Posts Tagged AKP

Bahçeli’nin mesajı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”

Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:

Cemaatler koalisyonu ile müttefiklik

1) Bu sözler, Cumhur İttifakının iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur. 

Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen Cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişime dönüştürmüştür. 

Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır. 

Lübnanlaşma önerisi

2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”

Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)

Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.

Laikliğin önemi

Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.

Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.

Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.

Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin Parti Meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikayet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.

Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “en laik biziz” bile diyebilmektedir.

Koç – İlim Yayma Cemiyeti – NATO

Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek, evet, “devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir. 

Laiklik demişken…  

Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve İmam Hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”

Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bilal Erdoğan ve kapitalizm

Bilal Erdoğan’ın kapitalizm “karşıtı” şu sözleri tartışma yarattı: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Marx’ın önemli saptamasıdır: “Maddi koşullar insanın bilincini belirler.” Edip Cansever’in “insan yaşadığı yere benzer” demesi ise bu gerçekliğin şiirsel halidir. 

Konumuz elbette Bilal Erdoğan’ın sözleri ile pratiği arasındaki uyumsuzluk değil. Bu sonuçta AKP’nin siyaset yapma tarzı çünkü: “Yerli ve milliyiz” derler ama pratikte en Atlantikçi icraatlere imza atarlar. “Batıya karşıyız” derler ama Batının tüm nimetlerinden yararlanırlar, bunu da “Batı’nın tekniğini almak ama ahlakından uzak durmak” diye formüle ederler.

En kapitalist parti

AKP fiilen Türkiye’nin en kapitalist, en özelleştirmeci, en serbest piyasacı, en neoliberal partisidir. Kamu kaynaklarının ve Cumhuriyetin birikiminin yüzde 86’sı AKP döneminde satıldı, özelleştirildi, yabancılaştırıldı, piyasalaştırıldı, yağmalandı. Tek başına kamucu birikimin bu tasfiyesi bile bile AKP’nin en kapitalist hükümet olduğunu ortaya koymaktadır. 

Üstelik yüzde 86 bile artık yetmiyor AKP’yi, kalanları da satmanın peşindeler. Şimdi de 2 köprü ve 7 otoyol özelleştirmesi var. İBB AKP Grup Başkanvekili Faruk Gökkuş açık açık söyledi: “Köprüleri özelleştireceğiz. İnandığımız ekonomik sistem neyse, biz onu size rağmen uygulamaya devam edeceğiz.”

AKP budur. Bu sözler Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “babalar gibi satacağız” demesinin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 31 Mayıs 2013’te TBMM’de “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik” diye övünebilmesinin devamıdır.

Seçim bütçesi hazırlığı 

2 köprü ile 7 otoyolun 25 yıllığına  7 milyar dolara özelleştirileceği konuşuluyor. Oysa CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporuna dayanarak aktardığına göre 2 köprü ve 7 otoyolun 2025 net karı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar.

Peki AKP hükümeti kamu adına neden böyle bir paradan vazgeçiyor ve uzun vadede kasaya girecek 15 milyar dolar yerine kısa vadede kasaya girecek 7 milyar dolara razı oluyor? Şirketlerin çıkarını mı düşünüyor? Yoksa erken bir seçim planlıyor ve kasada kullanılacak sıcak paraya ihtiyacı mı var?

Yargının siyasallaşması

Erdoğan’ın kabinede yaptığı küçük ama etkili revizyon, muhalefet tarafından bir erken seçim işareti olarak yorumlanıyor. Başsavcı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı ve Vali Mustafa Çiftçi’nin İçişleri Bakanı atanması dikkat çekici.

Özellikle Akın Gürlek, Saray açısından çok önemli bir isim. Hakim iken Adalet Bakanı Yardımcısı, Başsavcı iken Adalet Bakanı yapıldı. Böylece yargı cübbesi üzerindeyken iki kere siyasi ceket giymiş oldu.

Gürlek Türkiye’nin şu anda gündeminde olan sayısız dava soyasının sahibi durumunda. Açtığı davalar, muhalefet tarafından “Sarayın siyasi operasyonları” olarak yorumlanıyor. Saray o davaların sahibini şimdi doğrudan Adalet Bakanı yaparak, aslında muhalefetin yorumunu da doğrulamış oluyor.

Öte yandan Gürlek’in iki kere cübbesi üstündeyken siyasi ceket giymesi, “parti devleti” olgusunu da gözler önüne seriyor. 

Türkiye’nin sosyalistleri var

Başa dönersek, Bilal Erdoğan’ın “Kapitalist düzene karşı mücadele eden bir zümre olmazsa insanı insan yapan değerler yok olacak” diye “endişe etmesine” gerek yok. 

Bu ülkede her türlü zorluğa rağmen kapitalizme karşı mücadele eden sosyalistler, komünistler var.

Ve kapitalizme karşı mücadelenin en somut hali de AKP’ye karşı mücadeledir. Çünkü AKP hükümetleri, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kapitalist, en özelleştirmeci, en Atlantikçi hükümetleri olmuştur. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Solculuk meselesi

13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’la dincilikte ve sağcılıkta yarışmaya çalıştığı için eleştirdim. Türban ve laiklik açıklamalarından Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesine kadar tüm hataları, Erdoğan’la Erdoğan’ın kulvarında yarışmaya çalışmasındandı.

Özel-İmamoğlu ikilisi de Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışmaya çalışıyor. Halbuki orası da Erdoğan’ın kulvarı. Şimdi de ikiliyi “Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışamazsınız” diye ve dahası “ABD’ye Erdoğan’dan daha yararlı Atlantikçilik yapamazsınız” diye eleştiriyorum. 

Özel-İmamoğlu’nun ana mesajı 

Kimi CHP’liler, Özel-İmamoğlu’nun aslında “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajı vermediğini, benim ikilinin açıklamalarını bağlamından kopartarak yorumladığımı iddia ediyor. Bu köşeye açıklamaların bütününü sığdırmam elbette mümkün değil ama ikilinin CNN’den BBC’ye ve Foreign Affairs’e kadar tüm Batı mecralarına yaptığı açıklamaların toplamı, özetle “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajını içeriyor. 

Özgür Özel’in CNN’e “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” demesi ve BBC’ye “İngiltere ve İşçi Partisi nasıl sessiz kalır? Terk edilmişlik hissediyoruz” sözleri ile İmamoğlu’nun Foreign Affairs’a yazdığı “Türkiye’yi ABD’nin öngörülebilir ortağı yapma vaadi” birbirinin bütünleyenleridir. 

Bu açıklamalar yokmuş gibi davranmanın, bu açıklamaları “aslında o anlama gelmiyor” diye bükmenin, CHP’ye bir yararı yok. 

CHP’nin iki kodu

Kılıçdaroğlu Erdoğan’la dincilik-sağcılık kulvarında, Özel-İmamoğlu da Erdoğan’la Atlantikçilik kulvarında yarışamaz, kaybeder. 

Peki hangi kulvarda kazanır? Aslında yanıtını dünkü pazar makalesinde, farklı bir amaçla da olsa Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum verdi.

Oraya geleceğiz ama  meramımı anlatabilmek için önce şu tarihsel gerçekleri anımsatmalıyım:

CHP, emperyalizme karşı mücadeleden doğan bir partidir ve kuruluş ana kodlarından ikisi, antiemperyalizm ve bağımsızlıkçılıktır. (Ki bu solculuktur.) CHP bu kodlarıyla seçim kazanan ama bu kodları aşındıkça seçim kaybeden bir partidir. 

CHP 1946 sonrası Atlantikçi çizgiye girmeye başlayınca bu kodları zayıfladı ve 1950, 1954 ile 1957 seçimlerini kaybetti. CHP ancak 1961’de, o da sadece yüzde 2 farkla seçimi kazanabildi. Ama bunda etkili olan faktörler, DP’nin dış politikada Atlantikçiliği zirveye taşıması ve iç politikada ağır baskı rejimi kurması ve 27 Mayıs’tı. Nitekim CHP sonraki 1965 ve 1969 seçimlerini kaybetti. 

73-77 dersleri 

Sonraki iki seçim, 1973 ve 1977 seçimleri derslerle doludur. CHP bu iki seçimi kazanabildi. Çünkü Türkiye’de bir halk hareketi yaşanıyordu, sosyalist sol güçlüydü. Öyle ki CHP de “ortanın solu” olmak durumunda kalmıştı. Kıbrıs Barış Harekatı, ABD’yle ambargo restleşmeleri, ABD’yle üs ve afyon çarpışmaları, antiemperyalist zeminde CHP’ye iki kez seçim kazandırmıştı. 

Sonrasında 1983, 1987, 1991, 1995 ve 1999 seçimlerini CHP kaybetti. 1999’da, 28 Şubat zemininde Ecevit’in DSP’si birinci parti oldu. AKP’li yıllarda ise CHP’nin kazanabildiği tek bir genel seçim yok.

Görüldüğü üzere CHP solculaştığında ve antiemperyalist tutum aldığında seçim kazanıyor, sağcılaştığında ve Atlantikçilik yaptığında seçim kaybediyor. 

Uçum’un makalesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en etkili başdanışmanı Mehmet Uçum, bir süredir pazar makaleleri yazıyor. Bu haftaki konusu “sol”du. Makalenin, üstelik konumuzla da ilgili olan tuhaflığıyla başlayayım: Uçum, AKP’nin pek çok politikasını sol, Erdoğan’ı da solcu ilan ediyor! Solculuk bu kadar kaybettiren birşey ise danışmanı neden Erdoğan’a solculuk yakıştırıyor? 

Uçum’un makalesinin biri geniş, diğeri dar iki anlamı var. 

Dar anlamı şu: Uçum solun öncelikle AKP-MHP-PKK açılımına, ardından da Yeni Anayasa sürecine destek vermesi gerektiğini savunuyor. Peki Saray neden solun açılıma desteğine ihtiyaç duyuyor. Solsuz açılım yürümüyor mu? Aslında Saray ve PKK, sosyalist soldan Kemalist ve ulusalcı CHP’ye kadar tüm siyasal ve toplumsal kesimleri sürece dahil etmek istiyor. Çünkü Saray biliyor ki bu kesimlerin rızasını almayan bir açılım meşru olamayacak. 

Geniş anlamı ise şu: Uçum, kısa ekonomi-politik analizinde kamuculuğun güçlenmesine, devletçilik ve planlı ekonomi uygulayan ülkelerin büyümesine, sosyal devlet anlayışının yükselmesine ve demokrasinin önemine işaret ediyor. Bunlar sol siyasetin içindedir.

Tüm CHP’lilerin üzerinde düşünmesi gereken şudur: “Erdoğan’ın bile solculuk yaptığı” iddia edilirken, CHP’nin hâlâ Atlantikçilik mesajları vermesi, iki kere yanlıştır. Bu yanlıştan dönmemek, CHP’nin AKP’yi yenme fırsatını tepmesine neden olabilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2025

, , , , , ,

1 Yorum

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

CHP’nin yaşadığı hukuksuzluk nedeniyle Batı merkezlerinden destek arama çizgisinin işe yaramadığı görülmüyor mu? Tersine bu çizginin içeride CHP’nin elini zayıflattığı anlaşılmıyor mu? 

Bu kaçıncı?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve tutuklu Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çık” mesajı verdiler, sayısız kere “bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yaptılar. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı bile verdiler.

En acısı, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in ve İngiliz İşçi Partisi’nin vermediği destek nedeniyle, “terk edilmişlik hissettiklerini” bile söyleyebildiler!

İmamoğlu’nun Atlantikçiliği 

Batı’dan destek arama çizgisinin işe yaramadığı defalarca görüldüğü halde, İmamoğlu bir kez daha Washington’a sesleniyor; hem de CFR’nin dergisi Foreign Affairs’dan… 

Neler söylemiyor ki… 

– Türkiye için Avrupa ile daha yakın entegrasyon ve güncellenmiş Gümrük Birliği “çaresi” açıklıyor.

– AKP’nin Rusya’dan S-400 almasını eleştiriyor, “S-400 konusunun yarattığı hasarın onarılmasını” istiyor.

– İktidarın Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini geciktirmesini eleştiriyor.

– AKP’nin Türkiye’yi AB’den uzaklaştırdığını, ABD’yle ilişkileri gerdiğini ve NATO içindeki güvenilirliğini zayıflattığını savunuyor. 

– Asya’ya, Rusya’ya, Çin’e, temel ihtiyaçlar dışında mesafeli olmayı savunuyor.

– Kıbrıs’ta “her iki tarafı” suçlayarak, yeni bir çözüm süreci istiyor.

– ABD ve AB’yle Akdeniz’de “uyum” istiyor!

– Türkiye’yi ABD’nin “öngörülebilir” bir ortağı yapmayı vaat ediyor.

CHP Erdoğan’ı yanlış tahlil ediyor

İnanılır gibi değil. Şu listeyi kimin önüne koysanız, ABD’nin Ankara Büyükelçisinin Türkiye’den talepleri sanır!

Mesele şu: İmamoğlu bu Batıcı çizgiyle tüm engelleri aşıp aday olduğunda seçim kazanabilir mi? İmamoğlu Erdoğan’la Batıcılıkta, Amerikancılıkta, Avrupacılıkta yarışarak onu yenebilir mi? 

Hiç mi Kılıçdaroğlu’nun seçime üç gün kala Rusya karşıtlığı yapmasının yanlışlığı anlaşılmadı? 

Erdoğan’ın dış politikası hiç mi çözümlenemedi? Erdoğan’ın Rusya ve Çin’le ilişkileri nasıl olur da “Batı karşıtlığı” diye okunabilir? Tersine Erdoğan Rusya ve Çin’le ilişkilerini, ABD’yle ilişkilerine kaldıraç yapmaya çalışıyor. 

Erdoğan’ın Neo-Abdülhamitçi dış politikası özetle şudur: Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine bölgede alan açmak, bunu ABD’yle ilişkilerinde kaldıraç olarak kullanmak ve bu ilişkileri AB ile dengelemeye çalışmak. 

Çare Washington’da değil, Saraçhane’de

Hiç eğip bükmeye gerek yok. İmamoğlu’nun mesajı ABD’ye “beni kurtar” mesajıdır, “karşılığında daha Amerikancı bir yönetim kurarım” vaadidir.

Yazık ki İmamoğlu, kendisinin Rahip Brunson gibi Trump tarafından kurtarılabileceğini sanıyor. Yazık ki İmamoğlu Trump’a “ben Erdoğan’dan daha Atlantikçiyim” mesajı verince, Washington tarafından tercih edileceğini sanıyor!

Oysa tersine, ABD, kim ne vaat ederse etsin, sahaya yansıması bakımından, işlevi bakımından, yararı bakımından, AKP’den daha Atlantikçi bir partinin şu konjonktürde olamayacağını biliyor. CHP “ben daha Atlantikçiyim” dese bile, Washington, pratikte CHP’nin AKP’den daha fazla ve yararlı bir Atlantikçilik yapamayacağını gayet iyi biliyor.

Zira Erdoğan partisini ve tabanını Atlantikçiliğin her türlüsüne ikna edebilir ama Özel-İmamoğlu ikilisi CHP içindeki bağımsızlıkçı, antiemperyalist, yurtsever, Kemalist damarı ikna edemez.

Sonuç olarak İmamoğlu’nu ABD kurtarmaz, kurtaramaz ama Saraçhane Cephesi kurtarabilir. Tabii o cepheyi Batıcı çizgisiyle eritmezse!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2025 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Dolmabahçe sendromu

Bahçeli’nin “Yeter ki terör bitsin, varsın sonumuz darağacı olsun” sözleri size de tuhaf gelmedi mi? Hani Bahçeli “yeter ki terör bitsin, Nobel barış ödülü almasam da olur” dese, bunda bir mantık var. Zira 50 yıllık terör sorununu çözebilmek, evet, Türkiye’nin ve dünyanın en değerli barış ödüllerine layıktır. 

Peki akla neden barış ödülü değil de darağacı geliyor? Terörü bitirmenin, barışı getirmenin sonucunun neden darağacı olabileceği düşünülüyor? Salt muhalefetin tepkisi nedeniyle mi?

Hani Hendek özrü?

Bahçeli’nin sözlerini işitince, “bu acaba bir Dolmabahçe sendromu mu” diye düşündüm kendi kendime. (Üstelik Erdoğan’ın Bahçeli’nin üç adım gerisinden yürüdüğü düşünülürse.)

Anımsayın, AKP ve DEM (HDP) yöneticileri, bir önceki açılımda “Dolmabahçe mutabakatı” imzalamış ve gururla kameralara poz vermişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” dedi, “Dolmabahçe’yi yanlış buldum” dedi ve açılımı kapattı. Sonrasında Hendek Savaşı geldi. 793 güvenlik görevlisi şehit oldu, TİHV raporuna göre 310 sivil ile sayısı net bilinmeyen PKK’li öldü.

Dolmabahçe’den Hendek Savaşına dönüşümün esas nedeni neydi? PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda egemen olmaya başlamasıydı. Peki bugünkü açılımda ne konuşuluyor? PKK/SDG devlete ve orduya nasıl entegre olacak, blok halinde mi, tek tek mi? Bu fiilen Ankara’nın PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapısına nasıl pozisyon alacağını belirleyecek.

Sizce de bugün yeniden açılım yapan aynı aktörlerin, Dolmabahçe ve Hendek Savaşı konularında, önce topluma bir özür ve özeleştiri borçları yok mu? 

Yayman’ın fotoğraf endişesi

Bahçeli’nin darağacı sözü dışında, İmralı’ya giden heyetteki AKP’li milletvekili Hüseyin Yayman’ın tutumu da ilginçti. TBMM Komisyonu’nun AKP’li, MHP’li ve DEM’li üç üyesinin heyet halinde İmralı’ya gittiği haberi ajanslara düştüğünde, Yayman “ben gitmedim” dedi. Halbuki gitmişti! 

Partili arkadaşı Şamil Tayyar’ın açıkladığına göre, 3 saatlik İmralı ziyaretinde, DEM’li üye çok istediyse de AKP’li Hüseyin Yayman bir hatıra fotoğrafı çekilmesine karşı çıkmış. 

Neden? İmralı’ya gitmeyi bu kadar savunmuşken, İmralı’ya gitmeme kararı alan CHP’nin ne kadar Türkiye karşıtlığına düştüğünü propaganda etmişken, neden bir hatıra fotoğrafı çektirmediler? Fotoğraf teklifi geldiğinde acaba AKP’li Yayman’ın aklına ne geldi? Yoksa Erdoğan’ın “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” sözü mü?

Aslında Tayyar’ın şu sözleri bile gerçeği bir yönüyle açıklıyor: “Ziyarete yoğun tepki varken fotoğraf çektirip milletin gözüne sokmak büyük hata olurdu.”

Açılımın kritik düğümü

Yukarıda belirttiğim gibi AKP-HDP’nin bir önceki açılımı, PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda güçlenmesinin bir yansıması olan Hendek Savaşı nedeniyle bitmişti. 

Bugünkü açılımın Öcalan nezdinde özü ise şu: PKK Türkiye’de devlet, federasyon, hatta özerklik bile istemiyor artık ama karşılığında PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmesinin Ankara tarafından kabul edilmesini istiyor.

Devlet/iktidar katında bu talebe olumlu ve olumsuz bakan iki kanadın olduğu anlaşılıyor. 

TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyaretinin gündeminde de esas olark bu konu vardı. Nitekim DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları’nın, AKP-MHP-DEM heyetinin İmralı’dan dönüşü sonrasında yaptığı açıklama da buna işaret ediyor: “Görüşmede, Suriye sorununun çözümüne ışık tutacak önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Öcalan Kuzeydoğu Suriye özelinde ve Suriye’nin bütünü açısından çözüm sürecinin anahtarı olabilecek bir perspektifi ortaya koymuştur.” 

Açılım başka, çözüm başka

Terörün bitmesini hepimiz istiyoruz. Yola önce sosyalistleri Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan temizleme göreviyle çıkarılan PKK’nin, tüm kollarıyla birlikte ortadan kalkmasını hepimiz istiyoruz. Terör örgütünün “zoraki hamiliğinden” kurtulan Kürtlerin, birlik temelinde siyaset sahnesinde daha etkili olmasını Kürtlerin çoğunluğu olarak istiyoruz. Ama aynı aktörlerin aynı açılımla, her seferinde, aynı filmin devamını izletmesini istemiyoruz. 

Bu açılıma birincisi “çözümle, barışla, demokratikleşmeyle” ilgisi olmadığı için, ikincisi iktidarın dışarıda ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay kapma arayışıyla ve içeride Erdoğan’a dördüncü kez cumhurbaşkanı yolu açmakla ilgili olduğu için karşı çıkıyorum.

Açılımın esası bu olduğu için de açılımın kimi alt aktörleri, gönül rahatlığıyla, yaptıkları işleri savunamıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2025 

, , , , , , , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun misyonu

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır. 

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

Siyasi akıl sorunu

DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz. 

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İkiyüzlü siyaset

AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var. 

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

Erdoğan’ın bölme taktiği

Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük… 

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür. 

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025

, , , , , , , , ,

2 Yorum

Trump ve Erdoğan’ın 2028 amacı

ABD Başkanı Donald Trump’ın akıl hocalarından Steve Bannon Economist dergisine açıkladı: “Trump (anayasaya aykırı da olsa) 2028’de başkan olacak. Üçüncü dönem başkanlık yapacak. İnsanlar buna alışmalı çünkü ABD’nin onun başkanlığına ihtiyacı var. Başladığımız işi bitirmeliyiz.”

Ne kadar tanıdık durum ve sözler. Benzerini “Küçük Amerika”da da yaşıyoruz. Burada da “Türkiye’nin bir dönem daha Erdoğan’ın başkanlığına ihtiyacı olduğu” iddia edilerek, anayasayı atlayacak bir yol ya da yeni anayasa aranıyor.

Cumhurbaşkanlığı savaşı

30 yıllık diploma, yolsuzluk iddiası, terörle iltisak suçlaması, arada sayısız hakaret davası ve son olarak da dün sabah açılan casusluk soruşturması…

Tüm bunlar, Erdoğan’ın kendisini üç kez yenen rakibini tasfiye operasyonudur. Bu davaların arasında hukuk aramak ve bulmak olası değil, zira hepsi siyasidir ve “bir dönem daha cumhurbaşkanlığı” içindir. 

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri hep sert olmuştur ama ilk kez bu çapta sertlik yaşanmaktadır. Esir ve rehin alınan CHP’lilerin sayılarına bakılırsa, bu kez “savaş” yaşanmaktadır.

İktidarın uzlaşı mesajı

Son operasyon, yani Ekrem İmamoğlu ve 2019’deki seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan’ın casuslukla suçlandığı operasyon, CHP kurultayı davasında karar açıklanacağı günün sabahı yapıldı. Elbette tesadüf değil. 

Demoklesin kılıcı gibi CHP genel merkezinin üzerinde sallanan bu davanın sonucu, kayyım testi yapılan İstanbul il kurultayı sonrasında merakla bekleniyordu. Çünkü iktidar o testte istediğini tam olarak alamamıştı; CHP İstanbul örgütünü bölememiş, dahası kayyım ve ekibi yalnızlaşmıştı. Ankara’da benzer görevi bekleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Gürsel Tekin’in düştüğü duruma düşmekten çok çekindiği konuşuluyordu kulislerde.

Ve onca ertelemeden ve kurultay savaşlarından sonra CHP’nin kurultay davası, olması gerektiği gibi düştü dün. Ama sabahında İmamoğlu’na casusluk soruşturması açılmıştı. Casusluk ki İBB’ye kayyım olasılığı oluşsun!

Tesadüf olmadığını yineleyerek ikisinin toplamının iktidardan Özgür Özel’e şöyle bir mesaj anlamına geldiğini belirteyim: “Diploma, terör, yolsuzluk, üstüne casusluk soruşturması açtık, dosyaların içinin boş olmasının bir önemi yok, Ekrem İmamoğlu’nu unut, aday yaptırmayacağız. Mansur Yavaş’a konser soruşturmasıyla mesajı verdik, ısrar ederse ona da operasyonlar yapacağız. Ey Özgür Özel, bak dava düştü, partini sana bırakıyoruz, İmamoğlu’nu da Yavaş’ı da bırak, sen onlarsız yürü.”

Uzlaşı aramak, iktidar cephesinde işlerin iyi gitmediğine işaret eder aslında. Çünkü geri adım atanın kaybedeceği bir mücadele bu…

2019 seçim sonucuyla mücadele operasyonu

Gelelim casusluk soruşturmasına. Gazeteci Merdan Yanardağ da bu soruşturmaya dahil edildi. Türkiye’deki sert siyasi mücadelenin her aşamasının Yanardağ’a dokunmaması olası değil, zira Tele1’in haberciliği etkili.

Bu soruşturmada da özetle İmamoğlu-Özkan-Yanardağ’ın “2019 yerel seçimlerinde yabancı istihbarat servisleri ile iştirak halinde seçimlerin manipüle edilmesi noktasında faaliyette bulunduğu” iddia ediliyor. Dayanak da üçlünün irtibatlı olduğu iddia edilen Hüseyin Gün. Bu şahsın ABD, İngiltere, İsrail dahil bir çok yere ajanlık yaptığını iddia ediyor Başsavcılık. Yanardağ, avukatına yaptığı ilk açıklamada bu şahsı tanımadığını söyledi. 

Suriyeli muhaliflere destek suçlaması

Daha ilginci de şu: Başsavcılık şöyle diyor: “Hüseyin Gün’e ait olduğu değerlendirilen belgeler içerisinde (…) Suriye ülkesinde meydana gelen savaş ile alakalı muhalif grupların siyasi ve maddi olarak desteklenmeleri gerektiği yönünde içeriklerin (…)”

Satırları okuyunca, önce yanlış mı anladım diye, tekrar okudum. Başsavcılık, Suriye’deki muhalif gruplara siyasi ve maddi desteği, açık açık suç ve ajanlık faaliyeti kapsamında değerlendiriyor! İyi de bu durum Esad’ı destekleyen Merdan Yanardağ’ın lehine ve muhalifleri destekleyen iktidarın aleyhine değil mi?

Dedim ya diplomadan yolsuzluğa, terörden casusluğa, bu davaların içinde boşuna hukuk aramayın, mantık aramayın…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Avrupa’ya jandarmalıkta AKP-CHP rekabeti

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, KKTC seçiminden hemen önce Yunanistan’a ilginç mesajlar verdi. Fidan, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) programına girmek istemesinin Atina tarafından engellendiğini belirterek, bu konuda Türkiye’nin 1980’de Yunanistan için gösterdiği olgunluğu Atina’dan beklediklerini açıkladı. Yunanistan 1974’te NATO’nun askeri kanadından çıkmış ve ancak 1980’de Türkiye’nin onayıyla dönebilmişti. Fidan’a göre Atina da SAFE için aynısını yapmalıydı. (AA, 18.10.2025)

Haliyle bu Atina’yla sorun olan konularda bir pazarlık masası kurulması anlamına geliyor. Dolayısıyla Bahçeli’nin KKTC seçim sonucu konusunda gösterdiği endişenin asıl adresi Tufan Erhürman değil, doğrudan Erdoğan hükümetidir.

AKP’den Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi

İktidar bir süredir SAFE programına girmeyi ve Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine dahil olmasını savunuyor. Erdoğan bunu “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” diyerek formüle etti. Hatta Erdoğan konuyu daha da ileriye taşıyarak, “AB’yi kurtarma” misyonu bile açıkladı: “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Bu, pratikte “yerli ve milli” iktidarın, Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi anlamına geliyor. 

AKP’den önce AB üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne girerek ekonomide taviz veren Ankara, AKP döneminde de AB’ye üye olmadan Avrupa’nın güvenliğinden sorumlu olmaya adaylığını ilan etmiş oldu.

CHP’nin ABD ve AB’ye mesajları

Peki ana muhalefet partisinin bu konudaki tutumu ne?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Amsterdam’daki Avrupa Sosyalist Partisi toplantısında tutumlarını ilan etti: “Biz Avrupa’nın güvenlik kaygılarını anlıyoruz ve NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun bu noktada SAFE programında en önemli katkıları vermesi gerektiğini yürekten savunuyoruz. Nüans şu: Lütfen, Türkiye’nin güçlü ordusunun Avrupa’nın bir parçası olarak da sizinle birlikte olmasını sağlayın. Ama bunu sadece Erdoğan’dan bir al-ver pazarlığıyla, Erdoğan’ın ordusunu alıp Türkiye’deki antidemokratik uygulamaları görmemek, duymamak gibi bir şeyi asla yapmayın. Tek isteğimiz, bütün irademiz bundan ibarettir.” (Cumhuriyet, 18.10.2025)

Bu açıkça, CHP’nin AB’ye “biz daha Avrupacıyız” mesajıdır ve vahimdir. Özel’in bu “Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi”, ABD’ye verdiği şu mesajın da tamamlayanıdır: “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel.” (Cumhuriyet, 24.3.2025)

Halkçılık Atlantik’te boğuldu

İktidar ana muhalefeti “yerli ve milli” olmamakla, Türkiye’yi Batı’ya şikayet etmekle suçluyor. Muhalefet sözcüleri ise kimi zaman Erdoğan’ın “BOP eşbaşkanlığını” anımsatarak, kimi zaman iktidarın Batı’ya verdiği tavizleri listeleyerek, suçlamalara yanıt veriyor. Ama gerçekte Batıcılıkta, Atlantikçilikte, NATO’culukta, Avrupacılıkta AKP ile CHP birbiriyle rekabet etmektedir. 

Hatta ana muhalefet partisi, yukarıdaki açıklamalarında da görüldüğü üzere bunu “biz daha Batıcıyız” seviyesine kadar çıkarabiliyor ne yazık ki. Dahası ana muhalefetin sözcüleri antidemokratik uygulamaların ve otoriterleşmenin kaynağını da “AKP’nin Batı’dan uzaklaşması” diye yorumluyor.

Vahim. Çünkü Türkiye’nin halkçılığı, demokrasisi gerçekte Atlantik denizinde boğulmuş durumda. Erdoğan iktidarı tersine iyi Atlantikçilik yaptığı için otoriterleşti. 

CHP’liler en azından Batı’daki demokrasinin Rusya karşıtlığı ve İsrail yandaşlığı zemininde nasıl gerilediğini incelemeliler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Sosyalist hareketin inşası

“Ne yapmalı” sorusuna Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun yanıtı “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et” şeklindeydi. Gazetemizin kıdemli yazarlarından Prof. Dr. Emre Kongar, Yıldızoğlu’nun önermesini şu şekilde geliştirdi: “‘Reelpolitik’ adına, şimdilik CHP’yi eleştirerek destekle, Atatürk çizgisinde Laikliği, Antiemperyalizmi ve Cumhuriyetçiliği savun ve böylece sosyalist harekete destek ol.”

Üçlü önermeyi sadeleştirmekten yanayım: Çünkü antiemperyalizmi, laikliği ve cumhuriyetçiliği savunmak, birinci ve üçüncü önermelerin ortak paydası zaten. Bu üçünün olmadığı bir sosyalist hareket olası değil ve bu üçünü barındırmayan bir CHP iktidarının mevcuttan farkı olmaz. Dolayısıyla formülasyon “CHP’yi ‘eleştirerek’ desteklemek ve sosyalist hareketi inşa etmek” diye sadeleşebilir. Diğer yandan hem sosyalist olduğum için ama hem de son 23 yılın deneyimiyle, sosyalist hareketin inşasını, CHP’yi desteklemekten daha önemli buluyorum; dolayısıyla formülü, “sosyalist hareketin inşası ve CHP’yi sola çekerek desteklemek” diye ters çeviriyorum. 

CHP’yi sola çekebilmek 

Sosyalist hareketin sola çekemediği ve çareyi sürekli sağda arayan bir CHP’nin laiklik anlayışı da, antiemperyalizm anlayışı da ve bunlardan ötürü Cumhuriyetçilik anlayışı da ne yazık ki kurucu kodlarının dışına savruluyor. 

“Laikliği tehlikede görmeyen”, Mustafa Kemal’in “çağdaş uygarlıkçılığı” yerine “kör Batıcılık” yapan bir CHP, AKP’nin 23 yıldır iktidarda kalabilmesini kolaylaştırmıştır. 

İddiam o ki Türkiye’de güçlü bir sosyalist hareket olsa, CHP ne laikliği sulandırabilirdi ne de kör Batıcılık yapabilirdi. Türkiye’de sosyalist hareketin güçlü olduğu zeminde Ecevit’in CHP’yi ortanın soluna taşıyarak iktidar olduğu unutulmamalıdır.

CHP’lilerin Batı’ya mesaj kaygısı 

İşte “kör Batıcılığın” son örneği: CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Nobel Barış Ödülü aldığı için Venezuelalı ”muhalif” Machado’ya övgü dolu bir kutlama mesajı yayınladı.

Oysa Machado muhalif değil, mandacıdır, emperyalizmin aletidir. Nitekim ödülünü ABD Başkanı Trump’a ithaf etti. ABD’nin Chavez ve Maduro’yu hedef alan CIA operasyonlarında rol aldı. İsrail’in Gazze’deki soykırımını savundu. Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşımayı vaat etti. Netanyahu’nun partisiyle “operasyonel ortaklık” anlaşması imzaladı. 

Peki böyle birine İmamoğlu (ve ekibi) nasıl kutlama mesajı yayınlayabiliyor? Bu öncelikle CHP’deki ”kör Batıcılık” anlayışının yansımasıdır. İkincil olarak da Erdoğan’ı eksen alarak siyaset yapmanın sonucudur. “Madem Maduro’nun Erdoğan’la arası iyi, o zaman Maduro’ya kim karşıysa o desteklenmeli” çiğliğinin sonucudur. Aynı yavanlığı CHP’nin önceki yönetimi de sergilemişti; Kılıçdaroğlu, seçime üç gün kala Putin ve Rusya karşıtı bir çıkış yapmıştı.

DEM’in faşizan ruhu

CHP’nin bu tür yanlışlara savrulmasını önleyecek etkenlerden biri sosyalist hareketin varlığıdır. Ancak Türkiye’de sosyalist hareket birçok nedenle zayıfladı. Nedenlerden biri de PKK’nin Türk solunun bir kısmını gölgesine alarak solculuktan adım adım uzaklaştırmasıydı. Kuşkusuz o gölgeye girmeden mücadelesini sürdüren sosyalist örgütler var ve şimdilerde Cumhuriyetçilikle birleşerek güç topluyorlar. Cumhuriyetçiler Kurultayı, sosyalist hareketin inşası için önemli örneklerden biridir. Açılım ve DEM’in AKP ve MHP’yle işbirliği de gölgedeki kimi sosyalistlerin uyanmasını sağladı.

İktidara yaslanmanın rahatlığıyla daha açık konuşan DEM yöneticileri de uyanışı kolaylaştırıyor. “Öcalan medyanın dilinden rahatsız” diyen DEM yöneticisi Pervin Buldan’ın “Yargı AKP’nin elinde, açılıma karşı çıkan gazetecileri sustursun” özetli konuşması bu iktidara yaslanma rahatlığının tipik örneğidir. Öyle ki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bile bu “faşizan” öneri karşısında “antidemokratik uygulama istemek doğru değil” demek durumunda kaldı!

Başta belirtmiştim: AKP, MHP ve DEM’in açılım ortaklığı demokrasi ve özgürlük getirmez, daha ağır bir rejim oluşturur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?

Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.

Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)

Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.

Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor. 

Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor. 

Devlet yetkilisinin uyarısı

Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.” 

Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).

Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.

İmamoğlu-Demirtaş ittifakı

Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.

Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın