması…

Zira bölgedeki düşmanlıklar en çok Washington’a yarıyor ve ABD’ye müdahale olanağı sunuyor.

Bugün İran, Irak ve Suriye’yi bir cephede buluşturan mezhepleri değil, ulusal çıkarlarıdır; ABD’ye kaşı birlikte mücadele etme zorunluluğudur.

Mahmud Ahmedinejad, Nuri El Maliki ve Beşar Esad Şii oldukları için ittifak kurmuyorlar, ittifak kurmaları gerektiği için mezhepsel yakınlıklarını değerlendiriyorlar.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

IRAK’TA ABD BOŞLUĞU YOK

ABD’nin Irak’ı işgaline bir Pentagon yetkilisi kadar destek verenlerin bugünlerde yeni bir endişesi var. Birbirlerine sorup duruyorlar: “ABD çekildikten sonra Irak’taki boşluğu kim dolduracak?”

Bu manidar soruya verdikleri yanıt daha da manidar. ABD’nin boşluğunu doldurmak için Türkiye ile İran’ın çatışacağını belirtiyorlar. Bunun bir endişeden ziyade, bir temenni olduğu ortada… Türkiye ile İran’ın çatışması, ABD’nin en büyük beklentisidir!

Boşluk kavgasını ortaya atanlar, bölgedeki cepheleşmeyi de şöyle çiziyorlar: İran, Irak’ın Şii nüfusu ve Suriye’deki Nusayriler bir tarafta; Türkiye, Irak’ın Sünni kesimi ile Kuzey Irak Kürtleri ve de Suriye’nin Nusayriler dışındaki kesimleri ise diğer tarafta.

Öncelikle şu gerçeği saptayalım: Irak’ta ABD boşluğu yoktur, olsaydı zaten ABD’nin kendisi o boşluğu doldururdu; çekilmek zorunda kalmazdı. Dolayısıyla bir başka kuvvetin ABD adına Irak’ta “boşluk” doldurması eşyanın tabiatına aykırıdır!

TÜRKİYE İRAN’LA ÇATIŞIR MI?

Peki, Türkiye ile İran’ın çatışması mümkün müdür? Bu soruya tersten yanıt arayalım:

AKP iktidarından önce, Türkiye ile İran arasında hangi bölgesel tehdit temelinde bir ittifak vardı?

Her iki ülke de, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde resmiyete kavuşturmaya çalıştığı kukla Kürt devleti tehdidine karşı konumlanıyordu, cephe oluşturuyordu.

Üstelik bölgesel çıkar temelinde oluşan bu cephe, sadece Türkiye ve İran’dan ibaret değildi; Irak ve Suriye de bu cephedeydi.

Bu olgu şu denkleme işaret ediyor: Dört ülke, cephesini ABD’ye karşı döndüklerinde ittifak oluyorlar; ama içlerinden en az biri bile ABD’den yana tutum alınca, aralarında düşmanlık oluşuyor.

Türkiye’nin daha doğrusu AKP’nin Washington’a ayarlı çıkarları, bölgesel ittifakı ortadan kaldırıp, bölgenin kuvvetlerini karşı karşıya getiriyor.

O nedenle, bölgedeki cepheleşmeye neden olan konu Irak üzerinde Türkiye ve İran mücadelesi değildir.

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN

Cepheleşmenin nedeni, ABD’nin bölgeye dair bir numaralı hedefidir: Irak’ın kuzeyindeki kukla Kürt devletinin genişlemesi, Türkiye’den, Suriye’den ve İran’dan toprak alarak büyük Kürdistan’a dönüşmesidir.

ABD, Kürdistan’ı büyüterek, Türkiye de dahil, bölgedeki devletleri küçültmeyi hesaplamaktadır.

ABD’nin AKP’ye uygulatmaya çalıştığı plana göre Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki kukla devleti önce himaye edecek. Sonra Suriye’nin kuzeyinde, Batı destekli tampon bölge oluşturacak. Ardından da kukla Kürt devletini, bu tampon bölgeyle birleştirip, Akdeniz’e açacaktır.

Himaye edilenin daha sonra Türkiye’den de parça koparıp bağımsızlığını ilan edeceği ortadadır.

