Posts Tagged ABD
Amerikan piyonluğunun sonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/02/2025
Üç başkentte üç zirve…
Riyad’da, Trump ve Putin’in uzun telefon görüşmesinin ardından ABD ve Rusya heyetleri bir araya gelerek, Ukrayna savaşını sona erdirme görüşmelerini başlattı.
Paris’te Avrupalı liderler toplanarak ABD’nin Ukrayna barış masasından Avrupa’yı dışlamasına tepki gösterdiler.
Ankara’da Erdoğan ve Zelenski ise buluşup dışlanmaya tepki gösterdiler.
Zelenski üç yıldır neredeydi?
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Ankara’da, Erdoğan’la ortak basın toplantısında konuştu: “Suudi Arabistan’a gitmeyi erteledim, arkamızdan bir şeylere karar verilmesi doğru değil.”
Reuters’e bilgi veren Ukraynalı resmi kaynaklar, “Zelenski’nin ABD-Rusya görüşmesine meşruiyet kazandırmamak amacıyla görüşmeye katılmadığını” kaydettiler.
Trump’ın Zelenski’ye tepkisi ise sert oldu: “Bugün duydum ki ‘biz davet edilmedik’ diyorlarmış. Üç yıldır oradaydınız, üç yıl önce bunu bitirmeliydiniz. Hiç başlamamalıydınız. Daha önce bir anlaşma yapabilirdiniz” (AA, 19.2.2025)
Trump haksız mı? Hakikaten neredeydi üç yıldır? Oysa daha savaş henüz başladığında Belarus sınırındaki görüşmelerde bir anlaşmaya varılmış ama CIA-MI6 talebiyle masadan kalkmıştı Zelenski… Sonra İstanbul’da bir anlaşmaya varmıştı heyetler ama Boris Johnson – Antony Blinken talimatıyla anlaşmayı kabul etmemişti Zelenski…
Neden İstanbul yerine Riyad?
Trump ile Putin’in Ukrayna barış görüşmelerinin ilkinin Riyad’da yapılmasından rahatsız olan Erdoğan, Zelenski’yle ortak basın toplantısında taraflara seslendi: “Önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesi muhtemel görüşmeler için ülkemiz ideal bir ev sahibi olacaktır” (cumhuriyet.com.tr, 18.2.2025).
İstanbul yerine Riyad’ın seçilmesinde, ABD’nin İsrail nedeniyle Suudi Arabistan’la arayı iyi tutma isteği, hatta Türkiye’nin Suriye’deki rolü nedeniyle Rusya’nın memnuniyetsizliği neden olmuş olabilir.
Ama Ankara’nın şu aşamada bile tarafsız olmaması asıl neden gibi görünüyor. Zira ABD yönetiminin bile Ukrayna’nın taviz vermesi gerektiğini düşündüğü şartlarda Erdoğan’ın “Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü“ neredeyse Türkiye’nin kırmızı çizgisi ilan etmesi ve Kırımlılardan çok Kırımcılık yapması, İstanbul’un ev sahibi olma şansını esas azaltan faktör görünüyor.
Avrupa’nın ABD-Rusya ittifakı endişesi
Trump ile Putin’in savaşı ikili görüşme ile sona erdirme hamlesinden en rahatsız olan ise Brüksel. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda AB’yi “azarlamasının” ardından ABD’nin Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi Keith Kellogg’un da “Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinde Avrupa yer almayacak” demesi (AA, 15.2.2025) Avrupalı liderleri endişeye sevk etti. Macron’un çağrısıyla Riyad’a karşı Paris’te zirve yapan Avrupalı liderlerin buluşmasından, elbette hiçbir somut sonuç çıkmadı.
Avrupa’nın durumunu en iyi anlatan ise sanırım Fransa Başbakanı François Bayrou oldu: “Putin ve Trump arasında düşünülemez bir ittifaka tanık oluyoruz, bu da Avrupa’yı kendi topraklarında marjinalleştiriyor. Avrupa Birliği’nin bu konuda ne kadar zayıf olduğunu görmek korkunç” (Sputnik, 19.2.2025).
Trump’ın Ukrayna’yı vasallaştırma planı
Ne üzücü… ABD’li bağımsız yorumculardan Max Blumental, durumu şu sözlerle yorumluyor: “Zelenski hizmetçilerin ziyafete davet edilmediğini anladı” (TASS, 19.2.2025).
Zelenski‘nin ülkesini düşürdüğü acı durum ve piyonluğunun sonu. Trump açık açık tehdit ediyor; “Ukrayna’da seçim yapılmadı, Zelenski’nin oyu yüzde 4” diyerek meşru olmamakla, “Verilen paralar nerede, hiç hesap görmedim” diyerek yolsuzlukla suçluyor.
Trump Zelenski’yi şimdi Ukrayna’yı “vasallaştırmakta” kullanacak çünkü. Açık açık “350 milyar dolar verdik, 500 milyar dolarlık nadir element alacağız” diyor…
Bir Amerikan piyonun sonu…
Emperyalizme güvenerek onun stratejisine eklemlenenler, kullanılır, atılır; acısını halk çeker, toprakları sömürüye açılır.
Herkese ders ola…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2025
Paris’teki masa
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/02/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna-Rusya savaşını sona erdirmek amacıyla Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e açtığı telefon, önce ABD-AB ilişkilerini vurdu.
Zira Trump ile Putin’in “uzun telefonundan” ikili görüşme çıktı. ABD’nin Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi Keith Kellogg, Avrupa’nın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinde yer almayacağını duyurdu (AA, 15.2.2025).
Nitekim ABD ve Rusya bugün ilk yüz yüze görüşmeyi Riyad’da yapıyorlar.
İngiltere’nin rolü
Avrupa ülkeleri ABD’nin bu tutumuna tepki olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un davetiyle Paris’te toplandı.
Ukrayna konulu olağanüstü güvenlik zirvesine Almanya Başbakanı Olaf Scholz, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Polonya Başbakanı Donald Tusk, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Hollanda Başbakanı Dick Scoof ve Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen katıldı.
Zirveye ayrıca AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, AB Komisyonu Başkanı Ursula von Der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte katıldı.
Görüldüğü üzere Riyad’da AB yok ama Paris’te Starmer ve Rustte ile aslında ABD vardı. İngiltere Başbakanı Starmer, toplantıdan sonra yaptığı açıklamada ABD’ye gidip Trump’la görüşeceğini, sonraAB liderleriyle yeniden bir araya geleceğini açıkladı.
Paris’te fikir birliği yok
Paris’teki toplantıdan çıkan tek ortak sonuç ABD’ye verilen “Avrupa ve ABD arasında güvenlik ve sorumluluk paylaşımında bölünme olmaması gerektiği” mesajıydı.
Ama nasıl bir yol izleneceği konusunda fikir birliği oluşmadı. Fransa’nın başını çektiği kesim Ukrayna’ya asker göndermeyi savunurken, Almanya’nın başını çektiği kesim buna karşı çıktı.
AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanları ise yaptıkları ortak basın açıklamasında Ukrayna’nın barış masasına güçlü bir pozisyonda oturması gerektiğini belirterek, barışın ancak Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve güçlü güvenlik garantileriyle birlikte gelebileceğini savundu.
Savaşı ABD başlattı
Masada olma tartışması ABD-AB ilişkilerini nereye götürür ya da AB’nin olmadığı bir masadan barış çıkar mı gibi sorular tartışılıyor.
Öncelikle şu iki saptamayı yapalım:
1) Tamam, savaş Avrupa topraklarında yaşanıyor ama savaşın sahibi Avrupa değil ABD’dir. Nitekim Kissinger başta pek çok ABD’li siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanı da savaşın “ana nedeninin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyorlar. NATO’nun genişlemesi ise en başında beri bir Washington stratejisiydi.
2) Savaşın Ukrayna’dan sonra en çok kaybedeni ise doğrudan Avrupa ülkeleri oldu. AB-Rusya enerji bağının kesilmesi ve açığın daha pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılması Avrupa ekonomilerini vurdu. Avrupa’nın Ukrayna’ya zorunlu mali ve askeri desteği ile Ukraynalı göçü gibi faktörler de AB ülkelerini olumsuz etkiledi. Ve asıl önemlisi, ABD zoruyla Rusya’ya yapılan yaptırımlar AB ekonomilerini daralttı. Sonuçta Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya başta pek ülkede ekonomik durgunluk yaşanıyor.
Avrupa’nın asıl sorunu
Bu iki sonuçtan hareket edilirse, Ukrayna savaşının bir an önce sona erdirilmesi, öncelikle AB ülkelerinin çıkarınadır. Dolayısıyla masanın olmasının masada bulunulmasından daha önemli olduğu ortada.
Öte yandan AB’nin masada olması hangi sonucu değiştirecek? AB, ABD’den farklı bir tutum alabilecek mi? Savaşları sona erdirme masalarında pozisyon alabilmede belirleyici olan güç, askeri güçtür ve AB’nin böyle bir gücü yok. Nitekim İngiltere Başbakanı Keir Starmer de Paris’teki toplantıdan sonra yaptığı açıklamada net bir şekilde ifade etti: “Ukrayna’da barışa giden tek yol ABD’nin güvenlik garantisidir” (AA, 17.2.2025).
AB’nin asıl sorunu masada olup olmama sorunu değildir, AB’nin asıl sorunu ABD’den stratejik özerklik kazanıp kazanamayacağı sorunudur. Çok kutuplu dünya inşasında Avrupa ABD’nin Asya’ya karşı cephesi mi olacak yoksa başlı başına bir merkez mi olacak? Asıl mesele budur…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
18 Şubat 2025
Beyaz Saray’ın sopası: Rutte
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/02/2025
NATO’nun bir eşitler kulübü olmadığını, bir ABD örgütü olduğunu, ABD’ye rağmen NATO’da kararlar alınamayacağını, Avrupalı NATO Genel Sekreterlerinin aslında Brüksel’in değil Washington’un adamı olduğunu yıllardır yazarım, anlatırım.
Ama bir NATO Genel Sekreteri’nin kendisini bu kadar açık şekilde “Beyaz Saray’ın sopası” olarak sunduğunu ilk kez görüyorum!
Washington Avrupalıların ensesinde olacak
ABD-AB çelişkilerine sahne olan 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupalı NATO üyelerinden savunma harcamalarını artırmalarını isteyen bir konuşma yaptı. Rutte, yeni harcama oranının, mevcut yüzde 2 hedefinin “çok üzerine çıkacağını” söyledi.
Konuşmasının asıl çarpıcı kısmı ise Avrupalıların taahhütlerinin ABD tarafından izleneceğine dair olan kısmıydı: “Attığınız adımlar, takip edilip izlenecektir. Telefonun karşı tarafında olacağım ve eğer beni dinlemezseniz, taahhüdünüzü yerine getirmediğinizde eminim Washington’da çok iyi bir adam sizi arayacaktır.” (AA, 15.2.2025).
Böylece eski Hollanda başbakanı olan yeni NATO Genel Sekreteri, parçası olduğu AB’nin liderlerini doğrudan Trump ile tehdit etmiş oldu! (Bu arada görevi Rutte’ye devreden Norveçli eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Münih Güvenlik Konferansı’nın başına geçti.)
Batı’daki demokrasi erozyonu
Aslında Rutte’nin sözleri bile 61. Münih Güvenlik Konferansı’nın ruhunu anlamamıza yetiyor. Konferanstan önce yayınladıkları “Çok Kutupluluk” başlıklı 151 sayfalık rapora uygun olarak, konuşmalar, ABD ile AB arasındaki çelişmelerin derinleştiğine işaret ediyor. (Bu geniş raporu 11 Şubat’ta cgtnturk.com sitesinde “Putin Münih’e Döndü” başlığıyla geniş bir şekilde inceledim.)
AB liderleri, ABD’nin vergi baskısını yanıtsız bırakmayacaklarını vurgularken, ABD adına konuşan Başkan Yardımcısı DJ Vance ise muhataplarını resmen azarladı. Vance özetle Avrupa’da demokrasinin ve ifade özgürlüğünün zayıfladığını söyledi.
Kuşkusuz kimin söylediğine bakmaksızın değerlendirirseniz, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da ifade özgürlüğü ile demokrasinin erozyona uğradığı bir gerçek. Rusya karşıtlığının Tolstoy ve Dostoyevski sansürüne kadar gittiği, sosyal medya mesajlarının gözaltılara dönüştüğü, Filistin’e desteğin kimi üniversitelerde antisiyonizm olarak değerlendirilip yasaklandığı bir süreç yaşandı, yaşanıyor. Bu durum elbette sadece Avrupa’yla sınırlı değil, alası ABD’de yaşandı, yaşanıyor.
Avrupa’nın asıl sorunu
ABD ile AB arasında yaşanan ve Münih Güvenlik Konferansı’nda iyice gün yüzüne çıkan çelişmeler, örneğin Ukrayna için barış masasında AB’nin olup olmayacağı, örneğin NATO üyelerinin savunma harcama oranlarının artırılması, örneğin ABD’nin vergi tarifeleri, son tahlilde gelip Çin’i ilgilendirmektedir.
Esasında ABD ile AB arasındaki bu tartışma, bir bakıma AB’nin stratejik özerk olup olmayacağı konusu ve yeni Transatlantik ilişkilerin nasıl olacağı sorunudur ama son tahlilde ABD’nin Çin’le rekabetine dairdir. Burada ilginç olan Avrupalı siyasetçilerin Trump’a karşı çıkarken aslında “eski tür Amerikancılık” yapmaya devam etmeleridir ve Rusya’yla barış isteyen Avrupa sanayi burjuvazisi ile bu siyasetçilerin çıkarlarının çelişmesidir.
Çin’den ABD’ye “karşılığını alırsın” yanıtı
Bu nedenle 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin mesajları kritik önemdedir. ABD’ye büyük güç rekabetinden kaçınması gerektiği mesajını veren Wang Yi, özetle Washington hangi yola seçerse Çin’in o yola uygun konumlanacağı uyarısını yaptı.
ABD’ye “zorbalık uygulamaya ve çevrelemeye kalkarsan karşılığını alırsın” diye seslenen Wang Yi, şu deyişle hem Çin’in “büyük sabrına” işaret etti hem de Çin’in ABD’yi kağıttan kaplan gördüğüne: “Çincede bir deyiş vardır. Bırak güçlü olan yapacağını yapsın, tepelerde esen hafif yel gibi kayıtsız ol. Onlar ne kadar haşin olursa olsun, nehri aydınlatan parlak ay gibi yerinde kal. Rüzgar ne yönde eserse essin, hep sakin ve sarsılmaz ol.” (AA, 14.2.2025)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2025
Kissinger’ın dönüşü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/02/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı “uzun telefon” görüşmesini, Amerikan devlet aygıtının Kissinger stratejisine dönüşünün başlangıcı olarak niteleyebiliriz.
ABD’nin Soğuk Savaş dönemi stratejilerinde belirleyici bir isim olan ve sonrasında da Amerikan hükümetlerine akıl hocalığı yapan Henry Kissinger, ölmeden önce Joe Biden’ın Ukrayna politikalarına eleştiriler yapmış ve ABD’nin ne yapması gerektiğini söylemişti.
İşte Trump “uzun telefon” ile Kissinger’ın işaret ettiği hamleleri yapmaya başlıyor.
Kissinger’ın ABD’ye uyarıları
Kissinger’ın 2022’de yaptığı o saptamalarını, uyarılarını ve önerilerini anımsayalım önce:
– Kissinger, savaşın ana nedenini doğru saptamış ve açıkça ortaya koymuştu: “Kiev, NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi.” Kuşkusuz Kiev’i o yanlışa yönlendiren de ABD yönetimleriydi.
– Kissinger’ın şu uyarısı özellikle Avrupalı siyasetçiler açısından önemliydi: “Batı, Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmamalı. Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğu hatırlanmalı.”
– Kissinger konunun artık toprak tavizini zorunlu kıldığının da kabul edilmesi gerektiğini vurguluyordu: “Ukrayna, savaşın sona ermesi ve barış anlaşmasına varılması için Rusya’ya toprak vermeli.”
Tabi asıl önemlisi şuydu: Kissinger bunları ABD’nin “ana stratejisinin” gereği olarak savunuyordu. Açalım:
Kissinger’a göre Rusya Çin’den koparılmalı
Kissinger’ın ABD-AB-Rusya üçgeninde dile getirdikleri aslında Çin’le ilgiliydi. Rusya’ya neden taviz verilmesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyordu Davos’ta: “Aksi taktirde Rusya Avrupa’dan tümüyle kopup Çin’in kalıcı müttefiki haline gelecek.”
Bu ABD’nin ana stratejisi açısından o kadar önemliydi ki Kissinger Davos’tan sonra da bu uyarılarını sürdürdü: “Artık soru, bu savaşın nasıl sona erdirileceği olacak. Sonunda hem Ukrayna hem de Rusya için birer yer bulunmalı, eğer ki, Rusya’nın Çin’in Avrupa’daki ileri karakolu olmasını istemiyorsak” (Times, 11.6.2022).
Kissinger ve başka pek çok ABD’li siyaset bilimci, uluslararası ilişkiler uzmanı ve analist önemle belirtiyordu: ABD’nin asıl rakibi Çin’di. Ve ABD, hızla büyüyen Çin’e karşı, a) mevcut müttefiklerini (AB) sağlamlaştırmalı, b) yeni müttefikler (Hindistan) bulmalı ve c) Çin’i (Rusya’yı Bayı’ya çekerek) yalnızlaştırmalıydı. Hatta Brzezinski bunu “daha büyük Batı” inşası diye formüle etmişti.
Trump Kissinger’ı izliyor
İşte Trump bu stratejiye uygun adımlar atıyor.
– Trump savaşın ana nedenini tıpkı Kissinger gibi belirliyor: “Ukrayna’nın NATO’ya girme ihtimali, savaşın ana nedeniydi.”
– Trump, tıpkı Kissinger’ın önerdiği gibi Rusya’ya Batı kapısı açıyor: “Rusya G7’ye geri dönemli.”
– Trump tıpkı Kissinger’ın işaret ettiği gibi esas olarak Çin’e odaklanmak istiyor.
Transatlantik ilişkilerin revizyonu
Trump’ın bu adımları Avrupa’da bir kaç türlü endişeye yol açmış görünüyor. Bazıları Putin’e taviz verilmesinin yol açacağı sorunlara dikkat çekiyor, bazıları ABD’nin Avrupa’yı yüzüstü bıraktığını düşünüyor, bazıları da geleneksel Transatlantik ilişkinin zarar göreceğini belirtiyor.
ABD’nin diğer konuları tavizle de olsa çözerek sadece Çin’e odaklanması, Transatlantik ilişkilere sırtını döneceği anlamına gelmiyor kanaatimce. Ana stratejisine dayalı bu politikaların, Transatlantik ilişkileri de bir revizyona zorlayacağını düşünüyorum.
Zira Rusya’nın yerinin neresi olduğu konusu, Avrupa Güvenlik Mimarisi’nin nasıl olacağını da belirleyecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2025
Putin Münih’e döndü
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/02/2025
61. Münih Güvenlik Konferansı 14 Şubat’ta başlıyor. Öncesinde “Münih Güvenlik Raporu 2025” yayınlandı. 151 sayfalık raporun başlığı “Çok Kutupluluk”.
Önemli saptamalar içeren raporu ana hatlarıyla incelemeye çalışalım:
1. ABD liderliğindeki tek kutupluluk bitti
Raporun en önemli saptaması şu: “Dünya, ABD liderliğindeki tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru kayıyor.” Rapor bu süreci “gerilim ve belirsizliklerin arttığı bir dönem” olarak değerlendiriyor.
Kuşkusuz bu saptama özelikle Asyalılar için yeni bir şey ifade etmiyor. Çünkü Çin’den Rusya’ya, İran’dan Hindistan’a pek çok Asya ülkesi, uzunca bir süredir zaten “çok kutupluluk” döneminin başladığına işaret ediyordu. Hatta bu gerçeğin çeşitli Avrupalı siyasetçiler tarafından da dile getirildiği biliniyor.
Yine de Atlantik dünyasının Davos gibi önemli organizasyonlarından biri olan Münih Güvenlik Konferansı’nda bu gerçeğin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir. İkincisini yazının sonunda söyleyeceğim.
2. ABD-Çin rekabetinin geleceği
Raporda dikkati çeken ikinci konu ABD-Çin rekabetine dair görüştür. Münih Güvenlik Raporu, “Geleceğin, ABD-Çin rekabetinin hakimiyetinde mi yoksa daha geniş bir çok kutuplu sisteme mi evrileceği belirsiz” diyor.
Evet, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor ama bu zamanla iki kutba dönüşür mü? Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı Mart 2019, 8. Baskı Nisan 2020) isimli kitabımda dünyanın beş merkezli bir sisteme doğru evrildiğine işaret etmiştim. O merkezler ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’dı. Kuşkusuz kitaplarımda ve yazılarımda, ABD’nin süreci götürme biçiminin bu beş merkezi, iki kutba zorlayabileceğini de belirtiyorum.
Emperyalist ABD’nin küresel liderlik için daha sert yöntemler seçmesi, Çin merkezli bir ülkeler grubu oluşumunu kaçınılmaz kılabilir.
3. ABD’nin rolü
Raporda “ABD’nin küresel liderlik rolünden çekilmesinin savaş ve barış konularının ötesinde sonuçlar doğuracağı” belirtiliyor ve “ABD olmadan, insanlığın karşı karşıya olduğu birçok ciddi tehdidin bazılarıyla mücadele edebilmenin hayal olduğu” savunuluyor.
Bu daha çok güvenliğini tamamen ABD’ye devretmiş Atlantikçi Avrupa kanadının görüşünü yansıtıyor. Oysa bugün ABD Avrupa açısından bile sorun çözücü değil, bizzat sorunun kaynağı durumundadır. Örneğin ABD’nin “Avrupa-Rusya” bağını koparmak üzere Avrasyacılığa karşı izlediği çizgi Avrupa ekonomilerini felç etmiş durumda.
4. Liberalizm zayıflıyor
Münih Güvenlik Raporu’nun dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “Çok kutupluluk sadece yükselen güçlerin artan etkisinde değil, aynı zamanda liberal değerlerin hem uluslar içinde hem de küresel sistem genelinde hakimiyetini kaybetmesiyle ideolojik bölünmelerin genişlemesinde de kendini gösteriyor.”
Amerikan liberalizminin küresel ölçekte zayıflamaya başladığı ortada. Atlantik’in ideolojik aygıtları bu erozyona “liberalizm zayıflarsa aşırı sağcılık, ırkçılık hortlar” iddiasıyla engel olmaya çalışıyor.
Oysa Avrupa’nın şikayet ettiği aşırı sağcılık da liberalizm ve serbest piyasacılık zeminindedir. Asıl mesele ise kamuculuktur. Dünya özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte kamuculuğun önemini bir kez daha görmeye başladı, çünkü liberalizm büyük insanlık sorunlarında yetersizdi.
5. Trump Atlantik’i zayıflatır
Münih Güvenlik Konferansı’nın raporu, Donald Trump’ın ikinci ABD başkanlığı döneminin çok kutupluluk sürecini hızlandıracağını düşünüyor.
Trump’ın “küresel işbirliğinden ziyade ABD çıkarlarına öncelik veren yaklaşımının, özellikle Avrupa’daki ittifakları zorlayacağı” savunuluyor.
Doğru. Trump’ın AB ülkelerine yaptırımları, ek vergileri ve AB toprağı durumundaki Grönland’ı zorla satın almak istemesi ABD-AB ittifakını zorluyor.
Raporda ayrıca “Trump’ın mevcut uluslararası düzeni elverişsiz olarak gördüğü ve muhtemelen ABD çıkarlarına ve Çin’in çevrelenmesine öncelik vereceği, bunun da müttefiklerle ilişkileri zorlayacağı” değerlendiriliyor.
Bu önemli. ABD’nin Çin‘le mücadeleyi ele alış biçiminden etkilenecek ülkeler AB ve Hindistan’dır. Washington’un tutumu bu iki müttefiki ile olan bağını zayıflatabilir.
6. ABD istikrar çıpası değil
Raporun en dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “ABD artık bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk.”
Raporu yazanlar bu sonuca Trump’ın Grönland, Panama ve Gazze politikalarından hareketle ulaşmış durumdalar. Elbette ABD’yi dünya için sakınılması gereken bir risk olarak ortaya koyan başka bir çok politikası var.
Putin’in Münih konuşması Genelkurmay’ın sitesinde
151 sayfalık raporu bu ölçekte bir makalede inceleyebilmek elbette mümkün değil ama ana hatlarına dikkat çekmeye çalıştım.
Gelelim yukarıda “Münih Güvenlik Konferansı’nda çok kutupluluk gerçeğinin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir” dememe…
Evet, konunun ikinci önemi şurada. Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bir milattı. Putin “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan ederek, kimi Atlantikçilerin ifadesiyle “batı düzeninde ilk kırılmayı” başlatmıştı.
Konunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise şuydu: Genelkurmay Başkanlığı, Putin’in Münih’te yaptığı o konuşmanın tam metnini internet sitesinden yayınlamıştı.
Sonuç olarak 2007’de “tek kutupluluk bitti, çok kutupluluk başladı” diyerek Münih’te Atlantik dünyasına seslenen Putin, Münih Güvenlik Konferansı’nın “Çok Kutupluluk” başlıklı 2025 yılı raporuyla yeniden Münih’e dönmüş oldu!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Şubat 2025
Haydut devlet
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/02/2025
Haydut devlet, emperyalist ABD’nin hedef aldığı ülkeleri şeytanlaştırmak amacıyla kullandığı bir kavramdır. ABD’nin resmi belgelerinde İran, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ve Venezuela (daha önce Irak, Libya ve Suriye) haydut devlet kategorisindedir.
ABD bu devletleri “haydut” ilan etmiştir çünkü bu devletler ABD’nin çıkarlarına direnmiş, direnmektedir. Asıl haydut devletler ise ABD’nin kendisi ile Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’dir.
ABD’nin haydutlukları
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Dominik Cumhuriyeti ziyareti sırasında, Washington bu ülkedeki Venezuela uçağına el koydu. ABD daha önce de İran’ın Venezuela’ya sattığı bir kargo uçağına Arjantin’de el koymuştu.
Haydut ABD; Venezuela’nın petrol yüklü tankerlerine de el koymuştu, ortağı İngiltere ile birlikte altınlarına da çökmüştü; dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bu ülkenin petrol üretip zenginleşmemesi için ve halkı yoksulluk nedeniyle hükümete isyan etsin diye petrol rafinerisine sabotaj düzenlemeye bile kalkmıştı. Devlet başkanları Hugo Chavez ve Nicolas Maduro’yu hedef alan başarısız darbe girişimlerinin sayısını unuttum bile…
ABD’nin yaptırımları da haydutluk örneğidir. Emperyalist ABD, kurallarını kendi yazdığı uluslararası ticarete aykırı bir şekilde hem hasım gördüğü Çin, Rusya ve İran başta pek çok ülkeye hem de müttefiki olan Kanada, Meksika ve AB ülkelerine yaptırım uyguluyor.
Trump’ın Kanada için “ABD’nin 51. eyaleti” muamelesi yapması, Meksika Körfezi’nin adını Amerikan Körfezi ilan etmesi, Panama Kanalı’na el koymaya kalkması ve Grönland’ı satılmaya zorlaması karşısında haydutluk kavramı bile masum kalır.
İsrail’in haydutlukları
İsrail’in Filistinlilerin evlerine, topraklarına adım adım el koymasından sonra Gazze’de işi bir soykırıma vardırması ise elbette haydutluk kavramıyla açıklanamaz. Bu insanlık suçununu nitelemeye yetecek kavram yok.
Şimdi ABD ve İsrail, bu soykırıma bir de sürgün eklemeye çalışıyor. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu ikilisi, Filistinlileri Gazze’den kovmayı ve ABD’nin Gazze’yi devralmasını planlıyorlar.
Ve bu konuda öyle küstahlar ki…
Örneğin Trump’ın Filistinlileri Gazze’den sürgün planına destek veren İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz adres gösteriyor: “İsrail’i suçlayan İspanya, İrlanda, Norveç ve diğerleri, Gazzelileri kendi topraklarına alsın.”
İsrail’in soykırım hükümlüsü başbakanı Netanyahu, “Suudi Arabistan Filistin devleti istiyorsa kendi topraklarında kursun, geniş toprakları var” diyor.
Dün Avrupa’dan gelip Filistinlilerin yurduna çökenlerin, bugün Filistinlileri kendi geldikleri Avrupa’ya kovmaya çalışmaları, en hafifinden, bir tarafı ahlaksızlık diğer tarafı alçaklık olan insanlıkdışı bir durumdur.
Bu arada Trump’ın, İsrail Başbakanı Netanyahu için yakalama kararı çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yaptırım öngören başkanlık kararnamesi imzaladığını da belirtelim.
Hedefleri İran
ABD ve İsrail’in şu anda asıl hedefi İran’dır. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ABD Başkanı Trump ve ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’le görüşmelerinde İran’a karşı yol haritası oluşturuldu.
Trump “İran’a azami baskı” kararnamesi imzaladı. Pentagon, Hegseth-Netanyahu görüşmesine dair yaptığı açıklamada, “ABD İsrail’in güvenliğine yüzde yüz bağlılığını sürdürüyor. İkili, İran’ın bölgesel güvenlik için tehdit oluşturduğu konusunda mutabık. İran’a karşı işbirliği yapılacak” dedi. Ve Washington İsrail’e yeni silahlar sevketme kararı aldı.
Bizi asıl ilgilendiren durum ise şu: Türkiye’deki açılım ile ABD’nin Suriye’deki varlığı konusu da bir yanıyla ABD-İsrail’in İran ajandasını ilgilendiriyor. Bunu da ayrıca inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2025
Trump’ın Gazze planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/01/2025
Başlığı elbette “ABD’nin Gazze planı” diye de okuyabilirsiniz. Birincisi ABD başkanları Donald Trump ile Joe Biden’ın İsrail’e destek politikaları zaten birbirini tamamladığı için, ikincisi de ABD’yi kim yönetirse yönetsin, İsrail’e desteği sürdüreceği için…
Çünkü İsrail ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakoludur ve bu karakolun tahkimatı, ABD başkanlarının en temel görevlerinin başında gelmektedir.
Öte yandan Biden yönetiminin Gazze’de soykırım yapması için İsrail’e tam destek veren politikası, pratikte Trump’ın ilk dönemindeki Abraham Anlaşmaları ve “Kudüs’ü başkent ilan etme” hamlesini tamamlamış oldu.
Gazze’yi Filistinsizleştirme amacı
Şimdi de Trump ikinci döneminde Biden’ın “soykırım sponsorluğunu” tamamlayacak hamlelerin peşinde: Koltuğa oturur oturmaz, ”Gazze’yi Filistinlisizleştirilme planı”nın düğmesine bastı.
Trump, “Gazze’nin temizlenmesi için Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerinden daha fazla Filistinli mülteci almasını” istedi (AA, 26.1.2025).
“Yaklaşık 1.5 milyon kişiden söz ediyoruz ve orayı (Gazze) tamamen temizleyip ‘bitti’ demeliyiz” ifadelerini kullanan Trump, “Bazı Arap ülkeleriyle biraraya gelip, Filistinlilerin barış içinde yaşabilecekleri başka bir yerde konutlar inşa etmeyi tercih ederim” dedi.
Sürgün ve vatansızlaştırma planı açıklayan Trump, açık açık insanlık suçu işlemektedir!
Mısır ve Ürdün karşı çıkmıştı
Gazze’yi Filistinlisizleştirme, Washington’un bölge stratejisi içinde bir politik hedeftir. Açalım:
Donald Trump hafta başında yaptığı bir konuşmada Gazze’nin “deniz ve hava açısından olağanüstü konuma sahip olduğunu” belirtmişti. İlk dönemindeki İsrail politikalarının uygulayıcılarından damadı Jared Kushner de, geçen sene yaptığı bir konuşmada Gazze’nin sahil mülkünün değerine dikkat çekmiş ve İsrail’e “Filistinlileri Gazze’den çıkarıp burayı temizlemesini” önermişti!
Nitekim İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da “Gazze’nin Filistin’den arındırılması” niyetini ortaya koymuş, Kahire buna karşın “İsrail-Mısır ilişkilerini bozar” uyarısını yaparken, Ürdün Kralı Abdullah da “bunu kırmızı çizgi” ilan etmişti.
ABD’nin Kıbrıs-İsrail hattı
Gazze, ABD’nin Kıbrıs-İsrail hattına dayanan bölge stratejisi nedeniyle önemli. Washington Doğu Akdeniz’de “Kıbrıs-İsrail hattı” inşa etmeye çalışıyor. Bu hattı, Girit ve Yunan anakarası üzerinden Avrupa’ya, Körfez üzerinden Hindistan’a bağlamaya çalışıyor.
Bu plan, ABD sponsorlu “Hindistan- Ortadoğu- Avrupa Ekonomi Koridoru” olarak 7 ülke tarafından mutabakat zaptı imzalanarak hayata geçirilmeye çalışılmış ama Hamas’ın Aksa Tufanı ile rafa kalkmıştı.
Hindistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)- Suudi Arabistan- Ürdün- İsrail- Kıbrıs- Yunanistan yolu, ABD’nin hem Çin’in Kuşak ve Yolu’na karşı düşündüğü, hem Hindistan’ı Çin’e karşı yanına çekmeyi amaçladığı, hem de İsrail’i Ortadoğu-Doğu Akdeniz’de bir merkez yaparak güvenliğini garantiye almaya çalıştığı bir projeydi.
İki devletli çözüm
Sonuç olarak Biden ya da Trump, Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler, hangisi emperyalist ABD’yi yönetirse yönetsin, Beyaz Saray’a oturduğu anda İsrail’in güvenliğini esas alan politikalar izleyecektir.
Farkları şudur: ABD Başkanı’yken İsrail’in Filistin soykırımına her türlü desteği veren Biden, görevi bitince “iki devletli çözüm” demeye başladı. Dün “İsrail’i Gazze’de ileriye gitmemekle” uyaran Trump ve ekibi, göreve başlayınca “iki devletli çözüm diye bir çözüm yok” demeye başladı.
Dolayısıyla Arapların, bölge ülkelerinin ve Küresel Güney ülkelerinin Filistin konusundaki temel politikası, bu yıl “iki devletli çözüm” konferanslarını sonuca götürecek şekilde düzenlemek olmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2025
Trump aslında kime meydan okuyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/01/2025
Türkiye, siyasal iklimindeki kutuplaşma nedeniyle, Trump konusunda bile bölünmüş durumda. Trump’a demokrat olmadığı gerekçesiyle karşı çıkanlar olduğu gibi Trump’ı “küresel efendilere meydan okuyan” kişi diye destekleyenler bile var.
Oysa Biden ya da Trump, farketmez, hangisi yönetirse yönetsin, ABD emperyalisttir ve başkanların aralarındaki renk tonu farkı bu gerçeği değiştirmez.
Trump’ın “küresel efendilere meydan okuduğu” tezi, üzerinde durulmayı gerektiriyor. Dünyanın sayılı zenginlerinden biri olan Trump, gerçekten de kendi sınıfı olan küresel efendilere mi yoksa aslında Küresel Güney’e mi meydan okuyor, bakalım…
Trump Çin-Güney Amerika işbirliğini hedef alıyor
Trump’ın 20 Ocak’taki yemin töreninde yaptığı konuşmada verdiği mesajlara ve 24 saat içerisindeki ilk uygulamalarına bakarak, başlıktaki sorumuzu önemli ölçüde yanıtlayabiliriz:
1) Trump “Panama Kanalı’nı Çin’e vermedik, o nedenle geri alacağız” diyor. Burada hedef Panama’dan çok Çin’dir.
Çünkü emperyalist ABD, arka bahçesi gördüğü Güney Amerika’da, Çin’in kazan-kazan temelinde geliştirdiği işbirliği modeline karşı.
Ve Trump, “Meksika Körfezi’ni Amerikan Körfezi” yapacağını söylerken de Küba’yı “teröre destek veren ülkeler” listesine alırken de esas olarak Çin-Güney Amerika ilişkilerini hedef alıyor. Nitekim Trump’ın Grönland’ı satın alma hamlesi de Arktik bölgesinde Çin-Rusya işbirliğine karşı alan kazanma mücadelesidir.
2) Trump’ın konuşmasında Amerikan otomotiv endüstrisini kurtarmak için ek tarife uygulayacağını açıklaması da öncelikle Çin’i hedef alan bir açıklamadır.
Trump Çin’le pazarlık masası kuruyor
3) Trump’ın TikTok kararı tamamen işadamlarına özgü bir pazarlık masası kurma hamlesidir.
Çinli ByteDance şirketinin sahibi olduğu TikTok’un, bir ABD şirketine satılmaması halinde ABD’de yasaklanmasını öngören yasa 19 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Trump yemin töreninin ardından bu yasayı 75 günlüğüne askıya aldı ve TikTok’un yüzde 50’sinin bir ABD şirketine satılmaması halinde 75 gün sonra yasayı uygulayacağını söyledi.
Yani Trump TikTok’un tamamı olmayınca, yarısını Çin’den almak üzerine bir pazarlık masası kurmuş durumda!
4) Yine seçildikten sonra Çin’e uygulayacağını açıkladığı yüzde 10 ek tarifeyi 1 Şubat’a ertelemesi de Trump’ın Çin’le pazarlığı içindir.
Trump’ın Fauci-Milley sendromu
Trump ilk uygulama olarak hem Paris İklim Anlaşması’ndan hem de Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) çekildi. Çin, Trump’ın bu iki kararına da tepki gösterdi.
Trump, “Covid-19 virüsü Çin imalatıdır” suçlamasını kabul etmeyen DSÖ’yü zaten hedef alıyordu. Ayrıca Trump, Çin’i bu konuda suçlamayan ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Dr. Fuaci’yi de suçluyordu. Çünkü Dr. Fauci virüsün laboratuvardan çıkmadığını ortaya koymuştu. Trump’ın şimdi Dr. Fauci’yi hedef alabileceği olasılığıyla Biden, başkanlığı bırakmasına saatler kala “soruşturma olmayan kişiler hakkında önleyici af yetkisini” kullandı.
Biden’ın bu yetkisini kullandığı bir diğer isim de eski ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley’di. Trump, Çin Genelkurmay Başkanı’yla görüştüğü için Milley’i “arkasından iş çevirmekle” ve “Çin’i ABD başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “eskiden bunun cezasının ölüm olduğunu” söylemişti.
Hedef küresel liderliği sürdürebilmek
Görüldüğü gibi Trump’ın ilk uygulamaları da açıkladığı politik amaçlar da öncelikle Çin’i hedef alıyor; küresel efendileri değil…
Özetle Trump’ın “önce Amerika” stratejisini küreselleşme karşıtı ve içe kapanmacı diye değerlendirmek hatadır. Çünkü Trump küreselleşme karşıtı değildir, bu zaten sınıfsal olarak da mümkün değildir. Trump, ABD’nin ağırlıkla mali sermaye sınıfının çıkarları gereği küresel hegemonya mücadelesi veren bir kapitalisttir ve emperyalist ABD’nin küresel liderliğini sürdürebilmek için Çin’le mücadele etmeye çalışmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2025
Tanrının seçtiği Trump!
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/01/2025
Kongre’deki törende yemin ederek resmen ABD Başkanı olan Donald Trump, ilk konuşmasında “Amerika’yı yeniden büyük yapmam için Tanrı hayatımı kurtardı” dedi.
Böylece ABD’nin daha önceki başkanlar döneminde küresel saldırganlığa grekçe yaptığı “Tanrı tarafından seçilmiş halk” söylemi, Trump tarafından doğrudan “Tanrı tarafından seçilen başkan” olarak güncellendi!
Trump, Tanrı tarafından seçildiğini ilan etti ama yemin ederken İncil’e el basmadı!
Trump önce “güney sınırı”na odaklanacak
Ve “Tanrının seçtiği ABD Başkanı Trump”, törendeki ilk konuşmasında ilk odaklanacağı coğrafyanın, ABD’nin güneyindeki Orta Amerika bölgesi olduğuna işaret etti. Trump bu amaçla;
1) Göçmenlere karşı ABD’nin güney sınırına asker göndereceğini,
2) Meksika Körfezi’nin adını Amerika Körfezi olarak değiştireceğini,
3) Panama Kanalı’nı geri alacağını, açıkladı.
Trump’ın ajandasında her konu Çin’e bağlanıyor
Trump Panama Kanalı da dahil, konuşmasının sonraki bölümünde değindiği ekonomi alanındaki icraatları konusunda da hedefe Çin’i oturttu.
Trump’a göre Panama Kanalı’nı Çin işletiyor ve ABD, kanalı Çin’e vermemişti.
Trump Amerikan halkını zenginleştirmek için Çin başta yabancı ülkelere tarife uygulayacağını açıkladı.
Trump, Çin’in ağırlık kazandığı otomotiv endüstrisini kurtaracak önlemler alacağını belirtti.
Washington’un önündeki ikilem
Trump başkanlığının ilk döneminde de Çin’i hedef almış ve ticaret savaşı başlatmıştı. Ancak o savaş her iki ekonomiye de olumsuz yansımıştı.
Trump’ın şimdi de “Çin’e zarar veren ama ABD’nin etkilenmediği bir ticaret savaşı” formülü yok.
Emperyalist ABD’nin önündeki bu gerçek, geniş planda Washington’u şu ikileme sokuyor: Çin’le kazanamayacağı savaşa girmek mi, ABD’nin kendi bölgesinde hegemonyasını sürdürmesi mi?
Önümüzdeki süreçte daha da belirginleşecek olan bu ikilem ABD’nin Ortadoğu ve Doğu Avrupa siyasetlerine de yansıyacak. Dolayısıyla Trump’ın seçim öncesinde vaat ettiği Ukrayna savaşını bitirme adımı atıp atmayacağı da, Suriye’nin kuzeyindeki ABD askerlerini çekip çekmeyeceği de, bu ikilemden hangisinin ağırlık kazanacağına bağlı.
Zira ABD’nin hem Pasifik’te Çin’le daha sert mücadele edip, hem Ortadoğu’da sınır ve rejim değiştirme operasyonlarını sürdürmeye ve Rusya’ya karşı Avrupa’da “uzun savaş” stratejisini uygulmaya gücü yok.
Biden’dan Trump’ın hedef alacağı isimlere koruma
Trump’ın yemin töreninden daha ilginci Joe Biden’ın ABD başkanlığını bırakmadan önceki son icraatıydı.
Biden Trump’ın görevi almasına saatler kala Trump’ın hedef alabileceği bazı isimler için af çıkardı. Böylece Biden ilk kez, haklarında bir soruşturma olmayan kişileri affederek af yetkisini kullanmış oldu.
Eski Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Biden’ın korumaya aldığı isimler arasında en dikkat çekeni. Trump, Milley’in Çinli mevkidaşıyla görüşmesini “arkasından iş çevrilmesi” olarak yorumlamış, Milley’i “Çin’i ABD Başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “bu o kadar korkunç bir eylem ki geçmişte cezası ölüm olurdu” demişti.
Biden’in Trump’a karşı korumaya aldığı bir diğer isim ise ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsünü yöneten Dr. Anthony Fauci’ydi. Trump yönetimi ve Cumhuriyetçi Parti, Dr. Fauci’yi “Covid virüsünün kökenlerinin örtbas edilmesini organize etmekle” suçluyor. Zira Dr. Fauci, Beyaz Saray’ın tüm baskısına rağmen Çin’i sorumlu tutan bir açıklama yapmamıştı. Dr. Fauci, “virüsün laboratuvarda üretildiğine dair bir kanıt olmadığını, doğada evrimleşerek canlılara bulaştığını“ açıklamıştı.
Trump’ın ana gündemi Çin
Özetle Panama Kanalı’ndan Genelkurmay Başkanı Milley’e, otomotiv endüstrisinden Dr. Fauci’ye hemen her konu doğrudan Çin’le ilgili…
ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin gündemi, önündeki dört yılın en önemli ana başlığı olacak. Mesele bu başlıktaki konuları rekabet sınırları içerisinde ele almayı tercih edip etmeyeceği…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21.1.2025