Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ESAD’A 15 GÜN VERDİLER, BİR AY OLDU!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e 5 maddelik yaptırım ilanı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “C planı da sırada“ demesi, medyada savaş baltalarının kuşanılmasına, savaş çığlıklarının atılmasına neden oldu.

Hele Başbakan Erdoğan’ın “donanmamız Doğu Akdeniz’de daha fazla görünecek” demesi, Kıbrıs’ta “ver kurtul” diyenleri bile Barbaros’a dönüştürdü!

Yandaş medyanın kalemşorları, İsrail’e “haddini bildiren” Erdoğan’ı göklere çıkarmakta, onun Refah Sınır Kapısından Gazze’ye girmesine hazırlanmaktadırlar!
Özetle, tüm asker karşıtları “savaşçı” kesildi!

Peki bu durum ne kadar gerçekçi?

ESAD’A VERİLEN SÜRE İKİ KEZ DOLDU

Bugün 9 Eylül. Yani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la dünyada gündem olan 6.5 saatlik görüşmesinin ve ona “15 gün süre tanımasının” birinci ayı!

Bugün İsrail’e sefere hazırlanan kalemşarlar, o gün de Suriye’ye “savaş” istiyorlardı. Peki ne oldu? Suriye’ye “15 gün” süre veren AKP dışpolitikası, geçen iki kere 15 günden sonra bu konuyu unuttu mu,  kapattı mı?

İSRAİL’E DÜŞMANLIK İMAJI

Türkiye’nin aynı anda hem Suriye’ye hem de İsrail’e “düşmanlık” yapması siyaseten de, teknik olarak da mümkün değil. Ki İsrail ile Suriye zaten birbirine karşıt.

Kaldı ki, AKP’nin bu konuda 3 yıla sığdırdığı “politika” da ortada: Erdoğan önce İsrail ile Suriye arasında arabulucu oldu. Sonra Suriye’ye dost olup İsrail’a “düşman” oldu, ardından Suriye’ye de düşman oldu!

Bir politikacının iki ülkeyi barıştırmak üzere yola çıkıp, sonra her ikisine de “düşman” olması tarihi başarıdır!

Ama dediğimiz gibi birinden biri gerçek değil, görüntüdür. Peki hangisi? Yanıtı bugün bizim yerimize bölgeden iki isim versin:

Arap dünyasının seçkin gazeteci yazarlarından Gusan Bin Cedu Türkiye’nin bu çelişkili tutumuna dikkat çekiyor ve Ankara’nın Tel Aviv’e karşı böyle bir politika izleyerek İsrail’in düşmanı olduğu imajını yaratmaya çalıştığını belirtiyor.

Nitekim İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Kevseri de “hem Haçlıların hem de Müslümanların yanında olunamayacağını” belirterek AKP’ye sesleniyor ve “safını belirlemesini” istiyor.

Bölgeden çok sayıda benzer değerlendirme sesleri yükseldiğini de not edelim.

7 MADDE NEDEN 5’E DÜŞTÜ?

AKP’nin İsrail politikası pek çok açıdan dikkat çekici. Örneğin Mavi Marmara raporunun New York Times’a sızmasından bir kaç gün önce, AKP hükümetin Türk medyasına yaptırımlar listesi sızdırması oldukça anlamlıydı. İsrail’in özür dilememesi halinde hükümetin uygulayacağı “7 maddelik B planı” şöyleydi:

“Maslahatgüzar dönecek, İsrail Büyükelçisi’ne vize verilmeyecek, Erdoğan Gazze’ye gidecek, İsrail’e dava desteklenecek, Filistin’e tam destek, askeri işbirliği bitecek, ticari yaptırım uygulanacak.

Mavi Marmara raporu açıklandıktan sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu hükümetin B planını açıkladı; ancak B planı artık 5 maddeydi! İsrail’e ticari yaptırım uygulanması paketten çıkarılmıştı!

TİCARİ İLİŞKİ

Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın “Amerikan Musevi Komitesi”nden aldığı ve herşeye rağmen bir türlü iade etmediği “cesaret madalyası” gibi, İsrail’le “ticari ilişkilerden” de bir türlü vazgeçilmiyor!

Erdoğan’ı o madalyaya bağlayan, “o madalyayı alan tek Müslüman” olmasıdır herhalde… Peki ticari ilişkilerden vazgeçilememesinin nedeni ne?

Libya’ya düşmanlık pahasına 25 milyar doları elinin tersiyle itebilen bir hükümet, İsrail’le yıllık 3,5 milyar dolarlık ilişkiden neden vazgeçemiyor?

Bakalım Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu herkesin merakla beklediği bu soruya yanıt verecek mi?

Yoksa, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz ettiğimizde, Başbakan Erdoğan’ın bizi “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlaması gibi yine “Yahudi düşmanlığı” ile mi suçlanacağız?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU HAÇLILARI BÖLGEYE DAVET EDİYOR

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, gayrı resmi AB Dışişleri Bakanları toplantısında mevkidaşlarına Arap coğrafyasında yaşanan gelişmeler hakkında görüşlerini aktardı ve Batı’ya seslendi: “Avrupa tekrar bu bölgelere girmek istiyorsa haçlı ve sömürgeci psikolojisinin, algılamasının yerini değer temelli bir yaklaşım almalı.” (Hürriyet, 5 Eylül 2011)

Dışişleri Bakanı’nın sözlerinden daha vahimi, Türk medyasının bu sözleri “Davutoğlu tarih dersi verdi” diye sunmasıdır.

Davuoğlu’nun ‘Batı karşıtlığı’ korkusu

Davutoğlu Haçlı seferlerini ya da Avrupa’nın sömürgecilik tarihini gerçekten bilmiyor olabilir mi? Avrupa Davutoğlu’nun söylediği gibi sömürgeci bir psikolojiye sahip olduğu için mi, ya da Haçlı olduğu için mi bu coğrafyaya girdi?

Davutoğlu tersinin doğru olduğunu, yani Avrupa’nın bu coğrafyaya girebilmek için dini bir araç olarak kullandığını, bu araçla “birlik” oluşturabildiğini bilmez mi? Ya da Davutoğlu, sömürgeciliğin “psikolojiyle” ilgili olmadığını, Avrupa’nın pazar ve hammadde kaynakları ihtiyacıyla ilgili olduğunu bilmez mi?

Kuşkusuz bilir. Ancak Batı’yı bu coğrafyaya davet etmeye zorunlu bir programın görevlisi olması elini mahkum etmektedir.

Ne demek istediğimizi aslında yine Davutoğlu’nun kendisi, aynı toplantıdaki şu sözleriyle açıklıyor: “Bu ülkeleri bekleyen üç tehlike var. (…) Üçüncüsü ise anti-Batı ve anti-Avrupa refleksnin uluslararası bir soruna dönüşme tehlikesi.”

Arap coğrafyasında gelişecek bir anti-Batı refleksinden rahatsız olan bir Dışişleri Bakanı’na sahip olmak, 80 yıl önce mazlumlara örnek olmuş bir ülke için çok şey ifade etmeli!

Batı’nın en temel hedefi

Batı bu coğrafyaya birincisi Haçlı olarak, ikincisi sömürgeci olarak, üçüncüsü de emperyalist olarak girdi. 100 yıllık bir süreci olan bu emperyalist dönemin, Batı açısından günümüzdeki en temel hedefi “Kürt meselesini” Batı lehine çözmektir. ABD’nin birinci ve ikinci körfez harekatı da, bugün Suriye’yi ve İran’ı hedef alması da, doğrudan bu sorunun “Büyük Kürdistan” olarak çözümüyle ilgilidir. Büyük Kürdistan, ABD açısından ikinci bir İsrail olarak stratejik hedeftir.

İşte Davutoğlu da bu “startejk hedefin” küçük oyuncusudur. 2001’de yazdığı “stratejik derinlik” kitabı bu küçük oyunculuğunun gereğidir.

20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olarak atanabilen Davutoğlu bakın ne diyor:

“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)

Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)

Atlantik’e çıpalı Bakan

Görüldüğü gibi Davutoğlu da, daha AKP bile ortada yokken, Batı’nın “Büyük Kürdistan” stratejik hedefine çıpalanmıştır! Tıpkı Erdoğan ve Gül gibi…

Davutoğlu’nun Haçlıları bölgeye davet etmesi, NATO sözcülüğü yapması, Libya ve Suriye’ye meydan okuması bundandır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2011 

Yorum bırakın

KARAYILAN 21 GÜN BOYUNCA NEREDEYDİ?

PKK’nin 2 numarası Murat Karayılan’ın, “yakalandı” iddiasından tam 21 gün sonra, 3 Eylül günü ortaya çıkıp, “İşte buradayım. İşgalciler devrimcileri teslim alamazlar. Bunu iyi bilin” demesi ne anlama geliyor?

21 gün sessiz kalmak, sonra ortaya çıkıp “işte buradayım” demek, Karayılan’ın aslında “yakalandığını” göstermez mi?

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, 23 Ağustos 2011’de bu köşede şöyle yazmıştık:  “Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”

Karayılan acaba “ABD çizgisi dışına çıkarıldığı” için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve “işte buradayım” diye konuşabiliyor, bilmiyoruz, zaman gösterecek!

‘İran’a savaş kararımız yok’

Ama Karayılan’ın 23 Temmuz günü, yani İran’ın Kandil’e yönelik “çelik harekatı”ndan bir hafta sonra dile getirdiği “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” ve “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu”  sözleri nasıl yorumlanmalı?

Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığı”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğu ve baskılandığı iddiası önemlidir.

21 günde neler oldu

Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde bölge açısından çok önemli 2 gelişme yaşandı:

1.) İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı aradı ve konvoyunu 37 dakika boyunca köprü girişinde durduracak önemde bir telefon görüşmesi yaptı.

İran’ın Fars Haber Ajansı, Ahmedinejad’ın Erdoğan’a “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek” dediğini duyurdu.

2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.

ABD, PKK ile TSK arasına yerleşiyor

Tahran ve Bağdat’tan gelen bu çağrıların ne derece önemli olduğunun en önemli göstergesi, ABD’nin hemen devreye girmesiydi.

ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, “PKK’nin Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlerini önlemek için Irak ordusu ve peşmerge güçleri ile koordineli olarak ‘hükümet kontrolü altında olmayan’ bölgelerde devriye gezmeye başladık” dedi.

Tuğg. Buchanan aslında “ABD’nin Kandil’le Türkiye arasına asker yerleştirdiğini ve görevin Kandil’i İran’a ve TSK’ye karşı korumak olduğunu” söylemiş bulunuyor!

İran mı, ABD mi?

TSK’nin “PKK’ye karşı mücadele” çağrısına bunca yıldır mazeretler üreten Pentagon’un bir anda sanki o çağrıya yanıt veriyormuş gibi davranması hem gerçek değildir hem de bölge denklemleriyle ilgilidir.

Bölgede “Türkiye-Irak-İran” denklemini oluşturma gayretleri var. Washington ise müdahale edip, denklemden İran’ı çıkarıp, yerine yerleşmeye çalışıyor: “Türkiye-Irak-ABD

Bölgenin geleceğini de, bu denklemlerden hangisinin kurulacağı belirleyecek.

Denklemin “Irak-İran” ayağı sağlam görünüyor. Hem Irak Başbakanı Maliki’nin açıklamaları hem Tahran ile Bağdat arasında yapılan stratejik anlaşmalar, ikili ittifakın sağlamlığını doğruluyor.

Geriye Türkiye kalıyor. Türkiye hem ittifakları belirleyecek, hem de yer aldığı ittifakla bölgenin geleceğini belirleyecek.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

FÜZE KALKANI YALANLARI 2: AKP İSRAİL’E KALKAN!

Dün, füze kalkanında “komuta bizde olacak” ve “İran hedef değil” yalanlarını incelemeştik. Bugün de “İsrail’in kalkandan yararlanmayacağı” yalanına göz atacağız.

Öncelikle belirtelim ki, ABD’nin “radarı Çek Cumhuriyeti’ne, füzeleri de Polonya’ya yerleştirme” projesinden vazgeçmesinin tek nedeni Rusya’nın tepkisi değildi. Bu karar değişikliğinde Rusya’nın tepkisi kadar, ABD’nin projeyi NATO üzerinden yürüterek, Irak’ta bozulan transatlantik ortaklıkları onarma niyeti ve İran’ın gelişen bölgesel ağırlığının etkisi vardı.

ABD’nin ‘güneydoğu’ sopası!

Nitekim 18 Eylül 2009 tarihli Wikileaks belgesinde de görüleceği gibi değişiklik bizzat Pentagon’dan kaynaklanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, büyükelçilere gönderdiği notta bu değişikliği belirtmektedir: “Başkan, Savunma Bakanı Gates ve Genelkurmay Başkanlığı’nın, (…) İran’dan yönelebilecek tehditlere karşı iyileştirilmiş bir füze savunma sistemi kurulması yönündeki ortak tavsiyesini kabul etmiş bulunuyor.”

Bu değişiklik nedeniyle Türkiye’ye baskı yapıldığı da yine Wikileaks belgelerinde yer alıyor: ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “füze savunma sisteminin radarlarını Türkiye’ye konuşlandıracağız, aksi takdirde Türkiye’nin doğusunu bu savunma kalkanının dışında bırakırız” şeklindeki tehdidi Washington’un niyetleri açısından iyi okunmalıdır.

İran füzelerinin menzili

Dün de kısmen belirttiğimiz gibi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den başlayarak pek çok yetkilinin resmi açıklamasında ve Madeleine Albright başkanlığındaki 12 kişilik heyetin, Lizbon Zirvesi için hazırladığı resmi NATO dökümanında görüleceği üzere kalkan, İran’dan gelecek tehdide yöneliktir.

Peki İran’ın balistik füzeleri hangi NATO ülkelerini hedef alabilir? NATO ülkesi diyoruz, çünkü NATO kalkanı teknik olarak sadece NATO ülkelerini korumalı?!

İran’ın balistik füzelerinin menziii 2500 km. Bu durumda, İran’ın balistik füzelerine maruz kalabilecek hangi NATO ülkeleri var? Bu menzilde sadece Türkiye var. Bir de bölgedeki ABD üsleri. Peki İran Türkiye’ye tehdit mi? Elbette değil. Tersine iki ülke ortak tehdide karşı müttefikliğe zorunlu!

Peki bu durumda NATO’nun füze kalkanı kimi koruyacak? Elbette İsrail’i! Daha doğrusu ABD’nin bu bölgedeki çıkarlarını; hem İsrail’i, hem de Kuzey Irak’ı…

İşte ABD’nin bir NATO projesi olarak sunduğu “füze savunma sisteminin”, “savunma” ayağı budur.

Ve işte bu nedenle de AKP, tüm anti-İsrail görüntüsüne rağmen, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki durumundadır. AKP’yi buna mecbur eden de ABD ile imzaladığı sözleşmelerdir!

Kaldı ki, AKP’nin sadece kalkan kararı değil, diğer bölge siyasetleri de İsrail’e savunma oluşturuyor: AKP’nin Suriye politikası, en çok hangi ülkeyi memnun etti? Suriye’nin bölgedeki düşmanı kim? Türkiye – Suriye karşıtlığı hangi ülkenin bölgesel çıkarlarına uygun? İsrail!

Savunma değil, Saldırı kalkanı

ABD’nin İsrail’i ve Kuzey Irak’ı korumasına, kalkanın “savunma” ayağı demiştik. Kalkanın bir de “saldırı” ayağı var elbette, ki bu da işin esası. Kalkanın “saldırı” ayağının hedefi, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir.

Şöyle de söyleyebiliriz: Kalkan, İran saldıracağı için değil, İran’a saldırabilmek için kurulmaktadır. ABD’nin -İsrail’in güvenliğini alarak- İran’a saldırabilmesi için de Türkiye’nin cepheye sürülmesi gerekmektedir.  

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

FÜZE KALKANI YALANLARI 1: ASIL ‘BUTON’ AKP!

AKP hükümeti, BM’nin İsrail’i aklayan Mavi Marmara raporunun yayınlanmasından birkaç saat sonra Dışişleri Bakanlığı açıklamasıyla NATO’nun füze savunma sisteminde yer alacağını “resmen” ilan etti. Bu ilanın kamuoyuna olduğunu, Ankara’nın resmi onayını Washington’a 22 Ağustos günü bildirdiğini vurgulayalım.

Füze kalkanı Türkiye’yi başta İran olmak üzere komşularıyla ve Rusya, Çin gibi büyük güçlerle karşı karşıya getirecek. Dahası AKP hükümeti, bu onayla tüm İsrail karşıtı söylemlerine rağmen, İsrail’e kalkan olacak. Üstelik kalkanın savunma amaçlı olmadığı, tersine saldırıyı hedef aldığı da ortadayken…

AKP hükümeti, kalkanın gündeme gelmesinden itibaren “iç kamuoyundan” gelecek tepkileri dikkate alarak sözde 5 şart ileri sürdü: 1. NATO, olası füze saldırısı tehdidi olarak spesifik bir ülkenin ismini vermeyecek. 2. Sistem Türkiye’nin tüm topraklarını kapsama alanına alacak. 3. Türkiye tüm verilere erişim hakkına sahip olacak. 4. Türkiye ateş verme komutu üzerinde kontrol yetkisine sahip olacak. 5. Başta İsrail olmak üzere NATO ülkesi olmayan hiçbir ülke, sistemin veri tabanına erişim hakkına sahip olamayacak.

AKP’nin kalkan yalanlarını bugün ve yarınki yazımızda işleyeceğiz:

1.‘İran hedef değil’ yalanı

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ilk günden itibaren, füze kalkanı ile İran arasında bir bağ olmadığının propagandasını yaptı: “Biz çevremizde hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılaması içinde değiliz, NATO’ya dönük de bir tehdit algılaması veya tehdit oluşturduğu kanaati içinde değiliz.”

Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da İran’ın adının geçmeyeceğini şu sözlerle kamuoyuna ilan ediyordu: “Asla, herhangi ülke adı burada belirtilemez.”

Ancak NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Lizbon Zirvesi öncesi sık sık şunu söyledi: “İran tehdidi açıktır, NATO olarak buna karşı füze kalkanı sistemini kurmalıyız.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 19 Kasım 2010’da, içinde Füze Savunma Sistemi’nin de yer aldığı NATO’nun “Yeni Stratejik Konsept”ini onaylamaya, Lizbon Zirvesi’ne giderken şartını koydu: “Herhangi bir ülke, İran veya başka bir ülkenin hedef gösterilmesini asla kabul etmeyiz, söz konusu da değildir.”

Ancak Zirve’nin konuyla ilgili metninde “İran” sözcüğü geçmese de gerçek ortadaydı. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, NATO’nun hedefindeki ülkenin İran olduğunu ilan etti ve ekledi: “Biz kediye kedi deriz.”

Sarkozy’e yanıt Erdoğan’dan geldi: “Sayın Sarkozy kendi yorumunu yapmıştır. O kendi şahsını bağlar.”

AKP’nin NATO maskesi

Ancak “gerçek” Lizbon Zirvesi’nden çok önceki bir tarihte, 26 Ocak 2010 tarihli Wikileaks belgesinde çırılçıplak ortada duruyordu:

ABD Başkanı Barrack Obama ile görüşen Başbakan Erdoğan, “hem iç politika hem de İran politikasındaki maliyetlerin azaltılması için, füze kalkanı NATO şemsiyesi altına alınmalı” diyordu!

2.‘Komuta kimde’ yalanı

Başbakan Erdoğan, Füze Kalkanı’nın komutasıyla ilgili önce “komuta kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil” dedi. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Lizbon Zirvesi’ne giderken, uçakta “bizden habersiz füze kullanımı olmayacak” dedi.

Erdoğan’ın “komuta bizde olacak” sözlerine yanıt, NATO sözcüsü James Appathurai’den geldi: “Bu tür proje ve operasyonlar için yetkilendirmede izlenecek yöntem bellidir. NATO’nun ortak karar alma yapısı vardır ve tek bir ülkeye yetki devri yapılması söz konusu olamaz. NATO operasyonu söz konusuysa butona NATO basar.”

Nitekim Zirve’den iki gün sonra Başbakan Erdoğan artık şöyle konuşuyordu: “Komutanın kesinlikle NATO’da olması gerektiğini ifade ettik ve NATO, malumunuz olduğu üzere bir saldırı sistemi oluşturmuyor, bir savunma sistemi oluşturuyor.”

‘İsmi sır general’ yalanı

Dışişleri Bakanlığı’nın “NATO’nun füze savunma sisteminde yer alacağız” açıklamasından hemen sonra, Zaman gazetesi “Füze kalkanında radarın yeri ve Türk komutanın ismi şimdilik sır” başlığıyla, birinci sayfadan dikkat çeken bir “servis haber” yayımladı.

Kamuoyu imaline yönelik habere göre, Türkiye Almanya’daki komuta karargâhında general seviyesinde bir temsilci bulunduracaktı. Yani Zaman’a göre, komuta yetkisi aynı zamanda Türkiye’de de olacaktı. Üstelik generalin ismi gizlilik nedeniyle “sır”dı! Sayfalarını çarşaf çarşaf askeri sırlara ve isimlere ayıran bir gazetenin bu haberi, AKP’nin Kalkan konusunda ne kadar çaresiz olduğunu da gösteriyor!

Sonuç olarak AKP’nin “butona biz basacağız” yalanına NATO noktayı koymuş ve “butona NATO basar” demiştir. Böylece AKP’nin botuna basan değil, bizzat “buton” olduğu da ortaya çıkmıştır!

YARIN: AKP’nin Kalkan’da İsrail yalanları

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2011

 

, ,

Yorum bırakın

AKP, NEDEN İSRAİL’E ÖZÜR DİLETEMEDİ?

Birleşmiş Milletler’in (BM) New York Times’a sızan Mavi Marmara raporu, AKP hükümetinin dış politika başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.

Ancak Türkiye ve bölge açısından daha önemli olanı, raporun yayınlanmasının, ABD’nin Suriye’ye olası saldırısının ufukta görünmediği anlamına geliyor olabileceği!

Nasıl mı? Açıklayacağız ama önce rapora dair birkaç önemli not aktaralım:

Rapor, AKP’yi tedbir almamakla suçluyor

Rapor, AKP hükümetinin özür ve Gazze ablukasının kaldırılması beklentisini karşılamadığı gibi, hem ablukanın meşruluğuna ve yasallığına vurgu yaptı, hem de AKP hükümetini gerekli tedbirleri almamakla suçladı!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rapora tepkisini masaya 5 yaptırım sürerek gösterdi:

1-Diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine inecek. 2-Askeri anlaşmalar askıya alınacak. 3-Doğu Akdeniz’de seyrisefer serbestisi için gerekli önlemler alınacak. 4-İsrail’in Gazze ablukası Uluslararası Adalet Divanı’na taşınacak. 5-Hükümet, mağdurların hak arama girişimlerine destek verecek.

Davutoğlu’nun ardından basının karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “Şu anda alınan tedbirler ilk aşamadır. Olayların seyrine, İsrail’in davranışlarına göre başka tedbirler de söz konusu olabilir” dedi. Gül ayrıca, Özdem Sanberk’in de içinde yer aldığı dört kişilik komisyon tarafından hazırlanan BM raporunu “yok hükmünde” saydı.

AKP’nin kararlılığı anlaşılmamış!

Ancak Gül’ün açıklamasında asıl dikkatimizi çeken “Kararlılığımızın anlaşılmadığını görüyorum” sözleri ile “bu tedbirlerin daha erken alınacağını, ancak müttefik ülkelerin iyi niyetli gayretlerine fırsat vermek için bugüne kadar beklediklerini” söylemesiydi.

AKP’nin dış politika başarısızlığını da ortaya koyan bu iki cümle, şu verilerle yan yana gelince daha da anlamlı oluyor.

Rapor aslında Mayıs ayında tamamlandı, ancak tarafların talebi üzerine 6 aylığına ertelendi. Geçen hafta içinde AKP hükümeti raporun yayımlanmasını istedi, İsrail reddetti. Birkaç gün sonra ise bu kez İsrail raporun yayımlanmasını istedi, AKP hükümeti reddetti. Bunun üzerine İsrail, raporu ABD’nin New York Times gazetesine sızdırdı.

AKP böylece, aleyhine olan raporu engelleyememiş oldu.

Gece yarısı hamlesi

Ancak daha vahimi, AKP’nin Washington’dan çare umarak, rapor yayınlanmadan önceki gece yarısı yaptığı sözde hamleydi: Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklamayla, Türkiye’nin NATO füze savunma sisteminde yer alacağını ilan etti.

Davutoğlu, bu hamleyle ABD’nin devreye girip raporu engelleyeceğini umdu! Oysa Washington, hiçbir şey vermeden, füze kalkanına “imzayı” almış oldu!

AKP hükümeti, bu hamlesinin “ağırlığını” şu sözlerle medyaya sızdırdı: “Türkiye, İsrail’i ABD aracılığıyla sıkıştırmak için elindeki diğer dış politika kozlarını oynuyor.”

Oysa bir kuvvetin başka bir kuvvete karşı elindeki kozu oynayabilmesi için öncelikle o kuvvetten “bağımsız” olması, “hizmet sözleşmesi” imzalamamış olması gerekiyordu!

Suriye’ye saldırı ufukta yok

Koz kullanma durumu olmayan AKP’nin tek yapabileceği, bazı avantajlardan yararlanabilmesiydi: Suriye konusunda Washington’un tek seçeneği olduğunu bilen AKP hükümeti, bu durumu İsrail’e karşı kullanmak istedi. İsrail’in dileyeceği “özür”, AKP için hem iç kamuoyu açısından hem de Ortadoğu’daki misyonlar açısından önemliydi. AKP’nin Libya ve Suriye nedeniyle Arap dünyasında bozulan imajını düzeltmeye acil ihtiyacı vardı!

Washington bu nedenle İsrail’e uzun süre “özür” baskısı uyguladı. Hatta işi “ya özür ya Filistin” dayatmasına kadar götürdü. Ancak geçen hafta bir durum değişikliği yaşandı ve Washington “özür” baskısını hafifletti!

“Özür” dileyeceği İsrail basınında da yer alan İsrail hükümeti, baskının hafiflemesinden yararlanıp, Washington’a “özür” dilemeyeceğini bildirdi. Dahası, içeriğini uygun bulduğu BM raporunu da basına sızdırıp, büyük bir yükten kurtuldu!

Böylece, AKP hükümeti de İsrail’e özür diletememiş oldu!

Peki ABD, İsrail’e “özür” baskısını geçen hafta neden hafifletti? Bu yeni durum, acaba ABD’nin Suriye’ye saldırmanın “siyasi ve askeri” maliyetlerini üstlenemeyecek olmasından mı kaynaklanıyordu?

Gelişmeler buna işaret ediyor.

Filistin devleti faktörü

ABD’nin tutum değişikliğinin bir diğer nedeni de, Filistin devletinin, 20 Eylül’de BM’ye tam üyelik talebini sunacak olmasıdır. Amerikan basınında ABD’nin çekimser oy kullanacağı haberleri çıkıyor. Eğer Washington gerçekten çekimser oy verecekse, şimdi Tel Aviv’i bir badireden kurtararak, 20 gün sonrasının borcunu ödüyor…

Tüm bu gelişmelerden  en çok etkilenen ve kaybeden ise maalesef Türkiye!

Gazze de kaybetti

Bir diğer kaybeden ise Gazze! Çünkü İsrail’in Mısır’la birlikte 2007 yılında uygulamaya başladığı Gazze ablukası, bu raporla, BM nezdinde “yasallık” kazandı!

Böylece AKP, Mübarek devrildikten sonra Refah sınır kapısını açarak ablukayı aralayan Mısır’a, Gazze konusundaki iddiasını da kaptırmış oldu.

 

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s.9
4 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 5: Çözüm: Liberal demokrasi(!)

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un teröre karşı ABD ile “anlık istihbarat paylaşımı” yapılmasını işbirliği sayan anlayışı, bakın gelişmeleri nasıl saptıyor: “2007 Aralık ayında, Irak’ın kuzeyine hava harekâtlarının yapılabilmesi için ABD ile sürdürülen çalışmalar olumlu olarak sonuçlandı.” (s.89)

Sınır ötesi operasyonlar

ABD’nin TSK’nin kara harekâtını engellemek için “sonuç getirmeyecek” bir hava harekâtına “onay” vermesini, “ABD ile olumlu sonuçlanan” bir işbirliği şeklinde tanımlamak, en başta gerçeğe aykırıdır!

Nitekim kamuoyunun tepkisi sonucu 2008 Şubat’ında karadan yapılan “sınır ötesi harekât” karşısında ABD’nin takındığı tutum belleklerdedir, Pentagon’un “biran önce çıkın” açıklamaları arşivlerdedir!

AKP – PKK uyumu

Başbuğ’un yine gerçeklikle örtüşmeyen bir saptaması daha: “21 Ekim 2007 Dağlıca saldırıyla başlayan ve 19 Haziran 2010 Gediktepe çatışmasıyla gelişen süreçte örgütün silahlı propagandasının yapılması hedeflenmiştir. (…) Ancak, örgüt silahlı propaganda sürecini uzatma gücünü de kendisinde göremedi.” (s.93)

Oysa PKK “kendinde bir güç görmediği” için değil, 12 Eylül halk oylaması için “ateşkes” kararı vermiştir, verdirilmiştir!

Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, halkoylamasında AKP’nin “evet” oyu ile kendilerinin “boykot” kararının toplamının, “çözüm” olduğunu ilan etmiştir!

Başbuğ’un çözümü: Liberal demokrasi

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, “terör örgütlerine” karşı çözümünü, kitabının sonunda ilan etmektedir: “Liberal demokrasinin, Türkiye’de uygulandığı veya uygulanmaya çalışıldığını söylemek doğrudur. Aslında, Türkiye için en uygun sistem de liberal demokrasidir ve Türkiye bu sisteme bağlı kalmalıdır.” (s.197)

Başbuğ’un çözümü “liberal demokraside” görmesinin gerekçesi ise siyaset literatürüne yeni bir katkı sunacak cinstendir: “Liberal demokrasi bireysel özgürlükler üzerine inşa edilmektedir.” (s.195), dolayısıyla “liberal demokrasi kolektif haklara karşıdır.” (s.196)

Bu durumda haliyle “liberal demokrasi” Kürtlerin kolektif olarak hak talebinde bulunmasına engel teşkil etmektedir! Nitekim bu parlak değerlendirme Başbakan Erdoğan’da da görülmektedir. Erdoğan da Başbuğ gibi “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın bireysel problemleri vardır” deme noktasına gelmiştir!

Ancak Başbuğ’un “liberal demokrasi”nin gerçekte ne olduğu konusunda da net olmadığı görülmektedir: “Liberal demokraside, devletlerin etnik farklılıkları tanıması söz konusu değildir.” (s.214)

Ulusal devletler çağı kapandı mı?

Başbuğ’u “liberal demokrasi” çözümüne götüren etkenlerden biri de, yine Hilmi Özkök’ten kalma “küreselleşme çağında ulus devletlerin ortadan kalkacağı” şeklindeki Atlantik görüşüdür:

“21. yüzyılda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin bazı yeni anlayışlar içine girmesini gerektirmez mi? Bu soru da yerindedir. Yaşanılan bir küreselleşme gerçeği vardır. Özellikle, ekonomik ilişkilerde sınırlar zorlanmaktadır. Bu açıdan ulus devletlerin çizilen sınırlar içinde kalacağını düşünmek zordur.” (s.211)

Egemenliğin devri

Başbuğ, bu Atlantik görüşünün devamı niteliğinde, egemenlik hakkını da sorgulamaktadır: “Burada egemenlik hakkı mutlak bir hak mıdır sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ulus devletler kendi rızaları ile egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşların alacakları kararlara uyacaklarını taahhüt edebilirler. BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar buna örnektir. Yine kendi egemenlik haklarını kullanarak, uluslararası kuruluşlarda, o kuruluşların karar organlarında bulunarak yer alabilirler. NATO buna örnektir.” (s.211, 222)

Başbuğ’da yansıması görülen ve Türk devletinin bazı merkezi kurumlarının da kabul ettiğinin anlaşıldığı bu görüş, maalesef 2003 yılında TBMM’de onaylanan BM ikiz sözleşmelerini daha da tehlikeli hale getiriyor!

Sonuç

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un 5 gün boyunca incelediğimiz kitabı, sonuç olarak içinde “ABD’nin olmadığı bir terör kitabı” olması nedeniyle hem teşhiste, hem de tedavide reçete görevi göremiyor!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 4: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un kitabında, bölgeden değil de Atlantik’ten bakan değerlendirmeleri, soruna çözüm noktasında sıkıntı yaratıyor. Şöyle ki, PKK ile mücadele konusunda örgüte “Irak’ın kuzeyinde sağlanan güvenli bölgenin”
hedef alınması gerektiği doğru görüşünü savunan Başbuğ, bu bölgeyi kimin sağladığına verdiği yanlış yanıt nedeniyle gerçek çözümü ıskalamaktadır:

“Türkiye’nin; Irak’ın kuzeyindeki güvenlikli bölgelerin PKK tarafından kullanılmasına engel olması ve buradaki PKK varlığına
son vermesi, yürüttüğü terörle mücadelenin başarılı olması için olmazsa olmaz koşuldur. Irak yönetiminin, PKK terör örgütüne Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgeleri gönüllü veya gönülsüz olarak sağlaması her şeyden önce uluslararası hukuka aykırıdır. Irak yönetimi ilk önce, buna karşı tedbirler almakla yükümlüdür.” (s.224)

Genelkurmay Başkanı’nın, Irak’ın kuzeyinde PKK’ye güvenli alan yaratılmasından Washington’u değil de Bağdat’ı sorumlu tutuyor olması, analiz eksikliğiyle ya da kafa karışıklığıyla açıklanabilir mi?

‘PKK’yi PKK sonlandıracak!’

Biz Başbuğ’un şu “saptamasıyla” birleştirerek, böyle isimlendirelim şimdilik: “PKK terör örgütünün sonlandırılmasında etkin rol oynayacak birçok aktör vardır. Bunlardan en önemli olanlar; Türkiye, ABD, Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak hükümeti ve PKK’nin kendisidir.” (s.225)

PKK’nin PKK’yi nasıl sonlandırabileceği üzerinde durmayacağız ancak ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi ile PKK’ye karşı mücadele konusunda Başbuğ’a göre bir uzlaşma var mı, bakalım:

“Türkiye, terörle mücadelede PKK terör örgütünü en azından marjinalize hale getirmek istiyorsa, Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgelere bir şekilde son vermelidir. Bu amaçta, Türkiye, ABD, Merkezi Irak Hükümeti ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin aynı noktada olduğu söylenebilir. Ancak, bu amacın nasıl sağlanacağı konusunda farklılıklar vardır. Türkiye dışında kalanlar, sorunun barışçı yollarla çözümünü düşünmektedir.” (s.229)

Umarız, Genelkurmay Başkanlığı ile Başbuğ aynı görüşte değildir. Çünkü PKK konusunda Washington ile Erbil’in Ankara ile aynı görüşte olduğunu sanmak ancak ikilinin Ankara’dan farklı olarak sorunun barışçıl şekilde çözülmesinden yana olduğunu telaffuz etmek, sorunu teşhis bile edememek demektir.

Silahlı saldırıya karşı barışçı çözüm isteyende hâlâ “samimiyet” aranıyorsa, bu artık gafletten de ötedir çünkü…

K. Irak tehdit değil mi?

İlginçtir, Başbuğ, ABD’nin bölgeden çekilmesiyle Kuzey Irak’ın istikrarsızlaşabileceğinden yakınmaktadır:

“ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra, PKK Irak’ın kuzeyindeki silahlı gücünün varlığını sürdürmeye devam ederse, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kontrolü altındaki bölgenin istikrarının koruması güç olabilir.” (s.226)

Kuzey Irak’taki yapı, Başbuğ için PKK’den daha mı az tehdittir? Türk devletinin “Kuzey Irak’ta kurulacak bir devleti savaş nedeni sayan çizgisi”, TSK saflarında da bu derece tahribata uğramış mıdır?

1 Mart tezkeresi

“Dışarıdan bakış”, Başbuğ’un 1 Mart tezkeresine değerlendirmesine de yansımaktadır: “Tezkerenin, 1 Mart 2003’te TBMM’de kabul edilmesi için gerekli olan oyun sağlanamamasıyla, Türkiye PKK terör örgütünü marjinalize edebileceği bir diğer fırsatı, bir defa daha kaçırmıştır.” (s.218)

“Tezkere eğer kabul edilse idi, uzun süre Irak’ın kuzeyinde bulunacak TSK ile PKK’nin marjinalize edilebilmesi mümkün olabilecekti.” (s.219)

Şükür ki, bu hatalı analiz, o dönemde Türk ordusunda hâkim değildi!

Hilmi Özkök’ü ve İlker Başbuğ’u bu yanlış analize sürükleyen hata, ABD’nin PKK’yle ilişkisini “görmemekten” kaynaklanmaktadır. İkili, ABD’yi PKK’nin hamisi olarak görmediği için, Pentagon’un TSK’ye PKK’yi bitirme izni vereceği yanılsamasına da düşmektedirler!

YARIN: Çözüm: Liberal demokrasi(!)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 3: ABD, PKK’nin neresinde?

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Bağbuğ, 1984 ile 2010 arasındaki süreci, PKK açısından şöyle sınıflandırmış: “1985 – 1991 dönemi PKK’nin gücünü pekiştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı, 1991 – 1992 dönemi çatışmaların sokaklara taşındığı, 1992 – 1993 dönemi örgütün kontrolü ele geçirmeyi hedeflediği, 1993 – 1995 dönemi dengelerin değiştiği, 1995 – 1998 dönemi örgütün düşüşe geçtiği, yeni yolların arandığı, 1998 – 1999 dönemi Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve 1999 – 2010 dönemi örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı dönem olarak adlandırılabilir.” (s.89).

PKK büyüyor mu, küçülüyor mu?

Başbuğ’un benimsediği bu sınıflandırmanın da “yerel” olmadığını, A. Marcus’a ait olduğunu belirtelim öncelikle. Ama bizi ilgilendiren daha ziyade 1999 – 2010 dönemini “PKK’nin kendisini kurtarmaya çalıştığı” bir dönem olarak nitelenmesi!

Başbuğ, A. Marcus’un görüşlerini kabul ediyor ama selefi E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu 2005 yılında dile getirdiği “PKK militanlarının sayısı, Abdullah Öcalan dönemindeki seviyeye ulaştı” şeklindeki “resmi saptamaya” itibar etmiyor anlaşılan!

TSK’nin en üst makamında bulunan bir ismin, ABD’nin bölgeye yerleştiği dönemde PKK’nin güçlendiği gerçeğini görmeyip, “örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı” yanılsamasına kapılması, acıdır!

ABD’nin bölgedeki varlığının PKK’yi güçlendirdiği gerçeğini görmeyen Başbuğ, bu nedenle kitabında sık sık hatalı tahliller yapmaktadır. Örneğin Başbuğ, “PKK’nin 2003 yılında yeniden eylemlere başlamasını ve 2004 yılında tırmandırmasını, örgüte katılımların azalmasına” (s.106) bağlamaktadır.

Başbuğ’a göre PKK, ABD bölgeye geldiği için değil azalan katılımı artırmak için 2003’te harekete geçiyor!

ABD PKK’ye destek vermiyor mu?

Başbuğ, Filistin’in, Suriye’nin, SSCB’nin, Rusya’nın, İran’ın, hatta bazı Avrupa devletlerinin de PKK’ye destek verdiğini söylüyor ama ABD ve İsrail’i görmüyor!

Hadi Başbuğ, resmi kayıtlara da girmiş olan “CIA’nın PKK’ye 125 milyon dolar para yardımını” bilmiyor, gazetelerde bile yer alan ABD’li yetkililer ile PKK liderlerinin toplantı fotoğraflarını görmüyor…

Peki, Başbuğ, komutanlarının sık sık dile getirdiği “ABD uçakları, PKK kamplarına mühimmat yardımı atıyordu” şeklindeki saptamalarını da mı dikkate almıyor! Başbuğ, askeri istihbaratın tespit ettiği “MOSSAD’ın PKK’yi eğitme” bilgilerine de mi itibar etmiyor!

Umarız, ABD gerçekliğine körlüğün ne sonuçlar doğurduğu, en azından “PKK’ye destek verenlerin arasında artık TSK’nin de sayıldığı” şu psikolojik savaş şartlarında anlaşılır! Çünkü görülmüştür ki, siz “ABD’nin PKK’ye destek verdiğini ilan etmezseniz, o sizin Ergenekon örgütü olarak PKK’ye destek verdiğinizi” söyler ve söylüyor, söyletiyor!

PKK neden büyüdü?

Başbuğ, 1988-1992 sürecinde, PKK’nin neden büyüdüğünü 3 etkene bağlıyor: Birincisi Halepçe katliamı ve sonraki mülteci akınları nedeniyle; ikincisi BM’nin kararı çerçevesinde Irak’ın kuzeyinde tesis edilen huzur operasyonu nedeniyle ve üçüncüsü Irak ordusunun kuzeyden kaçarken silah ve araçlarını bölgede bırakması nedeniyle… (s.215)

Böylece Başbuğ, PKK’nin büyümesinin iki nedenle Irak’tan, bir nedenle de BM’den (ABD değil!) kaynaklandığını savunmaktadır.

Başbuğ, “ikinci Irak savaşı” sonrasında PKK’nin güç kazanmasında bile ABD’yi direkt etken olarak göstermemekte, PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’nin ABD’yi ikna edememesinden yakınmaktadır:

“ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerine ikna ettirilmesiyle, alınacak etkili tedbirlerle ve gerek duyulması halinde icra edilecek operasyonlarla Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığı en azından marjinal hale getirilebilirdi.” (s.216)

Başbuğ ilerleyen sayfalarda, PKK’nin Irak’ın kuzeyindeki varlığını “ABD için” tehdit olarak bile algılamaya başlamaktadır: “PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki var oluşundan doğan sorunun sonlandırılması, ABD menfaatleri açısından da önemlidir.” (s.227)

YARIN: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 2: ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ kitabında, “küreselleşmenin ulus, ulus devlet ve ulusalcılığı ortadan kaldırdığını söyleyenlerin, her şeyi doğru ve gerçek anlamda topluma anlatmadığını” (s.47) iddia ediyor ve küreselleşmenin bu
kavramlara sadece etkisinin bulunduğunu, bu etkiye karşı izlenecek genel politikanın da “küresel düşün, ulusal hareket et” (s.48) şeklinde olması gerektiğini savunuyor! Başbuğ, ABD, AB ve Rusya’nın bu prensibi uyguladığını, örnek olarak gösteriyor. (s.48)

Hilmi Özkök’ün genel bakışını yansıtan bu görüş, sadece TSK’de değil, devletin pek çok merkezi kurumunda ağırlık kazanmaya ve zafiyet oluşturmaya başladı. Başbuğ’un “ulusalcılığa ve ulusal devlete” en çok saldırıldığı dönemde görevler üstlenmiş olması, normalde, onun bu bakışın yanlışlığını daha net görmesini gerektirirdi!

Türk ordusuna kumanda edenler, hiç değilse, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ulusalcılığı tehdit” saymasını ve Terörle Mücadele Hareket Dairesi Başkanlığı faaliyet alanı içinde tanımlamasını değerlendirmeliler!

Başbuğ’un ‘savaş’ anlayışı

Başbuğ, Hilmi Özkök’ten kalma “savaşa bakış” anlayışını da sürdürüyor: “Çağımızda büyük ölçüde çatışmalar, devletler arasında değil, toplumlar, insanlar arasında; kültür, etnik ve dini konulara dayalı ortaya çıkabilir.” (s.49)

ABD’nin Irak’a saldırı hazırlıkları sırasında ortaya atılan ve düşünce kuruluşları aracılığıyla tüm dünyaya enjekte edilen bu fikir, açık ki, emperyalizmin saldırgan yüzüne yapılan bir maskeydi.

En yüksek makamları işgal edenlerin, ABD’nin Irak’a saldırısını, Afganistan’ı işgalini görmeyip, “çatışmalar devletler arasında değil, toplumlar ve insanlar arasındadır” demesi büyük zafiyet demektir.

Güvenlik algılaması

İlker Başbuğ, güvenlik algılamasını salt “terör” olarak belirliyor: “Özellikle iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra güvenlik sorunu olarak değerlendirilen risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe doğru kaydığından söz edilebilir. Bugün karşı karşıya bulunulan en büyük risk, ardında radikal düşünceler barındıran terördür.” (s.67)

Yine Hilmi Özkök’ün NATO perspektifi üzerinden Türk Ordusu’na enjekte ettiği bu “asimetrik tehdit” algılaması kocaman bir yalandır! Ki kavram, yine ABD’nin 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapmak üzere dünyaya saldırıya hazırlandığı süreçte ürettiği ve “El-Kaide” öcüsü ile birlikte kullandığı bir kavramdır.

Oysa gerçek çırılçıplak ortadadır: ABD’nin Türkiye de dâhil tüm bölge ülkelerine yönelik tehdidi simetriktir!

Bu bakış açısı, üzülerek görüyoruz ki, pek çok komutanın algısını da tahrip etmiş ve PKK’yi görüp, arkasındaki ABD’yi göremez hale getirmiştir!

Bir kez risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe kaydığını savunur ve buna uygun olarak da güvenlik algılamasının başına terörü yerleştirirseniz, haliyle şu yanlışa da savrulursunuz: “Karşılaşılan bu durum yeni güvenlik anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır. Yeni güvenlik anlayışının merkezinde ise bireyin ihtiyaçları, insanın güvenliği bulunmaktadır.” (s.67)

Sömürgecilik felsefesinin izleri

Başbuğ, kitabında güneydoğu bölgesinin geri kalmışlığını incelediği bölümde şöyle bir saptamada bulunuyor: “ABD’nin Chester Demiryolu projesi ile Almanların Berlin-Bağdat Demiryolu projesinin tamamlanamaması da bölgenin aleyhine oldu.” (s.51)

Batı merkezli düşünenlerin sık sık dile getirdiği bir yaklaşımdır bu; örneğin İngiltere’nin Hindistan’a katkıları övülerek, sömürgecilik aklanır!

Üzülerek görüyoruz ki İlker Başbuğ da, bu bakışın izlerini taşıyor. ABD’nin ya da Almanya’nın bölgeye ilişkin emperyalist projelerinin tamamlanmamasını, bugün bölgenin geri kalmışlığının etkeni saymak, gaflettir!

YARIN: ABD, PKK’nin neresinde?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ağustos 2011

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın