Posts Tagged S-400
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
ABD’nin saadet zinciri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2026
Ankara’daki NATO Zirvesi, ABD ile Avrupalılar arasındaki iki yıldır derinleşmiş olan sorunları çözmedi, geçiştirmiş oldu. Bunun göstergelerinden biri sonuç bildirisiydi. Geçen yıl Lahey’de 5 maddeydi, bu yıl Ankara’da 6 madde oldu. Oysa 2021’de Brüksel’de 79, 2022 Madrid’de 22, 2023 Vilnius’ta 90 ve 2024’te Washington’da 38 maddeydi.
Ankara’daki sonuç bildirisi kısaydı çünkü uzlaşılan konular sınırlıydı. Kısacası Trump’ın başlattığı “ABD yoksa NATO kağıttan kaplandır” tartışması çözülmemiş, sadece üzeri örtülmüştür.
NATO 3.0’ın kaldıracı
Sorunlar sürüyor ama Washington, silahlanma konusunu hem NATO 3.0 dönüşümünün kaldıracı hem de sorunların yatıştırıcısı olarak görüyor. Kısa sonuç bildirisindeki “50 milyar dolarlık silah anlaşması” odur.
ABD’nin bu konuda iki hedefi var: NATO üyelerinin savunma harcama payını gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 5’ine çıkartmak ve yeni bir silah zinciri oluşturmak. ABD geçen sene Lahey’de ilkini, şimdi Ankara’da ikincisini uygulamaya sokmuş oldu.
Silah tedarik zinciri ise Washington açısından bir nevi saadet zinciridir. ABD silahların çoğunluğunun ana parçası kendisine ait olmak üzere, alt parçalarının üretimini çeşitli üyelere paylaştırarak, üyeleri ve ortakları birbirine ama hepsini son tahlilde Washington’a bağlamak istiyor.
Silahın zincire bağlama değeri
Üstelik ABD’nin “saadet zinciri” sadece NATO üyelerini değil, NATO ortaklarını da bağlayacak. Ankara’daki NATO zirvesinde, imzalanan NATO-Güney Kore anlaşması budur. Anlaşmaya göre Güney Kore, “NATO ortak savunma tedarik pazarına” erişebilecek ve 10 milyar dolarlık silah alabilecek.
ABD’nin Ankara’ya davet ettirdiği Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerin bir yönü de budur. ABD hem bu ülkelere silah satarak onları Çin’e karşı üs haline getiriyor, hem de bu ülkelere silah satışında “parça üretimi” ile pay alan NATO üyelerini “Asya NATO’su” konusunda adım adım ikna etmeye başlamış oluyor.
Çünkü ABD açısından silah, ateşleme kabiliyetinden önce zincire bağlama özelliği olan bir araçtır.
Amerikalı pilotla gelen uçak
F-35 de böyledir ve bir uçak olmasından daha değerli olarak satın alan ülkeleri ABD standartlarına bağlamak demektir, ABD kontrolüne ve denetimine tabi kılmak demektir, satın alan ülkenin pilotunun yanına yazılımla Amerikalı pilot oturtmak demektir.
Emekli ABD Deniz Kuvvetleri subayı Gary Tabach’ın F-35 ile ilgili İsrail basınına söyledikleri açıklayıcıdır: “İsrail olmadan F-35 uçmaz. F-35’in elektronik sistemlerinde, kaskında ve kanatlarında İsrail’de üretilen önemli parçalar var. Eğer F-35 bir gün Türkiye’ye satılırsa, Türkiye İsrail’e iyi davranmak zorunda kalır. Aksi halde uçakları uçmaz.” (i24 news, 8.7.2026)
”Türkiye F-35 alır ve uçurmak isterse, İsrail’le anlaşmak zorunda kalır” cümlesi eksik bir doğrudur. Çünkü daha doğrusu şudur: “Türkiye F-35 alırsa, ABD’nin belirlediği sınırlar içinde uçurabilir.” Çünkü silahlar artık yazılımdır ve F-35 Amerikalı pilotuyla birlikte gelmektedir.
‘NATO silah pazarına erişim’ tuzağı
“NATO silah pazarına erişim” tuzağı üzerinden NATO üyelerini ABD silahlarına bağlamak, Washington açısından çok değerli bir kazanımdır. NATO’nun ABD için asıl değeri işte bu tür “bağlama” kapasitesidir; üye ülkeleri zincirin halkası haline getirebilmesidir, ülkelerin hükümetlerini denetim altında tutarak hangi silahı alıp alamayacağına karar verebilmesidir. Dolayısıyla S-400 meselesi de budur. F-35 için Türkiye’nin S-400’ünün elden çıkarılması şartı budur.
“NATO silah pazarına erişim” tuzağı, bir ülkenin ulusal silahlanma ve savunma bağımsızlığını sınırlamanın tuzağıdır. Ulusal silahını üretmek isteyenleri, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir adrese bağımlı kalmamak isteyenleri “saadet zinciriyle” Washington’a bağlamanın tuzağıdır.
Bitirirken önemle belirteyim: İran ABD’yi neden yenebildi? Bir kaç yanıtı var ama en önemli nedenlerinden biri şudur: Çünkü İran’ın elinde Amerikan silahı yok!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2026
Kürecik asıl şimdi riskli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/03/2026
İkinci füze olayının hemen ardından Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu “Kürecik’e Patriot” haberi, ülkemiz için asıl riski başlatmış oldu.
Türkiye, Körfez’deki Arap ülkelerinden farklı olarak ABD üslerini İran’a saldırıda kullandırmıyordu. İran da bunu önemle gözetiyordu.
Tamam, Kürecik Radarı da ABD tarafından İran’a karşı kullanılıyordu ama Tahran burayı Körfez’deki füze atılan üsler gibi değerlendirmiyordu, burası sadece radar olduğu için saldırganlık bakımından pasifti.
Üs tuzağı
Geçen haftaki “Üs tuzağı” başlıklı yazımda, ABD’nin sıkıştıkça bölgedeki müttefiklerine ihtiyaç duyacağını ve müttefiklerini İran’a karşı harekete geçirebilmek için sıkıştıracağını belirtmiştim:
Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır. ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. Ankara, böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını ABD’nin elinde almalıdır. Komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.
MSB’nin açıklamasındaki o boşluk
Türkiye bunu yapmalıyken, tersine Kürecik’e Patriot getirilmesini kabul ederek, riski büyüttü ne yazık ki. Çünkü Patriotlar Kürecik’i korumanın değil, Kürecik’i hedef yapmanın araçlarıdır fiilen.
Öte yandan konuyla ilgili duyuruda önemli bir boşluk var. Milli Savunma Bakanlığının açıklaması şöyleydi: “Millî düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır.”
Bu açıklama çok temel bir konuyu açıkta bırakıyor: Kürecik’e Patriot’u Türkiye mi istedi, yoksa karar NATO’nun mu, daha doğrusu ABD’nin mi?
Bu sorunun yanıtı, iki füze olayının aslını netleştirmeyi de kolaylaştırır!
Muhalefetin sorunlu itirazı
Ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı “Kürecik’e Patriot yerleştirilmesini” yukarıda anlatmaya çalıştığım risk boyutuyla değil, S-400 boyutuyla tartışıyor.
S-400 neredeymiş, neden kullanılmıyormuş? Bu soru, meselenin tehlikesini hiç anlamamanın sorusudur. S-400’ler Kürecik’e getirilip kurulsa sorun çözülüyor mu yani? Kürecik Radar Üssü’ne Patriot ya da S-400 getirmenin bir farkı yok, iki durumda da Kürecik’in hedef olma potansiyeli artmış oluyor, mesele budur.
Ama ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı S-400 üzerinden hükümeti sıkıştıracağını düşünerek konunun esasının üzerinden atlıyor. “S-400 nerede, neden kullanılmıyor, madem Patriot kullanılacaktı, S-400 neden alındı”, diye soruyor…
Demek ki S-400 meselesi hâlâ bir silahtan ibaret olarak görülüyor, hâlâ bağımlılığı azaltmak için silah envanterini çeşitlendirme yönü anlaşılmıyor, hâlâ S-400 üzerinden Türkiye’ye siyasi manevra alanı açılmasının önemi görülmüyor, hâlâ S-400’lerin Karabağ sorununu çözebilmekteki kolaylaştırıcılığı kavranmıyor…
Ne yapmalı?
Türkiye, ABD’nin baskısına rağmen 12 gündür İran’a karşı düşmanlık cephesine sokulamadı. Ankara iyi kötü buna direniyor. Muhalefet bu direnci güçlendirmenin politikalarını üretebilmeli. Muhalefet, ABD baskısına karşı iktidarı daha dik durabilmeye zorlamalı.
Muhalefet asıl önemlisi Kürecik’in kapatılmasını savunmalıdır, üslerin faaliyetinin askıya alınmasını istemelidir ve “S-400 – Halk Bankası – Patriot” üçgeninde kurulan Ankara-Washington pazarlığını bozmaya çalışmalıdır.
Türkiye’nin güvenliğini düşünenlerin izlemesi gereken yol budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mart 2026