CEHPHELEŞME EKSENİ

Irak başbakanı Nuri El Maliki ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı bugün yan yana getiren de işte bu tehlikedir. Hem Maliki hem de Esad, ülkelerinin birlik ve bütünlüğünü korumaya çalışıyorlar.

Maliki ve Esad’ı Ahmedinejad’la buluşturan da mezhepleri değil ulusal çıkarlarıdır. Şii oldukları için ittifak kurmuyorlar, ittifak kurmaları gerektiği için mezhepsel yakınlıklarını değerlendiriyorlar.

Bölge kuvvetleri, mezheplerine göre değil, ulusal çıkarlarına göre yan yana geliyorlar ve cephelerini ABD ve işbirlikçilerine dönüyorlar.

ASIL BOŞLUK TÜRKİYE’DE

ABD’nin geri çekilmesi Irak’ta değil, aslında Türkiye’de boşluk yarattı.

İktidarlarının dayanağı ABD askeri olanların telaşı bundandır.

Doldurulması gereken asıl boşluk da budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2011 

, ,

Yorum bırakın

AHMET HAKAN’A YANIT

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, “Kin Jong-İl’e ağlayanlara” şaşırmasıyla ilgili yanıtımıza, beş soru yöneltmiş.

Hakan, “Kore diktatörünü öven Aydınlıkçıya sorular” başlığı altında diyor ki:

“Lidere tapmanın neresi bilimsel sosyalizme girer? Liderin ölümünün ardından kendilerini yerden yere vuran insanların durumunda patalojik bir taraf yok mudur? Komünizmin hangi kitabında liderliğin babadan oğla geçtiği yazılıdır? Kuzey Kore hakkında yalanlar uyduruluyorsa bu yalanlar neden yalancıların yüzlerine vurulamıyor? Kuzey Kore bir ‘yeryüzü cenneti’ ise neden kapılar açılıp da o cennetin tüm yeryüzüne örnek olması sağlanmıyor?” (Hürriyet, 22 Aralık 2011)

Ahmet Hakan’a konuyu derinleştirmemizi sağlayan soruları nedeniyle teşekkür ediyoruz.

Yanıtlamaya başlayalım:

TOPLUMLARIN LİDER SORUNU

Birincisi, bilimsel sosyalizmde lidere tapma diye bir şey yoktur. Ama Asya toplumlarında lidere, öndere büyük saygı vardır.

İkincisi, kendini yerden yere vuran insanların ruh halini analiz edebilmek beni aşar. Ancak Asya toplumlarında, öndere saygının devamı olarak, önderin ölümüne derin ve büyük üzüntü vardır.

BUSH’TAN BUSH’A BAŞKANLIK

Üçüncüsü, komünizmin hiçbir kitabında liderliğin babadan oğla geçtiği yazmaz. Yine ağırlıklı olarak Doğu’ya özgü ama aşılması gereken bir kültürdür bu. Sosyalizmle ilgisi yoktur.

Benzer durumlar bizde de mevcuttur. Bülent Ecevit’in partiyi Rahşan hanıma devretmesi ya da Necmettin Erbakan’ın koltuğuna Fatih Erbakan’ı hazırlaması gibi…

Yanlıştır ama vardır maalesef.

Ağırlıklı olarak Doğu’da dedik ama bu sorun aslında Batı’da da mevcuttur. ABD Başkanlığı’nın baba Bush’tan, oğul Bush’a geçmesi gibi…

Kapitalizmin 500 yıldır çözemediği bu sorunu, 100 yıllık sosyalizmin ya da 50 yıllık Kore DHC’nin çözmesi kolay olmuyor elbette…

Ancak meseleye şöyle bakmakta yarar var: Bu sorun Ahmet Hakan’ın ya da Mehmet Ali Güller’in sorunu değil, Kore halkının sorunudur. Ve Kore halkı gibi, ağır dış güç baskısı altındaki toplumlarda, birlik ve bütünlüğü sağlama kararlılığının devamı için şimdilik böylesi yöntemler izlenmektedir.

KORE KAPISINI ABD KAPATTI

Dördüncüsü, Kuzey Kore hakkında uydurulan yalanların yüzlere vurulamaması sorunu bütün dünyanın sorunudur. Sorun, ABD’nin Irak’a saldırabilmesine zemin oluştursun diye İskandinavya’da petrole bulanmış kuş görüntüsünü sanki Körfez’deymiş gibi sunmasını yutan bir dünyanın sorunudur. Bunu gazetelerine manşet yapanların sorunudur.

Sorun, elindeki karbonat tozunu kimyasal silah diye sunan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’a inananların ve bunu sayfalarında ilan edenlerin sorunudur.

Beşincisi… Elbette Kore’de her şey güllük gülistanlık değildir. Dünya kapitalist sisteminin ve ABD emperyalizminin ağır baskısı ve ambargosu altındaki Kore’de, her şeyin olağan olması da zaten mümkün değildir.

Ama Kore’nin kapılarını dünyaya kapattığı da doğru değildir. Tersine, ABD hegemonyasındaki ülkeler grubu, Kore’ye kapılarını kapatmış ve onu ambargo altında tutmuştur.

Dileyenler Kore DHC’ye gidebilirler. Avrasya Seçeneği Konferansı için geçmişte Türkiye’ye gelen Kore İşçi Partisi yetkililerin de bize belirttiği gibi, Kore dünyaya açıktır. Tersine Batı dünyası Kore’ye kapanmıştır.

KİM JONG-İL İLE VACLAV HAVEL FARKI

Eş zamanlı hayatını kaybeden Kim Jong-İl ile Çek lider Vaclav Havel, Zaman gazetesi başta olmak üzere pek çok yerde kıyaslanıyor. Kim Jong-İl’in beter bir diktatör olduğunu öne sürüp, Vaclav Havel’in nasıl dünya harikası bir demokrat olduğuna övgüler diziyorlar…

Yanıtımız kısa: Kim Jong-İl, ABD’nin yıkmaya çalıştığı ülkesini, tüm zorluklara rağmen birlik ve bütünlük içinde tutabildi. Ancak Havel, ülkesi Çekoslavakya’yı ikiye böldü!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2011 

, ,

1 Yorum

İSVİÇRE’DEN GELEN BAVUL

“Recep Tayyip Erdoğan sonrası AKP” sorunu, ittifakın çatırdamasına neden oluyor. İttifakın bileşenleri hem kılıçları çekti hem de kirli çamaşırları sergilemeye başladı.

Örneğin, bir kesimin sözcüsü olarak Mehmet Baransu, 12 Haziran seçimlerinden önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir parti kurmaya niyet ettiğini ifşa etti.

Bizi bu bilgiden ziyade Baransu’nun şu ifşaatı ilgilendirdi: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.”

Dün gün boyu pek çok kişi, Baransu gibi, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini merak etti. Parayı hangi ismin getirdiği soruşturuldu…

KİMİN PARASI?

Bizi ne kadar paranın, kim tarafından ve nerede kullanılmak üzere getirildiğinden çok, kimin parasının getirildiği ilgilendiriyor.

Daha doğrusu, “kimin hesabındaki para” sorusu ilgilendiriyor.

Çünkü bu konu, Türkiye’nin konusudur!

HAYRULLAH MAHMUT’UN E-POSTASI

Erdoğan’ın İsviçre’deki hesaplarıyla ilgili ilk duyum, 2006’da geldi. Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum o dönemde e-postama gelen Hayrullah Mahmut imzalı bir yazıda vardı bu bilgi…

İnternette dolaşan bu e-postayı, 30 Ocak 2006 günü saat 16.54’te Ulusal Kanal ve Aydınlık yöneticileri ile birlikte Doğu Perinçek’e de yolladım. Perinçek, Mahmut’un bu e-postasını Ergenekon ana davasında açıkladı. Mahmut’un belirttiği olay özetle şudur:

2005 yılının ilk çeyreğinde ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Tayyip Erdoğan ile görüşür. Edelman, Erdoğan’ın önüne, İsviçre’deki sırdaş hesabıyla ilgili dosyayı atar ve İncirlik üssü, Kıbrıs, Kuzey Irak, Afganistan ve Kürt sorunu konularında ABD’nin isteklerini yapması karşılığında, dosyayı gizli tutacaklarını söyler.

EDELMAN’IN WASHİNGTON’A KRİPTOSU

Wikileaks’in tam beş yıl sonra yayımladığı ABD gizli bilgileri, Edelman’ın, Erdoğan’ın İsviçre hesaplarını daha 2004 yılının sonunda öğrendiğini ortaya koydu. 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle söylüyordu Edelman: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

ABD Büyükelçisi, bu bilgiyi önce Washington’a geçmiş, yaklaşık üç ay sonra da ülkesinin çıkarlarını AKP’ye uygulatmak için Erdoğan’ın önüne getirmiştir. Gazeteci Hayrullah Mahmut da, bu bilgiye yaklaşık bir yıl sonra ulaşmış ve internette duyurmuştur.

Ancak konu, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in ele almasıyla Türkiye’nin gündemine oturdu!

Erdoğan servetiyle ilgili iddia karşısında “ispat edin” dedi. Perinçek, tam yedi ayrı kanıt sundu!

MİT: 8 HESAPTA 800 MİLYON VAR

Konu bilahare, Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybeden MİT’çi Kâşif Kozinoğlu’nun Aydınlık’a açıklamalarıyla da gündeme geldi.

Kozinoğlu, Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon dolar parası olduğunu açıkladı.

Kozinoğlu, bu bilgiyi, CIA’nın dışında Alman istihbarat örgütü BND’nin de 30 milyon avro karşılığında temin ettiğini ifade etti. Almanya’nın belge ve bilgileri Eyşan Adalarındaki İsviçre Bankası müdürü üzerinden elde ettiğini belirten Kozinoğlu, Berlin’in belgeleri Erdoğan’a karşı koz olarak kullandığını vurguladı.

Kâşif Kozinoğlu, Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarıyla ilgili bilgileri CIA’ya da Bülent Arınç’ın verdiğini açıkladı.

TÜRKİYE BU ŞANTAJ ARACINDAN KURTULMALI

ABD Büyükelçisi’nin kriptosuna ve MİT’e göre, Erdoğan’ın İsviçre’deki hesabı, hem ABD tarafından hem de Almanya tarafından şantaj aracı olarak kullanılmıştır.

Mehmet Baransu’nun ifşaatı, bu hesapların Erdoğan sonrası AKP için de kullanıldığını göstermektedir.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın İsviçre’deki hesabı, Türkiye’nin milli meselesidir. Ve bu meselenin, Türkiye’ye karşı komplonun bir aracı olmaması için, acilen hesabı sorulmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

KİM JONG-İL DİKTATÖR DEĞİLDİ

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti DHC lideri Kim Jong-İl’in ölümü borsaları düşürmüş. BBC’nin haberine göre, Japonya, Avustralya, Singapur, Çin, Hindistan ve Tayvan borsası gerilemiş.

En büyük düşüş ise yüzde 3,43’le Güney Kore borsasında yaşanmış. Güney Kore’nin parası da yüzde 1,6 değer kaybetmiş.

Sadece Asya borsaları değil, Avrupa borsaları da gerilemiş. Dünya borsaları bu kadar etkilendiğine göre Kore DHC, yazıldığı kadar izole bir ülke değilmiş!

AHMET HAKAN FELEĞİNİ ŞAŞIRDI

İşin ilginci, Kore DHC liderinin ölmesi, önceki gün sosyal medyanın da bir numaralı gündemiydi. Gazetelerin köşe yazarları, yorum üzerine yorum paylaştılar.

Ahmet Hakan, kendi yorumunu dün Hürriyet’te de sürdürdü. Kim Jong-İl’i “azılı bir ceberut, süper bir zorba ve acımasız bir diktatör” diye, Kore DHC’yi de “bir kâbus ülkesi” diye niteleyen Hakan,  ölüm haberi karşısında Kore ahalisinin görüntülerini izleyince “feleğini şaşırmış.”

Ahmet Hakan, görüntüleri şöyle özetlemiş: “Ahali, diktatörün ölümü üzerine öyle bir ağlıyor ki, anasını babasını kaybeden bir insan evladı öyle ağlamaz. (…) Koskoca ülkeden hıçkırık sesleri yükseliyor. O derece yani.”

Görüntüleri analiz etmeye çalışan Hakan, işin içinden çıkamamış. Halkın numara yapmadığını, gerçekten üzüldüğünü belirtmiş ama bir “diktatörün” bu kadar sevilemeyeceğini belirtip, işi psikiyatrlara havale etmiş.

Keşke, soruna bir de başka açıdan bakabilmeyi becerebilseydi ve şu soruyu sorsaydı kendine: “Yoksa Kim Jong-İl, Batı’nın iddia ettiği gibi, aslında diktatör değil mi?” Eminim insani bir rahatlama yaşardı!

Bugün Kemalizm’e saldıranlar, Atatürk’ü diktatör ilan edenler de, bir milletin ona nasıl gözyaşı döktüğünü anlayamıyorlar hâlâ.

ATATÜRK KORKUSU

Atatürk’e de diktatör diyorlar, çünkü Kemalizm’den hâlâ korkuyorlar.

Sabah’tan Emre Aköz, bu korkuyu şöyle ifade etmiş: “1938 Dersim katliamının ‘askeri harekât’ sorumlusu olan Korg. Abdullah Alpdoğan’ın adını taşıyan sokak, Tunceli’nin Hozat İlçesi Belediye Meclisi’nin aldığı kararla Özgürlük Sokağı olmuş. Hozat’tan şehre inen vatandaşlarımız ise Alpdoğan’a harekâtın emirlerini veren Mareşal Fevzi Çakmak’ın adını taşıyan caddeyle karşılaşacak. En yüksek düzeydeki siyasi sorumlunun adı ise zaten dağa taşa yazılmış durumda. Kemalizm’i silmek kolay mı sanıyorsunuz?”

Bu öyle bir korku ki, Atatürk’ün muhafız ve tören taburunun 91 yıl sonra TBMM’den çıkarılmasını selamlayan Emre Aköz, Anıtkabir Komutanlığı’nın da lağvedilmesini istemiş!

Neymiş, Anıtkabir’de asker bulunması da “vesayet rejimi” görüntüsüymüş!

Asker dediysek, Kore DHC askerinden, Çin askerinden, Türk askerinden rahatsızlık onlarınki…

FRANSIZ GENERALİ ÖNÜNDE…

Örneğin, hafta sonu, Fransa’nın Yaşar Kemal’e verdiği ödülün takdim törenindeydiler sıra sıra: Mehmet Barlas’tan Derya Sazak’a, Hasan Cemal’den Mehmet Ali Birand’a, Oral Çalışlar’dan İsmet Berkan’a… Askeri vesayete karşı mücadelenin neferleri olan bu meslektaşlarımız, Fransız generalinin karşısında, hiç rahatsız olmadan sıraya geçebilmişler. Nasıl mı?

Fransa, Yaşar Kemal’e 1983 yılında verdiği “Legion d’Honneur” yani “onur lejyonu – komutan” rütbesinin bir üstü olan “Grand Officier” yani “büyük komutan” nişanını da verme kararı almış. Paris, nişanı vermek üzere, törene, Legion d’Honneur Grand Şansölyesi Orgeneral Jean-Louis Georgelin’i göndermiş.

General de, haliyle askeri üniformasıyla nişanı takmış. Anıtkabir’de atasını bekleyen Türk askerine bile tahammül edemeyen bizimkiler ise “Fransa’da sivil yok mu?” diye sormayıp, Fransız askerin usta edebiyatçımıza nişan takmasını alkışlamışlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Aralık 2011 

, , , , ,

1 Yorum

MUSTAFA KEMAL ve RUSYA’YLA İTTİFAK

Prof. Dr. Anıl Çeçen’in “Rusya ve Çin emperyalisttir, ittifak yapılmaz” tezine itirazımıza çok sayıda olumlu tepki geldi. Ancak gelen değerlendirmeler arasında, az da olsa, Prof. Dr. Çeçen’in tezine destek verenler de vardı. Özetle, Rusların ve Çinlilerin tarihsel olarak Türk düşmanı olduğunu savunuyorlar…

İlginçtir. Geçmişte, Rusya ve Çin’e itiraz edenlerin dayanağı her iki ülkenin de komünist oluşuydu… Çünkü dönemin Atlantik bakış açısı öyleydi.

Ama şimdilerde, Rusya ve Çin’e itiraz edenlerin dayanağı, her iki ülkenin de “Türk düşmanı” olduğu iddiasıdır. Ki bu da aslında şimdinin Atlantik bakışıdır.

(Çin’de Uygur Türklerini ayrılıkçılığa kışkırtanların, Kıbrıs’ta Türkleri Rumlarla birleşmeye zorlaması anlamlıdır.)

MUSTAFA KEMAL, EN BAŞTA İTTİFAKÇIDIR!

Türkiye ve İran’ın ABD emperyalizmine karşı Rusya ve Çin’le ittifak yapması gerektiği görüşümüze itiraz edenler, her iki ülkenin de tarihsel olarak Türk düşmanı olduğunu savunuyorlar. Bunu söyleyenlerin kendisini “Kemalist” olarak nitelemesi konuyu daha da ilginç kılıyor.

Zira “Kemalist” kimlikle Rusya’ya itiraz edenler, ya Mustafa Kemal’i bilmiyorlar, ya da aslında Kemalist değiller. Çünkü Mustafa Kemal, Rusya’yla ittifakın bizzat eylemcisidir!

Gerek Prof. Dr. Anıl Çeçen’in gerekse ona destek verenlerin büyük yanılgısı işte buradadır. Çünkü Mustafa Kemal, emperyalizme karşı kurtuluş savaşında, SSCB (Rusya) ile ittifak kurarak başarının yolunu açmıştır. Mustafa Kemal, kurtuluş savaşından sonra da, ülkeyi kalkındırmak için SSCB ile ittifakı sürdürmüştür. Ve Mustafa Kemal, SSCB’yle dostluğu vasiyet bırakmıştır!

TAKSİM ANITI’NIN ÖĞRETTİĞİ

Prof. Dr. Anıl Çeçen ve ona destek veren “Kemalistler”, tüm bu gerçeklere gözlerini kapasalar bile, en azından gidip Taksim Meydanı’ndaki anıtı incelesinler.

1928’de yerine yerleştirilen anıtta Mustafa Kemal, yanına İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ile iki Rus generalini, Kliment Vefremoviç Voroşilov ile Mihail Vesilyeviç Frunze’yi almıştır.

Ki bu tablo, bir bakıma kurtuluş savaşının da özet tablosudur, büyük ittifakın sembolüdür!

İTTİFAKLARIN KAYNAĞI, ORTAK ÇIKARLADIR

Kimi “Kemalistler” Mustafa Kemal’in SSCB ile ittifakını, “o günün şartlarının zorunluluğu” olarak görüp, “politika” diye değerlendiriyorlar.

İttifakı olumsuzlamak adına savunulan bu görüş, aslında tam da gerçeği işaret etmektedir. Çünkü ittifakların kaynağı bu tarihsel zorunluluklardır; güncel ortak tehditlerdir, ortak düşmanlardır, güncel çıkar birliktelikleridir…

Zira Mustafa Kemal, geçmişin Osmanlı – Rus savaşlarına saplanıp kalarak bu ittifakı inşa edemezdi.

Aynı durum şimdi de söz konusudur. Geçmişin Türk – Rus ve Türk – Çin savaşlarına bakarak, geleceği inşa edemeyiz.

ÖNEMLİ UYARI

Okurlarımızdan Bahri Karakuş’un önemli bir uyarısıyla bitirelim: “Prof. Dr. Çeçen’in objektif olarak Amerikancı olduğunu tespit etikten sonra, onun artık Kemalist sıfatını yitireceği tartışmasızdır. Tespitinizde iradeniz dışında sanki Kemalistlerle Sosyalistler arasında antiemperyalizm konusunda köklü bir sorun varmış gibi gözüküyor. Oysa Kemalistlerle Sosyalistlerin en çok buluştuğu noktadır. Yani esas Kemalist fikirleri siz temsil ettiniz. Tabiî ki, aynı zamanda Sosyalist fikirleri de…”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2011 

, , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın