ŞAŞIRMA!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 04/01/2011
Gün boyu gelen telefonlara şaşırdım! Çünkü herkes şaşkın, Hizbullah üyeleri serbest bırakılıyor diye…
ERGENEKON İÇERİ, HİZBULLAH DIŞARI
Şaşırmadım. Ergenekon’un içeride olduğu bir ülkede, Hizbullah elbette dışarıda kalır. Geç bile kalındı. Hizbullah’ı Türkiye’ye ilk duyuran dergi olan 2000’e Doğru dergisinin başındaki isim, Doğu Perinçek Ergenekon’dan içeride… Hizbullah elbette dışarıda olacak!
Hizbullah’ın “Çevik Kuvvet Merkezi’nde eğitildiğini” haber yapan değerli meslektaşım, 2000’e Doğru Dergisi Diyarbakır Temsilcisi Halit Güngen, haberi yazdıktan iki gün sonra, 21 yaşında öldürüldü!
Hizbullah’ın liderinin Hüseyin Velioğlu olduğunu ilk yazan, resmini ilk basan 2000’e Doğru’nun yöneticileri şimdi Ergenekon’dan içeride.. Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Hacı İnan bugün serbest! Şaşırmadım.
Hizbullah’ın CIA denetimindeki bir kontgerilla örgütü olduğunu, Gladio yapılanması olduğunu ortaya koyan 2000’e Doğru Dergisi yöneticileri Ergenekon’dan içeride… Hizbullah’ın İran örgütü olduğu yalanına sarılarak Türkiye-İran düşmanlığı yapanlar bugün en yüksek makamlarda; üstelik yeni konumları gereği “perdenin önünde” İrancılık yapıyorlar…
Hizbullah’ı dışarı salıveren düzenlemenin sahibi hükümetin başı, gelen tepkiler üzerine açıklama yapıyor; kararı “yargının tasarrufu” sayıyor… Şaşırmadım! O “değiştim” demeden değiştiğini iddia edenlere de şaşırmamıştım.
ASKERLİK “EN ALTTAKİLERİN İŞİ”
Askerlerin tasfiyesi sürüyor. MGK’de uygulanan taktik, şimdi YAŞ için hazırlanıyor… Bu arada, milletle ordusunu karşı karşıya getirecek projeler de hız kazandı. Polis akademisi mezunları artık “üç hafta” askerlik yapacak! Doktorlar da ayrıcalık istiyor… Sonra diğer meslekler gelecek… Askerlik “en alttakinin işi” olacak neticede… Şaşırmıyorum.
Aklıma Çanakkale geliyor… Tıbbiyeliler… Hepsi Çanakkale’de şehit olan tıbbiyeliler ve iki yıl mezun veremeyen Tıbbiye…
İktidarın bir başka tasarısı da sırada bekliyor. 50 bin sözleşmeli er tasarısı… Asker’in yerini Sözleşmeli Er alacak… Dedim ya “en alttakilerin işi” olacak diye askerlik… Eş zamanlı bir başka kanun teklifi de hazırlamışlar zaten; 10 bin avro karşılığı yeni dövizli askerlik yasası… Şaşırmadım.
Evet şaşırmadım; her darbeye alkış tutanların şimdi sözde darbe karşıtlığı diye TSK’ya savaş açmalarına şaşırmadığım gibi… Darbenin zindanlara attığı isimlerin, şimdi darbeci diye Ergenekon’dan içeri alınmalarına şaşırmadığım gibi…
AŞİRET HUKUKU VE TOPRAK REFORMU
Iğdır’lı Zelal, Fırat’a âşık olur, çare bulamayıp kaçarlar. Baba şikâyetçi olur, şikâyetini almak için de 20 bin lira ister Fırat’ın ailesinden. Para çok gelir, Fırat’ın ailesi Zelal’i “iade” eder! 15 yaşındaki kardeşi, töre gereği Zelal’i 21 yerinden bıçaklayarak öldürür. Şaşırmadım.
Kişisel tartışmalarda, “tamam, tek bir şartla istediğin her şeyi kabul ediyorum, ama sen de benim şartımı, bir tek toprak reformunu kabul et” dediğimde, kocaman bir “hayır” yapıştıran Kürtçüler geldi aklıma… Kürt’ün sorunuyla ilgilenmeyen “Kürt Sorunu”cuları” geldi aklıma; sonra toprak reformuna karşı olan ırkçı Turancılar geldi…
Daha gerilere gittim; CHP’den kopan ve DP’yi kuran dörtler geldi aklıma. Toprak reformuna direnenlerin, büyük toprak sahiplerinin, nasıl emperyalizmle işbirliği yaparak Atatürk devrimlerine karşı çıktığı geldi aklıma…
Belleğim yeniden günümüze geldi; mayınlı arazileri İsrail’e peşkeş çekmeye çalışan iktidarın söylemleri geldi aklıma… Şaşırmadım!
15 yaşındaki kardeşi, ablasını “töre” gereği öldürüyordu güzel ülkemde… Töre yani Aşiret hukuku! Ki “iki dil ilan edilerek” bölgede, zaten Ankara’nın otoritesine başkaldırıldı geçenlerde… Yeni otorite, yeni hukuk demek sonrasında… işte özerklik!
BANKA SOYGUNU VE ENFLASYON
“Kriz teğet geçti” denilen ülkemde, bir başka 15 yaşındaki genç de, İstanbul’da silahla banka soyuyordu… Aynı saatlerde enflasyon rakamları açıklanıyordu. Eksi çıkmıştı enflasyon! Maaş zammı enflasyona bağlanan emekçiler habere üzülüyorlardı.
Şaşırmadım!
Çünkü bu bir sınıf mücadelesidir!
Çünkü bu bir, mafya-tarikat-siyaset rejimi olan Mafyokrasi’ye karşı devrim mücadelesidir!
Siz de şaşırmayın!
Ama alışmayın da..!
Öfkelenin ve hesap sorun!
Geleceğimiz kararmadan…
MEHMET ALİ GÜLLER
ABD-AKP İŞBİRLİĞİ WİKİLEAKS’LE ÇIRILÇIPLAK
Posted by Mehmet Ali Güller in Teori Dergisi Yazıları on 01/01/2011
Mehmet Ali Güller
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi
Teori Dergisi – Ocak 2011
1.ABD BELGELERİNİN SUÇ KANITI DEĞERİ
Belgeler ne anlama geliyor?
ABD Büyükelçiliklerinin ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği ve Wikileaks’in yayımladığı belgeler, AKP ve yandaşlarına göre asla “belge” değil, dedikodudan ibaret! Bu “basit ve çaresiz” tutuma, belgelerde ortaya çıkan iki somut gerçek nedeniyle başvurdular. Birincisi, ABD ile AKP’nin ilişkisi, belgelerde “görev alanla, görev verenin” ilişkisini açıkça sergiliyor. İkincisi de ABD’nin AKP’lilerle ilgili tuttuğu siciller, “savunulacak” gibi değil!
Bu nedenle, belgelerdeki gerçekleri “dedikodu” diye niteleyerek, önemsizleştirmeye çalışıyorlar. Ama, belgelerin ortalığa döktüğü gerçekleri değersizleştirmeye dönük bu ön alma girişimlerini çürüten kanıtlar yine belgelerde bulunmaktadır.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 22 Ocak 2010 tarihinde geçtiği, 10STATE6451 nolu belgede ABD Ankara Büyükelçiliği’nden, “Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddialarıyla ilgili” bilgi talebinde bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı için “bilgi”nin önemi, bu örnekte şöyle vurgulanıyor: “Bu bilgiler, politika yapıcılarını durumdan haberdar etmek amacıyla yapılacak olan analitik üretimde kullanılacak”.
İşte Wikileaks’in yayımladığı ABD belgelerinin içeriklerinin “dedikodu” gibi gerçekliği kuşkulu söylentilerden değil; ABD “politika yapıcılarının analitik üretimde kullanacakları” türden sağlam bilgilerden oluştuğunun kanıtı bu nottur. ABD devleti, politikalarını, bu bilgilerle inşa etmektedir. Küçük büyük hiçbir devlet, politikalarını “dedikodu” ve “söylenti” üzerine kurmaz. ABD gibi dünya hegemonyası peşindeki bir süper devlet hiç kurmaz. Kendisine yalan söylemeyeceği gibi, kendisini dedikodu gibi şeylerle de oyalamaz.
Wikileaks belgeleri değil, ABD belgeleri!
Wikileaks’in yayımladığı belgeler, ABD’nin iç yazışma belgeleridir. Diplomatlar, gördüklerini, duyduklarını, konuşulanları, bilgiyi, kısacası tüm istihbaratı, üzerine yorum katmadan, en saf haliyle, politika üretsin diye ABD Dışişleri Bakanlığı’na yollamaktadır.
Üstelik bu bilgiler, gizli olduğundan ve kamuoyu baskısı oluşmayacağından, en çıplak haldedirler; dolayısıyla bilgiyi bozma, eğme-bükme, karartma durumlarına pek rastlanmaz. Çünkü temel prensip, diplomatın, devletini “doğru bilgilendirmesidir”!
Dolayısıyla, belgeleri küçümsemeye ve kullanılmasını engellemeye yönelik olarak savunulan, “wikileaks sızıntısı”, “wikileaks belgeleri” gibi ifadeler doğru değildir; belgeler, ABD belgesidir!
Bu belgeler geçmişte de sızmıştı ya da sızdırılmıştı. Üstelik nicelik olarak çok az sayıdaki bu belgeler büyük gündemler yaratmış ve hâlâ çok satan kitaplara malzeme olmuştu.
Elektronik haberleşme ve internetin hayatımıza girdiği yeni dönem ise kuşkusuz bu tür sızıntıları nicelik bakımından da arttırmıştır, daha da artıracaktır. Üstelik ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, şu anda yayımlanmakta olan yüzbinlerce belgeyi, tek bir küçük kartta saklaması ve binlerce kişinin erişimine açık bırakması, sızıntıyı zaten kaçınılmaz kılmaktaydı.
Wikileaks ve komplo teorileri
Wikileaks’in daha önce yayımladığı belgeler bu kadar gürültü koparmamıştı. Wikileaks, ABD’nin 400 bin Irak belgesini yayımladığında; dünya ve Türkiye, ABD’nin yaptığı işkencelerden, PKK’yı “özgürlük savaşçıları” olarak tanımlamalarına kadar pek çok “belgeli” gerçekle yüzleşmişti. Keza, Wikileaks’in, ABD’nin 92 bin Afganistan belgesini yayımlaması da, en hafifinden Amerikan halkının gözünde bu savaşın meşruiyetini tartışma noktasına getirmişti.
Ama Wikileaks’in bu son belge ifşaatı, Türkiye’de büyük telaş yaratı ve komplo teorileri üretilmesine neden oldu.
Bu komplo teorilerinin başlıcaları şunlardı:
a-Belgeleri İsrail sızdırdı
Bu teori, en başta AKP hükümetinin sarıldığı bir komplo teorisiydi. Geleneksel sağın yerleşik bu komplo teorisi, siyaseten değişik evrelerde bir sübap gibi kullanılmaktadır. Bu teorinin milli kesimler içinde taraftarı bulunması da bu gelenek nedeniyledir. Bu teoriye göre, dünyada olan biten her şeyin müsebbibi Yahudilerdir. ABD’yi de Yahudi lobisi yönetmektedir. Dahası, ABD’yi savaşlara, kötülüklere Yahudi lobisi yöneltmektedir. Bu teorinin hemen her versiyonunun teorik sonucu, ABD’yi “masumiyet sandalyesi”ne oturtmaktadır.
Bu komplonun sahipleri, iddialarını “Açıklanan belgelerden bir tek İsrail zarar görmedi” tezine dayandırmaktadırlar. Belgelerin henüz binde biri bile açıklanmamışken böyle bir saptama yapmak ne kadar bilimselse, örneğin Papua Yeni Gine’nin de bu belgelerden zarar görmediğini saptamak, o kadar bilimseldir!
Bu komplonun sahipleri, iddialarını, İsrail’de çıkan ve Türkiye’nin iki uçak gönderdiği yangını bile, Yahudilerin, Wikileaks belgelerini kendilerinin sızdırdığını perdelemek üzere çıkardığını yazacak noktaya vardırmışlardır!
b-Belgeleri İngiltere sızdırdı
Bu teori, emperyalist devlet aygıtı kavramını bulanıklaştırmak ve ABD’yi yine “masumiyet sandalyesi”ne oturtmak için üretilen ve milli kesimlere bulaştırılan bir teoridir. Teorinin pek çok versiyonu mevcuttur. Dünyayı aslında İngiltere’nin yönettiği, yüzyıl önceki hedeflerini gerçekleştirmek ve Ortadoğu’yu ele geçirmek için ABD’yi kullandığı, İngiliz Kraliyet ailesinin zaten 400 yıl önce kıtaya özel aileler göndererek bu işi en başından planladığı, bu ailelerin ABD devletinde köşeleri kaptığı, listesinin de İngiltere Kraliyet Sarayı’nda gizlice muhafaza edildiği, yazılıp çizilmektedir.
c-Belgeleri ABD bilerek sızdırdı
Kuşkusuz belgelerin Wikileaks’e sızması noktasında, ABD kaynaklı bir durum olasıdır ve hatta vardır. Bu kaynaklık etme durumu, ABD’yi yöneten kesimlerden, sermaye gruplarından biri de olabilir, belgelere erişim olanağına sahip kişi ya da kişiler de.
Gerçeğin bu yüzünden hareketle, ABD’yi her şeye muktedir olmakla yücelten, ABD Irak’ta yenildiğinde de, Afganistan’da yenildiğinde de bunun ABD planı olduğunu savunabilen, kriz çıktığında da krizi ABD’nin bilerek yarattığını savunabilen anlayışlar, komplo teorisidir. Bu teorinin savunucuları, “ABD çökse bile, altından Atlantis çıkacak” diyecek noktaya kadar körleş(tiril)mişlerdir.
d-Belgeleri ABD, Türkiye ve RTE’ye şantaj için sızdırdı
Buna göre de ABD, Türkiye ve Azerbaycan’ın arasını bozmak için ya da Türkiye ile İran’ın arasını bozmak için ve hatta Tayyip Erdoğan’a şantaj yapmak için bu belgeleri sızdırdı!
ABD’nin Erdoğan’a şantaj yapmak için, dünya çapında bir organizasyona ihtiyacı mı vardır? Erdoğan’a şantaj yapmak isteyen ABD, buna göre önce Julian Assange’ı ve arkadaşlarını organize etti, onlara 2006 yılında internet sitesi kurdurttu, durum çakılmasın diye, periyodik olarak ABD’yi zorda bırakan önce Irak, sonra Afganistan belgelerini yayımlattı. Ve ardından da Erdoğan’a şantaj yapmak üzere bu son belgeleri yayımlattı. Üstelik, yine durum çakılmasın diye belgelerde, Rusya’dan başlayarak Fransa’ya kadar pek çok ülkenin sırları da deşifre edildi; hem de bu ülkelerin ABD’yle ilişkisi bozulması pahasına!
Erdoğan’a nesnel olarak kudret atfeden bu teorinin en ufak bir mantığı olmamakla birlikte, maalesef savunucuları vardır. Oysa ortaya çıkan belgeler incelendiğinde görülecektir ki, ABD zaten sekiz yıldır AKP’ye ve Erdoğan’a her türlü şantajı yapmıştır!
Bu belgelerden hareketle, gerçeğe gözünü kapatıp, Erdoğan, Gül ve Davutoğlu övgüleri bulanları, kategori dışı tutuyoruz elbette. Bir AKP’linin ABD’liye yaptığı ve yazışmalara giren Erdoğan övgülerinden, ABD’nin Erdoğan övgüsü sonucunu çıkaran zihniyet, artık Teori Dergisi’nin değil, tıbbın konusudur. Keza, belgeleri “Ergenekon işi” olarak yorumlayanları da bu kategoride değerlendiriyoruz…
e- Liberallerin “AKP Amerikancı değilmiş!” yalanı
Komplo teorisi standardında olmasa da, bir de, ABD belgelerindeki bazı değerlendirmelerden hareketle, “Ulusalcı tezler çöktü, AKP’nin Amerikancı olmadığı ortaya çıktı” şeklinde savunma yapanlar kategorisi vardır. Bu kategorinin sahipleri, AKP’ye sürekli destek veren liberal kesimlerdir.
Bu kesimler, özellikle “Davutoğlu hakkında olumsuz ifadeler olmasından” hareketle iddialarını savunmaktadırlar. Ancak hemen söyleyelim ki, Davutoğlu hakkındaki en olumsuz ifadeler, aslında yine AKP’li bakanların ağzından ABD belgesine giren ifadelerdir. (Örneğin, 04ANKARA7211 nolu ve 30 Aralık 2004 tarihli belgede, Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Davutoğlu’nu “aşırı tehlikeli” olarak tanımlandığı yazılmaktadır.)
Davutoğlu’nun durumunu açıklayan en önemli olgu, kuşkusuz onun “ABD’yle altın bir işbirliği dönemi” tarifi yaptıktan 40 gün sonra Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturmasıdır. Yürütmeye çalıştığı Neo-Osmanlıcı çizgi de, “Türkiye yeni küresel düzene, çevresinde alt bölgesel düzenler kurarak katkıda bulunacak” şeklinde Washington’a verdiği sözle doğrudan ilgilidir.
Liberal çevrelerin her şeye rağmen, “AKP’yi ABD’ye karşı gibi göstermeye çalıştığı olumsuz ifadeler” toplamda, görev alanla görev verenin ilişkisi dışında değildir! Alternatifsizlik ve “sandık başarıları”, AKP’yi zaman zaman, ABD’ye karşı, siyasi geleneğinde de var olan “at pazarlığı” yapma noktasına götürmüştür. Durum bundan ibarettir.
Belgeler, ABD’nin yenilmesinden kaynaklanmaktadır!
Yukarıda da belirttiğimiz gibi “Kuşkusuz belgelerin Wikileaks’e sızması noktasında, ABD kaynaklı bir durum olasıdır ve hatta vardır. Bu kaynaklık etme durumu, ABD’yi yöneten kesimlerden, sermaye gruplarından biri de olabilir, belgelere erişim olanağına sahip kişi ya da kişiler de”. Üstelik bu durumun maddi zemini de vardır. O zemin, ABD’nin siyaseten de ekonomik olarak da, askeri olarak da tepetaklak yuvarlanıyor olmasıdır. ABD emperyalizmi, bu gidişe çareler aramaktadır.
Ancak buradan hareketle işi gücü bırakıp, dahası belgelerin içeriğini de bırakıp, “belgelerin Wikileaks’e neden ve nasıl sızdırıldığı, Wikileaks’in bu belgeleri neden ve kimin için kullandığı” sorularının peşine düşmek, siyaset değildir!
Kuşkusuz, belgelerin nasıl ele geçirildiği ve neden yayımlandığı önemlidir. Ancak bu sorunun peşine takılmak, dahası saplanmak, belgeleri işlemek ve değerlendirmek görevini hafifletmekte, hatta bazı siyasi kesimlerde bu görevi olduğu gibi rafa kaldırtmaktadır.
Belgeler, AKP’nin Amerikancılığının teyididir
Wikileaks’in yayımladığı belgelerin, bizi ilgilendirmesi gereken özelliği ABD ile AKP arasındaki ilişkiyi çırılçıplak ortaya koymasıdır. AKP’nin 8 yıllık iktidarı boyunca uyguladığı politikalarının, Washington merkezli olduğu, bu kez ABD belgelerinde somutlanmıştır!
AKP’nin başta İran politikası olmak üzere, dış politikadaki hemen her hedefi, Washington’un hedefiyle büyük oranda uyumludur.
İnceleyelim:
2.ABD BELGELERİNDE AKP’NİN İRAN POLİTİKASI
AKP hükümetinin İran konusundaki tutumu, iç politikaya dönük olarak, sanki ABD karşıtıymış gibi sunuldu hep. Kuşkusuz Erdoğan ve kurmaylarının bu konudaki tutumu, tabanın beklentileriyle doğru orantılıydı. Ancak gerçekte olan biten neydi?
“Büyük Kürdistan” isimli kitabımda, bu konuda şu tespitte bulunmuştum:
“AKP’nin Suriye-Ürdün ve Lübnan’la oluşturduğu ve ‘Ortadoğu Birliği’ diye isimlendirdiği bu yapı, Davutoğlu’nun ‘Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak’ diye ifade ettiği görevin sonucudur.
“Tabi Türkiye’nin AKP eliyle ABD’nin planlarına uygun böyle bir süreci geliştirmesi iki ana unsura bağlıdır: 1. İran’dan rol çalmak. 2. Sözde İsrail karşıtlığı üzerinden Arap desteği sağlamak.
“ABD, Kukla Devleti ilan edebilmek ve yaşatabilmek, Türkiye’ye doğru genişletebilmek için AKP’den, ‘alt bölgesel düzenleri yeniden kurmasını’ istiyordu.
“Peki, 60 yıllık Küçük Amerika süreci içinde, ‘Arap karşıtı ve İsrail müttefiki’ görüntüsü çizen bir Türkiye’nin BOP içinde ‘bölgesel alt düzenleri yeniden kurma görevini’ başarması mümkün müydü? Türkiye, ‘Arap karşıtı, İsrail müttefiki’ görüntüsüyle, Ortadoğu’da İran’dan rol çalabilir miydi? Türkiye bu görüntüyle, Arapların nezdinde İran yerine yeni Ortadoğu lideri olabilir miydi? Türkiye, bu görüntüyle, ABD adına Ortadoğu’da ‘kolaylaştırıcı’ bir rol oynayabilir miydi? Tüm yanıtların ‘hayır’ olduğu çok açıktı.
“İşte AKP’nin ‘İsrail’le kontrollü gerilim’, ‘İran’a markaj’ ve ‘Araplarla dostluk’ temelli Ortadoğu politikasını yani ‘eksen kayması’na neden olduğu ifade edilen görevlerinin asıl nedeni buydu”. X (Mehmet Ali Güller, ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı, Kasım 2010)
Hedef, Tahran’ı ılımlı hale getirmek
Wikileaks’in yayımladığı belgeler, işte bu tespiti doğrulayan verilerle ve saptamalarla dolu. Örneğin, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun, 4 Aralık 2009 tarihinde gönderdiği 09ISTANBUL440 nolu belge:
ABD Konsolosluğu’nun çeşitli kaynaklarla yaptığı görüşmelere dayanarak oluşturduğu rapora göre Türkiye’nin İran’a yönelik tutumunun iki nedeni var. Birinci nedene göre, “Türkiye bölgesel istikrar ve çatışmadan kaçınmak, Doğu ile Batı arasında vazgeçilemez bir köprü olabilmek, enerji ve ticaret alanlarında uzun vadeli ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla” İran’la yakınlaşıyor. Türkiye’nin İran’a yakınlaşmasının ve tutumunun ikinci nedeni ise, “Tahran’ın tavrını ılımlı bir hale getirebilmek”.
Rapora göre İran, bu yaklaşıma olumlu yanıt veriyor çünkü Türkiye’yi “diplomatik yalnızlığına karşı bir sığınak, yaptırımlara karşı bir tampon ve halkı için bir güvenlik vanası olarak görüyor”.
Öte yandan, belgede görüşlerine yer verilen bir kaynağa göre “Bölgedeki başka hiçbir ülkenin İran’ı dengeleyebilecek askeri ve ekonomik gücü yok. Türkiye bu boşluğu, İran’ın güçlenmesinden korkan diğer devletler adına dolduruyor”.
Belgeye göre AKP hükümetinin bu politikası, “Türkiye’yi zaman zaman ABD hükümetinin duruşundan uzaklaştırmak zorunda bırakıyor ancak bu durum ABD’den stratejik bir uzaklaşma anlamına gelmiyor”.
İran, bölgesel örgütlerle bağlanacak
Belgede “İran’ı bölgesel örgütlerle bağlamak” başlığı altında şöyle deniyor: “Türkiye’deki bağlantılarımız, Davutoğlu, Türk dış politikasını kontrol ettiği sürece, Ankara’nın İran’la iki taraflı ve çok taraflı ilişkiler kurma çabalarını sürdüreceğini, ilişkileri maksimuma çıkarmak için bölgesel uluslararası kurumlarla işbirliği yapacağını söyledi”.
Belgede dikkat çeken saptamalardan biri de şu: “Davutoğlu’nun, Gül ve Erdoğan desteğiyle gerçekleştirdiği haftalar süren şahsi diplomasi girişimi İran’ın karar mercilerini Türkiye’yle Tahran nükleer reaktörü yakıt takasını işler durumda tutacak bir anlaşmaya ikna edemedi”. Anımsanacağı gibi anlaşmanın müzakereleri bir yıl sürmüş ve ABD, sanki bu anlaşmaya karşıymış gibi açıklamalar yapmıştı!
ABD ve AKP’nin İran politikasını netleştiren belgedeki saptamalardan biri de şöyle: “ABD hükümeti gibi Türkiye de İran rejimi içinde birçok fraksiyon olduğunu kabul ediyor. Abdullah Gül’ün Interpol’ün kırmızı bültenle aradığı Rafsancani yanlısı Muhsin Rezai’yle, Erdoğan’ın ise Meclis Başkanı Ali Laricani ile görüşmesi de buna işaret ediyor. Bu durum Türkiye’nin İran’ın en güçlü liderinin kim olacağı konusuna bahislerini bölmeye karar verdiğini de gösteriyor”.
Erdoğan’ın İran tutumu, taktik
ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 3 Kasım 2009 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 09ANKARA1583 nolu belge yine İran’la ilgilidir. Belge, 21 Ekim 2010 tarihinde bir araya gelen ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasındaki İran görüşmesini içermektedir.
Belgeye göre, Erdoğan’ın açıklamaları taktikseldir: “Sinirlioğlu, Erdoğan’ın üslubunun nükleer silah karşıtı mesajını daha iyi verebilmek amacıyla Ortadoğu sokaklarında güvenilirliğini artırmak için kullandığı bir taktik olduğunu ifade etti”.
Aslında Türkiye’nin AKP üzerinden İran’a rakip olduğu, bu rekabet alanının da kuzey Irak merkezli olduğu da belgelerde yer almaktadır. 13 Kasım 2009 tarihinde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nden Washington’a gönderilen 09BAGHDAD2992 nolu belgede şöyle denilmektedir:
“İran, Irak pazarında önemli bir pay sahibi. Diğer sanayileşmiş ülkeler için çok çekici olmayan ve kolayca da başvuramadıkları bu pazara, İran çok kolayca, coğrafi yakınlığı nedeniyle de girebiliyor. Türkiye burada İran’a rakip bir ekonomik güç olarak duruyor. Özellikle Kuzey Irak’ta Türkiye bu rolde görünüyor”.
Belge, ABD’nin Kuzey Irak’ta Türkiye-İran-Suriye işbirliğini önlemeye yönelik on yıllık girişimlerinin başarılı olduğunu ve AKP döneminde Ankara ile Tahran’ın işbirliği yerine rekabete yöneldiğinin aslında açık bir teyididir.
Büyükelçi, İran’ın faaliyetini ABD’ye ihbar etti
Aslında AKP hükümetinin, değil batıyı karşısına almak pahasına İran’la işbirliği içinde olduğu, tam tersine İran’ın faaliyetlerini batıya ihbar ettiği de Wikileaks’in yayımladığı belgelerde görülüyor.
Örneğin, ABD’nin Akşaabad Büyükelçiliği’nin 24 Şubat 2009 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 09ASHGABT248 nolu belgede Türkiye’nin Türkmenistan Büyükelçisi Hüseyin Bıçaklı’nın Amerikalılar’a çok önemli bir bilgi aktardığı belirtiliyor:
Belgeye göre Bıçakçı, Amerikalılar’a Türkmenistan ile Rusya’nın ortak bir faaliyetle işlenmiş uranyumu İran’a göndermeyi planladıklarını söylüyor. Büyükelçi Bıçakçı ABD Büyükelçisi’ne, uranyumun Balkan eyaletindeki Kızılkaya’da bulunan Sovyet döneminden kalma fabrikada işleneceğini ve kullanılacak yolun da Türkmenistan içinden geçen 700 km’lik Rusya İran demiryolu hattı olacağını söylüyor.
AKP’ye Suriye’yi İran’dan koparma görevi
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin, 20 Ocak 2010 tarihinde gönderdiği 10ANKARA1987 nolu belgeye göre, ABD, Türkiye’nin Suriye ile geliştirdiği ilişkiden memnun. Çünkü, ABD Büyükelçiliğine göre “Eğer Türkler Suriye’yi İran’dan uzaklaştırma niyetinde ciddiyse ve eğer gerçekten başarılı olmaya başlarlarsa, bu ABD’nin çıkarına olacaktır”.
Nitekim bu konuda ABD Büyükelçiliği haklı çıkmıştır! Büyükelçiliğin 25 Şubat 2010 tarihinde gönderdiği, 10ANKARA302 nolu belgede, bu haklılık teyit edilmiştir. Belge, 18 Şubat 2010 tarihinde bir araya gelen Müsteşar William Burns ile Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’nun görüşmesinin içeriğini aktarmaktadır. Sinirlioğlu, Suriye ile ilişkiler konusunda ABD’ye şu mesajı vermektedir:
“Sinirlioğlu Türkiye’nin diplomatik çabalarının Suriye’yi İran’ın yörüngesinden çıkarmaya başladığını söyledi. ‘Çıkarları ayrılıyor’ dedi. İsrail’in Türkiye’yi görüşmelerde arabulucu kabul etmesi durumunda, Sinirlioğlu, İran’ın daha da yalnızlaşacağını belirtti”.
AKP’nin İran ve Suriye konusundaki tutumunu en net ifade eden belgelerden biri, 09ANKARA1594 nolu belgedir: “Amerika Türkiye’yi dört şekilde test etmek istiyor; kuzey Irak konusunda rol alıp alamayacağı, İran’ı ABD’nin isteklerine razı edip edemeyeceği, Suriye’yi Amerika’nın tarafına çekip çekemeyeceği ve Hizbullah ya da Hamas’ı İran’ın etkisinden kurtarabileceği. Bunlar yapılmazsa, Bush dönemine geri dönülecek”.
3. ABD BELGELERİNDE AKP VE FÜZE KALKANI
Meğer, Füze Kalkanı 9 ay önce kabul edilmiş!
NATO Füze Kalkanı konusu Türkiye’nin gündemine 2010 yılının Ekim ayının sonunda geldi. 18 Kasım’da Lizbon’da alınacak NATO kararı birkaç hafta boyunca Türkiye’de tartışıldı. AKP hükümeti, bu tartışmalar boyunca, İran’ı hedef alan füze kalkanına karşıymış görüntüsü çizdi. Ama en sonunda gitti Lizbon’da, kalkana onay verdi!
Oysa Wikileaks’in yayımladığı belgelerden gördük ki, AKP hükümeti, füze kalkanı konusunun gündeme gelmesinden yaklaşık bir yıl önce, zaten ABD’yle mutabakata varmış!
Örneğin 26 Ocak 2010 tarihli, 10ANKARA126 nolu belgeye göre, Başbakan Erdoğan 7 Aralık 2009 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmede, “ABD’nin Türkiye’ye bir AN/TPY-2 radarı ve diğer Füze Savunma donanımı yerleştirme isteğine karşın, gerek iç politika ve gerekse Türkiye’nin İran ile olan ilişkileri bağlamında hükümetin maruz kalacağı politik maliyeti azaltmak için söz konusu sistemin NATO çerçevesinde yerleştirilmesi gerektiğini” belirtmiş.
Belgede “şimdi top, buradaki sivil politik liderlerin kendileri için ‘ne kadar NATO’un yetebileceğini tespit edecekleri kulvardadır. Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin katılımının, daha sonraları İsrail’i İran’ın karşı saldırısından koruyabileceğiyle de ilgilenmektedir” ifadesi yeralmaktadır.
ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 16 Şubat 2010 tarihinde geçtiği, 10ANKARA251 nolu belgeye göre, ABD Savunma Bakanı Robert Gates ve mevkidaşı Vecdi Gönül, Türkiye’nin Avrupa füze kalkanı sistemindeki rolünün önemine değindi:
“Gönül, eski ABD yönetiminin kullandığı ve Türkiye’yi içermeyen yaklaşımın yerine yenilikçiliği öne çıkaran Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım’ın daha iyi olduğunu belirtti. Gates, Gönül’ün görüşünü destekledi ve Polonya ve Romanya’nın SM-3 füzelerini bulundurma anlaşmasını hatırlattı. Ardından Türkiye’de bir radar sistemi bulunmadan, ülkenin doğusundaki önemli bölgelerin sistemin kapsama alanının dışında kalacağını ifade etti. Gönül, Gates’e radar konusundaki görüşmelerin hükümet içinde devam ettiğini belirtti. ABD’nin değerlendirdiği alternatif bölgeleri soran Gönül, radar sistemi yerleştirilmesi için en iyi ideal yerin Türkiye olduğunu tekrarladı”.
“Türkiye’nin İran’dan saldırı beklemediğini söyleyen Gönül, Tahran’ın, Ankara’nın Avrupalı müttefiklerine karşı oluşturduğu tehdidin bir hava savunması oluşturulması adına önemli olduğunu belirtti. Gönül, füze savunma sisteminin sadece Türkiye’yi değil, tüm Avrupa’yı savunmak için tasarlanabileceğini ifade etti”.
ABD ve AKP’nin Füze Kalkanı taktiği
Aslında 09ANKARA1472 nolu belge, mutabakat öncesi ABD’nin nasıl bir yol izlediğinin de işaretini veriyor. Belge, Türk yetkililerle “ilkin ve her şeyden önce füze savunma sistemi” konusunda görüşecek bir diplomata, ön bilgiler veriyor. Füze kalkanının, ABD için öncelikli gündem olduğu vurgulanıyor. Değerlendirmeye göre “Türkler ABD füze savunma planlarının güncelleşmesinden çok memnun olacaklar.” Ama, “füzeleri Türkiye’ye yerleştirme talebi için siyasal ortam karışık”, çünkü Türkiye hükümeti “ABD’yle güçlü ilişkilerini sürdürürken hem İslam dünyası hem Rusya’yla bağlarını korumak gibi ince bir çizgi tutturmayı sürdürüyor.”
Ardından konsolosluk, füze kalkanı kulisi yapmak üzere gelen diplomatına şunu tembihliyor: “Hükümet, herhangi bir füze savunma programının özel olarak İran’a karşı ve bariz biçimde İsrail’i destekleme amaçlı olmadığını açıkça gösterebilmeli.”
AKP, ABD’ye Rusya’nın tepkisini soruyor
AKP hükümeti, bir yandan füze kalkanı konusunda ABD’yle mutabık kalırken, bir yandan da Rusya’nın tepkilerini kollamaktadır. ABD Büyükelçiliği’nin, “Müsteşar William Burns ile Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’nun görüşmesini” içeren 25 Şubat 2010 tarihli ve 10ANKARA302 nolu belgesinde, bu durum görülmektedir: “Sinirlioğlu projeyle ilgili Rusya’nın tepkisini sordu. Burns, Rusların çok daha rahat olduğunu ve önce ikili, sonra Rusya-NATO arasında görüşmeler yapmayı beklediklerini söyledi”.
Yine 09ANKARA1472 nolu belgede de şöyle denilmektedir: “Keza Türkler, Türkiye’nin rolüne Rusya’nın karşı olmadığından emin olmak istemektedirler. Ayrıca, bunun NATO’nun komuta ve kontrolu altında bir NATO sistemi olduğu bir dereceye kadar açıklığa kavuşturulması önemlidir. Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım, Türkiye’nin ulusal füze savunma çabalarının tamamlayıcısı olarak kabul edilmelidir. Türkiye’nin hava savunma ihalesine cevaben verilen teklifteki PAC-3 füzelerinin, gelecekte NATO komuta ve kontrol mimarisi içinde bütünleşmeye uygun olduğunun altı çizilmelidir”.
4. ABD BELGELERİNDE EKSEN KAYMASI KONUSU
AKP, ABD ve AB’nin çıkarlarına hizmet ediyor
AKP hükümetinin uyguladığı son dönem politikalar, bazı kesimlerde kaygı yarattı ve “eksen kayması” tartışması başlattı. Oysa ABD Ankara Büyükelçiliği, 20 Ocak 2010 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği 10ANKARA87 nolu belgeye göre, bu konuda çok net:
“Bütün bunlar Türkiye’nin dış politikasında İslamcı dünyaya ve Müslüman geleneğine daha fazla odaklandığı anlamına mı geliyor? Kesinlikle. Peki bütün bunlar Türkiye’nin geleneksel Batı yanlısı tutumunu ya da bizimle işbirliği yapma isteğini ‘terk ettiği’ ya da terk etmek istediği anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır!”.
“Türkiye kendisini ‘post-modernleştirmeye’ çalışıyor. AKP’nin çabalarının odaklandığı en önemli alanlardan bir tanesi Türkiye’nin ‘yakın çevresi’ ile sorunlarının çözülmesi. Bu çaba Türkiye’nin geleneksel ‘donmuş sorunların’ olduğu gibi bırakılması stratejisiyle çelişiyor ve ABD ile Avrupa’nın çıkarlarına daha fazla hizmet ediyor”.
5. ABD BELGELERİNDE, AKP’NİN İSRAİL POLİTİKASI
ABD Ankara Büyükelçiliği, 27 Ekim 2010 tarihinde 09ANKARA1549 nolu belgeyle, Dışişleri Bakanlığı’na, İsrail’in Anakara Büyükelçisi Gaby Levy ile yapılan görüşmeyi aktarır. Belgeye göre Levy, ABD Büyükelçisi’yle, Davutoğlu’ndan aldığı mesajı paylaşmıştır:
“Levy, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, ülkeyi ziyaret eden Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’yla kendisine ‘işlerin daha iyi olacağı’ mesajını gönderdiğini belirtti”.
Levy’ye göre, “Erdoğan’ın sürekli olarak Gazze’deki insani durumla ilgili öfkeli açıklamalar yapması, iç siyaset malzemesi olmasından” kaynaklanmaktadır”.
6. ABD BELGELERİNDE TÜRKİYE’NİN AB’YE ÜYELİĞİ KONUSU
“AKP AB üyeliği konusunda samimi mi, değil mi?” tartışması, 2002 sürecinde AKP’ye destek veren ama sonrasında bu desteği geri çekme eğilimine giren liberal aydınların esas konusuydu. Ancak Türkiye’nin 1999’da AB’ye aday üye yapılmasının arkasındaki şu gerçeğin altını ısrarla çizdik: “Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak, Avrasya’ya yönelmesini engellemek ve bu yolla Türk Devletini yeniden yapılandırmak”.
Ve dedik ki, AKP de, Washington ajandasına bağlı olarak, AB kapısına bağlanmış bir Türkiye’nin kendisine yaratacağı olanakları sonuna kadar kullanacak. Türkiye, AB’ye hiçbir şart altında üye olamayacak!
AKP’ye göre AB Yolu, TSK ve Kemalizm’i dışlamanın yolu
İşte Wikileaks’in yayımladığı belgelerde bu durum çok açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu.
Örneğin, ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, 30 Aralık 2004 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 04ANKARA7211nolu belgede şöyle denmektedir:
“AKP’nin parti içinde tutarlılığının ve şeffaflığının olmaması, AB üyeliğini isteme konusunda da muğlâk ve karışık bir tavrın ortaya çıkmasına neden oluyor. Bazıları, bu süreci Türk ordusunu ve kuru Kemalizm’in ‘laiklik’ artıklarını dışlamanın bir yolu olarak görüyor.
“AKP’nin daha dindar olan kanadı ise AB’yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görüyor. AKP’nin önde gelen isimlerinden Sadullah Ergin’in kısa bir süre önce bize itiraf ettiği gibi, ‘Eğer AB evet derse kısa bir ümit doğurur. Ancak AKP için esas zor süreç ondan sonra başlar. Eğer AB hayır derse o zaman işin başında zorluk olur ama uzun vadede her şey bizim için daha kolay olur’.
Örneğin, ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, 11 Nisan 2008 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 08ANKARA691 nolu belgede, AKP-ABD işbirliğini güçlendirmek adına şu tavsiyede bulunulmaktadır:
“Türkiye’nin AB üyesi olma hedefini ve yargı, siyaset ve ekonomik alanda gerçekleştirilecek reformları desteklemeliyiz”.
AB’nin müzakereleri kesmemesi, Türkiye’nin yapısal değişikliğini sürdürmesi için şart
Ancak her şeye rağmen, Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı gerçeği de Wikileaks’in yayımladığı belgelerle kanıtlanıyordu. Örneğin, ABD’nin Paris Büyükelçiliği’nin, 18 Mayıs 2007 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 07PARIS1995 nolu belgede aynen şöyle deniliyordu:
“Son ve önemli mesele ise Türkiye’dir. Türkiye konusunda Sarkozy’nin muhalefeti kolay kırılabilir gözükmüyor. Bu konu onun dış politika yönelimlerinin başlıca maddelerinden bir tanesi haline gelmiş durumda. Bizim ABD olarak Türkiye’nin AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak gördüğümüzün de bilincinde kendisi. Fakat O, 70 milyon Müslüman’ın Avrupa’ya taşınmasına, Avrupa kimliğinin bundan zarar görmesine ve bu durumun Fransa’nın hassas göçmen meselesini yeniden alevlendirmesine her fırsatta karşı çıkıyor. O kadar ki, Sarkozy’ye göre, Türkiye Küçük Asya’dadır, Avrupa’da değil!”
Peki Türkiye’nin AB süreci, ABD’yi neden bu kadar ilgilendiriyor? Yanıtı yine aynı belgede aslında:
“Bu konu her ne kadar nihayetinde AB’nin vereceği bir karar olsa da yapılacak olan ikili görüşmede Başkan Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Sarkozy’yi ikna etmenin yollarını denemeli, Avrupa kapılarının Türklere dramatik bir şekilde tamamen kapatılması fikrinin önüne geçmeye çalışmalıdır. Bilinmeli ki, müzakerelerin kesilmemesi aynı zamanda Türkiye’nin iç reformlarının da kesintiye uğramaması, devam etmesi anlamına gelmektedir”.
7. ABD BELGELERİNDE KÜRT AÇILIMI
ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesinde Washington’a bir değerlendirme raporu gönderen ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, raporunda, Kürt Açılımı konusunda şöyle diyor:
“Büyükelçiliğimiz, bizim verdiğimiz istihbarat desteğiyle PKK’ya karşı kazanılan askeri başarının, sivillere bu açılımı yapmak, Mesut Barzani ve diğer Kürtler ile doğrudan ilişki kurmak için siyasi alan yarattığına inanıyor”.
Kürt Açılımı tam da bu işte: AKP üzerinden Türkiye’ye Barzani’yi ve devletini kabul ettirme…
8.YOLSUZLUKLAR
AKP’nin rahatsız olduğu en önemli belgeler ise, ABD’nin yolsuzluklarla ilgili istihbaratlarıdır:
Bunlardan belli başlıları şunlardır:
04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “İki kaynaktan duyduğumuza göre Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 hesabı bulunuyor; varlığının davetlilerin oğluna verdiği düğün hediyelerinden geldiği ve Erdoğan’ın dört çocuğunun ABD’deki okul masraflarını bir Türk işadamının karşıladığı açıklamaları inandırıcı gelmiyor”.
04ANKARA348 nolu, 20 Ocak 2004 tarihli belge: “AKP iktidarı, sokaktaki vatandaşın yolsuzluğa olan tepkisi sayesinde geldi. Erdoğan’ın zenginliğinin İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemdeki rüşvetlerden kaynaklandığına dair suçlamalar hiçbir zaman kanıtlanmamıştı ama artık gittikçe artan bir şekilde, içerdeki kaynaklarımızdan Erdoğan’ın yakın danışmanlarından özel kalemi Hikmet Balduk, Mücahit Aslan ve Cüneyd Zapsu’nun komisyonculuk yaptıklarını duyuyoruz. XXXX, Erdoğan ve kendisinin Tüpraş’ın bir Rus ortaklığa özelleştirilmesinden doğrudan fayda sağladıklarını söyledi”.
04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “Eğer Hükümet, ‘bizden birisidir’ anlayışıyla, AKP’nin bürokrasideki görevlendirmelerinde Sünni kardeşlik ve cemaat ortamından oluşturulan havuzdan atama yapmaya devam edecek olursa, liyakat eksikliği yönetimde bir sorun olacaktır”.
04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “AKP iktidara yolsuzluğun kökünü kazıma sözü vererek geldi. Buna karşın, bakanlardan başlayıp aşağı kademelere inmek üzere gittikçe artan sayıdaki AKP’li bize, ulusal, bölgesel ve yerel seviyede ve bakanların yakın aile çevresinde meydana gelen parti içindeki çıkar çatışmalarından ve ciddi yolsuzluklardan bahsediyor”.
04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “Bize açıkça yolsuzluk yaptıkları sürekli olarak ifade edilen çok sayıdaki şahsiyet arasında İçişleri Bakanı Aksu, Dış Ticaret Bakanı Tüzmen ve AKP İstanbul İl Başkanı Müezzinoğlu yer alıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Teşkilatı’ndaki bir bağlantımızdan anladığımıza göre Müezzinoğlu’nun yasadışı faaliyetleri (haraççılık, hortumculuk ile şantaj, irtikap ve rüşveti içeren extortion racket ifadesi kullanılıyor) ile ilgili devam eden soruşturmalar Erdoğan’ı suçlayıcı deliller ortaya çıkardı”.
05ANKARA3199 nolu, 8 Haziran 2005 tarihli belge: “Faruk Özak, Erdoğan’ın sporu AKP’nin tabandaki desteğini sürdürmek için kullanma stratejisinin bir parçası olarak AKP’nin Mart 2004’teki belediye seçimlerini Trabzon’da kaybetmesinin ardından, Trabzonspor başkanlığına atandı. Söylendiğine göre, aynı dönemde Erdoğan’ın, başbakanlığın gizli ödenek hesaplarından birinden, Özak başkanlığındaki Trabzonspor’a daha iyi transferler yapması için birkaç milyon dolar göndermeyi kabul etti”.
05ANKARA3199 nolu, 8 Haziran 2005 tarihli belge: “Erdoğan’ın izlemeye aldıkları bakanlar arasında Aksu’nun yanı sıra, AKP milletvekillerinin isteklerine yanıt vermede zayıf not alan eski ANAP’lı Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu, adı, TSE’deki sertifikasyonlar için 500 milyon dolarlık rüşvet skandalına karışmış gözüken Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ve Irak’ta gıda karşılığı petrol rüşvetlerine bulaşmış ve her çeşit avantaya açık olduğu ifade edilen eski (aşırı-milliyetçi) MHP’li Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen bulunuyor”.
08ANKARA1643 nolu, 15 Eylül 2008 tarihli belge: “Erdoğan’ın, Almanya’da faaliyet gösteren Deniz Feneri isimli bir yardım derneğinin, topladığı yardım paralarını kendisine ve AKP’ye yakın kişilere gönderdiği yönündeki Alman yargısında yer alan suçlamaları yayımlaması nedeniyle Aydın Doğan’ı azarlaması üzerine Başbakan Erdoğan ile Doğan Grubu arasında, çok çirkin bir kavga patlak verdi. Suçlamalar, parti için çok zararlı olabilecek bir şekilde, kamuoyunun dikkatini AKP’deki yolsuzluklar ile ilgili geniş çaplı iddialar üstüne çekiyor”.
08ANKARA1643 nolu, 15 Eylül 2008 tarihli belge: “Birkaç hafta önce, Ticaret Bakanı Şimşek, Londra’daki bir grup yatırımcıya Doğan hisselerini satmaları gerektiğini, çünkü bir süre sonra artık ortada bir Doğan kalmayacağını söyledi. Hakikaten de, Erdoğan’ın saldırısından sonra Doğan hisseleri yüzde 8 düştü. Çeşitli medya ve iş dünyası kaynakları bize hükümet ihaleleri ve işleri olmamasının Doğan gibi büyük grubu vurmaya başladığını bildirdiler”.
09ANKARA321 nolu 27 Şubat 2009 tarihli belge: “Yerel basında Türkiye ile İran’ın, İran’da gaz çıkartıp, hat kurarak bunu Türkiye ve Avrupa’ya taşıyacak bir ortaklık kurdukları haberi çıktı. Demir, İran ile bir ortaklık kuran Türk şirketinin SOM Petrol olduğunu söyledi. SOM Petrol’ün sahibi Sıtkı Ayan, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip’ten yakın bir arkadaşı. Ayan, Başbakan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan, Cihan Kamer ve Mücahit Aslan’ın da bulunduğu yakın arkadaş grubu içinde”.
10ANKARA251 nolu, 16 Şubat 2010 tarihli belge: “Savunma Sekreteri Gates, Savunma Bakanı Gönül ile görüşmesinde, mevcut ihalelerde Türkiye’nin ABD şirketlerini seçmesi önerisinde bulundu. Sikorsky, Türkiye’nin alacağı her helikopter karşılığında Türkiye’nin ihraç etmesi için bir helikopter üretecek. Gönül ihalede Sikorsky’nin kazanma şansının yüksek olduğuna inanıyor”.
9.SONUÇ
Wikileaks’in yayımladığı ABD gizli belgelerinin, henüz binde biri yayımlanmıştır. Ancak bu kadarı bile AKP’yi ve Başbakan Erdoğan’ı iktidardan düşürecek niteliktedir. Belgeleri değerlendirmek, en başta siyasi partilerin görevidir. Belgelerin nasıl ve kimler tarafından sızdırıldığı konusuna odaklanmak, belgeleri değerlendirme görevini sekteye uğratır.
Belgelerin Türkiye’yi ilgilendirmesi gereken esası, ABD ile AKP’nin işbirliğidir. Belgelerdeki saptamalar ve ifadeler, aynı zamanda, görev verenle görev alanın ilişkisini tarif etmektedir. Ve bu, her şeyden önce anayasal suç demektir.
YENİDEN YAPILANDIRILAN TÜRKİYE
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 28/12/2010
AKP’nin önce hükümet sonra iktidar yapılmasıyla başlatılan ve nihai hedefi “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Türkiye’yi yeniden yapılandırma” süreci hız kazandı.
DİYANET’TE YENİDEN YAPILANDIRMA
Siyasetle başlayan ve kurumlara doğru genişleyen bu “yeniden yapılanma” sürecinden son etkilenen kurum Diyanet’tir. Kim ne derse desin, Diyanet Kurumu, son tahlilde laikliğin yanındadır, daha doğrusu yanındaydı. Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hırpaladığı laikliği, zaman içinde Diyanet Kurumu üzerinden onarırdı. Ali Bardakoğlu’nun Atatürk vurgusu yaparak katılmadığı AKP resepsiyonuyla başlayan Diyanet Kurumu’ndaki “yeniden yapılandırma”, şimdi de vakfa sıçradı ve görevden almalar ile istifalar yaşandı…
ÜNİVERSİTELERDE YENİDEN YAPILANDIRMA
“Yeni CHP”nin açılımı ile başlayan, YÖK genelgesiyle serbestlik kazanan türban konusu da, aşama aşama yapılandırılan üniversiteler açısından AKP’ye yeni bir mevzi sağladı. Türbanla sadece öğrencilerin değil, üniversite yöneticilerinin de kafaları bağlandı! Bunun son örneği, demokratik haklarını kullanmak isteyen TGB’li gençlere, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli’nin takındığı tutumdu…
YARGI’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
Önce Anayasa Mahkemesi’ni, 12 Eylül halkoylamasından sonra da HSYK’yı “yeniden yapılandıran” iktidar, şu anda “yerleşme” sürecinde. Bu süreç tamamlandıktan sonra hedefte Yargıtay var!
TSK’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
İktidarın “yeniden yapılandırma” hedefinin odağındaki kurum olan TSK, şimdilerde YAŞ’a yönelik saldırıyla meşgul. AKP, MGK’nin “yeniden yapılandırılması” sürecinde izlediği yolu şimdi YAŞ’ta izliyor; adım adım, Şura’nın asker-sivil oranı üzerinde oynuyor.
TSK üzerindeki “yeniden yapılandırma” sürecinin hangi etkiyi yaptığını gösteren son örnek, Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı geleneksel “Garnizon koşusu” ile ilgili şikayetti(!) Genelkurmay yaptığı açıklamayla, ismini vermeden, hükümetin emrindeki Ankara Valisi’nden şöyle şikâyette bulundu: “Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91’inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır”.
Temennimiz, TSK’nın vatan savunması konusunda da “yetki ve güzergâh tahsisi” bekleme noktasına düşmemesidir!
Ankara Valiliği’nin, Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişi nedeniyle yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu”na güzergâh tahsis etmemesinin nedeni ise 10 Aralık 2010 tarihinde yayınladığı genelgede belirttiği trafik yoğunluğuymuş. Valilik, aynı nedenle, 1932 yılından beri yapılmakta olan “Seymen Alayı Yürüyüşü”ne de izin vermemiş. Oysa Ankara Valiliği, 75. Yıl koşusu için, tüm ana caddeleri kapatıp koşuya açabilmiş!
Demek, “asker-sivil” kavram bulandırması üzerinden yürütülen ideolojik mücadele, koşuya kadar inmiş! Ankara Valiliği, askere izin vermezken, sivillere güzergâh tahsis edip, koşu izni veriyormuş!
İDEOLOJİDE YENİDEN YAPILANDIRMA
Asker’e ve Atatürk’e karşı alınan bu tutumun bir başka yansıması da Türklük kavramı üzerine olanıdır. Bir yandan Karen Fogg’un deyimiyle “Türk tarihinin hakkından” geliniyor, diğer yandan da Türk kavramı üzerinden “ideoloji” yeniden yapılandırılıyor.
Nasıl mı?
Örneğin, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” diyor. (Sabah, 27 Aralık 2010)
Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu, “yeni CHP” genel başkanı seçildiği kurultaydaki konuşmasında “neden Kürt demediniz” diye soranlara “Ben Türk de demedim” savunmasında bulunmuştur. (Radikal 27 Mayıs 2010)
Örneğin, Mehmet Akif Ersoy’u anma törenlerinde “İstiklal Marşı” okunmamıştır! Törende konuşan Başbakan Erdoğan da, başka yer yokmuş gibi, kürsüden “diplomasi dersi” vermiştir. (Gerçi ders diye söylediği topu topu ‘diplomasinin esası vücut dilidir’ mealindeki sözlerinden ibarettir)
Örnekler artırılabilir. En önemlisi olduğundan, Başbakan’ın “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” açıklaması üzerinde durarak yazımızı tamamlayalım. Bir kere Başbakan iki kısa cümlede bir paradoksa, iki hataya ve bir “gizli ajanda”ya imza atmıştır:
1.. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kürtçülük ile Türkçülüğü aynı kefeye koyamaz! Koyarsa, oturduğu koltuğu, kendine oy verenler açısından da tartışmaya açar.
2.. Kürtçülük ile Türkçülük kavramlarını ister sosyo-ekonomik ister siyasi, isterse salt kavramsal açıdan analiz ediniz; “aynı”laştıramazsınız! Tüm bu nedenlerin toplamı olarak her iki kavram birbirine “bölen ile birleştiren” kadar zıttır.
3.. Türkçülük ırkçılık değildir! Atatürk milliyetçiliği ırkçılık değildir!
4.. Erdoğan’ın “bizim medeniyetimiz” dediği “Türk medeniyeti” değildir! İslam medeniyetidir!
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti devleti “yeniden yapılandırılırken”, süreç yukarıdan aşağıya doğru ilerlemektedir!
“Kürt Açılımı”, doğası gereği “toplumsal ayrışmaya” dönüşmüştür. Ülkenin bir bölgesinde “demokratik özerklik” ilan edilmiş, bir haftadır “iki dilli” bir yaşama geçilmiştir!
2011 Haziran’ı, dümensiz vaziyette yuvarlanan Türkiye’nin uçurumudur! Talabani bile –en üst katlardan bulduğu destek ile Türkiye’nin iç işlerine karışarak- 2011 Haziran’ını işaret etmiş ve PKK ile BDP’den aşırıya gitmemelerini istemiştir! Dahası Talabani, hükümetin seçimlere kadar önemli adımlar atamayacağını, PKK ve BDP’ye öğüt olarak söylemiştir! (Radikal, 26 Aralık 2010)
Türkiye ya uçurumda durabilecek, ya da yuvarlanacaktır!
MEHMET ALİ GÜLLER
AKP VE DAMAT FERİT GELENEĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/12/2010
Türk dış politikasının başarısızlığını, salt Ahmet Davutoğlu’nun “hayalciliğiyle” açıklamaya çalışan tezler, Türk dış politikasına Davutoğlu kadar zarar veriyor. Bu tez, son tahlilde, Erdoğan’ın Davutoğlu değişikliğinin, Türk dış politikasını kurtaracağı sonucuna götürür!
Oysa sorunun kaynağı Davutoğlu değildir. Sorunun kaynağı AKP ve onun iktidar olabilmesinin şartı olarak ABD’ye olan bağımlılığı ile politikalarının Washington merkezli olmasıdır.
“Komşularla sıfır sorun” adı altında yürütülen bu politikaların “mantığını” çözümlemek açısından, gelin Washington merkezli tezlerin sahiplerinden Ömer Taşpınar’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Ama eğer bu konuda kendi elimizi güçlendirmek ve ABD’deki Ermeni lobisinin işini zorlaştırmak istiyorsak 2011 Haziran seçimlerinden hemen sonra yapılması gereken şey belli: Ermenistan ile imzalanan protokolleri TBMM’den geçirmek. Ermeni soykırım yasa tasarısının Demokles’in kılıcı gibi her yıl Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde sallanmasını engellemek için önümüzdeki son fırsatı kaçırmamalıyız. Zira Beyaz Saray ve ABD Dışişleri sonsuza kadar Türkiye’nin jeostratejik önemini Kongre’ye karşı savunamayacaklardır”. (Ömer Taşpınar, Kürt Meselesi, CHP ve ABD, Sabah, 27 Aralık)
Keza Davutoğlu da “Tasarı Demokles’in kılıcı gibi sallanmasın” demişti birkaç gün önce…
Gelin kafa üstü duran bu tezi, önce ayaklarının üzerine taşıyalım.
ABD’nin Ermeni Soykırımı iddiasını gündemde tutmasının hedeflerinden biri, Türkiye’ye Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesini sağlatmaktır. Çünkü Ermenistan’ın siyasi ve ekonomik nedenlerle buna ihtiyacı vardır. Türkiye ise ilişkilerin normalleşmesini, Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi şartına bağlamıştı. Bu şart AKP taahhütleriyle birlikte, kırmızı bir çizgi olmaktan zamanla çıktı. TBMM’den geçirilmesi istenen protokoller, işte AKP’nin bu şart olmaksızın, Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmesini esas almaktaydı.
Hal böyleyken, “Ermeni Soykırımı tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanmasın diye” protokolleri TBMM’den geçirmeyi kabullenmek, tasarının hedefinin zaten gerçekleşmesi demektir!
“Komşularla sıfır sorun” sağlayacağım diye “sorunları komşu lehine sıfırlamak”, başarı değil, bağımlılıktır!
Karşıdakinin kozunu almak için, kozu kabullenmeyi diplomatik başarı gibi sunan bu anlayış, bağımlılığın sonucudur, bağımlı kafanın esaretinin sonucudur. İşte AKP, tüm Dışişleri Bakanları’yla bu anlayışı sürdürdü; şimdiki Bakan Ahmet Davutoğlu gibi, Yaşar Yakış da, Abdullah Gül de, Ali Babacan da bu çizgiyi yürüttü.
Ki bu çizgi, Damat Ferit çizgisidir, geleneğidir. Tarih içinde çözümü de bellidir.
MEHMET ALİ GÜLLER
MANİSA REKTÖRÜ BİR ZAMANLAR NE DİYORDU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 25/12/2010
“Üniversiteler topluma yön veren kuruluşlar olmalıdır. Statüko ve durağanlığı temsil etmemeli, değişim ve yenilikten yana öncü rol oynamalıdır. Bu kurumlarda çalışan akademisyenler tam anlamıyla kendilerini özgür hissedebilmeli, düşünce ve fikirlerini hiçbir endişeye kapılmadan rahatça ifade edebilmelidirler. Akademisyenlere, beğenmedikleri icraatlar için üniversite idaresini ve rektörü de rahatlıkla tenkit edebilme serbestliği sağlanmalıdır. Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir. Disiplin soruşturması ancak başka türlü çözüm yolu kalmamış, sabit ve art niyetli suçlar için açılmalı, rektörlüğün kendi makam ve icraatlarını savunmak, muhalifleri susturmak için bir silah olarak kullanılmamalıdır. Suçu sabit olan ve kötü niyetli kastın olduğu eylemlerde ise suçlu korunmamalı, gereken işlemler derhal yapılmalıdır. Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir. Öğrenci temsilci kurulları birimler tarafından periyodik olarak toplantılara çağrılmalı, öğrencilerin iyileştirme adına önerileri dikkatle ele alınmalıdır.” (1)
Bu sözler, Celal Bayar Üniversitesi’nin yeni rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli’ye ait. Bu “demokratik” bakış açısına sahip bir rektörün varlığı, üniversite öğrencilerinin büyük şansı(!)
Peki öyle mi?
‘KİMLİKLERİNİ TOPLARIM, OKULDAN ATARIM’
24 Aralık 2010 tarihinde, Manisa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Prof. Pakdemirli’yi, rektör atandığı için kutlamak ister ve Manisa Celal Bayar Üniversitesi’ne geleceğini haber gönderir.
Bu gelişme üzerine bir grup Türkiye Gençlik Birliği TGB üyesi üniversiteli genç, Arınç’ı protesto etmek üzere toplanır. Ellerinde yumurta olmayan ve sadece slogan atacak gençlerle, rektör arasındaki diyalogu Türkiye izledi.
“Rektörün ibretlik konuşmasını yeniden anımsatalım: “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi”. (2) Rektör tam bu konuşmayı bitirince, bir yetkili kameraların da duyacağı şekilde, Rektöre “Arınç’ın üniversiteye giriş yaptığını” haber verdi.
İyice paniğe kapılan Rektör, öğrencilere son sözünü söyledi: “Hemen dağılıyorsunuz. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak”. (3)
Gençler olgun davrandı da, olay daha da büyümedi!
Şimdi gelin Rektör’ün, Arınç ziyareti nedeniyle estirdiği terör sırasında söylediği sözler ile daha önce dile getirdiği, yukarıda alıntıladığımız sözleri, cümleler bakımından kıyaslayalım.
REKTÖRÜN ARINÇ HALLERİ
Rektör eskiden diyor ki: “Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir”.
Rektörü şimdi diyor ki: “Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi”.
Rektör eskiden diyor ki: “Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir”.
Rektörü şimdi diyor ki: “Hemen dağılıyorsunuz. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak”.
BİLİMSEL DURUŞUN İFLASI
Bir akademisyeni, yazdığını yalayacak böyle bir uygulamaya yönelten nedir? Doktor unvanı almış, profesör unvanı almış, bilimle uğraşmış bir insanın, makam edindikten sonraki 180 derece değişen bu tutumunu nasıl açıklamak gerekir?
Hiç lafı evirmeye, çevirmeye gerek yok!
Bu AKP korkusudur!
AKP’li Burhan Kuzu’nun, protesto edildi diye, SBF Dekanı’nın görevden alınması için YÖK’ü göreve çağırması ve üniversitelerin bu açık “faşist” uygulamaya sessiz kalmış olması, bilimsel duruşun iflasıdır!
İşte o duruş, dün de Manisa’da yerlerde sürünmüştür!
Ancak o duruş yerlerde de sürünce, bu ülkenin gençleri, Kubilay’dan bu yana başını vermiş ama başını öne eğmemiştir!
MEHMET ALİ GÜLLER
KAYNAKLAR:
1..http://www.mehmetpakdemirli.com/index.php?option=com_content&view=article&id=168&Itemid=126
2..24 Aralık 2010 tarihli anahaber bültenleri
3..24 Aralık 2010 tarihli anahaber bültenleri
DEMOKARTİK ÖZERKLİK KİTAPÇIĞI 2 YIL ÖNCE TBMM’DE DAĞITILMIŞTI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 24/12/2010
Demokratik Toplum Kongresi’nin “özerklik” ilanı konusunda hükümet değil ama AKP nihayet bir açıklama yaptı. AKP’li Ömer Çelik, “bu tartışmalar Türkiye için suikast girişimidir” (1) dedi.
Kuşkusuz bu açıklama, “Kürt Açılımı”nı başlatan AKP’nin genel yönelimine hiç de uymuyordu. Ne de olsa, AKP, “bölgelerde yerel hükümetler kurma” zemini oluşturan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM’den geçirmişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, AKP’nin yasasını “Türkiye’ye suikast” gibi değerlendirmiş ve veto etmişti.
Tabi, “proje” Washington merkezli olduğundan, AKP eline geçen ilk fırsatta, yeniden hamle yaptı: AKP, Türkiye’yi 12 eyalete bölen Kalkınma Ajansları Yasası’nı 25 Ocak 2006 tarihinde TBMM’den geçirdi.
Kaldı ki AKP, projeye hukuki zemin sağlamak üzere, 4 Haziran 2003 tarihinde “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” başlıklı “BM İkiz Sözleşmeleri”ni TBMM’de zaten onaylamıştı!
Erdoğan’ın daha o tarihlerde “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi içinde bir merkez yapma” (2) taahhüdünde bulunması, aynı proje gereğidir.
İşte Ömer Çelik’in bugün “suikast” diye tanımladığı “demokratik özerklik”, aslında AKP hükümetinin bir numaralı ev ödeviydi. AKP ile BDP’yi, PKK’yı “Kürt Açılımı”nda birleştiren de bu ödevdi.
AKP’nin DTK’nın “özerklik” ilanına, “suikast” gibi çok ağır bir ifadeyle karşı çıkması, esas olarak, 2011 Haziran seçimleriyle ilgilidir. Hükümet, seçimlere bu kadar az zaman kala, riske girmek istememektedir. Başbakan Erdoğan, “demokratik özerklik” esaslı federasyon anayasasını da, zaten “yeni anayasa seçim sonrası” diyerek rafa kaldırmıştı.
Yani AKP’nin “suikast” açıklaması sadece taktikseldir. Çünkü “demokratik özerklik” zaten yeni de değildir!
Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi DTP’nin, zaten kongre kararıydı!
Demokratik Toplum Kongresi, 24 Ekim 2007 tarihinde “demokratik özerklik projesi”ni kabul etmiş; Demokratik Toplum Partisi DTP de, Kasım 2007’deki 2. Olağan Kongresi’nde, projeyi, “siyasi tutum belgesi” olarak tüzüğüne sokmuştu!
Hatta, DTP milletvekilleri, projeyi Türkçe, Kürtçe ve İngilizce kitapçık şekliden bastırıp, TBMM’de de dağıtmıştı! (3)
O gün, Meclis çatısı altında yapılan bu rezalete suskun kalan hükümetin ve AKP’nin, bugün çıkıp “suikast” demesi, seçim taktiğidir, takiyedir ama her şeyden önce hafızaya hakarettir!
MEHMET ALİ GÜLLER
1.. www.hurriyet.com.tr, 23 Aralık 2010
2.. Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004
3.. Hürriyet, 29 Ekim 2008
DAVUTOĞLU’NUN SIFIR SORUNU!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 22/12/2010
Atanmış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” isimli, Washington merkezli dış politikası, Türkiye’ye ağırlık kaybettirmeye devam ediyor. AKP’nin profil kaybettirdiği Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler açısından gün geçtikçe onur kırıcı bir hal almaya başladı!
Son iki gündür yaşananlar bile, kolay kolay telafi edilemeyecek önemdedir.
KIBRIS
“Kıbrıs Rum Kesimi’nde yüzlerce Apoel taraftarının saldırısına uğrayan Pınar Karşıyakalı basketbolcular, sığındıkları soyunma odasında saatlerce mahsur kaldı. Lefkoşa’nın Rum kesimindeki spor salonunda oynanan maçın ardından Türkiye aleyhine sloganlar atan yüzlerce Apoel taraftarı tribünlerden sahaya indi. Taş ve sopalarla Pınar Karşıyakalı sporculara saldıran fanatik Rumlar, soyunma odasına sığınan takımımızı saatlerce içeride mahsur bıraktı. Salondaki 3 bin kişiye karşı sayıları 10’u ancak bulan Rum polisleri, taraftarlara engel olmakta yetersiz kaldı”. (1)
Rum Kesimi yönetiminin, gerginlik içinde geçeceği belli bir karşılaşmada sadece 10 kadar polis görevlendirmesi, zaten niyetleri ortaya koymaktadır! Kaldı ki, taraftarların maçtan günler önce, şu ifadelerle saldırıya hazırlandıkları ortadayken: “ ‘Hep birlikte Yunan ruhunu köpeklere göstereceğiz’, ‘Buradan canlı çıkış yok’, ‘Yunanlıların kim olduğunu hatırlama vakti geldi’”. (2)
Bu arada sporcularımızı karşılayan Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın, “yaşananlar, Rum kesiminin adil, kalıcı bir uzlaşmayla bir arada yaşama isteğinde olmadığını bir kez daha ortaya koydu” (3) şeklindeki açıklaması, Kıbrıs’ta sekiz yıldır “ver kurtul” siyaseti izleyen AKP’nin dış politikasındaki başarısızlığının itirafı oldu!
Bir başka başarısızlık itirafı da AKP’nin spordan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak’dan geldi: “Eğer biz Avrupa Birliği’nde bu zihniyette ülkelerle bir arada olacaksak, ben AB’ye girmeyi istemiyorum”! (4)
YUNANİSTAN
AKP hükümeti, taviz üzerine taviz vererek, Yunanistan’ın FIR hattı ihlalini engellemeye çalıştı. Atina ise tavizler karşısında, geri adım atmak şöyle dursun, gittikçe pervasızlaştı. Hükümetin FIR hattına umut için ürettiği yeni taktik ise tam bir diplomasi skandalı:
“Türk Hava Kuvvetleri’nin 100. kuruluş yıldönümü kapsamında 13-24 Haziran tarihleri arasında Konya’da düzenlenecek Anadolu Kartalı Tatbikatı’na Yunanistan Hava Kuvvetleri ilk kez davet edildi”. (5)
ERMENİSTAN
AKP’nin Azerbaycan’la “kardeşliği” hiçe sayarak ABD’nin isteği doğrultusunda uyguladığı “Ermeni Açılımı”, duvara çarpmış durumda. AKP açılımı ile sırasıyla uygulanan kilise ve müze jestlerinin, Azeri bayrağı yasaklamanın, protokol imzalamanın bedeli sadece Azerbaycan dostluğunun bozulması olmadı elbette…
Ermenistan, “dünyanın en etkili savunma sistemlerinden biri olarak kabul edilen S-300 füzelerine sahip olduğunu” açıkladı. (6)
Dahası, Türkiye’yi AKP üzerinden Ermeni Açılımı’na mecbur eden ABD, şimdilerde yeniden sözde soykırım iddiasını Ankara üzerinde kılıç gibi sallamaktadır. Türkiye birkaç gündür, ABD Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nun, tasarıyı oylayıp oylamayacağıyla ilgili hop oturup, hop kalkmaktadır.
Üstelik Beyaz Saray bir açıklama yaparak, ABD Başkanı Obama’nın, Erdoğan’ın gönderdiği “tasarı gündeme alınmasın” şeklindeki mektupla ilgili Genel Kurul nezdinde bir girişimde bulunmadığını da açıkladı!
IRAK
AKP iktidarı öncesi, Türkiye tarafındaki muhatabı en fazla Albay rütbesinde olan Celal Talabani, ABD’nin desteğiyle Irak Cumhurbaşkanı oldu ve Türkiye’nin iç politikasına müdahale etme noktasına kadar ulaştı. AKP’nin defalarca kırmızı halı sererek Ankara’da ağırladığı Talabani, şimdi de Ankara’daki “demokratik özerklik” tartışmasına “ağabey” olarak ağırlığını koymaya geldi. Talabani, “demokratik Özerk Kürdistan” kararı alan Demokratik Toplum Kongresi’nin eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile görüştü.
Görüşmenin ardından kameraların karşısına geçen Ahmet Türk’ün sözleri, aslında Talabani’nin AKP üzerindeki “ağabey” rolüne işaret ediyordu: “Barışın sağlanması konusunda, önemli bir misyona sahip olan bir cumhurbaşkanı. Yine Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümü konunda büyük çaba içinde olduğunu görüyoruz. Tabii ki barışçıl bir sürecin gelişmesi için bugün yapacağı çalışmaların Türkiye’nin barışına yönelik katkılar sunacağına inanıyoruz”. (7)
Türk devletine rest çeker gibi yapılan bu görüşmelerin geldiği noktayı, herhalde en iyi Aysel Tuğluk’un, Talabani’ye, Abdullah Öcalan’ın selamını ilettiğini söylemesi gösterdi!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile 1.5 saatlik zirve yapan Talabani, NTV’ye önemli açıklamalar yaptı. “Kürt Açılımı tarihi fırsattır” diyen Talabani, “iki dillilik, kültürel zenginliktir” (8) demeyi de ihmal etmedi! Sürece müdahil olan Talabani, yetinmeyip, “çözüm için elinden geleni yapacağını” belirtti!
Bu arada, ana muhalefet partisi CHP’nin büyük suskunluk içinde izlediği sürece, AKP’den de “dolaylı destek” geldi! AKP, “BDP-DTK-PKK”nın “demokratik özerk Kürdistan” ilanına, “Cizre ve Yüksevova’yı il yapma” (9) açılımıyla harç sağladı!
SONUÇ
Atanmış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” isimli dış politikasının geldiği yer burası…
Ancak AKP’nin uygulamaları, Türkiye’yi hem içte, hem de dışta, yamaçtan aşağı yuvarlanan bir kayaya, taşa dönüştürmüş durumda…
Türkiye dümensiz bir şekilde, uçuruma yuvarlanıyor…
MEHMET ALİ GÜLLER
KAYNAKLAR:
1 www.hurriyet.com.tr, 22 Aralık 2010
2 www.ntvmsnbc.com, 22 Aralık 2010
3 www.htspor.com, 22 Aralık 2010
4 www.milliyet.com.tr, 22 Aralık 2010
5 Cumhuriyet, 21 Aralık 2010
6 www.gazetevatan.com, 21 Aralık 2010
7 www.haberturk.com, 22 Aralık 2010
8 www.ntv.com.tr, 22 Aralık 2010
9 Milliyet, 22 Aralık 2010
CIA GÖREVLİSİ PROF. VAMIK VOLKAN, GÜL’E AÇILIM RAPORUNU SUNDU
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/12/2010
Kürt Açılımı konusunda çalışmalar yapmak üzere ABD’den Türkiye’ye gönderilen CIA görevlisi Prof. Dr. Vamık Volkan, dördüncü kez görüştüğü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 71 önerinin yer aldığı raporunu sundu.
Ekibiyle birlikte 27 Ocak 2009’dan beri çeşitli çalıştaylar yapan Prof. Dr. Vamık Volkan, son olarak 11 Aralık 2010 tarihinde, İstanbul Sheraton Otel’de ülkesel çekirdek ekip ile Hakkari, Mersin ve Malatya’dan gelen yerel çekirdek ekiplerin katılımıyla, “Türkiye’nin Büyük Çatısı: Demokratikleşmeye Doğru Türkiye’nin Ağacı” başlıklı bir çalıştay düzenledi.
Volkan’ın moderatörlüğünde yapılan çalıştaya katılan ve Cumhurbaşkanı Gül için hazırlanacak rapora katkı sunan isimlerden bazıları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muammer Güler başta olmak üzere şunlardı: Tarık Çelenk, Murat Sofuoğlu, Avrupa Türk İslam Birliği Kurucu Başkanı ve eski ülkücü Musa Serdar Çelebi, Murat Belge, Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Muhsin Kızılkaya, Yavuz Arslan Argun, Turan Sarıtemur, Eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Ümit Fırat, Altan Tan, Türk Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Cezmi Bayram, Deniz Ülke Arıboğan, Bekir Berkay Türkay, İsris Ağacanoğlu, Halit Yalçın, Tahirhan Taş, Zeynep Besi, Mehmet Alaca, M. Duran Özkan, Metin Aktaş, Yasmina Lokmanoğlu, Yaşar Erjem ve Erdoğan Günal.
Prof. Vamık Volkan ve ekibinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “Reçeteler” diye sunduğu 71 önerinin belli başlıları ise şunlar:
- Ulusallaşan, hırçınlaşan ve gittikçe de güç kaybeden ulusal cephe olarak bildiğimiz insanları da anlamaya çalışalım ki onlar da gittikçe radikalleşmesinler.
- Türklük kavramı yerine Türkiyeli kavramı kullanılmalıdır.
- Bütün kentler geçmişte yaşadıkları sıkıntıları hazırlanan yeni anayasaya yansıtacak bir takım önerileri şimdiden hazırlamaya başlasınlar ve bunları seçim için gelecek milletvekili adaylarına, parti genel başkanlarına ve parti yetkililerine versinler ve 2011 seçimlerinden sonraki süreçte bu önerilerimizin takipçisi olalım.
- Dünyanın en iyi, en kaliteli Kürtçe eğitim veren üniversitesi Siirt ve Mardin’e kurulmalıdır.
- Öğretmenler günü yılın öğretmeni ödülü Mili Eğitim Bakanımız tarafından Siirt Tillo’da İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bulunduğu yerde verilmelidir.
- Anneler günü Anna Jarvis’in yaptığı eylemle değil, dünyada annesini en iyi seven Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinde cumhurbaşkanımızın katılımıyla kutlanmalıdır.
- Özerlik sistemi de artık tartışılır hâle getirilmelidir.
- Ekopolitik Misak-ı Milli sınırları ile ilgili çalışma yaptığına göre bu tür toplantıları Erbil’de, Musul’da, Süleymaniye’de gerçekleştirmek için çaba harcamalıdır.
- Devlet temel hak ve özgürlükler kapsamında imzaladığı uluslararası anlaşmalara uymalıdır.
- Ana dilde eğitim yapılması için demokratik sınırlar içinde düzenlemeler yapılmalıdır.
- Yerel yönetimlere sosyal problemlere çözüm bulacak yetki verilmelidir.
- Cem evlerinin yasal statüye kavuşması için Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasası ve bunun paralelindeki yasalar yeniden gözden geçirilmelidir.
- Kılık ve kıyafetten dolayı insanların eğitimlerinin ellerinden alınması ilkelliğine son verilmesini ve başörtüsünün bütün eğitim kurumlarında serbest hâle gelmesini öneriyorum.
- Silahsızlanma konusunda devlet son derece önemli adımlar atarak PKK’yı dağdan indirme çalışmalarında realiteye uygun çözümler geliştirmelidir.
- Hükümet, Kürt halkının siyasi partilerini, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerini muhatap alarak açılım konusunda cesaretli davranmalıdır.
- Anayasanın özellikle ilk üç maddesinin değişmelidir.
- Barış sürecinin, çatışmasızlık sürecinin devam edebilmesi için hâlâ devam eden sınır ötesi operasyon ve bombalamalar durdurulmalıdır.
- Adalet Bakanlığı, örgüt propagandası ve toplantılara muhalefet konusunda 7-8 yıldır devam eden davalar hususunda hızlı adımlar atılması için çaba sarf etmelidir.
- Özellikle anayasamızda, kanunlarımızda ve diğer mevzuatta Türklüğü ön plana çıkaran, üst kimlik olarak vurgulayan hükümlerin ivedi olarak düzeltilmesi, çıkartılması ve daha kapsayıcı hâle getirilmesi gerekir.
- Toplumsal olaylarda gösteriye katılan insanların terörle mücadele yasasından yargılanması ve cezalandırılması konusu yeniden gözden geçirilerek, daha vicdanlı ve adil bir düzenleme yapılmalıdır.
- Dağlara, taşlara yazılan “Ne mutlu Türk’üm!” yazısı ayrışmalara yol açtığı için silinmelidir.
- Andımız kaldırılmalıdır.
- YAŞ kararı ile terfi ettirilemeyen askerlerin yanında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da suça karışmış asker ve polisler de görevden alınmalıdır.
- Hakikatleri araştırma komisyonu kurulmalıdır.
- Sonradan değiştirilen coğrafya isimleri geri iade edilmelidir.
PROF. VOLKAN NEREDEYSE, ORASI AYRIŞIYOR!
Körü Körüne İnanç ve Kimlik Adına Adam Öldürmek isimli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını beyan eden Vamık Volkan, ABD’nin hedef ülkelerinde önemli işler yaptı. Filistin-İsrail çatışmasında Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslarda, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yapan Prof. Dr. Vamık Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips ile birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda da görev yaptı.
Politik Psikoloji uzmanı Prof. Volkan’ın son görev sahası ise Türkiye. Volkan, açılım için ABD’den Türkiye’ye ilk gönderildiğinde önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile sonra da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Volkan, Cumhurbaşkanı Gül’e “Açılım çalışmalarında siyasetin ve siyasetçilerin ön planda olmadığı, 20-30 kişilik özgün bir grup oluşturularak, çalışmaların bunların eliyle yürütülmesi gerektiğini” söyledi.
Prof. Volkan, Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüşmesinde, açılım için “Ağaç Modeli” önerdi. Bu modele göre “Kök” soruna teşhis koymak, “Gövde” görüşleri ortaya koymak, “Dallar” da geliştirilen çözüm yolları olarak ele alınıyordu.
Periyodik olarak hükümetle bir araya gelen ve raporlar sunan Volkan ve ekibi son olarak 26 Ağustos 2010 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile İstanbul Tarabya’da görüşmüştü.
MEHMET ALİ GÜLLER
AÇILIM’IN YENİ AŞAMASI: DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/12/2010
ABD’nin AKP’ye uygulattığı ve nihai hedefi Irak’ın kuzeyindeki yapıyı da kapsayacak şekilde “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya daha geçildi: Demokratik Özerklik!
ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği “Büyük Kürdistan” için önce Irak’ı parçalamış ve “Güney Kürdistan”ı kurmuştu; şimdi sırada “Kuzey Kürdistan” var!
ABD, Kuzey Kürdistan’ın inşası için hukuki planda Türkiye’ye “BM İkiz Sözleşmeleri”ni kabul ettirdi; askeri planda PKK’yı güçlendirmeyi ve TSK’ya karşı geliştirmeyi sağladı; kültürel planda toplumsal ayrışmanın zeminini yarattı; siyasal planda AKP üzerinden “Kürt Açılımı” uygulayarak, “Diyarbakır merkezli bölgesel özerkliğin” örgütsel inşasına harç sağladı.
“Belediyeler Birliği”nden, “Eyalet Modeli” tartışmalarına kadar yapılan ve geliştirilen her “çözüm”, bu siyasal hedefin aşamaları oldu.
Bu sürece direnecek kuvvetler de, başta TSK olmak üzere, bir dizi Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisizleştirildi.
DİYARBAKIR, AKP-BDP İTTİFAKIYLA, DEMORATİK ÖZERKLİĞE MERKEZ OLUYOR
BDP’nin ilk kez, Öcalan’ın talebi üzerine, 19-20 Haziran 2010 tarihlerinde Diyarbakır’da yaptığı İl ve Belediye Başkanları toplantısında gündeme getirdiği “demokratik özerklik”, Türkiye’nin güneydoğusunu “özerk” hale getirmeyi hedefliyor.
Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığını yaptığı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından 19 Aralık 2010 tarihinde gündeme getirilen “demokratik özerklik” taslağında hedef şöyle çizildi:
“Demokratik Özerklik, Kürdistan toplumunu, hukuki, öz savunma, sosyal ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir”. 1
BDP ve PKK’nın Demokratik Özerk Kürdistan diye hedeflediği oluşum, AKP’ye hükümet olabilmenin koşulu olarak sunulan hedefle birebir uyumludur:
“Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız vardır”. 2
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “başarmamız gerek” dediği “Diyarbakır’ı merkez yapma” hedefi, işte BDP’nin dile getirdiği “Demokratik Özerk Kürdistan”ın merkezidir, başkentidir!
DTK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ KONGRESİDİR
PKK ve BDP, DTK’nın bir model ve hedef olarak önüne koyduğu “Demokratik Özerklik” ile çok açık olarak, Ankara dışında ayrı bir otoriteyi, iktidarı hedeflemektedir:
“Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır. Bu anlamda demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Yani Kürt halkının siyasi statüsünü ifade eder. Demokratik özerklik ile asıl karar yetkisi köy, mahalle, şehir meclisi ve delegelerinindir. Her topluluk söz, tartışma ve karar yetkisini halk meclisleri ile yerine getirir. Katılımcı, çoğulcu, doğrudan halk meclisini esas alır”. 3
DTK, bu hedefle, aynı zamanda kendisini TBMM’ye delege gönderen, özerk bölgenin meclisi, kongresi olarak belirlemiştir!
İlginçtir, DTK, Anayasa Mahkemesi DEHAP’ı kapatıp, Türk ve Tuğluk’u siyasal yasaklı ilan ettikten sonra, BDP’nin AKP’nin siyasal ve yasal desteğiyle kurduğu bir yapıydı. Öyle ki, siyasal yasaklı Aysel Tuğluk, avukat kimliği ile İmralı’da Öcalan ile görüşmüş ve AKP’ye aracılık yapmıştı!
PKK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR
Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen ve çok tartışılan “Öz savunma” konusu da, açık olarak, PKK’yı bu yapının askeri gücü yapmayı ilan etmektir:
“Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”. 4
TSK SAVAŞMA YETENEĞİNİ YİTİRMEKTEDİR
Peki ayrı örgütlenme, ayrı meclis, ayrı yapı, ayrı devlet ile “ayrı” olmayı hedefleyen, kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu projeye karşı, anayasal görevi olan kurumların başında kim gelmektedir? Elbette TSK.
Peki, Ergenekon tertibiyle adım adım etkisizleştirilen TSK şu anda ne durumdadır?
196 sanıklı Balyoz duruşması, işte bu koşullarda başladı. Muharebe koşulları bakımından düşünüldüğünde, 196 subayın “ölümü” muharebeyi neredeyse kaybettirir! İşte 196 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden TSK, maalesef neredeyse diz çökme noktasına gelmiştir.
Genelkurmay, BDP’nin üniter yapıya rest çeken “iki ayrı dil” ilanına karşı bir kamuoyu bilgilendirme açıklaması yapmış ama AKP’den “asker kendi işine baksın” 5, BDP’den de “ayar verme çabaları komik görülüyor” 6 yanıtı almıştır!
TSK’nın düştüğü bu durum, kuşkusuz, adım adım “mevzi” terk etmesinin neticesidir. Öyle ki, bu mevzileri vere vere, TSK görevini yapamaz hale gelmiştir.
Ne acıdır ki, örneğin TSK’nın PKK’lıların peşine düşerek 1.5 kilometre “Irak Kürdistan’ı” sınırı içine girmesi, ABD’nin uyarısı üzerine AKP hükümeti tarafından durdurulabilmiştir! 7
TSK, savaşma yeteneğini adım adım yitirmektedir.
MEHMET ALİ GÜLLER
KAYNAKLAR:
1 ANF, 19 Aralık 2010
2 Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004
3 ANF, 19 Aralık 2010
4 ANF, 19 Aralık 2010
5 Vatan, 17 Aralık 2010
6 www.haberturk.com, 18 Aralık 2010
7 Taraf, 16 Aralık 2010
DAVUTOĞLU, ENVER PAŞA DEĞİLDİR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 08/12/2010
Washington Post gazetesi yazarı Jackson Diehl, geçen hafta Washington’da görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, kendisine Türkiye’nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden bahsettiğini yazdı.
OSMANLI MİLLETLER TOPLULUĞU
Davutoğlu, gazeteye “Osmanlı Milletler Topluluğu” hedefini şu özlerle açıklamış: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?”.
Washington Post yazarı makalesini şu sözlerle de sürdürmüş: “Aslında, Arap sokaklarının muhtemel lideri olarak Erdoğan, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah gibi rakiplerinden daha çekici görünüyor.
Wikileaks’in yayımladığı ABD belgelerinde yer alan Davutoğlu’na ilişkin bazı saptamalarla birleşince, konu basında geniş yer aldı ve yorumlandı. Değerlendirmeleri iki grupta toplamak mümkün:
Birinci grupta yer alanlar, Davutoğlu’yla ilgili Wikileaks belgelerinde yer alan “son derece tehlikeli” ve “neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” şeklindeki ifadeleri de göz önünde bulundurarak, Dışişleri Bakanı’nı ve onun Osmanlı Milletler Topluluğu hedefini, sanki ABD’nin tam karşısında bir projeymiş gibi yorumladılar.
İkinci grupta yer alan bazı yazarlar ise kavramın ve hedefin, Osmanlı’nın yıkılmasının nedeni olduğunu, Davutoğlu’nun İttihat Terakki Paşası gibi davrandığını belirttiler.
Önce birinci grupta yer alan iddiaya bakalım: Gerçekten de Davutoğlu’nun projesi ABD’nin karşısında mı?
NEO-OSMANLICILIK, BOP’ÇULUKTUR!
Davutoğlu’nun bugün “Osmanlı Milletler Topluluğu” diye nitelenen projesinin ilk ayağı 10 Haziran 2010 tarihinde “Ortadoğu Birliği” adı altında oluşturuldu. Davutoğlu, Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında serbest ticaret, serbest vize bölgesi oluşturulması ve ortak işbirliği konseyi çalışması yapılmasına ilişkin imzalan ortak deklarasyon sonrası yaptığı açıklamada, “İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir” dedi. 1
Ortak deklarasyonda, “Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasındaki ilişkilerin birbirlerine ortak tarih, kültür ve coğrafyayla emsalsiz bir şekilde bağlı olan halkların iradesi temelinde artmakta olan siyasi diyalog, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve kültürel etkileşim temelinde nitelendiği” belirtildi. 2
AKP’nin “Ortadoğu Birliği” Davutoğlu’nun 20 Mart 2009 günü Washington’a verdiği “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” 3 sözüyle doğrudan ilgiliydi. Davutoğlu, verdiği bu sözden tam 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009 günü Dışişleri Bakanı olarak atandı!
AKP’nin tam da bu tarihten sonra başlayan sözde İsrail karşıtlığı ile sözde İran dostluğu görüntüsü, bu görevle ilgilidir. Çünkü Araplar’la kurulacak böylesi bir “alt bölgesel düzen” için İsrail karşıtı bir duruş sergilemek ve İran’a markaj yapmak gerekiyordu!
Kısacası, Davutoğlu’nun Neo-Osmanlıcılığı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçasıydı. BOP “küresel yeni düzen”, Neo-Osmanlı coğrafyası da onun “alt bölgesel düzeniydi”!
Peki, madem Davutoğlu’nun projesi, aslında bir ABD projesiydi, neden Wikileaks’in yayımladığı ABD belgelerinde kendisiyle ilgili olumsuz ifadeler var? Çünkü alternatifsizlik ve sandık başarıları; görev alanın elini, görev verene karşı güçlendirir ve bazen pazarlık yapma noktasına götürür!
İTTİHAT VE TERAKKİ DEVRİMCİYDİ!
Peki Cüneyt Ülsever’in dediği gibi “Osmanlı Miletler Topluluğu” Osmanlı’yı yıkan kavram mıydı? 4 Ya da Yalçın Doğan’ın dediği gibi “Davutoğlu İttihat Terakki Paşaları gibi” mi davranıyor? 5
Asıl üzerinde durulması gereken budur. Davutoğlu’nu Enver Paşa’yla, Talat Paşa’yla aynı kefeye koymak, AKP’yi neredeyse İttihat ve Terakki yapmak, tarihe sığmaz.
İttihat ve Terakki, kuşkusuz hatalar yapmıştır. Ancak bu hatalardan hareketle, İttihat ve Terakki’yi, Osmanlı’nın yıkılmasının müsebbibi görmek yanlıştır. İttihat ve Terakki, o günün Tayyip Erdoğan’ına karşı kurulmuş, ilerici, devrimci bir örgüttü! Osmanlı devleti içinde reformlar yaptı. Her şeyden önemlisi feodalizmin tek adam diktasına karşı, Meclis’i iktidarın ortağı yaptı!
Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki’nin hayalleri yüzünden yıkılmamıştır. Bu suçlamaya dayanak olarak hep şu mesnetsiz iddia sunulmuştur: İttihat ve Terakki tarafsız kalmayıp, Osmanlı devletini birinci dünya savaşına soktu!
OSMANLI SAVAŞ GİRMEK ZORUNDAYDI!
Bu yanılgı, birinci dünya savaşını, yani emperyalistler arası savaşı tarihsel yerine oturtamamaktan kaynaklanmaktadır. Savaş, esas olarak Osmanlı devletinin üzerinde olduğu topraklar üzerinde ve bu toprakları paylaşmak üzere yapıldı. Savaşın sonucundaki paylaşım bile tek başına bunun kanıtıdır. Osmanlı devletinin bu nedenle birinci dünya savaşının dışında kalma, tarafsız olma gibi bir şansı asla olmamıştır, olamazdı da…
İttihat ve Terakki bu acı gerçeği görmüş ve savaşın nesnesi olmak kaçınılmazlığına, öznesi olmaya çalışarak yanıt aramıştır. İttihatçılar Almanya’yla ittifaktan önce İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu anlaşma devletleriyle ittifak aradılar. Ama boşunaydı. Ortadoğu’ya yerleşmek isteyen İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’yla aynı safta olabilmesi zaten eşyanın tabiatına aykırıydı! Bu acı gerçek, İttihat ve Terakki’yi tarihsel zorunluluk olarak, Almanya’ya yöneltti.
Sonuç olarak, ABD emperyalizmin projesine uygun olarak Neo-Osmanlıcılık yapan Ahmet Davutoğlu, emperyalizme karşı vatan savunması yapan Enver ve Talat Paşa değildir!
MEHMET ALİ GÜLLER
Kaynaklar:
1 Sabah gazetesi, 11 Haziran 2010
2 Sabah gazetesi, 11 Haziran 2010
3 Hürriyet gazetesi, 21 Mart 2009
4 Cüneyt Ülsever, Osmanlı’yı yıkan kavram: Osmanlı Milletler Topluluğu, Hürriyet gazetesi, 8 Aralık 2010
5 Yalçın Doğan, DAvutoğlu İttihat Terakki Paşaları gibi, Hürriyet gazetesi, 8 Aralık 2010