Posts Tagged MHP

Milliyetçilerin TRÇ kavgası

İki milliyetçi parti, MHP ve İYİ Parti, TRÇ nedeniyle karşı karşıya.

TRÇ, yani Türkiye – Rusya – Çin ittifakı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından önerilmişti. Dahası Bahçeli, bizzat MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal’ı görevlendirmiş ve görüşmesi için Moskova’ya göndermişti. 

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise Türkiye – Rusya – Çin ittifakı önerisine cepheden karşı çıkıyor. Grup toplantısında şöyle dedi: “Bazılarını hayretle müşahede ediyoruz ki Türkiye – Rusya – Çin ittifakını önermektedir. Allah kimseye, gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçip yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın.” 

Türkgün: Dervişoğlu’nun Coni ağzı

Dervişoğlu’nun böylesi bir ittifak olasılığından rahatsız olabilmesi elbette üzerinde durulmayı gerektiriyor. Zira bu hem Soğuk Savaş partisi olan MHP’nin dönüşümünü, hem de o dönüşümün sonucu olarak içinden çıkan partilerin konumlanışını anlamamızı sağlıyor. 

Somutlamak için kolaylaştırıcı olarak MHP Genel Başkanı Danışmanı ve Türkgün Gazetesi Başyazarı Yıldıray Çiçek’in TRÇ’yi hedef alan Dervişoğlu’nu nasıl tanımladığına bakalım. Çiçek, TRÇ’ye karşı çıkan Dervişoğlu için “bu ağız Coni ağzıdır, bu ağız Siyonist ağzıdır” diyor. 

İlginç değil mi? Soğuk Savaş partisi MHP ABD-İsrail saldırganlığı karşısında Türkiye – Rusya – Çin ittifakı öneriyor, MHP’den çıkmış İYİ Parti ise bu öneriyi Doğu Perinçek çizgisi diye suçluyor. MHP de bu tutumu ABD-İsrail ağzı olarak niteliyor.

MHP – İYİ Parti farkı

İYİ Parti’nin MHP’nin Türkiye – Rusya – Çin ittifakı önerisine itiraz etmesi, doğrudan bu partinin Atlantikçiliğinden kaynaklanmaktadır, görülüyor… 

Türkiye – Rusya – Çin ittifakı ne kadar olası, tartışılır ama bugün Türkiye’nin Rusya ve Çin’le iyi ilişki geliştirmesinden rahatsız olabilmek, Amerikancılığın en somut halidir. MHP ve içinden çıkmış üç parti içerisinde, en Atlantikçi tutum alanın İYİ Parti olduğu bir çok politikada görülmektedir.

TRÇ’nin iki zayıf karnı

Bahçeli’nin TRÇ ittifakı önerisi, elbette içeriğinde bazı sorunlar taşıyor, daha önce bu köşede analiz etmiştim. Zira öneri “Türkiye, çıkarları için yeni dönemde Rusya ve Çin’le ittifak yapmalı, nokta” netliğinde değil. İçeriğinde bazı bagajlar taşıyor.

Daha önce TRÇ önersini Türkgün gazetesinde yayımlanan üç günlük söyleşisinde ayrıntılandıran Bahçeli, o bagajları şöyle ortaya koymuştu:

– Bahçeli TRÇ’yi önce “ABD-İsrail’e karşı” diye önermişti ama ardından TRÇ’nin “NATO’ya karşı olmadığını” vurgulamıştı. 

– Hatta Bahçeli TRÇ’nin “NATO’yu bütünleyeceğini” savunmuştu. Dahası Bahçeli, TRÇ’yi, Türk Devletleri Teşkilatına (TDT) “NATO sigortası” sağlayan bir öneri olarak yorumlamıştı.

“NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımı, TRÇ önerisinin zayıf karnıdır ve eleştirilecekse tam da buradan eleştirilmelidir.

Ankara’nın TRİ karnesi

Çeyrek yüzyıl öncesini anımsayın. Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı ve Milli Güvenlik Konseyi (MGK) Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın dile getirdiği “Türkiye – Rusya – İran (TRİ) işbirliği” formülü, ciddi bir kırılmaydı.

Yıllar sonra Türkiye’nin önüne bir zorunluluk olarak geldi ve Astana Platformu olarak hayata geçti. Ama TRİ, Ankara tarafından ABD’yle pazarlıkta kart olarak olarak görüldüğü için kurumlaşamadı, taktik düzeyde kaldı, Suriye’de oyalayıcı olarak kullanıldı ve uygulanamaz hale geldi. 

İşte TRÇ de “NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımıyla, benzer bir riski taşıyor. 

ABD düzenine panzehir 

Hayat er geç Ankara’ya dayatacak elbette. “NATO içinde kalarak NATO’dan korunma” çizgisinin işe yaramayacağı en sonunda görülecek. 

Türkiye için ilk halkada komşuları İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ile ve daha geniş halkada Çin ve Rusya ile işbirliği yapabilmek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmaya çalıştığı şartlarda kritik önemde. Kaldı ki bölge ittifakı, TRÇ olasılığını da arttır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’nin güvenlik mimarisi sorunu 

Muhafazakârların ya da milliyetçilerin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” tezine karşı ileri sürdüğü yanıt şu: “Türkiye Rusya’nın ya da Çin’in aparatı mı olsun?”

Bu antitezin dışavurduğu iki bakış var: Birincisi bu savunmanın sahipleri, aynı mantıkla tersinden Türkiye’nin ABD’nin aparatı olduğunu kabul ediyorlar. İkincisi ise bu savunmanın sahiplerinin aklına nedense hiç bağımsızlık, bağlantısızlık gelmiyor.

Türkiye hiç kimsenin aparatı olmasın, Türkiye kendisine nereden tehdit geliyorsa o tehdide karşı birlikte konumlanacağı ülkelerle işbirliği yapsın. Mesele budur.

Tehdidin kaynağı sorunu

Strateji, tehdidin nereden geldiğinin saptanmasının üzerine inşa edilir. Türkiye’nin güvenlik mimarisi de o stratejiye göre biçimlendirilir. 

Türkiye ise ne acı ki tehdidin geldiği aktörle müttefiktir! 

Bu paradoks, şöyle bir çelişki doğurmaktadır. Türkiye, normalde tehdide karşı konumlanması gerekirken, tehdidin kaynağının stratejisine uygun şekilde konumlanmaktadır. 

Bunun doğal sonucunda da kendi doğal ortaklarına karşı pozisyon almaktadır. Türkiye’nin en büyük sorunu budur. 

NATO’nun Ankara Zamanı

İktidarın siyasi, askeri, iktisadi aktörleri açısından güvenlik mimarisi ya “Avrupa güvenlik mimarisidir” ya da “NATO güvenlik mimarisi.” Hatta NATO içindeki yeni tartışmaya çözüm olmak üzere, Ankara ikisinin birleştirilmesini savunmaktadır. 

Ankara’da bu amaçla bir konferans düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile SETA’nın ortak düzenlediği “NATO’nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” adlı konferansta, Türkiye’nin bu perspektifi ana mesaj olarak verildi. 

Konuşmacılar, hükümetin temel yaklaşımı olan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” iddiasını temel alıyorlar ve üzerine şunları koyuyorlar:

Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç: “Türkiye, NATO’nun güney kanadı ve aynı zamanda AB’nin de güney kanadıdır. Avrupa kıtasının güvenliği noktasında bir temel taşız.”

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler: “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kanat ülkesi rolündeydi, artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik konumundadır. Türkiye, NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkedir.”

Diğer konuşmacılar da özetle bu perspektifte mesajlar verdiler: Avrupa’nın güvenlik mimarisi, NATO’nun güvenlik mimarisi… Peki ya Türkiye’nin güvenlik mimarisi?

MHP Moskova’da TRÇ’yi konuşuyor

Ankara’da, tersine bir yaklaşım ise Cumhur İttifakının MHP kanadından geliyor.

Biliyorsunuz, Devlet Bahçeli TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermişti. Bahçeli, bu ittifak önerisini görüşmesi için MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı görevlendirdi. Topsakal bu amaçla Moskova’da çeşitli temaslarda bulundu. 

Topsakal’ın Rus Vedomosti gazetesine verdiği mesajlar bu bakımdan önemli. Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Topsakal, Vedomosti’ye TRÇ’yi şöyle formüle etti: “Üç ülke arasında sağlanacak yakınlaşma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kritik bir rol oynayabilir. Küresel dengelerin değiştiği bir dönemde Türkiye’nin alternatif ortaklıklar geliştirmesi gerekir.”

Daha ilginci de şu: Medya Günlüğü’nün Vedomosti’den aktardığına göre Topsakal, MHP’nin 2028 seçimlerinde AKP ile koalisyonunu sürdürmesinin gayriresmî şartının, “Rusya ve Çin ile işbirliğine yönelik bir programın kabul edilmesi olduğunu” söyledi!

Bu mesajı teyit etmek için İlyas Topsakal’a mesaj attım ama yazımı haber merkezine gönderdiğim saat 18.00’e kadar bir yanıt gelmedi. 

Gelen yanıtı bir sonraki NATO incelememizde belirtirim. Çünkü NATO yazımız sürecek. NATO Genel Sekreteri’nin iki yönü olan ABD-NATO ilişkisine dair mesajı ile iktidarın “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında verdiği mesajları incelemeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu

Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz. 

AKP’yle başlarsak… 

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi. 

Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir, İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.

ABD’yi değil, İsrail’i suçlamak

AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek… 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM Grup Toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”

Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor. 

Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.

ABD için İsrail’in kullanım değeri

Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibariyle görüldü ki ABD’nin savaşıydı. 

İsrail – ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep… 

İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.

ABD olmasa İsrail Filistin’i işgal edemezdi

ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?

ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!

ABD’nin bölgeden atılabilmesi

Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu… 

Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar. 

İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli’nin mesajı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”

Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:

Cemaatler koalisyonu ile müttefiklik

1) Bu sözler, Cumhur İttifakının iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur. 

Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen Cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişime dönüştürmüştür. 

Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır. 

Lübnanlaşma önerisi

2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”

Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)

Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.

Laikliğin önemi

Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.

Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.

Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.

Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin Parti Meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikayet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.

Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “en laik biziz” bile diyebilmektedir.

Koç – İlim Yayma Cemiyeti – NATO

Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek, evet, “devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir. 

Laiklik demişken…  

Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve İmam Hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”

Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Dolmabahçe sendromu

Bahçeli’nin “Yeter ki terör bitsin, varsın sonumuz darağacı olsun” sözleri size de tuhaf gelmedi mi? Hani Bahçeli “yeter ki terör bitsin, Nobel barış ödülü almasam da olur” dese, bunda bir mantık var. Zira 50 yıllık terör sorununu çözebilmek, evet, Türkiye’nin ve dünyanın en değerli barış ödüllerine layıktır. 

Peki akla neden barış ödülü değil de darağacı geliyor? Terörü bitirmenin, barışı getirmenin sonucunun neden darağacı olabileceği düşünülüyor? Salt muhalefetin tepkisi nedeniyle mi?

Hani Hendek özrü?

Bahçeli’nin sözlerini işitince, “bu acaba bir Dolmabahçe sendromu mu” diye düşündüm kendi kendime. (Üstelik Erdoğan’ın Bahçeli’nin üç adım gerisinden yürüdüğü düşünülürse.)

Anımsayın, AKP ve DEM (HDP) yöneticileri, bir önceki açılımda “Dolmabahçe mutabakatı” imzalamış ve gururla kameralara poz vermişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” dedi, “Dolmabahçe’yi yanlış buldum” dedi ve açılımı kapattı. Sonrasında Hendek Savaşı geldi. 793 güvenlik görevlisi şehit oldu, TİHV raporuna göre 310 sivil ile sayısı net bilinmeyen PKK’li öldü.

Dolmabahçe’den Hendek Savaşına dönüşümün esas nedeni neydi? PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda egemen olmaya başlamasıydı. Peki bugünkü açılımda ne konuşuluyor? PKK/SDG devlete ve orduya nasıl entegre olacak, blok halinde mi, tek tek mi? Bu fiilen Ankara’nın PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapısına nasıl pozisyon alacağını belirleyecek.

Sizce de bugün yeniden açılım yapan aynı aktörlerin, Dolmabahçe ve Hendek Savaşı konularında, önce topluma bir özür ve özeleştiri borçları yok mu? 

Yayman’ın fotoğraf endişesi

Bahçeli’nin darağacı sözü dışında, İmralı’ya giden heyetteki AKP’li milletvekili Hüseyin Yayman’ın tutumu da ilginçti. TBMM Komisyonu’nun AKP’li, MHP’li ve DEM’li üç üyesinin heyet halinde İmralı’ya gittiği haberi ajanslara düştüğünde, Yayman “ben gitmedim” dedi. Halbuki gitmişti! 

Partili arkadaşı Şamil Tayyar’ın açıkladığına göre, 3 saatlik İmralı ziyaretinde, DEM’li üye çok istediyse de AKP’li Hüseyin Yayman bir hatıra fotoğrafı çekilmesine karşı çıkmış. 

Neden? İmralı’ya gitmeyi bu kadar savunmuşken, İmralı’ya gitmeme kararı alan CHP’nin ne kadar Türkiye karşıtlığına düştüğünü propaganda etmişken, neden bir hatıra fotoğrafı çektirmediler? Fotoğraf teklifi geldiğinde acaba AKP’li Yayman’ın aklına ne geldi? Yoksa Erdoğan’ın “Dolmabahçe’deki o kare yanlış bir kareydi” sözü mü?

Aslında Tayyar’ın şu sözleri bile gerçeği bir yönüyle açıklıyor: “Ziyarete yoğun tepki varken fotoğraf çektirip milletin gözüne sokmak büyük hata olurdu.”

Açılımın kritik düğümü

Yukarıda belirttiğim gibi AKP-HDP’nin bir önceki açılımı, PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda güçlenmesinin bir yansıması olan Hendek Savaşı nedeniyle bitmişti. 

Bugünkü açılımın Öcalan nezdinde özü ise şu: PKK Türkiye’de devlet, federasyon, hatta özerklik bile istemiyor artık ama karşılığında PKK’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmesinin Ankara tarafından kabul edilmesini istiyor.

Devlet/iktidar katında bu talebe olumlu ve olumsuz bakan iki kanadın olduğu anlaşılıyor. 

TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyaretinin gündeminde de esas olark bu konu vardı. Nitekim DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları’nın, AKP-MHP-DEM heyetinin İmralı’dan dönüşü sonrasında yaptığı açıklama da buna işaret ediyor: “Görüşmede, Suriye sorununun çözümüne ışık tutacak önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Öcalan Kuzeydoğu Suriye özelinde ve Suriye’nin bütünü açısından çözüm sürecinin anahtarı olabilecek bir perspektifi ortaya koymuştur.” 

Açılım başka, çözüm başka

Terörün bitmesini hepimiz istiyoruz. Yola önce sosyalistleri Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan temizleme göreviyle çıkarılan PKK’nin, tüm kollarıyla birlikte ortadan kalkmasını hepimiz istiyoruz. Terör örgütünün “zoraki hamiliğinden” kurtulan Kürtlerin, birlik temelinde siyaset sahnesinde daha etkili olmasını Kürtlerin çoğunluğu olarak istiyoruz. Ama aynı aktörlerin aynı açılımla, her seferinde, aynı filmin devamını izletmesini istemiyoruz. 

Bu açılıma birincisi “çözümle, barışla, demokratikleşmeyle” ilgisi olmadığı için, ikincisi iktidarın dışarıda ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninden pay kapma arayışıyla ve içeride Erdoğan’a dördüncü kez cumhurbaşkanı yolu açmakla ilgili olduğu için karşı çıkıyorum.

Açılımın esası bu olduğu için de açılımın kimi alt aktörleri, gönül rahatlığıyla, yaptıkları işleri savunamıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2025 

, , , , , , , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun misyonu

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır. 

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

Siyasi akıl sorunu

DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz. 

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İkiyüzlü siyaset

AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var. 

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

Erdoğan’ın bölme taktiği

Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük… 

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür. 

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025

, , , , , , , , ,

2 Yorum

Sosyalist hareketin inşası

“Ne yapmalı” sorusuna Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun yanıtı “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et” şeklindeydi. Gazetemizin kıdemli yazarlarından Prof. Dr. Emre Kongar, Yıldızoğlu’nun önermesini şu şekilde geliştirdi: “‘Reelpolitik’ adına, şimdilik CHP’yi eleştirerek destekle, Atatürk çizgisinde Laikliği, Antiemperyalizmi ve Cumhuriyetçiliği savun ve böylece sosyalist harekete destek ol.”

Üçlü önermeyi sadeleştirmekten yanayım: Çünkü antiemperyalizmi, laikliği ve cumhuriyetçiliği savunmak, birinci ve üçüncü önermelerin ortak paydası zaten. Bu üçünün olmadığı bir sosyalist hareket olası değil ve bu üçünü barındırmayan bir CHP iktidarının mevcuttan farkı olmaz. Dolayısıyla formülasyon “CHP’yi ‘eleştirerek’ desteklemek ve sosyalist hareketi inşa etmek” diye sadeleşebilir. Diğer yandan hem sosyalist olduğum için ama hem de son 23 yılın deneyimiyle, sosyalist hareketin inşasını, CHP’yi desteklemekten daha önemli buluyorum; dolayısıyla formülü, “sosyalist hareketin inşası ve CHP’yi sola çekerek desteklemek” diye ters çeviriyorum. 

CHP’yi sola çekebilmek 

Sosyalist hareketin sola çekemediği ve çareyi sürekli sağda arayan bir CHP’nin laiklik anlayışı da, antiemperyalizm anlayışı da ve bunlardan ötürü Cumhuriyetçilik anlayışı da ne yazık ki kurucu kodlarının dışına savruluyor. 

“Laikliği tehlikede görmeyen”, Mustafa Kemal’in “çağdaş uygarlıkçılığı” yerine “kör Batıcılık” yapan bir CHP, AKP’nin 23 yıldır iktidarda kalabilmesini kolaylaştırmıştır. 

İddiam o ki Türkiye’de güçlü bir sosyalist hareket olsa, CHP ne laikliği sulandırabilirdi ne de kör Batıcılık yapabilirdi. Türkiye’de sosyalist hareketin güçlü olduğu zeminde Ecevit’in CHP’yi ortanın soluna taşıyarak iktidar olduğu unutulmamalıdır.

CHP’lilerin Batı’ya mesaj kaygısı 

İşte “kör Batıcılığın” son örneği: CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Nobel Barış Ödülü aldığı için Venezuelalı ”muhalif” Machado’ya övgü dolu bir kutlama mesajı yayınladı.

Oysa Machado muhalif değil, mandacıdır, emperyalizmin aletidir. Nitekim ödülünü ABD Başkanı Trump’a ithaf etti. ABD’nin Chavez ve Maduro’yu hedef alan CIA operasyonlarında rol aldı. İsrail’in Gazze’deki soykırımını savundu. Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşımayı vaat etti. Netanyahu’nun partisiyle “operasyonel ortaklık” anlaşması imzaladı. 

Peki böyle birine İmamoğlu (ve ekibi) nasıl kutlama mesajı yayınlayabiliyor? Bu öncelikle CHP’deki ”kör Batıcılık” anlayışının yansımasıdır. İkincil olarak da Erdoğan’ı eksen alarak siyaset yapmanın sonucudur. “Madem Maduro’nun Erdoğan’la arası iyi, o zaman Maduro’ya kim karşıysa o desteklenmeli” çiğliğinin sonucudur. Aynı yavanlığı CHP’nin önceki yönetimi de sergilemişti; Kılıçdaroğlu, seçime üç gün kala Putin ve Rusya karşıtı bir çıkış yapmıştı.

DEM’in faşizan ruhu

CHP’nin bu tür yanlışlara savrulmasını önleyecek etkenlerden biri sosyalist hareketin varlığıdır. Ancak Türkiye’de sosyalist hareket birçok nedenle zayıfladı. Nedenlerden biri de PKK’nin Türk solunun bir kısmını gölgesine alarak solculuktan adım adım uzaklaştırmasıydı. Kuşkusuz o gölgeye girmeden mücadelesini sürdüren sosyalist örgütler var ve şimdilerde Cumhuriyetçilikle birleşerek güç topluyorlar. Cumhuriyetçiler Kurultayı, sosyalist hareketin inşası için önemli örneklerden biridir. Açılım ve DEM’in AKP ve MHP’yle işbirliği de gölgedeki kimi sosyalistlerin uyanmasını sağladı.

İktidara yaslanmanın rahatlığıyla daha açık konuşan DEM yöneticileri de uyanışı kolaylaştırıyor. “Öcalan medyanın dilinden rahatsız” diyen DEM yöneticisi Pervin Buldan’ın “Yargı AKP’nin elinde, açılıma karşı çıkan gazetecileri sustursun” özetli konuşması bu iktidara yaslanma rahatlığının tipik örneğidir. Öyle ki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bile bu “faşizan” öneri karşısında “antidemokratik uygulama istemek doğru değil” demek durumunda kaldı!

Başta belirtmiştim: AKP, MHP ve DEM’in açılım ortaklığı demokrasi ve özgürlük getirmez, daha ağır bir rejim oluşturur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ne yapmalı?

TBMM Resepsiyonu fotoğraflarına özne yapılan kimi muhalefet partisi liderleri, o fotoğrafların hâlâ konuşuluyor olması nedeniyle ana muhalefet partisi “çevresini” suçluyor ama fotoğrafların gündemde kalmasına doğrudan iktidar katkı yaptı.

Erdoğan hem Azerbaycan dönüşünde ”uçağa akredite gazetecilere” yaptığı açıklamalarda  hem de grup toplantısındaki konuşmasının önemli bir bölümünde o fotoğraflara değindi ve şu mesajı verdi: ”Resepsiyonda çekilen fotoğraf karesine gelirsek. O kare, gerçek Türkiye fotoğrafıdır.” (AA, 8.10.2025)

İşte o resepsiyonun da, o fotoğraflar için muhalefet liderlerinin odaya çağrılmasının da esas hedefi buydu. Erdoğan, “Erdoğan merkezli bir siyaset fotoğrafı” vermek istedi. 

Fotoğrafların üç mesajı

O fotoğrafların iki iç politika mesajı var: İlki, ABD’den “Trump’ın verdiği meşruiyet” açıklamasıyla eli zayıf dönen Erdoğan, CHP’ye “TBMM meşruiyetini” göstermek istedi. İkincisi de CHP’yi yalnızlaştırma amacıyla diğer muhalefet partilerine bir çağrı yapmış oldu.

Bana kalırsa o fotoğrafların üçüncü olarak, bir de dış politika mesajı var. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ifadesiyle “Trump’ın meşruiyet verdiği”, Trump’ın ifadesiyle “hileli seçimleri iyi bilir” dediği Erdoğan, Beyaz Saray’a “kendi meşruiyetini” bu fotoğraflarla göstererek, “elim zayıf değil” mesajı vermek istedi. 

Erdoğan’ın ajandası 

Erdoğan açıkça eski AKP’lilere, eski MHP’lilere ve DEM’lilere “ittifak” çağrısı yaptı o fotoğraflarla. Ajandayı bazı AKP’liler açıkladı zaten: 2026’de yeni anayasa, 2027’de seçim.

Erdoğan’ın bu ajanda için DEM’li milletvekillerinin oylarına ihtiyacı var. Yeniden açılım başlatmalarının nedenlerinden biri de buydu.

Nitekim Erdoğan grup toplantısında yeni anayasa hedefini ortaya koydu ve çıkarılmasında “bu dönemki parlamentodan umutlu olduğunu” söyledi, “milli meselelerde sağlayacağımız geniş uzlaşmalarla meclisin yeni yasama yılını en verimli şekilde değerlendireceğiz” dedi. (AA, 8.10.2025)

Erdoğan’ın “DEM’le gelecekte neler yapabileceklerine” dair uçaktaki mesajı da bu bakımdan anlamlıydı: “DEM Grubuyla da orada bir araya geldik, sohbetlerimiz oldu. Bu sohbetlerin dışında da geleceğe yönelik neler yapılabilir? Bunları konuşma, görüşme fırsatımız oldu. Bundan sonrası da inşallah hayır olur diye düşünüyorum.” (AA, 8.10.2025)

TBMM’deki slogan

DEM de bu durumu fırsata çevirmeye çalışarak, işi TBMM Grup Toplantısında Öcalan için slogan attırmaya kadar götürdü ve açık açık “Öcalan’ın özgürlüğünü” esas gündem haline getirdi.

İktidar cephesinden kimi isimler slogan attırılması nedeniyle DEM’i suçluyor. Oysa DEM’lilerin “Biji Serok Apo” sloganı, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Öcalan için kullandığı “kurucu önder” sıfatının tamamlayanıdır. Sloganın TBMM grup toplantısında atılması da Bahçeli’nin “Öcalan gelsin TBMM’de (DEM grup toplantısında) konuşsun” çağrısına uygundur.

Nitekim Bahçeli de yine “kurucu önder Öcalan”ı övdüğü, kurucu parti CHP’ye vurduğu bir MHP grup toplantısı yaptı. “Eğmeden, bükmeden söylemeliyim ki PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur“ diyen Bahçeli, TBMM’deki açılım komisyonunun İmralı’da Öcalan’la yüzyüze görüşmesini istedi, “bunda çekinecek bir husus görmüyorum” dedi. (Cumhuriyet, 7.10.2025)

Cumhuriyet’i yaşatmak

Tablo ortada. İktidar cephesi açıkça kozlarını ortaya koyuyor. Mesele muhalefetin ne yapacağıdır. 

Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun 6 Ekim’de köşesinde ortaya koyduğu şu üçlü formül, tartışılmalıdır: “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et.”

Tartışalım ama bugün bitirirken bir de şu görevimizi ekleyelim: Cumhuriyet gazetesini yaşatmak!

Evet, Cumhuriyet gazetesi bizi, sizi, hepimizi, tüm Cumhuriyetçileri dayanışmaya çağırıyor. Baskı ve ekonomik abluka altındaki Cumhuriyeti dayanışarak, imeceyle yaşatmak, hepimizin görevidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan’ın ‘meşruiyet’ müttefikleri

AKP’nin 24 yıldır iktidarda kalabilmesinin nedenlerinden biri “muhalefet partilerinin başarısızlığı”ysa, bir diğeri de Erdoğan’ın muhalefet liderlerini sıra sıra kendine müttefik yapabilme becerisidir. Kuşkusuz ikisi birbirinin bütünleyenidir.

Bu ilişkinin en tipik örneği Erdoğan-Bahçeli ilişkisidir. Bahçeli yıllar önce, en hafifinden “senden cumhurbaşkanı olmaz” diyordu, bugün Erdoğan’ın en büyük dayanağı oldu. (Bu dönüşümde MHP’ye yönelik kaset ve yargı operasyonlarının rolü, MHP’nin siyasi tarihini yazacak araştırmacıların konusu olacaktır.)

DEM’den Erdoğan’a meşruiyet

DEM liderlerinin 1 Ekim’deki TBMM açılışında Erdoğan’a bakışlarını yansıtan fotoğrafları sosyal medyada çok tartışıldı. O fotoğrafların iki temel özelliği vardı. 

Birincisi, “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden “başkanı ayakta karşılamaya, başkana meşruiyet dayanağı” olmaya dönüşümün fotoğrafıydı. İkincisi de “CHP’nin ‘demini’ alma operasyonunun” geldiği duraktı.

Kimi DEM’liler bu dönüşümü “ama o Demirtaş’ın çizgisiydi” diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. Oysa partinin de çizgisiydi. Nitekim sonraki seçimlerde de DEM o çizgiyi sürdürdü. Örneğin Pervin Buldan son seçim öncesinde şöyle dedi: “Anayasaya göre üçüncü kez aday olamazsınız Erdoğan. Üçüncü kez olamazsın. Bu, çok açık ve nettir. Adaylığı meşru değildir.”

Sonuçta Erdoğan’ı “meşru cumhurbaşkanı görmeyen” DEM çizgisi, Erdoğan’ı meşru gören çizgiye dönüşmüş oldu.

DEM’i CHP’den koparma operasyonu

DEM’deki bu dönüşüm sadece bir yılda oldu. Aynı bir yılda şu da oldu: CHP’nin yeni liderliği, çokça eleştirdiğimiz “normalleşme/yumuşama” çizgisiyle Erdoğan’ı geçen yıl TBMM’de ayakta karşılarken, bu yıl “meşruiyet yok” diyerek protesto etti, oturarak bile karşılamadı. Bu dönüşüm de bir yıl sürdü. Bu bir yılda iktidarın CHP’yi hedef alan çok boyutlu operasyonları yaşandı; belediyeleri, İstanbul İl Başkanlığı, kurultayları hedef alındı. Yani CHP’nin ”aldığı ders” hayli ağır oldu.

DEM ve CHP arasındaki ters dönüşüm arasında da bir ilişki var elbette. Bir yıl öncesine kadar, AKP-MHP koalisyonu CHP’yi “demlenmekle” suçluyordu. Demlenmek, iktidarın CHP ile DEM’in seçim işbirliğine göndermesiydi. Ama sadece siyasi bir gönderme değil, operasyon gerekçesi yapılan suçlamaydı. CHP-DEM seçim işbirlikleri, iktidara göre CHP’nin “terörle işbirliği” anlamına geliyordu ve bu şekilde kazanılan belediyelere “terörle iltisaklı” diyerek operasyonlar yapıldı, belediye başkanları tutuklandı.

Sadece bir yıl sonra, Erdoğan DEM liderleriyle işte o fotoğrafı verdi. CHP’yle seçim işbirliği yaparken “terörist” sayılan DEM’liler, iktidarın açılımının öznesi yapılarak hem “meşruiyet” kazandılar, hem de Erdoğan’ın “meşruiyet” dayanağı oldular.

Böylece Erdoğan-Bahçeli ikilisi, CHP-DEM seçim işbirliğini kendi hukuklarına göre suç sayıp, DEM’i CHP’den koparıp, “açılım” üzerinden müttefik yapmış oldular. Kuşkusuz arada Öcalan’ın rolü ve Öcalan üzerindeki “devlet yetkililerinin” becerisi de var.

Başını dik tutabilmek

Şu bir yıl ne çok derslerle dolu muhalefet partileri açısından. Kendilerini “dar siyasi çıkarlarla” Erdoğan’a müttefik yapanlardan, ABD’nin “yeni Ortadoğu düzeni” içinde müttefiklik yaparak ”çifte meşruiyet” arayanlara… 

Erdoğan, 24 yıldır liberalleri, dönek solcuları, sağcıları, milliyetçileri, ülkücüleri, ulusalcıları, laik Kürtçüleri, İslamcı Kürtçüleri, NATO’cuları, her türden Batıcıları, Avrupacıları, Amerikancıları, saraycılık meraklısı sanatçıları, yükselemediği mahallesinden kaçanları, operasyon baskısıyla partisinden topuklayanları sıra sıra kendisine müttefik yapabildi.

Tüm bu müttefikler, başını dik tutabilmek için kalemini dik tutan 20’li yaşlarındaki gazeteci Furkan Karabay’ın tırnağı bile olamadılar kısacası.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Açılımın zayıf karnı

Öncekinde, açılımın zayıf karnı “Suriye’nin kuzeyi”ydi. O açılımın kesintiye uğramasının nedenlerinin başında, Erdoğan ile Öcalan’ın bu konudaki restleşmesi geliyordu. Anımsayalım:

Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyordu Öcalan’a. Şöyle demişti Erdoğan o zamanki İmralı heyetine: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”

Sırrı Süreyya Önder bunu iletince, Öcalan da şu yanıtı veriyordu: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir” (İmralı Notları, s.179).

Paralel süreç isteniyor

Bu konu şimdiki açılımın da zayıf karnı. Zira AKP-MHP tarafı ile PKK-DEM tarafının bu konuda farklı yaklaşımları var. ABD ise iki farklı yaklaşımı uzlaştırma arayışında. O nedenle ABD’nin stratejik düzlemde hedeflediği ile süreç ilerleyebilsin diye taktik düzlemde savunduğu şu aşamada tam örtüşmüyor.

Somutlayalım: PKK Türkiye’de zaten yoktu, Irak’taki varlığının da önemli bir kısmını geçen yıllar içerisinde Suriye’ye transfer etmişti. Tamam, Irak’taki PKK silah bırakıyor ama ya Suriye’deki PKK? Gerçi Ankara, memnuniyet açıkladığı 10 Mart tarihli HTŞ-SDG anlaşması nedeniyle “PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG/SDG” tezinden bir oranda geri adım attı ancak o anlaşmanın hayata geçmesinin gecikmesi, Ankara açısından sıkıntıya dönüşüyor. 

PKK’nin Türkiye’de siyasete entegrasyonu süreci ile SDG’nin Suriye’de devlete ve orduya entegrasyonu sürecinin paralel yürütülmesi isteniyor. AKP-MHP ittifakı, Türkiye’de ilerleme yaşanırken, Suriye’de yaşanmamasını, bir taktik tuzak olarak görüyor.

Entegrasyondan kim, ne anlıyor? 

10 Mart anlaşmasının maddeleri, tıpkı Öcalan’ın 27 Şubat tarihli silah bırakma çağrısındaki gibi muğlaklık içeriyor. PKK silah bırakacak ve “demokratik entegrasyon” sağlanacak. Peki nedir demokratik entegrasyon? Belli değil. Ankara’da “bireylerin Türkiye’yle bütünleşmesi” diye anlaşılıyor oysa örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.

Benzer durum Suriye’de de yaşanıyor. Ankara, SDG’nin bireyler halinde orduya entegrasyonunu savunuyor. SDG ise blok halinde, kendi bölgesinde orduya entegre olmayı, yani bir anlamda “Kürt tümeni” olarak Suriye ordusunun parçası olmayı istiyor.

Bu farklılık nedeniyle Suriye’deki süreç ilerlemiyor. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ”Şara hükümeti, azınlıkları iktidar yapısına entegre etme konusunda ‘daha hızlı ve daha kapsayıcı’ olmayı düşünmeli” uyarısı, işte bu çelişmeyi uzlaştırma amacını ortaya koyuyor. 

‘SDG’ye 30 gün süre’ iddiası

Tam bu süreçte dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı. Middle East Eye haber sitesinden Ragıp Soylu’nun haberine göre; Türkiye ve ABD yetkilileri, geçen hafta Suriye’de yapılan bir toplantıda, SDG’ye Suriye ordusuna katılması için 30 gün süre verdi (middleeasteye.net, 21.7.2025).

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Bölünme dışında ne talebiniz varsa yapın.  Ama Suriye’yi bölmeye giderseniz müdahale ederiz” uyarısı, bu iddiayla uyumlu görünüyor (AA, 22.7.2025).

Diğer yandan Ragıp Soylu’nun haberinde ilginç bir konu daha var: “Şam hükümeti, SDG’nin tamamen kadınlardan oluşan silahlı alt gruplarından YPJ’yi ise kendi saflarına katmaya hevesli değil.”

Yeni rejimin kadınlara bakışı, acaba bu konuda taktik bir uzlaşma farsatı mı doğurdu? Kadınlardan oluşan YPJ’nin blok halinde Suriye’nin kuzeydoğusunda kalması ama erkeklerin Suriye ordusuna dağınık bir şekilde entegrasyonunda mı uzlaşılacak?

Öcalan’ın o sözleri

Evet, Suriye’nin kuzeydoğusu, açılımın zayıf karnı. 

Şu haber bile bu konunun ne derece kritik olduğunu ortaya koyuyor: “Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ağabeyinin ’Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” dediğini söyledi. Mehmet Öcalan’ın konuşmasının ardından DEM Parti İmralı Heyeti, ’İmralı Adası’nda yapılan tüm görüşmeler heyetimizin katılımıyla gerçekleşmiştir. Diğer tüm iddialar gerçeği yansıtmamaktadır’ açıklaması yaptı” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Not: 17. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali kapsamında düzenlenen “Toplumsal Barış” konulu panelde konuşmacıyım. Bu vesileyle birkaç gün Arguvan’daki köyümde olacağım için cumartesi ve pazartesi günleri yazım olmayacak. Anlayışınız için teşekkürler. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın