Posts Tagged Irak
Zorunlu ‘yük paylaşımı stratejisi’
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/10/2026
ABD dün itibariyle Irak’tan tamamen çekildi. 1 Ekim tarihi Irak’ta “Egemenlik Bayramı” ilan edildi.
Bu hem 23 yıllık işgalin hem de 35 yıllık Ortadoğu stratejisinin sonudur. 1990’dan itibaren bölge için “açık askeri saldırganlık” stratejisi başlatan ABD açısından 30 Eylül 2026, bir dönemin kapanması anlamına geliyor. 1 Ekim 2026 ise bölgemiz açısından yeni bir dönemin başlaması demek.
Donroe Doktrini
ABD’nin Irak’tan son askerini çekmesi “gerileme sürecinin” sonucudur. Obama yönetiminden itibaren ABD, Afganistan ve Irak işgallerini sonlandırma ve adım adım askeri güçlerini azaltma kararı aldı ve Beyaz Saray’a gelenler bunu sıra sıra farklı ölçeklerde uyguladılar.
Diğer yandan ABD’nin “Büyük Ortadoğu”dan çekilmesi, son olarak Trump yönetiminin doktrinleştirdiği, “genel gerilemeye” uygun Donroe Doktrini ile birlikte düşünülmelidir. ABD, batı yarım kürede egemenliği esas alan, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yükü müttefiklerine paylaştırarak buradaki ağırlığını azaltan ve azalttığı kuvveti Pasifik’te Çin’i çevrelemekte kullanmayı amaçlayan bir doktrin belirledi.
Emperyalistler nasıl çekilir?
“ABD ne yaparsa bir büyük planın gereği yapar” görüşü doğru değildir: Donroe Doktrini, bir gerileme sürecinin “zorunlu” sonucudur. ABD öyle istediği için değil, zorunda kaldığı için çekiliyor.
ABD gerilediği için çekiliyor, iktisadi kapasitesinin bir kaç cephede birden büyük askeri varlık bulundurmasını artık sağlayamadığı için çekiliyor. Emperyalist ABD güçlü olsa, değil Irak’tan çekilmek, İran engelini de geçip, sıra sıra her yeri işgal etmek ister, her yeri yönetmek ister, tüm doğal kaynaklara el koymak ister.
Çekilmek, işgal etmekten vazgeçmek, yönetmeyi bırakmak, emperyalizmin doğasına aykırıdır ve emperyalistler ancak güç kaybederlerse çekilirler.
Dünya tahlili
Dünya tahlilini doğru yapmadan, süreci strateji düzleminde anlamak ve genel gidişat eğilimini belirlemek olası değil. Olmaktan olan şudur: Çin ABD ile makası kapatıyor, “tek merkezli dünya” kısa dönemi kapandı, “çok merkezli dünya” adım adım inşa oluyor ve Çin’in göbeğinde olduğu Küresel Güney ülkeleri ABD’yi küresel politikalarda yavaş yavaş dengeliyor.
ABD’nin geri çekilmesi, işte bu genel sürecin içindedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığını İran’da yapamaması da bu genel süreçle uyumludur. “Amerikan hegemonyacılığının sonu” açısından İran bir dönüm noktasıdır, ileride daha iyi görülecektir.
ABD varlığının daralması
Kuşkusuz ABD için bölgeden geri çekilme, elbette bir “tam çekilme” değildir. ABD hem petrodolar sisteminin ihtiyacı nedeniyle hem ileri karakolu İsrail’in geleceği nedeniyle, tutunabildiği kadar bölgede tutunmak isteyecektir. Bu aşamada önemli olan ABD askeri varlığının bölgemizin derinliklerinden Körfez’e doğru daralmasıdır.
ABD’nin “tam çekilmesi”, çok merkezli dünyanın inşasına paralel olarak, Amerikan güvenlik mimarisinin adım adım çözülmesiyle, bölgede yeni güvenlik mimarisi inşasıyla, geniş işbirliğiyle, emperyalizme alan daraltarak, önümüzdeki dönemde elbette yaşanacaktır.
ABD’nin işleri devralınmamalı
Dolayısıyla bölge açısından mesele şu soruya verilecek doğru yanıttır artık: ABD’nin yük paylaştırma stratejisinin yükleyeceği ağırlıklar, bölge ülkeleri için fırsat mıdır, yoksa sıkıntı ve zorluk mu?
Taktik düzeyde kimi ülkeler bundan kısa vadede yarar sağlasa da, stratejik düzeyde bunun nasıl bir zorluk olduğu mutlaka anlaşılacaktır.
“ABD’nin işlerini” devralan, ABD’nin yenilgisini paylaşır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2026
Irak’ta Ukrayna hücresi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/08/2026
Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.
Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.
Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?
Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak:
– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)
– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)
– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)
– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)
– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)
Ankara-Tahran uyumu
Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.
Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)
Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.
Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme
ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.
ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026
Faturacılar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2026
Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”
ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”
Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!
Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.
Antidemokratik anlayış
Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir.
Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar.
Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü…
Konu petrol ve petrodolar sistemi
Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor.
Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”
Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda.
Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!
Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler
Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor.
Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar…
Zalime değil mazluma fatura
Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?
ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.
Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026
Davutoğlu’nun Kürt jeopolitiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2025
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Esad yönetiminin yıkılmasını ve terör örgütü HTŞ’nin Şam’da iktidar olmasını, “Stratejik Derinlik” tezine 13 yıl sonra itibar kazandırma fırsatı olarak görüyor.
Davutoğlu bu amaçla Serbestiyet’e uzun bir yazı yazdı ve özetle haklı çıktığını, kendisini suçlayanların yanıldığını iddia etti ve hatta yüzleşme çağrısı yaptı (Serbestiyet, 19.1.2025).
Türkiye’ye taşeronluk rolü biçti
Davutoğlu bu uzun yazısıyla “Stratejik Derinlik tezini yeniden yorumlama”ya soyunduğunu belirterek şu girişi yapıyor: “Stratejik Derinlik tezinin öngördüğü en önemli varsayım değişikliği, Türkiye’nin artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bir kutbun ‘kanat ülkesi’ olarak değil, tarihin büyük bir ivmeyle aktığı bir stratejik ve jeopolitik ortamın ‘merkez ülkesi’ olarak görülmesi ve politikalarının buna göre şekillenmesi gerektiğiydi.”
Peki Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi ve aynı adlı kitabı, dahası danışmanlığı, dışişleri bakanlığı ve başbakanlığı, bugün iddia ettiği gibi Türkiye’nin “ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkıp merkez ülke olmasını” mı hedefliyordu? Elbette değil.
Davutoğlu’nu kendi sözleriyle yalanlayalım: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da Soğuk Savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır” (AA, 21.3.2009)
Yani Davutoğlu bugün iddia ettiği gibi Türkiye’yi ABD’nin kanat ülkesi olmaktan çıkarıp merkez ülke yapmaya soyunmuş değil; tersine Türkiye’yi, ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kuran bir taşeron olarak konumlandırmıştı. Anımsayın, bu görevi de “model ortak” diye nitelediler.
Bütünleşme ve genişleme
ABD’nin küresel düzenin altında bir alt düzen kurabilmeleri, Türkiye’nin Irak ve Suriye Kürtleri ile genişlemesi üzerinden olacaktı. Bunun için Bağdat’ı dışlayarak Erbil’le işbirliğine yöneldiler ve Şam yönetimini devirmeye soyundular.
İşte Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezi esas olarak bu hedefin gereği yazılmış ve ileri sürülmüştü. Bakınız kitapta bunlar nasıl yer alıyor:
“Bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)
“Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine girecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)
ABD stratejisinde derinlik
Aslında ortada Davutoğlu’na “ait” bir tez yok. Çünkü “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası, gerçekte Washington’ın “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır.
Anımsayın, Irak’a kuzey cephesi açmayacağını ilan eden Ecevit hükümeti Bahçeli eliyle yıkılmış ve bu misyona AKP talip olmuştu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson görevi net tarif etmişti: “Türkiye’nin güneydoğu ve doğusuyla, Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalı.”
İşte AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” politikası budur, işte DEM’in İmralı heyetindeki Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri, tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle beraber yaşamak istiyor” sözleri budur…
Yani, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından, Stratejik Derinlik tezine iade edilebilecek bir itibar yoktur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2025