Erdoğan Açılım’a karşı mı?

Tayyip Erdoğan‘ın izleme heyetine karşı çıkmasını, Dolmabahçe’deki poza itiraz etmesini ve anadil eğitimi konusunda söylediklerini niyetinden bağımsız olarak olumlamak, Erdoğan‘ın amacına yarar!

Şundan: Erdoğan Açılım’a karşı çıktığı ya da Açılım’ın ülkeyi bölünmeye götürdüğünü gördüğü için değil, Açılım nedeniyle AKP’nin oyları düşüşe geçtiği için bu hamleyi yapıyor.

Niyetinden bağımsız olarak bu hamleyi olumlamak, olumlayanlar için Erdoğan‘a hak vermek, seçmen açısından da Erdoğan‘a oy vermek demektir!

ERDOĞAN ÖZE DEĞİL POZA KARŞI

Üstelik Erdoğan‘ın açıklamalarının satır araları gerçek niyetini de ortaya koymaktadır. İnceleyelim:

Örneğin Dolmabahçe Anlaşması konusunda şöyle diyor Erdoğan: “Hükümetin Başbakan Yardımcısı’yla şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini ben şahsen doğru bulmuyorum. Daha önceleri gerektiğinde bir arkadaşımız onlarla görüşmeler yapar ve açıklama yapılırdı.” (milliyet.com.tr, Fikret Bila, 22 Mart 2015)

Yani Erdoğan çok açık olarak görüşülmesine ve anlaşılmasına değil, tarafları eşit gösteren o fotoğrafa itiraz ediyor! “Biz öyle yapmıyorduk, şöyle yapıyorduk” diye de akıl veriyor.

Diğer yandan Erdoğan 10 maddeye özü itibariyle değil, “içinde yeterince demokrasi çağrısı yok” diyerek biçimine itiraz ediyor. Ve hükümet yetkilisi ile HDP yetkilisinin ayrı ayrı metinler okumasına karşı çıkıyor. Hepsini toplarsak, aslında Erdoğan 10 maddeye değil, 10 maddenin içeriğinin açıklanmasına itiraz ediyor. Zira biliyor ki, bunların madde made açıklanması AKP’ye oy kaybettiriyor.

Kaldı ki Erdoğan 28 Şubat günü açıklanan o anlaşmadan da, içeriğinden de haberdardı. Hatta daha önce yapılacak olan bu açıklamanın geciktiğini bizzat kendisi söylemişti.

ERDOĞAN ÇOK ÖZNEYE KARŞI

Gelelim izleme heyeti konusuna…

Bakın aynı durum orada da var. Erdoğan izleme heyetine değil, Açılım’ın çok özneli yürütülmesine karşı!

Dün de belirttik: Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’nı sürdürmesindeki ısrarı bu nedenledir. Bıçak sırtı bir durumu olan Açılım’ın iyi yönetilmediği taktirde AKP’yi alaşağı edeceğini en iyi Erdoğan bilmektedir ve bu nedenle süreci yıllarca az özneyle ve büyük gizlilikle yönetti.

Kaldı ki izleme heyeti kimse için bir sürpriz değildir, bunun ana anlaşmanın bir parçası olduğu, uzun zamandır hayata geçirilmesi için şartların olgunlaşmasının beklendiği de biliniyor!

ERDOĞAN DÜŞÜŞE ÇARE ARIYOR

Bakın herşey aslında çırılçıplak ortada. Metropoll’un şu araştırması Erdoğan‘ın sorununa işaret ediyor: AKP 8 puan oy kaybetti. Bu 8 puanın 5’i MHP’ye, 2’si HDP’ye ve 1’i SP ile BBP’ye gitti. Üstelik bu düşüş sürüyor.

Öte yandan başka anketler de gösteriyor ki, AKP’nin oyları düşerken, örneğin Vatan Partisi’nin oyları da yükseliyor. Yani partilerden partilere büyük ölçekli oylar dalgalanıyor.

İşte Erdoğan öncelikle bu düşüşe fren yapmaya, sonra da toparlamaya çalışıyor. Benzerini anımsayacaksınız 2011 seçimlerinde de yapmıştı. MHP’yi baraj altında bırakıp anayasayı değiştirecek milletvekili sayısına ulaşabilmek için Bahçeli‘ye “Öcalan’ı neden asmadın” diye yüklenmişti! (Kaset operasyonları da aynı hedefliydi.)

Oysa seçim meydanlarında bu tablo yaşanırken, Erdoğan Fidan üzerinden Öcalan‘la görüşüyor, anlaşmalar yapıyor ve Açılım’ı adım adım hayata geçiriyordu!

AKP’Yİ YIKMAK, ERDOĞAN’A VURMAKTAN GEÇER

2011’i unutmak ve 7 Haziran 2015’e nerdeyse Erdoğan‘ın millileştiği noktasından bakmak, herşeyden önemlisi AKP’ye yarar!

Önemle belirtelim: “Erdoğan’sız AKP” diye ciddi bir seçenek yoktur. Zira Erdoğan’sız AKP diye bir şey yoktur; çünkü Erdoğan yoksa AKP de yoktur!

Bu gerçek şuna işaret eder: AKP’yi yıkmanın yolu, Erdoğan’ı hedef almaktan geçer!

Davutoğlu hükümetini bölünmeden yana fakat Erdoğan‘ı bölünmeye karşı tavır alıyor ilan etmek hem doğru değildir, hem de AKP’ye yarar!

Bitirirken şu soruyu da yanıtlayalım: Peki mesele oy ve AKP’nin düşüşüyse, hükümet sözcüsü Bülent Arınç neden karşı çıkıyor Erdoğan‘ın sözlerine? Güç paylaşılmaz kuralı burada da geçerli. Hükümet gücünün büyük bölümünü Erdoğan‘a vermek istemiyor, sınırlı paylaşmak istiyor. Hatta AKP içinde bir kesim Erdoğan‘ın bu yöneliminin sadece AKP’yi değil, Türkiye’yi de uçuruma götürdüğünü düşünüyor ve onun tek adam olmasına karşı çıkıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mart 2015

Yorum bırakın

Öcalan’ın ‘Eşme ruhu’nun anlamı

Öcalan‘ın Nevruz mesajının en dikkat çeken cümlesi, süreci “Eşme ruhu” diye isimlendirmesiydi.

Nedir Eşme ruhu? AKP Hükümeti’nin Süleyman Şah türbesi ve karakolunu Şah Fırat operasyonu ile IŞİD bölgesinden PKK bölgesine taşıma işi!

Öcalan o süreçte yapılan “YPG TSK’ye güvenlik sağladı” propagandasını da içine ekleyerek, “Eşme ruhu” lafıyla Dolmabahçe Mutabakatı’nı da aşarak bir AKP-PKK ortaklığı programı ilan etmiş oldu! Bu programı açalım:

SİLAHLANMA PROGRAMI

1) Eşme ruhu, AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle Ortadoğu’da genişletmek” dediği programdır.

Davutoğlu‘nun ifadesiyle ABD’nin küresel düzenin altında bir alt düzen kurma işidir. Erdoğan‘ın ifadesiyle “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde merkez yapma” işidir. ABD’li stratejistlerin ifadesiyle Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru inşa etme işidir.

Pratikte AKP Hükümeti’nin komşularına düşmanlığı ve Irak ile Suriye topraklarına göz koymasıdır. Ve son tahlilde Türkiye’nin genişlemesi değil fakat Büyük Kürdistan’ın inşasıyla Türkiye’nin küçülmesidir!

2) Eşme ruhu, PKK’nin silahsızlandırılması değil, tersine yukarıda özetlediğimiz program için daha da silahlanması ve Irak ile Suriye’de namluya sürülmesidir.

3) Eşme ruhu, AKP Hükümeti’nin Eğit-Donat’la, peşmerge eğitimiyle Türk Ordusu’nu ABD projesine eklemleme işidir. Pratikte kaç ÖSO’lunu eğitileceği ve bunların Suriye’ye tehdit oluşturup oluşturmayacağının bir önemi yoktur. ABD açısından asıl mesele TSK’nin projeye eklemlenebilmesidir.

Dolayısıyla AKP-PKK ortaklığıyla yürütülen Açılım’ın gerçekte barışla, silahların bırakılmasıyla, terörün sona erdirilmesiyle hiç bir ilgisi yoktur!

FİDAN’IN FONKSİYONU

Peki madem Öcalan böylesi bir programı ilan etti ve onu “Eşme ruhu” diye isimlendirdi, o zaman neden Erdoğan açıklamadan bir gün önce programın “izleme heyeti” kısmına itiraz etti?

Bu tabloyu AKP’nin bölünmesi ve Davutoğlu-Arınç cephesinin bölünmede ısrar etmesi ile Erdoğan‘ın bölünmeye karşı çıkması diye yorumlayabilir miyiz? Hayır!

Kuşkusuz ortada AKP açısından bir çatlak vardı ama çatlak kontrolün kimde olduğu sorunuyla ilgiliydi, programa itiraz anlamında değil. Açalım:

Erdoğan en baştan beri Açılım’ın bıçak sırtı bir konu olduğunu, iyi yönetilmediği taktirde AKP’yi iktidardan düşüreceğini biliyordu. Bu nedenle Açılım’ı iki taktik üzerinden yürüttü:

1) Açılım’ı dar bir ekiple yönetti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın asıl fonksiyonu buydu ve Erdoğan‘a “sır küpü” olmasının anlamı buradaydı.

2) Önce psikolojik savaş makineleri ile kamuoyu hazırlandı, sonra Açılım’ın ilgili aşaması toplumun önüne getirildi. Erdoğan bu yöntemi “Açılım’ı alıştıra alıştıra, hazmettire hazmettire sürdüreceğiz” diye ilan etti.

Bugün daha iyi anlıyoruz: Erdoğan‘ın Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’nı bırakarak siyasete soyunmasına itiraz etmesinin esas nedeni buydu. Erdoğan, Öcalan‘la yapılmış “Türk-Kürt federasyonu” anlaşmasını yol kazasız sürdürebilmek için Fidan‘ın fonksiyonunu sürdürmesine ihtiyaç duyuyordu.

ERDOĞAN’IN DENGE HAMLESİ

Gelelim Erdoğan‘ın izleme heyetine neden karşı çıktığına…

Arınç haklıydı, Erdoğan‘ın buna karşı çıkmasının içerik açısından bir mantığı yoktu, zira konu Erdoğan‘ın bildiği bir konuydu. Üstelik izleme heyetinde yer alan isimleri bizzat Erdoğan daha önce Akil Adam olarak seçen kişiydi.

Erdoğan‘ın itirazı içeriğe değil biçimeydi. Anketlerde AKP oylarının istendiği oranda gelmediği, Erdoğan‘ın bu nedenle milliyetçi oylara yönelik hamleler yaptığı bir süreçte AKP Hükümeti’nin “karşılığını almadan” bir tavizde bulunması 7 Haziran’ı daha da sıkıntıya sokardı.

Üstelik Erdoğan Öcalan‘ın 21 Mart mesajını önceden okumuş ve izleme heyeti ile hakikatları araştırma komisyonunun şart olarak masaya getirildiğini görmüştü. Erdoğan‘ın Öcalan‘dan önce ön alıp izleme heyetine itiraz etmesi, 7 Haziran öncesi süreci dengelemek içindi.

Ve Evet Erdoğan kızgındı. Fidan‘ın durumunun belirsiz kaldığı bu bir aylık süreç, 7 Haziran öncesinde işte bu tür krizler yaratmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2015

Yorum bırakın

Erdoğan aldanmakla aldatıyor

Erdoğan, Harp Akademileri Komutanlığı ziyaretinde Ergenekon ve Balyoz operayonlarına değinerek “Bu operasyonlarda şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı” dedi! Hatta Erdoğan “Pekçok komutanın tutuklanmasına şahsen gönlüm hiçbir zaman razı olmadı” bile dedi.

Peki Erdoğan gerçekten aldatılmış olabilir mi?

ALDATILAN İSTİFA EDER

Ayağa kalkmayan o korgeneralin gereği yapıldı, bedelini ödedi, şimdi gideceği yeri buldu” diyen Erdoğan kandırılmış olabilir mi?

Dalga dalga yapılan operasyonları alkışlayan ve “arı kovanına çomak soktukça rahatsız oluyorlar” diyen Erdoğan aldatılmış olabilir mi?

Tutuklanan gazetecilerin gazeteci olmadığını iddia eden ve “bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” diyen Erdoğan kandırılmış olabilir mi?

Ve hepsinden önemlisi “Ben bu davanın savcısıyım” diyen Erdoğan gerçekten aldatılmış olabilir mi?

Gerçekten aldatılmış bir yönetici çıkar ve “12 yılda beni ve hükümetimi kandırmışlar, Türkiye’den özür diliyorum ve istifa ediyorum” der! Zira kolayca kandırılabilen bir cumhurbaşkanı ve başbakan muhtarlık bile yapmamalıdır!

Tüm bu mantık yürütmeleri geçiyoruz, çünkü Erdoğan‘ın kandırılmadığını iyi biliyoruz. Çünkü Ergenekon ve Balyoz kumpasları AKP-F Tipi ortaklığıyla yapıldı. AKP bu operasyonlarla önündeki engelleri temizleyip “tam iktidar” oldu, F Tipi örgüt ise karşılığında Emniyet ve Yargı gibi kurumları ele geçirdi. Erdoğan’ın AKP-Cemaat ortaklığı bozulduğunda “ne istediler de vermedik” demesi bundandı!

Ve daha önemlisi AKP ile PKK, Ergenekon ve Balyoz tertipleri ayesinde Açılım yapabildi!

ERDOĞAN AKP-PKK ANLAŞMASININ ÜSTÜNÜ ÖRTÜYOR

O nedenle doğru soru şudur: Erdoğan neden “aldatıldık” deme ihtiyacı duydu?

Çünkü işler Erdoğan açısından iyi gitmiyor. Kendisini başkanlığa götürecek bir siyasal tablonun oluşamadığını gören Erdoğan iki koz ile milliyetçi oylara yöneliyor.

Kozlardan ilkini PKK üzerinden oynuyor; “Kürt sorunu yok” diyor, “İzleme heyetini doğru bulmuyorum” diyor…

Çünkü ortada şu çıplak gerçek duruyor: AKP ile PKK Dolmabahçe’de 10 maddelik bir anlaşma ilan etti. AKP karşılığında Öcalan‘a sekreterya tayin etti, 3 kişilik HDP heyetini 5 kişiye çıkardı ve 3. göz işlevi görecek 6 kişilik bir izleme heyeti oluşturdu.

Bu tablo AKP’ye oy kaybettiriyordu. O nedenle Erdoğan sahneye çıktı ve “milliyetçi” pozlar vermeye başladı. “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan, Türkiye’ye rol yapmaya başladı!

Önceki seçimlere 3 ay kala milliyetçi söylemlere sarılmalar nasılsa her seferinde AKP’ye oy getirmişti!

ERDOĞAN TSK’NİN GAZINI ALMAYA ÇALIŞIYOR

Ancak siyasi atmosfere ve anketlere bakılırsa 7 Haziran önceki seçimlerden çok farklı bir tablo ortaya çıkaracak. Erdoğan bu nedenle kazığı sağlam çakmak istiyor ve “aldatıldık” hamlesini yapıyor.

Erdoğan bu hamleyle hem milliyetçi (ulusalcı) oylara seslenmeyi sürdürmüş olacağını düşünüyor, hem de etkili merkezi kurumları “tarafsızlaştırmayı” hesap ediyor!

Jandarma’yı TSK’den koparan, TSK’yi Eğit-Donat’a mecbur bırakan, Türk askerine kuzey Irak’ta peşmerge eğittiren Erdoğan iktidarı, “Pekçok komutanın tutklanmasına gönlüm razı olmadı” diyerek gaz alıyor!

Şah-Fırat türü operasyonlarla hem TSK’ye geri adım attıran hem de ABD’nin zorlamasıyla TSK’yi nesnel olarak PYD’yle aynı safa düşüren Erdoğan iktidarı, “kandırıldım” diyerek askerlerin gazını alıyor!

Yani özetle Erdoğan seçmeni ve askeri, aldanmakla aldatmaya çalışıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Mart 2015

Yorum bırakın

Erdoğan + Demirtaş = Açılım

Bugün TV’ler ve gazeteler ile anket firmaları el birliğiyle HDP’ye baraj atlatmaya çalışıyorlar. Bu kadar büyük bir çabaya rağmen HDP’nin barajı aşamayacağı görüldüğü için de Demirtaş bu kez “Erdoğan karşıtlığına” konumlanıyor!

AKP’nin kuruluşundan itibaren Erdoğan hükümetlerine en büyük desteği veren, son olarak 12 Eylül 2010 halk oylamasında “yetmez ama evet” diyerek Erdoğan‘a “tek adam” olma yolu açan liberaller ise Erdoğan‘ın özgürlükleri ortadan kaldıran girişimine panzehrin HDP olduğunu savunuyor ve bu kampanyanın ideolojik gladyatörlüğünü yapıyor.

Sürekli “Erdoğan‘ı durdurmanın yolunun HDP’nin TBMM’ye girmesinden geçtiğini” propaganda ederek, Demirtaş‘ın yelkenine rüzgar üflüyorlar.

Peki bu gerçek mi? Yani HDP’yi büyütmek Erdoğan‘ı durdurmanın yolu mu? İnceleyelim:

HDP’Yİ BÜYÜTME KAMPANYASI

Önce şu saptamayı yapalım: 7 Haziran seçimlerini, Erdoğan‘la en iyi kim mücadele ederse o kazanacak!

HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın “Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” kampanyası başlatması bundandır.

Ancak belirtelim, kampanya iki nedenle sahtedir:

1) Erdoğan‘ın başkanlığı zaten hayaldir. Zira AKP’nin kendi anketlerinde bile Erdoğan‘a başkanlık yolu açacak bir oy oranına ulaşılamıyor.

2) HDP’nin barajı zorlayabilmesi, Erdoğan karşıtlığında konumlanabilmesine bağlı. Yoksa 6 yıldır ortak yürttükleri Açılım’ın hedeflerinden biri zaten başkanlıktır! Çünkü ancak başkanlık sistemi altında özerklik olabilecektir!

AÇILIM HAVUZU

Erdoğan‘ın milliyetçi kesimleri hedefleyen “Kürt sorunu yok” çıkışı ile Demirtaş‘ın Erdoğan karşıtı kesimleri hedefleyen “başkan yaptırmayacağız” hamlesi birbirinin rakibi görünsede, aslında aynı programın iki farklı yanıdır.

Erdoğan bu çıkışıyla MHP’nin ve CHP’nin havuzundan oy çalmaya, MHP ve CHP’yi de Vatan Partisi’nin etkilediği kesimlerin oyuna yönelmeye zorluyor.

Demirtaş ise bu hamlesiyle CHP’nin havuzundan oy çıkarmaya, Alevilerden oy kazanmaya, kimi sol partileri bağlamaya ve daha önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot etmiş kesimin bir bölümünü etkilemeye çalışıyor.

Karşıt görüntülü Erdoğan‘ın çıkışı ile Demirtaş‘ın hamlesi aslında aynı hedeflidir ve oyları aynı havuza doldurmak niyetlidir: Açılım havuzu!

HDP, AKP’NİN KRİTİK DESTEKÇİSİDİR

Aynı “sahte kampanyayı” Türkiye 12 Eylül 2010’daki halk oylamasında da yaşadı. AKP’nin karşısındaki hemen tüm partiler Anayasa değişikliğine “hayır” diyor, HDP (BDP) ise etkilediği AKP karşıtı kesimleri küstürmemek için “evet” diyemiyor, yerine “boykot” yapıyordu!

Fakat Demirtaş halk oylamasına 5 gün kala asıl rollerini şu formülle ortaya koydu: “Evet artı boykot eşittir çözüm.” (Milliyet, 7 Eylül 2010)

Bu formülde evet AKP’yi, boykot BDP’yi, çözüm dedikleri de Açılım’ı niteliyordu!

12 Eylül 2010 halk oylamasıyla değiştirilen Anayasa, esas olarak Erdoğan‘ı “tek adamlığa” sıçratan asıl gelişmeydi ve bugün güya şikayet eden HDP, o sıçramanın alt mimarıydı!

HDP bu rolünü Gezi’de de oynadı. Haziran’a darbe girişimi dedi ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın Öcalan üzerinden yaptığı “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısıyla da Gezi’yi baltalamaya ve sulandırmaya çalıştı.

Yani bugün baraj adına Erdoğan karşıtı bir profil çizmeye çalışan HDP, gerçekte AKP’nin en kritik süreçlerdeki dayanağıydı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Mart 2015

Yorum bırakın

AKP Amerika’dan daha Amerikancı

Nikah günümde bile yazmıştım. Ama nasıl ağır bir gripse işte, beş gündür yazamadım. Tüm okurlarımızdan özür dilerim.

Bu beş günde çok önemli konular birikti. Daha sonra ayrıntılandırmak üzere bugünlük kısa kısa değineceğim:

ABD HİZBULLAH’I TERÖR LİSTESİNDEN ÇIKARDI

İran eksenli önemli gelişmeler yaşanıyor. 31 Mart’tan önce ABD’nin İran’la bir anlaşma yapabileceği konuşuluyor.

Tam bu süreçte ABD’nin Lübnan Hizbullah’ını terör örgütü listesinden çıkarması ve Obama yönetiminin İsrail seçimlerinde Netanyahu‘nun karşısında konumlanması dikkat çekiciydi.

Ve hem ABD’de hem de İran’daki iç mücadele…

Örneğin ABD Kongre üyelerinin Tahran’a yazdığı “Obama‘dan sonraki başkan yapacağınız anlaşmayı tanımaycak” özetli mektup ve İran’daki yolsuzuluk tutuklamaları… Son olarak eski cumhurbaşkanı Rafsancani‘nin oğlu da tutuklandı.

Tablo Irak’ı, Suriye’yi, IŞİD’le mücadeleyi ve hatta Türk-Amerikan ilişkilerini bile etkileyecek!

ABD’nin güz erozyonu, İran’ı bu ülke için “açık” bir düşman olmaktan adım adım çıkarıyor. Daha doğrusu ABD, belli tavizlerle İran’ı Çin-Rus ekseninden koparmaya çalışıyor!

Peki ne oranda gerçekleşebilir? Göreceğiz…

AKP’NİN YANLIŞTAN DÖNME ŞANSI YOK

Aslında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin sonradan kısmen düzeltilse de, “Esad‘la müzakere şart” özetli açıklamasını da İran merkezli gelişmeler içinde okumalıyız.

Açıklama AKP Hükümeti için de büyük fırsattı; Türkiye’yi bölgede yalnızlaştıran politikalardan dönüş için bir olanaktı.

Ancak Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun da, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da Kerry’nin sözlerine tepki göstermesi ve Beşar Esad’ı “eli sıkılmaz” ilan etmesi “Amerika’dan çok Amerikancılık yapmanın” nasıl birşey olduğunu ortaya koydu!

Bir de şu gerçeği: Türkiye’nin AKP ile yanlıştan dönme şansı yoktur. AKP’den kurtulmadan doğru bir dışpolitika hattı kurulamaz!

ERDOĞAN VE DEMİRTAŞ’IN 7 HAZİRAN TAKTİĞİ

Erdoğan ile Demirtaş‘ın karşılıklı yaptığı “Kürt sorunu yok” ve “seni başkan yaptırmayacağız” sözleri sahtedir ve 7 Haziran’a yöneliktir! Şundan:

AKP’nin PKK’yle 10 maddelik anlaşma yapması ve bunun koşullarından biri olark İç Güvenlik Paketi’nin bir bölümünü komisyona geri çekmesi, her seçim öncesinde almaya alıştıkları bir kısım milliyetçi oyu tehlikeye soktu. İşte Erdoğan bunun dengesi için “Kürt sorunu yoktur” çıkışı yaptı.

Demirtaş ise yüzde 10 barajını geçebilmek için birincisi CHP’nin sol oylarına, ikincisi Alevilere ve üçüncüsü kimi sol partilere ihtiyaç duyuyor. Bu kesimlerin oyunu alabilmek ise öncelikle HDP’nin Erdoğan karşıtlığında konumlanabilmesine bağlı.

Demirtaş‘ın “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı işte bu nedenle.

TGB EYLEMİ, TÜRKİYE EYLEMİNİN HABERCİSİDİR

AKP Hükümeti bir yandan “Atatürküz bir Çanakkale” destanı yazmaya çalışıyor, bir yandan da Valilik emirleri ile halksız törenler düzenlemeye kalkıyor!

Mustafa Kemal‘in askerleri, yani Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ve Türkiye Liseliler Birliği (TLB) üyeleri, dün, bu iki girişime de tokat gibi yanıt verdi!

Eylemi tüm ayrıntıları ile dün Ulusal Kanal‘da izlediniz, bugün de Aydınlık‘ın sayfalarında okuyorsunuz. Ben sadece şu notu düşmek için değindim: TGB’nin her büyük eylemi, “kısa Türkiye tarihinde” önemli bir düzlük öncesinin virajıdır!

Örneğin 19 Mayıs 2012, 2013 Haziran’ının habercisiydi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mart 2015

Yorum bırakın

Eğit-Donat uygulanıyor!

Ülkemizi hâlâ hukuk devleti sanıyor olmalıyız ki, masanın üzerindeki evrakın durumuna bakarak ısrarla Eğit-Donat’ın başlamadığını, tıkandığını, çıkmazda olduğunu, ertelendiğini söyleyip duruyoruz!

Oysa AKP Hükümeti daha ABD’yle anlaşma imzalamadan Eğit-Donat’ı uygulamaya başladı bile! Hem de çoktan!

Bir kez daha bu köşeden anımsatalım:

YILMAZ: 1500 PEŞMERGE EĞİTTİK

Başbakan Ahmet Davutoğlu 28 Ekim 2014’te BBC‘ye verdiği röportajda bir soru üzerine şunu söyledi: “Eğit ve donat programı çoktan başladı. Hatta Kobani krizinden bile önce başladı ve devam edecek. Eğit ve donat bizim bütünlüklü stratejimizin bir parçasıdır. Tek çözüm yolu bunun hızlanmasıdır. Bunun hızlanmasını istiyoruz.” (bbc.co.uk, 28 Ekim 2014)

Peki Eğit-Donat nerede başladı? Türkiye kimi eğitip donatıyor?

Davutoğlu bu açıklamasından yaklaşık bir ay sonra, 21 Kasım 2014’te Irak’ın kuzeyindeki Diyana Eğitim Merkezi’ni ve Zaho’daki Nerseve Kampı’nı ziyaret etti. TSK kampta Eğit-Donat kapsamında peşmerge eğitiyordu! (hurriyet.com.tr, 22 Kasım 2014)

Genelkurmay kaynaklarının daha sonra bu eğitimlerin Eğit-Donat kapsamında olmadığını söylemesi ise doğru değildi! Nitekim Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz‘ın şu açıklaması Genelkurmay kaynaklarını yalanlıyordu: “Türkiye hem Irak ordusuna hem peşmergeye hem de Sünnilere Eğit-Donat, istihbarat ve lojistik destek vereceğini çok açık şekilde ifade etti. Bu eğitim peşmergeye başladı. Sahaya gittik, gördük, o devam ediyor. Diğerlerine de en kısa zamanda başlayacak.” (amerikaninsesi.com, 11 Mart 2015)

Daha da ötesi, İsmet Yılmaz somut rakam veriyor: “ Türkiye şu ana kadar Eğit-Donat kapsamında 1,500’den fazla peşmerge askerine eğitim verdi.” (Aynı gün Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç de bu rakamı 1,511diye netleştirdi.)

MESELE ÖSO DEĞİL, PEŞMERGE VE PKK

Tüm bu olgulara rağmen hâlâ Eğit-Donat’ın çıkmazda olduğunu, tıkandığını, yapılamadığını savunmak, yararsızdır!

Çünkü Eğit-Donat sadece ÖSO’nun eğitilip donatılması meselesi değildir, hatta bu esasın yanında önemsiz bir ayrıntıdır. ABD açısından asıl önemlisi peşmergenin, PYD’nin ve PKK’nin eğitilip-donatılması konusudur.

Şundan: ABD’nin IŞİD stratejisinin esası, IŞİD’den boşaltılacak alanlarda Irak’ta Barzani‘yi, Suriye’de de PKK-PYD’yi hakim hale getirmektir. IŞİD stratejisine dayanak olan ünlü CAP raporunda da önemle vurgulandığı üzere, ABD için esas hedef PKK’yi bölgede başat güç haline getirmektir.

Ne için? Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan Kürt Koridoru’nu inşa edebilmek için.

TSK’YE MİLLET DESTEĞİ SAĞLAMA GÖREVİ

Bu esası görmeyip, kafayı Kırşehir ya da Kırıkkale civarında ÖSO’ya verilecek eğitimin pratikte başlayıp başlamadığına takmanın Türkiye’ye bir yararı yoktur. (Öte yandan buradaki gecikme de, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey‘in önceki gün Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde işaret ettiği gibi, ABD’nin kendi yasal ihtiyacından kaynaklanmaktadır.)

Tersine bu noktaya,ÖSO’Ya verilecek eğitimin başlayıp başlamadığına takılmak, ABD planının uygulandığını, Türkiye’nin de tıpkı 20 yıl önce Irak’ta olduğu gibi Kürdistan’ın mimarı yapıldığı gerçeğini perdeler!

TSK eğitecek ama donatmayacak, donatımı AKP hükümeti yapacak” diye bilgi veren kaynakların söyledikleri hem doğru değildir, hem de nasıl bir girdaba düştüklerini göstermektedir. Donatımı AKP Hükümeti nereden yapacak? AKP Genel Merkezi’nin çatısında askeri teçhizat mı var?

Tersine direnen kuvvetlere yardımcı olmak, girdikleri bu girdaptan çıkmalarını sağlamak ve arkalarına milletin desteğini sağlayabilmek için önce gerçeğin fotoğrafını iyi çekmeliyiz. Bardağın sadece dolu kısmına değil, boş kısmına da bakmalıyız. Aksi halde “nasılsa direniliyor, merak etmeyelim” ruh halini beslemiş oluruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mart 2015

 

Yorum bırakın

Erdoğan’ın ‘kanlı mı, kansız mı’ tehdidi

Kabataş yalanı konusundaki “arsız” ısrarlar ile Erdoğan‘ın “400 vekil verin, bu iş huzur içinde çözülsün” mesajı arasında tehlikeli bir bağ var.

Erdoğan, ustasının “kanlı mı olacak, kansız mı” sözünü çağrıştıran bu mesajla, “yeni anayasa ve başkanlık” için her yolu mübah gördüğünü ilan etmektedir.

TACİZ YOK, KIŞKIRTMA VAR

Kabataş yalanı neydi? Yalan olmasının ötesinde, başbakanlık katından yapılan “halkı birbirine karşı kışkırtma” hamlesiydi. Muhafazakarlar, “türbanlı bacılarını döven, üstüne işeyen, üstü çıplak, deri pantolonlu” laiklere karşı açık açık kışkırtılmıştı!

O gün bir sonuç alamadılar, çünkü bu ülkenin insanlarının büyük çoğunluğunu bu yalana inandıramadılar. Ama “görüntüyü izledim, çok kötüydü” diyen yandaş gazeteciler ile “görüntü elimizde, bu cuma yayınlayacağız” diyen AKP yöneticileri, tarihe kirli bir özgeçmiş bırakmış oldular.

Haftalar, aylar geçti ve o görüntüler hiç ortaya çıkmadı. Tersine, gelinin tacizin t’sine bile uğramadığını gösteren kayıtlar bulundu.

’52 SANİYELİK’ PALAVRA

Konu şimdi yeniden gündeme geldi. Anlaşılan 7 Haziran anketleri iyi değil ve Erdoğan‘ın türban üzerinden siyaset yapmaya, toplumu kutuplaştırarak partisinin oylarını tahkim etmeye ihtiyacı var!

13 kişilik “diliniz KABA, vicdannız TAŞ” müsameresinin nedeni, Erdoğan‘ın bu ihtiyacıdır. Sadece bu mu? “MOBESE kayıtları yok”, “paralel polisler kameraları kapattı” gibi Ergenekon tertibinden kalma algı operasyonu yalanlarına başvurdular.

Oysa sırf Erdoğan‘a malzeme sağlayabilmek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü kendini bu işe adamış, onlarca kameradan elde edilen binlerce dakikalık görüntüleri izlemiş, onlarca bölge esnafıyla konuşmuş ama tacizin t’sine rastlamamıştı.

Bu raporlar ortaya çıkınca ne mi yaptlar? “52 saniyelik taciz kanıtı” diye iki fotoğrafı yan yana koyup manşet yaptılar: 52 saniye önce kalabalık bir grup gelinin olduğu kaldırımda, gelinin olduğu yöne doğru yürüyordu ve 52 saniye sonra kalabalık bir grup gelinin olduğu kaldırımda, gelinin bulunduğu noktayı geçmiş olarak yürüyordu.

Taciz? Yine yoktu. Yapa yapa “yine FOTO, yine ŞOP” yapmışlardı!

Bugünün Kabataş yalancıları, dünün de “Arınç’a suikast” yalancılarıydı… O gün de “subay yakalanınca suikast krokisini ağzına attı” dediler, “ağzından çıkarılan kroki Arınç’ın evi” dediler…

Ne oldu peki? O yalan da çöktü: 6 yıl sonra, “Arınç’ın evi” denilen kroki “bilgisayar tamircisinin adresi” çıktı! Oysa bunun yalan olduğu ilk andan beri biliniyordu. Krokideki adresin Arınç‘ın evine mi, yoksa askerlerin ifadelerinde belirttiği gibi bilgisayar tamircisinin dükkanına mı ait olduğu hemen anlaşılamaz mıydı?

KİRDEN ARINMA TAKVİMİ: 7 HAZİRAN

Gelelim en başta kurduğumuz tehlikeli bağa. Normalde bir devlet adamı, varsa bile böyle bir taciz, bunun halkı karşıya getirmemesi için önlem alırdı. Erdoğan ise bırakın önlemi, tersine bir yalan üzerinden siyaset inşa ediyor!

Bu kadar açık bir yalanı savunan birinin “400 vekil verin, bu iş huzur içinde çözülsün” mesajı, sıradan bir mesaj değildir ve öncelikle tehdittir! Kara ajandadaki hedefler ve görevler için daha nelere bile başvurabileceklerinin ifadesidir!

Hep söyledik: Ergenekon tertipleri salt bir F Tipi operasyon değildi, birlikte yaptılar ve sonuçlarından asıl kendileri yararlandı. Daha önce çıkardıkları MİT Kanunu ve bugün çıkarmaya çalıştıları İç Güvenlik Paketi’ne bakılırsa, yöntemde kendilerini de aşmaktadırlar!

Dinlemeyi yargı kararına bile gerek bırakmayan bu yeni düzenlemeyle, Ergenekon tertiplerini bile yaya bırakırlar! El koydukları ama “yokettiklerini” açıklamadıkları kasetler ve montajlanmış tapeler, zaten kullanılmayı beklemektedir!

Ve Kabataş yalanı, her yola başvurabileceklerini göstermektedir. Çünkü 400 vekil hayaldir ve güç kaybetmektedirler!

7 Haziran o nedenle, Kabataş yalanı türü kirlerden arınmanın takvimi ve fırsatıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mart 2015

Yorum bırakın

Fidan Erdoğan’a rağmen aday olamadı

MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın istifa edip AKP’den milletvekili aday adayı olmasını, biz de bu köşede “Erdoğan’dan onaylı” diye yorumlamıştık. Çünkü Fidan çok özel bir isimdi ve Erdoğan‘ın da özellikle belirttiği gibi onun sır küpüydü. O nedenle vurguladık: Fidan Erdoğan‘a rağmen aday olamaz, olduğuna göre Erdoğan‘dan onaylıdır.

Fakat Erdoğan Fidan‘ın adaylığına karşı çıktığını açıkladı ve biz de yanılmış olduk. Sadece biz mi, AKP’nin medyadaki sözcüleri de yanıldı. Fidan‘ın adaylığını kutlayanlar, Erdoğan‘ın karşı çıktığı anlaşılınca kutlama mesajlarını geri çektiler!

Ancak en sonunda Fidan milletvekili aday adaylığından vazgeçti ve tezimizin “Fidan Erdoğan’a rağmen aday olamaz” kısmı geçerlilik kazanmış oldu.

VAATLE KANDIRILAN MİT’İ NASIL YÖNETİR?

Meselenin bu yönüne dikkat çekmemiz şundandır: Fidan’ın adaylığı konusu başbakanlık ile saray arasında bir çarpışmaya dönüşmüştür ama sorun Erdoğan ile Davutoğlu’nun “anlaşmasıyla” değil, Erdoğan ile Fidan’ın Medine’de gizli buluşmasıyla aşılmıştır!

Bu, bundan sonraki süreci analiz edebilmek bakımından önemlidir.

Tabii şu sorularla birlikte…

Erdoğan Fidan‘ın adaylığına karşı çıkarken çok önemli bir şey söylemişti: “Fidan’a belki bazı vaatler var.

O zaman pek üzerinde durulmadı ama Erdoğan‘ın bu cümleyi laf olsun diye kurmadığını varsayarak artık şu soruyu sormalıyız: Fidan‘a kim, ne vaatlerde bulundu da, Fidan Erdoğan‘a rağmen milletvekili olmaya kalktı? Koskoca MİT Müsteşarı hangi vaatlere kanmış olabilir?

Ve Fidan yeniden MİT Müsteşarı olarak görevlendirildiğine göre, şunu da eklemeliyiz: Vaatlerle kandırılabilen birinin MİT’i yönetmesine nasıl izin verilir?

SIR KÜPLÜK İŞLER

Öte yandan MİT Müsteşarlığı’na yeni bir isim belirlenemediği için başbakan ile cumhurbaşkanının anlaştığı ve Fidan‘ın bu nedenle adaylığını geri çektiği belirtiliyor.

Bu durumda da şu soruyu sormalıyız: Koca memlekette Fidan dışında bu kurumu yönetecek tek bir kişi yok mu? Fidan bunca yıldır kurumu yönetebilecek birini içeride yetiştirmeyi becerememiş midir? Şahıslara mecbur kurum, kurum mudur?

İşte meselenin bam teli burasıdır ve Fidan‘ın“sır küpü” olmasıyla ilgilidir!

Evet, Fidan istihbarat kurumunun başı değil, gerçekte Erdoğan’ın “özel işler memuru” olduğu için bu tablo yaşanmıştır. Sır niteliği taşıyan işlere devam edilecekse, MİT’in başında Fidan olmalıdır, herhangi biri değil!

DEVLETİN İFLAS TABLOSU

Aslında olay neresinden tutarsanız tutun, tam bir rezalettir ve devleti devlet olmaktan ne derece çıkardıklarını göstermektedir:

MİT Müsteşarı istifa edip iktidar partisinden milletvekili aday adayı oluyor, hatta ön seçimlere girip ilk sırayı kazanıyor. Cumhurbaşkanı itiraz ediyor, başbakan itirazı dinlemiyor. Cumhurbaşkanı “atanacak yeni müsteşarı onaylamam” mesajı veriyor. MİT müsteşarlığı vekaleten yönetiliyor. Sonra cumhurbaşkanı ile MİT Müsteşarı yurtdışında buluşuyor ve MİT Müsteşarı dönüşte “adaylıktan çekildim” diyor!

MİT Müsteşarı’ndan boşalan koltuğa da yine eski MİT Müsteşarı atanıyor!

Bu tablo, herşeyden önemlisi bir iflasın tablosudur!

FİDAN OLAYININ SONUÇLARI

Bu tabloyu değiştirmek isteyenler için ise elde şu sonuçlar vardır:

1) Erdoğan Fidan‘ın adaylığını engelleyerek hâlâ esas belirleyici kuvvet olduğunu göstermiştir.

2) Erdoğan‘ın üstünün çizildiği, Erdoğansız AKP seçeneğinin hayata geçirileceği iddiaları doğru değildir.

3) Ancak Davutoğlu-Arınç-Babacan cephesi ile Erdoğan arasındaki sorunlar ve mücadele sürmektedir. Erdoğan esas belirleyen de olsa, artık herşeyi belirleyememektedir.

4) Bu tabloya bel bağlamadan fakat bu tablodan yararlanarak Erdoğan‘ın yeni anayasa ve başkanlık sistemi hamlesini önlemek mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2015

Yorum bırakın

Aydınlıkçıların süvarisi: Mahmut Şen

Hani bilimsel bir kanun vardır ya, “madde boşluk kabul etmez” diye… İşte Mahmut Şen bu kanundaki maddenin cisimleşmiş ve Aydınlıkçı olmuş halidir.

Nerede bir boşluk görse, oraya koşar, o işi omuzlar, sırtlar…

O işe koşarken de hiç “acaba yapabilir miyim” diye düşünmez, tereddüt etmez, “yapabilediğim kadarı,hiç yapılmamasından daha iyidir” der ve o boşluğu doldurur, o işi yapar!

İşte bu özellik “yeni insanın” ilk filizine bir örnektir… Mahmut Şen yeni insanın ilk filizlerindendi ve geleceğin fidanlarının öncüsüydü…

SUNUCU YOKSA MAHMUT VAR!

Bu özelliğin nasıl bir erdem olduğunu anlatabilmek için anlatmalıyım: Ulusal Kanal’ı kurduğumuz zamanlardı. Gece binada güvenlikçiydim Mahmut‘la birlikte ve aynı zamanda binada birlikte yaşıyorduk..

Partimizin, gazetemizin, televizyonumuzun olduğu bina, evimizdi, karagahımızdı, kalemizdi…

Sabahları da saat 07.00-09.00 arasında gazeteleri sunma programı yapıyordum. Bir gün gazeteleri sunduktan sonra anahtarını alıp partimizin emekçilerinden Şinasi Gökçe‘ye gittim; duş alacak, iki parça da çamaşır yıkayıp televizyona dönecektim.

Çamaşırları beklerken, duşun da rehavetiyle uyumuşum. Kalktığımda üç saat geçmişti. Hemen toplarlanıp televizyona koştum.

Binaya girdiğim anda herkes nerede kaldığımı sordu. Meğer ben üç saat değil, aslında 27 saat uyumuşum!

Şinasi Gökçe ve ev arkadaşları gece gelip eve girememiş, Yayın Koordinatörümüz Işık Soner Perinçek öyle çok çaldırmış ki, telefonumun şarjı bitmiş…

Fakat asıl bombayı Genel Yayın Yönetmenimiz Ferit İlsever‘in yanına çıkınca öğrendim. Meğer ben gelemeyince, ekranda boşluk olmasın diye Mahmut Şen gazeteleri alıp stüdyoya girmiş ve programı sunmuş!

SÖZLÜĞÜNDE ‘YAPILAMAZ’ YOKTU

Bakınız, bu sıradan bir olay değildir ve ancak o yukarıda anlatmaya çalıştığımız yeni insan tipinin ilk filizlerine ait bir erdem örneğidir, sorumluluk bilincidir.

Çünkü Mahmut Şen programcı değildir, sunucu değildir, televizyona hiç çıkmamıştır ama boşluğu görünce tüm bunları hiçe sayıp ekrana çıkabilmiştir!

Hiçbir televizyonunda yaşanamayacak böyle bir olayı anlayabilmek kolay değildir. Mahmut Şen, yeni insan tipinin o ilk filizi olarak, “yapabilir miyim” diye hiç düşünmemiş ve ekranın boş kalmasındansa, yapmaya başlamın ve yapılabildiği kadarını yapmanın o büyük davranış biçimini sergilemiştir bize…

Sözlüğünde “yapılamaz” kelimesi bulunmayan örnek devrimciydi!

EMEKÇİ DAMARIMIZDI

Bu öyle bir örnektir ki, Aydınlıkçıların kaptanı olan Ferit ağabey Mahmut Şen‘in bu davranışını her Ulusal Kanal Gönüllüleri yemeğinde, her Ulusal Kanal kuruluş yıldönümü töreninde anlatır… Anlayabilelim diye döne döne anlatır…

Mahmut Şen‘i Aydınlık’ın, Ulusal Kanal’ın ve Vatan Partisi’nin önünden dün uğurlarken de, Ferit ağabey işte bu örneği anlattı…

Çünkü bu örnek, bizim ışığımızdır; partimizin emekçi damarının kuvvetine işaret etmektedir, nereden nereye geldiğimizi göstermektedir.

Ve daha önemlisi kurulmakta olan yarınların habercisidir!

GÜLE GÜLE CAN ARKADAŞIM

Mahmut Şen sıradan bir insan değildi, sıradışıydı…

Zalime karşı hançer olurdu, mazluma karşı gül yaprağı…

Ezene karşı dik dururdu, cesaretle ayağa kalkardı, mert ve yiğitçe karşı çıkardı ama ezilenin gözyaşına mendil olurdu…

Aydınlıkçıların süvarisiydi, Partimizin fedaisiydi…

O güzel Aydınlıkçı, dün o güzel atına binip gitti…

Güle güle can kardeşim, güle güle can arkadaşım…

Güle güle yoldaşım…

Anıların mücadelemize ışık tutacak…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mart 2015

 

Yorum bırakın

Ya Gül asıl Erdoğan’ın silahıysa?

Abdullah Gül‘ün adaylığının istenip istenmediği, en az Hakan Fidan olayı kadar karışıktır.

Hakim görüş şu: AKP’de, Davutoğlu yönetiminde büyük bir Erdoğan rahatsızlığı var ve bu ekip Gül‘ün milletvekili adaylığını savunarak Erdoğan‘a karşı cephe kuruyor.

Peki öyle mi? İnceleyelim.

AKP’DE ERDOĞAN RAHATSIZLIĞI

Konuyu aydınlatabilmek için önce AKP’de gerçekten bir Erdoğan rahatsızlığı var mı, yok mu, ona bakalım.

Evet, AKP’de bir Erdoğan rahatsızlığı olduğu görülüyor. Davutoğlu, Arınç, Babacan başta olmak üzere kimi AKP’liler bu rahatsızlığı açık açık ifade etti. Hatta daha önce de bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, olay bir rahatsızlığı da aşmış ve “faiz, yolsuzluk, dış politika ve başkanlık sistemi” ana başlıkları altında yaşanan bir çarpışmaya dönmüş durumda.

Meselenin temelinde ise şu var: 7 Haziran’dan sonra Türkiye’yi kim yönetecek? Ya başbakan cumhurbaşkanını başkan yapıp kendisini ortadan kaldıracak, ya da başbakan Türkiye’yi yönetebilmek için cumhurbaşkanıyla çarpışacak ve ona başkanlık yolu açmayacak.

Kuşkusuz bu iki seçenek, AKP’nin yine tek başına iktidar olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak 7 Haziran için daha şimdiden farklı seçenekler de belirmiştir! Meselenin bu yanını şimdilik bir kenarda tutuyoruz.

ERDOĞAN ESKİ CEPHESİNE Mİ YÖNELİYOR?

Peki AKP’de bir Erdoğan rahatsızlığı olduğuna göre, rahatsızlar Gül‘ü de sahneye sürerek Erdoğan‘a karşı bir cephe mi kuruyor? Yukarıda da belirttiğimiz gibi hakim görüş bu.

Peki meselenin başka bir yönü olabilir mi?

Yani ya Gül’ü sahaya süren aslında Erdoğan’ın ta kendisiyse? Ya Erdoğan Gül’ü sahaya sürerek yörüngesinden çıkma işaretleri veren hükümete ciddi bir uyarıda bulunuyorsa? İşte dayanaklarımız:

1) Erdoğan ile Gül, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak 7 yıl çalıştı. Ancak o 7 yılda DavutoğluErdoğan ikilisinin ilk altı ayına sığacak kadar sorun yaşanmadı! (Elbette bu durum sadece öznel değil, nesnel nedenlerin de sonucudur.)

Kuşkusuz sorunlar vardı, kuşkusuz Hayrinisa Gül‘ün üzerinden yaşananlara tepki de gösterilmişti ama bugünkü ağırlıkta sorunlar değildi. Üstelik Gül, sorunlar karşısında geri adım atıyor ve Erdoğan ile uzlaşıyordu; şimdiki hükümet gibi Erdoğan‘a rağmen bildiğini okumuyordu!

2) Arınç “TBMM başkanı olsun” diyerek acaba Gül‘e destek mi veriyor, yoksa Gül‘ün olası başbakanlığına şimdiden karşı mı çıkmış oluyor?

3) Erdoğan son derece pragmatist biridir ve mevcut tabloya bakarak çok rahat eski ittifaklarına yönelecek esnekliktedir. (Gül örneğinde olduğu gibi.)

4) Erdoğan, kendisini oyun dışına çıkaracak gelişmelere karşı, çok rahat büyük tavizler vererek eski cepheleri tahkim edebilecek kabiliyettedir. (ABD’ye taviz, IŞİD stratejisine uyum ve Washington’un yeniden çizdiği İran karşıtı Ankara-Riyad eksenine eklemlenme gibi.)

Dahası Erdoğan tehlikenin büyüklüğüne göre daha da ileri gidebilir ve başka eski ittifakları da bazı tavizlerle yeniden onarmayı seçebilir!

ÇIKIŞ YOLU SARMALIN DIŞINDA

Hakim görüşe karşı bu bakışı şu nedenle ortaya koyuyoruz: AKP içindeki çelişmelerden ve Erdoğan‘sız çözüm arayışlarından yararlanmak yerine bu çelişmeye bel bağlamak ve buraya yığınak yapmak Türkiye’ye bir çıkış yolu açmıyor. Hatta bu çabalar, zaman zaman CHP örneğinde olduğu gibi, çabalayanları Atlantik’in Türkiye şubesi adaylığına götürüyor.

Bu oy desteğini sürdürdüğü müddetçe Washington Erdoğan‘ın üstünü çizmez, ondan yararlanmaya bakar. Nitekim ABD’ye taviz verebilme konusunda kimse Erdoğan‘la yarışamaz.

Dolayısıyla çıkışı bu sarmalın içinde değil, dışında aramalıyız. Üstelik AKP güç kaybettiği ve ikili bir yapı göstermeye başladığı için şartlar çok daha uygundur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2015

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın