Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Barrack ince ince dokuyor

ABD Büyükelçisi Barrack, Bahreyn’in başkenti Manama’da düzenlenen Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü forumunda yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz.” (AA, 1.11.2025)

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattında Türkiye ile İsrail’in işbirliği yapmasını istemesi demek, ABD’nin İran’a karşı Türkiye-İsrail işbirliğini istemesi demektir.

Başından beri iddiam bu: İçerideki açılım da Suriye’deki HTŞ-SDG’li “çözüm” de, İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi inşa etmenin ara aşamalarıdır. 

İran’a karşı ABD-İsrail-Türkiye cephesi 

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, aylardır olgularını inceleyerek yaptığım çözümleme şu: ABD, inşa etmeye çalıştığı İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde, İran’a karşı Türkiye-İsrail merkezli bir cephe inşa etmeye çalışıyor. Bu cephede Azerbaycan’ın, dört ülkedeki Kürt örgütlerinin, Irak ve Suriye’deki bazı Arap aşiretlerinin ve Körfez sermayesinin olmasını istiyor… 

Barrack daha Türkiye’ye gelmeden önce 5 Nisan’da bu köşede “Barrack’ın Türkiye hedefi” başlığı altında incelemiştim. 1 Nisan’da ABD Senatosundaki onay oturumunda sorulara verdiği yanıtların “Türkiye’yi komşularıyla ve Asya’yla düşmanlaştırmayı hedefleyen bir diplomata” işaret ettiğini belirtmiştim. 

Barrack’ın 1 Nisan’daki o mesajlarından şu ikisini anımsatmalıyım: 

– “Suriye’de Beşşar Esad’ın devrilmesiyle hem ABD hem Türkiye hem de İsrail için yeni bir alan açıldı. İran’a yakın bir ismin devreden çıkması ABD, Türkiye ve İsrail için iyi bir gelişme.” 

– “Türkiye, Başkan Trump’ın İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzuna karşı yürüttüğü azami baskı kampanyasının önemli bir ortağı.”

Bu iki mesaj açıkça ABD’nin İran’a karşı Türkiye-İsrail işbirliği istediğine işaret ediyordu. 

Barrack’ın yeni Ortadoğu siyasi haritası

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği dışında Suriye Özel Temsilciliği de yapan ama Güney Kafkasya’dan Irak’a, Lübnan’dan Körfez’e cirit atarak bir nevi Trump’ın Ortadoğu Özel Valisi gibi hareket eden Barrack’ın sonrasında kurduğu şu özel denklem ve hedeflediği şu harita zaten çok şey ifade ediyor: “Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.” (Haber Türk, 30.7.2025)

Barrack bölgede işte bu “siyasi haritayı” dizayn etmeye çalışıyor: 

– Azerbaycan-Ermenistan barışına dahil olup Zengezur Koridorunu 99 yıllığına Trump Koridoruna dönüştürerek, Azerbaycan-İsrail işbirliğini destekleyerek, Suriye’de HTŞ ile YPG/SDG arasında bir anlaşma yapılmasına çalışarak, Suriye-İsrail normalleşmesini sağlayarak… 

– Gazze’nin Filistinlisizleştirilmesi planını adım adım uygulayarak, Körfez sermayesini “Riviera tipi Gazze”ya sponsor yapmaya çalışarak, Türkiye’den Hamas’ı Trump’ın Gazze planına ikna etmesini isteyerek… 

– Irak, Suriye, Lübnan ve Gazze’deki İran etkisini ortadan kaldıracak işbirlikleri hazırlayarak, Lübnan’ı Hizbullah’ı silahsızlandırması için baskılayarak…

Şara ABD’ye çağırıldı

ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninin modeli Suriye. Suriye’de HTŞ ile SDG anlaşmasına dayalı “federasyonumsu” yapı ile ABD hem Kürt planında bir aşama katetmiş olacak, hem Suriye-İsrail normalleşmesi sağlayacak hem de buradaki uzlaşı üzerinden Türkiye-İsrail işbirliği zemini oluşturacak… 

Barrack duyurdu: HTŞ lideri ve geçici Suriye Cumhurbaşkanı Şara 10 Kasım’da Beyaz Saray’a gidecek. Barrack’ın açıklamasına göre ABD’ye çağrılan Şara’dan istenilenler şunlar: 

– Şara, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona katılım anlaşması imzalayacak. (Böylece ABD’nin IŞİD’e karşı “kara ordum” dediği YPG/SDG ile HTŞ aynı cephede birleştirilecek.)

– Şara’nın ziyareti sırasında Suriye-İsrail müzakerelerinin beşincisi Washington’da yapılacak. Barrack’a göre Trump yıl sonuna kadar iki ülke arasında bir güvenlik anlaşması imzalanmasını bekliyor. 

Devlet aklı değil ebelik görevi

Görüleceği üzere ortada bir “devlet aklı” yok, tersine Ankara’nın Amerikan stratejisine eklemlenen iç ve dış politika uygulamaları var. 

ABD, Türkiye’yi Saddam’a karşı Irak stratejisine ve Esad’a karşı Suriye stratejisine eklemleyebildi. Ve böylece ABD, Irak’ta Barzani devletinin ve Suriye’de PYD bölgesinin doğumu için Ankara’ya “ebelik” yaptırabildi. (ABD İran’da da Azeri Türkleri ve Kürtler için ebe peşinde.) 

Nasılsa Türkiye’nin buralarda inşaat yapmaya, enerji ihalesi almaya iştahlı burjuvazisi var. Kimin umurunda ABD ve İsrail’in 50 yıllık planları!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2025

, , ,

2 Yorum

Trump’ın Çin döngüsü

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’e son meydan okumasının ardından, yine geri adım attı. Son olarak 1 Kasım’dan itibaren Çin’e ek vergi kararı alarak ticaret savaşında el yükselten Trump, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in “nadir element kartı”nı göstermesinin ardından geri adım atmak zorunda kaldı. 

Çünkü ABD’li yüksek teknoloji şirketleri Çin’in nadir toprak elementlerine önemli ölçüde bağımlı, tam da bu nedenle Çin’in ABD’ye satışları durdurması, bu küresel şirketleri çok olumsuz etkileyecekti. 

Kısmi anlaşmada uzlaşma

Trump ABD’li şirketlerden gelen baskı üzerine bakanlarının Çinli bakanlarla Malezya’da bir uzlaşı aramasını istedi. 

Kuşkusuz ticaret savaşı, ABD gibi Çin’in de yararına değildi ve Beijing yönetimi uzlaşı arayışını kabul etti. ”Temel bir uzlaşı” bulununca, ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in, Güney Kore’deki APEC toplantısı sırasında görüşmesi ayarlandı. 

Trump’ın olağanüstü önemde gördüğü ve toplantıdan önce “4 saat sürer” tahmini yaptığı görüşme, 1 saat 40 dakikada tamamlandı. Sonuçta kapsamlı bir anlaşma olmasa da kısmi bir anlaşmaya varıldı. Özetle ABD gümrük tarifelerinde indirime gidecek, Çin de ABD’ye nadir element satışını bir yıl daha sürdürecek. 

Xi Trump’a çıkış yolu gösterdi 

Anlaşmaya varabilmenin ABD açısından ne kadar kritik önemde olduğu, Trump’ın görüşmeyi şu puanlamasından da anlaşılıyor: ”Genel olarak 0’dan 10’a, bir ölçeğe tabi tutmak gerekirse görüşme, 10 üzerinden 12 değerindeydi.”

Xi Jinping’in mesajları ise aslında ABD’ye çıkış yolu gösterir nitelikte. Xi, “Çin ve ABD, iki ülkenin ve dünyanın yararına somut ve güzel işler yapmak için birlikte çalışabilir” ve “Ekonomi ve iş ilişkileri, Çin-ABD ilişkileri için bir çıpa ve itici güç olmalı, bir engel ve sürtüşme sebebi değil” diyerek, ABD’nin de yararlanacağı zemini göstermiş oldu. 

Hatta Xi Jinping, “Çin’in kalkınması, ABD’nin ‘Amerika’yı yeniden büyük yapma’ vizyonuyla çelişmiyor” diyerek ABD için bir tehdit oluşturmadıklarını söyledi ve şu sözleriyle de bir nevi teminat verdi: “Çin ABD’ye meydan okuma ve onun yerini alma niyetinde değil. Biz, Çin’in kendi işlerini iyi yürütmesine, kendimizi geliştirerek kalkınma fırsatlarını dünyanın tüm ülkeleriyle paylaşmaya odaklanıyoruz, başarımızın sırrı da bu.” 

Kuyruğu dik tutma çabası

Peki buradan ciddi bir ilerleme çıkacak mı, yoksa yeniden bir düşüş mü yaşanacak? Çünkü Trump’ın Çin’e karşı küresel ticaret savaşını grafiğe dökerseniz, inişli-çıkışlı bir eğri görürsünüz. 

Nitekim Trump 10 üzerinden 12 puan verdiği görüşmenin ardından nükleer kart açtı. Daha yoldayken, Pentagon’a “derhal nükleer teste başla” talimatı verdi. Bunu da şu sözleriyle gerekçelendirmeye çalıştı: “ABD diğer ülkelerden daha fazla nükleer silaha sahip. Rusya ikinci, Çin ise uzak bir üçüncü sırada ancak 5 yıl içinde eşitlenecekler.”

Açık ki geri adım atmak zorunda kalan Trump, silah göstererek kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. 

Çatışma-yumuşama döngüsü

Obama döneminde Çin, ABD’nin esas hedefi ilan edildi. Devamı olarak ilk döneminde Trump Çin’e ticaret savaşı açtı. Biden döneminde bu savaş sürdürüldü. Dahası ABD ve NATO belgelerine “Çin mücadele edilecek baş rakip” olarak kaydedildi. Trump ikinci döneminde ticaret savaşının ivmesini artırdı. 

Ama Trump ikinci döneminde daha bir yılını doldurmamışken,  Çin’le üç kez vites yükseltip düşürdü. Buna Trump döngüsü de diyebiliriz: Meydan oku, geri adım at, çatışmayı seç, yumuşama ara… 

Bu bir strateji ya da taktik değil, bu baş rakibinin yükselişini önleyebilme konusunda manevra alanı gittikçe daralan ABD’nin çaresizliğidir aslında… 

Hatta bu durum ABD’nin “yeni-Monroe doktrini” tartışmalarını da yükseltmiş durumda. Bunu da ayrıca tartışalım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2025

, , ,

Yorum bırakın

İngilizcilik meselesi

Çok bilinen bir Çin bedduasıdır: Tuhaf zamanlarda yaşayasın.

İktidarın muhaliflerini İngiliz casusluğu ile suçladığı, İngiliz casuslarının başının İstanbul’da casus platformu tanıtarak muhbirlere çağrı yaptığı, iktidarın İngiltere’yle savaş uçağı anlaşması imzaladığı, muhaliflerin ise İngiliz iktidar partisinden dayanışma beklediği şu günler, hakikaten de tuhaf zamanlar değil mi?

Ve tüm bunlar tam da İngilizlerin iki yıl ömür biçtiği Cumhuriyetimizin 102. yıldönümünde yaşanıyor. Üstelik 102 yıldır Mustafa Kemal, Cumhuriyet ve devrim karşıtlarınca “İngilizci” diye suçlanıyor. Çünkü 102 yıldır bu ülkede İngilizciler ile İngiliz karşıtları çarpışıyor ve 102 yıldır İngilizciler, İngiliz karşıtlarını İngilizci diye suçlayarak İngilizcilik yapıyor.

Rusya, İran ve Çin’e mesaj

İngiliz İşçi Partisi lideri ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer Türkiye’deydi. Starmer ve Erdoğan, Eurofighter savaş uçağı satışı anlaşması imzaladı. 

CHP ise bir süredir İngiliz İşçi Partisi’ne kızgın. Özgür Özel, Avrupa Sosyalist Partisi zemininde dayanışma göstermemesi nedeniyle İngiliz İşçi Partisini eleştiriyor. CHP, İngiliz İşçi Partisinden ve diğer Avrupalı sosyal demokrat partilerden, kendilerine uygulanan hukuksuzluk karşısında dayanışma bekliyor. 

Buraya döneceğiz ama önce imzalanan anlaşmanın siyasi mesajına bakalım. Evet, Türkiye ile İngiltere’nin imzaladığı Eurofighter savaş uçağı alımı anlaşması kime ya da kimlere mesaj anlamına geliyor? Yeni Şafak yazarı Nedret Ersanel, dün köşesinde bu anlamlı soruya yanıt için bir çözümleme yaptı ve anlaşmanın mesajının sırasıyla Rusya, İran ve Çin’e olduğunu belirtti, bence de doğrudur (Yeni Şafak, 29.10.2025).

İngiliz casusbaşının iktidar onaylı faaliyeti

Anlaşmanın, Erdoğan’ın baş rakibi İmamoğlu’nun İngiliz casusu ilan edilmeye çalışıldığı şu günlerde imzalanması, başta da belirttik, her haliyle tuhaf. Ama meseleyi daha tuhaf yapan kısmı şu:

İmamoğlu’nu İngiliz casusu ilan edebilmek için, İmamoğlu’nun seçim kampanyası direktörü Necati Özkan’a yanaşan Hüseyin Gün üzerinden ilerlemeye çalışıyorlar. Gün’ün rehberindeki bazı isimler, Gün’ün ajanlığının delili sayılıyor. Örneğin David John Charters, Gün’ün telefon rehberinde “MI6 Başkanı Richard Moore’un arkadaşı” diye kayıtlı. 

Ama işte o Moore, 1 Ekim’de emekli olmadan ve İmamoğlu’na casusluk operasyonundan 1 ay önce, 19 Eylül’de, İstanbul’da bir casusluk platformu tanıttı. Rusya’dan Çin’e, dünyanın her yerinden insanların bu “Sessiz Kurye” isimli platform üzerinden İngiltere’ye muhbirlik, ajanlık yapabileceğini duyurdu!

CHP’nin nafile beklentisi

CHP’nin “sosyal demokrat” partilerden maruz kaldıkları hukuksuzluk ve baskı karşısında dayanışma beklemesi meselesine gelirsek… Bu nafile bir beklentidir. Zira “sosyal demokrat” partiler, ülkelerinin egemen sınıflarının çıkarına bakar. I. Dünya Savaşı’nda da öyle yaptılar ve emperyalist paylaşım savaşına kendi egemen sınıfının çıkarı için destek verdiler. Sonraki savaşlarda da çoğunlukla halklar lehine değil, egemen sınıflar lehine pozisyon aldılar.

Avrupalı sosyal demokrat partiler bugün de böyledir. Egemen sınıfın çıkarını gözeterek politika yaparlar, başka ülkelerin sosyal demokratlarıyla dayanışmak, ancak egemen sınıfın çıkarları dahilindeyse olur. Hatta Avrupalı sosyal demokratların çoğunluğu, Avrupalı egemen sınıfların çıkarları gereği Erdoğan’a destek veriyor bugün.

Zaten sorun da buradadır: Sosyal demokrasi, halkçılığı, devrimciliği ve sosyalizmi frenleme barikatı işlevine sahiptir, misyonu budur.

Cumhuriyetçi, halkçı, devrimci CHP’nin sonradan sosyal demokrat olması ve antiemepryalist savaş verdiği ülkeleri yöneten sosyal demokrat partilerden bugün dayanışma beklemesi, iki kere tuhaftır. 

Üzerinde düşünülmesi için şu kadarını sorarak bırakalım: Atatürk bilmiyor muydu sosyal demokrasiyi? Neden Sosyal Demokrat Parti demedi de Cumhuriyet Halk Partisi dedi? Neden Altı Ok dedi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD Uygur meselesini neden kışkırtıyor?

Uygurların özerk bölgesi var: Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi.

Uygur dili, Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesindeki iki resmi dilden biridir. Bölgede yol tabelalarından dükkan tabelalarına kadar her yerde iki dil görürsünüz. Özerk bölge içi uçuşlarda, Çince ve İngilizce dışında Uygurca anons da yapılıyor örneğin. Bölgede Uygurca yayın yapan bir çok gazete ve TV var. Hepsi bir yana, Çin’in ulusal parasında, sağ üst köşede, paranın sayısal göstergesinin altındaki paranın değerinin yazılı olduğu bölümde, Çince dışında Uygurca da var. 

Uygurlar ibadetlerini özgürce yapıyor: Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesinde camiler var, üstelik çok bakımlı ve estetikler. Günde beş vakit namaz kılınıyor. İslam Enstitüsünde bu camilerde görev alacak gençler eğitiliyor. Eğitimlerini Uygurca, Çince ve Arapça üç dilde yapıyorlar. 

Özetle Uygurlar, modern çağda, bir ülkede etnik bir grubun sahip olacağı hakların azamisine sahipler.

Peki buna rağmen Türkiye’de ve bazı özel Uygurların mesken edindiği ABD’de neden “Uygur meselesi” var? Daha doğrusu ABD neden Uygur meselesini kışkırtıyor?

ABD’nin Çin’i istikrarsızlaştırma amacı

1) SSCB’nin dağılmasından sonra emperyalist ABD’nin neoliberal yeni dünya düzeni için planladığı yol haritası, ulusal devletlerin etnik ve mezhepsel temelde bölünmesiydi. Bunu geride kalan 35 yılda Yugoslavya’da, Irak’ta, Suriye’de hayata geçirdiler. Bu ülkelere demokrasi, özgürlük, insan hakları maskesiyle saldırıp, etnik ve mezhepsel temelde böldüler, federasyonlaştırdılar.

ABD bu hedefini Türkiye’de, İran’da, Rusya’da, Çin’de de gerçekleştirmek istoyor. Kuşkusuz Türkiye Suriye değil, İran Irak değil, Rusya ve Çin Yugoslavya değil. ABD’nin bu ülkeleri bölebilmesi, parçalayabilmesi mümkün değil. Ama aynı yöntemi uygulayarak bu ülkeleri zayıflatmaya, istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. 

Dolayısıyla ABD açısından Türkiye’de Kürt meselesi neyse, Rusya’da Çeçen meselesi odur, Çin’de Uygur meselesi odur… 

ABD açısından etnik grubun çıkarı değil, kendi emperyalist çıkarı esastır. Öyle olduğu için de Uygur Türklerinin Çin’den ayrı yaşamasını ister ama zaten ayrı yaşamakta olan Kıbrıs Türklerini ise Rumlarla birlikte yaşamaya zorlar. ABD’nin Çin’deki Türkler için ayrılıkçı ama Kıbrıs’taki Türkler için birlikçi olması, çıkarlarının gereğidir.

Öncelikle ABD Uygur meselesini, Çin’i zayıflatyama ve istikrarsızlaştırmaya çalışmak için kışkırtıyor.

ABD’nin Kuşak ve Yol’u düğümleme amacı

2) Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi, Çin’in batı kapısı, Orta Asya’yla komşuluk bölgesi ve Kuşak ve Yol’un kritik bir merkezidir. ABD burayı karıştırarak, Kuşak ve Yol’u kesmeye, düğümlemeye çalışıyor. 

3) Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi, Çin-Pakistan ekonomik koridoru ve Gwadar-Kaşgar boru hattı açısından kritik önemde. Körfez’den petrol yükleyen Çin tankerleri, ABD’nin denetimindeki Malaka Boğazı’nı kullanmadan, Körfez’e komşu Pakistan’ın Gwadar Limanı’na yük boşaltıyor. Petrol buradan boru hattıyla Kaşgar’a, yani Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesinin kalbine akıyor. İşte ABD bu enerji hattını satobe etmek istiyor.

4) Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesi, değerli maden ve nadir element zengini bir bölgedir. ABD, Çin’le teknoloji rekabetinde, Çin’in elini zayıflatmak istiyor.

ABD’nin Türkiye-Çin ilişkilerini sabote etme amacı

5) ABD Uygur Türklerini kışkırtarak, Orta Asya’daki diğer Türk devletleri ile Çin’in arasını açmak istemektedir. Çünkü bu Türk devletleri, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Çin’in ortağıdırlar. 

6) ABD Uygur Türklerini kışkırtarak ve Türkiye’deki Gladyo’ya bağlı yapılar üzerinden Uygurculuk yaptırarak, Türkiye ile Çin’in gelişmekte olan ilişkilerini sabote etmeye çalışmaktadır. 

ABD’nin, SSCB dağıldıktan sonra uygulamaya soktuğu Türkiye üzerinden Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanma stratejisi, önemli oranda önlenebildiyse de inişli çıkışlı sürmektedir. ABD’nin Fethullah Gülen örgütüyle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yapmaya çalıştığı faaliyetler, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün terörle mücadele işbirliğinin de katkısıyla önlendi ama ABD başka araçlarla hamle yapmaya çalışıyor. İşte Güney Kafkasya’daki Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru olarak 99 yıllığına işletmek istemesi o hamlelerden biridir. İşte Trump’ın Bagram Üssü’nü Çin’e karşı kullanmak için Afganistan’dan istemesi o hamlelerden biridir.

Öte yandan Pakistan’da zaman zaman ortaya çıkan terör eylemleri, bazı terör terör örgütlerinin İran ile Pakistan’ı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan eylemleri, Afganistan ile Pakistan arasındaki sıcak gerilim, tüm bunlar bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan eylemlerdir.

ABD’nin Uygur kartını elinden almak 

Uygur meselesi, ABD’nin elinde Türkiye ile Çin’in ilişkilerini sabote etmeyi hedefleyen bir karttır. O nedenle Ankara ve Beijing o kartı ABD’nin elinden alarak, tersine Uygur meselesini Türkiye ile Çin’in işbirliğini geliştirebilmenin konusu yapmalıdır. 

Türkiye-Çin ilişkilerinin geliştirilmesi Uygurların, Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesinin gelişmesi de Türkiye-Çin işbirliğinin büyümesinin kaldıracı yapılabilir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
28 Ekim 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Casusluk

Hüseyin Gün, MI6 mensubu David John Charters’ı telefon rehberine şu şekilde kaydetmiş: “Eski MI6 Başkanı Richard Moore’un arkadaşı.” (Sabah, 25.10.2025) 

Peki kim bu MI6 Başkanı Richard Moore? 2014-2018 yılları arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisiydi. 2020 yılında ise ünlü İngiliz dış istihbarat örgütü MI6’nın başına getirildi.

Bu Moore, geçen ay hem de küresel bir casusluk faaliyeti tanıtımı için İstanbul’daydı.

MI6’nın İstanbul toplantısı

Moore, 1 Ekim 2025’te görevini devretmeden hemen önce, 19 Eylül’de yapacağı son kamuya açık konuşma için İstanbul’u seçti. Moore seçim tercihini “Türkiye ikinci vatanım” diye açıkladı (BBC, 19.9.2025)

Moore, selefi Blaise Metreweli‘nin de bulunduğu İstanbul’daki bu son toplantısında, bir casusluk platformunu tanıttı. “Sessiz Kurye” isimli bu platform, “Rusya başta olmak üzere dünyanın diğer ülkelerinden casuslarla iletişime geçmek ve gizli bilgileri almak için geliştirilen bir platform” olarak tarif edildi. 

İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Moore’un İstanbul’da tanıttığı “Sessiz Kurye”yi, “Rusya’da ve dünyanın dört bir yanında İngiltere için yeni casuslar toplayabilecek” diye övdü.

Benzer bir platformu 2023 yılında CIA devreye koymuştu. Ancak Çin Devlet Güvenlik Bakanlığı, CIA’nın Çin’deki ajanlarının “dark web bağlantılarını” deşifre etmiş ve CIA’nın platformu ağır kayıp vermişti. 

Moore, İstanbul’da tanıttığı MI6 modeli “muhbir hattı” ile bir nevi dünyanın bir çok ülkesindeki muhbirlere, “devam ediyoruz” mesajı vermiş oldu. 

O ajan iki bakanlıktan ihale almış

Peki Hüseyin Gün o muhbirlerden birisi mi? Başsavcılık soruşturmasında Gün’ün hem İngiltere ama hem de ABD ve İsrail istihbaratlarına çalıştığı iddia ediliyor. 

Soruşturma bir yana… 

O dünyada nasıl hesap soruluyor bilmiyorum ama Hakan Fidan ve İbrahim Kalın, kendileri için İstanbul’daki o toplantıda “samimi dostlarım” diyen MI6 Başkanı Richard Moore’dan, yakın arkadaşı olan David John Charters’ın Türk vatandaşı Hüseyin Gün’ü ajan olarak kullanmasına tepki gösterecektir herhalde!

Ama Fidan ve Kalın’ın hesap sorması gereken asıl adres Türkiye’deki ilgili kurumlar. Neden mi?

Hüseyin Gün’ün rehberinde kayıtlı ve Başsavcılık soruşturmasına göre casusluk suçlamasının baş aktörü durumundaki Cristopher Paul McGrath, meğer AKP’nin yönettiği bakanlıklardan “siber güvenlik ihaleleri” almış! (Bahadır Özgür, Halktv.com.tr, 26.10.2025) 

Suçlamadaki ABD’li uzman ayrıntısı

Bir ilginç duruma dikkat çekmeliyim: 

Yeni Şafak’ın dünkü 1. sayfa haberine göre casuslukla suçlanan Hüseyin Gün, Necati Özkan’a istihbarat vermiş. Neymiş o istihbarat? Habere göre “AKP seçimde bir ABD’li uzmanla anlaştı” demiş, “Bu ABD’linin kim olduğunu ve bağlantılarını biliyoruz” demiş.

Nasıl yani? AKP’yle anlaşan ABD’li uzman hakkında bilgi vermek nasıl ve kim açısından casusluk sayılıyor ki?

Gün’ün Emniyet ifadesi

Hüseyin Gün üzerinden Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’ın “casus” ilan edilmeye çalışıldığı soruşturmada, dün savcılık ifadeleri alındı. (Yazımı gazeteye teslim ettiğimde ifade verme süreci tamamlanmamıştı.)

Ama ilginç olan durum şuydu. İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ’ın daha savcılık ifadeleri bile alınmadan, Hüseyin Gün’ün ”itirafçı” olduğu açıklandı. (Sabah, 26.10.2025) Peki “Casusluk soruşturmasının” merkezindeki Gün’ün bu hızla itirafçı olması normal mi? 

Etkin pişmanlıktan faydalanan Gün’e Emniyet’te Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’la ilişkisini soruyorlar. İkisiyle de manevi annesi aracılığıyla tanıştığını söylüyor.

Özkan’a, 2019 seçimi öncesinde teknik-analiz desteği sunmayı teklif etmiş. Bir kaç rapor hazırlamış, vermiş, o kadar. Arada mesajlaşmalar… 

Yanardağ’a ise daha doğrusu Tele1’e ise manevi annesi dolayısıyla bir kaç kez bağışta bulunmuş. Bir kaç kez 2-3 bin avro civarında bağış. (Yanardağ ise Hüseyin Gün’ü Hüseyin Gün Alaçam olarak tanıdığını, çünkü Seher Alaçam’ın üvey değil, gerçek oğlu olduğunu sandığını, bağışın da Gün’den değil, Seher Alaçam’dan geldiğini belirtti.)  Onun dışında bir kaç kez gündemle ilgili, bir kez de Kılıçdaroğlu’nun Tele1’e konuk olduğu program vesilesiyle, Kılıçdaroğlu’nun yanıtlarına kızarak, Yanardağ’a Whatsapp’tan serzenişli mesajlar atmış.

Tutanaktan suçsuzluk çıkar

Gün’ün rehberindeki çeşitli isimlere dair verdiği yanıtların da Özkan’la ve Yanardağ’la, dolayısıyla İmamoğlu’yla bir ilgisi yok. O istihbaratçılarla ilişkisi üzerinden Özkan, Yanardağ ve İmamoğlu’na “casusluk faaliyeti” bağı kurmak, tavuktan süt sağmak kadar olanaksız.

Çoğu tablo, fotoğraf, tv programı tapesi, konum vb. belgesi olan 262 sayfalık bu Emniyet tutanağından Yanardağ, Özkan ve İmamoğlu’nun suçsuzluğundan başka bir şey çıkmaz. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ekim 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Trump ve Erdoğan’ın 2028 amacı

ABD Başkanı Donald Trump’ın akıl hocalarından Steve Bannon Economist dergisine açıkladı: “Trump (anayasaya aykırı da olsa) 2028’de başkan olacak. Üçüncü dönem başkanlık yapacak. İnsanlar buna alışmalı çünkü ABD’nin onun başkanlığına ihtiyacı var. Başladığımız işi bitirmeliyiz.”

Ne kadar tanıdık durum ve sözler. Benzerini “Küçük Amerika”da da yaşıyoruz. Burada da “Türkiye’nin bir dönem daha Erdoğan’ın başkanlığına ihtiyacı olduğu” iddia edilerek, anayasayı atlayacak bir yol ya da yeni anayasa aranıyor.

Cumhurbaşkanlığı savaşı

30 yıllık diploma, yolsuzluk iddiası, terörle iltisak suçlaması, arada sayısız hakaret davası ve son olarak da dün sabah açılan casusluk soruşturması…

Tüm bunlar, Erdoğan’ın kendisini üç kez yenen rakibini tasfiye operasyonudur. Bu davaların arasında hukuk aramak ve bulmak olası değil, zira hepsi siyasidir ve “bir dönem daha cumhurbaşkanlığı” içindir. 

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri hep sert olmuştur ama ilk kez bu çapta sertlik yaşanmaktadır. Esir ve rehin alınan CHP’lilerin sayılarına bakılırsa, bu kez “savaş” yaşanmaktadır.

İktidarın uzlaşı mesajı

Son operasyon, yani Ekrem İmamoğlu ve 2019’deki seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan’ın casuslukla suçlandığı operasyon, CHP kurultayı davasında karar açıklanacağı günün sabahı yapıldı. Elbette tesadüf değil. 

Demoklesin kılıcı gibi CHP genel merkezinin üzerinde sallanan bu davanın sonucu, kayyım testi yapılan İstanbul il kurultayı sonrasında merakla bekleniyordu. Çünkü iktidar o testte istediğini tam olarak alamamıştı; CHP İstanbul örgütünü bölememiş, dahası kayyım ve ekibi yalnızlaşmıştı. Ankara’da benzer görevi bekleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Gürsel Tekin’in düştüğü duruma düşmekten çok çekindiği konuşuluyordu kulislerde.

Ve onca ertelemeden ve kurultay savaşlarından sonra CHP’nin kurultay davası, olması gerektiği gibi düştü dün. Ama sabahında İmamoğlu’na casusluk soruşturması açılmıştı. Casusluk ki İBB’ye kayyım olasılığı oluşsun!

Tesadüf olmadığını yineleyerek ikisinin toplamının iktidardan Özgür Özel’e şöyle bir mesaj anlamına geldiğini belirteyim: “Diploma, terör, yolsuzluk, üstüne casusluk soruşturması açtık, dosyaların içinin boş olmasının bir önemi yok, Ekrem İmamoğlu’nu unut, aday yaptırmayacağız. Mansur Yavaş’a konser soruşturmasıyla mesajı verdik, ısrar ederse ona da operasyonlar yapacağız. Ey Özgür Özel, bak dava düştü, partini sana bırakıyoruz, İmamoğlu’nu da Yavaş’ı da bırak, sen onlarsız yürü.”

Uzlaşı aramak, iktidar cephesinde işlerin iyi gitmediğine işaret eder aslında. Çünkü geri adım atanın kaybedeceği bir mücadele bu…

2019 seçim sonucuyla mücadele operasyonu

Gelelim casusluk soruşturmasına. Gazeteci Merdan Yanardağ da bu soruşturmaya dahil edildi. Türkiye’deki sert siyasi mücadelenin her aşamasının Yanardağ’a dokunmaması olası değil, zira Tele1’in haberciliği etkili.

Bu soruşturmada da özetle İmamoğlu-Özkan-Yanardağ’ın “2019 yerel seçimlerinde yabancı istihbarat servisleri ile iştirak halinde seçimlerin manipüle edilmesi noktasında faaliyette bulunduğu” iddia ediliyor. Dayanak da üçlünün irtibatlı olduğu iddia edilen Hüseyin Gün. Bu şahsın ABD, İngiltere, İsrail dahil bir çok yere ajanlık yaptığını iddia ediyor Başsavcılık. Yanardağ, avukatına yaptığı ilk açıklamada bu şahsı tanımadığını söyledi. 

Suriyeli muhaliflere destek suçlaması

Daha ilginci de şu: Başsavcılık şöyle diyor: “Hüseyin Gün’e ait olduğu değerlendirilen belgeler içerisinde (…) Suriye ülkesinde meydana gelen savaş ile alakalı muhalif grupların siyasi ve maddi olarak desteklenmeleri gerektiği yönünde içeriklerin (…)”

Satırları okuyunca, önce yanlış mı anladım diye, tekrar okudum. Başsavcılık, Suriye’deki muhalif gruplara siyasi ve maddi desteği, açık açık suç ve ajanlık faaliyeti kapsamında değerlendiriyor! İyi de bu durum Esad’ı destekleyen Merdan Yanardağ’ın lehine ve muhalifleri destekleyen iktidarın aleyhine değil mi?

Dedim ya diplomadan yolsuzluğa, terörden casusluğa, bu davaların içinde boşuna hukuk aramayın, mantık aramayın…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Avrupa’ya jandarmalıkta AKP-CHP rekabeti

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, KKTC seçiminden hemen önce Yunanistan’a ilginç mesajlar verdi. Fidan, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) programına girmek istemesinin Atina tarafından engellendiğini belirterek, bu konuda Türkiye’nin 1980’de Yunanistan için gösterdiği olgunluğu Atina’dan beklediklerini açıkladı. Yunanistan 1974’te NATO’nun askeri kanadından çıkmış ve ancak 1980’de Türkiye’nin onayıyla dönebilmişti. Fidan’a göre Atina da SAFE için aynısını yapmalıydı. (AA, 18.10.2025)

Haliyle bu Atina’yla sorun olan konularda bir pazarlık masası kurulması anlamına geliyor. Dolayısıyla Bahçeli’nin KKTC seçim sonucu konusunda gösterdiği endişenin asıl adresi Tufan Erhürman değil, doğrudan Erdoğan hükümetidir.

AKP’den Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi

İktidar bir süredir SAFE programına girmeyi ve Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine dahil olmasını savunuyor. Erdoğan bunu “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” diyerek formüle etti. Hatta Erdoğan konuyu daha da ileriye taşıyarak, “AB’yi kurtarma” misyonu bile açıkladı: “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Bu, pratikte “yerli ve milli” iktidarın, Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi anlamına geliyor. 

AKP’den önce AB üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne girerek ekonomide taviz veren Ankara, AKP döneminde de AB’ye üye olmadan Avrupa’nın güvenliğinden sorumlu olmaya adaylığını ilan etmiş oldu.

CHP’nin ABD ve AB’ye mesajları

Peki ana muhalefet partisinin bu konudaki tutumu ne?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Amsterdam’daki Avrupa Sosyalist Partisi toplantısında tutumlarını ilan etti: “Biz Avrupa’nın güvenlik kaygılarını anlıyoruz ve NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun bu noktada SAFE programında en önemli katkıları vermesi gerektiğini yürekten savunuyoruz. Nüans şu: Lütfen, Türkiye’nin güçlü ordusunun Avrupa’nın bir parçası olarak da sizinle birlikte olmasını sağlayın. Ama bunu sadece Erdoğan’dan bir al-ver pazarlığıyla, Erdoğan’ın ordusunu alıp Türkiye’deki antidemokratik uygulamaları görmemek, duymamak gibi bir şeyi asla yapmayın. Tek isteğimiz, bütün irademiz bundan ibarettir.” (Cumhuriyet, 18.10.2025)

Bu açıkça, CHP’nin AB’ye “biz daha Avrupacıyız” mesajıdır ve vahimdir. Özel’in bu “Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi”, ABD’ye verdiği şu mesajın da tamamlayanıdır: “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel.” (Cumhuriyet, 24.3.2025)

Halkçılık Atlantik’te boğuldu

İktidar ana muhalefeti “yerli ve milli” olmamakla, Türkiye’yi Batı’ya şikayet etmekle suçluyor. Muhalefet sözcüleri ise kimi zaman Erdoğan’ın “BOP eşbaşkanlığını” anımsatarak, kimi zaman iktidarın Batı’ya verdiği tavizleri listeleyerek, suçlamalara yanıt veriyor. Ama gerçekte Batıcılıkta, Atlantikçilikte, NATO’culukta, Avrupacılıkta AKP ile CHP birbiriyle rekabet etmektedir. 

Hatta ana muhalefet partisi, yukarıdaki açıklamalarında da görüldüğü üzere bunu “biz daha Batıcıyız” seviyesine kadar çıkarabiliyor ne yazık ki. Dahası ana muhalefetin sözcüleri antidemokratik uygulamaların ve otoriterleşmenin kaynağını da “AKP’nin Batı’dan uzaklaşması” diye yorumluyor.

Vahim. Çünkü Türkiye’nin halkçılığı, demokrasisi gerçekte Atlantik denizinde boğulmuş durumda. Erdoğan iktidarı tersine iyi Atlantikçilik yaptığı için otoriterleşti. 

CHP’liler en azından Batı’daki demokrasinin Rusya karşıtlığı ve İsrail yandaşlığı zemininde nasıl gerilediğini incelemeliler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2025

, , , , , ,

1 Yorum

ABD’nin üç boyutlu Kıbrıs planı

KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi, ABD’nin Kıbrıs konusunu Avrupa ile yeniden ısıtmak istediği bir sürece denk geldi. Zira Kıbrıs adası, ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurma hedefi açısından kritik önemde. 

ABD için Kıbrıs adası “Büyük Ortadoğu” açısından güvenlik, “küresel güç mücadelesi” açısından ekonomi ve Doğu Akdeniz açısından enerji meselesidir. 

Washington bu üç temel nedenle Kıbrıs üzerinde yeni bir planlama yürütmeye çalışmaktadır.

1. Kıbrıs’ın güvenlik boyutu

İsrail’in Gazze soykırımı sürecinde Kıbrıs, ABD-İsrail güvenlik politikaları bakımından kritik öneme sahip oldu. 

ABD ve İngiltere, Kıbrıs üslerinden kalkan uçaklarla İsrail’in “bölgesel” savaşına destek verdiler. Kıbrıs hem İsrail’e lojistik destek merkezi oldu, hem ABD’nin silah sevkiyatında rol aldı, hem de İsrail’in hava saldırılarına istihbarattan yakıt ikmaline kadar katkı verdi.

Öte yandan Kıbrıs’taki üsler hem İran’ın yanıt hakkında İsrail’in savunmasına destek vermiş oldu hem de İsrail uçakları için “güvenli geri çekilme” adresi oldu. Bu durum Kıbrıs limanları için de geçerli elbette.

2. Kıbrıs’ın ekonomi boyutu

ABD, Çin’le yürüttüğü küresel güç mücadelesinde, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’u kesebilmeyi kritik önemde görüyor. Bu amaçla Hindistan – Ortadoğu – Avrupa Koridoru (IMEC) tasarlamıştı. 

Bu koridoru Hindistan ve Güney Asya ile Avrupa arasındaki temel ticaret koridoru yapmak isteyen ABD, aynı zamanda bu koridor ile Ortadoğu’da “siyasi bir inşa” hedefliyor. Koridorun Ortadoğu bölümünü oluşturan Körfez – İsrail/Gazze – Kıbrıs hattı, İsrail’in Körfez’le ve Arap dünyasının önemli bir kısmıyla normalleşmesi ve Kıbrıs yolu üzerinden ticaret merkezi haline gelmesi demek.

IMEC, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı ile rafa kalkmıştı. ABD Başkanı Donald Trump şimdi bunu ”Gazze ’barış’ planı” ile raftan indirmeye ve hayata geçirmeye çalışıyor. Trump’ın Gazze’yi Riviera yapma amacından biri de bu.

3. Kıbrıs’ın enerji boyutu

Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’deki enerji-politik mücadelenin merkezinde yer alıyor. 

ABD’nin Türkiye’yi dışlayarak yürüttüğü bu mücadele ve Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs ve Girit adaları üzerinden Avrupa’ya boru hatlarıyla ulaştırılması projesi, maliyeti ve gazın kapasitesi nedeniyle ekonomik olmadığı için hayata geçemedi. 

Hatta bu durum, Aksa Tufanı’ndan hemen önce, İsrail’in Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek istemesinin nedenlerinin başında geliyordu. Zira Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya en ucuz şekilde ulaştırmanın adresi Türkiye’ydi. 

Bu durum haliyle KKTC ve Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceğini de etkileyecekti. 

Ankara’nın Atina’ya mesajı 

Washington’un bu siyasal planlamaları, Kıbrıs için yeniden harekete geçileceğine işaret ediyor. Diğer yandan Türkiye’nin Avrupa güvenlik sisteminde yer almak istemesi ama Yunanistan’ın bunu engellemesi, Ankara’nın Atina’ya bu konunun çözümü için görüşme teklif etmesi, Kıbrıs sorununu ısıtacaktır.

İşte KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi bu nedenlerle önemliydi. Biraz da bunun etkisiyle, AKP-MHP destekli Cumhurbaşkanı Ersin Tatar seçimi “ya iki devletli çözüm ya federasyon” referandumuna çevirmek istemişti ama bu ters tepti. Nitekim Cumhurbaşkanlığı seçilen Tufan Erhürman, ilk açıklamasında Ankara’yla eşgüdüm halinde olacağını önemle belirtti.

Ankara ise yeni dönemin işaretini geçen hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın şu mesajıyla verdi: “Cumhurbaşkanı’mız her seçilen Yunanistan başbakanına şans veriyor. Vermediği hiçbir insan yok. Bakın Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Kıbrıs sorunlarını çözecek siyasi meşruiyeti olan tek insan Cumhurbaşkanı’mızdır. Siyasi gerçekçi analizle söylüyorum. Bunu Yunanlılar da biliyor, Kıbrıslılar da biliyor, herkes biliyor.” 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Ekim 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Garantörlük

Erdoğan’ın Şarm El-Şeyh’te Trump Bildirisine imza atmasının ardından, iktidara yakın medyada, Türkiye’nin Gazze’nin garantörü olduğu dile getirilmişti. 

Gerçi “Trump’ın Kalıcı Barış ve Refah Bildirisi” ismini taşıyan bildiri, imzacı dört ülkeyi “gevence veren” diye niteliyordu ama bu elbette garantörlük anlamına gelmiyordu. Ama iktidara yakın kaynaklar, ya iktidarın rolünü abartma kaygısından ya da iktidarın gerçekten de bir garantörlük hevesi ve hesabı olduğu verisinden hareketle, “Türkiye garantör” propagandası yaptılar bir kaç gün.

Ancak… 

İktidarın “arabulucu” rolü

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ülke TV’de yaptığı kapsamlı dış politika değerlendirmelerinde, bu garantörlük meselesine de değindi. 

Fidan, açık bir şekilde, “garantör” olmadıklarını belirtti: “Garantörlükle ilgili netleştirmeler yapmam gerekiyor kamuoyunun bilgisi için. Bizim şu ana kadar oynadığımız rol, arabulucu rolü.” (AA, 19.10.2025)

Peki arabuluculuk rolünü nasıl oynadılar? İsrail ile Hamas arasında bir arabuluculuk yapmadıkları ortada. O zaman? 

ABD’nin talepleri ile Hamas arasında arabuluculuk yaptılar. Birincisi Hamas’ı Trump’ın Gazze Planına ikna etme rolünü yerine gitirdiler, ikincisi de Hamas’ın silahsızlandırılması rolünü yerine getirmeye çalışacaklar. Bunu Trump’ın açıklamalarından biliyoruz. 

Garantici garantörlük

“Oynadığımız rol garantörlük değil, arabuluculuk” demeleri, garantör olmak istemediklerinden değil elbette. 

Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan bu konuda şöyle dedi Ülke TV’de: “İki devletli çözüm hayata geçerse, biz burada fiili garantör olma sorumluluğunu almaya hazırız.” (AA, 19.10.2025)

Gerçi Fidan “Çünkü bu çok önemli bir şey. Bunun altına her devlet giremez” diyor ama iki devletli çözüm hayata geçtikten sonraki garantörlüğün, biraz “garantici” bir yaklaşım olduğu söylenebilir sanki… 

İsrail ateşkesi ihlal etti bile

Peki bir kaç gündür süren “Erdoğan Gazze Sözleşmesini imzaladı, Türkiye Gazze’de garantör” propagandasını neden kesmek istedi Fidan? 

Çünkü İsrail’in “Gazze Sözleşmesini” her an ihlal edebileceği ortada. Çünkü bildirinin sahibi olan ABD’nin de “ileri karakolu” İsrail için kendi bildirisini görmezden gelebileceği ortada. 

Nitekim İsrail dün Gazze’ye havadan ve karadan topçu saldırıları düzenledi. Siyonist rejim, saldırısını Hamas’ın ateşkesi ihlal ettiği iddiasına dayandırdı. Nasıl ihlal etmiş Hamas? “İsrail hükümetine göre Hamas kafatasları hâlâ teslim edilmeyen rehineler ve ölü bedenler konusunda gecikti.” (Serbestiyet, 19.10.2025)

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanlığı da İsrail’e gerekçe üretme peşinde: ABD Dışişleri Bakanlığı, elindeki istihbarat raporlarına göre Hamas’ın, Gazze’deki sivillere saldırı hazırlığında olduğunu açıkladı önceki gün. Oysa El-Kassam Tugayları “Ateşkes başta anlaşmaya bağlılığımızı teyit ediyoruz” açıklaması yaptı ama İsrail buna rağmen saldırdı.

Mesele İsrail değil ABD

Bu şartlarda iktidar, “Erdoğan’ın küresel liderliği” propagandasına malzeme olsa bile garantörlük sorumluluğunu elbette alamaz, almamalı. Hele de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bile o bildiriye imza atmaktan kaçınmışken… 

Çünkü mesele İsrail değil, ABD’dir aslında. Hep söyledik: Amerikancılık yapanların İsrail karşıtlığı gerçekçi değil, ABD’ye karşı çıkmadan İsrail’i durdurmanız olası değil.

Buna artık şunu da eklemeliyiz: Emperyalist ABD’ye güvenerek Gazze’de garantör olunmaz! 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2025

, , , ,

Yorum bırakın

İtibar

Bu köşe benim değil, kamunun. O nedenle bu köşede “ben” yokum, “kişisel meselerim” yok, “siz” varsınız, “kamusal” meseleler var.

Dünkü bir haber, üzerine Erdoğan’ın “Türkiye çok değişti” açıklaması ve bir de “kişisel meselemin”, aslında herkesi ilgilendiren bir genel mesele olarak yaşandığını öğrenmem, bugün bu köşede bir “istisna” yapmamı sağladı. 

Önce o haberlerle başlayayım:

Eski Türkiye – Yeni Türkiye 

İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Türkiye-Afrika 5. İş ve Ekonomi Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle dedi: “Türkiye çok değişti, çok gelişti. Dünyanın en büyük 17. ekonomisiyiz. Kişi başı milli gelir 17 bin dolara yaklaştı.” (Cumhuriyet, 17.10.2025).

Erdoğan bu propagandayı çok sık yapıyor; kendisinden önce ile kendi dönemi arasında sürekli bir büyük değişim olduğunu iddia ediyor. Öyle ki bu bazen “ambulansı bile Türkiye’ye AKP iktidarının getirdiği”, bazen de yarım yüzyıl önce açılmış bir üniversiteyi, bir havalimanını dahi kendilerinin açtığı gerçeküstücülüğüne kadar uzanabiliyor.  

İktidar, bunu bir “siyaset yapma” tarzı olarak sık sık uyguluyor. Çünkü Erdoğan, Bakan damadının ifadesiyle, “şurdan aya dört şeritli yol yapacağını iddia etse bile inanacak bir tabanı var” ne yazık ki.  

Müdür, arabası, itibarı

Özgür Cebe’nin haberiydi. Diyarbakır İl Sağlık Müdürü, Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda yapılacak bir toplantı için Diyarbakır’dan Ankara’ya uçakla gitmişti.

Ancak Müdür makam arabası ve şoförünü önden Ankara’ya göndermişti. Beş gün boyunca Ankara’da makam arabasını kullandı. Sonra Diyarbakır’a yine uçakla döndü. Şoför ve makam arabası da geldiği gibi yine kara yoluyla Diyarbakır’a döndü. (Sözcü, 17.10.2025)

Sorsanız “devletin itibarı” diyecekler! Nasılsa iktidarda “devletin itibarından tasarruf olmaz” anlayışı var!

Bu haberden hareketle, “kişisel” olmadığını üzülerek gördüğüm ve Türkiye’nin pek çok devlet hastanesinde yaşandığını gelen mesajlardan öğrendiğim o “kamu meselesine” geçebiliriz.

Sağlık sistemini de bozdular

Geçen hafta annemin bir ay önceden günü verilmiş ameliyatı için Adana’daydım. Ameliyat günü 9 Ekim’di ve 7 Ekim sabahı annem kayıt işlemleri için hastaneye gittiğinde öğrendi: Ameliyatı yapılamayacaktı, çünkü gerekli ameliyat malzemesi yoktu!

Araştırdık, doğruydu. Çukurova Devlet Hastanesi, malzeme eksikliği nedeniyle, hayati olanlar hariç, ameliyatları durdurmuştu! Hastane görevlileri, yeni ameliyat günü de veremiyordu, belirsiz bir tarih beklenecekti. Tarih, devletin medikal şirketlerlerle anlaşmasına bağlıydı.

Seyhan Devlet Hastanesinde ameliyat yaptırabilir miyiz diye soruşturduk, aynı durum orada da geçerliydi. Devlet ile medikal şirketler arasında fiyat anlaşmazlığı varmış, anlaşma yapılamamış. 

Hastalar kadar hekimler de mağdur ve çaresiz bu durumdan. Tam bir “sistem” sorunu yaşanıyor kısacası. 

Evde en uzun kuyruktayız

Oysa “Yeni Türkiye sayemizde uçuyor” diye propaganda yapıyorlar. “Eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, kaldırdık” diye övünüyorlar. 

Doğru, eski Türkiye’de hastane kuyrukları vardı, çocukluğumun kötü hatıralarıdır o kuyruklar. Çünkü işçi olan annem ile birlikte sabahın 6’sında hastaneye gider, o kuyruklarda yer tutardık tedavi ve tüm işlemler için. Ama öyle ama böyle, akşama kadar yorulsak da tedavi olurduk. 

Şimdi mi? Evet, hastanede kuyrukta değiliz ama cep telefonundaki randevu alma uygulamasına baka baka, randevu için bir-iki ay bekliyoruz evdeki kuyrukta.

İtibar verilmez, alınır

Annem, annelerimiz, babalarımız, şu anda malzeme eksikliği nedeniyle ameliyat olamazken, Diyarbakır İl Sağlık Müdürü’nün makam arabası haberi her zamankinden daha can sıkıcı oldu haliyle. Müdür, kaç hastanın malzeme masrafı kadar parayı Ankara’ya makam aracı göndererek harcayabilmişti kimbilir!

Bakınız bunun adı ”itibar” değildir, “devletin itibarı”, “devletin üst düzey memurlarının makam araçlarıyla, şoförleriyle” ölçülmez.

İtibar devletin yoksul vatandaşının olmamasıdır, itibar çalışanların insanca ücret alabilmesidir, itibar emeklilerin muhtaç olmayacak aylık alabilmesidir, itibar gençlerin işsizlik sorunu yaşamamasıdır, itibar pasaportunuzun gücüdür.

Ve itibar da hak gibidir, verilmez, mücadeleyle alınır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2025

, , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın