Posts Tagged Açılım
Yapay zekanın gözünden AK-Yargı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/09/2026
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk 20 gündür tutuklu. Yarın hâkim karşısına çıkacak. Neden tutuklu? 3.5 yıl önce yaptığı bir siyasi değerlendirme nedeniyle!
Tarih 20 Mart 2023. Türkiye 14 Mayıs seçimlerine gidiyor. Seçim güvenliği ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tartışılıyor. Ertürk, TELE1 yayınında şöyle diyor: “Bakın artık iktidar değişecek. Ama acılı ama acısız, iktidar değişecek. Onun için herkes aklını başına devşirmeli.”
Ardından “siz de, ben de, tabii ki herkes” diyerek kendisini de bu uyarının içine katıyor ve YSK üyelerinin “vicdanlarına ve hukuka göre” karar vermelerini beklediğini söylüyor.
Şimdi bu sözlerden “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçu çıkarılıyor.
Neden 3.5 yıl sonra?
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Ertürk’ün sözleri üç buçuk yıl sonra keşfedilmiş değil!
A Haber, daha 20 Mart 2023 günü saat 17.50’de şu başlıkla haber yaptı: “CHP’li emekli amiral Türker Ertürk yine tehdit etti: Ama acılı ama acısız bu iktidar değişecek.”
Takvim aynı gün saat 17.07’de şu başlığı kullandı: “CHP’li emekli Amiral Türker Ertürk’ten skandal tehdit! ‘Ama acılı ama acısız, bu iktidar değişecek’.”
Yani Ertürk’ün sözleri gizli değildi, gözden kaçmamıştı, yeni ortaya çıkmadı. Tam tersine iktidar medyası daha o gün sözleri “tehdit” diye manşete çıkarmıştı. Öyleyse soralım: Neden 3.5 yıl sonra?
3.5 yıldır kim korkuyor?
Suçlama “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ise ortada yanıtlanması gereken basit sorular var: 3.5 yıldır kim korkuyor? Kim paniğe kapıldı? Bu sözler nedeniyle hangi toplumsal olay yaşandı?
Nitekim Ertürk de hâkimlik sorgusunda aynı çelişkiye işaret etti: “3,5 yıldır kimse sokağa çıkmadı.”
Dahası, sözlerin tamamına bakıldığında ortada bir siyasi değerlendirme olduğu açık. Ertürk, iktidarın değişeceğini öngörüyor; seçim güvenliğini tartışıyor; YSK’ye hukuka uygun davranma çağrısı yapıyor ve aksi durumda ülkenin sorun yaşayacağını savunuyor.
Katılırsınız, katılmazsınız. Öngörüsünü doğru ya da yanlış bulursunuz. Ama siyasi öngörü başka şeydir, tehdit başka şey.
‘Onaylama şeklinde tepki’
İddianamede daha da ilginç bir değerlendirme var. Program sunucusu, “Elbette bedelini biliyorlardır değil mi efendim?” diyor. Ertürk’ün buna verdiği “onaylama şeklindeki tepki” de suçlamanın unsurları arasında değerlendiriliyor.
Sözden suç çıkarma aşılmış, “tepki”den suç çıkarılıyor artık!
Asıl sorun da burada. Çünkü Türkiye’de tutuklama giderek bir tedbir olmaktan çıkarılıp cezalandırma aracına dönüştürülüyor. Önce tutukla, sonra yargıla…
Neden şimdi?
Gelelim asıl soruya…
20 Mart 2023’te söylenen sözleri iktidar medyası aynı gün görmüş, hatta “tehdit” diye haberlere taşımış. Aradan 3.5 yıl geçmiş. Sonra o görüntüler yeniden dolaşıma sokulmuş, savcılık resen soruşturma başlatmış ve Ertürk tutuklanmış. Peki neden şimdi?
Türker Ertürk, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine en açık biçimde karşı çıkan isimlerden biri. Öyleyse sorulması gereken bir soru daha var: Yoksa bu tutuklama, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine karşı çıkanlara bir gözdağı mı?
Çünkü 3.5 yıl önce herkesin bildiği, iktidar medyasının o gün “tehdit” diye haberleştirdiği sözlerin tam da bugün raftan indirilmesi, ister istemez tutuklamanın zamanlamasını siyasi açıdan sorgulatıyor.
Mesele Ertürk değil
Türker Ertürk’ün görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsınız. Mesele bu değildir. Mesele, siyasi değerlendirmenin suç haline getirilmesidir. Mesele, yıllar önce söylenmiş sözlerin gerektiğinde raftan indirilip soruşturma dosyasına dönüştürülebilmesidir. Ve mesele, iktidarın politikalarına karşı çıkanlara yargı eliyle sınır çizilip çizilmediğidir.
Yarın Bakırköy’de yalnız Türker Ertürk yargılanmayacak. Siyasi eleştiri hakkı da yargılanacak.
Ve mahkemenin önündeki soruyla kamuoyunun önündeki soru birbirinden farklı: Mahkemenin yanıtlaması gereken soru, Ertürk’ün 3.5 yıl önceki sözlerinin nasıl olup da “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” oluşturduğu. Kamuoyunun yanıtını araması gereken soru ise şudur: Neden üç buçuk yıl sonra ve neden tam şimdi?
Hukuku kurtarmak
Değerli Cumhuriyet okurları, yukarıdaki yazıyı başlık dışında ben yazmadım. Türker Ertürk dosyasını incelemesini istediğim ve o incelemeden hareketle sorular sorduğum yapay zekâ yazdı. Ertürk’ün sözlerinin 3.5 yıl önce iktidara yakın medyada nasıl haberleştirildiğini de yapay zeka anımsattı.
Yapay zekânın gözünden bile Türkiye’de yargının siyasallaştırılmasının geldiği aşama ne yazık ki acı bir şekilde görülüyor. Hukuku bu tablodan kurtarmak hepimizin görevi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2026
Öcalan’ın mesajlarının analizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/08/2026
Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”
Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak, yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor.
Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.
İmralı güç merkezine dönüştürülüyor
Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor.
Öte yandan Öcalan DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor.
Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.
Açılımla yeni cumhuriyet
Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu;. en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor.
Özetle üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca, Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor.
Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/Yeni Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz.
“İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı” açılımı
Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.
Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavus-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”
Statü karşılığı başkanlık
Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor.
Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2026
Medine, ümmet, 1926 Brüksel hattı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/08/2026
AKP iktidarının 23 yıllık tarihi, aynı zamanda “döne döne Kürt açılımı yapma” tarihidir. Döne döne olmasının, sürekli ileri ve geri adımlar atılmasının birden çok iç ve dış nedeni var. O nedenlerden biri, açılımı sürdürmenin, iktidarı sürdürmeye yarayıp yaramayacağıdır. Yaramayacağı görüldüğü anda dün söylenenlerin tamamının reddedilip, tam zıttı olan çizgiye kolayca geçildiği görüldü.
ABD faktörü
“Döne döne Kürt açılımı yapma” durumunu etkileyen faktörlerden biri de ABD’dir. ABD’nin Ortadoğu’da izlediği strateji, açılımları etkiledi.
Bu durum AKP’nin 23 yıllık dönemde, tıpkı “döne döne Kürt açılımı yapması” gibi, “döne döne bölgesel birlik” politikaları izlemesine neden oldu. Ortak bakanlar kurulu toplantılarının tasarlandığı Ortadoğu Birliği’nden Türkiye-Irak-Suriye ittifaklarına kadar çeşitli modeller üzerinde duruldu.
Ama içeride her açılımın, dışarıda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi oldu.
Üç açıklama
Bugünkü durumu anlamamızı kolaylaştıracak bazı siyasi açıklamalara dikkatinizi çekeceğim:
– DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Türkiye siyaseti uzun süredir ‘Mekke dönemi’ psikolojisi yaşıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı ‘Medine dönemi’ aklıdır.” (TBMM konuşması, 10.8.2026)
– YPG/SDG’nin Suriye/Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan: “YPG/SDG’nin feshini duyuracağız. Özerk yönetim yapısı da ortadan kalkacak. (…) İslam ümmeti çerçevesi hiçbir Kürdü rahatsız etmez. Suriye içerisinde de diğer coğrafyalarda da varlığımızı ancak bu şekilde sürdürebiliriz. (…) Bizi 1926 Brüksel hattı ile bıçakla doğrar gibi ayırdılar. Şimdi bu parantezi kapatma ve barış zamanı.” (Türkiye Gazetesi, 16.8.2026)
– DEM’in İmralı Heyetinden Ahmet Türk: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Nefes Gazetesi, 4.1.2025)
Genişleme hedefi
Bu üç açıklamayı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” vurgusuyla ve son açılımı başlatan MHP lideri Bahçeli’nin Musul’a 82, Kerkük’e 83, Halep’e 84 plakası dağıtmasıyla birlikte düşünmek gerekir.
Ulus yerine İslam ümmeti altında, Osmanlı’daki gibi birlikte, 1926 tarihli Ankara Antlaşmasının kabul ettiği Brüksel hattıyla kesinleşen Türkiye-Irak sınırının kalkmasıyla ve Medine’deki gibi bir çeşit konfederasyonla genişlemedir istenen.
AKP-MHP ittifakı ve şekillendirdiği devlet bürokrasisi, Suriye’de Esad’ın devrilmesini, ABD’nin İran’a savaş açmasını ve Tahran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunun kırılmaya başlamasını tarihsel bir fırsat olarak görüyor. Son açılımın 22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin çıkışıyla başlaması ve ABD-Türkiye destekli Şara’nın 27 Kasım 2024’te Şam’a harekatı başlatmasının eşzamanlılığı yeterince açıklayıcıdır.
Ortaçağcılık kapısı
Bunun olası olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Zira buna soyunmanın Türklere de Kürtlere de bir yararı yok. Tersine bu tür projeler halkları yan yana getirmekten çok halkları karşı karşıya getirir ve büyük boğazlaşmalara neden olur.
İktidarın Irak ve Suriye’nin kuzeyini “tarihsel hinterland” görerek, Misakı Millicilik ile bu tür projelere soyunması, sadece bir karşıdevrim değil, coğrafyamızı emperyalist ABD’nin istediği monarşilere geriletecek bir ortaçağcılık girişimidir.
O nedenle “çerçeve yasa” bir barış, demokrasi ve demokratikleşme girişimi değil, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin maceracılığına kapı açılmasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2026
Bahçeli ve Fidan’ın taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/02/2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”
Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi?
Açılım masasına dayanak
1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı.
2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.
Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.
DEM’le solu ayrıştırma hamlesi
3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.
Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”
Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.
Erken seçim olası mı?
4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.
Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”
Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.
Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu
5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor.
Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor.
Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”
Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…
Erdoğan bagaj yüklendi
Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi?
DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026
Fidan neden hedef?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/12/2025
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açılımı sabote mi ediyor? DEM Partili Cengiz Çandar bu gerekçeyle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı ağır sözlerle hedef aldı. Çandar TBMM’deki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek, “Dışişleri Bakanınıza ayar verin” dedi!
Çandar, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Tekrar askeri yollara başvurmak istemiyoruz ancak SDG, ilgili aktörlerin sabrının tükenmekte olduğunu anlamalıdır” sözlerini anımsatarak, bunun Erdoğan ve Bahçeli’nin çizgisine aykırı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 19.12.2025)
Ensarioğlu da Fidan’ı hedef aldı
Erdoğan-Bahçeli ile Fidan’ın açılım tutumları bu denli farklı olabilir mi? Bu iki tutum farkı, iktidarın siyaset yapma tarzı ya da müzakere yürütme yöntemi olamaz mı? Genel kanaat Fidan’ın elbette Erdoğan’ın tutumuna rağmen farklı bir tutum alamayacağı şeklinde.
Peki o zaman DEM’liler gibi kimi AKP’lilerden de Fidan’a benzer tepki gelmesi ne anlama geliyor?
Örneğin AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun Hakan Fidan’a gösterdiği tepkinin düzeyi, DEM’li Çandar’ınkinden aşağı kalır değil. Ensarioğlu, Rudaw TV’deki programda, Fidan’ın SDG’yi hedef alan sözlerine tepki göstererek, “Cumhurbaşkanı’nın iradesine aykırı tavır gösteren kişi ya görevi bırakır ya da görevden alınır” dedi. (Cumhuriyet, 21.12.2025)
Yaşar Güler’e neden sessizler?
DEM’li Cengiz Çandar Erdoğan’dan Fidan’a ayar vermesini, AKP’li Galip Ensarioğlu da Fidan’ın ya istifa etmesini ya da görevden alınmasını istiyor.
DEM’li ve AKP’li iki isimden gelen bu sert tepkiler, ikilinin “açılım sürecini koruma” isteğinden mi? Elbette böyle düşünülebilir. Ama aynı ikili en az Hakan Fidan kadar SDG konusunda sert açıklamalar yapan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler için neden benzer şeyler söylemiyorlar?
Örneğin Yeni Şafak, Yaşar Güler’in SDG’yi hedef alan sözlerini “Bakan Güler’den SDG’ye net mesaj: Kimseye sormaz gerekeni yaparız” başlığıyla dün birinci sayfadan öne çıkardı.
Güler’in sözleri Fidan’ınkinden daha mı hafif? Neden Çandar-Ensarioğlu ikilisi Güler’i değil de Fidan’ı hedef alıyor? Eski Genelkurmay Başkanı da olan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in etkisinin Fidan’ınkinden daha mı zayıf olduğunu düşünüyorlar? Güler’in sözlerinin ağırlığının Fidan’ınkinden daha hafif olduğunu mu değerlendiriyorlar?
AKP içinde klikler çarpışması mı?
Anadolu halkı “Osmanlı’da oyun çok” derdi. Yavuz-Kürt İdris ittifakının modern versiyonunun sahnelendiği şu süreçte, benzer değerlendirmeyi yapabiliriz. Zira iktidarın açılım politikası ile iktidar içindeki güç merkezlerinin birbiriyle mücadelesi iç içe yürüyor gibi. Ankara kulislerinde “Erdoğan sonrası” için güç çarpışması yaşandığı konuşuluyor.
Örneğin Fidan’ın medya ve sosyal medya üzerinden parlatma ve öne çıkma çalışması yaptığı iddia ediliyor. Bu nedenle Fidan’a “TikTokçu” diyenler bile var.
Diğer yandan Bilal Erdoğan’ın son bir iki aydır öne çıkmasına ve yaptığı açıklamaların alt mesajlarına önemle dikkat çekiliyor.
En ilginci de şu: Merkezinde Haber Türk’ün olduğu medya-sanat dünyasına yapılan operasyonların bayraktarlığını Sabah gazetesi yürütüyor. Muhafazakar mahalleye sıçrayan, dolayısıyla iktidara da bir ölçüde zarar veren bu operasyonlarda Sabah neden bayraktarlık yapıyor? Yoksa bu operasyonların aynı zamanda AKP içindeki “hedef” bir güç merkezini zayıflatacağı mı hesaplanıyor? Sabah grubu Haber Türk grubunu hedef alarak aslında Damat Berat Albayrak’a alan açmaya mı çalışıyor?
Ankara kulislerine yansıyan bu değerlendirmeler, oyun içinde oyun olduğuna işaret ediyor. Mesele bazı muhalif kesimlerin iddia ettiği gibi “İBB kumpas davasını kamuoyunun gündeminden düşürmek için medya-sanat dünyasına uyuşturucu operasyonu yapıyorlar” basitliğinde ele alınmamalıdır. Tersine muhalefet bu operasyonlar ile klikler çarpışması arasında bir bağ olup olmadığının üzerinde önemle durmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2025
Öcalan’ın CHP ısrarının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/12/2025
TBMM Komisyonu’nun 24 Kasım’da İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşmesinin kritik önemde olduğunu söylediler ama Öcalan’la ne konuştuklarını bırakın kamuoyuna açıklamayı, TBMM Komisyonu’nda bile ele almadılar. Komisyon toplantısını ertelediler, dahası araya DEM’in bir İmralı ziyaretini daha koydular.
Evet, Komisyon toplanmadan önce DEM heyeti bir kez daha Öcalan’la görüştü. Heyetin açıklamasına göre Öcalan “darbe mekaniği” riskine dikkat çekti.
Halbuki TBMM Komisyonu’nun ziyareti sonrasında AKP’li Şamil Tayyar da bu yönde bir mesaj olduğunu iddia etmiş, Öcalan’ın “Bahçeli’ye karşı bir darbe uyarısı” olduğunu gündeme getirmiş ama bizzat Bahçeli tarafından yalanlanmıştı.
TBMM Komisyonu toplantısının geciktirilmesinden ve araya DEM’in yeni bir İmralı ziyaretinin eklenmesinden anlamamız gereken nedir? Öcalan’ın mesajları, kamuoyu tarafından daha rahat sindirilebilmesi için devletin üst katlarında inceltiliyor mu?
Öcalan’ın siyasal mutabakat beklentisi
Evet, Öcalan’ın TBMM Komisyonu heyetine ne söylediğini devlet biliyor, iktidar biliyor, hatta Kandil biliyor ama TBMM Komisyonu ve kamuoyu bilmiyor.
Öcalan’ın mesajları, DEM’li heyet üyesi Gülistan Koçyiğit’in ağzından kamuoyuna parça parça aktarıldı sadece. Belli ki parça parça olması da bir çeşit rahat sindirilmesi için. Koçyiğit’in aktardığına göre “Öcalan’ın temel arayışı siyasal mutabakat.”
Hangi siyasal mutabakat bu peki? Öcalan’ın siyasal mutabakattan kastının, CHP’nin AKP, MHP ve DEM’le uyumlu bir “açılım” ortağına dönüşmesi elbette. Nitekim DEM’li Koçyiğit’in İmralı’daki görüşmeden aktardığı şu değerlendirme de buna işaret ediyor: “Öcalan’ın CHP’yi önemsediğine, bu süreçte mutlaka olması gerektiğine dair değerlendirmeleri malum. Bu görüşmede özel olarak CHP’nin gelmemesine dair bir değerlendirmesi oldu ve ‘keşke CHP de gelseydi’ dedi.”
PKK’nin iki şartı
TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyareti, taraflarca süreci ivmelendirecek bir adım olarak pazarlandı. Ama sonuçlarına bakılırsa, tersine TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyareti, bir nevi “2. Habur” etkisi yaratmış durumda.
O sonuçlardan biri TBMM Komisyonu’nun Öcalan’la görüşmesinin ardından Kandil’den gelen “kırmızı çizgi”ydi: Önce KCK Eş Başkanı Bese Hozat “İktidarın sürece dönük yaklaşımı çok zayıftır; aslında kararsızdır” dedi, ardından da PKK’li Amed Malazgirt “Bizden bu kadar, adım atma sırası Türkiye’de. Öcalan serbest bırakılmadıkça başka adım atmayacağız” dedi.
Bahçeli, Bese Hozat’ın “af istemiyoruz” sözlerine tepki gösterdiyse de, bu daha çok Cumhur İttifakı tabanına olumsuz etkisini sönümlendirme amaçlı görünüyor. Zira diğer mesaj, PKK’nin “Öcalan’ın serbest bırakılması” şartı yerinde duruyor.
Açılıma entegrasyon düğümü
“Darbe mekaniği” tartıştırılıyor ama asıl önemli konu olan SDG’nin entegrasyonu ve Öcalan’ın bu konuda nasıl bir tutum alacağı konusu geçiştiriliyor. Hatta şu gelişmelere bakılırsa, Ankara ile SDG arasında dolaylı bir müzakere yürütüldüğü bile söylenebilir:
Suriye’deki özerk yapının Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Amed, DEM tarafından İstanbul’daki bir konferansa davet edildi ve DEM, onaylanması için AKP’yle görüşüyor. Diğer yandan İlham Ahmed’in Mazlum Abdi’yle birlikte Barzanilerin Kızey Irak’taki konferansına katılabilmesinin de Ankara’nın onayıyla mümkün olduğu belirtiliyor.
SDG komutanı Mazlum Abdi’nin açık açık “Öcalan’la görüşmek için Türkiye’ye gelmek istediğini” söylemesi de Ankara-SDG müzakerelerinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Bahçeli’nin “SDG Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına ve Şam’la imzaladığı 10 Mart mutabakatına riayet etmeli” mesajı ile onu tamamlayan AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in “SDG, 10 Mart Anlaşması’na uyarsa terör örgütü olmaktan çıkar” mesajı ise Ankara’nın SDG’yle müzakereyi nereye evirmek istediğine işaret ediyor.
Özetle Türkiye’deki açılım, Suriye’deki entegrasyona düğümlenmiş durumda.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2025
Öcalan’ın himaye çağrısının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/12/2025
TBMM Komisyonu’nun İmralı’da Öcalan’la görüşmesinin üzerinden bir hafta geçti ama henüz Türkiye o görüşmeye dair “resmi gerçekleri” bilmiyor. Çünkü komisyonun bu gündemle yapacağı toplantı ertelendi.
Ancak İmralı’da neler konuşulduğu parça parça açıklanıyor. Örneğin AKP’li Şamil Tayyar’ın belirttiğine göre, Öcalan “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demiş!
Tanıma çağrısı
Peki Öcalan, Türkiye’den, daha doğrusu Erdoğan-Bahçeli ikilisinden Suriye Kürtlerini kime karşı korumasını (hamilik) istiyor? ABD’ye karşı mı, İsrail’e karşı mı? Yoksa Araplara karşı mı? Yoksa aslında Türkiye’ye karşı mı?
ABD ve İsrail zaten Suriye Kürtlerinin hamisi durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD ve İsrail’e karşı Suriye Kürtlerini korumasına gerek yok. Suriye Kürtlerinin yine ABD-İsrail ilişkisi nedeniyle aslında Araplara karşı da korunmaya ihtiyacı yok. Geriye Türkiye kalıyor.
Çağrının anlamı şudur: Öcalan “Türkiye, Suriye Kürtlerini himaye etmeli” derken, aslında Ankara’dan PKK/YPG/SDG’nin özerk bölgesini tanımasını istiyor!
1960’larda Irak-İran Kürtlerine hamilik projesi
Öcalan’ın çağrısı özünde bir ABD projesi zaten: “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi. Washington açısından Türkiye himayesinde Kürdistan, Büyük Kürdistan’a giden ve Türkiye’yi küçülten projenin albenili bir ambalaja sarılmış ön aşamasıdır. ABD ve Türkiye’deki işbirlikçileri bunu ABD’nin Ortadoğu’daki planlamalarına paralel olarak kimi zaman “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyerek, kimi zaman “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek sunarlar.
ABD bu proje yi 1960’larda, “Türkiye Irak ve İran Kürtlerine hamilik yapmalı” diyerek Ankara’ya teklif edildi. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı.
1990-2010’larda Irak Kürtlerine hamilik projesi
1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesini güncelleyerek yeniden Ankara’ya sundu. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı.
Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson projeyi “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek pazarladı.
ABD’nin “our boys”u Kenan Evren 2007’de sahneye çıktı ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” dedi. Erdoğan zaten daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!
Günümüzde Irak-Suriye Kürtlerine hamilik projesi
Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne kondu. Açılımın aynı takvimle başlatılması bundandır.
Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önermesi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi, ve şimdi de Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demesi. Hepsi birbirinin bütünleyeni…
Türkiye’yi büyüterek küçültme projesi
Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” çağrısı, Ankara’nın Irak’taki Barzani bölgesi gibi, Suriye’deki “Öcalan-Abdi bölgesini” tanıması içindir. Bunu kamuoyuna yutturabilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek, genişletmek” diye pazarlıyorlar.
Mesele şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2025
Kılıçdaroğlu’nun misyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/11/2025
AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır.
“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!
Siyasi akıl sorunu
DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!
AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz.
Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.
İkiyüzlü siyaset
AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.
Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var.
Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.
Erdoğan’ın bölme taktiği
Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük…
Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür.
Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.
Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı
Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.
O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025
İmralı ısrarının nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/11/2025
İş öyle bir noktaya getirildi ki TBMM Komisyonu İmralı’ya gitmezse, sanki süreç duracak! Öyle ki MHP lideri Bahçeli, “Komisyon İmralı’ya gitmezse, ben giderim” diyerek Komisyon’a rest bile çekti.
Peki Komisyon’un neden ille de İmralı’ya gitmesi isteniyor? Komisyon’un İmralı’da Öcalan’la görüşmesinden ne umuluyor?
Komisyon’daki DEM periyodik olarak Öcalan’la zaten görüşüyor ve onun görüşlerini kamuoyuna açıklıyor. Devlet görevlileri Öcalan’la zaten görüşüyor ve içeriğini saraya aktarıyor. Dolayısıyla Öcalan’ın görüşleri hakkında taraflar bilgi sahibi. Hatta Öcalan’ın görüşleri telekonferans yoluyla Kandil’e bile ulaştırılıyor.
O zaman bu ısrar neden? CHP’nin ve Komisyon’da bulunan birer üyeli partilerin mi Öcalan tarafından bilgilendirilmesini istiyorlar? Elbette hayır. TBMM Komisyonu’nu Öcalan’ın ayağına götürerek, “kurucu önder” payesi verdikleri Öcalan’ı, “meşru siyasi aktör” mertebesine yükseltmek istiyorlar.
AKP-MHP-DEM Komisyonu
TBMM Komisyonu’nun İmralı’ya gidip gitmemeyi konuşacağı ve oylayacağı oturumu kapalı yapması bile çok şey anlatıyor. Milletin Meclisinin Komisyonu, milletten gizleyerek, kapalı oturumda İmralı’ya gitmeyi ele aldı ve kabul etti.
51 üyeli Komisyon’un karar alabilmesi için, CHP’nin talebiyle kabul edilen nitelikli oy, yani 31 oy gerekiyor. Ki o zaman da CHP’ye nitelikli oy konusunun bir şey çözemeyeceğini anlatmaya çalıştık. AKP’nin 22, DEM’in 5 ve MHP’nin 4 oyu var ve 31 ediyor. Yani istedikleri her kararı alabilecek durumdalar. Öyle de oldu ve AKP-MHP-DEM, Öcalan’a gitmekte ittifak etti.
Açılımın asıl amacı
CHP İmralı’ya gitmeme kararı aldı. Kapalı toplanma kararı aldığı için Komisyon toplantısına da katılmadı.
CHP’nin bu kararı doğru ama eksik. Çünkü CHP, hatalı bir kararla, kendisine darbe yapanların komisyonuna girerek, yeni açılıma “kısmi meşruiyet” verdi.
Israrla belirttik, bu komisyon bir AKP-MHP-DEM projesidir. CHP’yi komisyona meşruiyet sağlaması için istiyorlardı. Yoksa CHP’nin görüşlerinden yararlanmak ya da demokrasinin gereği diye değildi.
Kaldı ki ortada bir demokrasi projesi zaten yoktu. İktidar, düne kadar TBMM’den atılmasını istediği, terörist dediği DEM’lilerle, Öcalan’la ve PKK’yle açılımı, birbirini bütünleyen, ikisi iç biri dış üç nedenle istiyordu:
1) CHP ile DEM’in belediye seçiminde yaptığı ittifakın tekrarlanmasını önlemek. 2) Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı olabilmesi için DEM’in oyuna ihtiyacı var. DEM’siz bir yeni anayasa mümkün değil çünkü. 3) Esad’ın devrilmesi sonrasında ABD Suriye’yi şekillendirme üzerinden Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Ankara bundan pay kapma peşinde.
Kimlik siyasetlerine karşıyım ama daha iyi anlatabilmek için belirteyim: “Etnik kimliği Kürt, ulusal kimliği Türk olarak” ya da “Kürt kökenli Türk olarak” veya “Kürt alt kimlikli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak” ya da “Türkiye Kürt’ü olarak” aylardır anlatmaya çalışıyorum: 23 yıldır her açılımı siyasal konumlarını güçlendirmek için yaptılar. Ne barış, ne çözüm, ne demokratikleşme, ne de özgürlük arayışındalar. Bu nedenle her açılımları fiyaskoyla sonuçlandı, her açılımları terörü büyüttü, her açılımları Türk ile Kürt’ü daha çok karşı karşıya getirdi. Son açılım güneydoğuyu savaş alanına çevirdi ne yazık ki…
CHP Komisyon’u terketmelidir
CHP aslında tam da bu projenin gereği olarak iktidarın saldırısı altında; partisi kapatılmaya ve kayyımlarla yönetilmeye çalışılıyor, belediye başkanları tutuklu, 15 milyon dilekçeli cumhurbaşkanı adayı tutuklu…
Ülkenin ana muhalefet partisinin tasfiye edilmeye çalışıldığı şartlarda açılım sürecinin iddia ettikleri gibi “demokratikleşme” hedefiyle yapılıyor olması elbette mümkün değildi. CHP bu nedenle 31/51 oylamasında da görüldüğü üzere, hiçbir etkisinin olamayacağı bu komisyona baştan girmemeliydi.
Hata etti girdi. Ama artık bu komisyonun amacının çözüm, barış, demokratikleşme olmadığını görmüş olmalı. CHP bu nedenle ABD sponsorlu bu AKP-MHP-DEM projesine destek vermeyi bırakmalı ve komisyonu terketmelidir.
Gerçek demokratikleşme ve çözüm, ancak AKP-MHP sonrasında mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2025