Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
İmralı ısrarının nedeni
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/11/2025
İş öyle bir noktaya getirildi ki TBMM Komisyonu İmralı’ya gitmezse, sanki süreç duracak! Öyle ki MHP lideri Bahçeli, “Komisyon İmralı’ya gitmezse, ben giderim” diyerek Komisyon’a rest bile çekti.
Peki Komisyon’un neden ille de İmralı’ya gitmesi isteniyor? Komisyon’un İmralı’da Öcalan’la görüşmesinden ne umuluyor?
Komisyon’daki DEM periyodik olarak Öcalan’la zaten görüşüyor ve onun görüşlerini kamuoyuna açıklıyor. Devlet görevlileri Öcalan’la zaten görüşüyor ve içeriğini saraya aktarıyor. Dolayısıyla Öcalan’ın görüşleri hakkında taraflar bilgi sahibi. Hatta Öcalan’ın görüşleri telekonferans yoluyla Kandil’e bile ulaştırılıyor.
O zaman bu ısrar neden? CHP’nin ve Komisyon’da bulunan birer üyeli partilerin mi Öcalan tarafından bilgilendirilmesini istiyorlar? Elbette hayır. TBMM Komisyonu’nu Öcalan’ın ayağına götürerek, “kurucu önder” payesi verdikleri Öcalan’ı, “meşru siyasi aktör” mertebesine yükseltmek istiyorlar.
AKP-MHP-DEM Komisyonu
TBMM Komisyonu’nun İmralı’ya gidip gitmemeyi konuşacağı ve oylayacağı oturumu kapalı yapması bile çok şey anlatıyor. Milletin Meclisinin Komisyonu, milletten gizleyerek, kapalı oturumda İmralı’ya gitmeyi ele aldı ve kabul etti.
51 üyeli Komisyon’un karar alabilmesi için, CHP’nin talebiyle kabul edilen nitelikli oy, yani 31 oy gerekiyor. Ki o zaman da CHP’ye nitelikli oy konusunun bir şey çözemeyeceğini anlatmaya çalıştık. AKP’nin 22, DEM’in 5 ve MHP’nin 4 oyu var ve 31 ediyor. Yani istedikleri her kararı alabilecek durumdalar. Öyle de oldu ve AKP-MHP-DEM, Öcalan’a gitmekte ittifak etti.
Açılımın asıl amacı
CHP İmralı’ya gitmeme kararı aldı. Kapalı toplanma kararı aldığı için Komisyon toplantısına da katılmadı.
CHP’nin bu kararı doğru ama eksik. Çünkü CHP, hatalı bir kararla, kendisine darbe yapanların komisyonuna girerek, yeni açılıma “kısmi meşruiyet” verdi.
Israrla belirttik, bu komisyon bir AKP-MHP-DEM projesidir. CHP’yi komisyona meşruiyet sağlaması için istiyorlardı. Yoksa CHP’nin görüşlerinden yararlanmak ya da demokrasinin gereği diye değildi.
Kaldı ki ortada bir demokrasi projesi zaten yoktu. İktidar, düne kadar TBMM’den atılmasını istediği, terörist dediği DEM’lilerle, Öcalan’la ve PKK’yle açılımı, birbirini bütünleyen, ikisi iç biri dış üç nedenle istiyordu:
1) CHP ile DEM’in belediye seçiminde yaptığı ittifakın tekrarlanmasını önlemek. 2) Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı olabilmesi için DEM’in oyuna ihtiyacı var. DEM’siz bir yeni anayasa mümkün değil çünkü. 3) Esad’ın devrilmesi sonrasında ABD Suriye’yi şekillendirme üzerinden Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Ankara bundan pay kapma peşinde.
Kimlik siyasetlerine karşıyım ama daha iyi anlatabilmek için belirteyim: “Etnik kimliği Kürt, ulusal kimliği Türk olarak” ya da “Kürt kökenli Türk olarak” veya “Kürt alt kimlikli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak” ya da “Türkiye Kürt’ü olarak” aylardır anlatmaya çalışıyorum: 23 yıldır her açılımı siyasal konumlarını güçlendirmek için yaptılar. Ne barış, ne çözüm, ne demokratikleşme, ne de özgürlük arayışındalar. Bu nedenle her açılımları fiyaskoyla sonuçlandı, her açılımları terörü büyüttü, her açılımları Türk ile Kürt’ü daha çok karşı karşıya getirdi. Son açılım güneydoğuyu savaş alanına çevirdi ne yazık ki…
CHP Komisyon’u terketmelidir
CHP aslında tam da bu projenin gereği olarak iktidarın saldırısı altında; partisi kapatılmaya ve kayyımlarla yönetilmeye çalışılıyor, belediye başkanları tutuklu, 15 milyon dilekçeli cumhurbaşkanı adayı tutuklu…
Ülkenin ana muhalefet partisinin tasfiye edilmeye çalışıldığı şartlarda açılım sürecinin iddia ettikleri gibi “demokratikleşme” hedefiyle yapılıyor olması elbette mümkün değildi. CHP bu nedenle 31/51 oylamasında da görüldüğü üzere, hiçbir etkisinin olamayacağı bu komisyona baştan girmemeliydi.
Hata etti girdi. Ama artık bu komisyonun amacının çözüm, barış, demokratikleşme olmadığını görmüş olmalı. CHP bu nedenle ABD sponsorlu bu AKP-MHP-DEM projesine destek vermeyi bırakmalı ve komisyonu terketmelidir.
Gerçek demokratikleşme ve çözüm, ancak AKP-MHP sonrasında mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2025
ABD’nin İran planı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/11/2025
Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) İran’ın başkenti Tahran’da düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansına yazılı sunduğum görüşlerimi Ufuk Ötesi’nde siz Cumhuriyet gazetesi okurlarının da dikkatine sunacağım.
Çünkü İran üzerindeki ABD-İsrail baskısı ve emperyalizmin İran planlaması, doğrudan ülkemizi ve bölgemizi ilgilendiriyor, geleceğimizi etkiliyor.
1. Nükleer çifte standart
Nükleer silahlanma konusunda endişeli olan tüm ülkeler, öncelikle İsrail’in nükleer silahı olup olmadığını resmileştirmelidir.
Biliyoruz, İsrail’in nükleer silahları var, uzun yıllar önce ABD desteğiyle geliştirildi ama resmi olarak varlığı gizleniyor.
Peki nükleer silah sahibi ülkeler, nükleer silahları olduğunu ilan etmişken, İsrail’in nükleer silahları neden gizleniyor? Ortadoğu’da İsrail’in nükleer silahının olduğu kabul edilirse, bölgedeki diğer ülkelerin de edinme hakkı doğar diye…
Nükleer silahlanma konusundaki bu çifte standart, uluslararası hukukun şu anda en temel sorunlarının başında gelmektedir.
2. İsrail’i durdurmak isteyen, ABD’ye karşı durmalı
İsrail, ABD Başkanı’nın ifadesiyle ABD emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakoludur. İsrail, Almanya Başbakanı’nın ifadesiyle, Avrupa’nın kirli işlerini yapan taşerondur.
Bu nedenle Ortadoğu’nun asıl sorunu İsrail değildir, emperyalist ABD’dir. Emperyalist ABD’nin siyasi, askeri, istihbari ve ekonomik desteği olmasa, İsrail saldırganlığı da olmaz. ABD varsa İsrail tehdidi vardır, ABD yoksa İsrail tehdidi yoktur.
O nedenle bölge ülkeleri okun ucunu ABD’ye yöneltmelidir.
Bölge ülkelerinin Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı çıkmaları gerçekçi değildir, işlevsel değildir, etik değildir.
3. ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu planı
ABD İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor.
ABD 1990-2005 arasında 15 yıl Irak’ı hedef aldı, 2010-2025 arasında 15 yıl Suriye’yi hedef aldı, şimdi de 15 yıl boyunca İran’ı hedef almak istiyor.
Bu amaçla ABD bölgede İran’a karşı bir cephe inşa etmeye çalışıyor: İran’ı kuzeyinden Güney Kafkasya’dan, batısından Türkiye ve Irak’taki üsleri üzerinden, güneyinden Körfez’deki üsleri ile kuşatmak istiyor. Ve ABD Pakistan’ı da İran’ı doğusundan çevrelemekte kullanabilmek için zorluyor.
4. ABD Kuşak ve Yol’u Ortadoğu’da düğümlemek istiyor
Emperyalist ABD’nin ana stratejik hedefi Çin’dir.
ABD, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’u, Ortadoğu’da düğümlemek istemektedir. ABD sponsorlu Hindistan-Ortadoğu-Avrupa (IMEC) Koridoru bu amaçladır.
ABD bunun altyapısı için Arap ülkeleriyle İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları yapmaya çalışıyor, bu koridor için stratejik önemde olan Gazze’yi işgal ediyor, Filistinlilerden arındırarak bir emlak merkezi yapmaya çalışıyor.
5. Beşli güvenlik mekanizması
İsrail hegemonyasına, İsrail saldırganlığına karşı “beşli bölgesel güvenlik mekanizması” oluşturulması tarihi bir ihtiyaçtır.
Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturacağı bu beşli mekanizma, İsrail’in Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de, Yemen’de ve İran’da süren saldırganlığına karşı en gerçekçi caydırıcılık olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2025
Tahran izlenimleri
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/11/2025
İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım.
İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı!
Pasaport krizi
Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım.
Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi.
İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.
Kadınların zaferi
Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor.
İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor.
İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak.
İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş.
Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.
Alt kimliklerin tutumu konusu
İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle…
İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”
ABD demişken…
İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.
ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.
İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim
Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”
İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025
Tahran izlenimleri
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/11/2025
İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım.
İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı!
Pasaport krizi
Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım.
Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi.
İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.
Kadınların zaferi
Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor.
İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor.
İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak.
İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş.
Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.
Alt kimliklerin tutumu konusu
İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle…
İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”
ABD demişken…
İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.
ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.
İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim
Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”
İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025
Trump, Suriye’yi İsrail’e müttefik yapıyor
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/11/2025
Washington’dan gelen mesajlar, Suriye ile İsrail’in bir güvenlik anlaşması imzalamaya doğru ilerlediğine işaret ediyor. Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’nın mesajları ise daha çok zaman kazanmaya çalıştığını gösteriyor.
Örneğin Şara, Trump’la 10 Kasım’da Beyaz Saray’da görüştükten sonra Washington Post’a şu açıklamayı yaptı: “İsrail ile doğrudan müzakereler yürütüyoruz ve anlaşmaya varma yolunda önemli mesafe katettik.” (AA, 12.11.2025). Ancak Şara devamında, “nihai anlaşma için İsrail 8 Aralık 2024 öncesi sınırlarına çekilmeli” diyor.
Şara ABD garantörlüğü istiyor
Görünen o ki Şara İsrail’in Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek yeni işgal ettiği bölgeler ve Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesi konusunda sıkışmış durumda. Zira bu iki konuda vereceği taviz, Suriye’yi yönetmesini zorlaştırır. Şara o nedenle ABD’nin “denetleyici” ve “garantörlük” rolü üzerinden siyasi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. Yani tavizi İsrail’e değil de ABD’ye vererek durumdan sıyrılmak istiyor.
Örneğin Şara o role dair niyetini SDG’yle entegrasyon konusunda şöyle ifade ediyor: “En makul çözüm, Suriye’deki ABD askerlerinin, SDG’nin entegrasyon sürecini denetlemesi.” (AA, 12.11.2025)
Şara ABD’nin garantörlüğünü aslında iki kere istiyor. ABD’nin garantörlüğünü, aynı zamanda kendi siyasi geleceğinin de garantörlüğü olarak görüyor.
Ağır şartlar
Şara “İsrail’le henüz anlaşma yok” diyor ama hedefi İsrail’le anlaşma olan bir ABD-Suriye güvenlik anlaşması metni dolaşımda…
9 maddelik bu metin, Suriye için ağır şartlar içeriyor. Anlaşmanın 1. maddesine göre “Suriye (…) ilk adım olarak bölgesel normalleşme mekanizmasına (Abraham Anlaşmaları) katılmayı değerlendirmeyi taahhüt eder.”
2. madde ise Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesiyle ilgili: “Kuneytra, Dera ve Şam kırsalının bazı bölgelerinde ağır silahların ve bağımsız silahlı grupların yasaklandığı bir silahsızlandırılmış bölge oluşturulur.”
3, 4 ve 5. maddeler ise İsrail’in güvenliğini garantileyen içeriğe sahip.
Suriye ABD’nin Ortadoğu işlerine yardım edecek
6. madde şöyle: “Suriye, Hizbullah, Hamas ve silahlı Filistinli gruplar gibi örgütlerin kendi topraklarında faaliyet göstermesini veya konuşlanmasını engellemeyi; ayrıca ABD’nin garantörlüğüyle koordinasyon içinde İran’ın askeri etkisini sınırlandıracak adımlar atmayı taahhüt eder.”
Evet, bu “anlaşma metni” gayriresmi olarak dolaşımda ama ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 13 Kasım’da sosyal medyadan paylaştığı şu mesaj tam da 6. maddeye oturuyor: “Şam, artık IŞİD’in kalıntılarıyla, İran Devrim Muhafızları, Hamas, Hizbullah ve diğer terör ağlarıyla mücadelede bize aktif olarak yardım edecek.”
Anlaşmanın 7. maddesi askeri kurumların yapılanması, 8. maddesi IŞİD’le mücadele ve 9. maddsi Suriye’nin bölgesel güvenliğe bağlılık taahhüdü ile ilgili.
Kimin zaferi?
Görüleceği üzere anlaşma metninin varlığını doğrulayacak nitelikte resmi açıklamalar var. Dolayısıyla bu anlaşma hayata geçecek olursa, Suriye, Ortadoğu’da ABD-İsrail eksenine tamamen eklemlenmiş olacak.
Peki bu ne anlama gelir?
Tamam, ABD bu yolla İran’ın “direniş eksenini” zayıflatmış oldu ama bu sonuç Ankara’nın Suriye’de 15 yıldır yaptığı İhvanlı/ÖSO’lu yatırımın da kenara atılması anlamına geliyor.
8 Aralık 2024 günü Esad’ın devrilmesinin Ankara’da zaferle kutlanmasının nasıl vahim bir hata olduğunu ve faturasının ne kadar ağır olacağını anlatmaya çalışmamız bundandı. Çünkü iktidar Esad’ın yıkılmasını kendi zaferi görse de, ulusal çıkarlar açısından bu Türkiye’nin zaferi değildi, ne yazık ki ABD ve İsrail’in zaferiydi.
Üstelik faturanın daha ağır olan kısmı da henüz gelmedi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2025
Yeni rejim iddianamesi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/11/2025
Başsavcılığın 3.900 sayfalık İmamoğlu iddianamesi, özü itibariyle sarayın “yeni rejim inşa” iddianamesidir.
Dosyanın daha savcısı ve soruşturması bile yokken saraydan CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yönelen suçlamalar, iddianamenin özünü oluşturmaktadır. Hatta doğrudan Erdoğan’ın kullandığı “ahtapotun kolları” türünden nitelemeler bile iddianamenin iddiası olmuştur.
AKP’ye seçim kazandırma iddianamesi
İmamoğlu’nu ve yeni CHP yönetimini hedef alan operasyonlar ve iddianamesi, ikinciliğe gerileyen AKP’ye seçim kazandırma, AKP’yi yeniden birinci parti yapma iddianamesidir.
“Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik hazırlanan 578 sayfalık iddianame, İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilerek tensip zaptı hazırlandı. (…) Davanın ek klasörlerine yansıyan bilgilere göre, yargılamanın azami 2520 günde tamamlanması hedefleniyor.” (Cumhuriyet, 11.11.2025)
2520 gün, yaklaşık 7 yıl yapıyor. Açık ki Cumhurbaşkanlığı seçimi rahat rahat geçip gidene kadar dava sürsün isteniyor.
Evet, bu iddianame, iktidara seçim kazandırma amaçlı iddianamedir. O kadar öyle ki rakip, iddianamede seçim kazanmakla, cumhurbaşkanı adayı olmak için CHP’yi ele geçirmekle suçlanabilmektedir!
CHP içeri PKK dışarı
İddianame, aynı zamanda medyaya balyoz operasyonudur. Soner Yalçın’dan Şaban Sevinç’e gazeteciler doğrudan İmamoğlu lehine haber yapmakla suçlanmaktadır. Bu gazeteciler hedef alınarak, diğer gazeteciler de otosansüre zorlanmaktadır.
Yine İmamoğlu’nun hedef alındığı casusluk soruşturması da Tele1’i ve Merdan Yanardağ’ı susturma operasyonudur. (Yanardağ’ı iki yıl önce Öcalan’a övgüden (!) tutukladılar, bugün ise Tele1’i, diğer nedenlere ek olarak, Öcalan, açılım karşıtı yorumcularından ve yayınlarından rahatsız olduğu için susturdular!)
Öcalan demişken…
Öyle satır satır iddianame okumaya bile gerek yok. İktidar yeni rejim inşa etmeye çalışıyor ve engel olarak gördüğü “kurucu parti CHP’yi” tasfiye etmeye çalışıyor.
Ne acı ki “kurucu önder” Atatürk’ün partisi CHP’nin kapatılmaya çalışıldığı ama Bahçeli’nin ifadesiyle PKK’nin “kurucu önderi” Öcalan’ın siyasetin ana aktörü yapıldığı bir süreç bu…
CHP’nin iki hatası
Bu, özü itibariyle bir yolsuzluk iddianamesi değildir ama CHP’nin “yeni CHP”ye “dönüşürken”, ideolojisi sulanırken, Altı Ok’u kırılırken, yolsuzlara, topuksuzlara, komisyonculara nasıl koltuk dağıtıldığının da acı bir belgesidir. Partiye doldurulan çürüklerin, çıkarcıların, liyakatsizlerin, hırsızların günü geldiğinde nasıl kullanılabildiklerinin belgesidir. Bu CHP’nin birinci büyük hatasıdır ve umarım CHP bundan ders çıkarabilir.
CHP’nin ikinci hatası ise iktidarın “belediyeleri silkeleme” operasyonuna “normalleşme” ile çare arayan “liberal” tutumuydu, önemli oranda düzeltti. İktidar, belediyelerin elindeki mülklere el koyarak, kendi dönemine ait borçların tahsilatı için baskı kurarak, belediyeleri halkın gözünde çalışamaz göstermeye çalışarak operasyonun ilk aşamasını uygularken, Özgür Özel ve ekibinin buna “yanıtı”, “iktidarla normalleşme” arama olmuştu. Hatta CHP yönetimi 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesine ilk operasyon yapıldığında bile işin esasını tam olarak göremedi ve ancak 19 Mart’ta asıl meseleyi yakalayabildi.
Amaç CHP’yi tasfiye etmek
Sonuç olarak “Yeni CHP”nin arızaları, AKP’nin elinde koz oldu. Ancak bu, iddianamenin esasının yolsuzluk olduğu anlamına gelmiyor. Tıpkı Ergenekon-Balyoz iddianamelerinde olduğu gibi torbada arızalar ve arızalılar hep olur ama bu meselenin esası değildir, tersine meselenin esasını perdemele araçlarıdır, meseleyi maskeleme amaçlıdır.
Ergenekon-Balyoz kumpaslarının temel hedefi TSK’yi budamak ve Ulusalcı akımı zayıflatmak, dahası dönüştürmekti. Bu iddianamenin temel hedefi ise CHP’yi ve Erdoğan’ın rakiplerini tasfiye etmektir, Kemalistleri ve Cumhuriyetçileri etkisizleştirmektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2025
Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesi
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/11/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet Şara ile Beyaz Saray’da yaptığı görüşmeye, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı. Çünkü Trump’ın Şara’yla varmak istediği anlaşmaların sonuçları, hem Suriye’deki Türk varlığı ile SDG’nin konumunu hem de İsrail boyutuyla Ortadoğu’yu ve yeni düzen arayışlarını ilgilendiriyor.
Trump’ın masasındaki konular şunlardı: Suriye’nin İsrail’le normalleşmesi, Şam-SDG entegrasyonunun sağlanması, Şam’ın IŞİD karşıtı koalisyona katılması, Suriye’nin neoliberal düzene entegrasyonu…
Trump’ın bunlar karşılığındaki tavizleri de Şara ve arkadaşlarının terörist listesinden çıkması, Suriye’ye uygulanan Sezar yaptırım yasasının Rusya ve İran’la ticaretin kapsam dışında bırakılarak ve de süre şartıyla kaldırılması.
Fidan’ın programı
Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesine bakacak olursak…
1) İlki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın doğrudan Trump-Şara zirvesinin bir bölüme dahil edilmesiydi. Fidan bu görüşmesini şöyle detaylandırdı: “Şara ve Trump görüşmesi sırasında bir ara bizi toplantıya davet ettiler. Ben de toplantıya katıldım. Özellikle Suriye’nin güneyindeki, kuzeyindeki sorun alanları daha iyi nasıl yönetilebilir? Sezar Yasasıyla ilgili çalışmalar nasıl yapılabilir? Onlara detaylı bakma imkanımız oldu.”
2) Fidan, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’yla ayrıca görüştü.
3) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ikili görüşme yaptı.
4) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile üçlü görüşme yaptı.
5) Fidan, Beyaz Saray’da ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la beşli bir toplantı yaptı. Daha sonra ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de katıldı ve toplantı altılı sürdürüldü.
6) Fidan, Witkoff ve Barrack ile ayrıca üçlü bir toplantı yaptı.
Kritik konu entegrasyon
Peki Fidan’ın görüşmelerinde hangi konular ele alındı, masada neler vardı?
Fidan’ın açıklamasına bakılırsa “özellikle Suriye konusunda büyükelçi Barrack ile ve Filistin, Rusya-Ukrayna ve İran konusunda da Witkoff ile çok detaylı bir görüşme yaptım.” (AA, 11.11.2025)
Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre, ikili görüşmede Rubio Fidan’a “Rus enerjisi alımını durdurma çağrısını” yineledi. (AA, 11.11.2025)
Kuşkusuz Ankara açısından Beyaz Saray’daki bu görüşmelerin en kritik konusu SDG’nin Şam’la entegrasyonuydu. Konu hem entegrasyonun hangi yönde gelişeceği açısından hem de Türkiye’deki açılım süreciyle ilişkisi bakımından kritik önemde. Fidan her ne kadar “Suriye’de problemler dikkatle yönetilmezse ülke giderek parçalanmayla karşı karşıya kalabilir” uyarısı yapsa da, SDG’nin Şam’la entegrasyonu konusu Ankara’dan ziyade Washington’un istediği yöne doğru şekilleniyor.
ABD, teröristi kendine ortak yaptı
Peki Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden ne sonuçlar çıktı?
1) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda Washington ile Şam anlaşmaya vardı. (Bu arada Washington’un YPG/SDG için Şam’la anlaşma yapması, ABD’nin YPG/SDG’yi “kara ordum” diye nitelemesinin doğal devamıdır.) Suriye Dışişleri Bakanlığı anlaşmayı “kurumları birleştirmek ve ulusal güvenliği artırmak için atılan bir adım” diye tarif etti. (Cumhuriyet, 11.11.2025).
2) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “ABD’nin Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşması sağlanmasına verdiği destek” vurgulandı. Ancak Trump’ın istediği İbrahim Anlaşmasının imzalanmasının henüz olgunlaşmadığı anlaşılıyor. Şara, Trump’la görüşmesinden sonra Fox News’e yaptığı açıklamada “İbrahim Anlaşmasının söz konusu olmadığını” belirtti ama devamında şöyle dedi: “İsrail ile şu anda doğrudan müzakereye girmeyeceğiz, belki Başkan Trump bu tür bir müzakere için yardımcı olabilir.” (Sputnik, 11.11.2025).
Şara işaret ettiği türden bir müzakere için Trump’tan yardım isterken, İsrail ile Suriye arasında “güvenlik müzakerelerinin” sürdüğünü ise not edelim.
3) ABD Hazine Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye’ye uygulanan Sezar Yasası, 180 gün süreyle ve Rusya ile İran ticaretleri kapsam dışında bırakılarak askıya alındı. Böylece ABD Şara’dan istediklerini koparabilmek için yaptırım kartını elinde tutmaya devam edecek.
4) Şam yönetimi ve HTŞ, ABD liderliğindeki “IŞİD Karşıtı Küresel Ortaklığın Yürütme Grubu”na katıldı. Böylece HTŞ ile YPG/SDG aynı cephede yan yana getirilmiş oldu.
5) ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a göre Şara’nın Beyaz Saray’a davet edilmesinin en önemli anlamı, Turmp’ın “sorunu (Şara’yı) ortağa dönüştürmesi” oldu. (Sputnik, 11.11.2025).
El Kaide’nin kolu olarak Suriye’de Nusra Cephesini inşa eden, El Kaide lideri Bağdadi’nin Nusra-IŞİD birleşmesi isteğini reddederek HTŞ’yi kuran ve ABD tarafından 2013’te “küresel terörist” ilan edilen Şara’nın (Colani) Barrack’ın ifadesiyle “ortağa dönüşmesi”, ABD için anı zamanda bölgede bir model ilişki anlamına da geliyor!
Bu arada Trump, ziyareti öncesinde BM Güvenlik Konseyi’nden HTŞ lideri Şara’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını istemişti. Konseyin 14 üyesi Şara’ya yaptırımın kaldırılması için olumlu oy kullanırken, sadece Çin çekimser oy kullandı. (Sputnik, 11.11.2025)
6) Şara, Trump’la görüşmesinden önce, Washington’da IMF Başkanı Kristalina Georgieva ile biraraya geldi. Görüşmede “Suriye’nin ekonomik kalkınmasına yönelik olası işbirliği adımlarının değerlendirildiği” açıklandı. ABD açısından amaç, Suriye’nin neoliberal sistemeye entegrasyonu elbette…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Kasım 2025
NATO turancılığı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/11/2025
Ankara ABD’nin son dönemdeki Güney Kafkasya ve Orta Asya hamleleri karşısında neden sessiz? Yoksa Ankara, politikalarını, ABD’nin 1990’lardan beri dayattığı ve inişli çıkışlı uygulanan “Türkiye üzerinden Orta Asya’ya sarkma” stratejisine uyumlu hale getirmede basamak mı yükseltiyor? İnceleyelim:
Trump’ın koridor planı
Erdoğan, Karabağ zaferinin 5. yıldönümü için Bakü’deydi. Azerbaycan 30 yıl boyunca Ermenistan’ın işgali altında olan topraklarını nihayet beş yıl önce kurtarabildi. Bunda önemli etkenlerden biri Rusya’nın tutumuydu. Nitekim Erivan yönetimi, Karabağ kaybı nedeniyle Moskova’yı suçladı; Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden çıkmaktan ABD’yle ilişkileri geliştirmeye kadar pek çok tepki gösterdi.
Peki Rusya neden böyle bir tutum almıştı ya da Erivan’ın ifadesiyle Moskova neden Bakü’ye yeşil ışık yakmıştı? Çünkü Türkiye, Rusya ve İran, Astana Platformu’nda çok stratejik bir işbirliği yürütüyordu.
Ama ne oldu? Esad’ın devrilmesi Astana Platformu’nu fiilen işlevsizleştirdi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadesiyle Suriye’de ABD, İsrail ve Türkiye üçlüsüne alan açıldı. Astana’nın Güney Kafkasya’da açtığı barışa giden yola ABD yandan köprü kurdu: Zengezur Koridoru’nın işletmesi, Beyaz Saray’da yapılan bir anlaşmayla 99 yıllığına ABD’li şirkete verilerek Trump Koridoru’na dönüştürüldü.
Güney Kıbrıs’ı tanıma ve Abraham Anlaşması
Orta Asya ülkeleri Çin ve Rusya’nın yakın müttefiki durumundalar. ABD 90’larda FETÖ gibi örgütlerle bu ülkelere yerleşmeye çalıştı ancak Şanghay İşbirliği Örgütü başta çeşitli platformlar ile Amerikan nüfuzu engellendi. Ancak ABD ve AB Orta Asya’ya yerleşebilmeyi stratejik bir hedef olmayı sürdürüyor.
Bu yılın Orta Asya’ya ilk hamlesini AB yaptı. Ne yazık ki AB-Orta Asya Zirvesi, KKTC’nin aleyhine bir sonuç doğurdu. Bu köşede “12 milyar Avro’ya KKTC’yi sattılar” başlığıyla yazdım: “Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak tanıdı ve büyükelçi atadı. Böylece üç Türk Cumhuriyeti, KKTC’nin varlığını resmen reddetmiş ve Rumların parçası saymış oldu.” (Cumhuriyet, 7.4.2025)
İkinci hamleyi de ABD yaptı. Trump, beş Orta Asya ülkesinin liderleriyle Washington’da C5+1 formatında zirve yaptı. Trump, “Avrasya’nın kalbindeki konumları Orta Asya ülkelerine inanılmaz bir önem ve inanılmaz bir potansiyel kazandırıyor. ABD’nin bu ülkelerle ortaklığını her zamankinden daha güçlü hale getirmeye kararlıyım” dedi ve Orta Asya ülkeleriyle nadir element anlaşmaları başta çeşitli anlaşmalar yaptı.
Bu zirveden çıkan sonuçlardan biri de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasıydı. Trump’ın müjdelediği anlaşma, Trump, Tokayev ve Netanyahu arasındaki üçlü telefon görüşmesinin ardından geldi.
Bahçeli’nin NATO sigortası
Ankara ne Zengezur Koridoru’nun Trump koridoruna dönüşmesine tepki gösterdi, ne Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımasına itiraz etti, ne de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasına…
Peki Ankara ABD’nin bu hamleleri karşısında neden sessiz? AKP-MHP koalisyonu, ABD’nin bu hamlelerini rahatsız edici görmüyor mu? Erdoğan-Bahçeli ikilisi bu hamleleri kendi planlamaları ile uyumlu mu görüyor yoksa?
Bahçeli’nin “TRÇ: Türkiye, Rusya, Çin ittifakı” önerisini detaylandırdığı Türkgün gazetesi söyleşisini burada çözümlemiştim. Bahçeli’nin o söyleşideki şu sözü, sorunun yanıtına işaret ediyor: “Türk Devletleri Teşkilatı TDT kamuoyundaki duyarlılıklara koruyucu diplomasi ile yaklaşmak suretiyle ‘çifte sigorta’ (NATO yükümlülükleri + TRÇ’de uyumlu alanlarda derinleşme) ilkesi gözetilerek…”
Yani Bahçeli’nin amaçlarından biri de Orta Asya ülkelerine “NATO sigortası” götürmek! Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattıyla ABD’yi Asrasya’nın kalbine sokmak ise olsa olsa “NATO Turancılığı” anlamına gelir elbette!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2025
Öcalan’dan Erdoğan’a iki mesaj
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/11/2025
ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara’yı 10 Kasım’da Beyaz Saray’da “ağırlamaya” hazırlanıyor.
Kuşkusuz Beyaz Saray’a kabul edilmek, ağır taleplerin masada olduğu anlamına geliyor. Nitekim aynı gün Washington’da İsrail-Suriye güvenlik görüşmelerinin beşincisi yapılacak. Trump Şara’dan yıl sonuna kadar İsrail’le normalleşmesini istiyor.
ABD, ağır taleplerini kabul ettirebilmek için “yaptırım” kartını kullanıyor. Washington BM Güvenlik Konseyi’nden ziyaret öncesinde HTŞ terör örgütü liderleri durumundaki Suriye Cumhurbaşkanı Şara ve Suriye İçişleri Bakanı Hattab’a uygulanan yaptırımları kaldırmasını istedi. ABD’nin talebi kabul edildi.
Şam’a ABD üssü
İsrail-Suriye normalleşmesi, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı “yeni Ortadoğu düzeni” açısından kritik önemde. ABD’ye göre İsrail’in Suriye’yle normalleşmesi, Türkiye’yle normalleşmesinin de kolaylaştırıcısı olacak çünkü.
Öte yanda İsrail Suriye’de işgalci durumunda. Üstelik sadece daha önce işgal ettiği Golan Tepeleri ie sınırlı değil bu işgal. Beşar Esad’ın devrilmesini fırsat bilen İsrail, Suriye’nin güneyinde yeni yerler işgal etti. Aylar önce ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bu yeni işgal edilen toprakların 400 kilometrekareyi geçtiğini açıklamıştı. Bu topraklarda artık İsrail’in 10 adet askeri üssü de bulunuyor.
İşte ABD Şara’dan, bu işgale rağmen İsrail’le normalleşmesini istiyor. Haliyle bu Şara’yı içeri-dışarı dengesini gözetmeye zorluyor.
Yeni gelişme ise şu: ABD Şam’da Mezze Hava Üssüne askeri birlik konuşlandırarak yeni bir üs kuruyor. Üssün ABD için üç önemli hedefi olacak:
1) Üs, İsrail ile Suriye araasındaki saldırmazlığı denetleyecek.
2) İsrail’in talebiyle askerden arındırılmış Suriye’nin güney bölgesinin kontrolünü sağlayacak.
3) Şam yönetimini sürekli baskı altında tutacak.
Şara’ya SDG sopası
Şara’nın ABD ziyareti öncesinde bazı SDG komutanları uluslararası basına açıklamalar yaptılar. Bu söyleşilerde ana mesajın “Şam’la savaş kapıda” olduğu görülüyor.
Bu mesajlar bir yönüyle Beyaz Saray’da tavize zorlanacak Şara’ya “sopa” anlamına geliyor aslında, CENTCOM kaynaklı “YPG/SDG tehdidiyle Şara’ya şartları kabul ettirme” anlamına geliyor.
Suriye’nin idari yapısı konusunda Ankara ile Washington arasında görüş ayrılığı var. Ankara “üniter Suriye” istiyor ve İdlib’de destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladığı Şara’yı “üniter Suriye”ye zorluyor. Washington ise SDG’nin özerkliğini savunuyor. Bunu “Federasyon olmayan ama federasyona yakın Suriye” talebiyle formüle ediyor.
Bu çelişki, Türkiye’deki açılım sürecini etkileyen bir düğüm durumunda. Çünkü Öcalan Türkiye’deki “toprak/devlet, federasyon, hatta özerklik” taleplerinden vazgeçti ama Suriye’de “özerklik/devlet” istiyor.
‘Şara’yla değil Kobani’yle görüş’
Abdullah Öcalan, yeğeni ve DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan aracılığıyla, kritik dönemeçte olan Suriye konusunda Erdoğan’a, Bahçeli’ye ve Türk devletine iki temel mesaj verdi:
1) Suriye’nin iç işlerine karışma: “Suriye meselesi Suriye ile çözülmelidir. Türkiye devleti de Suriye’nin müstakil bir devlet olmasından kaynaklı olarak daha hassas yaklaşmalıdır. Oranın iç işlerine çok müdahil olmamalıdır.”
2) Şara’yla değil Kobani’yle görüş: “Eğer bir ilişki geliştirilecekse, orada Kürtlerin yetkilileri, siyasetçileri ve öncüleri vardır. Ahmet el-Şara’dan ziyade Mazlum Kobani ile görüşülebilir, İlham Ahmed ile görüşülebilir.” (Cumhuriyet, 7.11.2025)
Öcalan’ın Erdoğan’a bu iki mesajı, son tahlilde şu anlama gelir: PKK’nin Ankara’ya “barış/çözüm” şartı, Suriye’de SDG’nin özerkliğini tanımasıdır.
İktidar cephesinde yaşanan “Komisyon İmralı’ya gitmeli – gitmemeli” tartışmasını bu mesajlarla birlikte ele almak gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2025