Archive for category Politika Yazıları
Turuncu darbeyle mücadele yasası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/04/2024
Komşumuz Gürcistan, parlamentosunda çıkarmaya çalıştığı bir yasa nedeniyle Atlantik kampının büyük baskısı altında. ABD ve AB büyükelçileri bazen sopa göstererek, bazen “AB üyeliği” havucu göstererek Gürcistan hükümetine geri adım attırmaya çalışıyorlar.
Yasanın kendisinden önce, bu ağır baskının üzerinde durmalıyız. Zira Batı’nın “demokrasi” palavrasını gözler önüne seriyor. ABD ve AB açık açık bir ülkenin iç işlerine müdahale ediyor, egemenliğini yok sayıyor, parlamentosundaki yasama faaliyetini engelliyor.
Son olarak ABD Büyükelçisi Robin Dunnigan, AB Büyükelçisi Powel Gercinski ve Britanya Büyükelçisi Mark Clayton, Gürcistan Başbakanı İrakli Kobakhidze ile toplantı yaparak, üçlü baskı uyguladılar.
Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı yasa tasarısı
Batı’nın engellemeye çalıştığı yasa tasarısı, “sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın mali durumlarının yıllık yayımlanmasını” amaçlıyor. Yurtdışından yüzde 20’den fazla fon alan sivil toplum kuruluşları ile medyanın mali durumlarını şeffaf hale getirilerek kamuoyunun bilgi sahibi olmasını hedefliyor.
Tasarı daha önce de parlamentodan geçirilmeye çalışılmış, yine ABD ve AB’nin ağır baskısı yaşanmış, Batı destekli muhalefet protesto gösterileri düzenlemişti. Hükümet bunun üzerine yasa tasarısını geri çekmişti. Ancak son dönemde büyük fon girişleri olunca, hükümet yeniden adım attı.
Aynı koro yine ayağa kalktı, tasarıyı “Avrupa’ya evet, Rus yasalarına hayır” sloganıyla engellemeye çalışıyorlar. Oysa Gürcistan parlamentosunun çıkarmaya çalıştığı yasa tasarısı Batı’da da var.
Nitekim Halkın Gücü Partisi milletvekili Mihail Kavelaşvili, “Burada Rus olan nedir, anlamıyorum. ABD’de, Fransa’da benzer bir yasanın yürürlükte olduğunu söylüyoruz” diyor. İktidardaki Gürcü Rüyası Partisi Genel Sekreteri Mamuka Mdinaradze de, hem muhalefete hem Batı’ya seslenerek, “Bizim yasa tasarımızda, ABD, AB, Avustralya, Kanada yasalarında olmayan en az bir madde bulun” diyor.
ABD’deki yasadan daha liberal
Parlamentoda yasa tasarısının görüşüldüğü son toplantı şiddete sahne oldu. Batı destekli muhalefet milletvekilleri, kürsüde konuşan parlamento çoğunluk lideri Mamuka Mdinaradze’yi yumrukladılar.
Mdinaradze, sivil toplum sektörünün, Gürcistan’da “en şeffaf olmayan sektör” olduğunu, bunun, Avrupa Konseyi’nin Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadelenin Değerlendirmesine İlişkin Uzmanlar Komitesi’nin 2020’den itibaren Gürcistan’a yönelik tavsiyelerini içeren belgesinde de yer aldığını belirtiyor.
İktidardaki Gürcü Rüyası ve Halkın Gücü liderleri, bu yasa tasarısının, ABD’deki Yabancı Acenteler Kayıt Yasası’ndan (FARA) çok daha liberal olduğunu vurguluyorlar.
Amaç Rusya’ya ikinci cephe açmak
Üzerinde bu kadar gürültü koparılan yasaya ABD ve AB’nin itirazının gerçek nedeni açık: Gürcistan’daki sivil toplum kuruluşlarını kendi amaçları doğrultusunda sınırsızca fonlamak istiyorlar. Çünkü bu sivil toplum kuruluşlarına dayanarak, yine 2003’te olduğu gibi “Gül Devrimi” adı altında “turuncu darbe” yapmak istiyorlar. Çünkü güdümlerinde olacak bir hükümet üzerinden, Rusya’ya güneyinden ikinci bir cephe açmak istiyorlar.
ABD bu amacını aslında açıkça ortaya koyuyor. Öyle ki ilk turuncu darbenin aktörü olan Mihail Saakaşvili’yi Ukrayna’da savaşın başlamasından dört ay önce yeniden Gürcistan’a göndermişlerdi. Oysa Saakaşvili Ukrayna vatandaşlığına geçmiş, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın koordinatörlüğünde oradaki turuncu darbede rol almış, daha sonra Odessa Valisi olup, turuncu darbeye karşı çıkan Donbass halkı üzerinde “özel savaş” yönetmişti.
Tüm bu tablo nedeniyle de önceki Gürcistan Başbakanı İrakli Garibaşvili açık açık dünyaya seslenmiş, “iktidarda olduğumuz sürece burada ikinci bir cepheye izin vermeyeceğiz” demişti.
ABD fonladığı kuruluşları korumaya çalışıyor
Kısacası ABD ve AB, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi Gürcistan’da da bir Zelenski bulma peşinde. Zelenski’yi iktidara taşıyan yol ise fonlanmış sivil toplum kuruluşlarının CIA koordinatörlüğünde düzenlediği ve adına “renkli devrim” dedikleri “turuncu darbe” ile açılan kapıdan başlamıştı.
İşte ABD ve AB, bir benzeri operasyon için fonladıkları sivil toplum kuruluşlarını korumak istiyorlar. Demokrasi yine hikaye yani…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Nisan 2024
İran İsrail’in dokunulmazlığını deldi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/04/2024
İran’ın 14 Nisan’da İsrail’e yaptığı SİHA ve füze saldırısını 6 maddede inceleyelim:
1) Öncelikle İran’ın saldırısı uluslararası hukuk düzlemi içindedir; İsrail’in 1 Nisan’da Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği terör saldırısına hukuk temelli yanıttır; BM’nin 51. şartının meşru müdafaa hakkına dayanmaktadır.
İran savaş açmadı, yanıt verdi
2) İran’ın amacı İsrail’e savaş açmak değildi, diplomatik temsilciliğine düzenlenen saldırıya yanıt vermekti. Dolayısıyla verilecek askeri yanıt belli sınırlar içinde olmalıydı.
Yanıt öyle olmalıydı ki hem Netanyahu’ya koz verilmemeliydi, hem de İsrail’e İran’ın yapabilecekleri gösterilmeliydi.
Çünkü Netanyahu’nun amacı zaten İran’ı kışkırtmaktı. İran ölçüsüz yanıt verirse, bu ABD’yi İran’a yanıt vermeye zorlayabilirdi. İsrail’in en büyük arzusu, Ortadoğu’da ABD’nin fiilen kendi yanında gireceği bir bölgesel savaş kışkırtmaktır.
Diğer yandan İran’ın ölçüsüz yanıtı, siyasi çıkmazdaki Netanyahu’ya alan kazandırırdı; Batı ülkeleri İsrail’in etrafında kenetlenirdi. Hem içeride hem dışarıda yalnızlaşan Netanyahu için ölçüsüz bir yanıt, siyasi ilaç olurdu.
3) İran devleti, Netanyahu’nun tuzağına düşmeyen bir alt ölçü ve muhataplarına askeri kabiliyetini gösteren bir üst ölçü arasında yanıt hazırladı: Yakın bölgedeki bir İsrail hedefine değil, doğrudan İsrail’e yöneldi.
Böylece İran meşru müdafa hakkını, ilk kez doğrudan İsrail’e “ulaşarak” kullanma fırsatına çevirmiş oldu. Hem İsrail’e ama daha önemlisi hem de ABD’ye, 2 bin kilometreye yakın uzaklıktaki İsrail topraklarını vurabileceğini gösterdi. Bir savaş durumunda İran’ın İsrail’in her yerini vurabileceği ortaya çıktı. Ama aynı durum, derinliği fazla olan İran için geçerli değil.
İran “caydırıcılık” kazandı
4) İran’ın attığı 200’den fazla SİHA ve füzeden kaçının İsrail’i vurduğunun çok önemi yok. İsrail hükümeti “yüzde 99’unu engelledik” diyor, ABD kaynaklarına göre ise yüzde 7’si hedefine ulaşmış olabilir.
Kaldı ki İsrail’den ziyade İran saldırısını hafifleten ABD’ydi. ABD, İngiltere ve Fransa’yla birlikte, İran füzelerini Suriye’deki, Ürdün’deki üslerinden füzelerle ve uçaklarla engellemeye çalıştı. Unutulmamalı, Türkiye’deki Kürecik Radarı dahil pek çok ABD/NATO tesisi fiilen İran’a karşı İsrail’i savunmaktadır. İran’dan kalkan her füze Kürecik dahil bölgedeki üslerden izlenmektedir.
İran’ın kaç füzesinin hedefini vurduğunun çok önemi yok; asıl önemli olan İran’ın o mesafeden vurabildiğini göstermiş olmasıydı. Artık İsrail ve ABD de biliyor ki İran saldırı ölçeğini büyük tuttuğu anda tablo bambaşka olacaktır. İşte Tahran’ın asıl kazancı bu caydırıcılıktır.
Nitekim ABD yönetiminin İsrail hükümetine “sakın yanıt verme” ültimatomu bundandır, “yanıt vermeye kalkarsan bizim desteğimiz olmayacak” uyarısı bundandır.
Teknik yön
5) İran’ın İsrail’i vurması, Netanyahu’yu Gazze konusunda daha da sıkıştıracaktır. Şimdi özellikle Avrupa ülkeleri, savaşın bölgelleşme riskini görerek, İsrail’i Gazze’de ateşkese zorlayacaktır. Çünkü AB’nin başı, Ukrayna cephesinin zorluklarıyla yeterince dertte zaten.
Netanyahu’nun herşeye rağmen kendi siyasi geleceği için İran’a yanıt vermeye kalkması ise İsrail’de taşları geri dönülmez şekilde yerinden oynanacaktır.
6) İşin teknik boyutu dikkat çekici. İran füzeleri uydu bağlantılı herhangi bir GPS sisteminin güdümünde hedeflerine yönelmediler. Tıpkı ABD’nin Tomahawk seyir füzeleri gibi, hedeflerini, önceden yüklenmiş haritalara göre optik aygıtlarla saptadılar.
1979 düzenine darbe
Sonuç olarak İran, İsrail’i vurarak sadece diplomatik temsilciliğine yapılan terör saldırısına yanıt vermiş olmadı, daha önemlisi İsrail’in ABD kaynaklı dokunulmazlığını delmiş oldu.
Böylece ABD’nin 45 yıldır inşa etmeye çalıştığı 1979 düzeni büyük yara almış oldu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Nisan 2024
ABD Asya-Pasifik’i askerileştiriyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/04/2024
ABD son günlerde Asya-Pasifik’te üst üste askeri hamleler yaparak bölgedeki tansiyonu yükseltiyor. Washington hem Güney Çin Denizi’nde hem de Doğu Çin Denizi’nde Çin’e silah gösteriyor.
Peki Washington Asya-Pasifik’i şu günlerde ısıtarak ne umuyor? İncelemeye ABD’nin hamlelerinin neler olduğuyla başlayalım:
ABD’nin askeri hamleleri
1) ABD, Japonya ve Filipinler’le ilk kez üçlü bir zirve yaptı. ABD Başkanı Joe Biden Beyaz Saray’da ağırladığı Japonya Başbakanı Fumio Kishida ve Filipin Devlet Başkanı Ferdinand Marcos ile Çin’i tehdit etti; ülkesinin Japonya ve Filipin’e savunma taahhütlerinin sarsılmaz olduğunu belirtti.
Biden “Güney Çin Denizi’nde Filipin uçak ve gemilerine yapılacak saldırı karşısında ortak savunmamız harekete geçecek” dedi.
Üç ülke, bölgede ortak devriye düzenlemeye hazırlanıyor.
2) ABD ve Japonya ikili askeri işbirliklerini güçlendirme kararı aldılar. Biden ile Kishida’nın bu kapsamda açıkladığı planlar şunlar:
a) ABD ordusu, Japonya ile ortak bir komuta yapısı kuracak.
b) ABD, Japonya ve Avustralya bölgede ortak bir hava ve füze savunma ağı geliştirecek.
c) ABD, Japonya ve Avustralya üçlü askeri tatbikatlar yapacak.
3) Japonya’nın Yomiuri gazetesine konuşan ABD Pasifik Bölgesi Kara Kuvvetleri (USARPAC) Komutanı Charles Flynn, “Asya-Pasifik bölgesine en kısa sürede orta menzilli füzeler yerleştireceklerini” açıkladı.
4) ABD, Japonya ve Güney Kore ile birlikte Kore Yarımadası’nda ortak hava tatbikatı yaptı.
ABD’nin denizden kuşatma çabası
Peki ABD bu askeri hamleleriyle ne umuyor?
1) ABD’nin stratejik hedefi, Çin’i çevrelemek. Özellikle Çin’i güney ve doğuda, denizden kuşatarak bu ülkenin deniz harekat alanını daraltmaya çalışıyor.
2) ABD’nin “güç mücadelesi” düzlemindeki hedefi ise Çin-Rusya işbirliğidir. Her fırsatta bu ikiliyi “uluslararası düzene karşı tehdit” olarak niteleyen Washington, iki ülkenin Asya-Pasifik’te ortaklıklar geliştirmesini önlemeye çalışıyor.
3) ABD, Çin’i bölgesel tehdit gibi göstermeye çalışarak, bu tehdide karşı bölge ülkelerinin kendi stratejisine eklemlenmesini umuyor.
4) ABD, Asya-Pasifik’te suları ısıtarak ve silah göstererek, Çin ile iyi ilişkiler yürüten ülkeleri korkutup tarafsızlaştırmaya çalışıyor.
5) ABD’nin ekonomik hedeflerinin başında Çin-ASEAN ilişkilerini torpillemek var. Bölgede askeri tansiyonu artırarak bu büyük hacimli ticaret düzenini Çin aleyhine etkilemek istiyor.
ABD’ye “derinleşen ortaklık” yanıtı
6) Eski ABD Başkanı Donald Trump Çin’e ticaret savaşı açtı, ABD Başkanı Joe Biden yürütüyor. Ancak bu savaş Çin’den çok ABD’ye zarar verdi.
Yakın zamanda ABD’nin en büyük şirketlerinin CEO’ları Beijing’deydi ve Çin’le ticaretin, Çin’de yatırımın, Çin’le büyümenin önemine dair mesajlar verdiler. Tabi mesajların asıl muhatabı ABD hükümetiydi.
Bu arada ABD Ticaret Bakanı Janet Yellen geçen hafta Çin’deydi. Yellen’in dört günlük temasları sırasında öne çıkan mesajı “Rusya’ya desteğin kesilmesi karşılığında yaptırımların sona ereceği”ydi.
Yani ABD Asya-Pasifik’i askerileştirerek, Çin’i ekonomik ve siyasi tavizler vermeye zorluyor. Sonuç mu? Beijing ve Moskova Washington’a “sınırsız dostluk, derinleşen ortaklık ve güçlü dayanışma” yanıtı verdiler!
Bitirirken önemle belirteyim: Birincisi, ABD’nin bu hamleleri, inisiyatifin ABD’de olduğu anlamına gelmiyor. İkincisi, Avustralya ve Filipinler’de ABD stratejisine güçlü bir itiraz var ve iki ülke de tam teslim olmuş değil.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2024
Bahçeli’nin siyasi ajandası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/04/2024
Devlet Bahçeli, MHP’nin genel başkanı seçildiği 1997 yılından bu yana, Türk siyasetinin en önemli aktörlerinin başında geliyor.
2002 yılında Başbakan Yardımcılığını yaptığı Bülent Ecevit hükümetinin yıkılmasındaki rolünden, Tayyip Erdoğan’a başkanlık yolu açmasına kadar 27 yılda pek çok kritik hamleye imza attı.
Hamleleri Türkiye’ye kaybettirdiyse de kendisine ve desteklediklerine kazandırdı. Bu özel kayıp-kazanç tablosunu sadece Bahçeli’nin mi, yoksa yola Soğuk Savaş partisi olarak çıkan MHP’nin hanesine mi yazmak gerekir, siz takdir edin…
Bahçeli’nin Erdoğan ve Akşener mesajları
Bahçeli, 31 Mart öncesinde Erdoğan’a ve 31 Mart sonrasında Meral Akşener’e yaptığı çağrı ile yine Türk siyasetinde iz bırakacak hamleler yapıyor.
31 Mart’tan önce “yasanın verdiği yetkiyle bu son seçimim” diyen Erdoğan’a adeta “bizi bırakma” diye yalvaran Bahçeli, 31 Mart’ta ortaya çıkan siyasal tablo nedeniyle partisinin başından ayrılma kararı alan Akşener’e çağrı yaptı bu kez: “Sayın Meral Akşener ayrışma kararından vazgeçmeli. Partinin başında kalmalıdır.”
Peki ne oldu da Bahçeli daha düne kadar çok sert tepki gösterdiği Akşener’e böyle siyasi jest yapar oldu? Ne oldu da Bahçeli MHP’den kopmuş, MHP’ye muhalefet etmiş Akşener’den partisinin başında kalmasını istedi?
‘Plana sadık kal’
Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçim sürecine dönelim…
Sadece Akşener değil, Sinan Oğan da Bahçeli’ye muhalefet ederek MHP’den kopan isimdi. Mayıs 2023 seçiminde ilk turda cumhurbaşkanı adayıydı. Önemli bir tabana dayanıyordu. Arkasında, yine Bahçeli’ye muhalefet ederek MHP’den kopmuş Ümit Özdağ’ın liderlik ettiği Zafer Partisi vardı. Yani MHP’den kopmuş iki tane yaklaşık MHP büyüklüğünde parti vardı.
Akşener’in liderlik ettiği İYİP Altılı Masa’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun cephesindeydi. Ümit Özdağ ve Sinan Oğan ittifakı ise üçüncü bir yol açmaya çalışıyordu. Ama ilk turun ardından ilginç bir durum yaşandı. Sinan Oğan AKP-MHP’nin Cumhur İttifakı’nı destekledi, asla dediği siyasetçilerle kol kola girip aynı cephede mevzilendi; Ümit Özdağ ise bir protokol imzalayarak Millet İttifakı’nı destekledi.
Asıl ilginci de şuydu: Sinan Oğan bu ani dönüşünü gece yarısı “plana sadık kal” mesajıyla yaptı. Ortada nasıl bir plan vardı, açık değil. Ama neticede Erdoğan, Anayasa’nın 101. maddesine aykırı olarak üçüncü kez seçildi.
Altılı Masa süreci
Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçim sürecine yeniden dönelim…
Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını dayatmasına tepki göstererek Altılı Masa’dan kalkmıştı. Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş çağrısıyla aday olmayınca da tekrar masaya dönmüştü. (O sürecin ayrıntıları için bkz: Aytunç Erkin, Masa, Kırmızı Kedi, 2023).
O süreçte Erdoğan da Bahçeli de masadan kalkan Akşener’e sıcak mesajlar vermişti. Bahçeli, Altılı Masa kurulmasından önce de Akşener’e “evine dön” çağrısı yapmıştı.
Ya bugünkü “partinin başında kal” mesajı?
Akşener’in rafa kaldırılan davetiyesi
Akşener Altılı Masa’yı dağıttı, seçime “hür ve müstakil” olarak girdi. Muhalefet partisi olarak da iktidardan çok ana muhalefet partisini hedef alan bir seçim kampanyası yürüttü. Erdoğan ve Bahçeli çok memnundu ama daha önce İYİP’e oy vermiş seçmen memnun değildi; oyu yüzde 3.7’de kaldı. Seçmen böylece Akşener’e emeklilik bileti kesmiş oldu.
İYİP daha çok oy alarak CHP’ye kaybettirse ve seçimden AKP-MHP ortaklığı zaferle çıksa, Akşener’i Cumhur İttifakı’na davet edip, yeni anayasa sürecinde kullanacaklardı.
Seçim kaybedildiği için şimdi partisinin başında, muhalefete muhalefet görevinde daha yararlı görüyorlar. Çünkü CHP’nin birinci, AKP’nin ikinci parti durumunda olduğu siyasi tablo sürprizlere açık…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2024
Atlantik-Avrasya hattındaki yeni sorun
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/04/2024
NATO 5 Nisan günü Brüksel’de 75. yaşını kutladı. Kutlama programına katılan Dışişleri Bakanları, dört ay sonra yapılacak zirvede alınacak kararların ilk taslakları üzerinde görüş alışverişi yaptı.
ABD/NATO’nun önünde iki temel konu var: 1) NATO Asya-Pasifik’e nasıl genişletilecek? 2) Ukrayna’daki “uzun savaş” nasıl sürdürülebilecek?
Bir de NATO’nun önünde yeni genel sekreterin belirlenmesi sorunu var. 16 Mart’ta yazmıştım: “ABD, İngiltere ve Almanya’nın adayı Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Ancak Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis de adaylığını açıkladı. Genel sekreter oybirliğiyle seçileceğinden ve Romanya kendine oy vereceğinden, bir uzlaşma olmadığı takdirde bir tıkanma yaşanacağı görülüyor. Bu, 2014’ten beri genel sekreter olan Jens Stoltenberg’in belki de beşinci uzatma almasına neden olacak.”
Yeni bir seçenek daha belirmiş görünüyor: Estonya Başbakanı Kaja Kallas’ın ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın desteğiyle NATO’nun yeni genel sekreteri olabileceği değerlendiriliyor.
ABD’nin NATO’yu Pasifik’e genişletme çabası
NATO’nun Asya-Pasifik’e nasıl genişletilebileceği konusu, ABD açısından en önemli konu. Çünkü ABD gelecekte hesaplaşacağı asıl rakibinin Çin olduğu gerçeğine göre hazırlık yapıyor. Bu amaçla AUKUS, QUAD gibi ittifaklar kurdu, Japonya ve Güney Kore’yi bir savunma ortaklığı içinde askerileştirmeye başladı.
Ancak NATO’nun kuruluş tüzüğü, ABD’nin elini sıkıştırıyor. Çünkü NATO bir “Kuzey Atlantik” örgütü. Washington bunu dolaylı aşmak için iki hamle yaptı:
1) Japonya ve Güney Kore’yi NATO ortağı yapıp, bu ilişkileri koordine edebilmek için de Tokyo’ya “NATO irtibat ofisi” açmaya çalıştı. Fransa’nın itirazı nedeniyle ofis şimdilik kurulamadı.
2) ABD’nin 50. eyaleti Hawaii, Pasifik’te bulunduğu için ve NATO da tüzüğü gereği Kuzey Atlantik örgütü olduğu için, 5. maddenin kapsamı dışındaydı. ABD’nin Hawaii Adaları’nı sorumluluk alanına katabileceği öne sürüldü.
Ukrayna’da NATO ortak misyonu
Fakat ABD açısından daha sıcak ve yakın konu ise ikincisi; Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisini sürdürebilmek.
ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, “Ukrayna’nın eninde sonunda NATO üyesi olacağını, bunun için net bir yol haritasının şimdiden belirlenmesi gerektiğini” söyledi. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de “Ukrayna’yı uzun yıllar boyunca desteklememiz gerekiyor” dedi.
Ancak Trump’ın ayak seslerinin de duyulmaya başladığı Washington’da Ukrayna konusunda Biden politikalarına itirazlar yükseliyor. Bu durumda Ukrayna nasıl desteklenecek?
ABD’nin buna bulduğu “yol” şu: Ukrayna’da NATO ortak misyon kurmak! Bunu “Savaşa gireceğimiz anlamına gelmiyor, NATO’nun koordinasyon, eğitim, planlama imkanlarını Ukrayna’yı desteklemekte kullanmak anlamına geliyor” diye sunuyorlar. ABD’nin bu tarz hamlelerinin bir bütünlük içinde olduğunu da belirtelim. Zira daha önce de NATO ile Ukrayna’nın Polonya’da “Taktik-Analiz Merkezi” kurması ele alınmıştı.
CHP’nin önündeki sorun
Meselenin bizi ilgilendiren kısmı öncelikle şu: “Savaşa girmeyeceğiz” denilerek kurulsa bile, Ukrayna topraklarında “NATO ortak misyonu” kurmak, Moskova açısından NATO’nun savaşa iyice dahil olması anlamına gelir. Diğer yandan Ukrayna cephesindeki eksik mühimmat için ABD’nin Türkiye ile “ortak üretim” yoluna girmesi, Türkiye’yi bu savaşa iyice bulaştırmış olacaktır.
Yani Erdoğan’ın Beyaz Saray’daki 9 Mayıs programı, ülkemiz için risklerle doludur. Dolayısıyla Türkiye’nin yeni birinci partisinin, Atlantik’te ağırlık artırmaya çalışan ikinci partisi üzerinde bağımsızlıkçı, bölgeci ve Atlantik-Avrasya hattında dengeci bir basınç oluşturup oluşturmayacağı kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2024
İsrail’in İran’ı vurmasının 4 nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/04/2024
İsrail’in Şam’da İran konsolosluğunu vurması, “uluslararası hukukun ihlali” düzleminde değil, ancak “terör” düzleminde ele alınabilir. Çünkü İsrail’in ikinci bir ülkenin topraklarında üçüncü bir ülkenin diplomatik temsilciliğini hedef alması, bir devlet terörüdür.
Kuşkusuz İsrail son tahlilde bir terör devletidir. İsrail 1948’de kurulurken, devlet aygıtı ve mekanizmaları, Haganah ve İrgun terör örgütlerinin üzerinde inşa olmuştu. Bu iki terör örgütü, sadece ordunun, güvenlik ve istihbarat mekanizmalarının kökü değil, sonrasında İsrail’de hükümetleri kuran iki partinin de kökü durumundaydı.
Bir kaç örnek verecek olursak: İzak Rabin, Ariel Şaron, Moşe Dayan gibi isimler Haganah üyesiydi. Bugün Gazze’de soykırım uygulayan resmi “İsrail Savunma Kuvvetleri”, Haganah’ın devamıdır. Haganah’dan ayrılanların kurduğu Irgun ise Kral David Oteli’nin bombalanması ve Deir Yassin katliamı gibi terör eylemlerine imza atmış bir örgüttü. İsrail siyasetinin önde gelen partilerinden Likud’un çekirdeğini oluşturan Herut, Irgun’un devamıydı.
Netanyahu ABD içinde gedik açma peşinde
Peki İsrail Suriye topraklarında neden İran’ı hedef aldı? Meselenin İsrail açısından, daha doğrusu Netanyahu açısından bir kaç boyutu olduğu anlaşılıyor:
1) Gazze’de işler İsrail hükümetinin istediği gibi ilerlemiyor. ABD Refah için çizgi çekti. Dahası Biden açık açık Netanyahu’dan rahatsızlığını dile getiriyor. Hatta ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, İsrail’de başka bir hükümeti olası gördüğünü rapor etti. Diğer yandan Biden, Netanyahu yerine savaş kabinesinin önemli isimlerinden Gantz ile çalışmaya başladı. Kısacası Netanyahu hükümeti topun ağzında. İsrailliler istifasını, Gantz ise erken seçim istiyor.
Netanyahu İran’ı vurarak bu sıkışmışlığını iki yönlü açmaya çalışıyor: İran karşısında hem içeride hem de dışarıda etrafında kenetlenme sağlayarak, siyasi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. İran’ın sahaya çekilmesi durumunda, Netanyahu ABD içinde de bir kırılma yaşanacağını, İran karşıtlarının ve İsrail yanlılarının Biden’ı sıkıştıracağını, bunun da üzerindeki Biden basıncını hafifleteceğini hesaplıyor.
İsrail, Golan’daki mevzisini koruma peşinde
2) İsrail, İran’ı hedef alarak, “direniş eksenine” karşı bölgede hamle üstünlüğü kazanmaya çalışıyor. 3H’ye, yani Hamas, Hizbullah ve Husiler’e, İran’ı vurarak mesaj veriyor.
3) İsrail, Şam’da İran konsolosluğunu vurarak, Suriye topraklarındaki pozisyonunu da korumaya çalışıyor. Zira Gazze’deki durum, İsrail’i istemediği şekilde Golan’da da zor durumda bırakabilir. Nitekim Rusya’nın bu bölgede bir karakol kurması, İsrail açısından istenmeyen bir durum oluşturdu.
Tel Aviv yönetimi işte bu nedenle Suriye topraklarına saldırılar düzenleyerek ve İran’ı hedef alarak, Golan’daki pozisyonunu sağlama almak istiyor.
İsrail, ABD’nin çekilmesini önlemeye çalışıyor
4) İsrail ve Ortadoğu uzmanlarının üzerinde en çok durdukları olasılık ise İsrail’in İran’ı hedef alarak ABD’yi bölgeye çekmeye çalıştığı şeklinde…
Kuşkusuz ABD varlığının Ortadoğu’da artması, İsrail’in güvenliğine kalkan oluşturması demek. Ancak ABD’nin Ortadoğu’da kuvvet artırmaya niyeti yok. Nitekim ABD’li yetkililer, İsrail’in saldırısının ardından İranlı yetkililere “ilgimiz yok” mesajı gönderdiler.
Çünkü İsrail ABD’yi Ortadoğu’ya çekmeye çalışsa da, ABD’nin buna gücü ve niyeti yok; bir kaç cephede birden savaşıyor ve hepsine yetişemiyor. O nedenle 7 Ekim’den hemen sonra açık açık “savaşın bölgeselleşmesini” istemediğini bölgedeki aktörlere bildirmişti.
Tersine bugün ABD’nin başında Irak ve Suriye’nin kuzeyinden çekilmeye zorlanmak sorunu var. Irak hükümeti açık açık “topraklarımdan çık” dedi ve IŞİD Karşıtı Koalisyonun geleceği müzakere ediliyor. Irak’tan çıkan bir ABD’nin ise Suriye’de kalabilmesi pek olası görünmüyor.
İşte İsrail ABD’nin Irak-Suriye hattından çekilmesini “direniş ekseninin” zaferi olarak görüyor. O nedenle Suriye’de ve Irak’ta İran’ı hedef alarak, aslında ABD’nin yeni kuvvet getirmesini değil, mevcut kuvvetini götürmesini önlemeye çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2024
Tabanın Erdoğan’a İsrail tepkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/04/2024
Erdoğan 31 Mart seçiminden iki gün önce İstanbul Sancaktepe’deki mitingde halka şöyle sesleniyordu: “İnsanımızın Gazze hassasiyetini istismar etme peşinde koşan fırsatçıların, ahlaksız ve asılsız söylemlerine prim vermeyin.”
Ama halk Erdoğan’ı dinlemedi, çünkü Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Gazze eleştirileri “ahlaksız ve asılsız” değildi, gerçekti. Bu nedenle de Gazze hassasiyeti taşıyan AKP tabanından YRP tabanına oy kaydı; Fatih Erbakan liderliğindeki YRP, CHP ve AKP’nin ardından üçüncü parti oldu.
Erdoğan, seçim sonrasında toplanan AKP MYK toplantısında Gazze’nin oy kaybına neden olduğunu kabul etti: “Gazze krizi gibi elimizden gelen her şeyi yaptığımız ve bedel ödediğimiz bir meselede dahi siyasi saldırıları savuşturmayı, kimi çevreleri ikna etmeyi maalesef başaramadık.”
Erdoğan’ın “sürekli u dönüşlü” İsrail politikası
Erdoğan elbette Gazze konusunda inandırıcılıktan uzak. Çünkü 22 yıldır İsrail’le her normalleşmesinde ilk söylediğinin tersini söylüyor olması ve daha önemlisi söylediği ile yaptığının uymaması, artık üzeri örtülemeyecek derecededir.
Örneğin kamuoyunun neden İsrail’le ticaretin sürdüğüne yönelik tepkileri karşısında seçimden yaklaşık 15 gün önce şöyle demişti Erdoğan: “Hiçbir siyasetçinin cesaret edemediği duruşu ‘one minute’ diyerek ortaya koyduk.”
Oysa aynı Erdoğan, İsrail’le normalleşme süreçlerinden birinde ise “one minute” tepkisine şu açıklamayı getirmişti: “Benim tepkim moderatöreydi. İsrail’e, Peres’e veya Musevilere değildi.”
İsrail devleti de, Netanyahu hükümeti de bu gerçeğin farkında. Nitekim bir keresinde Netanyahu şöyle demişti: “Eskiden Erdoğan bana her 3 saatte bir Hitler derdi. Şimdi 6 saatte bir diyor fakat şükür İsrail-Türkiye ticareti arttı.”
Özetle, İsrail Gazze’de Filistinlilere soykırım yaparken, Türkiye’nin İsrail’le ticareti sürdürüyor olması AKP tabanında tepki gördü; Erdoğan’ın fiilen değil ama sözlü olarak İsrail’e karşı sert tepki göstermesi bu kez tabanını ikna etmeye yetmedi.
AKP-İsrail temas trafiği
Peki Erdoğan Gazze konusunun oy kaybettireceğini gördüğü halde neden taktik bir hamle yapamadı? Ya da şöyle soralım: Müslüman olmayan kimi ülkeler bile Gazze’deki soykırımı nedeniyle İsrail’le ticareti kesmişken, Erdoğan neden buna cesaret edemedi? Türkiye’nin İsrail’le yıllık 8 milyar dolarlık ticaret hacmi, “Almanya bizi kıskanırken” çok mu kritik önemde?
Erdoğan İsrail’le ticaretten çok, Yahudi lobisi üzerinden Batı finans merkezlerinden alabileceği büyük borçların peşinde. Önceki Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın en önemli görevi Yahudi örgütleriyle iyi ilişki kurmaktı; bunu Yahudi finans kapitali girişine çevirmekti ve İsrail üzerinden ABD’yle ilişkileri restore etmekti. İnternette arama motoruna Murat Mercan ve Yahudi örgütleri, üstüne Erdoğan ve Yahudi örgütleri yazarsanız, son 3-4 yılda yapılmış ne çok temas olduğunu görürsünüz.
Erbakan’ın basıncı
Tabanın Gazze dışında, İsveç’in NATO üyeliğine onaya da tepki gösterdiği anlaşılıyor. Seçim sonucunu yorumlayan YRP lideri Erbakan da o görüşte: “Bu sonucun oluşmasında İsrail ile siyonist katillerle ticareti devam ettirme ayıbı ve utancı çok büyük bir rol oynamıştır. Terör örgütlerine kucağını açan İslam ve Kur’an düşmanı İsveç’in göz göre göre NATO üyeliğine onay verilmesi bu sonucun oluşmasında rol oynamıştır.”
Erdoğan’ın İsrail’e karşı eylemli tepki gösterememesi, ABD’nin talebi ile İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesi, AKP’nin ikinciliğe düşmesinde ve YRP’nin üçüncülüğe çıkmasında etkili olmuşken, Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta Beyaz Saray’da Biden’la görüşecek olması elbette iktidarın durumunu daha da zorlaştıracaktır.
Ne çare, neoliberal program içinde Batı finans kapitaline muhtaç Erdoğan’ın yapabilecekleri sınırlı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2024
31 Mart sonucunun dış politikaya etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/04/2024
Seçimden sonra dile getirilen tezlerden biri şu: AKP’nin yerel seçimde ikinci parti konumuna düşmesi nedeniyle Erdoğan’ın eli zayıfladı, Batı ne isterse yapmaya mecbur kalacak, Türkiye kaybedecek…
Bu tezin hiçbir geçerliliği yok. Çünkü Erdoğan’ın eli güçlüyken de Batı’nın istediklerini yapıyordu!
AKP TBMM’nin üçte iki çoğunluğunu aldığında Erdoğan ABD’nin BOP eşbaşkanı oldu. Erdoğan Irak’a saldırıda kullansın diye ABD’ye Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını açtığında eli güçlü bir başbakandı.
Çok eskide mi kaldı dediniz? Daha dün Erdoğan ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onaylarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi? Erdoğan son 10 yıldır ABD ve AB’nin talebiyle milyonlarca sığınmacıyı fon karşılığında Türkiye’de tutarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi?
Neoliberal ekonomi – dış politika ilişkisi
21 yılın dış politika tavizlerini burada listelemeye gerek yok, tablo ortada.
“Seçim sonrası eli zayıfladı, Batı’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacak” varsayımı, Erdoğan’ın Atlantik düzeni karşıtı olduğu hayaline dayanıyor. Oysa Erdoğan hep Atlantikçidir. O düzen içinde zaman zaman taktik seviyede itirazlarda bulunması, stratejik konumunu değiştirmez. Kaldı ki neoliberal ekonomi programı uygulayan birinin Atlantik düzeninin dışında olma şansı yoktur.
Evet, Türk dış politikasın yönünü belirleyen en önemli etkenlerden biri uygulanan ekonomik programdır. Neoliberal program ile Atlantikçilik birbirinin bütünleyenidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neoliberal programı uygulayan hükümetlerin Atlantik düzeninden çıkma şansı yoktur; o düzenin içinde en fazla taktik seviyede itirazları olur. O itirazlar da “stratejik değerlenme” çabasıdır.
İşte Erdoğan’ın sabah “Eyyy ABD” dedikten sonra akşam ABD’nin talebini yerine getirmesinin “sırrı” buradadır.
Dış politikanın borç bulma sorunu
Erdoğan’ın dün “nas” diyerek faizleri düşürmesi neoliberal programın dışında değildi. Hatta uygulanan “kur korumalı programla” ortaya çıkan “Türk doları” sonucu, tam da neoliberalizmdi. Büyük sermaye transferleri oldu, her neoliberal programın kaçınılmaz sonucu gibi, zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı…
Bu sermaye transferlerinin, bu belli kesimleri zenginleştirme programının sonucu olarak kasa boşaldı. Dolayısıyla Erdoğan’ın önüne ikinci bir sorun olarak, iktidarını sürdürebilmek için “büyük borç” bulma sorunu çıktı. İşte bu da Türk dış politikasını etkileyen yeni faktör olarak önümüzde duruyor.
Kaldı ki Erdoğan zaten bu faktör nedeniyle yeniden “Amerikan açılımı” denilecek bir sürece başlamıştı. Hükümet temsilcilerinin “beyaz sayfa” güzellemeleri altında savunma sanayisinde NATO müdürlükleri kurmak, savunma diyalog grupları oluşturmak, ortak üretim işbirlikleri aramak, ABD’nin talebiyle Yunaistan’la normalleşerek Doğu Akdeniz’de geri adım atmak gibi hamlelerle 9 Mayıs’a gelinmişti. Yani Erdoğan’ın 4 yıldır Biden’la Beyaz Saray’da görüşme umudu işte böyle doğmuştu.
Yani “9 Mayıs’ta taviz” 30 Mart günü vardı, 31 Mart sonucuyla ortaya çıkmadı.
Dış politika dinamiği
31 Mart seçim sonucunun dış politikaya etkisi için asıl üzerinde durulması gereken konu şudur:
AKP’nin 2019 yerel seçimindeki yüzde 44 oyu, yüzde 35’e geriledi. CHP’nin 2019’daki yüzde 30 oyu ise yüzde 37’nin üstüne çıktı.
Peki CHP’nin yüzde 37’nin üzerine çıkarak birinci parti olmasındaki “belirleyici yeni oylar” kimlerin oyudur? Açık ki iktidarın neoliberal ekonomi programına tepki gösterenlerin oyudur; açlığa mahkûm edilen emekliler, yarısı asgari ücretle çalıştıran işçiler; özetle ezilenler, yoksullar, emekçiler, alt sınıflar…
Kısacası emekçiler neoliberal ekonomi programına itiraz oyu kullandı.
Diğer yandan AKP’nin Gazze politikası ile ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getiren tutumunun da tepki oylarına dönüştüğü ortada.
Sonuç olarak neoliberal ekonomi programına itiraz ile dış politikadaki tavizlere itirazları topladığınızda, ortaya önemli bir “dış politikayı etkileyen dinamik” oranına ulaşırsınız.
Dolayısıyla bugünün meselesi şudur: CHP, bu dinamiğe dayanarak Türkiye’nin dış politikasını değiştirmeye ve bunun için AKP’ye basınç uygulamaya yönelecek mi? AKP’deki “neoliberal ekonomi – Atlantikçilik” ilişkisi ne yazık ki -belki biraz daha alt tonda- CHP’de de mevcut.
Dolayısıyla yarının meselesi de şudur: Sosyalistler, CHP’nin yukarıda işaret ettiğimiz dinamiğe dayanarak dış politikayı değiştirmeye yönelmesini zorlayabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Nisan 2024
Emeklilerin kestiği siyasi fatura
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/04/2024
31 Mart 2024 yerel seçimi, emeklilerin iktidara “siyasi fatura” kestiği ve 10 ay sonra “asıl genel seçim bu” dediği bir seçim oldu.
Tabii ben bu analizi gazeteye teslim ettikten sonraki saatlerde iktidar şapkadan bir tavşan çıkarmadıysa!
17.00’deki ilk işaret
Saat 17.00 itibariyle Erdoğan’ın “yol ve dava” arkadaşlarına “sandığı terk etmeyin” çağrısı yapması ve iktidarın İstanbul adayı Murat Kurum’un “manipülasyona dikkat edelim” demesi, işlerin iktidar açısından iyi gitmediğinin ilk işaretiydi.
İkinci işaret ise her seçimde hızla iktidarı yüzde 80 bandında gösteren Anadolu Ajansı’nın seçim sonuçlarını açıklamaya bir türlü başlamamasıydı.
Üçüncü işaret ise ilk veriler akmaya başladığında iktidara yakın medyanın İstanbul başta pek çok yerde AKP’yi geride göstermek zorunda kalmasıydı.
AKP’ye Nas ve Gazze yanıtı
10 ay önce yapılan genel seçim sonuçlarının aksine bir sonuç ortaya çıktı. O gün genel seçime yansımayan ekonomik tablo, bugün yerel seçime yansıdı. Talepleri yerine getirilmeyen ve insanca yaşama çıtasının çok altına mahkum edilen milyonlarca emekli, iktidara esaslı bir yanıt vermiş oldu.
Seçime damgasını vuran elbette öncelikle ekonomiydi ancak siyasal faktörleri de, hele de AKP tabanında önemi olan yeni dış politika gündemini de dikkate almalıyız.
Özellikle AKP’nin Gazze’deki soykırıma karşı uygulamada hiçbir şey yapmaması ve tabanının talebine rağmen İsrail’le ticareti kesmemesi, AKP’de önemli bir oy kaybına neden olmuş görünüyor.
Diğer yandan Erdoğan’ın ekonomik tablo nedeniyle yeniden bir “Amerikan açılımı”na dönmesinin, daha düne kadar 15 Temmuz’un arkasında olduğunu belirttiği adreslerle yakın işbirliğine girmesinin, ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getirmesinin, AKP tabanında tepki gördüğü anlaşılıyor.
31 Mart’ın siyasete yansıması
Peki bu sonuçları nasıl yorumlamalıyız?
1) AKP iktidarının “nas”lı neoliberal ekonomi uygulamasının altında ezilen emekliler başta tüm alt sınıflar, iktidara “siyasi fatura” kesti.
2) Emekliler sadece iktidara yanıt vermekle kalmadı, muhalif bloktan ayrılarak yola çıkan kimi siyasilere de “emekli ol” uyarısı yaptı. Millet İttifakı içerisindeki partilerin, CHP lokomotifliği olmadığı taktirde, rayların üzerinde kalabilecek potansiyel taşımadığı görüldü.
3) “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” diyordu Erdoğan. İstanbul’u kaybetti ama devleti “seçim aktörü” haline getirerek Türkiye’yi kazanmayı sürdürebildi. Şimdi ikinci kez İstanbul’u kaybetmesi, artık Türkiye’yi de kaybedeceğinin işaretidir.
4) Seçim AKP açısından da CHP açısından da önemli sonuçlar doğuracaktı. CHP açısından belki erken kurultayı dayatacaktı ama AKP açısından da erken seçim olasılığı taşıyacaktı. Dolayısıyla sonuçları aynı zamanda Türk siyasetinin son 14 yılına damga vuran Erdoğan-Kılıçdaroğlu ikilisi için de “birlikte” bir yenilgi olarak yorumlayabiliriz. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanlık koltuğuna dönme olasılığı kalmadı ve “yasaya göre son seçimim” diyen Erdoğan’ın kucağında, artık bir de meşruiyet sorunu var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.4.2024
AKP’nin Amerikan açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2024
Seçime üç kala, Ankara-Washington hattında dikkat çeken temaslar yaşanıyor.
ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi heyeti Ankara’da. Komite Başkanı Mike Rogers, Kıdemli Üye Adam Smith ile üyeler Salud Carbajal ve Veronica Escobar, sırasıyla Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’la görüşüyor.
Öte yandan Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay, ABD Temsilciler Meclisinde enerji, ticaret, mali hizmetler ve bütçe komiteleri mensuplarından oluşan bir heyetle görüşüyor.
Tarafların açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla toplamda Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta ABD’ye yapacağı ziyaretten Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine, Ukrayna’dan Gazze’ye, Karadeniz’den Akdeniz’e, Yunanistan’dan Azerbaycan-Ermenistan konusuna, PKK/YPG’den IŞİD’e, F-16’dan enerji güvenliğine neredeyse her konuyu ele almışlar. Sanırsın Temsilciler Meclisi üyeleri değil, ABD hükümetinin bakanları!
Erdoğan’a açılan kapı
ABD heyetinin Türkiye’nin güvenlik kare ası durumundaki Akar-Güler-Fidan-Kalın dörtlüsü ile görüşmüş olması pek çok açıdan dikkat çekici. Bu dörtlü, belki de AKP içinde Türk-Amerikan ve NATO ilişkilerinin en hararetli savunucuları durumunda…
Bu dörtlünün özellikle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması sürecindeki rolleri, Meclis adına muhataplarına söz vermeleri, fazlasıyla dikkat çekiciydi.
Nitekim, ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması, öncelikle F-16 satışı kapısını açtı. Erdoğan şimdi o kapıdan geçerek 9 Mayıs’ta ABD’de, dört yıldır istediği şekilde, Beyaz Saray’da Joe Biden ile görüşmeyi umuyor.
Savunma ve ekonomi kapanı
Arada olanlar mı?
ABD yatırım bankası JP Morgan, “Türkiye’yi 2024’ün potansiyel büyük hikayelerinden biri olarak görüyoruz” dedi. Bir diğer ABD yatırım bankası Goldman Sachs, seçim sonuçlarından bağımsız olarak Türkiye’de hem parasal hem de mali politikanın devam edeceğini raporladı. Kısacası ABD finans kapitali, 31 Mart sonrası için Erdoğan’a göz kırptı.
Ve yine bu süreçte ABD’nin talebiyle Türk-Yunan normalleşmesi başlatıldı, Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” tutumundan geri adım atıldı, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e yüksek perdeden sözlü tepki gösterildi ama uygulamada örneğin ticaretin kesilmesi konusunda en ufak adım atılmadı.
Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün, 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir “NATO müdürlüğü” kuracaklarının “müjdesini” verdi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Stratejik Mekanizma altında “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” grubu kurduklarını duyurdu. Ve en önemlisi; NATO’nun yeni planlamalarında Türkiye’ye önemli roller verildi.
31 Mart taktiği mi, mayıs programı mı?
Açık ki son aylarda ortaya çıkan bu tablo, yeni bir duruma işaret ediyor. Siyasi ve ekonomik nedenler, Erdoğan’ı yeniden bir “Amerikan açılımı”na itmiş görünüyor. Bunun ne kadarının gönüllü ne kadarının zorunlu olduğu ayrıca tartışılır.
Kuşkusuz Türkiye’de her “Amerikan açılımı”, aynı zamanda “Kürt açılımı” ve “Yeni Anayasa açılımı” potansiyeli de taşır. Baksanıza, Erdoğan daha dün oy veren kitlesini bile hedef aldığı DEM Parti’nin yönetimine bugün “Parti yönetimi ülkeye ve kendi tabanına siyasi irade sahibi olduğunu ispatlamalı” çağrısı yapıyor; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş “Yeni Anayasa” için hazırlıklara başlıyor.
Peki Erdoğan ve Kurtulmuş’un hamleleri 31 Mart seçim taktiği mi, yoksa “mayıs programı”nın adımları mı? Göreceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2024