Posts Tagged NATO
ABD PAKİSTAN’I NEDEN VURDU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/11/2011
NATO daha doğrusu ABD, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki iki karakoluna, iki saat boyunca saldırarak, 26 Pakistan askerini öldürdü!
ABD PAKİSTAN’I KAYBETTİ
Peki, ABD’nin Afganistan operasyonları kapsamında müttefiki olan Pakistan’la ilişkisi nasıl bu noktaya geldi? 28 Eylül günü bu köşede “ABD Pakistan’ı kaybediyor” demiş ve şu olguları sıralamıştık:
1.) Usame Bin Ladin operasyonu iki ülke arasındaki kırılma noktasıdır. Zira ABD, Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin “11 Eylül’den üç ay sonra yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” dediği Bin Ladin’i, “miadı dolduğu” için ortadan kaldırmıştı.
2.) Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.
3.) ABD Pakistan’a yıllık yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.
4.) ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, 13 Eylül’de ülkesinin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıdan Pakistan Askeri istihbaratını sorumlu tuttu.
5.) Pakistan suçlamaya sert yanıt verdi: Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik, 22 Eylül’de, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.
Tüm bu olgular, ABD’nin Pakistan’ı kaybedişinin olgularıydı… 26 Pakistan askerinin öldürülmesi ise Pakistan’ı kaybetmiş ABD’nin “yanıt” arayışıydı!
Açıklayalım:
ÇİN KALKANI
ABD’nin Pakistan’la ilişkisinin bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni, İslamabad yönetiminin Çin ile ilişkisidir. Çünkü Pakistan, Çin ile ittifak kurarak Washington’dan bölgeye yönelik tehditlere, Obama’nın “AfPak” projelerine direnebilmiştir.
1.) Pakistan devleti, son tahlilde ABD’nin hedefi olacağını gördüğünden, Çin üzerinden silahlanmayı hızlandırdı: İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları, F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Pakistan son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için de 250 adet sipariş verdi.
2.) Pakistan, 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için Çin’le anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.
3.) Pakistan, Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdi.
4.) ABD’nin Pakistan’a yönelik tehditlerine karşı Pekin yönetimi kırmızıçizgi çekti: “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız.”
5.) Çin, 24 Kasım’da, Pakistan’la ortak tatbikata başladı. Bir hafta sürecek tatbikatta iki ülkenin en seçkin birlikleri görev yapıyor. Tatbikatla birlikte iki ülke ilişkilerinin “askeri ittifak” düzeyine ulaştığı belirtiliyor.
ÇİN’DEN HAMLE, ABD’DEN YANIT ARAYIŞI
İşte ABD’nin Pakistan saldırısı, Pekin – İslamabad ilişkisine verilmeye çalışılan bir yanıttır. Daha doğrusu ABD’nin Çin’e yanıtıdır.
Tıpkı, ABD’nin Avustralya’ya 250 asker yerleştirmesi gibi, bu gelişme de Washington’un Pekin’in hamlelerine yanıtıdır.
Hamle yapan Çin, hamlelere yanıt peşinde olan ABD’dir artık!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazete
30 Kasım 2011
ERDOĞAN BATI KARŞITI OLABİLİR Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/10/2011
Başbakan Erdoğan Batı’ya dair iki önemli açıklama yaptı:
Erdoğan önce BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta, BM’nin demokratik bir yapı olmadığını savunarak reform istedi: “Nedir bu Güvenlik Konseyi’ndeki kalıcı üyelerin olayı? Bu kaldırılmalı. Dünya bu beş ülkenin kölesi durumunda.”
Erdoğan ardından Makedonya’da emperyalizm eleştirisi yaptı: “Emperyalist güçler arzularından hiçbir zaman vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler. Yani ezen ve ezilenler muhakkak olacak. İlk insanla başladı, sonuna kadar devam edecek. Mesele, bunun farkında olmak suretiyle bunu minimize edebilmektir, bu mücadeleyi verebilmektir.”
ERDOĞAN’I BATI İCAT ETTİ
Erdoğan’ın sözlerindeki “ezen ve ezilenler hep olacak” şeklindeki yanlışı bir kenarda tutarak, çizilen Batı karşıtı görüntüyü inceleyelim. Zira daha şimdiden bazı kalemler yeni bir “eksen kayması” tartışması başlattı!
Erdoğan, gerçekten de Batı karşıtı olabilir mi? Erdoğan, ABD’nin sandığından çıktığını, Yahudi lobilerin vizesiyle iktidar olduğunu, Pentagon’un desteğiyle ve AB hayaliyle TSK’yi sindirdiğini, BM üzerinden Rauf Denktaş’ı devre dışı bıraktığını, bölgedeki ABD askeri varlığıyla iktidarını koruduğunu unutabilir mi?
Dokuz yıllık AKP iktidarının Batı’ya mecburiyetini özetlemeye yerimiz yok. Gelin sadece son dönemdeki üç önemli gelişmeye göz
atalım sadece:
ABD İSTEDİ, ERDOĞAN YAPTI
1.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Türkiye’de NATO füze radarı kurulmasını kabul etti. Radar, Batı’nın düşman kabul ettiği İran’ı hedef alıyor ve Batı’nın bölgedeki jandarması olan İsrail’i koruyor. Füze radarı dışında Predatör anlaşması, Süper Kobra helikopteri tedariki gibi gelişmelerle, askeri ilişkiler zirve noktasına ulaşıyor.
2.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Suriye’ye müdahale ediyor. AKP Suriye muhalefetini Antalya’da, İstanbul’da topluyor, birleştiriyor ve önlerine Beşar Esad’ı yıkma hedefi koyuyor. Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemiz” deyip, “Alevi – Sünni çatışması” işareti veriyor. Suriye, iç savaş ve NATO müdahalesiyle teslim alınmak isteniyor. BM Güvenlik Konseyi’nden bile Suriye’ye yaptırım kararı çıkamazken, Erdoğan, Obama ile görüşüp, tek başına Suriye’ye yaptırım kararı alıyor! AKP’nin Suriye politikası dünyada ABD’den sonra en çok İsrail’i memnun ediyor.
3.) AKP, Libya’ya NATO müdahalesine onay verdi hatta Türkiye’yi saldırıya karargâh yaptı, abluka için TBMM onayı beklemeden savaş gemilerini Libya karasularına gönderdi. ABD’nin isteğiyle Libya muhalefetini örgütledi, “elden” para verdi. Türk polisleri rejim karşıtlarına askeri eğitim verdi. (AKP’nin yine ABD’nin isteğiyle hâlâ Afganistan’da, Aden Körfezi’nde, Lübnan’da Türk askeri bulundurduğunu da belirtelim)
ERDOĞAN, EN NATO’CU BAŞBAKAN!
Bu üç örnekten de görüleceği gibi Erdoğan uygulama yönünden tam bir NATO’cu! Erdoğan BM’yi demokratik bulmuyor, emperyalizmi eleştiriyor ama uygulamada en NATO’cu lider oluyor.
Tek başına Ergenekon operasyonu örneği bile Erdoğan’ın NATO’culuğunun göstergesidir. Çünkü bu operasyonun hedefi Avrasyacı generalleri temizleyerek, TSK’de yeniden NATO’culuğu hâkim kılmaktır!
Peki, NATO’cu olan birinin, sistem anlamında, Batı karşıtı olması mümkün müdür? (Erdoğan’ın BM eleştirisi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin’i; emperyalizm eleştirisi de Libya’ya saldırıda öne atlayan Fransa’yı mı hedef alıyor yoksa?)
TÜRKİYE PARÇALANIRKEN…
İşin esası başka… Erdoğan emperyalizm ve BM eleştirisi yaptı, bir süre daha da yapacak. Çünkü yeni hedefinin gerçekleşmesi için kendisine oy vermeyen ve temelde Batı karşıtı olan yüzde 50’nin desteğine, en azından itiraz etmemesine ihtiyacı var! Çünkü sırada “bölünme anayasası”, “Öcalan’ı serbest bırakma”, “özerkliği hayata geçirme”, “başkanlık sistemini uygulama” ve “Türk-Kürt federe devletini ilan etme” görevleri var!
Batı sistemi, kendi alt sistemini böyle koruyor. 90’ların ortasından itibaren anımsarsak, Batı; Türkiye’nin milli gümrük duvarını “milliyetçi” parti ile “kurucu” partiye yıktırdı, İsrail’le ilişkileri “muhafazakâr” partiyle geliştirdi, AB’ye adaylık anlaşmasını “ulusalcı” partiye imzalattı, Öcalan’ın idamını “milliyetçi” partiyle engelledi, Müslüman ülkelere saldırıları “muhafazakâr” parti desteğiyle yaptı. Özetlersek, Batı her işi, karşıt görüntülü kuvvetle kotardı.
Ve şimdi Türkiye parçalanırken, Batı karşıtı ve milliyetçi sözlere daha çok ihtiyaç var!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2011
Davutoğlu’nun Kaddafi düşmanlığının nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/08/2011
NATO’nun sözde insan hakları gerekçesiyle 6 aydır bombaladığı Libya’da öldürdüğü insan sayısı, Batı destekli kalkışma sırasında ölenleri çoktan geçti. Bu gerçeğe “Atlantik gözlüğü” takan Türk basını, Batı tarafından verilen silahlarla Trablus’a yürüyen isyancıları da, “demokrasi” mücadelesi veriyor diye pazarladı!
Mazlum milletlere örnek olmuş bir ulusun basınının düştüğü bu durum utanç verici! Hele bir de Batı’nın ambargo uyguladığı dönemde Türkiye’ye karşılıksız destek veren bir lidere yapıldığı için, daha da utanç verici!
Türk basını utandırdı
Türk basının dünkü birinci sayfalarına bakınız:
Önce merkez medyadan örnekler: Milliyet “kıvırcık kafadan kurtulduk” diye manşet atmış Kaddafi’den bahsederken. Vatan, “ders al Esad” diye atmış sürmanşeti… HaberTürk de aynı kafada: Manşetten “değişmeyene ders olsun” diye sesleniyor! Radikal de manşetten “ders olsun” diyenlerden…
Yandaş basının hali daha da utanç verici: Sabah, sürmanşetten “sıradaki gelsin” diye diklenmiş, Yeni Şafak manşetten “diktatörlere ders olsun” demiş. Bugün gazetesi manşetten “diktatör devrildi” diyerek, cemaatin yayın organı Zaman da manşetten “42 yıllık diktatörlük bitti” diyerek sevince boğulmuş!
Cumhuriyet’in büyük ayıbı
Ama hiçbiri Cumhuriyet’in üslubu kadar nankörce değildir herhalde!
Kaddafi’yi “dişi sökülen çöl aslanı” diye başlıkta niteleyen Cumhuriyet, üst başlıkta da “kalacak çadırı bile yok” demiş!
Farkındayım”nankörlük” durumu karşılamadı. Çünkü uçaklarımıza koyacak benzinimiz olmadığı o ambargo şartlarında, Türkiye’ye el uzatan Kaddafi’yi bugün “kalacak çadırı yok” diye aşağılamaya kalkmaya ne deneceğini ben bilmiyorum!
BOP Dışişleri Bakanı Davutoğlu
Türk basınının bu “ders olsun” manşetleri, BOP Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan kaynaklanıyor. BOP Dışişleri Bakanı dememiz şundandır:
Bir ülkenin egemenliğini hiçe sayarak rejim karşıtlarını bir araya getiren, rejim karşıtlarının silahları arasında alanlara çıkıp gövde gösterisi yapan bir Bakan, Ankara’nın değil, ancak BOP’un Bakanı olur.
Kaddafi’nin yenildiği haberleriyle birlikte herkesten önce sahneye çıkıp, “Kaddafi’nin durumu, bölge liderlerine ders olsun” şeklinde meydan okuyabilen biri Ankara’dan değil, Washington’dan Bakan’dır.
Ve “Libya temas grubu” başkanı olarak rejimin düşmesini isyancılarla omuz omuza kutlamak üzere Libya’ya ilk koşan biri Türkiye’nin değil NATO’nun diplomatıdır!
Davutoğlu’nun Obama’ya taahhüdü
Ahmet Davutoğlu’nun bu misyonu elbette şaşırtmıyor bizi.
Çünkü Davutoğlu, 20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olabilmişti!
Çünkü Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında, “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.” diyebilen bir Atlantikçidir!
Davutoğlu, Kaddafi’ye “BOP Dışişleri Bakanı” olduğu için düşmandır; ABD ve NATO Kaddafi’ye düşman olduğu için düşmandır! Atlantikçiler adına yürütülen bu düşmanlık, milletimizin onurunu kirletmektedir.
Türk milletinin Atlantikçilerden kurtulması, milletlerarası onurumuz için de şarttır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2011
MİLLİ DEVLETİ TASFİYE UZLAŞMASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 24/03/2011
BDP’nin “sivil itaatsizlik” eylemleri kararı, TÜSİAD’ın “Yeni Anayasa” Raporu ve Cem Boyner’in “toprak bütünlüğünü” tartışmaya açması ile AKP’nin “Libya’ya NATO onayı”, aynı paketin unsurlarıdır.
Açacağız ama önce üç maddelik bir anımsatma yapalım:
1.. Başbakan Erdoğan, Haziran 2010’da, Toronto’da katıldığı G-20 zirvesi sırasında ABD Başkanı Obama ile iki kez baş başa görüşmüş ve ardından düzenlediği basın toplantısında, NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti!
2.. Başbakan Erdoğan’ın bu çağrısı, PKK’nın 1 Haziran 2010’dan sonra eylemsizlik kararını bitirmesinin hemen ardından gelmişti. PKK, 1 Haziran 2010 sonrasını -kuruluşundan bu yana- “4. Dönem: Demokratik Özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma dönemi” olarak nitelendirmişti.
3.. TÜSİAD, “bölgesel özerklik” konusunu gündemine almıştı. Açılımın tartışıldığı TÜSİAD toplantısında Sedat Aloğlu şu üç öneriyi Türkiye’nin konuşması gerektiğini savunmuştu: “1. Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2. Anayasa’ya ‘bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ maddesinin eklenmesi. 3. Bölgesel özerklik”.
MİLLİ DEVLET KARŞITI İTTİFAK
Bu gelişmelerden dokuz ay sonraya, yani günümüze bakalım şimdi de:
1.. Başbakan Erdoğan, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” dedi ve NATO deniz gücünün emrine 4 firkateyn, 1 yardımcı gemi ve 1 denizaltı sundu.
2.. BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Demokratik Toplum Kongresi DTK ile birlikte “sivil itaatsizlik” eylemleri başlatma kararı aldıklarını ilan etti. DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ile birlikte basın toplantısı düzenleyen Demirtaş, “doğrudan çözüm” dönemine girildiğini savundu. Demirtaş bir gün önce de “2012’ye kadar bu ülkede Kürt sorunu kalmayacak” demişti. Keza Öcalan da akıllara “iktidarla seçim anlaşması mı var” sorusunu getiren şu açıklamayı yapmıştı: “Diyalog ve müzakere yöntemine şans veriyoruz. Bu yöntem pratikleşirse 2011 yılı çözümün geliştiği yıl olacaktır. Sonuç alamazsak, 2011 yılının ikinci yarısından itibaren topyekûn direniş ve özgürlüğü sağlama süreci gelişecektir”.
3.. TÜSİAD 40. kuruluş yıldönümünde “Yeni Anayasa” raporunu açıkladı. Toplantının açılışını yapan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, konuşmasında Ortadoğu’daki halk hareketlerinden korkularını dile getirdi: “40 yıl sonra bugün dünya ekonomisinin ilk küresel krizini yaşıyoruz. Ortadoğu’da hak ve özgürlük isyanları, bu krizleri tetikleyecek nitelikte”. TÜSİAD’ın “yeni anayasa” raporu ise özetle “değiştirilemez maddelerin değiştirilmesini” esas alıyordu! Daha da vahim olanı ise Cem Boyner’in “Türkiye’nin insanlarının, bir kısmının değil, birer birer tümünün mutluluğu, onuru, haysiyeti, bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir” diyerek “vatanın bütünlüğünü” tartışmaya açması oldu.
“TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ”
Şimdi dokuz ay arayla yapılan bu açıklamaları birleştirelim. Ortaya çıkan sonuçlar şunlardır:
1.. Türkiye’nin komprador burjuvazisi de “milli devlet”in tasfiye edilmesine onay vermiştir.
2.. ABD, milli devletin tasfiyesi konusunda AKP-BDP-TÜSİAD üçgeninde uzlaşma sağlamıştır. Bu uzlaşma, İstanbul başkentli Türkiye ile Diyarbakır başkentli Kürdistan’ın oluşturacağı Türk-Kürt Federe Devleti’dir. Yeni anayasa ve başkanlık sitemi tartışması, bu federe devletin hukukuna ve idari yapılanmasına yönelik çalışmalar ve hazırlıklardır.
3.. Milli devleti koruma refleksine sahip unsurların tasfiyesini hedefleyen Ergenekon sürecinde yeni bir aşama geçilmiştir: Milli ordunun “profesyonel ordu” yapılması. Ki bu hedef, salt bir yapısal değişikliği değil, daha önemlisi, “milli askeri stratejik konsept” değişikliğini hedef alan bir yaklaşımdır.
4.. ABD-AKP ittifakı, “Milli Ordu”yu Irak’ın kuzeyinden gelen tehditleri bertaraf etmek yerine, sırasıyla Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye sürmüş, şimdi de Libya’ya karşı kullanmaya hazırlamaktadır. AKP’ye “en iyi ihraç malınız, TSK’dır” diyen ABD, daha önce “hizadan çıktığını” tespit ettiği “Milli Ordu”yu, NATO üzerinden, yeniden denetim altına almaya çalışmaktadır.
5.. NATO, Başbakan Erdoğan’ın dediği şekilde, “Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil edecekse”, aynı NATO, “Kürdistan’ın da Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil edecektir”. Erdoğan’ın NATO’yu kuzey Irak’a çağırması, 2004 yılında söylediği şu sözlerle uyumludur: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Diyarbakır bir merkez olabilir”. Kaldı ki, ABD 2003 yılında beri “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olmalıdır” diyerek aslında “siyasal bölge” hedefine de işaret etmektedir.
6.. NATO’nun “tespit ve tescili” için sadece davet değil, “sivil itaatsizlik” de gerekmektedir.
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal bakımdan tarihlendirirsek:
1914 – 1923: Kurulma Dönemi.
1923 – 1945: Yükselme Dönemi.
1945 – 1980: Duraklama Dönemi.
1980 – 2007: Gerileme Dönemi.;
2007 – ? : Parçalanma Dönemi.
İşte Türkiye, “parçalanma döneminin” en kritik aşamasına yaklaşmaktadır. 12 Haziran 2011 seçimleri çok kritik bir dönemeçtir.
Türkiye’nin bu kritik dönemece en az kayıpla girmesinin en olanaklı yolu da, TBMM’ye 4. bir kuvvet sokmasıdır. Çünkü CHP çatısı altında bir güç birliği maalesef oluşturulamamıştır. Yolu ve yöntemi için zamanın daraldığı bu “4. Kuvvet” çözümü, her ne kadar köklü bir çözüm olmasa da, milli kuvvetlere mevzi kazandıracaktır. Tüm matematiksel analizler göstermektedir ki, TBMM’ye 4. bir kuvvet girerse, AKP oyunu artırsa bile -ki bu durumda asla olası değil- sandalye sayısı çok düşecek ve tek başına iktidar olamayacaktır.
Hatta CHP, yanına MHP ve 4. Kuvvet’i alarak iktidar bile olabilecektir.
MEHMET ALİ GÜLLER
ERDOĞAN’IN ABD’YE ÇIPALI FELSEFESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/03/2011
Daha önce Batı’ya seslenen ve “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çeken Başbakan Erdoğan, alışılageldik bir şekilde yine çark etti. Erdoğan, NATO Libya konusunda devreye girecekse Türkiye’nin bazı şartları olduğunu belirtti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil. Libyalı kardeşlerimiz, güçlü, istikrarlı, huzurlu bir geleceği inşa etmek için her türlü imkâna sahipler. Libya halkına bu fırsat tanınmalı, operasyon işgale dönüşmeden, Libyalıların kendi kararlarını vermeleri için fırsat tesis edinmelidir”.
LİBYA AÇILIMI
Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın oldukça felsefi olan bu “Libya Açılımı”nı üç adımda anlamaya ve kavramaya çalışalım:
1.. Görülmüştür ki, Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var” dediğinde, aslında rest çekmemiş, tersine gayet normal bir soru sormuş. Ve Erdoğan, bu sorusuna yanıtını da şimdi vermiştir ve demiştir ki, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir”.
2.. Erdoğan’a göre NATO bir tespit ve tescil kurumuymuş. NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil için oraya girmeliymiş. Ki anımsayınız, Başbakan Erdoğan, daha önce de NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti. Demek o zaman da, NATO’yu, Kuzey Irak’ın Irak’a değil, Kürdistan’ın Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil etmesi için davet etmiş! Ki Erdoğan, 1 Mart 2003 öncesi de, yine NATO’yu, yani ABD ve İngiltere’yi, Türkiye’nin güneydoğusuna yerleştirmek için TBMM’de milletvekillerine baskı uygulamıştı. Acaba o zaman NATO (ABD-İngiltere) neyi tescil edecekti?
3.. Erdoğan’a göre NATO’nun operasyonu işgale dönüşmemeliymiş. İşte burası Libya Açılımı’nın en önemli noktasıdır. Bu noktayı en iyi anlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemiş ve “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” demişti. Anlaşılıyor ki, kan dökmeyen ve işgale dönüşmeyen tipteki bir operasyon, olabiliyormuş(!)
ERDOĞAN’IN “U” DÖNÜŞLERİ
Şimdi gelin Erdoğan’ın, Libya’ya NATO müdahalesiyle ilgili bu iki açıklamasını, geçmişteki açıklamalarını anımsayarak, birlikte değerlendirelim:
Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmem” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan diğer salona geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” demişti! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı!
Başbakan Erdoğan, Genel Sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!
NATO’nun Lizbon Zirvesi öncesinde, füze kalkanıyla ilgili şart koşan(!) Başbakan Erdoğan, “komuta bizde olacak” demişti. Erdoğan, zirveden sonra yaptığı ilk açıklamada, “komuta NATO’da olmalıdır” demişti!
Örnekleri artırmak mümkün…
EKSEN KAYMADI
Erdoğan’ın açıklamalarını doğru okuma kılavuzunun başına, mutlaka iktidarını Washington’a borçlu olduğu maddesini ve BOP Eşbaşkanı olduğu maddesini ekleyiniz.
Aksi takdirde “eksen kaydı” sanıp, Kılıçdaroğlu gibi gidip Erdoğan’ı Brüksel’e şikâyet edersiniz!
MEHMET ALİ GÜLLER
LİBYA’YA EMPERYALİST SALDIRI NE ANLAMA GELİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/03/2011
Tunus ve Mısır’da ABD müttefiklerinin yıkıldığı, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen ve hatta Kuzey Irak’ta halk hareketlerinin sürdüğü bir dönemde, tüm bu gelişmelere ters istikamette, Libya’da Batı destekli bir kalkışma yaşandı.
Ancak Batı’nın Kaddafi’nin düşeceği beklentisi gerçekleşmedi, tersine Kaddafi kalkışmayı bastırdı. İşte tam bu anda BM Güvenlik Konseyi bir karar aldı ve Fransa-İngiltere liderliğindeki koalisyon, bu karara dayanarak, Libya’ya havadan operasyon düzenlendi.
Libya’ya yönelik bu saldırı, öncelikle emperyalistler arası paylaşım mücadelesini gün yüzüne çıkardı. Öte yandan AKP ve CHP’nin “Müslümanların ve halkların” yanında değil de, emperyalistlerin yanında olduğunu ortaya koydu:
1.. ABD DEĞİL, BAŞI FRANSA-İNGİLTERE ÇEKİYOR
“Fransa-İngiltere-ABD” üçlüsü BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1973 sayılı karara dayanarak, Libya’ya “Şafak Yolculuğu” operasyonu başlattı. Dikkat ederseniz, saldırganları alışılageldiği gibi “ABD-İngiltere-Fransa” üçlüsü olarak sıralamadık.
Çünkü emperyalist saldırının başını Fransa-İngiltere ikilisi çekiyor. ABD, zorunlu olarak bu ikilinin peşine takıldı. Tunus’ta ve Mısır’da müttefiklerini koruyamayan, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkelerdeki halk hareketlerine karşı iş başındaki müttefiklerini savunmaya çalışan Washington’un yeni bir cephe açacak gücü yok! Kaldı ki ABD ilan ettiği takvim gereği, Afganistan ve Irak’tan adım adım geri çekiliyor…
Anımsayınız; Tunus ve Mısır’dan farklı olarak ve tam tersi istikamette ortaya çıkan ve batı karşıtı Kaddafi’yi hedef alan kalkışmadan yararlanmaya bile çalışamamıştı ABD…
Washington’un ajandasının en altında bulunan bu süreç, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin hamlesiyle hızlandı. Sarkozy önce isyancıların kurduğu yönetimi “tanıma” kararı aldı, ardından da Libya’ya saldırı için BM’den “meşruiyet” arayışına girdi. İngiltere’yle ittifak kuran Fransa’nın bu hamlesi, ABD’yi de alınan kararın uygulanmasına zorladı. Öyle ki, Fransa-İngiltere ikilisi ABD’den aslında tam destek bulsa, salt hava saldırısıyla bile yetinmeyecek!
Bu süreci en iyi özetleyen olgu ise ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in, saldırının ikinci günü söyledikleriydi: “Libya’da yürütülen askeri harekâtın amaçları sınırlı ve kesinlikle Kaddafi’nin iktidardan indirilmesi amacı taşımıyor”.
ABD Başkanı Barack Obama da, “sınırlı bir operasyon için yetki verdiğini” ifade etti. Libya’ya saldırının salt hava saldırısını içermesi bile ABD içindeki karar vericileri karşı karşıya getirdi. Dahası Amerikan kamuoyunun yüzde 60’ının bu saldırıya karşı çıktığı bildirildi.
2.. LİBYA’YA SALDIRI KARARI AB’Yİ BÖLDÜ!
AB, son yirmi yıldır Almanya-Fransa merkezli siyasetler üzerinden yapılanıyordu. Dahası bu ikili, ABD’nin İngiltere üzerinden AB’ye yön verme gayretlerine açıktan cephe alıyordu. Oysa Libya’ya saldırı kararı, hem AB içinde bölünme hem de yeni bir cephe yarattı. Fransa hem İngiltere ile tıpkı birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi geleneksel ittifak anlayışına döndü, hem de Almanya ile Libya konusunda cephe cepheye geldi.
Gelişmelerin habercisi sayılabilecek iki önemli olgu şunlardı: Almanya cephesinde Berlin-Moskova ekseni oluşuyordu; Fransa cephesinde ise hem Sarkozy ile birlikte geleneksel Transatlantik ilişkilere dönüleceğinin işaretleri veriliyor hem de ülkenin NATO’nun askeri kanadına dönüşü gibi tarihi bir karar alınıyordu.
Üstelik son dönemde AB’nin doğuya doğu mu yoksa Akdeniz’e doğru mu genişleyeceği konusu, birlik içinde büyük tartışmalara yol açıyordu.
3.. ÇİN ve RUSYA SALDIRIYA KARŞI
Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin hava sahasını askeri uçuşlara yasaklayan 1973 sayılı karara Almanya ile birlikte çekimser oy verdiler. Kimi kesimler, veto yetkisini kullanmayan Pekin ve Moskova’nın saldırıya dolaylı destek verdiklerini savunuyorlar. Ancak Pekin ve Moskova farkında ki, savaşı doğrudan veto etmeleri halinde, “silahlı siyaset” yapmakla karşı karşıya gelebilirler.
Sonuç olarak iki ülkenin çekimser oyu vermesi ve Libya’ya saldırıyı üzüntüyle karşılaması, dünyadaki cepheleşmeyi işaret etmesi bakımından da önemlidir.
4.. FRANSA İLE İNGİLTERE’NİN NATO ÇELİŞKİSİ
Fransa ile İngiltere arasındaki tek anlaşmazlık, NATO’nun devreye girmesiyle ilgili… İngiltere, eşgüdüm komutanlığının NATO’da olmasını istiyor, Fransa ise buna karşı.
NATO’nun bu konudaki kararını beklemeden harekete geçen koalisyonun kendi arasında şimdilik bulduğu çözüm ise eşgüdüm komutanlığını ABD’nin yapması.
İngiltere’nin tavrı en çok, daha önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diyen Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bırakacak.
5.. AKP, LİBYA’YA SALDIRIYI DESTEKLEDİ
Başbakan Tayyip Erdoğan, NATO’nun değil ama Fransa-İngiltere-ABD üçlüsünün Libya’ya müdahalesini savundu ve “Libya gözyaşı dökerken biz elimiz kolumuz bağlı seyredemeyiz” dedi. Erdoğan, Kaddafi’nin görevi hemen bırakması gerektiğini savundu.
Öte yandan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin müdahaleye askeri destek seçeneklerini masaya yatırmaya başladı: Buna göre; operasyon için bir deniz gücü oluşturulduğunda Türkiye iki firkateynle destek verecek ve coğrafi olarak Türkiye’den Libya’ya hava operasyonu mümkün olmadığından, bir filo hava operasyonuna katılabilmek için İtalya’daki NATO üssüne gönderilecek.
AKP’nin emperyalist bir saldırıya destek vermesi ve Müslüman halka yönelik yeni bir saldırıya daha ortak olması, hem hükümette hem de partide, seçim öncesi ciddi sıkıntılar yaratacak. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, şimdiden, Türkiye’nin böyle bir saldırıya katılmayacağını ilan etti!
5.. CHP DE MÜDAHALEYİ DESTEKLİYOR
Hükümetin aradığı destek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Ana muhalefet lideri, AKP’nin ve Türkiye’nin tavrının doğru olduğunu, çünkü BM’nin aldığı kararla, müdahalenin uluslararası meşruiyet kazandığını savundu. Kılıçdaroğlu’nun “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” şeklindeki sözleri ise daha birinci gününde 64 kişinin öldüğü emperyalist bir saldırıdan beklenti açısından, ilginçti!
Kılıçdaroğlu’nun, Fransa ve İngiltere’deki muhalefetin “Kaddafi kendi halkını katlederken, seyirci kalamazdık” türünden yaklaşımıyla örtüşen tavrı, bakalım nasıl değerlendirilecek?
6.. EMPERYALİST UŞAKLARININ SAHTE GÖZYAŞLARI
“Uluslararası meşruiyet” diye bir durumun söz konusu olamayacağının en sıcak örneği Irak’ta yaşanmışken, Kaddafi’nin halkını bombaladığı yalanının, “Saddam halkına zulmetti” türünden bir psikolojik savaş malzemesi olduğu ortadayken, çeşitli kesimlerin bu kılıflara sarılarak emperyalist bir saldırıya ortak olması, gelecek açısından affolunmaz!
Günlerce, Kaddafi’nin halkını bombaladığını yazabilmek için sahte gözyaşlarıyla insan haklarından dem vuranlar, yazanlar, çizenler, emperyalist saldırının daha birinci gününde 64 Libyalının ölmesine neden sessizler? İnsan haklarını savunmanın sınırı, emperyalistlerin çıkarına kadar mı?
Bu tutum ile “Kaddafi’nin sözde zulmüne karşı çıkan Libyalıların, ülkelerinin emperyalist saldırıya maruz kalmasına seyirci kalması” arasında, ikiyüzlülük açısından en ufak bir fark görünmüyor!
7.. LİBYA KAZANACAK
Tarih, emperyalist saldırganların değil, vatanını savunanların zaferleriyle yazılır. Ekranlarda “eski harflerle, yeni kitaplar” okunmaz türünden entel laflar söyleyerek Libya’ya saldırıya kılıf arayanlar, “strateji, doktrin” türünden kelimelerle bezedikleri cümlelerinden kan damlayanlar, tarih önünde utanacaklardır!
MEHMET ALİ GÜLLER
YENİ NATO KONSEPTİ VE FÜZE KALKANI SİTEMİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 26/10/2010
NATO, 7. stratejik konseptini 19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da kabul edecek. 1999 tarihli 6. konseptin ardından, 2009 yılında eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın başkanlığındaki 12 kişilik “uzmanlar grubu” tarafından hazırlanan ve Nisan 2010’da NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’e sunulan konsept, 2020 yılına kadarki dönemi kapsıyor.
YENİ KONSEPT: ORTAKLIĞIN KAPSAMINI GENİŞLETMEK
Yeni konseptin en belirgin özelliği “ortaklık ilişkisinin kapsamını genişletmek” ve “kolektif savunmayı yeniden belirlemek” şeklinde önüne koyduğu hedeftir. Yeni Konsept (NATO 2020: Assured Security; Dynamic Engagment) üyelerinden “sadece askeri kapasiteleri ile değil, kriz planlaması, tatbikatlar, askeri kuvvetlerin hazırlanması ve lojistik hususların katılımları” ile de ortak savunmaya katkıda bulunmalarını istiyor.
Yeni konsept, Kafkaslar ve Balkanlar’ın kırılgan olduğunu; Rusya’nın olaylara bakışının NATO’dan farklı olduğunu; Ortadoğu’daki aşırılıkçı şiddetin, Arap-İsrail gerginliğinin ve İran’ın tavrının NATO güvenliğini etkilediğini; Hindistan-Pakistan gerginliğinin Asya’da, Kuzey Kore’nin de Asya-Pasifik bölgesinde istikrarsızlığın kaynağı olduğunu; Afrika ülkelerinin NATO’dan yardım talebinde bulunabileceğini belirterek, hem tehdit algılamalarını hem de görev bölgelerini ilan etmiş oluyor!
Yeni konseptin ruhunu tek cümlede özetlemek gerekirse; ABD, “yeni NATO” ile güdümünden çıkan müttefiklerini “alan dışı” görevler üzerinden yeniden kontrol etmeyi hedefliyor!
“Tek başına” kazanamadığını gören ABD, Irak savaşı sırasında bozulan müttefikleriyle ilişkilerini, Bush sonrası Obama ile birlikte “iyileştirme” kararı almıştı.
FÜZE KALKANI, YENİ KONSEPTİN BİR UNSURU
İşte Türkiye’ye yerleştirilmesi hedeflenen “Füze Savunma Sistemi” de bu yeni konseptin en önemli unsurlarından biridir. Yeni konsepte göre “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen sistem, en uzak üye ülkeden başlayarak ABD’ye kadar sırasıyla kurulacak!
Sistem, ortada bir emare olmasa da, açıkça İran’dan yönelecek tehdit gerekçe gösterilerek inşa ediliyor. Ancak NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin asıl tehdit algıladığı kuvvet Çin’dir. Çünkü yeni dönemde İran’ı arkalama işini Rusya yerine Çin üstlenmiştir.
İstediği askeri başarıyı kazanamayan, ekonomik inişe geçen ve siyasi yenilgiler alan ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısını “Irak’ın kuzeyi ile güney Kafkasya’yı, Türkiye, Rusya ve İran arasında sorunlu hale getirmeye” indirgemiş durumda. ABD, bu yolla hem bölgeye sürekli müdahale edebilmeyi hem de Çin’in bölgede etkinliğinin artmasını frenlemeyi umuyor.
ABD’nin endişe skalasında, Türkiye-Çin askeri tatbikatları gibi, Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz Savunma Gücü oluşturması gibi, geleceği şekillendirecek gelişmeler, en tepede yer alıyor artık!
FÜZE KALKANININ HEDEFLERİ
ABD Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze kalkanı ile birkaç hedefi gerçekleştirmeyi hesaplıyor. Bunlar, birincisi esas hedef olmak üzere, önem sırasına göre şöyledir:
1.. Türkiye’nin hem İran hem de Çin ve Rusya ile gelişen ilişkilerini baltalamak; dahası karşı karşıya getirmek! ABD, AKP’ye rağmen ekseni doğuya kayan Türkiye’yi, bu yolla Atlantik’e çapalamayı planlıyor.
Washington’un Ankara’dan gelen “İran bizi tehdit etmiyor” şeklindeki kalkan aleyhtarı görüşlere karşı argümanı, daha doğrusu tehdidi ise “İsrail İran’a saldırırsa, İran İncirlik’i vurur” şeklinde.
2.. ABD, füze kalkanı ile güdümünden çıkan AB’yi yeniden kontrol etmeyi hedefliyor. İran füzelerine karşı AB’yi koruyan ABD, İran’a savaş açtığı takdirde, Irak saldırısında alamadığı desteği AB’den isteyebileceğini düşünüyor.
3.. ABD, Türkiye’nin doğusuna yerleştireceği kalkan ile Ortadoğu’daki kukla devletlerini korumayı hedefliyor. İsrail ile Kuzey Irak’taki ikinci İsrail’in güvenliğini, Türkiye’deki kalkan sağlayacak.
4.. ABD, İran’ı gerekçe göstererek, Sünni Arap bloğu oluşturmayı hedefliyor. Washington, bu bloğa geçen aylarda yaptığı 60 milyar dolarlık silah satışı gibi kontratları da çoğaltmayı hesaplıyor.
AKP NE YAPACAK?
Füze Kalkanı, AKP’nin en büyük kâbusu durumda.
Çünkü AKP, kalkanı kabul ederek, çizmeye çalıştığı İsrail karşıtı imajı paramparça edecektir. “İsrail’i İran’a kaşı AKP kalkanı koruyor” propagandası, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’yi yenilgiye götürür! Kalkanı onaylamak, “komşularla sıfır soruna” dayalı AKP dış politikasının da iflası demektir.
Öte yandan AKP, siyasi varlığının dayanağı olarak da ABD talebine evet demek zorunda!
NATO ÜYELİĞİ SORGULANMALI
AKP’nin vereceği karardan bağımsız olarak Türk Devleti artık NATO üyeliğini sorgulama göreviyle karşı karşıyadır. Füze Kalkanı bu gerçeği bir kez daha önümüze getirmiştir. Çünkü NATO ile Türkiye’nin tehdit algılaması bambaşkadır. Dahası, Türkiye NATO’nun aslında hedefindedir.
Anımsatalım:
ABD’nin dış politika mimarlarından ve üst düzey diplomatlarından Richard Holbrooke, 2006 yılında, Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırladı. Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savundu!
Yani ABD’ye göre Türk Ordusu ile NATO’nun hedefleri karşı kaşıyaydı!
Holbrooke’un planı dört yıl sonra gündeme geldi. Başbakan Erdoğan 28 Haziran 2010 günü, G-20 toplantısı için bulunduğu Toronto’da, ABD Başkanı Obama ile baş başa görüştükten sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısı yaptı!
Yani Türk Ordusu’nun hedefleri ile AKP’nin hedefleri de -tıpkı NATO’yla olduğu gibi- aslında karşı karşıyaydı!
MEHMET ALİ GÜLLER
GÜL, RASMUSSEN’E NEDEN ‘EVET’ DEMİŞ?!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 04/05/2009
Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hiçe sayarak neden Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne “evet” dediğini açıklamış!
Bu açıklamayı Türk basını yerine New York Times yazarı Roger Cohen’e yapan Gül şöyle diyor: “Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”.
New York Times’tan öğrendiğimize göre Obama Gül’e, “Rasmussen İslam dünyasıyla çok yakın bir diyalog kuracak, aynı zamanda hareketlerinde çok dikkatli olacak” garantisi vermiş.
Hatırlayalım:
NATO Genel Sekreterliği seçimi öncesi Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla kırmızı bir çizgi çekmiş ve Rasmussen’in adaylığını veto edeceklerini açıklamıştı. Abdullah Gül ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla, bu kırmızı çizgiyi yok saymış, deyim yerindeyse Erdoğan’ı dünyanın gözü önünde hiçe sayarak, Rasmussen’e evet demişti.
Türkiye bir yandan Başbakanı ve Cumhurbaşkanı’nın ikili yönetim sergilemesiyle dünyaya kötü bir görüntü vermiş, bir yandan da “at pazarlığı”yla yine gündem konusu olmuştu.
Pazarlığa göre; Rasmussen “evet” karşılığında İslam dünyasından özür dileyecek, kendisine bir Türk yardımcısı seçecek ve NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi de Türk olacaktı!
Ancak eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, özür dilemek şöyle dursun, İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürleri ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirdi. Medeniyetler İttifakı 2. Forumu kapsamında İstanbul’da konuşan Rasmussen, attığı bu golle yetinmedi. Rasmussen, kendisine Türk yardımcı yerine de, Danimarka’nın eski Ankara Büyükelçisi’ni seçti!
Öte yandan pazarlığın üçüncü konusu olan “NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi”nin Türk olması da alınan bir taviz değil! Operasyonel asker göndermeye direnen Türk Devleti’nin iradesini kırmak için daha önce Hikmet Çetin zaten NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi seçilmişti. Yani Rasmussen’e “evet”in karşılığında önerilen 3. teklif bir kazanım değil, tam tersine Türk Devleti’ni “Yeni NATO” siyasetine mahkum etmenin aracıdır.
Dönelim Gül’ün Rasmussen’e neden “evet” dediğiyle ilgili açıklamasına:
“Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”
Bu mudur Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika ölçütü?
ABD Devlet Başkanı’nın başarısına göre mi tayin ediyoruz dış politikamızı?
60 yıllık Küçük Amerika sürecinin geldiği boyut, Obama’nın başarılı olması için politika belirlemeye kadar düşmüş müdür?
Abdulah Gül 2004’te Powell ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmasını Cumhurbaşkanı sıfatıyla –daha büyük yetkiyle- sürdürmektedir.
Gül’ün Irak’ın kuzeyine “Kürdistan” demesi, Erivan’a maç izlemeye gitmesiyle başlattığı Ermenistan’la “ABD’nin normalleşme planı”nı uygulaması aynı anlaşmanın maddelerindendir.
Türk devleti büyük güvenlik problemleriyle karşı karşıyadır!
Mehmet Ali Güller
ABD’NİN YENİ NATO VE AVRASYA HESABI
Posted by Mehmet Ali Güller in Teori Dergisi Yazıları on 01/05/2009
Mehmet Ali Güller
Teori Yazı Kurulu Üyesi
18 Nisan 2009
Teori Dergisi Mayıs 2009 Kapağı
GİRİŞ
ABD, Büyük Ortadoğu’da yaşadığı geri çekilmeleri telafi etmek için, aslında Bush döneminde başlattığı “NATO’yu devreye sokma politikasını” olgunlaştırarak Obama döneminde yürürlülüğe soktu.
ABD, bu dönemde NATO’yu tıpkı 1991 öncesinde olduğu gibi yine “saldırı” ve “denetleme” aracı olarak değerlendirecek. 2001 yılından beri doğuya ve güneye doğru genişlemeyi sürdüren NATO, 60. yılında 28 üyeli hale gelerek, “küresel bir askeri aygıt” misyonunu hedefliyor. ABD, NATO’yu genişleterek ve Afganistan’da olduğu gibi “alan dışı”na çıkartarak, Rusya’yı güneyden kuşatma ve Çin’e uzanmayı planlamaktadır.
ABD Irak’tan kademe kademe çekilerek Baltık devletlerinden başlayıp Doğu Avrupa devletleri, Karadeniz devletleri (Batıda Romanya ve Bulgaristan, güneyde Türkiye, kuzeyde Ukrayna ve doğuda Gürcistan), Afganistan-Pakistan hattı ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne üsler vasıtasıyla yerleşmeye çalışmaktadır. Washington bu hattı sağlamlaştırdığı oranda, hem Rusya’yı kuşatmış, hem Çin’e uzanmış hem de bu iki kutup devlet arasına kama gibi girmiş olacak.
Bush döneminde büyük yenilgiler alan ABD Projesi, Obama’nın ilk aylarında da Özbek ve Kırgız hükümetlerinin Rusya’yla ittifak yaparak ABD üslerini kapatması nedeniyle bir yenilgi daha aldı.
ABD bu hatta yığınak yapmak istediği için kademe kademe Irak’tan çekilecek, Bush döneminde üstüne gittiği İran’a karşı sertlik politikalarından vazgeçip ilişki yolları arayacak ve İsrail’i Filistin konusunda kısmen frenleyecek.
ABD’nin Baltık Devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzatmak istediği hattın ağırlık merkezini ise Afganistan ve Pakistan oluşturacak. (1)
Ekonomik krizle boğuşan ABD’nin bu zorluktaki Avrasya hesabını hayata geçirebilmek için kullanacağı aygıt ise NATO’dur; daha doğrusu “Yeni NATO”dur. ABD’nin, yeni NATO’yla başarıya ulaşmasının yolu ise 3 devletle ilişkisine bağlıdır.
- AB ile ortaklık.
- Washington, AB’nin çıkarlarının son tahlilde Batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek zorunda.
- Fransa’nın NATO’ya dönüşüyle Avrupa Ordusu kurulması projesi bir kez daha rafa kaldırıldı.
- ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi, NATO ilişkileri içerisinde 1991 öncesinde olduğu gibi yine denetim altında tutacak.
- ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirmeyi ve AB’nin bağlarını zayıflatmayı amaçlıyor.
- Türkiye ile “model ortaklık”.
- Washington Irak’tan çekilirken Kuzey Irak’ta kurduğu devleti, Türkiye’nin himayesine kabul ettirmeye çalışacak. ABD bu plan için yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek.
- ABD Baltık devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzanan hattın en önemli bileşeni olan Türkiye’yi, “Rusya-Çin-İran” seçeneğinin oluşmaması koşullarını sağlamamaya zorlayacak. İç politik baskı aracı olarak NATO geleneksel rolünü yeniden oynayacak. ABD Ankara’yı NATO-Gladyo aracılığıyla denetim altında tutmaya çalışacak.
- Rusya ile çatışma konularında ısrar etmeme ve bekleme.
- ABD Ukrayna’yı NATO’ya üye yaparak Rusya’yla direkt karşı karşıya gelmektense, Ukrayna’nın öncelikle AB’ye üye olmasını bekleyecek.
- ABD “Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurma” projesi için fırsat kollayacak.
- ABD Gürcistan için de Kafkas dengelerini lehe çevirme politikalarına devam edecek.
- ABD NATO-Rusya Konseyi’ni yeniden canlandıracak.
“AMERİKAN LİDERLİĞİNİ YENİLEMEK”
NATO’nun yeni dönem stratejisini ya da “Yeni NATO”yu analiz etmeye yarayacak en önemli belgelerden biri ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın, Foreign Affairs’in Temmuz/Ağustos 2007 sayısında yayınlanan “Amerikan liderliğini yenilemek” başlıklı makalesidir.
Obama bu makalede, Washington’un (NATO’nun) yeni dönemde uygulayacağı politikaları genel hatlarıyla özetlemiştir. Daha doğrusu ABD Devleti bu makalede, Bush’la erozyona uğrayan “ABD’nin küresel liderliğini” yeniden canlandırmanın yol haritasını çiziyor.
Obama, “tehditlerin küresel terörden, haydut devletlerden ve ülkelerini kontrol edemeyen zayıf devletlerden geldiğini” belirtiyor ve “bu tehditlerin varlığının aslında ABD liderliğine çağrı olduğunu” savunuyor. (2)
“ABD’NİN DİKKATİNİ BÜYÜK ORTADOĞU’YA YÖNELTMEK”
Clinton Doktrini’nin devamı niteliği taşıyacak Obama’lı dönemde, “Washington’un önceliği Irak savaşını sona erdirmek ve ABD’nin dikkatini Büyük Ortadoğu’ya yöneltmek”! Obama “Irak’tan çekilmenin ve bu ülkede iyi kötü bir çözüm bulunmasının ABD’nin Büyük Ortadoğu’daki diğer planları için hayati olduğunu” savunuyor. (3)
Obama, “yeni dönemde askeri gücü savunma amaçlı durumların dışında, küresel istikrarın temin edilmesi için de kullanmanın gerekebileceğini” belirtiyor ve “bu durumda uluslararası desteğin sağlanması gerektiğinin şart olduğunu” vurguluyor. (4)
“YENİDEN ANTİ-KOMÜNİST İŞBİRLİĞİ”
Obama, bu noktada “yeni dönem ABD/NATO politikalarının merkezinde Afganistan ve Pakistan’ın olacağını, Keşmir ve Peştun krizlerini çözme çabası göstereceklerini” belirtiyor. “Diplomatik çaba ve girişimlerin yanında askeri yöntemlere de ağırlık verileceğini” söyleyen Obama, Washington’un “Soğuk Savaşı kazanan anti-komünist işbirliğine benzer bir oluşumu” hayata geçireceğini ve “Cibuti’den Kandahar’a kadar saldırıya hazır bir şekilde konuşlanacak güçlü bir askeri oluşum kurmayı” hedeflediğini belirtiyor. Obama “Küresel Amerikan Liderliği için yeni ittifaklar, ortaklıklar ve kurumlar kurmayı” hedefliyor. (5)
YENİ NATO İLE YENİ YÖNTEMLER
3-4 Nisan 2009 tarihli son NATO Zirvesi, NATO’nun “Yeni NATO”ya dönüştürülmesinin karara bağlandığı bir zirve oldu. Yeni NATO “Stratejik Kavram” ve “Kapsamlı Yaklaşım” adını taşıyan iki yeni konsept çerçevesinde dönüştürülecek. “Stratejik Kavram” konsepti, Yeni NATO’nun yeni ilgi alanlarını, tehdit algılamalarını ve misyon anlayışını belirliyor. “Kapsamlı Yaklaşım” konsepti ise “askeri yöntem dışında başvurulacak siyasi, ekonomik ve sosyal yöntemleri” belirliyor. Sami Kohen, bu iki projenin olgunlaştırılmasıyla, “eskisinden farklı, günün koşullarına uygun yeni bir NATO’nun ortaya çıkacağını” belirtiyor. (6)
YENİ NATO VE YENİ(DEN) ORTAKLIKLAR
ABD’nin AB, Türkiye ve Rusya ile olumlu-olumsuz ilişkileri, hesaplarının gerçekleşip gerçekleşmemesini gösterecek.
- 1. ABD/YENİ NATO – AB ORTAKLIĞI
ABD’nin AB ile ilişkisi iç içe geçmiş halkalar şeklindedir. ABD’nin Yeni NATO üzerinden AB ile kurduğu ilişki hem AB lehine hem aleyhine cereyan etmektedir.
Clinton’un “AB’nin ABD yararına genişletilmesi” politikası Obama döneminde de sürecek. Clinton, NATO’nun genişlemesi konusunda “NATO’yu 1999 yılından başlayarak genişletmeliyiz. Böylece bir zamanlar düşmanımız olan ülkeler müttefikimiz olacaktır… Genişletilmiş NATO, Amerika için iyidir” demekteydi. (7) Obama döneminde bu politika daha da teşvik edilecek.
ABD’nin en önemli dört politika yapım kurumu tarafından hazırlanan “İttifakın yeniden doğuşu: 21. Yüzyıl için Atlantik Sözleşmesi – Washington’un NATO Projesi” başlıklı kapsamlı raporda, ABD ve AB’nin NATO üzerinden birbirine yeniden bağlanması-çapalanması gerektiği belirtiliyor. (8)
- ABD’nin tek kutuplu dünya politikasına karşı çıkan Almanya-Fransa merkezli AB, son 10 yıl içinde belirlediği coğrafyaya kadar genişledi. Brüksel, son dönemde de genişlemeyi bırakıp derinleşmeyi/entegrasyonu önüne görev koydu.
ABD’yle Ortadoğu konusunda çıkar çatışması yaşayan AB, hem Irak konusunda Washington’u yalnız bıraktı hem de başta enerji olmak üzere önemli bazı konularda Rusya’yla yakınlaştı.
Washington, Avrasya’ya hakim olmak için AB ile ortaklık kurmak ve AB’nin çıkarlarının son tahlilde batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek; geleneksel anti-komünist (şimdi de anti-Avrasya) ittifakı hayata geçirmek zorunda.
- Washington, 1999 yılından beri “Avrupa Ordusu” kurmaya çalışan AB’nin karşısına şimdi de “Yeni NATO” engeli çıkardı. ABD, Avrupa Ordusu’nu engellemek için NATO’yu AB içinde daha da genişletiyor. ABD, 60. yıl zirvesinde Hırvatistan ve Arnavutluk’u da NATO saflarına katarak 28 üyeli bir yapı oluşturdu. Avrupa’da genişleyen NATO, bir kez daha “Avrupa Ordusu” arzusunun önüne geçti.
“NATO’yu genişleterek” ABD’nin etki alanını büyütmek isteyen Barack Obama, 60. Yıl zirvesinden hemen önce Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile yaptığı görüşmenin ardından AB’ye şu önemli mesajı verdi: “Avrupa’nın savunma yeteneklerini güçlendirmesini bekliyoruz… Biz Avrupa’nın patronu olmak istemiyoruz, Avrupa ile ortak olmak istiyoruz. Avrupa savunma alanında ne kadar daha güçlü olursa, bugün yüz yüze kaldığımız ortak sorunlara karşı daha uyumlu hareket edebiliriz.” (9)
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, De Guelle’nin 1966’da NATO’nun askeri kanadından çıkardığı Paris’i yeniden NATO’nun askeri kanadına döndürdü! Fransa’nın bu hamlesine, savunma harcaması yapmak istemeyen ve NATO güvencesinden memnun olan bazı AB ülkelerinin tutumu da eklenince, Almanya “Avrupa Ordusu” kurma konusunda yalnız kalmış oldu.
Avrupa Parlamentosu’nda 19 Şubat 2009 tarihinde alınan “AB güvenliğinde NATO’nun rolü” konulu karar AB’yi NATO’ya sıkı sıkı bağlamıştır. Gelişme, Le Monde Diplomatique’de şöyle değerlendirilmiştir: “Askeri gücü olmayan Avrupa Birliği ‘havlayan, ama ısırmayan bir köpek’ haline getirilmiştir. (10)
- NATO’nun “savunma/saldırı örgütü” olmasının ötesindeki başat özelliği yani üyesi olan devletleri ABD adına denetim altında tutma görevi, Obama’lı yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. Washington, yeni dönemde de NATO aracılığıyla AB’yi denetim altında tutmaya çalışacak.
- ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirecek ve AB’nin bağlarını zayıflatacak.
ABD, tüm AB ülkelerini NATO’ya alacak ve NATO’ya almak istediği tüm ülkeleri de AB’ye tam üyelik ya da imtiyazlı ortaklık şeklinde yerleştirmeye çalışacak.
- 2. ABD/YENİ NATO – TÜRKİYE İLE MODEL ORTAKLIK
ABD’nin Avrasya Hesabı’nda Irak’ın kuzeyi özel bir öneme sahip. Washington bu konuda yıllardır Türkiye’yi sıkıştırıyor. ABD, Irak’ın kuzeyinde kuracağı Kukla Devlet ile hem İsrail’in güvenliğini sağlamayı, hem Türkiye’yi kontrol edilebilir şekilde bölmeyi hem de bu devleti bir tramplen gibi kullanarak Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu arasında kritik bir siyasi üs oluşturmayı hedefliyor. ABD, Kukla Devlet içinde dünyanın en büyük askeri üssünü zaten kurmuş durumda.
Irak’ın kuzeyi, Washington için bir devlet olmanın ötesinde, ABD’nin Türkiye’yi ve İran’ı denetim altında tutmak açısından büyük önem taşıyor.
1 Mart tezkere kriziyle önemli bir kırılma yaşayan Türk-ABD ilişkileri Obama döneminde hem Clinton politikalarıyla tamir edilmeye çalışılacak hem de Yeni NATO üzerinden biçimlendirilecek.
Clinton, TBMM’de yaptığı konuşmada Türkiye’yi ABD’nin Avrasya hesabına kapı açacak ya da kapatacak bir “kilit” olarak tanımlamıştı. Clinton döneminin en önemli politikası da, Ankara’yı Rusya-Çin-İran eksenine kaymaması için AB kapısına bağlamaktı.
Obama Clinton’un kaldığı yerden devam etme yolunda. ABD devleti Obamalı dönemde Türkiye’ye Clinton’un kilit tanımı benzeri bir tanım getirdi: “Model ortaklık”.
Türkiye ziyaretinde “Küresel ve bölgesel sorunların çözümü Türkiye-ABD arasında model ortaklık kurulması ile mümkündür” diyen Obama “model ortaklık” tanımını da şu şekilde yaptı: “Türkiye’nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye Batı ve Doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıradışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak. Başarı Türkiye ve ABD’nin model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir. Baskın bir Hıristiyan ulusla Müslüman ulus bir araya gelecek ve iki kıtayı birleştirecek. Bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen biz kendimizi vatandaşların oluşturduğu, ideallerin birbirine bağladığı bir ulus olarak görüyoruz. Laik bir ülke vaadinin ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterme vaadinin sürdürülmesinin Batı ve Doğu olarak birlikte hareket edebilecek olursak son derece sıradışı bir etkisi olacaktır.” (11)
- Model Ortaklık tanımı yeniyse de, ABD Devleti Türkiye ile bu dönemde uygulayacağı politikaları Bush’un son yılında olgunlaştırmaya başlamıştı. ABD devleti için bu dönemin temel çizgisi “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Kukla Devleti Türkiye’ye tanıtmak” şeklinde özetlenebilir.
Kademe kademe Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekilecek yani kukla devletine yerleşecek olan ABD, Türkiye’nin bu devleti himaye etmesine mecbur. Türkiye’nin himaye etmediği bir Kukla Devlet’in yaşaması mümkün olmayacak.
ABD bu plan için, yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek. Washington’un hedefinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamen Barzanileştirilmesi var.
- b. ABD, 90’ların başında “hizadan çıktığını” tespit ettiği Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmak için uzun süredir uğraşıyor. Hükümetler üzerinden denetlemeye çalışmak ve içerden bölmek üzerine inşa edilen TSK karşıtı hesaplarında başarı kazanamayan ABD, Yeni NATO’yu Türkiye’de çoktan harekete geçirdi. Washington Ergenekon tertibiyle, Yeni NATO’yu yine Ankara’yı denetim altında tutmak için araç olarak kullanıyor.
- c. ABD ve Türkiye’nin ulusal menfaatleri şiddetli çatışma halindedir. Irak, Kıbrıs, Ermeni sorunu önde gelen çatışma alanlarıdır. Öyle ki, Türkiye dünyanın en anti-Amerikan dalgasının yükseldiği ülke olmuştur.
1 Mart 2003 tezkere kriziyle büyük kırılma yaşayan Türk-Amerikan ilişkilerini onarmak ve Türkiye’ye “stratejik ortak” ve “model ortak” kavramlarıyla BOP politikaları uygulatmak, Washington açısından olmazsa olmazdır.
CIA Türkiye Masası eski şefi Graham Fuller, “Esasen Türkiye’nin, ABD politikalarının hala Türk çıkarlarına hizmet ettiğine ikna edilmesi gerekmektedir” demektedir. (12) İşte Yeni NATO bu “ikna” sürecinin aygıtı olacaktır!
- 3. ABD/YENİ NATO – RUSYA İLE ÇATIŞMA KONULARINDA ISRAR ETMEME
ABD/Yeni NATO, Rusya’yı askeri-siyasi çevreleme politikasını sürdürecek ancak Bush döneminden farklı olarak “kontrollü çatışma” politikası izleyecek. Washington’un 2001-2008 yıllarına damga vuran “ya bendensin, ya düşmandansın” politikası, yeni dönemde “kontrollü çatışma” denilen, “çatışma konularında ısrar etmeme, bekleme, ortaklıklarla çevreleme” politikasına dönüşecek.
“Washington’un NATO Projesi” raporunda ilişki “nişanlanma ve sorunları yeniden çözme” şeklinde tarif ediliyor. Rapor Moskova’yla yürütülecek politika için Washington’un önüne iki aşamalı yol çiziyor. Buna göre izlenecek ilk yol, ABD’nin, potansiyel yarar sağlayacak konuları somutlaştırması ve önde tutması; ikinci yol da, sorunları BM ve Helsinki prensipleri gibi uluslararası kurallar içinde ele alınmaya Moskova’yı zorlaması. (13)
Rusya’nın ABD’nin kışkırttığı Gürcistan’a 2008 Ağustos’unda verdiği sert yanıt sonrası rafa kaldırılan NATO-Rusya Konseyi çalışmaları, yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. ABD, 5 Mart 2009’daki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden harekete geçirilmesi kararını aldırdı.
- Yeni NATO’nun Rusya’yla ilişkiler konusunda en sıkıntılı olacağı çatışma alanlarının başında Ukrayna geliyor. Avrasya’yı çevreleme hattının önemli bir noktasında yer alan Ukrayna, ABD’nin son 5 yılda üzerine olanca abanmasına rağmen, başarı elde edemediği bir ülke oldu.
ABD/Yeni NATO bu dönemde Ukrayna’ya direkt abanmaktan vazgeçecek ve Rusya’yla dolaylı çatışmayı sürdürecek. Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft gibi politika yapıcıların ABD’ye bu konuda çizdiği yol haritası “AB’yi dışarıya uzanması için özendirmek” ve “AB’yi bu bölgelere itmek ve durumun günbegün gelişmesine izin vermek” şeklinde. Brzezinski ve Scowcroft şöyle diyor: “AB’nin tüm üyeleri NATO üyesi olacak. Bu nedenle eğer Ukrayna bir gün AB’nin bir parçası haline gelirse, NATO üyesi olmanın yollarını arayacaktır.” (14)
ABD Doğu Avrupa’ya füze kalkanı projesini de kısmen rafa kaldırıyor. Bush dönemimin önemli çatışma alanlarından biri olan bu konu, Rusya’nın sert tepkisine yol açmış ve Washington bu konuda ilerleme sağlayamamıştı.
Washington, yeni dönemde bu konuda da “kontrollü çatışma” politikası izleyecek ve AB’yi ileri cepheye sürecek.
- Gürcistan da ABD’nin Bush döneminde abandığı ama Rusya engeline sert çarptığı bir çatışma alanı.
Kafkaslara Gürcistan üzerinden girmeye çalışan ABD/NATO, Rusya’nın Ağustos 2008’de verdiği sert yanıtla büyük gerileme yaşadı. Karadeniz’e dahil olmaya çalışan ABD, Rusya’nın bu hamlesiyle önemli mevziler kaybetti. Üstelik Rusya Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıdı. Moskova Abhazya’nın Gudauta ve Güney Osetya’nın Şinvali kentinde, 2010 yılında aktif hale gelecek iki üs hazırlıklarına başladı.
Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusu Moskova açısından kırmızı çizgi olma özelliği taşıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, “Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaş, NATO’nun genişleme politikalarının ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin ispatıdır” diyerek ABD ve AB’ye uyarıda bulundu. “Gürcistan NATO’ya üye yapılırsa Ağustos krizi tekrarlanır” mesajı veren Moskova’nın kararlılığı yankı buldu ve Aralık ayındaki NATO zirvesinde, Almanya’nın bloke etmesiyle Gürcistan’ın “üyelik aksiyon planı”na dahil edilmesi engellenmiş oldu.
- ABD 5 Mart 2009 tarihindeki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden işlerlik kazanmasını karara bağlattı. Washington böylece, yeni dönemin “kontrollü çatışma” politikasını izleyecek aygıtı devreye sokmuş oldu. Ancak bu aygıt, yani NATO-Rusya Konseyi, aynı zamanda Moskova’nın NATO içine kama gibi girmesine de olanak vermekte.
SONUÇ
1990-2000 yılları arasında kısmen “dünyanın hakimi” olan ABD, Bush döneminde 2025’ten sonra da bu egemenliği sürdürebilmek için, stratejik hamleler yaptı ama kazanamadı. Üstelik 2000-2008 dönemi Rusya’nın yeniden toparlandığı, Çin’in dünya siyaset sahnesine daha ağırlıklı çıktığı, Hindistan’ın Avrasya ekseninde yükseldiği, Brezilya’nın ABD’nin arka bahçesini değiştirdiği, İran’ın Washington’a kafa tuttuğu bir dönem oldu.
2009’a ağır ekonomik bunalımla giren ABD emperyalist devleti, ilerleyen yıllarda da süper güç olabilmek adına önüne koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nde ilerleme sağlayabilmek için Obama döneminde taktik değişikliklere gidiyor.
İşte Yeni NATO bu taktik değişikliğin uygulanmasının aracı olarak karşımıza çıkacak/çıkmaya başladı.
Yeni NATO’nun karşısında da günbegün etkinliği artacak olan Şangay İşbirliği Örügütü’nü göreceğiz. Rusya ve Çin’in ABD’ye karşı askeri işbirliği aygıtı olan ŞİÖ, aynı zamanda ABD’nin hedefinde olan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne de kalkan görevi görüyor.
ABD, son tahlilde dünyanın değişen dengeleri içinde başarı şansına asla sahip değil. 21 yy. ABD’nin gerilemesine ve Avrasya’nın yükselmesine sahne olacak.
Çıkarları ABD ile çelişen Türkiye de, er geç NATO’dan çıkacak ve yükselen Avrasya içindeki yerini alacaktır.
DİPNOTLAR
(1) (The Afghan-Pakistan War: New NATO/ISAF Reporting on Key Trends, Center for Strategic and International Studies, 10 Şubat 2009)
(2) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(3) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(4) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(5) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(6) (Sami Kohen, Milliyet, 3 Nisan 2009)
(7) (6 Şubat 1999, Yeni Yüzyıl)
(8) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century – The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(9) (Deutsche Welle, 3 Nisan 2009)
(10) (Le Monde Diplomatique, Mart 2009, Serge Halimi)
(11) (7 Nisan 2009 tarihli günlük gazeteler)
(12) (Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları)
(13) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century – The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(14) (Zbigniew Brzezinski-Brent Scowcroft, Amerika ve Dünya, Profil Yayınları)