Archive for category Politika Yazıları

28 ŞUBAT’A DAİR 6 YANLIŞ

Eren Erdem, Kenan Çamurcu, Yılmaz Yunak ve Prof. Dr. Anıl Çeçen’le birlikte katıldığımız “NATO ve İslamcı hareketler” konulu programda 28 Şubat konusu da açıldı. Ulusal Kanal’da, İbrahim Horuz’un yönettiği “Gündem Özel” programında, dört konuk da 28 Şubat’a karşıydı. Programın ana konusu olmadığı için, 28 Şubat’ı özetle ve bazı köşe taşlarıyla savunduk.

Bugün de buradan devam edelim ve 28 Şubat’a dair bilinen yanlışları doğrultalım:

28 ŞUBAT HAÇLI-İRTİCA KARŞITIYDI

YANLIŞ 1: 28 Şubat İslam karşıtıydı.

DOĞRU 1: 28 Şubat İslam değil Haçlı-İrtica karşıtıydı. 28 Şubat, ABD’nin yeşil kuşak ve ılımlı İslam politikasına karşı mücadeleydi.

YANLIŞ 2: 28 Şubat İran karşıtıydı.

DOĞRU 2: 28 Şubat İran karşıtı değildi, tersine Avrasyacılığı savunuyordu. Türkiye’ye bir de Avrasya yönelimi kazandırdı. İran’la güvenlik anlaşmaları 28 Şubat’la başladı.

YANLIŞ 3: 28 Şubat meşru ve seçilmiş bir hükümete karşı darbeydi!

DOĞRU 3: Refahyol iktidarı meşru değildi! Geçenlerde sorgulanıp, ifadelerine resmiyet kazandırılan Mehmet Eymür, çok önemli bir sırrı ifşa etti. Doğru Yol Partisi’nin Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tansu Çiller, İsrail’de, Eymürleri de kapıda bırakarak, MOSSAD’la toplantı yapmıştı!

Oysa başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar da istihbaratçılarla toplantı yapar. Peki, Çiller’in sıfatı neydi?

Nitekim Aydınlık, Çiller’in MOSSAD’la toplantısından önce bile büyük bir kampanya yapmış ve ajanlığını belgelemişti.

“Başbakan” Çiller’in MOSSAD’la toplantısı bile Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin oluşturduğu hükümetin meşru olmadığına dair tek başına yeterli bir olgudur!

28 ŞUBAT AMERİKANCI DEĞİLDİ

YANLIŞ 4: 28 Şubat Amerikancıydı.

DOĞRU 4: 28 Şubat Amerikancı değildi, tersine Türkiye’nin Avrasya içinde, Rusya ve İran ile de ittifaklar oluşturması gerektiğini savunuyordu. Nitekim ABD, 28 Şubat kararlarından önce, Türk Ordusu’nun hizadan çıktığını savunuyordu. (Hasan Bögün, ABD ve AB Belgeleriyle Türk Ordusu, Kaynak Yayınları, 1. Basım, 2006)

28 Şubat Amerikancı değildi, tersine, Susurluk’ta ortaya çıkan Amerikancı Gladyo’yla mücadele demekti.

YANLIŞ 5: 28 Şubat ABD darbesiydi.

DOĞRU 5: Evet, 28 Şubat, 28 Şubat içindeki Truva atlarıyla bir ABD darbesine dönüştürülmeye çalışıldı. Ancak 1997’de Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı ve 1998-1999’da da Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu bunun bir darbeye dönüşmesine ve rotasının değiştirilmesine engel oldular. Nitekim ABD’nin Somali’de parlattığı Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir’in Genelkurmay Başkanı olmasının önü kapatıldı, 1. Ordu komutanlığından sonra, ekibiyle birlikte emekli edilerek tasfiye edildi.

28 Şubat’a dair belleklerde yer eden kimi “demokrasi” dışı yanlışların sahibi ve sorumlusu Çevik Bir’di! Ancak aynı Bir, sözde “darbe karşıtlığıyla” mücadele edildiği söylendiği yeni dönemde iktidarla yakın temas halindeydi.

28 ŞUBAT TAYYİP’İ DEĞİL, ECEVİT’İ İKTİDAR YAPTI

YANLIŞ 6: 28 Şubat Tayyip Erdoğan’ı doğurdu.

DOĞRU 6: 28 Şubat Tayyip Erdoğan’ın değil, Bülent Ecevit’in iktidar olmasına olanak sağladı.

Tayyip Erdoğan’ı 12 Eylül doğurdu! Erdoğan, 28 Şubat’tan çok önce ABD’nin adayıydı. Aydınlık dergisi, 21 Ekim 1996 tarihli sayısında, yani 28 Şubat 1997’den önce bile şu kapakla çıkmıştı: “Abramowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor.”

Nitekim İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bu kapaktan bir süre sonra da Cumhuriyet gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide, ABD’nin Erdoğan’ı başbakanlığa, Gül’ü de Dışişleri Bakanlığı’na hazırladığına dikkat çekmiş ve Türkiye’yi daha o zamandan uyarmıştı.

28 ŞUBAT AB KAPISINDA BİTİRİLDİ

Ve sonuç olarak, Avrasyacı yönelimi olan 28 Şubat, Türkiye Aralık 1999’da AB’ye aday üye yapılarak, fiilen, kısa sürede bitirildi. Çünkü dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Türkiye’nin Avrasya’ya kaymaması için AB kapısına bağlanması gerektiğine Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i ve Ecevit-Bahçeli-Yılmaz üçlüsünü ikna etti!

28 Şubat’ın asıl eleştirilecek yanı yetersizliğiydi. Bu yetersizlik, birincisi, halkla gerektiği oranda birleşememesinden, ikincisi de milli bir hükümet tasarımı oluşturamamasından kaynaklanmıştır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Aralık 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ANIL ÇEÇEN’LE AVRASYA TARTIŞMASI

Ulusal Kanal’da Cuma günü 5 saat süren “Gündem Özel” programında NATO’yu ve İslamcı hareketleri tartıştık. İbrahim Horuz’un yönettiği programda İslamcı kimliğiyle Yılmaz Yunak, Eren Erdem ve Kenan Çamurcu, Kemalist kimliğiyle Prof. Dr. Anıl Çeçen ve Bilimsel Sosyalist kimliğimizle de biz yer aldık.

Çözüme dair görüşlerimizde Prof. Dr. Anıl Çeçen’le çok ciddi görüş ayrılıkları yaşadık. Biz, “Türkiye’nin savaş seçeneğinden kurtulmasının yolunu” öncelikle “AKP’den kurtulmakla” başlattık. Ve ABD’ye karşı bölgesel bir ittifakın zorunluluğunu belirttik. Türkiye’nin KKTC ile bütünleşerek, İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan’la birlik kurması gerektiğini belirttik. Bu birliğin de aynı zamanda Asya’nın iki büyük gücü Çin ve Rusya’yla ittifak oluşturması gerektiğini vurguladık.

‘DOĞU İRAN’A DESTEK VERMESİN’

Prof. Dr. Anıl Çeçen, Rusya ve Çin’i de ABD gibi “emperyalist” ilan ederek, onlarla ittifak kurulmasına karşı çıktı. Prof. Dr. Çeçen Türkiye ve İran’ın “Çin ve Rus yayılmacılığına karşı çıkması gerektiğini” savundu!

Ve Prof. Dr. Çeçen, daha da ileri giderek “Doğulu güçler İran’a destek vermesin” çağrısı yaptı!

Köklü devlet geleneğine sahip dört ülkeden biri olan İran, kuşkusuz bu türden çağrılara kulak vermiyor ve tersine uzun bir süredir ABD’ye karşı Rusya ve Çin ittifakı arıyor!

İRAN İÇİN ÇİN-RUSYA KALKANININ ÖNEMİ

Prof. Dr. Çeçen’e şunu hatırlattım: “ABD, 2003’te Irak’ı işgale başladıktan sonra, sırasıyla Suriye ve İran’ı da işgal edeceğini ilan etmişti. Aradan 9 yıl geçti. ABD hâlâ İran’a saldıramadı. Neden? Birincisi, ABD Irak’taki direnişi geçemedi; ikincisi, İran birlik ve bütünlük içinde iyi direndi; üçüncüsü, İran, Rusya ve Çin ile ittifak kurarak kalkan oluşturdu.”

Ve Prof. Dr. Çeçen’e “Bugün ‘Doğulu güçler İran’a destek vermesin’ demek, nesnel olarak ‘ABD, İran’a saldırsın’ demek anlamına gelir” dedim.

ORTAK AYRILIKÇILIK SORUNUMUZ

Ancak Prof. Dr. Anıl Çeçen, neredeyse Rusya ve Çin’i ABD’den daha tehlikeli ilan ederek, hem Türkiye’nin hem de İran’ın bu iki “emperyalist” devletin yayılmacılığına karşı çıkması gerektiğini savundu. Ve Prof. Dr. Çeçen, Rusya’nın Çeçenleri, Çin’in de Sincian-Uygur Türklerini katlettiğini savundu!

Prof. Dr. Çeçen’i olmasa bile programı izleyenleri ikna etmek için şunları söyledim:

“Türkiye’nin birden çok tehdit algılaması olabilir. Ama bunlardan hangisi esastır, Türkiye tüm tehditler yerine acaba hangi tehdidi esas alarak mücadele etmelidir? Türkiye’yi Kenya mı tehdit etmektedir? Rusya mı, Çin mi tehdit etmektedir? Hayır. Peki, kim ya da kimler tehdit ediyor? ‘Kuzey Irak’ tehdit ediyor, ABD tehdit ediyor, AB tehdit ediyor… Peki, hangisi asıl tehdit? Elbette ABD tehdidi… O zaman Türkiye esas tehdit olan ABD tehdidine karşı konumlanmalıdır. Nitekim ‘Kuzey Irak’ da aslında bir ABD tehdididir.

PROF. ÇEÇEN’İN NESNEL AMERİKANCILIĞI

“Bugün Rusya ve Çin düşmanlığı yaparak, nesnel olarak Amerikancılık yapmış olursunuz!

“Türkiye’nin Kürt ayrılıkçılığı sorunu, İran’ın Azeri ayrılıkçılığı sorunu, Rusya’nın Çeçen ayrılıkçılığı sorunu ve Çin’in Sincian-Uygur ayrılıkçılığı sorunu benzerdir ve ABD kaynaklıdır! Camdan evi olan, komşusuna taş atmaz!

“İttifaklar, masa başında oluşmaz. İttifaklar, aynı tehdide karşı mücadelede oluşur. Türkiye’nin geçen dönemde İran’la ittifak kurmasının temelini, Ankara’nın Halkın Mücahitleri örgütünü, Tahran’ın da PKK’yi karşılıklı terörist ilan etmesi oluşturmuştu.”

RUSYA ve ÇİN DÜŞMANLIĞININ KAYNAĞI

Türkiye’de bazı kesimlerin iflah olmaz Rusya ve Çin fobisinin temelini ne oluşturuyor? Orta Asyacılık mı? Pan-Türkçülük mü? Turancılık mı?

Kendisini Kemalist olarak niteleyen Prof. Dr. Anıl Çeçen bu gruba giriyor mu bilemiyoruz ama bizce Türkiye’de bu fobinin temelini anti-komünistlik ve NATOTürkçülük oluşturuyor!

Prof. Dr. Çeçen’in kendisini tarif ederken “NATO düşmanı değilim” demesi ve NATO’nun BM’ye bağlanmasını istemesi bize ilginç geldi.

NOT: Yeni kitabımız “Hükümet – PKK görüşmelerini” imzalamak için, bugün okurlarımızla Cadde Bostan Kültür Merkezi’nde buluşuyoruz 12.00 ile 18.00 saatleri arasında Kaynak Yayınları standında olacağız. Bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2011 

,

1 Yorum

YENİ DÖNEM

Ve ABD’nin Irak’ta bayrağı indirmesiyle bir dönem kapanmış oldu. Aylardır dile getirdiğimiz ama pek çok kesimi inandıramadığımız “ABD Irak’tan çekiliyor” gerçeği de, böylece ete kemiğe bürünmüş oldu.

ABD, IRAK’TA VE AGFANİSTAN’DA YENİLDİ

ABD sadece Irak’ta geri çekilmiyor! Her ne kadar Afganistan’dan 2014 yılında çekileceğini ilan etmişse de, siyasi anlamda geri çekilmeye başladı bile.

ABD, 10 yıl önce Afganistan’a saldıracağını ilan ettiğinde, önüne Taliban’ı yıkma hedefi koymuştu.

Peki, şimdi durum nedir?

TALİBAN’LA RESMİ GÖRÜŞME DÖNEMİ

ABD’nin el altından Taliban ile gizli müzakereler yürüttüğünü yazmıştık. ABD artık resmi görüşmelere geçmek istiyor: “ABD yönetimi, Taliban’la bu yılın sonuna kadar resmi barış görüşmelerine başlanabilmesi için Katar’da bir büro açılmasını istiyor.”

ABD’nin Taliban’ın yerine getirdiği Afganistan yönetimi ise Washington’a itiraz ediyor. Öyle ki, Devlet Başkanı Karzai’nin bürosundan yapılan açıklamaya göre, Afganistan, Taliban’ın Katar’da büro açması görüşmelerinin dışında bırakıldığı için, durumu protesto etti ve Katar’daki büyükelçisini geri çekti.

İlginçtir; Taliban’ın Katar’da büro açması pazarlıkları ABD ve Almanya üzerinden yürütülüyor.

Karzai ile toplanan Afgan liderlerin ise büronun Türkiye ya da Suudi Arabistan’da açılmasını istediği belirtiliyor.

Katar ya da başka bir yer… Önemli olan ABD’nin yıkmak için yola çıktığı düşmanıyla müzakere noktasına gelmiş olmasıdır.

Bu ABD için bir yenilgidir; askeri yenilginin bir sonucu olarak, siyasal bir yenilgidir!

BEŞ MERKEZ

ABD’nin hem Irak’ta hem de Afganistan’da yenilmesi, kuşkusuz yeni dönemin de başlangıcıdır. Ve yeni dönemde, ABD’nin karşısında yeni bloklar, yeni merkezler olacaktır:

1.) Almanya merkezli yeni AB.

2.) Çin’in ABD’ye meydan okuyarak “savaşa hazırız” demesi.

3.) Putin’in Avrasya Birliği.

4.) Latin Amerika ülkelerinin CELAC ile ABD karşısında blok oluşturması.

5.) İran’ın Ortadoğu’daki ABD karşıtı inisiyatifi.

RUSYA, AB’YE DESTEK OLUYOR

Öyle çok yeni dönem işareti var ki.

Daha 10-15 yıl önce Rusya’yı dünya piyasalarına entegre etmek için baskılar yapan AB, borç veren IMF ne durumda şimdi?

Rusya, avro krizindeki AB’nin desteklenmesi için IMF’ye en az 10 milyar dolar kredi vereceğini ilan etti. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in ekonomi danışmanı Arkadi Dvorkoviç, Brüksel’deki Rusya-AB zirvesi öncesinde ilan etti bu kararı.

Medvedev de zirvenin açılışında yaptığı konuşmada AB’ye destek verdi: “Rusya AB ve avro bölgesi ülkelerindeki istikrarın sağlanmasına yardımcı olmak için mali açıdan gerekli yatırımları yapacaktır.”

TÜRKİYE’DE YENİ DÖNEM

Dünyadaki bu yeni dönem işaretleri, karanlık görüntüye rağmen, ülkemizde de mevcut…

Türkiye, Atlantik rejimini yıkacak yeni bir devrime gebe…

En önemli işaret ise bunun bir tarihsel zorunluluk olduğu gerçeği!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2011 

, , , , , , ,

1 Yorum

CIA AJANLARI SIKIŞTI

Irak’ta ve Afganistan’da yenilen, güneyde Latin Amerika bloğunun, Pasifik’te Çin’in ve Ortadoğu’da Rusya ile İran’ın baskısı altında olan ABD, siyaseten girdiği gerileme döneminde sadece askeri yenilgiler almıyor!

ABD’nin meşhur CIA’sı da bu gerilemenin ağır kayıplarını yaşıyor.

İRAN, CASUS UÇAĞI ELE GEÇİRDİ

ABD’nin “en son yüksek teknoloji” ürünü olan süper casus uçağı RQ-170 Sentinel uçağı İran tarafından ele geçirildi. ABD önce bu gerçeği sakladı, sonra Afganistan’da görevde olan bir casus uçağıyla irtibatın kesildiğini duyurdu.

Peki, uçak nerede ele geçirilmişti? Afganistan hava sahasında mı, yoksa İran hava sahasında mı? ABD bir türlü resmi açıklama yapamıyordu. Zira yanıt Afganistan olsa, ABD işgali altındaki topraklarda İran’a yenilmiş olurdu.

Eğer yanıt İran hava sahası olsa, bu hem uluslararası anlaşmalara aykırılık oluşturacak, hem de yine ağır yenilgi anlamına gelecekti.

Üstelik birkaç gün sonra İran’ın sergilediği RQ-170 Sentinel, yara da almamıştı. Acaba İran, elektronik casusluk yoluyla Sentinel’i ele mi geçirmişti? Bu üstüne bir de teknolojik yenilgi demekti.

Gerçek ortadaydı ve gizlenemezdi. ABD Başkanı Barack Obama, yenilgiyi kabul etti ve uçağı İran’dan resmen istedi.

İran Dışişleri’nin yanıtı anlamlıydı: “Obama, İran hava sahasının ve uluslararası yasaların ihlal edildiğini, casusluk operasyonları yürütülmüş olduğunu ve İran’ın iç işlerine müdahale edildiğini unutmuş görünüyor. Özür dilemek ve yaptıkları ihlalleri kabul etmek yerine, uçaklarını geri istiyorlar.”

İran Savunma Bakanı General Ahmet Vahidi son noktayı koydu: “ABD’nin avlanan casusluk uçağı İran’a aittir.”

Bu arada ABD’nin Somali operasyonundaki bir MQ-9 tipi insansız hava aracı da (predatör) Şeyseller üzerinde düştü.

TAHRAN, 12 CIA AJANI YAKALADI

İran, ABD’nin casus uçağından önce de, bir CIA şebekesini çökertti.

Şebeke, suikast düzenlemek ve çeşitli devlet birimlerindeki gizli belgeleri ifşa etmek üzere organize olmuştu.

İran İstihbarat Başkanı Haydar Moslahi, İran aleyhinde casusluk yapan 12 kişinin tutuklandığını, bu kişilerin CIA’ya çalıştıklarını belirtti.

HIZBULLAH, 10 CIA AJANI YAKALADI

İran gibi Hizbullah da CIA şebekesi çökertti. Dahası Hizbullah, 10 kişilik CIA ekibinin kimliklerini de kamuoyuna açıkladı.

Hizbullah sözcüsü içinde kadınların da olduğu şebekenin “devlet memurları, güvenlik personeli ve askeri personel ile din adamları, bankacılar ve akademisyenlerden oluştuğunu” belirtti.

CIA sözcüsü Jennifer Youngblood, El Manar’da açıklanan isimlerin gerçekten CIA çalışanı olup olmadığı konusunda bir açıklama yapmayı reddetti.

İran ve Lübnan’da ağır yenilgiler alan CIA, diğer bölge ülkelerinde de kan kaybedecek gibi görünüyor. Zira CIA adına çalışan yerel isimler, bir zamanlar birlikte çalıştıkları isimleri açığa düşürmeye başladılar bile! Hem de Türkiye’de…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Aralık 2011

, ,

1 Yorum

ÇİN ABD’YLE SAVAŞA HAZIRLANIYOR

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, 6 Aralık günü ülkenin en yüksek siyasi ve askeri liderleriyle çok kritik bir toplantı yaptı. Hu Jintao, toplantıda “Deniz kuvvetleri başta olmak üzere tüm askeri kuvvetleri savaşa hazır olmaya” çağırdı. (Sergei Balmasov, Chinese Navy ready for war, Pravda, 9 Aralık 2011)

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, ABD’nin savaş gerilimini tırmandırdığı şartlarda, donanmanın Çin’i savunmak üzere savaşa hazır duruma gelmesini istedi. (Hu Jintao tells China navy: Prepare for warfare, BBC News, 7 Aralık 2011)

Çin’in resmi haber ajansı Xinhua, Hu Jintao’nun çağrısını “genişletilmiş savaş hazırlıkları” şeklinde yorumladı.

ABD’NİN ALTTAN TEPKİSİ

ABD, Çin’den gelen bu mesajı alttan aldı.

Pentagon sözcüsü George Little, Çin’in savaş hazırlığını “Çin de bizim gibi askeri yeteneklerini geliştirmek ve planlamak hakkına sahiptir” sözleriyle değerlendirdi.

Bir başka Pentagon sözcüsü Amiral John Kirby de, “elbet başka uluslar da deniz kuvvetlerini savaşa hazır olmaya çağırabilecektir” dedi.

ABD’nin geçen ay Avustralya’yla askeri anlaşma imzalamasından sonra konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Wen Jiabao da, bölgeye yönelik dış güç girişimine karşı orduyu uyarmıştı!

DONANMANIN ÖNEMİ

Peki, neden özellikle deniz kuvvetlerine vurgu yapılıyor?

Yanıtı Pentagon’un 2011 tarihli Çin raporundan verelim:

Çin Ordusu dünyanın en büyük kara ordusudur ancak Pekin, küresel iddialarıyla doğru orantılı olarak donanmasını da büyütüyor!

ÇİN – ABD: KAÇINILMAZ SAVAŞ

Hu Jintao’nun donanmayı savaşa hazır olmaya çağırması Amerikan medyasında geniş yer buldu.

Genel kanaat, Çin ile ABD’nin “kaçınılmaz olarak savaşacağı” şeklinde…

Bazı medya organları ise “3. dünya savaşının” ayak seslerinin geldiğini belirtiyorlar…

İRAN’IN YORUMU

Öte yandan İran’ın resmi haber ajansı olan Fars Haber Ajansı, önceki gün “Çin: İran’a saldırı olursa, doğrudan savaşa gireriz” başlıklı bir haber yayımladı.

Ajans’ın Amerikan Savunma Bakanlığı dergisinden aktardığına göre, Çin Devlet Başkanı Hu Jinatao, “Batı’nın İran’a yönelik saldırısını durdurmanın tek yolunun misilleme ve doğrudan savaşa müdahale etmek olduğunu” belirtiyormuş.

Çin Deniz Kuvvetleri’nin de alarma geçmesinin bu çerçevede olduğunu belirten dergi, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun 6 Aralık’taki üst düzey komutanlarla toplantısında, “3. dünya savaşı pahasına olsa bile İran’ı desteklemekten asla vazgeçmeyeceklerini” söylediği ifade edildi.

Geçen hafta Rusya Genelkurmay Başkanı Nikolay Makarov da dünyayı uyarmış ve “yerel ve bölgesel silahlı sorunların daha büyük boyutlara sıçramasını engelleyemeyeceklerini” söylemişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2011 

, ,

2 Yorum

ABD’NİN AB’Sİ – ALMANYA’NIN AB’Sİ

Yeni mali sözleşmenin Avrupa’yı nasıl ikiye böldüğünü dün incelemiştik. Ulusal çıkarlarını korumak adına kararı veto eden İngiltere’nin, Almanya-Merkezli Avrupa’nın dışına düştüğünü belirtmiştik.

Bugün de eski ve yeni AB’yi karşılaştırarak inceleyeceğiz.

ESKİ AB

Eski AB, aslında bir ABD projesiydi.

Washington’un projeye desteği, Berlin-Paris ekseninin son dönemdeki farklı politik hamlelerinde bile sürdü.

ABD’ye göre AB, bir rakip olmaktan çok, Çin-Rusya eksenine karşı birlikte hareket edeceği ortağı olacaktı nasılsa. Üstelik ABD, Berlin-Paris ekseninin aşırılıklarını, Londra ile de kontrol edebilecekti. Nitekim İngiltere, zaman zaman AB içinde Truva atı olarak nitelendiriliyordu.

ABD’nin Türkiye’nin AB “üyeliği” adaylığının mimarı olduğu da unutulmamalı. Zira Ankara’yı AB kapısına bağlama fikri Berlin’den ya da Paris’ten değil, Washington’dan çıktı.

YENİ AB

İngiltere’nin vetosunu değerlendiren iki İngiliz gazetesinin başlığını yeniden anımsayalım: The Independent “AB İngiltere’yi terk etti”, Times da “İngiltere, tek başına kaldı” başlıklarıyla değerlendirdi kararı…

Evet, AB, İngiltere’yi terk etti, hatta kapıdan attı! Böylece yeni AB şekillendi: Almanya-Fransa merkezli yeni AB.

Durumu şöyle tarif edenler de var: Hitler’in savaşla yapamadığını, Merkel diplomasiyle yaptı! Yani Avrupa’ya “egemen” oldu.

ALMANYA’NIN ÇIKARLARI DOĞU’DA

Almanya’nın “diplomasiyle Avrupa’ya egemen olması” denilen bu süreç, aslında ABD’ye mesafe koyup, Rusya’yla işbirliği yaptığı sürecin sonucudur.

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır: Moskova – Berlin bağını güçlendiren son önemli olgu, Mavi Akım’dı.

2005 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder tarafından imzalanan Mavi Akım projesi, geçen ay Dimirti Medvedev ve Angela Merkel ikilisi tarafından açıldı. 1224 kilometre ile dünyanın deniz altından geçen en uzun boru hattı olan Kuzey Akım, Moskova ile Berlin’i daha sıkı bağlıyor artık…

Almanya’nın Doğu’ya doğru bu yönelişi, Berlin’in, dünya kapitalist sisteminin küresel çöküşünden en az zararla çıkmasını sağladı. Krizin daha da süreceği bu şartlarda, Almanya ulusal çıkarlarını, Doğu’yla işbirliğinde artık daha çok görmektedir.

Yani Berlin sadece Moskova ile değil, Pekin ile de işbirliğini güçlendirmektedir. Öyle ki, Berlin yılın ilk yarısında Pekin’le 250 milyar avroluk anlaşmalar imzalamıştır.

ABD’nin uzun süredir Merkel karşıtı açıklamalar yapmasını esbabı mucibesi, Berlin’in işte bu yönelimidir.

İşin ABD açısından trajik yanı ise şudur: 13 yıl önce, Türkiye’nin Avrasya’ya kaymaması için AB kapısına bağlanması gerektiğine Almanya’yı ikna eden ABD, şimdi de Almanya’nın Avrasya’yla işbirliği geliştirmesinden rahatsızdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Aralık 2011 

Yorum bırakın

ÜÇ AVRUPA

AB’nin avroyu kurtarma zirvesinden, bölünme çıktı!

Almanya ve Fransa ikilisinin masaya getirdiği plan özetle daha derin bir mali birlik kurmayı hedefliyordu. Plan, Brüksel’i daha egemen hale getirecek ve diğer ülkelerin politikaları üzerinde daha fazla söz sahibi yapacaktı.

Berlin ve Paris’in diğer başkentlerin egemenliklerine el koyması anlamına gelen bu planı, Londra veto etti ve “yeni Avrupa”nın dışında kaldı!

İngiltere dışındaki bazı devletler de, avrodan dışlanmayı göze alamadıkları için, planı benimsemeseler de kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak durumdan memnun olmayan bu ülkelerin anlaşmayı halk oylamasıyla ya da meclis yoluyla geçirmeleri büyük sıkıntı yaratacak. Anlaşmanın geçmeme olasılığının yüksek olduğu bu ülkelerden Danimarka, Finlandiya, Letonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler, zamanla İngiltere’yle birlikte “ikinci Avrupa”yı oluşturacaklar.

İNGİLTERE AB’DEN ÇIKTI!

Bu arada İngiltere’nin “mali sözleşme” kararını veto etmesi, İngiltere’yi karıştırdı. Başbakan Yardımcısı Nick Clegg, Başbakan David Cameron’un vetosu karşısında “şiddetli bir hayal kırıklığı” yaşadığını söyledi. Clegg veto kararının İngiltere’yi 27 üyeli AB’den soyutladığını savundu: “Eğer AB ile ilişkilerimizi daha da kötüleştirirsek, bu durum İngiltere’yi dünyada ‘cüce’ konumuna getirir.”

Clegg, Cameron kadar Merkel ve Sarkozy’yi de suçladı. İngiltere Başbakan Yardımcısı, Berlin ve Paris’i Londra’ya karşı “uzlaşmaz” tavır takınmakla ve AB’den izole etmekle suçladı.

Koalisyondaki Liberal Demokrat Parti’nin lideri olan Nick Clegg, önlerindeki bir başka tehlikeye daha dikkat çekti: “Ekonomik belirsizliğin olduğu bir zamanda koalisyon hükümeti de dağılırsa, bu İngiltere’ye büyük zarar verir.”

Cameron’un vetosu, koalisyon hükümeti gibi basını da böldü.  The Sun “Cameron İngiltere’nin çıkarlarına sadık kaldı” derken, The Guardian da, kararı “Cameron İngiltere’yi özgürleştirdi” diye savundu. Ancak The Independent “AB İngiltere’yi terk etti”, Times da “İngiltere, tek başına kaldı” gibi başlıklarla kararı eleştirdi.

ALMANYA ve FRANSA DA AYRIŞACAK

“Tek Avrupa” diye yola çıkan Avrupa ülkelerinin, ağır ekonomik kriz nedeniyle fiilen ikiye bölündüğü bu yeni süreç, aslında yeni bölünmelere de gebe… Zira ekonomik kriz son bulmayacak! Avrupalı iktisatçılar, on yıllar sürecek bir krizle karşı karşıya olduklarını kabul ediyorlar.

Süreci en iyi okuyan Berlin, çareyi Doğu’yla yakınlaşmakta bulmuştu. Soldaki Gerhard Schröder zamanında Rusya’yla yakın ilişki yoluna giren Almanya, bu reçeteyi sağdaki Angela Merkel döneminde daha sıkı uyguladı.

Almanya’nın ikinci şansı da, diğer Avrupa ülkelerine göre daha kamu ağırlıklı ekonomisi olması ve üretime dayalı ekonomi politika uygulamasıydı.

Krize kapitalist sistem içinde çare bulunamayacağı önümüzdeki dönemde, Almanya ve Fransa da zorunlu olarak ayrışacak; her iki ülke de birlik çıkarlarından ziyade ulusal çıkarlarına ağırlık verecek. Almanya mevcut yönelimini, yani Doğu’yla işbirliğini daha da artıracak, Fransa ise Akdeniz ülkeleriyle üçüncü bir birlik oluşturacak.

Böylece Avrupa; Almanya, Fransa ve İngiltere merkezli “üç Avrupa” halini alacak!

NOT: ABD projesi olan eski Avrupa ile Almanya merkezli yeni Avrupa değişikliğini de yarın işleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP – CEMAAT KAVGASI

Şike yasasıyla birlikte iyice beliren AKP – cemaat çelişmeleri, 12 Haziran seçimi sürecinde ortaya çıkmaya başlamıştı. Gülen’in Mavi Marmara çıkışı gibi önceki açıklamalarını çelişmelerin ilk belirtisi olarak görebiliriz.

İşte Aydınlık ve Odatv arşivlerinden derlediğimiz çelişmelerin listesi:

1. AKP, Ergenekon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz ile polisi Ali Fuat Yılmazer’i görevden aldı. Zaman karara sert tepki gösterdi. Öyle ki, cemaate yakınlığıyla bilinen Bekir Bozdağ ekranlara çıkarak kararı eleştirdi. Başbakan Erdoğan, kurmayının açıklamasını “yanlış yapmış” diye değerlendirdi.

2. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Erdoğan’ın ustalık döneminde iki sınavı olduğunu söyledi. Biri bakanlar kurulunun oluşturulması, diğeri de YAŞ süreciydi. Cemaat AKP’den açıkça Ergenekon ve Balyoz’da adı geçen tüm subayları emekli etmesini istiyordu. AKP bu talebi yerine getiremedi. Org. Koşaner ve komutanlar bu plana fren koydu.

Gülerce, YAŞ sonucunu Habertürk’te şu sözlerle yorumladı: “Bu nasıl ustalık dönemi, anlayabilmiş değilim.” Gülerce, yeni bakanlar kurulu ile ilgili hoşnutsuz olduğunu da ima etti.

3. Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı terörle mücadeleden sorumlu başbakan yardımcısı ve ikinci adam yapması, cemaatin tepkisini çekti. Emre Uslu ve Mehmet Baransu gibi yazarlar, hemen her konuda Atalay’ı hedef aldılar, istifasını istediler! İkiliye göre Atalay, Ergenekon soruşturmasını sekteye uğratıyordu!

4. Zaman gazetesi Usta’yı açıkça hedef almaya başladı. Ali Ünal, “Ustalık dönemi ile ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçladı, böyle giderse hezimete uğrayacağını ima etti. Ardından Zaman yazarı Bülent Korucu da yine Erdoğan’ı hedef alan yazılar kaleme aldı.

5. Zaman, uzun tutukluluk sürelerinden rahatsızlığını dile getiren Bülent Arınç’a tepki gösterdi ve Arınç’ın bu türden açıklamalarına sayfalarında yer vermedi. Hatta Arınç’ı hedef alarak, tutukluluk sürelerinin düşürülmemesini savunan AKP milletvekili Şamil Tayyar’a geniş yer verdi.

Mehmet Baransu da, “Usta gemin su almaya başladı” başlıklı yazısıyla açıkça Arınç’ı hedef aldı.

6. Ali Fuat Yılmazer’den sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder de, Hakkâri Emniyet Müdürü yapılarak sürgün edildi. İlginçtir, Zaman Ergüder’in sürgünüyle ilgili emniyet müdürleri kararnamesini haber yapmadı!

7. Zaman gazetesi 23 Kasım günü Fethullah Gülen’in Sızıntı’daki bir yazısını yayımladı. Durum dikkat çekiciydi, çünkü yazı 2005 yılına aitti. Yazı bir nevi “hatırlatma” mesajı taşıyordu: “Böyle (kibirli) bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli faikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hale gelir.”

Meğer Ali Ünal’ın Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçlaması, Gülen’den önce bir ön uyarıymış!

8. Şamil Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupla ortaya çıkan şike yasası kavgasında, cemaat Gül’den yana tavır aldı; Gül’ün yasayı veto etmesini onayladı.

9. Gülen, son olarak çok dikkat çeken bir konuşmayla kavgaya girdi ve cemaatine “yeni gömlek giyin” mesajı verdi: “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız iktiza ediyor.”

AKP ile cemaat arasında su yüzüne çıkan çelişmeleri anlamamıza yarayacak iki önemli notla bitirelim yazımızı:

Birincisi, Erdoğan’ı bulunduğu makamlara çıkaran isimlerden eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz’in, Hürriyet’te çıkan, Erdoğan’ı tiranlıkla suçladığı açıklamasıydı.

İkincisi ise Mehmet Eymür’ün, Tansu Çiller’in MOSSAD’la görüştüğünü ifşa ederek aslında gerçek Türkiye Gladyo’sunu açığa düşürmesiydi. Mehmet Eymür’ün gözaltına alınarak, açıklamalarının resmiyete kavuşturulması önemidir. Zira Kâşif Kozinoğlu, Eymür’ün Gülen’in 50 bin dolar maaşlı adamı olduğunu belirtmişti!

Sizce de hem yukarıdaki çelişmeler, hem de bu iki not, Gladyo’nun çatladığını göstermez mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Aralık 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ÇOBANSIZ SÜRÜ

Başbakan Erdoğan’ın özellikle seçim dönemlerinde rakiplerine yönelik söylediği “koyun bile güdemezler” suçlamasının derin manasını şimdi daha iyi anladım.

ERDOĞAN’IN HASTALIĞI

Başbakan hasta. Üstelik hastalığına dair resmi açıklama evlere şenlik. Erdoğan, “sindirim sistemi” ameliyatı olmuş. Ki sistem ağızla başlıyor, anüsle bitiyor. Arada sisteme dahil birçok organ var.

Başbakan’ın hangi organından ameliyat olduğu, durumunun ciddi olup olmadığı, hepimizi ilgilendirir. Çünkü vatandaş Erdoğan değildir o, beğenmesek de başbakandır. Ve bir başbakanın sağlığı ABD’den Mozambik’e kadar tüm dünya ülkelerinde çok önemlidir.

Başbakan’ın hastalığına dair yazılanları geçiyoruz. Bizi Türkiye’nin Başbakansız ve AKP’nin Erdoğan’sız halleri daha çok ilgilendiriyor.

AKP BİR O YANA, BİR BU YANA

Baksanıza, koca Bakanlar Kurulu, Başbakansız toplanamıyor iki haftadır. Ve AKP’nin hali ortada… Çobanını yitirmiş sürü gibi bir o yana bir bu yana savruluyorlar:

Koca koca bakanlar, bir gün şike yasasından yana, ertesi gün yasaya itiraz edenlerden yana açıklama yapıyorlar. Bir AKP’li milletvekili kalkıp, “parti disiplini olmasa, çoğu arkadaşımız bu yasaya hayır derdi” diyebiliyor; ki parti disiplini dediği de çobanın sopası!

Başbakan’ın bir yardımcısı, Bülent Arınç çıkıyor, “ben Başbakan’a hiç biat etmedim” diyor, üstüne Başbakan’ın hayalini kurduğu Çankaya ile ilgili de “gül gibi, lale gibi, sümbül gibi cumhurbaşkanı seçeceğiz” diyor.

Eşbaşbakan’ın sözcüsü Hüseyin Gülerce çıkıp, Gül ile Erdoğan arasında gidip gelen yasa tartışmasına müdahale ediyor ve “AKP altındaki sandalyeyi tekmeliyor” diye uyarıyor ve Eşbaşkan Fethullah Gülen çıkıp, “kefeni yırtıp, yeniden gömlek giymeliyiz” diyor!

ERDOĞAN SONRASI KAVGASI

Kısacası AKP içinde durumlar karışık, içeride gözle görünen bir telaş hali var. Ama örneğin içeriyi iyi bildiğini söyleyen bir meslektaşımız, AKP’nin teneffüste olduğunu söylüyor ve öğretmen Erdoğan sınıfa girdiğinde, sınıfı karıştıran tüm haylaz öğrencilerin, usul usul yerlerine oturacağını belirtiyor.

Ama mesele “haylaz öğrenci” benzetmesine sığamayacak kadar büyük. Açık ki, Erdoğan sonrasının kavgası başladı. “Kimi AKP’nin başında görmek istersiniz” türünden anketler boşuna yapılmıyor…

Bu büyük kavgada iç içe iki kavga var: İlk kavgada Erdoğancılar ile Gülcüler kapışıyor; ki cemaat Gülcülerden yana… Ama bir de Erdoğancılar ile Fethullahçıların açıktan kavgası var ve gürültülü başladı. Yarın bu büyük kavganın üstündeki perdeyi de kaldıracağız; Başbakan ile Eşbaşbaşkan’ın mücadelesini inceleyeceğiz.

YA ABD GİDİNCE..?

Burada önemli olan, içerideki karışıklığın, aslında dışarıdaki karışıklıktan beslenerek büyüdüğüdür. Çünkü dışarısı yani Atlantik daha da karışıktır.

Ve çobanı hasta yatan bir sürü, iki haftada bu hale geldiyse, sürünün baş çobanı ve de çobanların efendisi merayı terk ettiğinde ne olacak bakalım durum?

AKP’nin arkasındaki ABD askeri gücünün Irak’tan tamamen çekilmesine kaç gün kaldı ki?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Aralık 2011 

, , ,

Yorum bırakın

SURİYE PLANI İŞLEMEDİ

Cengiz Çandar, Brüksel’deki NATO karargâhında, gece yarısı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluşmuş! Hayır, biz öğrenmedik, kendisi söylüyor dünkü yazısında…

Bu buluşmadan iki şey öğreniyoruz:

Birincisi emperyalizmin Suriye planının işlemediğini…

DIŞ MÜDAHALE MASADA DEĞİL

Çandar – Davutoğlu buluşmasında konuşulduğuna göre artık dış müdahale planı masada yok. Nitekim bir zamanlar Suriye’nin mandateri olarak bölgeyi bilen Fransa dahi, bu ülkenin Libya’dan çok farklı olduğunu söyleyerek, dış müdahale seçeneğinden uzak duruyormuş.

Zaten Ahmet Davutoğlu da, Suriye’deki iç dinamiklerin dış müdahaleyi gerektirmeyecek şekilde rejim değişikliğini sağlayacağına inanıyormuş!

Ancak ilginç olan şu ki, Ahmet Davutoğlu ne Arap Birliği’ni ne de Türkiye’yi Suriye için dış unsur saymıyormuş, ailenin fertleri olarak görüyormuş.

TAMPON BÖLGE DE MASADA DEĞİL

Suriye’ye dış müdahalenin yöntemi olarak gündeme getirilen tampon bölge fikri de artık masada değilmiş.

Zaten Ahmet Davutoğlu bu fikre karşıymış, çünkü öyle bir tampon bölgeye Sünniler gelirmiş, diğer yerler de Nusayrilere kalır ve ülke bölünürmüş. Mezhep çatışması istemeyen AKP, o yüzden bu fikre zaten en başından karşıymış!

Ahmet Davutoğlu’nun hem dış müdahale hem de tampon bölge konusunda söylediklerini, planı işlemeyen AKP’nin çaresiz savunmaları olarak değerlendiriyoruz. Zira şimdi mezhep çatışması istemediğini söyleyen Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın sözleri ve eylemleri arşivlerdedir.

MOSKOVA SİLAH GÖSTERDİ

Sonuç itibariyle ABD, Suriye’ye Türkiyeli müdahalenin bile zor olduğunu görmüştür. Daha doğrusu Moskova, Washington’a somut bir şekilde işgalin maliyetini göstermiştir.

Rusya Suriye’nin Tartus limanına 3 savaş gemisi demirlemiş, bununla da yetinmeyerek, “Amiral Kuznetsov” isimli uçak gemisini bölgeye göndermek üzere yola çıkarma kararı almıştır. Yani Moskova, Washington’a Libya’dan farklı olarak bu kez silah göstermiştir.

Washington ve Paris de, Şam büyükelçilerini yeniden Suriye’ye gönderme kararı alarak, Moskova’nın uyarılarını doğru okuduklarını ve ciddiye aldıklarını göstermişlerdir.

AKP’NİN NATO KADROLARI

Çandar – Davutoğlu buluşmasından öğrendiğimiz ikinci konu ise AKP’nin Türkiye’yi artık Rusya ile de doğrudan karşı karşıya getireceği tehlikesidir!

Davutoğlu, Suriye’deki Baas rejimini “Sovyetik rejim” olarak görüyor ve ona göre önlem alınmasını istiyormuş. NATO’nun bölgeye yaklaşımı, 1990’ların başında Doğu Avrupa’ya yaklaştığı gibi olmalıymış!

Davutoğlu, Brüksel’deki NATO toplantısında da bu görüşünü dile getirmiş!

Davutoğlu’nun tek başına bu çağrısı bile AKP kadrolarının anti-komünist iklimlerde ve süperNATO örgütlenmelerinde oluşturulduğunu göstermez mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2011

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın