Posts Tagged DEM

Öcalan’ın “Yavuz-İdris” karnesi

Aleviler, Öcalan’ın 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli tutanaklarında işaret ettiği “Yavuz-Kürt İdris” ittifakına tepki gösterince, DEM Parti bir açıklama yaptı. Özetle “tutanaklar doğru değil, Öcalan’ın öyle bir ifadesi yok” dediler. Devamında da Öcalan’ın Yavuz Selim üzerinden Alevilere karşı bir tutumu olmadığını belirttiler. 

Mesele Öcalan’ın Alevi karşıtı olup olmaması değil ki, kaldı ki Öcalan daha önceki konuşmalarında Yavuz’un ideolojisine karşı olduğunu söylemişti. Peki nedir mesele? Mesele Öcalan’ın Erdoğan ve Bahçeli’yle ittifakını “Yavuz-Kürt İdris” ittifakına benzetmesi ve buradan hareketle açılım ortaklığını İran karşıtlığına konumlandırmasıdır. 

PKK Kongresine gönderdiği mesaj

Tutanaklar Yavuz-İdris ittifakı dışındaki bir çok yönüyle de kamuoyunda tartışılmış, ancak bir hafta sonra DEM Parti, tutanakların doğru olmadığını söylemişti. Kanaatim mi? Tutanaklar Öcalan’ın üslubuyla ve daha önemlisi içeriği daha önceki açıklamalarıyla örtüşüyor. Ama madem yalanlanıyor, gelin Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” karnesine bakalım:

Öcalan, 25 Nisan 2025’te kaleme aldığı ve PKK’nin fesih kongresine gönderdiği 21 sayfalık perspektif metninde şöyle diyordu: “Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakı çok önemlidir. Osmanlının Ortadoğu imparatorluğu haline gelmesinde rol oynayan Ridaniye, Mercidabık, Çaldıran savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının ürünüdür. Kürtler imparatorluğun asıl kurucu unsurlarından biridir.”

Daha önceki açılım sürecinin 2013-2015 görüşmeleri kitaplaştırılmıştı. İmralı Tutanakları isimli bu hacimli kitaba PKK’den de DEM’den de hatta devletten de yalanlama gelmemişti. Bugünkü tutanakları yalanlıyorlar ama Öcalan o “resmi” İmralı Tutanakları’nda ondan fazla sayfada Yavuz’a işaret ediyor, Yavuz-İdris ittifakını “İran hegemonyasına” karşı birliktelik diye niteliyor.

Nevruz mesajı

21 Mart 2013’te, Diyarbakır’da Öcalan’ın Nevruz mesajı okunmuştu. Ne diyordu orada Öcalan? Yine aynı tarih tezi üzerinden “bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşama” vurgu yapıyordu; tıpkı Bahçeli’nin bugünkü açılımda olduğu gibi 1071’deki Malazgirt ittifakına işaret ediyordu. 

Bir örnek daha vereyim: Öcalan 2010’da yazdığı ve 2012’de yayımlanan Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü adlı kitabında şöyle diyordu: “Osmanlı Sultanı Birinci (Yavuz) Selim, İran Safevi Hanedan İmparatorluğu’nun yayılmasını yine benzer bir ittifak anlayışıyla durdurmuştur.” Ardında da Öcalan 1514-1517 harekatlarının “İdris-i Bitlisi öncülüğünde kurulan ittifakla” kazanıldığını savunuyordu. 

Mihri Belli ve Yalçın Küçük’le tartışması

Ne kadar yalanlanırsa yalanlansın, Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” ittifakı üzerinden ortaya koyduğu tarih tezi, bugünün değil, uzun yılların yaklaşımıdır. Örneğin Öcalan, PKK’nin yayın organı olan Serxwebûn’un Temmuz 1997 tarihli sayısında, Mihri Belli ile yaptığı tartışmada bu tezi ortaya koymuştu. Öcalan, “İdris-i Bitlisi’nin Kürt emirlikleriyle Osmanlı arasında oynadığı rolü” anlattıktan sonra “Yavuz’un Kürt İdris’e geniş yetki verdiğini” söylemiş ve “devlet düzeyinde bir ittifak arayışı var” değerlendirmesini yapmıştı. Ardından da “Yavuz’un Çaldıran zaferini bu birleşmenin sonucu” olarak yorumlamıştı. 

Uzatıyorum ama madem yalanlandı, son bir örnek daha vereyim. Tarihe Doğru Bakış adıyla 1993’te yayımlanan, Öcalan’ın 1992’de Yalçın Küçük’le yaptığı uzun tarih tartışması var. Öcalan orada da “Yavuz’un İdris-i Bitlisi üzerinden Kürt beylikleriyle özel bir siyasal düzen kurduğunu” belirtiyor ve üstüne basarak iki kere “Yavuz’unki mükemmel bir ittifaktı” diyor.

Sonuç olarak Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” karnesi hayli yüklü. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2026

, , , , , , ,

2 Yorum

Medine, ümmet, 1926 Brüksel hattı

AKP iktidarının 23 yıllık tarihi, aynı zamanda “döne döne Kürt açılımı yapma” tarihidir. Döne döne olmasının, sürekli ileri ve geri adımlar atılmasının birden çok iç ve dış nedeni var. O nedenlerden biri, açılımı sürdürmenin, iktidarı sürdürmeye yarayıp yaramayacağıdır. Yaramayacağı görüldüğü anda dün söylenenlerin tamamının reddedilip, tam zıttı olan çizgiye kolayca geçildiği görüldü.

ABD faktörü

“Döne döne Kürt açılımı yapma” durumunu etkileyen faktörlerden biri de ABD’dir. ABD’nin Ortadoğu’da izlediği strateji, açılımları etkiledi. 

Bu durum AKP’nin 23 yıllık dönemde, tıpkı “döne döne Kürt açılımı yapması” gibi, “döne döne bölgesel birlik” politikaları izlemesine neden oldu. Ortak bakanlar kurulu toplantılarının tasarlandığı Ortadoğu Birliği’nden Türkiye-Irak-Suriye ittifaklarına kadar çeşitli modeller üzerinde duruldu. 

Ama içeride her açılımın, dışarıda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi oldu. 

Üç açıklama

Bugünkü durumu anlamamızı kolaylaştıracak bazı siyasi açıklamalara dikkatinizi çekeceğim: 

– DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Türkiye siyaseti uzun süredir ‘Mekke dönemi’ psikolojisi yaşıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı ‘Medine dönemi’ aklıdır.” (TBMM konuşması, 10.8.2026)

– YPG/SDG’nin Suriye/Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan: “YPG/SDG’nin feshini duyuracağız. Özerk yönetim yapısı da ortadan kalkacak. (…) İslam ümmeti çerçevesi hiçbir Kürdü rahatsız etmez. Suriye içerisinde de diğer coğrafyalarda da varlığımızı ancak bu şekilde sürdürebiliriz. (…) Bizi 1926 Brüksel hattı ile bıçakla doğrar gibi ayırdılar. Şimdi bu parantezi kapatma ve barış zamanı.” (Türkiye Gazetesi, 16.8.2026)

– DEM’in İmralı Heyetinden Ahmet Türk: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Nefes Gazetesi, 4.1.2025)

Genişleme hedefi

Bu üç açıklamayı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” vurgusuyla ve son açılımı başlatan MHP lideri Bahçeli’nin Musul’a 82, Kerkük’e 83, Halep’e 84 plakası dağıtmasıyla birlikte düşünmek gerekir. 

Ulus yerine İslam ümmeti altında, Osmanlı’daki gibi birlikte, 1926 tarihli Ankara Antlaşmasının kabul ettiği Brüksel hattıyla kesinleşen Türkiye-Irak sınırının kalkmasıyla ve Medine’deki gibi bir çeşit konfederasyonla genişlemedir istenen.

AKP-MHP ittifakı ve şekillendirdiği devlet bürokrasisi, Suriye’de Esad’ın devrilmesini, ABD’nin İran’a savaş açmasını ve Tahran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunun kırılmaya başlamasını tarihsel bir fırsat olarak görüyor. Son açılımın 22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin çıkışıyla başlaması ve ABD-Türkiye destekli Şara’nın 27 Kasım 2024’te Şam’a harekatı başlatmasının eşzamanlılığı yeterince açıklayıcıdır. 

Ortaçağcılık kapısı

Bunun olası olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Zira buna soyunmanın Türklere de Kürtlere de bir yararı yok. Tersine bu tür projeler halkları yan yana getirmekten çok halkları karşı karşıya getirir ve büyük boğazlaşmalara neden olur. 

İktidarın Irak ve Suriye’nin kuzeyini “tarihsel hinterland” görerek, Misakı Millicilik ile bu tür projelere soyunması, sadece bir karşıdevrim değil, coğrafyamızı emperyalist ABD’nin istediği monarşilere geriletecek bir ortaçağcılık girişimidir.

O nedenle “çerçeve yasa” bir barış, demokrasi ve demokratikleşme girişimi değil, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin maceracılığına kapı açılmasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’nin ideolojik karargâh ihtiyacı

AKP, iyi yönettiği için değil, CHP kötü muhalefet ettiği için 24 yıldır iktidardır. Bunun son örneği Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in AKP-MHP-PKK yasasına “evet” desteği vermesidir.  

Özel’in yasaya “evet” diyeceğini ilan etmesi ama “milletvekilleri kararlarını milletle birlikte verecek” diye duyurması, “yeni ve demokratik bir politika yapma tarzı” değildir, beceriksizliktir. Üstelik Yeni Parti milletvekillerinin çoğunluğu milletle hareket edip yasaya “hayır” deyince, Özgür Özel de milletin karşısında konumlanmış oldu. 

AKP’nin argümanına teslim olmak

Özgür Özel neden “evet” dediğini şöyle açıkladı: “Hayır deseydik, barışa karşı çıkmakla suçlanacaktık.” (Nefes, 12.8.2026)

Bu nasıl savunma! AKP-MHP-PKK yasasına “hayır” diyen 54 Yeni Parti milletvekili “barışa hayır” mı demiş oldu yani? Bu yasaya karşı çıkan milyonlar “barışa hayır” mı diyor yani?

Bu AKP’nin argümanıdır ve doğru değildir. AKP 24 yıldır benzer argümanlarla siyaset yapar. Daha yeni, 2023’teki son cumhurbaşkanlığı seçiminde, “CHP’ye oy verirseniz teröristbaşı Öcalan’ı serbest bırakır” diyen kimdi? Seçimin Erdoğan’la Netanyahu arasında olduğunu söyleyerek, rakibe oy verecekleri İsrailcilikle suçlayan kimlerdi?

24 yıldır hiç bunlar olmamış gibi, “hayır dersem, barışa karşı çıkmakla suçlanırım” diyerek siyaset yapılır mı? AKP’nin argümanlarından korkarak, AKP’yle mücadele edilebilir mi? Geride kalan 24 yılın en büyük dersidir: AKP’nin argümanına teslim olan Türkiye’yi yönetemez!

“Erdoğan’ın elindeki kozu alma” yanlışları

Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca, “Erdoğan’ın elindeki kozu almak” diye tarif ederek siyaset yaptı ve kaybetti. Koz ya da taktik, son tahlilde iktidar olmak için kullanılır. “Rakibin kozunu elinden alacağım” diyerek rakibinizin o kozunu siz sahaya sürünce, sizin değil, rakibinizin kozu kazanmış oluyor. Geride kalan 13 yıl böylesi “koz alma” yanlışlarıyla dolu. 

İşte Özgür Özel’in “evet”i bunun yeni versiyonudur. Şöyle pazarlıyorlar: “İktidar bir oyun tezgahladı. Özgür Özel o oyunu bozdu. Önce komisyona dahil olarak bozdu. Sonra, yasaya evet diyerek bozdu.”

İktidarın sayısal olarak CHP/Yeni Parti desteğine ihtiyacı yoktu ama yapılana meşruiyet sağlamak için kurucu parti desteğine ihtiyacı vardı. Dolayısıyla Özgür Özel komisyona dahil olarak ve yasaya evet oyu vererek oyun bozmuş olmadı, tersine, sarayın oyununda küçük bir rol alarak oyuna dahil olmuş oldu.

Yeni Parti’nin kaçırdığı fırsat

Mesele ne çözümdür, ne barıştır, ne de demokratikleşmedir. Mesele yeni anayasa ile Erdoğan’a başkanlık yolu açmaktır. Dolayısıyla hayır diyen barışa değil, saray rejiminin inşasına hayır demiş oluyor. Evet diyen de barışa evet dediğini sanarak Erdoğan’ın oyununa gelmiş oluyor.

İki ay öncesine kadar “DEM’liler TBMM’den atılsın” diyenlerin iki ay sonra ansızın DEM’le açılıma soyunmasında neden-sonuç ilişkisi kuramayan, elbette sarayın oyun planını çözümleyemez.

Eğri cetvelle doğru çizgi çekileceğini ummak, problemin kaynağının probleme çözüm bulabileceğini sanmak, demokrasiyi tırpanlayanların ülkeyi demokratikleştireceğini varsaymak, ancak 24 yıldır Türkiye’de yaşananlardan bihaber olmakla mümkündür. 

Oysa Yeni Parti’nin önünde büyük bir fırsat vardı: İktidar partisi de dahil olmak üzere tüm partilerin tabanında bu yasa tasarısına karşı ciddi tepki vardı. İktidar o nedenle yasalaşması için acele etti. Yeni Parti tüm bu tepkilerin sözcülüğünü yapabilecekken, ne yazık ki sarayın oyununa gelerek, fırsatı elinin tersiyle itti.

O nedenle, Türkiye’nin bugün en yakıcı ve acil ihtiyacı, bir ideolojik karargâhtır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2026

, , , , ,

2 Yorum

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli ve Fidan’ın taktiği

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”

Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi? 

Açılım masasına dayanak

1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı. 

2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.

Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.

DEM’le solu ayrıştırma hamlesi

3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.

Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”

Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.  

Erken seçim olası mı?

4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.

Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”

Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.

Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu

5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor. 

Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor. 

Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”

Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…

Erdoğan bagaj yüklendi 

Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi? 

DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki entegrasyon, iki idari yapı

Suriye’den gelen bilgiler, Şam ile SDG’nin entegrasyonda bir orta yol bulmaya yakın olduklarına işaret ediyor. 

ABD’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi’ye imzalattığı 10 Mart mutabakatına göre, SDG’nin 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna entegrasyonu gerekiyor.

Peki nasıl?

İki model

Türkiye ve Şam yönetimi, SDG’nin kendini dağıtarak, her SDG’linin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesini savunuyor. 

ABD, İsrail ve SDG yönetimi ise SDG’nin birincisi tek tek değil blok halinde, ikincisi kendi komutası altında ve üçüncüsü kendi bölgesinde Suriye ordusuna entegre olmasını savunuyor.

Bu pratikte iki farklı entegrasyon, iki farklı model, hatta Suriye açısından iki ayrı idari model demek. 

SGD’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre olmasının pratik sonucu “üniter Suriye” demektir. SDG’lilerin blok halinde kendi bölgesinde Suriye ordusunun bir parçası olması ise SDG bölgesinin özerkliği ve Suriye’nin ademi merkeziyetçiliği demektir. 

Uzlaşı için ara formül

Şam’ın ve HTŞ’nin SDG’yi “zorla” kendi istediği modele göre entegre etme şansı yok. Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi, ABD’nin yaptırımlarının kalkmasına ve Washington’un desteğine bağlı. Diğer yandan İsrail de Şam’ı askeri basınç altında tutuyor. 

HTŞ’nin SDG’yi “zorla” tek tek entegre edebilmesi ya da dağıtabilmesinin tek yolu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu güçlerinin doğrudan SDG’ye müdahalesinden geçiyor. 

Ancak bu durum AKP hükümeti açısından Washington’la açtığı yeni beyaz sayfanın tekrar kapanmasından içerideki açılım sürecinin tıkanmasına kadar birçok riski barındırıyor. 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu nedenle bir ara formülü uygulatmaya çalıştığı anlaşılıyor: SDG’nin tamamı değil ama üç tümeni korunsun, kendi bölgesinde bloklar halinde Suriye ordusunun parçası olsun. Bu ara formülün gereği olan idari yapıyı zaten “federasyon değil ama ona en yakın sistem” diye tanımlamıştı. 

Şam’ın iki talebi

Şam’dan gelen bilgiler, bu formülün genel bir uzlaşının zeminini oluşturduğu şeklinde ama -belki de Ankara’nın etkisiyle- Şara yönetimi bazı ek taleplerde bulunuyor. 

Örneğin Reuters’ın iddiasına göre Şam yönetimi “50 bin SDG’linin üç tümen halinde yeniden yapılandırılmasına” prensipte açık ancak iki talebi var: 1) SDG bazı komuta pozisyonlarından vazgeçmeli. 2) Kontrol ettiği bölgeler, Suriye ordusunun diğer birliklerine de açılmalı.

Şam’ın bu talepleri SDG tarafından kabul görür mü? Reuters’e konuşan bir SDG’li yetkili, “Bir anlaşmaya hiç bu kadar yakın olmamıştık” diyor.

Yanlış Suriye politikasının maliyetleri

Belki de uzlaşıya yaklaşılması nedeniyle olsa gerek, DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, TBMM’de yaptığı konuşmada, Erdoğan’dan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a SDG konusundaki sözleri nedeniyle “ayar vermesini” istedi!

Anlaşılan o ki Öcalan’ın TBMM heyetine yaptığı ama sadece 4 sayfalık özeti açıklanan 16 sayfalık görüşleri, devlet içinde farklı yorumlanıyor. Fidan’ın kimi sözlerinin işte o farka işaret ettiği düşünülüyor.

DEM de, Bahçeli’nin “Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılmasını demokrasinin gereği sayan” tutumundan anlaşıldığı kadarıyla MHP de, Suriye’deki bu uzlaşıya yakınlığın, içerideki açılım sürecinin önünü açacağını düşünüyor. O nedenle Öcalan’ın 16 sayfalık açıklaması bir süre daha kamuoyundan gizlenecek büyük olasılıkla. Çünkü Öcalan SDG’nin Suriye’de silah bırakmasını kabul etmiyor. 

Burada bir sürpriz yok, Öcalan süreç başlarken nerede duruyorsa bugün de orada duruyor. 2014’teki açılımda “Ağırlık merkezi Kuzey Irak değil Kuzey Suriye” demişti, 2025’te de “Türkiye’de devlet, federasyon, özerklik istemiyorum ama Suriye’de istiyorum” diyor özetle. 

Yani Öcalan değil, AKP ve MHP durduğu yeri sürekli değiştiriyor. Bunun Türkiye’ye ağır maliyetlerini daha yaşamaya başlamadık bile…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2025 

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Dolmabahçe sendromu

Bahçeli’nin “Yeter ki terör bitsin, varsın sonumuz darağacı olsun” sözleri size de tuhaf gelmedi mi? Hani Bahçeli “yeter ki terör bitsin, Nobel barış ödülü almasam da olur” dese, bunda bir mantık var. Zira 50 yıllık terör sorununu çözebilmek, evet, Türkiye’nin ve dünyanın en değerli barış ödüllerine layıktır. 

Peki akla neden barış ödülü değil de darağacı geliyor? Terörü bitirmenin, barışı getirmenin sonucunun neden darağacı olabileceği düşünülüyor? Salt muhalefetin tepkisi nedeniyle mi?

Hani Hendek özrü?

Bahçeli’nin sözlerini işitince, “bu acaba bir Dolmabahçe sendromu mu” diye düşündüm kendi kendime. (Üstelik Erdoğan’ın Bahçeli’nin üç adım gerisinden yürüdüğü düşünülürse.)

Anımsayın, AKP ve DEM (HDP) yöneticileri, bir önceki açılımda “Dolmabahçe mutabakatı” imzalamış ve gururla kameralara poz vermişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” dedi, “Dolmabahçe’yi yanlış buldum” dedi ve açılımı kapattı. Sonrasında Hendek Savaşı geldi. 793 güvenlik görevlisi şehit oldu, TİHV raporuna göre 310 sivil ile sayısı net bilinmeyen PKK’li öldü.

Dolmabahçe’den Hendek Savaşına dönüşümün esas nedeni neydi? PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda egemen olmaya başlamasıydı. Peki bugünkü açılımda ne konuşuluyor? PKK/SDG devlete ve orduya nasıl entegre olacak, blok halinde mi, tek tek mi? Bu fiilen Ankara’nın PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapısına nasıl pozisyon alacağını belirleyecek.

Sizce de bugün yeniden açılım yapan aynı aktörlerin, Dolmabahçe ve Hendek Savaşı konularında, önce topluma bir özür ve özeleştiri borçları yok mu? 

Yayman’ın fotoğraf endişesi

Bahçeli’nin darağacı sözü dışında, İmralı’ya giden heyetteki AKP’li milletvekili Hüseyin Yayman’ın tutumu da ilginçti. TBMM Komisyonu’nun AKP’li, MHP’li ve DEM’li üç üyesinin heyet halinde İmralı’ya gittiği haberi ajanslara düştüğünde, Yayman “ben gitmedim” dedi. Halbuki gitmişti! 

Partili arkadaşı Şamil Tayyar’ın açıkladığına göre, 3 saatlik İmralı ziyaretinde, DEM’li üye çok istediyse de AKP’li Hüseyin Yayman bir hatıra fotoğrafı çekilmesine karşı çıkmış. 

Neden? İmralı’ya gitmeyi bu kadar savunmuşken, İmralı’ya gitmeme kararı alan CHP’nin ne kadar Türkiye karşıtlığına düştüğünü propaganda etmişken, neden bir hatıra fotoğrafı çektirmediler? Fotoğraf teklifi geldiğinde acaba AKP’li Yayman’ın aklına ne geldi? Yoksa Erdoğan’ın “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” sözü mü?

Aslında Tayyar’ın şu sözleri bile gerçeği bir yönüyle açıklıyor: “Ziyarete yoğun tepki varken fotoğraf çektirip milletin gözüne sokmak büyük hata olurdu.”

Açılımın kritik düğümü

Yukarıda belirttiğim gibi AKP-HDP’nin bir önceki açılımı, PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda güçlenmesinin bir yansıması olan Hendek Savaşı nedeniyle bitmişti. 

Bugünkü açılımın Öcalan nezdinde özü ise şu: PKK Türkiye’de devlet, federasyon, hatta özerklik bile istemiyor artık ama karşılığında PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmesinin Ankara tarafından kabul edilmesini istiyor.

Devlet/iktidar katında bu talebe olumlu ve olumsuz bakan iki kanadın olduğu anlaşılıyor. 

TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyaretinin gündeminde de esas olark bu konu vardı. Nitekim DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları’nın, AKP-MHP-DEM heyetinin İmralı’dan dönüşü sonrasında yaptığı açıklama da buna işaret ediyor: “Görüşmede, Suriye sorununun çözümüne ışık tutacak önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Öcalan Kuzeydoğu Suriye özelinde ve Suriye’nin bütünü açısından çözüm sürecinin anahtarı olabilecek bir perspektifi ortaya koymuştur.” 

Açılım başka, çözüm başka

Terörün bitmesini hepimiz istiyoruz. Yola önce sosyalistleri Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan temizleme göreviyle çıkarılan PKK’nin, tüm kollarıyla birlikte ortadan kalkmasını hepimiz istiyoruz. Terör örgütünün “zoraki hamiliğinden” kurtulan Kürtlerin, birlik temelinde siyaset sahnesinde daha etkili olmasını Kürtlerin çoğunluğu olarak istiyoruz. Ama aynı aktörlerin aynı açılımla, her seferinde, aynı filmin devamını izletmesini istemiyoruz. 

Bu açılıma birincisi “çözümle, barışla, demokratikleşmeyle” ilgisi olmadığı için, ikincisi iktidarın dışarıda ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay kapma arayışıyla ve içeride Erdoğan’a dördüncü kez cumhurbaşkanı yolu açmakla ilgili olduğu için karşı çıkıyorum.

Açılımın esası bu olduğu için de açılımın kimi alt aktörleri, gönül rahatlığıyla, yaptıkları işleri savunamıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2025 

, , , , , , , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun misyonu

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır. 

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

Siyasi akıl sorunu

DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz. 

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İkiyüzlü siyaset

AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var. 

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

Erdoğan’ın bölme taktiği

Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük… 

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür. 

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025

, , , , , , , , ,

2 Yorum

Sosyalist hareketin inşası

“Ne yapmalı” sorusuna Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun yanıtı “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et” şeklindeydi. Gazetemizin kıdemli yazarlarından Prof. Dr. Emre Kongar, Yıldızoğlu’nun önermesini şu şekilde geliştirdi: “‘Reelpolitik’ adına, şimdilik CHP’yi eleştirerek destekle, Atatürk çizgisinde Laikliği, Antiemperyalizmi ve Cumhuriyetçiliği savun ve böylece sosyalist harekete destek ol.”

Üçlü önermeyi sadeleştirmekten yanayım: Çünkü antiemperyalizmi, laikliği ve cumhuriyetçiliği savunmak, birinci ve üçüncü önermelerin ortak paydası zaten. Bu üçünün olmadığı bir sosyalist hareket olası değil ve bu üçünü barındırmayan bir CHP iktidarının mevcuttan farkı olmaz. Dolayısıyla formülasyon “CHP’yi ‘eleştirerek’ desteklemek ve sosyalist hareketi inşa etmek” diye sadeleşebilir. Diğer yandan hem sosyalist olduğum için ama hem de son 23 yılın deneyimiyle, sosyalist hareketin inşasını, CHP’yi desteklemekten daha önemli buluyorum; dolayısıyla formülü, “sosyalist hareketin inşası ve CHP’yi sola çekerek desteklemek” diye ters çeviriyorum. 

CHP’yi sola çekebilmek 

Sosyalist hareketin sola çekemediği ve çareyi sürekli sağda arayan bir CHP’nin laiklik anlayışı da, antiemperyalizm anlayışı da ve bunlardan ötürü Cumhuriyetçilik anlayışı da ne yazık ki kurucu kodlarının dışına savruluyor. 

“Laikliği tehlikede görmeyen”, Mustafa Kemal’in “çağdaş uygarlıkçılığı” yerine “kör Batıcılık” yapan bir CHP, AKP’nin 23 yıldır iktidarda kalabilmesini kolaylaştırmıştır. 

İddiam o ki Türkiye’de güçlü bir sosyalist hareket olsa, CHP ne laikliği sulandırabilirdi ne de kör Batıcılık yapabilirdi. Türkiye’de sosyalist hareketin güçlü olduğu zeminde Ecevit’in CHP’yi ortanın soluna taşıyarak iktidar olduğu unutulmamalıdır.

CHP’lilerin Batı’ya mesaj kaygısı 

İşte “kör Batıcılığın” son örneği: CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Nobel Barış Ödülü aldığı için Venezuelalı ”muhalif” Machado’ya övgü dolu bir kutlama mesajı yayınladı.

Oysa Machado muhalif değil, mandacıdır, emperyalizmin aletidir. Nitekim ödülünü ABD Başkanı Trump’a ithaf etti. ABD’nin Chavez ve Maduro’yu hedef alan CIA operasyonlarında rol aldı. İsrail’in Gazze’deki soykırımını savundu. Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşımayı vaat etti. Netanyahu’nun partisiyle “operasyonel ortaklık” anlaşması imzaladı. 

Peki böyle birine İmamoğlu (ve ekibi) nasıl kutlama mesajı yayınlayabiliyor? Bu öncelikle CHP’deki ”kör Batıcılık” anlayışının yansımasıdır. İkincil olarak da Erdoğan’ı eksen alarak siyaset yapmanın sonucudur. “Madem Maduro’nun Erdoğan’la arası iyi, o zaman Maduro’ya kim karşıysa o desteklenmeli” çiğliğinin sonucudur. Aynı yavanlığı CHP’nin önceki yönetimi de sergilemişti; Kılıçdaroğlu, seçime üç gün kala Putin ve Rusya karşıtı bir çıkış yapmıştı.

DEM’in faşizan ruhu

CHP’nin bu tür yanlışlara savrulmasını önleyecek etkenlerden biri sosyalist hareketin varlığıdır. Ancak Türkiye’de sosyalist hareket birçok nedenle zayıfladı. Nedenlerden biri de PKK’nin Türk solunun bir kısmını gölgesine alarak solculuktan adım adım uzaklaştırmasıydı. Kuşkusuz o gölgeye girmeden mücadelesini sürdüren sosyalist örgütler var ve şimdilerde Cumhuriyetçilikle birleşerek güç topluyorlar. Cumhuriyetçiler Kurultayı, sosyalist hareketin inşası için önemli örneklerden biridir. Açılım ve DEM’in AKP ve MHP’yle işbirliği de gölgedeki kimi sosyalistlerin uyanmasını sağladı.

İktidara yaslanmanın rahatlığıyla daha açık konuşan DEM yöneticileri de uyanışı kolaylaştırıyor. “Öcalan medyanın dilinden rahatsız” diyen DEM yöneticisi Pervin Buldan’ın “Yargı AKP’nin elinde, açılıma karşı çıkan gazetecileri sustursun” özetli konuşması bu iktidara yaslanma rahatlığının tipik örneğidir. Öyle ki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bile bu “faşizan” öneri karşısında “antidemokratik uygulama istemek doğru değil” demek durumunda kaldı!

Başta belirtmiştim: AKP, MHP ve DEM’in açılım ortaklığı demokrasi ve özgürlük getirmez, daha ağır bir rejim oluşturur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?

Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.

Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)

Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.

Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor. 

Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor. 

Devlet yetkilisinin uyarısı

Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.” 

Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).

Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.

İmamoğlu-Demirtaş ittifakı

Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.

Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın