Posts Tagged Emperyalizm

“Grekoromen Hristiyan beyaz uygarlık” dedikleri

Gençler, Fransa’nın ardından İtalya’da da eyleme geçti. Eylemlerin gerekçesi burada da benzer şekilde dile getiriliyor: “Kamu hizmetlerindeki bütçe kesintilerine ve neoliberal yönelimli reformlara karşı taleplerde bulunuyorlar.”

Gençlerin bu haklı eylemlerine karşı ise “kara propaganda çarkları” döndürülüyor. Bir taraftan “gençlerin eylemlerinin faşist Le Pen’i iktidara taşıyacağı” iddia edilerek eylemler karalamaya çalışılırken, bir taraftan da “eylemci gençlerin Müslüman ve Afrikalı oldukları, Hristiyanların kurduğu Avrupa’yı yaktıkları” türünden ırkçılıklar sergileniyor. 

Tam da emperyalizmin ideologlarından Samuel Huntington’un istediği türden bir Medeniyetler Çatışması yani! Ve tam da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Yunanistan’da verdiği “Batı Medeniyetinin Savunmasında” mesajındaki gibi…  

Hammadde ve emek sömürüsüne dayanan Avrupa

“Hıristiyanlar Avrupa’yı inşa etti. Müslümanlar ve Afrikalılar Avrupa’yı yok ediyor” diyen bir Avrupalı gazeteciye Gazete Bilim Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo’nun verdiği şu yanıt yeterince net: “Kapitalist Avrupanız sömürdüğünüz işçi sınıfının, sömürgeleştirdiğiniz Müslüman ve Afrikalı halkların emeğiyle inşa edildi.”

Gerçek budur: Avrupa önce Portekiz ve İspanya, sonra Hollanda, ardından Fransa ve İngiltere gemilerinin uzandığı coğrafyalardaki halkların kanlarının ve onlardan çalınanların üzerinde inşa oldu. Kimi zaman gümüşlerini ve altınlarını çalarak, kimi zaman bizzat kendilerini köle edip tarlalarında çalıştırarak, Batı kapitalizmini ortaya çıkaran birikimi sağladılar. 

Gümüş, altın ve köle ile başlayan sömürü, petrol ve ucuz işçi emeğiyle, biçimi değişerek sürdü, azalarak da olsa hâlâ sürüyor. Emperyalist devletler, şirketleri aracılığıyla sömürmeye devam ediyorlar.

Göçlerin kaynağı kendileri

Avrupalıların ülkelerindeki Müslümanlardan ve Afrikalılardan şikayetçi olmaları tam bir ikiyüzlülük ve ahlaksızlık örneğidir. Avrupa’ya doğru hâlâ süren göç baskısı, bu toprakları uzun süre “yöneterek” sömürmelerinden ve bunun olumsuz ekonomik mirasından kaynaklanmaktadır. 

Öte yandan emperyalist ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Afganistan ve Irak işgalleri, Libya ve Suriye operasyonları da göç baskısı doğurmuştur. Dolayısıyla Avrupalı beyazlar, şehirlerine yerleşen siyah ya da Müslüman komşularına değil, kendi hükümetlerine kızmalıdırlar.

Diğer yandan Fransa’daki eylemleri Müslüman ve Afrika kökenlilere yıkmaya çalışmak da tam bir istihbarat operasyonudur. Onların da Fransa yurttaşı olduğu gerçeği bir kenara, eylemlerde çoğunluk beyaz Fransızlardır.

Ve ayağa kalkan Fransız gençler, yaptıkları açıklamalarda, meselenin esasına, kapitalizme, neoliberalizme, kamuculuğun adım adım tasfiye edilmesine işaret ederek, bu kara propagandaları boşa çıkarmaktadır. 

Rubio’nun mesajının anlamı

Rubio’nun “Batı Medeniyetinin Savunmasında” başlıklı konuşmasına dönersek… 

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, “Atina’da doğan, Roma tarafından şekillendirilen, Hıristiyanlıkla vaftiz edilen, Orta Çağ Avrupası’nın fırınında güçlenen, İngiliz özgürlüğüyle donatılan ve ardından Atlantik’in öbür yakasına taşınan” bir Batı uygarlığı resmediyor. Ve Rubio, Batı uygarlığının inşa ettiği yaşam standartlarını kaybetmemek için bir dönüm noktasında olduklarını belirterek “topyekun savunma” öneriyor. 

Yaşam standardı dediği, yukarıda özetlediğimiz Doğu’yu ve Güney’i sömürmelerine dayanan zenginlik. ABD’li ve Avrupalı sömürgen egemen sınıf, işte o zenginliğini korumak için dışarıda askeri saldırganlıklara, içeride kamu kaynaklarını kısmaya yöneliyor bir süredir. Gençler işte buna isyan ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu 1’den büyük değil mi?

BM Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha “dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi için reform talep etti. 

Evet, dünya beşten büyüktür, güvenlik konseyi de buna uygun hale getirilmeli, Küresel Güney ülkelerinin temsiliyet oranı artırılmalıdır. Ama bugün tartışmak istediğim bu değil. Tamam, “dünya beşten büyüktür”, peki “Ortadoğu 1’den büyük” değil midir?

Trump’ın 12 ülke lideriyle toplantısı

ABD Başkanı Donald Trump’ın BM Genel Kurulu kapsamında 12 bölge ülkesiyle, Türkiye, Suriye, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Umman liderleriyle toplantısı vardı. 

İktidara yakın medya, toplantıyı daha çok Trump’ın Erdoğan için söylediği “Sert ceviz, onunla şakalaşmayın, harika bir adam” şeklindeki sözleriyle okuruna sundu. (Trump’ın Erdoğan’ı övüyor oluşundan “muhafazakâr kesimlerin” memnun oluyor oluşu, üzerinde ayrıca durulmayı gerektiriyor.)

Bu toplantı, iktidar basını dışında, iç ve dış sosyal medyada ise 12 bölge ülkesi liderinin Trump’ın salona girişi sırasında topluca ayağa kalkması üzerinden konuşuldu, tartışıldı. Ama bence asıl konuşulması gereken konu başka. 

İsrail tek başına mı? 

İsrail, Gazze soykırımını tek başına mı yaptı? İsrail terör devleti Filistinlileri tek başına mı katlediyor? Eğer öyleyse, İslam ülkelerinin tamamına bile gerek yok, sadece belli başlı Arap devletleri bile harekete geçerek İsrail’i durdurabilirler. 

Peki neden durduramıyorlar? Çünkü İsrail’in arkasında, yanında, sağında, solunda, hatta bazen önünde ABD emperyalizmi var. Ve çoğu Arap devleti ile çoğu İslam ülkesi petrodolar, finans ve hatta silah sistemi üzerinden ABD’ye bağımlıdır. O nedenle de arkasında ABD durduğu için İsrail’e karşı harekete geçemiyorlar. Sadece kamuoylarını rahatlatmak üzere İsrail’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yapıyorlar. 

İleri karakol meselesi 

İsrail tek başına değil, ABD sayesinde Gazze’de soykırım yaptı, ABD sayesinde Filistinlileri katlediyor, ABD sayesinde yıllardır adım adım genişliyor.

Dolayısıyla İslam ülkeleri liderlerinin İsrail’e karşı yüksek perdeden konuşması ama yukarıda bahsettiğim toplantıda ABD Başkanı Trump’a saygılarını sunması, bu yönüyle sorunludur.

12 ülkeden sadece bir ikisi, o da “İsrail’in durması için lütfen nüfuzunuzu kullanın” çağrısı yapıyorlar ABD’ye. Bu talep, ABD’nin İsrail’i bir “ileri karakol” olarak Ortadoğu’da kullandığı gerçeğini atlıyor. ABD neden İsrail’i durdursun? Tersine ABD İsrail sopası ile Ortadoğu’yu dizayn ediyor.

İsrail nasıl durdurulur? 

ABD İsrail’i ancak bir şekilde durdurur: Eğer Arap devletleri ve İslam ülkeleri birlikte harekete geçer ve ABD’nin üslerini kapatmaya başlarsa, Washington Netanhayu’yu hemen gemler!

Mesele aslında bu kadar basittir. Basittir de neden uygulanmaz, işte o sistemsel sorundur. Ancak sistem dışına çıkarak ABD’ye karşı net tutum alınabilir! Aksi takdirde “dünya beşten büyüktür” denir ama “Ortadoğu 1’den büyüktür”, hadi ABD’yle birlikte sayılırsa, “Ortadoğu 2’den büyüktür” denemez ne yazık ki.

BM New York’tan taşınmalı

BM Genel Kurulu ABD’nin New York şehrinde yapılıyor. ABD hükümeti ise kendi politikasına göre katılımcılara zorluk çıkarıyor. Örneğin İran heyetinin kimi katılımcılarına vize vermediler. Ama daha önemlisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize talebini reddettiler. Oysa Abbas, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da BM Genel Kurulu’na hitap etmesi için davet edilmişti. Ama emperyalist ABD, Abbas’ı konuşturmamak için iki yıldır vize vermyor. 

Tek başına bu durum bile New York’un, BM Genel Kurullarına ev sahipliği yapabilecek bir adres olmaktan çoktan çıktığını gösteriyor. Belki de İsrail şehirleri dışında dünyada her yer, şu anda New York’tan daha iyi bir seçenektir. Hele ki Şanghay, Madrid, İstanbul gibi seçenekler varken…

Değerli program arkadaşım emekli diplomat Engin Solakoğlu, bu yöndeki sosyal medya mesajım üzerine uyardı: “Zaten Cenevre mevcut. Tüzük (şart) Genel Kurulların Cenevre’de yapılmasına olanak veriyor.”

Evet, bu da bir seçenek, sonuçta BM’yi New York’tan toptan çıkarabilmek, yenilenen dünyanın, çok kutupluluğun gereğidir. Bugün olmasa da yarın mutlaka olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Haydut Trump

ABD ile Kanada arasındaki sosyal medyada süren animasyon savaşına hiç denk geldiniz mi? Bu animasyonların çoğu doğrudan Trump kaynaklı olduğu için kimi Amerikalılar “utanıyoruz” mesajı paylaşıyorlar. Utanılmayacak gibi değil: Örneğin kartal kılığında Trump elindeki tüfeği Kanadalı ördeğe doğrultup, Ontario Gölü’nün tabelasını Amerikan Gölü yapıyor!

Bilmeyenlere kötü bir mizah gelebilir ama ne yazık ki doğru. ABD Başkanı Trump, ABD ile Kanada arasındaki Ontario Gölü’nün ismini Amerikan Gölü ilan etti. Trump’a tepki gösteren Kanadalılar da göle Hürmüz Gölü demeye başladı.

Örtülü değil açık yayılmacılar

Kızılderililerin topraklarına çöken kurucu ABD’liler gibi Trump da Batı yarım küreye çökmenin peşinde: Danimarka’dan Grönland’ı istedi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, Panama Kanalı’na el koyma peşinde, Venezuela’nın petrolüne çöktü, Küba’yı ilhak etmekle tehdit ediyor.

Trump, önceki ABD başkanlarından farklı olarak, haydutluğunu açıktan yapıyor. Yoksa ABD’nin başkanları arasında, Demokrat ile Cumhuriyetçi başkanlar arasında, yayılmacılık, sömürgecilik, işgalcilik açısından temelde pek bir fark yok. Fark yöntemlerinde… 

Yeri gelmişken önemle altını çizeyim: Aynı durum İsrail için de geçerli. Kimi analizlerde sanki problem Netanyahu’ymuş, o ekimde  seçilemeyince herşey düzelecekmiş gibi yorumlanıyor. Öyle değil. İsrail kuruluşundan itibaren yayılmacıdır, işgalcidir. Bir kol bunu örtülü olarak, diğer kol da açıktan yapmayı savunur. Netanyahu budur, Trump gibi, açık.

Trump Venezuela petrolüne çöktü

Trump’un son haydutluğu Veneuzela petrolüne çökmesidir. Haydut bunu kişisel sosyal medya hesabından “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” diye müjdeledi. Büyüklüğü doğru ama anlaşma olduğu yalan, çünkü bu bir çökmedir. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu alçakça kaçırmasının sonucudur, Maduro’nun koltuğuna oturanları “ya petrol ya aynı muamele” diye tehdit etmesinin sonucudur ama daha acısı Delcy Rodriguez’in korkup Chavez ve Maduro’ya ihanet etmesinin sonucudur! 

Haydut Trump’ın anlaşma dediği emperyalist ABD’nin Venezuela’nın 65 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezervini ele geçirmesidir. Kurulacak ortak şirketin yüzde 55’i, yani kontrolü ABD’de olacak. 

Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’ya yıllarca ambargo uygulayan, uluslararası petrol şirketlerine Veneuzela’dan petrol çıkarmayı yasaklayan, Venezuela’nın kendi çıkardığı petrolü satmasını önleyen, Venezuela petrolü taşıyan tankerleri kendi limanlarına kaçıran, Venezuela’nın bankalardaki parasına ve altın rezervlerine el koyan, böylece ekonomisini vurarak halkı Chavez-Maduro yönetimine karşı kışkırtan emperyalist ABD, şimdi doğrudan Venezuela’nın petrolüne el koyuyor özetle. 

NATO 3.0 ve bağımlılık

ABD’nin İran’a saldırısının nedenlerinden biri de petroldür. Sadece petrole çökmek değil, petrolün dolarla satışının devamını sağlamak, petrolün alışveriş güzergâhlarını kontrol altında tutmaktır hedefleri…

Tamam, ABD’nin ürettiği petrol bir süredir tükettiğini karşılıyor ama bunun sınırı var. Çünkü ABD’nin kanıtlanmış petrol rezervi 35 milyar varil. ABD’nin yıllık üretimi 5 milyar varil olduğuna göre, bu 7 yıllık rezerv demektir.

ABD bir yandan enerjilere çökmenin ama diğer yandan da müttefiklerine bu enerjiyi pahalı satmanın uğraşında. Ukrayna’da olan odur. ABD, Avrupa’nın ucuz Rus doğalgazına erişimini engelledi, yerine kendi pahalı sıvılaştırılmış doğal gazını satıyor. Avrupa ekonomileri bu yüzden daralma yaşadı. (ABD şimdi de NATO 3.0 ile “güvenlik yükü paylaşımı” yaparak Avrupalılara silah satmaya hazırlanıyor.)

Konu Türkiye’yi de ilgilendiriyor ve İran’a ambargoyla birlikte daha da ilgilendirecek. Cumhuriyet’teki haberi görmüşsünüzdür. Türkiye’nin ABD’den doğal gaz ve petrol ithalatı artıyor. Yani ucuz Rusya/İran enerjisinin yerini pahalı Amerikan enerjisi almaya başlıyor. İşte NATO 3.0 aynı zamanda bu türden bağımlılıktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Korsan Trump

İran Pakistan aracılığıyla ABD’ye 14 maddelik bir plan önerdi: Planın dört maddesi savaşın sona ermesinin ve yenilenmeyeceğinin garantisiyle, dört maddesi abluka ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla, üç maddesi yaptırımların kaldırılmasıyla ve üç maddesi de nükleer müzakerelerle ilgili.

Özetle Tahran yönetimi Washington’a üç aşamalı bir plan sunmuş oluyor: İlk aşamada savaşın bitirilmesinin ve yenilenmeyeceğinin garanti edilmesini istiyor. İkinci aşamada Hürmüz Boğazı’nı açması karşılığında, yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Bunların ardından ise üçüncü aşamada nükleer müzakereye geçilmesini istiyor. 

ABD ise tersine önce nükleer anlaşmayı şart koşuyor. (ABD’nin şimdi aradığı ve razı olacağı bir nükleer anlaşmanın çok daha iyisinin Obama döneminde ABD ile İran arasında imzalandığını ama Trump’ın 2018’de o anlaşmadan çekildiğini önemle anımsatalım.)

Hürmüz nükleer silahtan önemli

İran, 14 maddelik bu planının dışında, bir de Hürmüz Boğazı için 12 maddelik plan hazırladı. İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’ın açıklamasına göre geçişler şu şekilde planlıyor. : 

– İsrail gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine izin verilmeyecek. 

– İran’a düşmanca girişimde bulunan gemiler, savaş tazminatı ödemeleri karşılığında Hürmüz Boğazı’ndan geçebilecekler. 

– Diğer gemiler de İran Meclisi’nin çıkaracağı yasaya ve Tahran’ın izin ve kurallarına göre Hürmüz Boğazı’nı kullanabilecekler. 

İranlı yetkililere göre Hürmüz İran için kritik önemde: İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’a göre “Hürmüz’deki gemi trafiği savaştan önceki gibi olmayacak” ve “Hürmüz’ün yönetim biçimi petrolün millileştirilmesi kadar önemli.” İran Meclisi Bayındırlık Komisyonu Başkanı Muhammed Rıza Rızai’ye göre ise “Hürmüz Boğazı’nı yönetmek, nükleer silah elde etmekten daha önemli.”

Abluka ve korsanlık

Hürmüz Boğazı’nın önemi ortada. Tahran Hürmüz Boğazı’nı ABD-İsrail bağlantılı gemilere kapattığı andan itibaren Washington yönetimi için kâbus başladı. Buna karşı bulabildikleri “çözüm” ise “ablukaya abluka” oldu. ABD İran’ın ablukasını, sonraki dış halkadan ablukaya aldı yani. 

Bunun ne kadar çalıştığı da tartışmalı. Zira ABD’nin ablukasına rağmen Çin başta bir çok ülkenin gemisi giriş çıkıp yaptı, yapıyor. 

ABD bu süreçte bazı tankerlere operasyon düzenleyerek caydırıcılık sergilemeye çalışıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise bu operasyonları “Petrole el koyuyoruz. Çok kârlı bir iş. Korsanlar gibiyiz.” diye övünerek anlatıyor!

Trump’ın sözleri açıkça ABD’nin uluslararası denizcilik faaliyetlerine karşı işlediği suçların kabulü anlamına geliyor. Tahran yönetimi bu nedenle BM Genel Sekreteri ve üye ülkeleri bu korsanlığa karşı harekete geçmeye çağırdı.

Amerikan korsanlığı

Trump’ın sözleri ABD’nin suçlarına bir yenisini daha eklemiş oldu. 

Gerçi ABD uzun yıllardır denizde korsanlık yapıyor ama son dönemde korsanlık faaliyeti esas faaliyeti haline gelmiş durumda. Anımsayalım: Venezuela’nın petrol tankerlerine el koyup kendi limanına çekti, Venezuela’nın üçüncü bir ülkedeki uçağına el koydu, İngiltere ile birlikte Venezuela’nın altın ve döviz rezervlerine çöktü, Venezuela teknelerini vurdu, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu evinden kaçırıp New York’a götürdü. 

ABD bu türden gemiye, uçağa, altına, paraya çökme operasyonlarını İran başta başka ülkelere de yaptı. (ABD yönetiminin, Türkiye’nin parasını ödediği savaş uçaklarına el koyması ve parayı iade etmemesi de bir tür korsanlıktır.)

Korsanların sonu bellidir

Kısacası ABD için korsanlık, hırsızlık, haydutluk, hukuk dışılık artık sıradandır. 

Şu farkla: Emperyalizm ya hammaddesini ucuza alıp o ülkeye pahalı mal satarak sömürür, ya yatırım yoluyla büyük kâr transferleri yaparak sömürür ya da borçlandırıp bağımlı hale getirerek sömürür. Bunu iyi kötü sömürdüğü ülkeye bir hukuk dayatarak, yasaya bağlamaya çalışır.

Trump yönetimi ise emperyalizmin “açıktan hammadeye el koyarak sömürme” döneminin benzerini (ki orada da buna bir yasallık kılıfı uydurulmaya çalışılırdı) ama hegemonyası zayıfladığı için onun denizdeki korsanlık halini yani tam hukuksuzluk halini sergilemektedir.

Ama korsanlığın geleceği yoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mayıs 2026

, , , ,

Yorum bırakın

İki milliyetçilik

Çağımızda milliyetçilik, eğer antiemperyalist karakterde değilse, milletine genelde sorun çıkarır. Şöyle de ifade edebiliriz: Milliyetçiliklerin milletlerine yararının ölçütü antiemperyalist olup olmamasıdır.

Türk milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı’nda, emperyalizme karşı mücadele içinde gelişti. Ama Türkiye Atlantik kampına girince, Türk milliyetçiliği adım adım dönüştü, emperyalist ABD’nin çıkarlarına uygun olarak antikomünist mücadeleyi esas alan türden bir NATO-Türkçülük oluştu. Bu NATO-Türkçülüğün bir kolu ırkçı-turancı oldu, bir kolu “Türkçe olimpiyatları” türünden etkinliklerle ABD’nin Orta Asya planlarını uyguladı, bir kolu Türk-İslam sentezine hizmet etti.

Kerkükçülük, Halepçilik

Antiemperyalist milliyetçilik ile NATO-Türkçü milliyetçilik arasındaki farklar, en çok emperyalist ABD’nin bölgemizdeki saldırıları sırasında gün yüzüne çıkıyor. 

Örneğin ABD Irak’a saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Musul ve Kerkük Türktür” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşudan pay kapma hesabı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Irak’ın birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek, komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Örneğin ABD Suriye’ye saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Halep 82. İl” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşusundan pay kapma planı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek, komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Musulculuk, Kerkükçülük, Halepçilik yapmak daha Türkçülükmüş gibi görünür ama tersidir; bu türden milliyetçilikler tam da ABD emperyalizminin istediği türden milliyetçiliklerdir. Milletlerin karşı karşı gelmesi ABD’ye oyun alanı oluşturur çünkü. Asıl Türk milliyetçiliği, komşusunun birliğini savunarak kendi birliğine yatırım yapandır.

İran Türkü İran’ı savunuyor

Antiemperyalist olmayan milliyetçiliğin bir zaafı da hafızasıdır. Döne döne kullanılır. 1991 ve 2003’te Irak’ta, 2011’de Suriye’de kullanılır ama ders çıkarmaz; 2026’da İran’da aynı şekilde yine emperyalist ABD’nin kuyruğuna takılır. 

ABD ve İsrail İran’a saldırdığında, İran’daki Türklerin varlığı üzerinden yine NATO-Türkçülüğe soyunur. Açık açık İran’ın parçalanmasını ister. Türklerin İran’dan ayrılarak Azerbaycan ve Türkiye ile birleşmesini savunur. Tam ABD ve İsrail’in istediği türden kullanışlı milliyetçiliktir bu.

Halbuki İran’daki Türkler için İran kendi ülkeleridir, kendi devletleridir. Bu gerçeği görmezden NATO-Türkçü milliyetçi, perdeleme çalışır.

ABD’nin kullanışlı “düşman” milliyetçileri

CIA ve MOSSAD’ın İran içinden komşularına provokasyon düzenlediğinin ortaya çıkmasının üzerinden topu topu 8 ay geçmiştir ama NATO-Türkçü milliyetçi hiç ders almamıştır, yine aynı tuzağa düşer. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a dron ve füze fırlattığını savunarak, İran’a karşı savaş naraları atar. ABD ve İsrail yukarıdan saldırırken, Türkiye’nin batıdan, Azerbaycan’ın kuzeyden İran’a girmesini ister.

Bunun bir de Americano-Kürt milliyetçi kardeşi vardır. Sözde karşı karşıya görünürler ama ikisi de ABD’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye’de düşman ama ABD’nin saldırdığı yerde nesnel ortak durumundadırlar. 

NATO-Türkçü milliyetçi Türkiye’deki Kürt’ü inkar eder, yok sayar, “dağda gezen Türktür aslında” der ama Irak’taki, Suriye’deki, İran’daki Türk üzerinden Türkçülük yapar, komşusunu bölmek ister. Americano-Kürt milliyetçisi de ABD’nin saldırısını fırsat bilir, ABD’ye “kara ordusu” bile olur ne yazık ki… 

Antiemperyalist milliyetçilik ve yurtseverlik, ABD ve İsrail’e karşı çıkarak komşusunu savunmaktır çünkü bilir ki komşusu düşerse, sıra kendisine de gelebilecektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mart 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır

İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.

Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.

Trump’ın psikolojik savaşı

Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu. 

Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor. 

Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…

İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan. 

Monarşi alternatif olamaz

Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.

Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

Amerikan silahı: Ambargo

Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”

Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.

Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı? 

Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor. 

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor. 

Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir. 

Emperyalizme karşı konumlanmak

Rejim meselesine gelince… 

Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.

Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder. 

Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026 

, , , ,

Yorum bırakın

Faturacılar

Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”

ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”

Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!

Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.

Antidemokratik anlayış

Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir. 

Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar. 

Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü… 

Konu petrol ve petrodolar sistemi

Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor. 

Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”

Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda. 

Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!

Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler

Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor. 

Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı. 

Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar… 

Zalime değil mazluma fatura

Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?

ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.

Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın ahlakı

ABD Başkanı Donald Trump, “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyor. 

Trump’ın ahlakı, ABD Başkanının ahlakı olarak emperyalist bir ahlaktır. Ve emperyalizmin ahlakı doyumsuz çıkarlarıyla ters orantılıdır. 

Emperyalist ahlak, şişedeki beyaz tozu “işte Saddam’ın kimyasal silahı” diye BM Genel Kurulunda gösterip Irak’ı işgal etmektir. Emperyalist ahlak, “halka demokrasi ve özgürlük götüreceğiz” diyerek Afganistan’a ve Libya’ya saldırmaktır. Emperyalist ahlak, başına 10 milyon dolar ödül koydukları teröristi, İsrail’in çıkarlarını savunması karşılığında Suriye’de cumhurbaşkanı yapmaktır. Emperyalist ahlak, İsrail’in genişleyebilmesi için Gazze’deki soykırıma sponsor olmaktır.

Ahlak ise bu ahlaksızlıklara karşı dünyanın her tarafında dik durabilmektir!

ABD BM kurumlarından çekildi

Uluslararası hukuk yerine ahlakının sınırlandırıcılığını esas almak, BM düzeninin gerisine düşen bir düzen hatta düzensizlik demektir. 

Küresel Güney liderlerinin “uluslararası sistemi demokratikleştirme” diye bir süredir üzerinde durdukları mesele, tam da bu nedenleydi. Çin başta birçok Küresel Günel ülkesi lideri, BM düzeninin yıkılmasını değil, demokratikleşmesini savunuyordu. Çünkü BM düzeni demokratikleşmezse yıkılma riski yaşayacaktı.

Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, işte o riskin belirmesidir. Nitekin ABD, Trump’ın yeni kararnamesiyle, BM’nin 66 kuruluşu ve organizasyonundan çekildi.

Dolar meselesi

Emperyalist ABD’nin sömürü düzeni, iki ana sütun üzerinde kurulu. Biri askeri güç sütunu diğeri de dolar sütunu. 

Dolar sütunu zayıflıyor; doların rezerv para olma oranı düşüyor, ikili ticarette dolar dışı paralara yönelim başladı, petrol ticaretinde dolar dışı paralar da kullanılıyor.

Doların yıkımı, askeri sütununun ve son tahlilde ABD’nin de yıkımı demektir. Çünkü dolar bu hızla zayıflarsa, ABD’nin milli gelirinin üç katına yaklaşmış borçları, ABD’nin kağıt basarak çözebildiği bir konu olmaktan çıkıp gerçek bir sorun haline gelir.

ABD’nin asıl derdi, petrolün dolarla satılmasının sürmesi. İşte Trump bunu sağlayabilmek için “uluslararası hukukun dışına çıkıyor” ve Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırıyor, uluslararası sularda tankerlere el koyuyor. 

Trump, çözülmekte olan Amerikan düzeninin yerine, “paylaşım talepli” yeni bir Amerikan düzeni/düzensizliği koymaya çalışarak petrodolar sistemini yaşatmaya çalışıyor.

BRICS deniz tatbikatı mesajı

Dünya ABD-İsrail ikilisinin uluslararası hukuku yok sayan eylemlerine karşı çare üretmek zorunda. ŞİÖ ve BRICS gibi platformlar, bölgesel birlikler Küresel Güney’in özneleri olarak elbette önemli. Küresel Güney’in sözcülüğünü yapan Güney Afrika’nın girişimleri elbette takdire değer. 

Ancak Washington’un Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırması, uluslararası sularda gemilere el koyması gibi hukuksuzluklar, Küresel Güney’in yeni çareler üretmesini gerektiriyor. BRICS ülkelerinin, Güney Afrika’nın çağrısıyla “BRICS adı altında” ilk kez ortak deniz tatbikatı yapacak olması, bu hukuksuzluğa karşı eylemli mesaj anlamına geliyor. 

Bu mesajın hem Trump yönetimine ama hem de ABD’deki diğer güçlere verildiğini söyleyebiliriz.

Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, diğer ulusları ilgilendirdiği kadar ABD’yi de ilgilendirmektedir. Zira uluslararası hukuka ihtiyacı olmayanın, ulusal hukuka da ihtiyacı olmaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2026 

, , , , ,

Yorum bırakın

Emperyalizmin iki karakolu

Emperyalizmin siyasi sözcüleri bazen öyle net konuşurlar ki, bir kitapta anlatacağınız konu, çırıl çıplak ortaya seriliverir.

İngiliz Muhafazakar Parti lideri Kemi Badenoch’un sözleri de öyle oldu. Badenoch, Hamas tartışmalarına değindiği konuşmasında aynen şöyle dedi: “Tıpkı Ukrayna‘nın Batı adına Rusya’yla savaşması gibi İsrail de İngiltere adına savaşıyor” (Odatv, 25 Mayıs 2025).

İngiltere’nin ileri karakolu olarak Ukrayna

Bir grup gazeteci olarak birlikte yazdığımız Ukrayna: Tarih Yapan Savaş (Kırmızı Kedi, 2022) kitabında işte tam olarak bunu anlatmaya çalıştık: Öyle iddia edildiği ve medyada işlendiği gibi diktatör bir Rus liderin komşusuna sebepsiz saldırısı değildi bu, ABD’nin NATO’yu genişletme planının artık Moskova’ya dayanmasıydı, emperyalizmin stratejistlerinin ifadeleriyle Rusları Asya içlerine doğru çekilmeye mecbur etme stratejisiydi. Putin, Rusya’yı kuşatan bu çevrelemeye karşı, zorunlu bir “yarma harekatı” yapmıştı. Öncesinde Batı’ya ortak güvenlik mimarisi ve güvenlik garantileri anlaşması gibi seçenekleri sunmuş ama yanıtsız kalmıştı. 

Bu gerçek, kimi sol kesimlerde bile anlaşılmadı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’nın kapitalist modelde örgütlenmesinden hareketle, bu ülkeyi emperyalist ilan ederek, olayı Batı’nın penceresinden bile okuyanlar oldu.

İşte İngiliz Muhafazakar Parti lideri Badenoch, gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor, “Ukrayna, bizim adımıza Rusya’yla savaşıyor” diyor. Böylece Ukrayna’nın Atlantik cephesinin Rusya’ya karşı “ileri karakolu” olduğunu belirtmiş oluyor.

İsrail karakol ülke olarak tasarlandı

İngiliz lider, aynı şekilde İsrail’in de İngiltere adına savaştığını belirtiyor.

Evet, İsrail önce İngiliz emperyalizminin, ardından da ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolluğunu yaptı. Bu ülke, en başından itibaren, emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarları için tasarlandı. 

İsrail’in “kurucu babası” Theodor Herzl, daha yola çıkarken Yahudi devletinin misyonunu “ileri karakol” olarak ilan etmişti. Ünlü Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabında aynen şöyle diyordu: “Avrupa için biz, orada (Filistin) Asya’ya karşı korunma duvarının bir parçası, barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olabiliriz.” (Walter Hollstein, Filistin Sorunu, Yücel Yayınları, 1975, s. 69)

İşte İngiliz Muhafazakar Parti lideri Badenoch tam olarak Herzl’i doğrulamış oldu. İsrail, emperyalizm adına, Batı adına, sözde uygarlık adına barbar gördükleri Asya’ya karşı bir ileri karakoldur.

ABD için İsrail’in anlamı

Önceki ABD başkanı Joe Biden’ın sözleri de gerçeği çırılçıplak ortaya koyan türdendi. 

Başkanlığı sırasında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Gazze’de Filistinli soykırımına tam destek veren Biden, Senatörken 1986’da aynen şöyle demişti: 

“Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı. Tekrar söylüyorum, ABD, bölgede bir İsrail üretmek zorunda kalacaktı!”

Evet, Ortadoğu’yu İngilizlerden devraldıktan sonra ABD, ileri karakolu olan İsrail üzerinden bölgedeki çıkarlarını geliştirmeye çalıştı hep…

Emperyalist gözlükten görünen

Görüleceği üzere Ukrayna Doğu Avrupa’da Ruslara karşı, İsrail Ortadoğu’da Asya’ya karşı Atlantik cephesinin, ABD’nin, İngiltere’nin “ileri karakolu” durumundadır. 

Batı, Ukrayna ve İsrail’e kendi adlarına rakipleriyle çarpışarak onları zayıflatsın, kendi çıkarlarını uygulayacakları alan açsın diye yatırım yapıyor.

Bu olguyu atlayarak yapılacak analizler, hem gerçeği ıskalar hem siyaseten yanlış pozisyon alınmasını sağlar ama hem de ABD-İngiltere gözlüğüyle Rusya ve İran karşılığına yol açar. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
27 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Trump’ın Panama ve Grönland saldırganlığı

Donald Trump, daha koltuğa oturmadan emperyalist ABD’ye özgü iki saldırgan ve yayılmacı politika açıkladı. 

İlki Panama Kanalı ile ilgiliydi. Trump, Panama’yı kanaldan yüksek ücret istemekle suçladı ve düzgün yönetilmediği takdirde ABD’ye geri verilmesini isteyebileceğini söyledi. 

Trump’ın ikinci küstahlığı ise Grönland’la ilgiliydi: “Ulusal güvenlik ve dünya genelinde özgürlük için ABD, Grönland’ın mülkiyet ve kontrolünün mutlak bir zorunluluk olduğunu düşünüyor.”

Arktik Okyanusu’nun önemi

1914 yılında emperyalist ABD’nin çıkarları için kanlı bir şekilde açılan Panama Kanalı’nın mülkiyeti, 1977 yılında yapılan anlaşmayla Panama’ya geçmiş ve kanal 1999’da bu ülkeye devredilmişti.

Gönland, Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge. Eski ABD Başkanı Harry Truman 1946’da Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya 100 milyon dolarlık altın teklif etmişti. ABD’nin Grönland’a sahip olma isteğinin gerekçesi zengin uranyum, altın, petrol ve gaz rezervlerinin bulunmasıydı. 

73 yıl sonra bir başka ABD Başkanı Donald Trump da Grönland’ı satın almak istemişti. Washington’un gerekçesi artık farklıydı: Arktik Okyanusu’nun stratejik önemi. Konu ABD ile Danimarka arasında diplomatik krize neden olmuştu. Trump açıklamasıyla, başkanlığının ikinci döneminde de bu emperyalist politikasını sürdürereceğini göstermiş oldu. 

ABD topraklarını nasıl genişletti?

ABD, kurulduğundan bu yana yayılmacı ve genişlemeci bir ülkedir. Trump’ın açıklamaları, ABD’nin doyumsuzluğunu ve fırsat bulduğunda yeni yerlere genişleme peşinde olduğunu ortaya koymaktadır. Üstelik ABD bu yayılmacılığını, Trump’ın açıklamasında da olduğu gibi, “dünya genelinde özgürlük sağlanması” diye açıklıyor. Tersine özgürlük, emperyalist boyunduruktan kurtulmaktır!

ABD’nin şu andaki yüzölçümü 9.5 milyon kilometre karedir. Oysa kurulduğunda, Mississippi Nehrinin doğusundaydı ve arada Kızılderili bölgesi de vardı. Önce onları katletti, sürdü ve topraklarını genişletti; ardından yeni katliamlarla kıtanın diğer bölgelerine doğru yayıldı.

1803 yılında 1 milyon 425 bin km karelik Lousiana’yı, 1819’da 96 bin km karelik Florida’yı, 1845’te 625 bin km karelik Texas’ı Meksika’dan kopararak, 1846’da 460 bin km karelik Oregon’u, 1867’de Alaska’yı Rusya’dan 7 milyon 200 bin dolara satın alarak, 1848’de 660 bin km karelik California’yı, 1857’de Pasifik’te Howland ve Baker adalarını, 1867’de Pasifik’te Midway adalarını, Hawai’yi, Filipinleri topraklarına kattı. 

ABD’nin genişlemesinin ayrıntılarını anlatmaya bu köşe yetmez. Özetlersek, ABD, yaklaşık 100 yıl boyunca savaş ve saldırganlıkla Meksika’nın topraklarını adımı adım kendine kattı; Pasifik’teki saldırganlığıyla pek çok adayı topraklarına kattı; neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerine müdahale etti ve ekonomilerini sömürdü.

ABD en son 1976’da genişledi: Kuzey Mariana Adaları “siyasi yapıya dahil olmadan ABD dış bölgesi” yani sömürgesi haline geldi. 

ABD Kolombiya’yı bölerek kanal açtı

ABD’nin, daha kısa mesafede daha kârlı deniz ticaret için bir kanal açmak istemesi süreci de çok kanlı oldu. ABD kanalı açmak istediği Kolombiya topraklarını ele geçirmek için çeşitli şirket operasyonları yaptı. Sonra Kolombiya’da 1855’te bir demiryolu kurdu. Demiryolu hattına saldırıları bahane ederek bölgeye altı kez askeri müdahalede bulundu. 

Ancak her şeye rağmen Kolombiya ABD’ye toprak vermeyi reddetti. ABD bunun üzerine kanalı planladığı bölgede 1903 yılında bir ayaklanma çıkarttı. Ayaklananlar Kolombiya Cumhuriyeti’nden ayrılarak Panama Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. ABD hemen bu yeni ülkeyi tanıdı ve “Panama’nın bağımsızlığını korumayı” üstlenen bir anlaşma imzaladı. Elbette bir de 10 mil derinlikte bir koridoru ABD’ye bırakan bir anlaşma yaptı!

Kanal 1914’te tamamlandı. Yapımı sırasında 28 bin işçi öldü! ABD kanal dışında Panama Körfezi’ndeki beş adayı da aldı. 

ABD sonraki yıllarda kanalı elinde tutabilmek için Panama’ya silahlı müdahalelerde bulundu, darbeler yaptırdı ve iktidarlar değiştirdi.

ABD müttefiklerine de saldırgan

Özetle, ABD milyonları katlederek, milyon kilometre kareleri gaspederek, zenginliklerine el koyarak büyüdü. Hâlâ da “dünya genelinde özgürlük sağlamak” yalanı üzerinden toprak ele geçirmeye çalışıyor. 

Demokrasi diyerek başka ülkeleri işgal eden, özgürlük diyerek başka ülkeleri bölen, insan hakları diyerek başka ülkelerde ayaklanma kışkırtan emperyalist ABD, tüm dünyanın baş düşmanıdır. 

Üstelik gittikçe müttefiklerine karşı da saldırganlaşan, onlara yaptırım uygulayan, hatta 51. eyalet yapma tehdidi savuran bir ABD var çünkü…

Emperyalist ABD’ye karşı kesin tutum almak ve onu dizginlemek için işbirlikleri yapmak bugün dünya açısından en önemli ihtiyaçtır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Aralık 2024

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın