Archive for category Politika Yazıları

İKİ RESİM, İKİ ABD

SEKİZ YIL ÖNCE

Tarih 5 Şubat 2003. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell BM Genel Kurulu’nda, Irak’ta kitle imha silahları olduğunu iddia ediyor ve “kanıt” gösteriyor. Powell önce biyolojik laboratuarların olduğu yerlerin işaretlendiği bir haritayı gösteriyor, ardından da Iraklı bir generalle bir albayın arasında geçen konuşmanın kasetini sunuyor Genel Kurul’a… Powell elinde tuttuğu en güçlü “kanıt” olan minik şarbon şişesini de tüm dünyanın gözüne sokuyor!

Aslında Powell’ı BM Genel Kurulu’nda dinleyen hiç kimse, kanıtlara inanmıyor… Ama neredeyse hiç kimse de net bir biçimde “yalan” diyemiyor. Çünkü tüm dünya biliyor ki, ABD Irak’a saldıracak! Çünkü gücünün doruğunda olan ABD’nin onaya ihtiyacı yok! O yüzden de Powell’ın kanıtlarına inanmayanlar, inanmış gibi yapıyorlar.

SEKİZ YIL SONRA

Tarih 12 Ekim 2011. Washington, İran’ın ABD’deki Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne suikast planladığını iddia ediyor. ABD’nin
iddiası, “komedi”, “Hollywood filmlerini aratmayacak senaryo” diye değerlendiriliyor. Yani ABD’nin iddiasına bu kez hiç kimse inanmıyor ve sekiz yıl öncekinden farklı olarak herkes inanmadığını dile getiriyor.

Washington’un düştüğü berbat durumu şu tablodan daha iyi hiçbir şey anlatamaz: ABD Başkanı Barack Obama, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon, Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns ve Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Wendy Sherman bir araya gelip görev bölüşümü yapıyorlar ve telefonlara sarılıyorlar. Ve dünya başkentlerini arayarak, muhataplarını iddialarına inandırmaya çalışıyorlar. Hiç değilse İran’a karşı ABD’nin yanında olmasını istiyorlar!

DÜNYA ABD’DEN KORKMUYOR

Peki, bu iki resim arasındaki fark neden kaynaklanıyor? Daha sekiz yıl önce ABD’nin yalanlarına inanan, inanır görünen devletler, bugün neden Washington’a inanmıyorlar ve neden inanmadıklarını açıkça söyleyebiliyorlar?

Çünkü artık ABD’den korkmuyorlar, New York’un ekonomik yaptırımlarından çekinmiyorlar, Washington’un siyasi baskılarını umursamıyorlar, Pentagon’un silahlardan ürkmüyorlar!

KİSSİNGER’IN ‘NAZİK’ İTİRAFI

İki resim arasındaki fark, yeni resmi ortaya koyuyor. O resimde ABD’nin inişe geçtiği ve çökmeye başladığı görülüyor.

ABD’nin Zbigniev Brzezinski ile birlikte iki büyük politika yapıcısından biri olan Henry Kissinger, durumu daha nazikçe
ifade ediyor: “Ortadoğu’da baskın olan Washington, şimdi geri çekilmiş durumda…”

Kissinger’ın, “kişisel olarak ABD’nin bütün bunların sonunda toparlanacağına ve daha farklı bir konuma geleceğine inanması” ise yalnızca iyimser bir temenni olarak kalıyor satır aralarında…

OBAMA’NIN ŞANSI ERDOĞAN

Yalnız Kissinger’in ABD’nin yenilgisini kabullenen bu açıklamalarında, bizi ilgilendiren çok daha önemli bir konu var.

Kissinger, ABD’nin geri çekildiği Ortadoğu’da, çıkarlarını farklı oluşumlar içinde korumaya devam etmesi gerektiğini belirtiyor ve “bütün bu değişim ve oluşumlarda Türkiye’nin oynayabileceği çok önemli roller olduğunu” savunuyor!

Kissinger çok haklı: Bölgede ABD’nin artık “belirleyici” tek dayanağı Türkiye’dir. Ve Barack Obama’nın en büyük şansı Recep Tayyip Erdoğan’dır!

Erdoğan’ın dokuz yıldır iktidarda kalabilmesi de ABD’nin bu ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

POWELL’IN İTİRAFININ ANLAMI

Bu arada sekiz yıl önce dünyaya yalan söyleyen Colin Powell, 11 Eylül 2011 günü bir açıklama yaparak, BM Genel Kurulu’ndaki o konuşmasından çok pişman olduğunu söylüyor. Irak’ta kitle imha silahlarına rastlanmadığını, çünkü kendisinin kandırıldığını savunuyor.

Tıpkı Kissinger’ın açıklaması gibi Powell’ın itirafı da, yeni resme, yani ABD’nin çöküşüne işaret ediyor. Çünkü ancak yenilen
kuvvetlerin temsilcileri arınma ihtiyacı duyar, itiraf eder!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

İSRAİL İRAN’A SALDIRIRSA TÜRKİYE NE YAPAR?

Soru bize ait değil. BİLGESAM’ı ziyaret eden ABD’li düşünce kuruluşu yetkilileri soruyor. Gelin hikâyeye en baştan başlayalım:

10 Ekim 2011 tarihinde ABD’li düşünce kuruluşları Amerikan İlerleme Merkezi, Hudson Enstitüsü ve Brookings Enstitüsü’nden
uzmanlar Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi BİLGESAM’ı ziyaret ediyor.
Amerikan İlerleme Merkezi’den Faiz Shakir, Hudson Enstitüsü’nden Richard Weltz ve Brookings Enstitüsü’nden Ted Piccone; son dönem Türk dış politikası, Türkiye-ABD ilişkileri, ABD sonrası Irak’ın geleceği ve Arap Baharı sürecinde İran’ın bölgedeki politikaları hakkında Bilge Adamlar Kurulu üyesi Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu ve BİLGESAM Başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı’dan görüş istiyorlar.

NEDEN BİLGESAM?

Üç ABD’li düşünce kuruluşunun neden BİLGESAM’dan görüş istediğini eminim sizler de benim gibi merak etmişsinizdir. Gelin o zaman BİLGESAM’ı kısaca tanıyalım:

2007 yılında kurulan BİLGESAM’ın başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı. BİLGESAM’a bağlı Bilge Adamlar Kurulu’nun başkanlığını Em. Oramiral Salim Dervişoğlu yapıyor, yardımcıları ise Sami Selçuk ve İlter Türkmen. Emekli askerler, bürokratlar ve büyükelçilerden oluşan kurulun üyeleri arasında eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da var, Em. Büyükelçi Özdem Samberk de…

Özdem Samberk, AKP Hükümeti’nin Mavi Marmara raporu için BM komisyonuna gönderdiği isimdi. İlter Türkmen’i de Murat Karayılan, AKP – PKK görüşmelerine arabuluculuk yapacak “Akil adamlar” için önermişti…

Bu kısa bilgilerden sonra ABD’li düşünce kuruluşlarının BİLGESAM ziyareti daha iyi anlaşılmıştır herhalde…

TSK’NİN ÇİN VE RUSYA İLİŞKİLERİ

Başlıktaki soruya geçmeden önce ABD’lilerin diğer sorularına ve BİLGESAM’ın yanıtlarına göz atalım kısaca.

ABD’liler Türkiye’nin Rusya ve Çin ile geliştirdiği askeri ilişkilere odaklanıyorlar önce. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin NATO
üyesi bir ülke olarak Batılı güvenlik sisteminin içinde kalmak yönünde irade gösterdiğini belirtip, Batı’dan silah teknolojisi transferi sıkıntısı yaşandığına dikkat çekiyor. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin Batı’dan kaynaklanan bu açığı İsrail’le savunma teknolojileri transferi yaparak giderdiği anlatıyor.

ABD’lilerin odaklandığı ikinci konu ise ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle meydana gelebilecek gelişmeler ve Kuzey Irak
kaynaklı muhtemel problemler…

BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı Kerkük petrollerinin paylaşımı nedeniyle Bağdat ve Erbil arasında sorun çıkabileceğini ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Irak’tan ayrılma yönünde hareket etmesi durumunda yalnız kalacağını belirtiyor. Sandıklı ABD’nin çekilmesi halinde, Irak ordusunun dışarıdan gelebilecek tehditleri karşılayabilecek yeterliliğe ulaşmadığını savunuyor(!)

ABD’NİN İRAN ÇEKİNCESİ

ABD’liler daha sonra İran’ın Irak’taki nüfuzu konusuna yöneliyorlar. Atilla Sandıklı İran’ın son dönemde Ortadoğu’daki Şii nüfus üzerindeki etkisini arttırdığını, Tahran’ın Arap Baharı sürecinde bölgedeki Şii toplulukları etki altına almaya çalıştığını belirtiyor.

Ve ABD’liler BİLGESAM’dan İran’ın nükleer enerji programıyla ilgili görüşlerini de dinledikten sonra esas soruya geliyorlar: “İsrail’in İran’a saldırması durumunda Türkiye’nin tepkisi ne olacak?”

BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı, İsrail’in saldırısının Ortadoğu’daki mevcut istikrarsız yapıyı daha da kötüleştireceğini, bölgede kalıcı barış ve istikrarı tesis etmenin imkânsız hale geleceğini belirtiyor.

ABD’lilerin yanıtını merak ettikleri soru önemli. İsrail’in İran’a saldırısı olası mıdır, ayrı konu… Ancak görüş alışverişinin bütününden çıkardığımız sonuç şu: ABD İran’ın bölgede inisiyatifi ele geçirmesinden rahatsız ve bunu dengeleyecek tek kuvvetin Türkiye olduğunu düşünüyorlar. İşte bu noktada AKP Hükümeti ile Türk Ordusu’nun pozisyonları, Washington için belirleyici önem kazanıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

STEVE JOBS DEVRİMCİ DEĞİLDİ!

Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un 56 yaşında ölmesi kuşkusuz tüm dünyayı üzdü… Daha doğrusu insanlar aslında kendilerine üzüldü; dünyanın en zengin beş isminden birinin mal varlığının da ölüme çare olamaması, kanseri yenememesiydi bunda
etken olan…

Jobs’a üzülmeyi küreselleştiren ana etken ise kuşkusuz Apple’ın bilgisayarlarının ve telefonlarının günlük hayatımızda yoğun yer almasıydı…

Jobs’la ilgili Türkiye’de de çok şey yazıldı, çizildi ölümünün ardından. Ancak Steve Jobs’la ilgili en ilginç yazıyı Aydınlık’ta
okuduk: Aydınlık ekonomi servisi şefi Nazım Güvenç ağabey, önceki gün köşesini Jobs’a ayırmış ve “Steve Jobs bir devrimciydi” başlığını kullanmıştı.

Nazım ağabey, bu değerlendirmeyi şu varsayımlara göre yapıyor: “Jobs, Edison’u da aşan bir mucitti. Jobs, Bill Gates’le birlikte sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçişi sağladı. Dünyayı değiştirebilecek kadar yürekli ve yetenekli biriydi. Devrimcilik sadece siyasal düzlemle sınırlandırılacak kadar dar bir açıya sığmazdı, bu yüzden de Jobs, icatlarıyla gerçek bir devrimciydi. Üstelik Jobs üniversite terkti, eski çağın üniversitesine katlanamamıştı…”

JOBS MUCİT DEĞİLDİ, TASARIMCIYDI

Nazım ağabeyin yazısından hareketle temel sorumuz şu olacak: Steve Jobs, mucit miydi ve de her mucit devrimci midir?

Jobs’un onlarca icat yaptığını, günümüzün en önemli mucidi olduğunu iddia edenler, yazanlar çoğunlukta. Bu değerlendirmelere ise elbette “icat” kavramının, tıpkı pek çok kavram gibi sığlaştırılması yol açıyor. Artık her yeniliğe icat deniyor…

Bu nedenle Steve Jobs da mucit sayılıyor. Oysa Jobs mucit değil! Çünkü Jobs ne bilgisayarı icat etti ne de telefonu… Örneğin Apple’ın bilgisayarı olan Macintosh’ların ayırt edici özelliğinin Xerox’tan alındığı biliniyor. IPod’dan önce de MP3 çalarlar vardı, ITunes’dan önce de müzik dinleme programları vardı vs…

Steve Jobs, bu icatları aldı ve yeniden tasarladı; ama çok iyi tasarladı! Hepsi bu…

Ayrıca Jobs’un daha doğrusu Apple şirketinin tasarladığı pek çok ürünün, Jobs’un zekasının ürünü olmadığını, şirkette çalışan sayısız insanın emeğinin toplamı olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik her ürün, sonuçta metadır ve o metaya sahip olmak için organlarını satan gençlerle ilgili haberler yıllardır gazete sayfalarındadır.

BİLİŞİM, KAPİTALİST SİSTEM İÇİNDEDİR

Varsayalım ki, Jobs da bir mucitti. Bu onu devrimci yapar mı?

Aslında sıkıntı sistemin kavramları eğip bükmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle iki saptama yapmamız zorunludur:

1.) Bilgi toplumu, bilişim çağı gibi
kavramlar, sistem dışı değildir, tersine kapitalist sistemin içindedir.

2.) Bilgi üretimi, mucitlik ve hatta
devrimcilik gibi kavramlar da kapitalist sistem tarafından metalaştırılmakta,
paraya dönüştürülmektedir.

APPLE TEKELDİ

Şu örnekle konuyu biraz daha açalım:

Yazılım konusu dünyada tekelleşmiş durumda. Dünyanın en zengin ismi Bill Gates’in Microsoft’u ile onu izleyen Steve Jobs’un
Apple’ı rakiplerini yıllardır amansızca ezmekte, köşeye sıkıştırmakta ve sektör dışına fırlatıp atmaktadır. Her iki şirket de kapalı işletim sistemlerini tekel olarak rakiplerine karşı amansızca kullandılar.

Karşılarında “open office” yani açık yazılım direnmekte, varlık göstermeye çalışmaktadır. Ya da tıpkı Türk malı Pardus gibi
bazı ülkelerin kendi yazılımları…

Şöyle basitleştirelim; aldığımız her bilgisayar ile birlikte mecburi satın aldığımız Microsoft ya da Apple bir tarafta, benzer
yazılımı bize ücretsiz sunan, paylaşan Open Office diğer tarafta…

Apple devrimciyse, o zaman Open Office ya da Pardus ne? Aralarında sadece kalite farkı olması, Apple’ı devrimci yapar mı?

JOBS KAPİTAL SAHİBİDİR

Gelelim işin ekonomi-politiğine…

Hiç lafı uzatmaya gerek yok. Steve Jobs da, Bill Gates de kapitalist sistemin en tepesindeki isimlerdir. Kapitale, metaya, paraya
onlar hükmetmektedirler ve onların sistemi tüketimi belirlemektedir.

En çok metaya sahip olan Jobs’un devrimci olması, eşyanın tabiatına aykırıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

KARAYILAN HİKÂYESİ

Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.

Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.

Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.

İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI

Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:

Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”

İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.

7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”

ASLINDA NE OLMUŞTU

Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:

İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra KarayılanAslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”

İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.

21 GÜNDE NELR OLDU?

Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:

1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.

2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.

3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.

KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ

İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…

4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.

Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.

ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…

Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.

Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

BİRAND’IN ERDOĞAN KORKUSU

Mehmet Ali Birand, İngiltere’nin Ditchley Park şatosunda hafta sonu yapılan Oxford Konferansı’nı yazdı köşesinde dün…

Türkiye ile Britanya arasındaki ilişkileri derinleştirmek için sürekli toplanacak bir mekanizmanın da ilk adımıymış bu konferans. Siyasiler, akademisyenler, eski büyükelçiler, gazeteciler ve iş adamaları davet edilmiş.

İki ülkenin Dışişleri Bakanları Ahmet Davutoğlu ve William Hague, bizzat mektup yazıp katılımcıları davet etmiş. Konferansın eş başkanlıklarını ise her iki ülkenin eski Dışişleri Bakanları Yaşar Yakış ile Jack Straw yapmış.

TÜRK TARAFI NEDEN GELMEDİ?

Gelin konferansla ilgili notların devamını doğrudan Birand’dan dinleyelim:

“Doğrusunu söyleyeyim, Britanya tarafı bu toplantıyı çok ciddiye almıştı. Katılımı üst düzeyde tutmuştu. AB Komisyonu Dış İlişkiler Sorumlusu Ashton’den, AB İşlerinden Sorumlu Bakan Lidington’a kadar davet edilenlerin hemen tümü gelmişti.

Türk tarafı ise son dakika iptalleriyle bu konularda ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu gösterdi. Nice iş adamımız, politikacımız gelmedi. Akademisyenler tam kadro gelmişlerdi ve çok önemli katkılarda bulundular.” (Posta, 11 Ekim 2011)

Birand yazısının devamında konuşulan konuları, konferansın yararlı olup olmadığını vs. yazmış ancak Türk tarafındaki son dakika iptallerinin nedenine değinmemiş!

KÖŞESİNDE DEĞİL TWITTER’DA YAZABİLDİ!

Merak ettik, araştırdık.

Meğer Türk tarafı, Başbakan Erdoğan’ın annesinin vefatı nedeniyle, cenazede olabilmek ya da eve taziyeye gidebilmek için iptal etmiş programlarını…

Aslında Mehmet Ali Birand, yazısında değil ama bir gün önce twitter’da takipçilerine açıklıyordu durumu: “Oxford konferansında Türkiye’yi tartıştık. İngilizleri en çok ne hayret ettirdi biliyor musunuz? Başbakan’ın annesi öldü diye son dakikada konferansa katılmaktan vazgeçen işadamları, politikacılar ve hatta bazı gazeteciler.

KORKUTAN İKLİMİ ÖVMEYECEKSİN!

Peki, 40 yılın gazetecisi Mehmet Ali Birand bu gerçeği köşesinde neden yazamadı? Okurlarından neden sakladı bu gerçeği? Twitter’daki takipçileriyle bu gerçeği paylaşan Birand, Türkiye’nin en çok satan gazetesinde neden yazamadı aynı şeyi?

Yanıtı ortada: Birand da çoğu meslektaşımız gibi Başbakan’ın hışmına uğramaktan korkuyor!

Denebilir ki, “korku da insana dair, olabilir, Birand da korkabilir”, kısmen anlayabiliriz, ama şunu da söylemeden edemeyiz:

Korkuyorsan, yazmaktan korkuyorsan, fikrini söylemekten korkuyorsan, o zaman “AKP’nin darbeci zihniyeti temizleyerek
memlekete demokrasi getirdiğini ve Türkiye’de çok güzel bir iklim oluşturduğunu” da iddia etmeyeceksin, yazmayacaksın!

Sen o iklimde düşünceni yazamıyorsan, o iklimi de övmeyeceksin!

KORKU HAYSİYET EŞİĞİNİ AŞMAMALI

Nuray Mert’in de başka bir vesileyle söylediği gibi, korku haysiyet eşiğini aşmamalı: “İktidarlar korkutucudur, hiçbirimiz kahraman olmak zorunda da değiliz, hepimiz sıradan insanlar olabiliriz ama sıradan insan olarak yaşamanın haysiyetini taşımak zorundayız. Böylesi güçlü iktidarlardan ne kadar korkarsak, haysiyetimizden, hayatımızdan o denli fedakârlık yapmak durumunda kalırız. Sıradan bir insan olarak korkmamız anlaşılır ama korkumuz haysiyet eşiğini aşmadığı sürece. Yoksa insan suretinde bir yılgınlık hayaleti olarak yaşamaya mahkûm oluruz. İnanın bu yaşanası bir hayat değildir.” (Milliyet, 6 Ekim 2011)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

KARAYILAN HİKÂYESİ

Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.

Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.

Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.

İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI

Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:

Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”

İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.

7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”

ASLINDA NE OLMUŞTU

Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:

İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra KarayılanAslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”

İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.

21 GÜNDE NE OLDU

Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:

1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.

2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.

3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.

KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ

İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…

4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.

Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.

ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…

Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.

Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

ORTA SINIF YOK, ÜST VE ALT SINIFLAR VAR

New York’taki eylemleri yerinde izleyen Milliyet yazarı Aslı Aydıntaşbaş’ın aktardığı notları okuduğumda, aklıma eski bir Bakan’la yaşadığım tartışma geldi. Aydıntaşbaş’ın notlarına döneceğiz ama önce o kısa tartışmayı aktarayım.

AKP’ye karşı “merkez sağ”ı örgütlemeye kalkan eski bir Bakan’a 2005 yılında söylemiştim: “Merkez sağ için orta direk lazım. Orta direk, ekonominin en üst ve en alt dilimlerinin dışında kalan ortadaki üç adet yüzde yirmilik, yani yüzde altmışlık dilimdir. Oysa Türkiye’de artık, yüzde 20’lik bu üç dilim, en alt yüzde 20’lik dilimle en üst yüzde 20’lik dilime eşit mesafede değil ki! En
üstteki yüzde 20’lik dilimle, diğer dilimler arasındaki makas açıldı. Hatta en üst yüzde 20’lik dilimin kendi içinde bile makas açıldı. Dolayısıyla Turgut Özal gibi iktidar şansı olan ‘merkez sağ’ bir parti kurmanız mümkün değil!”

Sonrası malumunuz… AKP’ye alternatif bir merkez sağ parti kurulamadı. Ve bırakınız kurulacak merkez sağ bir partiyi, TBMM’ye girebilmeyi sağlayan mevcutlar bile AKP’ye alternatif olmadılar, olamazlar. Zira AKP’nin alternatifinin, “sistem içi çözüm arayan bir parti” olamayacağı gerçeği ortada. Çünkü sistem içinde artık çözüm yok.

ABD’DE ARTIK SADECE ÜST SINIF VAR

Peki, 6 yıl geriye gidip bu tartışmayı anımsamama neden olan neydi? Doğrudan Aslı Aydıntaşbaş’ın New York eylem notlarından, “Wall Street İşgalcileri” ile sohbetlerinden aktaralım:

“Etrafa bakıp biraz provokatif olmaya karar veriyorum: ‘Burada orta sınıftan kimse yok. Başarılı olmanız için orta sınıf desteği lazım.’ Maryland’den yuvarlak gözlüklü ve daha sonra 2008’de işini kaybettikten sonra mortgage’ını ödeyemediği için evini de kaybettiğini anlatan Erin cevap veriyor: ‘Artık orta sınıf yok ki. Üst ve alt sınıflar var. Ve aşağıdaki herkes üst sınıfı zengin etmek için çalışıyor. Üstelik…’ diye devam ediyor ‘Her hareket ufak başlar. İngilizlere karşı ulusal mücadelemiz de marjinal bir hareket sayılmıştı.’” (Milliyet, 10 Ekim 2011)

Wall Street İşgalcileri’nin en çok kullandığı sloganların “Bu düzen devam etmez” ve “Zenginler zenginleşiyor, fakirler
fakirleşiyor. Eşitlik istiyoruz
.” olduğunu da belirtelim.

WISCONSIN İŞGALİ

İşgalci Erin’in “İngilizlere karşı ulusal mücadelemiz de marjinal bir hareket sayılmıştı” şeklindeki iddiasını bir kenara bırakırsak, bugünün eylemini anlamamız için ABD’deki şu son dönem gelişmeleri anımsamalıyız.

2008 krizinin bir türlü aşılamaması, ABD eyaletleri içinde de büyük tartışma yarattı. Zengin eyaletler, ürettiklerini fakir eyaletlerle artık paylaşmak istemiyor! Bu durum, eyalet meclisleri ile federal meclis arasında çeşitli krizlerle kendini
gösterdi.

Pek çok eyaletin zorunlu bütçe kesintisi uygulaması, ABD’de eylemli muhalefet yarattı. Örneğin “sendikaların toplu sözleşme hakkını ve kamu sektörü çalışanlarının haklarını” budayan yasayı geçiren Wisconsin Eyalet Meclisi, haftalarca işgal edildi. 70 bin kişilik eylemlerde işçiler, öğretmenler, öğrenciler, Wisconsin Üniversitesi asistanları ve yerel işletme sahipleri yer alıyordu.

PAYLAŞILACAK ZENGİNLİK KALMADI

Zenginliğin paylaşıldığı, bu zenginlikten alt sınıflara da pay dağıtıldığı dönem artık geride kaldı! ABD’nin paylaştıracağı bir zenginliği kalmadı… Üstelik ABD, dünyanın en borçlu ülkesi…

Yoksulluk oranı 2011’de yüzde 15,1’e yükseldi; 46,2 milyon ABD’li yoksulluk sınırın altında yaşıyor. Yani her altı ABD’liden biri artık yoksul! Ve her 10 ABD’liden biri de işsiz! (ABD’de işsizlik oranı yüzde 9,2 iken, siyahlar arasında bu oran yüzde 20.) Mississippi, Tennessee, Louisiana, Kentucky, Alabama gibi eyaletlerde sağlık sigortası olmayanların oranı yüzde 20’lere kadar
çıkıyor!

Kısacası Amerikan rüyası bitiyor ve yeni bir “Asya Çağı” başlıyor!

Artık mesele, Türkiye’nin “Küçük Amerika” olmaktan vazgeçmesi ve Asyalı olduğunu anımsamasıdır! Ve Türkiye’ye Asyalı olduğunu da ancak “sistem dışı çözümü olan” Avrasyacı bir parti, İşçi Partisi gösterebilir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

ANKARA’YA KRİTİK ÜÇ MESAJ

AKP hükümetinin Suriye’ye yaptırım ve İran’ı hedef alan füze radarı kararı, Ankara’yı komşu başkentlerle karşı karşıya getiriyor.

BİRİNCİ MESAJ BAĞDAT’TAN

İran’ın Fars Haber Ajansı, Iraklı parlamenter Ali Allak’ın ağzından “Türkiye Irak’ın milli egemenliğini ihlal ediyor” dedi!

Elbette bu iddia doğru değil ama iddianın yanlışlığından çok, Bağdat ve Tahran neden böyle bir mesaj verdiği önemli. Çünkü Tahran, Ankara’nın Irak’ın kuzeyine yönelik “sınır ötesi harekâtlarını” çok uzun zamandır “ihlal” kategorisinde değerlendirmiyordu.

Üstelik İran’ın kendisi Irak’ın kuzeyinde operasyon yapıyor!

Bağdat ve Tahran’ın Ankara’ya bu kritik birinci mesajı, aşağıdaki ikinci mesajla birleştiğinde daha da anlamlı hale geliyor.

İKİNCİ MESAJ TAHRAN’DAN

Tahran, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi’nin ağzından ikinci bir mesaj daha verdi Ankara’ya…

Tümg. Safevi “Amerika’nın hedefleri doğrultusunda hareket eden Türk devlet adamlarının Suriye ve İran’a yönelik tavırlarının çok yanlış olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Eğer Türkiye bu alışılmadık politikalarını terk etmezse, hem kendi halkını küstürecektir, hem de Suriye, Irak ve İran Türkiye’yle ilişkilerini yeniden değerlendirecektir.

ÜÇÜNCÜ MESAJ ŞAM’DAN

Nitekim AKP hükümetinin Suriyelileri Beşar Esad rejimine karşı kışkırtan tavırları, Şam’da gün geçtikçe daha büyük tepki doğuruyor. Esad’ın Lübnan El Manar TV’deki uyarıları bu bakımdan önemliydi:

“Eğer herhangi bir ülke bizim sorunlarımızdan faydalanmak isterse, o ülke de bu durumdan etkilenecektir. Onların krizi bizimkinden de büyük olacaktır. Türkiye’deki durum tedbirli olmayı gerektirse de çok büyük etkileri ve
sonuçları yok, Suriye’nin içişleri için doğrudan tehdit yaratmıyor.”

BÖLGE AKP HÜKÜMETİNİN KARŞISINDA

Israrla vurguladığımız gerçek buydu: AKP hükümetinin ABD adına izlediği bölgesel politikalar, Türkiye’yi komşularıyla düşman yapacak!

İşte şimdi Tahran başta olmak üzere Şam ve Bağdat, bu gerçeği Ankara’ya bir kez daha gösteriyor ve uyarıyor: AKP hükümeti bu çizgiyi sürdürürse, üç komşusunu da bir ittifak halinde karşısında bulacak!

Sonuç olarak AKP hükümeti, “Türkiye’nin dört bir tarafının düşmanlarla çevrili olduğu” efsanesini sonunda ete kemiğe büründürüyor, gerçeğe dönüştürüyor!

SINIR GÜVENLİĞİ

Demokrasicilik oynayıp, vicdani retçiliği savunan ve militarizm karşıtlığı yapan ama AKP yandaşlığı nedeniyle Suriye’ye savaş baltalarını kuşananlar, “Türkiye büyük devlettir” nutukları atadursun… Komşularımızı ittifak halinde karşımızda bulmanın maliyeti büyüktür:

Türkiye aslında dünyada belki de sınırları konusunda en şanslı ülkeydi şimdiye kadar! İran’la 400 yıllık barış sınırı, Bağdat’ın 40 yıldır Ankara’ya sağladığı “sınır ötesi operasyon” kolaylığı ve 1998 Adana mutabakatı ile birlikte Türkiye ve Suriye sınırlarının sadece Türk Ordusu tarafından korunması…

Ya PKK diyecek olanlara anımsatalım: Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye sızan PKK, Bağdat’tan değil, Washington’dan pasaportludur!

Ve bitirirken belirtelim: Türkiye, AKP hükümeti yüzünden sadece komşularını değil, Rusya ve Çin’i de karşısında bulacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN SURİYE KIŞKIRTMASINDAKİ ROLÜ

Hürriyet yazarı İsmet Berkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir grup gazeteciyle yaptığı özel söyleşiyi köşesine taşıdı.

Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin perde arkası notları olarak değerlendirilebilecek bu özel söyleşi, bir bakıma Kanada Free Press’in yayınına yanıt niteliği taşıyor. Kanada Free Press gazetesi, “Davutoğlu’nun Esad’a değil, aslında Esad’ın Davutoğlu’na sert çıktığını” yazmıştı!

Davutoğlu’nun kendini nasıl övdüğüyle dolduracak değiliz elbette bu köşeyi. Satır aralarındaki özel bir itirafa mercek tutacağız. İsmet Berkan, köşesinde bu özel söyleşiye geçmeden önce, Davutoğlu’nun Libya’ya müdahalenin daha ilk günlerinde yaptığı bir “öngörüye” dikkat çekiyor:

O gün Davutoğlu biz gazetecilerden bu öngörüleri yazmamamızı rica etmişti, bu ricaya herkes uydu. O sırada Suriye görece sakindi ama Davutoğlu’nun saydığı ‘bir sonraki dalga ülkeler’ arasında Suriye de vardı. Nitekim çok geçmeden halk Suriye’de de Cuma namazları sonrası toplanmaya, rejime tepkisini dile getirmeye başladı.”

Ortada herhangi bir emare yokken “sıra Suriye’de” demek, elbette bir öngörü olamaz, ancak emperyalist bir plana ve o planın parçası olmaya işaret eder!

ERDOĞAN’IN ÖNGÖRÜLERİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisi, Suriye ile ilgili başka öngörülerde de bulunmuşlardı:

Örneğin Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, AKP hükümeti, “Esad halkına zulüm yapacak, halk bizim sınırımıza yığılacak” öngörüsüyle Hatay’da çadır kentler hazırlamıştı!

Yine Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, Başbakan Erdoğan, Suriye’de “Alevi – Sünni çatışması” çıkmasından endişe etmişti!

Kuşkusuz bu üç öngörü de niyeti, planı işaret ediyor!

ABD’NİN ORTADOĞU PLANI

ABD’nin Suriye’ye dair hesaplarında kritik tarih 14 Mart 2011’dir. Bu tarihte ABD, AKP hükümetine “Değişim Liderleri Zirvesi”
düzenletti ve Erdoğan – Gül ikilisini Libya ve Suriye hedeflerine doğrulttu!

Erdoğan Zirve’de yaptığı konuşmada rolünü şöyle tarif ediyordu: “ (…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Davutoğlu da, Mısır ve Tunus’taki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu Zirve’de: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve “model ortağı” Türkiye’nin, Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn gibi Washington müttefiki ülkelerdeki halk hareketine dolaylı müdahale şekli, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelere müdahalesiydi yani… Yoksa Davutoğlu’nun da itiraf
ettiği gibi “süreçten en olumsuz etkilenen ülke” olurdu Türkiye!

YENİ RÜTBE: KAF EŞBAŞKANLIĞI

Ve anımsayacağınız gibi Erdoğan – Gül ikilisi bu zirveden sonra Suriye’ye dair ince hesaplanmış bir planın aşamalarını sergilemeye soyundular: Hatay’da çadır kentler kurdular, Antalya’da Suriye muhalefetini topladılar, İstanbul’da “Suriye Ulusal Meclisi” adı altında muhalefeti birleştirme çalışmasına soyundular, tek başlarına yaptırım uygulamaya başladılar…

Ve Erdoğan – Gül ikilisine tüm bu aşamalarda yeni bir rütbe de verildi: Bizzat ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ağzından ikili, “Küresel Antiterör Forumu KAF” eşbaşkanı olmuşlardı. Erdoğan da bu yeni rütbe altında Mısır, Tunus ve Libya seferine çıkmıştı.

Davutoğlu şimdi de ABD adına, planın yeni bir aşaması olarak, “Suriye ile savaşa da hazırız” mesajı vermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ESAD HÂLÂ YANILIYOR: ERDOĞAN DEĞİŞMEDİ!

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, “ben değişmedim, Erdoğan değişti” demiş. Bu yanlış saptamaya yalnızca Suriye’de değil, Türkiye’de de rastlıyoruz.

Özellikle CHP çevreleri sık sık şu eleştiriyi yapıyor hükümete: “Başbakan Erdoğan, daha bir yıl önce ‘kardeşim Esad’ demişti, bir yılda ne değişti? Daha bir yıl önce sınırların kaldırılması konuşuluyordu, ortak bakanlar kurulu toplanıyordu, şimdi ne değişti?”

Bu eleştirilere göre Başbakan Erdoğan son bir yılda değişmişti!

HEDEF, ŞAM’IN TAHRAN BAĞINI KESMEKTİ

Oysa Erdoğan’ın değiştiği yok. Erdoğan o gün de, bugün de ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarına göre konumlanıyor.

O zaman vurgulamıştık; internette, Odatv arşivlerinden ulaşabilirsiniz: Erdoğan, Suriye’yle, Şam’ın Tahran bağını kesmek için yakınlaşıyordu.

Davutoğlu’nun “Ortadoğu Birliği” dediği Türkiye – Suriye – Lübnan – Ürdün ittifakı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, “küresel alt
düzeni”ydi.

AKP hükümetine, bu ittifakla, bölgede İran’ı yalnızlaştırma görevi verilmişti.

Türkiye’nin bu ülkelerin İran bağını kesip, bu ülkelere ve  bölgeye lider olabilmesi için iki şeye ihtiyacı vardı: Filistin davasına sahip çıkmaya ve İsrail karşıtı görünmeye…

Davos’ta “one minute” ile başlayan süreç, bu hesap içindedir!

AKP’NİN EKSENİ KAYMADI

Şimdi Erdoğan’a “bir yılda ne değişti” diye soranlar, o gün de “eksen kayıyor” diye endişeleniyorlardı.

Oysa elbette dünya değişiyordu, dünyanın ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyordu ama AKP’nin ekseninde kayma yoktu. AKP varoluşu
gereği Atlantik’e çıpalıydı!

Türkiye’deki endişelerin tersine Washington rahattı.

İşte bugün de Erdoğan’a Washington’da methiyeler düzülüyor, “Türk – Amerikan ilişkilerinde zirve”
sevinci gösteriliyor.

SURİYE SİZE DERS OLSUN!

AKP’nin Suriye politikaları tıpkı CHP’de olduğu gibi, İslamcı çevrelerde de şaşkınlık yaratmış durumda. AKP tabanında, izlenen Suriye politikasına büyük tepki var. AKP tabanı da, “Suriye ile ilişkilerde ne değişti” diye soruyor.

Bu tepkileri göğüslemeye soyunan yandaş kalemler ise her gün yeni bir Suriye aldatmacası yazıyorlar. Ama içlerinde hiçbiri Zaman yazarı İhsan Dağı kadar yaratıcı olamadı. Dağı, “Suriye bize ders olsun” başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:

Demokrasi ile yönetilmeyen bir ülkeyle uzun süreli ve istikrarlı bir ilişki sürdürmeniz imkânsızdır. Kurduğunuz iyi ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır. İşbirlikleri ‘yapısallaşamaz’, kişiseldir; liderlerin tercihlerine bağlıdır. Her an geri çevrilebilir. Veya o rejimler her an çökebilir. Derinlemesine, kalıcı işbirlikleri ‘demokratik’ ülkelerle kurulabilir.”

İhsan Dağı’nın böylesi çürük, dayanaksız bir iddiaya sarılması, aslında İslamcı çevrelerde büyüyen tepkiye işaret ediyor.

Bu tepkilerin nereye uzanacağını hep birlikte göreceğiz…

ERDOĞAN DEĞİŞMEZ ÇÜNKÜ BOP EŞBAŞKANI

Bitirirken bir kez daha vurgulayalım: Erdoğan değişmedi!

8 yıl önce ABD’nin Irak saldırısına destek veriyordu, şimdi de NATO’nun Libya saldırısına destek veriyor…

Daha önce İsrail’den cesaret madalyası alıyordu, Suriye sınırındaki mayınlı araziyi İsrail’e vermeye çalışıyordu, şimdi de füze kalkanı ile İsrail’i İran’a karşı koruyor…

Erdoğan değişmedi! Çünkü hala BOP eşbaşkanı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ekim 2011

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın