Archive for category Politika Yazıları

KCK OPERASYONUNUN ANLAMI

Kürt Açılımı’na destek veren liberal kesimler, artan KCK operasyonlarını endişeyle izliyorlar ve şu ortak soruyu soruyorlar: “Madem hükümet dağdakileri indirmek istiyordu, şehirdekilere neden operasyon yapıyor?

Hepsinin ortak kanaati, bu operasyonların Kürt gençlerini dağa yönlendireceği şeklinde…

Liberal kesimlerin sorusunun kendi içinde bir mantığı var kuşkusuz. Bu soruya biz de yanıt arıyoruz. AKP hükümeti neden KCK
operasyonlarını artırdı? Bulduğumuz yanıtlar şunlar:

TUTUKLANANLAR BARZANİ KARŞITIYDI

1..) Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı KCK iddianamesini 28 Mayıs 2009’da hazırladı, Abdullah Gül’ün “Kürt Açılımını” başlattığı günlerde… İlk operasyon ise tam yedi ay sonra, 24 Aralık 2009’da yapıldı.

Peki, yedi ay neden beklenmişti? 19 Ekim 2009’daki “Habur yol kazası” nedeniyle mi? Hükümet, anlaşmayı lehine uygulayarak, kamuoyu nezdinde kendini zora sokan PKK’nin tavrına ceza mı kesmişti?

24 Aralık 2009’daki bu ilk operasyon 11 ilde eşzamanlı yapılmış ve 17’si belediye başkanı olmak üzere 80’in üzerinde kişi gözaltına alınmıştı. Ancak dikkat çeken bir durum vardı: Tutuklananların çoğu, Barzani karşıtıydı!

İYİ NİYETİ YANITSIZ KALAN ERDOĞAN’IN KIZGINLIĞI

2..) Üst düzey bir AKP’linin bize söylediğine göre, bugün KCK operasyonlarının yeniden başlamasının nedeni, PKK’nin tavrı!

Risk almasına ve iyi niyet göstermesine rağmen, PKK’nin eylemlerden vazgeçmemesi, Erdoğan’ın tepesini attırmış!

OPERASYONLARI CEMAAT YAPIYOR

3..) Bir başka iddiaya göre, KCK operasyonlarının mimarı cemaat; üstelik cemaat bu operasyonları kritik zamanlarda ve AKP hükümetine rağmen yapıyor.

Operasyonların kritik zamanlarda olduğu kuşkusuz doğru ama hükümete rağmen olduğu iddiası biraz havada kalıyor.

Ancak KCK operasyonlarının bir hedefinin de, bölgede Gülen cemaatini güçlendirmek olduğu anlaşılıyor.

ASIL PAZARLIĞIN ÖN HAZIRLIĞI

4..) Bugünün KCK operasyonu ise çok daha özel bir anlam içeriyor bize göre.

Karşıt görüntülü AKP ve PKK’nin ABD’nin bölge politikaları nedeniyle, aslında birbirlerini bütünlediğini daha önce ortaya koymuştuk. Nitekim mevcut hedef, AKP ve PKK’nin “Yeni Anayasa” ortaklığıdır; daha doğrusu iktidarı paylaşmanın pazarlığıdır. Şimdi bu hedef için masaya oturacaklar.

Zaten bunun hazırlıkları da yapıldı, yapılıyor. Kamuoyu imal ediliyor, muhalefetin de desteğiyle “PKK’yle müzakere normaldir” görüşü topluma enjekte ediliyor.

AKP ve PKK ise masaya oturmadan önce elini kuvvetlendirmek için baskı oluşturuyor. PKK saldırılarını artırıp hükümeti sıkıştırıyor, AKP KCK operasyonu düzenleyip PKK’yi sıkıştırıyor.

Her iki taraf da, hamlelerinin “irade kırmak” üzerine olduğunu değerlendiriyor.

5..) AKP’nin PKK’yle bu kez açıktan masaya oturabilmesi için kamuoyunun desteğine, daha doğrusu itiraz etmemesine ihtiyacı var.

Başbakan Erdoğan’ın sonuçları önceki gün kamuoyuna yansıyan anketi de aslında, bu desteğin kontrolü içindi.

İtirazın oluşmaması için Erdoğan’ın bir parça “milliyetçi” sosa bulanmış sözlere ve de PKK ile mücadele ediyor görüntüsüne ihtiyacı var! Kandil’e hava operasyonu, KCK operasyonu ve hatta dün TBMM’de süresi uzatılan “sınır ötesi” tezkere de bu amaçla değerlendiriliyor.

İPLER ABD’DE…

AKP’nin KCK operasyonu da, PKK’nin saldırıları da, her iki kuvveti de kullanan ABD’nin işine geliyor. Daha doğrusu Washington,
işine geldiği için, iki kuvveti de böylesi bir sürece zorluyor.

Çünkü bu durum, toplumda “bıkkınlık” yaratıyor. Ve bu durumdan bıkmış bir milletin gözleri önünde ancak ülkesi bölünebilir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

TSK, ‘SURİYE PLANI’NDA YER ALIR MI?

“BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi olan ülkelerin kölesi miyiz” diye çıkış yapan Başbakan Erdoğan’ın olgularla NATO’cu olduğunu daha önce ortaya koymuştuk. Ve de sormuştuk: “Erdoğan’ın BM eleştirisi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin’i mi hedef alıyor yoksa?

Önceki gün yazdığımız bu satırları BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylama nedeniyle anımsattık.

RUSYA-ÇİN VETOSU

AB ülkelerinin hazırladığı Suriye’ye uluslararası yaptırım öngören karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi tarafından reddedildi. Daha doğrusu tasarı, Rusya ve Çin tarafından veto edildi.

İki ülkenin veto kararı en çok ABD ve Türkiye’yi rahatsız etti. Çünkü karar, Obama ve Erdoğan’ın Suriye planlarının önüne barikat kuruyor.

ABD kızgınlığını BM temsilcisi Susan Rice’ın ağzından “Cesur Suriye halkı, özgürlük hareketlerini kimin destekleyip kimin desteklemediğini artık biliyor” sözleriyle gösterdi.

ERDOĞAN, BM PLANLARININ UYGULAYICISI

Erdoğan’ın BM karşıtı görüntülü sözleri ve Suriye’ye tavrı ile BM’nin ret kararını yan yana getirdiğimizde ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Erdoğan, BM’ye değil, ABD’nin Suriye planlarına destek vermeyen BM’ye karşı!

Zira Erdoğan, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs için hazırladığı planın en büyük destekçisiydi; BM’nin Afganistan, Irak kararlarının alkışçısıydı; BM’nin Libya kararının uygulayıcısıydı…

Her konuda BM’ci olan Erdoğan’ın bugün BM’yi eleştirmesinin tek nedeni, Suriye konusunda çıkmayan karardandır!

Bildiğiniz gibi Erdoğan, henüz uluslararası bir yaptırım kararı çıkmadan önce, Obama ile görüşmüş ve Suriye’ye yaptırım uygulamaya karar vermişti. Daha doğrusu Obama’nın kararını kabul etmişti; öyle olmasa en azından BM oylamasını beklerdi!

ERDOĞAN’IN ÜÇ HAMLESİ

1..) Erdoğan oylamadan sonra yaptığı açıklamada, karar tasarısının Türkiye’yi etkilemeyeceğini söyledi: “Türkiye bu konuda adımlar atacaktır, yaptırımlarımızı engellemez. Biz şu anda bir yaptırım paketini ister istemez devreye sokacağız.”

“İster istemez” durumunun bir zorunluluktan kaynaklandığını not edelim elbette! Ancak daha önemlisi Erdoğan’ın bu kararının, Türkiye’yi uluslararası camiayla karşı karşıya getireceği gerçeğidir.

2..) Erdoğan, New York’ta Obama ile görüştükten sonra, Hatay kampını ziyaret edeceğini ve ondan sonra yeni Suriye planını açıklayacağını söylemişti. Erdoğan Güney Afrika ziyareti sırasında yaptığı açıklamada da bu kararı sürdüreceğini gösterdi: “Suriye’deki gelişmelere çok daha fazla seyirci kalamayız. Hatay kampını ziyaretten sonra değerlendirmemizi yapıp ondan sonra da açıklamalarımızı yapacağız.”

ERDOĞAN’IN DEĞİL, MİLLETİN ORDUSU

3..) Bu arada TSK’nin Hatay’da yaptığı tatbikat da dikkat çekiyor. “Her yıl değişik bir ilde yapılan tatbikat, bu yıl da Hatay’a denk geldi” türünden açıklamalar ikna edici değil.

Özal’ın Irak seferine “evet” demeyen Türk Ordusu’nun, Erdoğan’ın Suriye planına da “evet” dememesi gerekiyor.

Türk Ordusu, milletin ordusudur ve ülkeyi korur; emperyalist planlar adına komşu bir ülkede rejim değiştirmeye araç olmaz,
olmamalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

HAKKANİ ÖRGÜTÜNÜ CIA KURDU

28 Eylül günü Ufuk Ötesi’nde olguları alt alta sıralamış ve “ABD Pakistan’ı kaybediyor” sonucuna ulaşmıştık. Gelişmeler gün geçtikçe bu yönde ilerliyor.

PAKİSTAN ABD’YE MEYDAN OKUDU

30 Eylül günü Pakistan devletinin en üst düzey 50 yetkilisi bir araya gelerek ABD ile ilişkileri masaya yatırdı. Toplantıdan şu
önemli sonuçlar çıktı:

1.) ABD’nin Pakistan’a yönelik suçlamaları kınandı.

2.) ABD’nin yaptırımlarına karşı rest çekildi.

3.) Pakistan’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün korunmasında kararlılık ilan edildi.

4.) Başbakan Yusuf Rıza Gilani, “Pakistan, ordusuyla gurur duyuyor ve ulusal güvenliği sağlamak konusunda sahip olduğu kapasiteye güveniyor” diyerek ABD’nin olası saldırısına meydan okudu.

İslamabad yönetiminin üst düzey 50 liderinin bu toplantısı, katılan isimler bakımından da, “ABD saldırısına karşı birlik mesajı” olarak yorumlandı.

Süreci bu noktaya getiren son ve en önemli iki gelişme, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani’nin öldürülmesi ve ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıydı. Washington, saldırının Hakkani örgütü tarafından yapıldığını açıkladı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, daha da ileri giderek, saldırıdan Hakkani örgütünü kontrol ettiğini iddia ettiği Pakistan askeri istihbaratı ISI’yı sorumlu tuttu.

HAKKANİ PAKİSTAN’I SUÇLUYOR

Hakkani örgütü ise ABD’nin iddialarıyla ilgili BBC’ye dikkat çeken açıklamalar yaptı ve Pakistan’ı suçladı.

Örgütün lideri Siraceddin Hakkani, hem Burhaneddin Rabbani suikastını hem de Kabil’deki saldırıları reddetti. Daha da ilginci, Siraceddin Hakkani Kabil’deki saldırıların “Pakistan’daki yapılar tarafından düzenlendiğini” iddia etti! Hakkani örgütü bu suçlamayla da yetinmeyip, Pakistan devletini İslami değerlere özen göstermeye çağırdı.

ABD, Taliban’ın silah bırakmasının hedeflendiği Yüksek Barış Şurası’na başkanlık eden Burhaneddin Rabbani’nin ölümünden Hakkani’yi sorumlu tutmuş, Hamid Karzai yönetimi de, 20 Eylül’deki bu suikast üzerine, Taliban’la müzakereleri sona erdireceklerini açıklamıştı.

Sonuç olarak Hakkani örgütünün “yaptığı” ya da “ona mal edilen saldırılar” Afganistan – Pakistan hattında önemli gelişmelere neden oluyor…

HAKKANİ ABD’NİN ADAMIYDI

Peki, kimdir bu Hakkani örgütü? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Kime hizmet etmiştir?

Hakkani örgütü, SSCB’nin Afganistan’ı işgaline karşı, CIA tarafından Celaleddin Hakkani’ye kurduruldu. Celaleddin Hakkani, o dönemde CIA’nın en güvendiği komutandı. ABD, şimdi suçladığı ISI üzerinden, Hakkani örgütüne yıllarca silah sevk etti.

ABD, Afganistan’ın Paktia bölgesindeki Cadran aşireti üyesi olan Celaleddin Hakkani ve adamlarını, Pakistan’ın Kuzey Veziristan bölgesine yerleştirdi. Hakkani, SSCB’ye karşı saldırılarını buradan düzenledi.

SSCB işgali bittikten sonra Celaleddin Hakkani Taliban hükümetinde bakanlık yaptı.

ABD, 2001’de Taliban’ı hedef alarak Afganistan’a saldırdığında, Celaleddin Hakkani Taliban lideri Molla Ömer’e destek verdi. Örgütün başında artık Celaleddin’in oğlu Siraceddin Hakkani var.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN BATI KARŞITI OLABİLİR Mİ?

Başbakan Erdoğan Batı’ya dair iki önemli açıklama yaptı:

Erdoğan önce BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta, BM’nin demokratik bir yapı olmadığını savunarak reform istedi: “Nedir bu Güvenlik Konseyi’ndeki kalıcı üyelerin olayı? Bu kaldırılmalı. Dünya bu beş ülkenin kölesi durumunda.”

Erdoğan ardından Makedonya’da emperyalizm eleştirisi yaptı: “Emperyalist güçler arzularından hiçbir zaman vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler. Yani ezen ve ezilenler muhakkak olacak. İlk insanla başladı, sonuna kadar devam edecek. Mesele, bunun farkında olmak suretiyle bunu minimize edebilmektir, bu mücadeleyi verebilmektir.”

ERDOĞAN’I BATI İCAT ETTİ

Erdoğan’ın sözlerindeki “ezen ve ezilenler hep olacak” şeklindeki yanlışı bir kenarda tutarak, çizilen Batı karşıtı görüntüyü inceleyelim. Zira daha şimdiden bazı kalemler yeni bir “eksen kayması” tartışması başlattı!

Erdoğan, gerçekten de Batı karşıtı olabilir mi? Erdoğan, ABD’nin sandığından çıktığını, Yahudi lobilerin vizesiyle iktidar olduğunu, Pentagon’un desteğiyle ve AB hayaliyle TSK’yi sindirdiğini, BM üzerinden Rauf Denktaş’ı devre dışı bıraktığını, bölgedeki ABD askeri varlığıyla iktidarını koruduğunu unutabilir mi?

Dokuz yıllık AKP iktidarının Batı’ya mecburiyetini özetlemeye yerimiz yok. Gelin sadece son dönemdeki üç önemli gelişmeye göz
atalım sadece:

ABD İSTEDİ, ERDOĞAN YAPTI

1.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Türkiye’de NATO füze radarı kurulmasını kabul etti. Radar, Batı’nın düşman kabul ettiği İran’ı hedef alıyor ve Batı’nın bölgedeki jandarması olan İsrail’i koruyor. Füze radarı dışında Predatör anlaşması, Süper Kobra helikopteri tedariki gibi gelişmelerle, askeri ilişkiler zirve noktasına ulaşıyor.

2.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Suriye’ye müdahale ediyor. AKP Suriye muhalefetini Antalya’da, İstanbul’da topluyor, birleştiriyor ve önlerine Beşar Esad’ı yıkma hedefi koyuyor. Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemiz” deyip, “Alevi – Sünni çatışması” işareti veriyor. Suriye, iç savaş ve NATO müdahalesiyle teslim alınmak isteniyor. BM Güvenlik Konseyi’nden bile Suriye’ye yaptırım kararı çıkamazken, Erdoğan, Obama ile görüşüp, tek başına Suriye’ye yaptırım kararı alıyor! AKP’nin Suriye politikası dünyada ABD’den sonra en çok İsrail’i memnun ediyor.

3.) AKP, Libya’ya NATO müdahalesine onay verdi hatta Türkiye’yi saldırıya karargâh yaptı, abluka için TBMM onayı beklemeden savaş gemilerini Libya karasularına gönderdi. ABD’nin isteğiyle Libya muhalefetini örgütledi, “elden” para verdi. Türk polisleri rejim karşıtlarına askeri eğitim verdi. (AKP’nin yine ABD’nin isteğiyle hâlâ Afganistan’da, Aden Körfezi’nde, Lübnan’da Türk askeri bulundurduğunu da belirtelim)

ERDOĞAN, EN NATO’CU BAŞBAKAN!

Bu üç örnekten de görüleceği gibi Erdoğan uygulama yönünden tam bir NATO’cu! Erdoğan BM’yi demokratik bulmuyor, emperyalizmi eleştiriyor ama uygulamada en NATO’cu lider oluyor.

Tek başına Ergenekon operasyonu örneği bile Erdoğan’ın NATO’culuğunun göstergesidir. Çünkü bu operasyonun hedefi Avrasyacı generalleri temizleyerek, TSK’de yeniden NATO’culuğu hâkim kılmaktır!

Peki, NATO’cu olan birinin, sistem anlamında, Batı karşıtı olması mümkün müdür? (Erdoğan’ın BM eleştirisi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin’i; emperyalizm eleştirisi de Libya’ya saldırıda öne atlayan Fransa’yı mı hedef alıyor yoksa?)

TÜRKİYE PARÇALANIRKEN…

İşin esası başka… Erdoğan emperyalizm ve BM eleştirisi yaptı, bir süre daha da yapacak. Çünkü yeni hedefinin gerçekleşmesi için kendisine oy vermeyen ve temelde Batı karşıtı olan yüzde 50’nin desteğine, en azından itiraz etmemesine ihtiyacı var! Çünkü sırada “bölünme anayasası”, “Öcalan’ı serbest bırakma”, “özerkliği hayata geçirme”, “başkanlık sistemini uygulama” ve “Türk-Kürt federe devletini ilan etme” görevleri var!

Batı sistemi, kendi alt sistemini böyle koruyor. 90’ların ortasından itibaren anımsarsak, Batı; Türkiye’nin milli gümrük duvarını “milliyetçi” parti ile “kurucu” partiye yıktırdı, İsrail’le ilişkileri “muhafazakâr” partiyle geliştirdi, AB’ye adaylık anlaşmasını “ulusalcı” partiye imzalattı, Öcalan’ın idamını “milliyetçi” partiyle engelledi, Müslüman ülkelere saldırıları “muhafazakâr” parti desteğiyle yaptı. Özetlersek, Batı her işi, karşıt görüntülü kuvvetle kotardı.

Ve şimdi Türkiye parçalanırken, Batı karşıtı ve milliyetçi sözlere daha çok ihtiyaç var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

İRAN, ERDOĞAN’IN MISIR ZİYARETİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYOR?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya seferinin anlamı üzerinde daha önce durmuştuk. Özetlersek;

ABD’nin “model ortağı” olan Türkiye, Büyük Ortadoğu’daki gelişmelere Washington adına müdahale ediyor. Washington Mısır ve
Tunus gibi müttefiklerinin yıkıldığı ülkelerde “rejimi kurtarmaya”, Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde de halk hareketinin hedef aldığı yönetimleri savunmaya odaklandı. (ABD karşıtı Libya ve Suriye müdahalelerinin farklı olduğunu daha önce incelemiştik)

İşte AKP hükümeti, ABD’nin bu ihtiyaçları temelinde devreye giriyor. Mısır’da verilen sözde laiklik mesajları da “rejimi kurtarmak” için “ılımlı İslam” dayatılması anlamına geliyor.

AKP hükümeti bu görevi BOP eşbaşkanı olarak, yeni kurulan “Küresel Antiterörizm Forumu”nun eşbaşkanı olarak ve ABD’nin “model ortağı” olarak yerine getiriyor.

İRAN DIŞ POLİTİKASINDA MISIR’IN YERİ

ABD’nin uzun yıllardır Mısır üzerinden İsrail’in güvenliğini garantiye alması, Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün ittifakıyla bölgeye müdahale etmesi, Tahran’ın çıkarlarına aykırıydı. İşte bu yüzden Mübarek’in yıkılması, bölgede en çok İsrail’i endişelendirdi, İran’ı memnun etti.

30 yıldır İran’la diplomatik ilişkileri olmayan Mısır’ın yeni yönetiminin, Tahran’a altı aydır sunduğu kolaylıkları, bu köşede
daha önce birkaç kez incelemiştik.

Tahran yönetimi bu nedenle Mısır’daki değişimi en başından beri destekliyor ve ABD’nin “rejimi kurtarmaya” yönelik hamlelerine
itiraz ediyor.

LAİKLİKTEN DEĞİL ILIMLI İSLAM’DAN ENDİŞE

Türkiye’yle Suriye ve Füze Kalkanı gibi iki temel konuda büyük sıkıntı yaşayan İran, bu nedenle AKP hükümetinin Mısır, Tunus,
Libya seferine özel olarak dikkat kesilmişti.

Tahran, Ankara’yla ilişkileri daha da germemek adına, Erdoğan’ın ziyareti ve mesajlarıyla ilgili önemli bir açıklama yapmadı şimdiye kadar. Ancak İran İslam İnkilabı Rehberi’nin başdanışmanı olan Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, Erdoğan’ın
ziyaretiyle ilgili dikkat çeken bir çıkış yaptı.

Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır ziyaretinin, İran’ın model olmasını önlemeye yönelik olduğunu savundu. Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır halkına laik sistem tavsiyesinde bulunmasının, çifte standart olduğunu belirtti.

Tahran, AKP hükümetinin çizgisini “laik” olduğu için değil, “ılımlı İslam” olduğu için tehdit görüyor. Tahran yönetimi, alt seviyeden de olsa, AKP’nin “ılımlı İslam” anlayışının ABD kaynaklı olduğunu ve bölgeyi tehdit ettiğini son bir yıldır dile getiriyordu.

IRAK – SURİYE – MISIR CEPHELERİ

Tahran ile Washington arasında bölgede var olan mücadelenin cepheleri şimdiye kadar esas olarak Irak ve Suriye’ydi. Ancak son
bir yıldır Mısır, Yemen ve Bahreyn, yeni cephe haline geldi.

ABD bu cephelerden Irak, Suriye ve Mısır’da AKP hükümetini, Yemen ve Bahreyn’de de Suudi Arabistan’ı kullanıyor.

Dolayısıyla bu üç cephede, Tahran ile Ankara karşı karşıya geliyor. ABD’nin BOP eşbaşkanı olan AKP hükümeti, Türkiye’yi İran’a düşman ediyor!

ABD’nin Türkiye’yi attığı ateşin büyüklüğü İran’la da sınırlı değil. Aydınlık yazdı: İran, Rusya ve Çin ortak füze kalkanı kuruyor. Dolayısıyla Türkiye sadece İran’la değil, tüm komşularıyla ve Çin, Rusya gibi iki küresel güçle de karşı karşıya geliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

PROTOKOLÜ, ERDOĞAN DA İMZALADI!

Tarafların açıklamalarından anlaşılan o ki, Silvan’la birlikte artan şiddetin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın Öcalan’ın üç
protokolünü imzalamaması…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın hazırladığı “ikişer sayfalık üç protokol”le ilgili şu bilgileri veriyor: “Bunlardan biri ateşkes, diğer PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü ise yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkelerini kapsıyordu.”

Demirtaş, protokollerin muhataplarını da açıklıyor: “Bu protokollerin anayasayla ilgili olanında muhatap BDP’dir. Diğer ikisi için İmralı ve Kandil.”

BÖLÜNME ANAYASASI PROTOKOLÜ

Protokollerle ilgili bilgi veren bir başka isim de BDP’nin listesinden milletvekili seçilen Şerafettin Elçi. Elçi kendisiyle birlikte bazı üst düzey BDP’li milletvekillerinin de gördüğünü söylediği protokollerin içeriğine dair şu bilgileri veriyor: “Bu protokolün içinde, anadilde eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı.

Elçi, protokolün Başbakan Erdoğan’a sunulduğunu ancak Erdoğan’ın imzalamadığını, şiddetin de bu nedenle arttığını söylüyor.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’DAN İSTEDİĞİ MESAJ

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, protokollerin muhataplarına iletilmesiyle ilgili daha detaylı ve kesin bilgiler veriyor: “Protokoller
PKK’ye iletildi. Onlar uygun gördükleri 2-3 değişiklik yaptı ve son maddesi PKK’nin silahsızlandırılması olan protokolleri kabul etti. Şimdi top Öcalan’la görüşen devlet heyetindeydi.”

Demirtaş protokollere ilgili çok önemli bir ayrıntı daha veriyor: “Heyet bu protokolleri hükümete iletirken Öcalan’ın bir isteği daha olmuştu. Eğer televizyonda Başbakan’dan, ‘Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür’ gibi bir demeç duyarsa Öcalan, bunu Başbakan’ın protokolleri kabul ettiğine dair bir mesaj olarak alacak ve örgütü bir hafta içinde belli sınıra çekecekti. Bunu taahhüt etmişti. Ama Başbakan’dan Öcalan’a işaret niteliği taşıyacak öyle bir mesaj gelmedi…”

Evet, Başbakan Erdoğan’dan böyle bir mesaj gelmemişti, o zaman… Ya sonrasında?

ERDOĞAN ÖCALAN’A İSTEDİĞİNİ VERDİ

Başbakan Erdoğan’dan “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajı alabildi mi Öcalan?

Önceki gün yazdık. Başbakan Erdoğan New York’ta, artan PKK saldırılarını şu sözlerle yorumlamıştı: “Terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız.” Erdoğan ayrıca “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” demişti. Yurda dönerken yolda da şöyle sesleniyordu Başbakan Erdoğan: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.

PROTOKOLLERİ SİLAH İMZALATTI

Peki, bu durumda, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın beklediği “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajını vermiş olmuyor mu?

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, daha önce imzalamadığı protokollerin kabulü anlamına gelen bu mesajı vererek, protokolleri imzaladığını ortaya koymuyor mu?

Bitirirken altını çizelim: Silah bırakılması istenen PKK, protokolleri, silahı daha çok kullanarak imzalatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık 2011
29 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

ABD PAKİSTAN’I KAYBEDİYOR

Barrack Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla Washington’un dış politikasında görülmeye başlayan en önemli değişiklik, Afganistan konusunu Pakistan’a dayanarak çözme kararıydı. Orta Asya’daki bu yeni dış politika, resmi olarak “Af-Pak” diye adlandırıldı ve güncellenmiş BOP’un ağırlık merkezi ilan edildi.

Ancak Afganistan’da bataklığa saplanan ABD’nin Pakistan’a dayanarak bile o bataklıktan çıkamayacağı ilk yıl içinde ortaya çıktı. Dahası, ABD Afganistan’da başarı elde edemediği gibi adım adım müttefiki olan Pakistan’ı da yitirdi.

ABD BİN LADİN’İ BIRAKTI MI?

ABD – Pakistan ilişkilerinde dönüm noktası, Washington’un Usame Bin Ladin’i öldürmesiydi. Ancak ABD’nin Ladin’in
cesedini denize atması, ölümünü kuşkulu kıldı. Üstelik Taliban yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarından önce ABD’ye, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in yargılanmasını önerdiği ancak Washington’un bunu reddettiği ortaya çıkmıştı. Bu haber, aslında Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin iki yıl önce açıkladığı,  “11 Eylül’den üç ay sonra Ladin’i yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” bilgisini de teyit ediyordu.

PAKİSTAN’DAN ABD’TE ÜS YASAĞI

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta öldürülmesiyle başlayan bu yeni süreçte iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gelişmeleri kısaca anımsayalım:

Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.

ABD Pakistan’a yıllık olarak yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.

ABD PAKİSTAN İSTİHBARATINI SUÇLADI

Washington yaz boyunca ilişkileri onarmaya çalıştı. Ancak 13 Eylül’de ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı, Washington
ile İslamabad’ı yeniden karşı karşıya getirdi.

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, Senato alt komitesinde, Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI’nın başta Hakkani örgütü olmak üzere birçok terör örgütüyle bağlantısı olduğunu iddia ederek İslamabad’ı suçladı. Org. Mullen’e ilk yanıt 22 Eylül’de Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik’den geldi. Malik, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.

Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney ise gerilimi daha da tırmandırdı. Carney, Hakkani örgütünün Kabil’deki ABD büyükelçiliğine saldırının sorumlusu olduğunu belirtip, örgütün Pakistan’dan yönetildiğini iddia etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı Hena Rabbai Khar ise Washington’un “ne Pakistan devleti ne de halkıyla arasını açmakta hiçbir fayda kazanamayacağını, eğer böyle bir girişimi gerçekleştirmeyi seçerlerse, bunun kendilerine pahalıya mal olacağını” söyledi. Pakistan Dışişleri Bakanı Khar ABD’nin suçlamaları sürdürmesi halinde, İslamabad’ı bir müttefik olarak kaybedeceği uyarısında da bulundu.

ÇİN KALKANI

Pakistan’ı ABD karşısında başı dik politika izlemeye iten en önemli etken, kurduğu bölgesel ittifaklardır. İslamabad’ın en önemli
dayanağı Pekin’dir. Pekin’in “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız” demesi, İslamabad’a büyük güvence oluşturdu.

İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları,
F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için 250 adet sipariş veren Pakistan, ayrıca 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için de anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.

Tüm bu askeri gelişmeler dışında Washington’u endişelendiren bir başka konu da, Pakistan’ın Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdiği kuşkusuydu…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP, PARTİ DE DEĞİLMİŞ!

Okurlar haklı olarak soruyorlar: Aynı anda İsrail’le, Yunanistan’la, Kıbrıs Rum Kesimi’yle, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la hatta Azerbaycan’la sorunlu olmak akıl işi mi?

Kestirmeden söyleyelim: Akıldan ziyade çaresizliğin eseri! Ama AKP hükümetinden ziyade, ABD’nin çaresizliğinin eseri…

Çünkü AKP’nin dış politikası bağımsız değil ve Atlantik’e çıpalı.

Bağımsız olmadığı için de “NATO’nun Libya’da ne işi var” deyip, NATO’nun Libya’ya saldırısına Türkiye’yi karargâh yaparlar; Anders Fogh Rasmussen’e itiraz edip, sonra NATO Genel Sekreterliği’ni onaylarlar; Beşar Esad’a “kardeşim” deyip, sonra diktatör ilan ederler; İsrail’e diklenip, sonra İran’a karşı İsrail’e kalkan olurlar vs.

ABD ise üretmeyen ekonomisiyle, bölgede inisiyatifi kaybetmesiyle, dünya liderliğini sürdüremeyeceği gerçeğiyle ve en önemlisi
askeri başarısızlıkları nedeniyle çaresiz durumda!

SAVAŞA KİMİN İHTİYACI VAR?

Dolayısıyla ABD gibi projesinin eşbaşkanlığı da bu çaresizliği paylaşıyor. Çok değil daha üç ay önce yüzde 50 oy almış bir partinin,
şimdiden patlak lastikli kamyon görüntüsü vermesi başka nasıl açıklanır?

O yüzden Obama kadar Erdoğan’ın da savaşa ihtiyacı var; iktidarı için…

Hükümetin çaresizlikten kaynaklı savruk politikaları, üyelerinin sözlerine de yansıyor. Son 10 günde söylenilen şu sözlere bakınız:

HÜKÜMETİN PKK ÇARESİZLİĞİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM’de düzenlenen Terörizmle Uluslararası Mücadele Sempozyumu’nda yaptığı konumada Avrupa’ya şöyle seslendi: “PKK’nin faaliyetleri tolere edilmemeli.”

Avrupa, PKK ile görüştüğü ortaya çıkan AKP hükümetinin bu sözlerini acaba ne kadar ciddiye aldı!?

“PKK ile MİT değil hükümet görüştü” diyenlere yanıt vermeye çalışan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Başbakanlık Müsteşar yardımcısı sıfatıyla bu toplantıya katılıyor olması, onun (Hakan Fidan) Başbakanlıkla ilgili olduğunu göstermez” dedi.

Peki Arınç’ın Başbakan Yardımcısı olması, Başbakanlıkla ilgili olduğunu gösterir mi bu durumda?

GAF DEĞİL ZİHNİYET

AKP’li Burhan Kuzu BDP’nin Diyarbakır’da toplanmasını Kuvva-i Milliye’ye benzetti: “Osmanlı’dan kopup Ankara’ya gelen Atatürk ve arkadaşları Kuvva-i Milliye ruhunu oluşturmuşlardı. Sanki onun bir benzerini yapıyorlar gibi bir halleri var. Ama bu mantık ve bu yöntemle olayı çözemezler. Bir de onların Diyarbakır’da çok fazla kalacaklarına inanmıyorum. Ben öyle tahmin ediyorum ki 1 Ekim’de gelecekler.”

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise vatandaşlarını “tane” hesabıyla sayıyor artık. Bakan Şahin, Ankara’daki patlama sonrası şöyle bilgilendiriyordu kamuoyunu: “3 adet maalesef vatandaşımızın patlamadan dolayı can kaybına maruz kaldığı bilgisi var.”

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve Adana milletvekili Ömer Çelik ise liderinin Suriye’yi iç mesele görmesiyle yetinmemiş olmalı ki şöyle tweet yazıyordu New York’tan: “Filistin, Doğu Türkistan, Kerkük, Bosna; bizim için Ankara, Istanbul, Adana, Erzurum, Diyabakır gibidir.”

AKP NEDİR?

Doğu Perinçek önceki gün yazdı ve AKP’nin aslında hükümet olmadığını ortaya koydu. Muhtemelen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sözleri Silivri zindanına ulaşmadı. Ulaşsaydı, AKP “parti de değilmiş” diyecekti kuşkusuz!

Çünkü Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e, AKP’nin İngiltere’de bulunan  hangi partiye benzediği sorulduğunda evlere şenlik şu yanıtı veriyordu: “Muhafazakarız, liberaliz ve sosyalistiz.

AKP’nin aslında “hiçbir şey” olduğu, bundan daha güzel özetlenemezdi herhalde!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2011

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SİLAHLI GAZETECİLERİ

Biz, Washington’un yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı cepheye sürdüğünü sanmıştık, yanılmışız. Meğer Washington, Enis Berberoğlu’yla birlikte Hürriyet’i de cepheye sürmüş!

Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisine katılan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’nun rütbe hakettiği yazısına dikkat ediniz:

Beşar Esad devrik Libya lideri Kaddafi’den mülhem, her bitik diktatörün cebindeki son kartı oynamaya hazırlanıyor: İç savaş çıkararak ömrünü uzatmayı deniyor. (…) İran ve Irak menşeli silah sevkıyatının kesilmesi bu yüzden hayati önem taşıyor. Türkiye’nin atacağı bazı ek ticari ve hatta askeri adımlar da söz konusu olabilir.”

İŞARETİ ERDOĞAN VERDİ

Berberoğlu’na “Esad’ın iç savaş planladığını” nereden çıkardığını sormayacağız. Başbakan Erdoğan, ABD’den önce Mısır’da “alevi – sünni çatışması” diyerek işareti vermişti. “Askeri adımlar söz konusu olabilir” sözleri de New York’ta kulağına üflendi
herhalde!

Berberoğlu’nun bu sözlerini misyonuna bağlayabiliriz ancak gazetecilik mesleğinin en alt sınırının neresi olduğunu anlamak için şu sözünü de not düşelim: “Obama görüşmesinin ardından anlık istihbaratın kalitesi artabilir.

ABD’nin 2007 yılından beri TSK’yi “anlık istihbarat” ile oyaladığı yetmezmiş gibi, Berberoğlu “ama kalitesi artabilir” diyerek yeni bir hendek daha kazıyor!

Değil AKP tabanında, yandaş basında bile Suriye konusunda tereddütler yaşanırken, itiraz sesleri yükselirken, neden Enis Berberoğlu ve Hürriyet savaş mevsizine girdi acaba?

TSK KARŞITI AMA MİLİTARİST!

Türkiye’de gazeteciliğe can çekiştiriliyor. Türkiye’nin hemen tüm kurumları gibi basın da çözülüyor, çöküyor.

İşte üç farklı kesimden üç tipik örnek:

Gazeteci kimliği ile silah tutanların en ünlüsü Mehmet Ali Birand’dır. Birand NATO’nun Libya’yı bombalamaya başladığı günlerde şöyle akıl veriyordu:

Eğer biri tarafından öldürülmezse, hava müdahalesi Kaddafi’yi devirmeye yetmeyebilir. İşte o zaman da, bölgenin başına
çok daha büyük bir sorun olacaktır.”

Nagehan Alçı, “yorumculuk” yaptığı ekrandan şöyle sesleniyordu NATO’ya, Bin Ladin operasyonundan hemen sonra:

“NATO’yu kınıyorum. Neden Usame Bin Ladin’e yaptıkları operasyon gibi bir operasyonu da Kaddafi’ye yapmıyorlar?!”

Gazeteci değil, sanki Erdoğan’ın savaş kabinesinde harekat başkanı! Üstelik TSK düşmanlığı yapabilmek için “sivilleşme” kelimesini dilinden düşürmeyenlerden. Ama işte bu sözleri nasıl da ele veriyor zihniyetlerini: Sivilcilikleri, TSK karşıtlığından, yoksa en militarist onlar aslında!

Her dönemin adamı olan Mümtaz’er Türköne ise en çarpıcı fikri ortaya koyanlardandı. Mümtaz’er, TSK karşıtlığını sergileyebilmek için, Öcalan’ı paşa yapmayı bile önermişti!

KKTC UMURLARINDA DEĞİL

Enis Berberoğlu dışında sadece Mehmet Ali Birand’ı, Nagehan Alçı’yı ve Mümtaz’er Türköne’yi aktardık cenahlarının temsilcileri olarak. Ama köşeler, ekranlar benzerleriyle dolu. Bıraksanız, Suriye’den girip, İsrail’i geçip, Mısır’ı da alacaklar.

Ama Dağlık Karabağ işgal altındaymış, umurlarında değil; KKTC için yazdıkları “ver kurtul” makalelerinin mürekkebi ise hâlâ
ıslak!

Bush’un “iliştirilmiş gazetecileri” vardı… Bizimkiler de Erdoğan’ın silahlı gazetecileri!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2011

, , , ,

1 Yorum

‘HÜKÜMET, TSK’YE PKK’Lİ ÖLDÜRMEMESİ EMRİ VERSİN’

Uluslararası Kriz Grubu ICG, yeni Kürt Raporu’nu 20 Eylül günü yayımladı. “Türkiye: PKK’nin silahlı mücadelesine son vermek” başlıklı rapor esas olarak AKP’ye tavsiyelerde bulunuyor.

Ancak AKP’nin ICG’nin yayımladığı başta “Ermeni Raporu” olmak üzere tüm raporları “uygulamış” olması nedeniyle, yazılanlara
“tavsiye” değil, “talep” diye bakmalıyız.

Kaldı ki 47 sayfalık rapor, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk,
AKP milletvekilleri ve üst düzet devlet görevlileriyle yapılan görüşmeler temel alınarak hazırlandı.

Gelelim taleplere… Talepleri üç grupta toplayabiliriz: Hükümetten PKK’yle müzakereyi sürdürmesi talebi, askeri operasyonları engellemesi talebi ve başta anayasa olmak üzere yasal değişiklikler yapması talebi.

‘PKK’YLE MÜZAKEREYE DEVAM’

Raporda en dikkat çeken talep, AKP hükümetinden Öcalan da dahil olmak üzere PKK’yle müzakereleri sürdürmesidir: “Cezaevindeki lider Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere PKK ile uzun üredir devam eden silah bırakma müzakerelerini terk etmemeliler.

Raporun “AKP hükümeti – PKK 5. Oslo müzakeresi”nin Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bıraktığı bir süreçte yayımlanması, kuşkusuz, müzakerelere uluslararası destek anlamına da geliyor.

‘AKP, KARA HAREKATI BASKISINA DİRENMELİ’

ICG’nin AKP’den askere vermesini istediği emir ise oldukça çarpıcı: “Hükümet, güvenlik güçlerine PKK’li militanları öldürmekten ziyade mümkün olduğunca canlı yakalamaları yönünde emir vermeli.

Raporda, hükümetten PKK’ye karşı olası bir kara haretını da engellemesi isteniyor: “Kuzey Irak’taki PKK kamplarını bombalamaktan kaçınmalı ve halkın karadan harekat yönündeki baskısına direnmeli.

Öte yandan raporda, “çatışma kapsamındaki tüm cinayetlerin ve zulmün tam olarak araştırılması” istenerek, TSK’nin operasyonları masaya yatırılmak isteniyor.

‘ANAYASA VE YASALAR DEĞİŞSİN’

ICG’nin AKP’den yasal düzlemde istedikleri ise şunlar: “Türk anayasasından, Siyasi Partiler Yasası’ndan ve diğer mevzuattan etnik ayrımcılığı ima eden her türlü ifadenin çıkarılması. Yalnızca Kürt milliyetçi fikirleri destekleyecek biçimde gösteri yapan, konuşan ve yazanların terörist atfedilerek orantısız cezalara çarptırılmasını veya cezaevine girmemesini garanti altına alacak şekilde Terörle Mücadele Yasası, Ceza Yasası ve diğer mevzuatın değiştirilmesi. Türkçe’yi ğitimde ilk ve resmi dil olarak korurken yeterli talebin olduğu tüm okullarda Kürtçe’nin ve diğer dillerin kullanımının yasallaştırılması. Yerel meclisin
çoğunluğunun oylamayla bu yönde karar vermesi durumunda belediye ve illerde Kürtçe ve diğer dillerde belge ve hizmetler sunulması. Kapsamlı bir af programı hazırlamalı, eski militanların rehabilitasyonu için programlar hazırlanmalı, güneydoğudaki protestolarda görevli polise şiddet içermeyen yöntemler konusunda eğitim vermeli, yüzde 10 barajı indirmeli.”

ICG’nin BDP’ye önerisi de dikkat çekici: “BDP’den seçilen milletvekilleri, meclisteki yerlerini almalı ve hükümetin vaat ettiği anayasa reformları yoluyla değişim sağlamaya odaklanmalılar.

ULUSLARARASI DEĞİL ABD KURUMU

ABD destekli, Brüksel merkezli ICG’nin bu raporuyla birlikte AKP’nin İsrail’le yolları yine kesişti… Çünkü Kriz Grubu’nun en önemli ikinci “senyör danışmanı”, Şimon Perez! Birincisi ise Zbigniew Brzesinski.

Başkanlığını Louise Arbour’un yaptığı Kriz Grubu’nun yönetim ve komitelerinde çok önemli ve dikkat çeken isimler var. Morton Abramowitz, George Soros, Wesley Clark, Kofi Annan, Joschka Fisher bunlardan bir kaçı. Ve elbette Güler Sabancı ile Ersin Arıoğlu’nu da unutmamalıyız!

Son bir AKP – ICG çakışması ile bitirelim. Kudüs Siyasi Çalışmalar Merkezi, 17 Eylül günü Ürdün’de bir panel düzenledi. Merkez’in başkanı Oraib Al Rantawi’nin sunduğı, “Değişen Bölgede Türkiye’nin Rolü” başlıklı panelde iki konuşmacı vardı: AKP Milletvekili Emrullah İşler ile Adnan Abu Odeh.

Ürdün’ün eski BM temsilcisi ve Kraliyet Mahkemesi’nin eski üyesi olan Adnan Abu Odeh, aynı zamanda ICG’nin de yönetim kurulu üyesi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın