Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

Başbuğ’un teröre çözümü – 1: Atlantik cephesinden değerlendirme

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” isimli kitabı, bir yönüyle TSK’nin görüşlerini yansıtması bakımından önemlidir ve incelemeyi gerektirir.

Dahası, TSK’ye yakın dönemde komuta etmiş bir ismin Türkiye’nin bu en temel meselesini nasıl teşhis ettiği ve ne çözümler getirdiği hem Ankara hem de bölge başkentleri için kritiktir.

Başbuğ’un Remzi Kitabevi’nden çıkan 232 sayfalık kitabını, 5 günlük yazı dizisi halinde inceleyeceğiz:

Bölgeden değil Atlantik’ten bakış

Başbuğ’un kitabının büyük bölümü iki kaynağa dayanıyor: “Birincisi, ABD Ulusal Harp Akademisi’nde görevli Audrey Kurth
Cronin
tarafından 2009 yılında yazılan ‘Terör Nasıl Sona Erer?’ adlı kitaptır. İkinci çalışma ise, RAND kuruluşunun 2010 yılında, Ulusal Savunma Araştırma Enstitüsü’nce aynı başlık altında yapılanıdır.” (s.129,130)

Başbuğ, kitabında “bu iki çalışmadan büyük ölçüde faydalandığını” (s.130) söylemiştir. Kitabının bu iki ABD çalışmasına dayanmasının Başbuğ’u ne gibi tahlil yanlışlarına götürdüğünü, yazı dizimiz boyunca ortaya koyacağız. Ama ilk günden çok temel birini belirtelim.

Başbuğ da, tıpkı Cronin ve RAND raporu gibi ABD saldırısına karşı vatanını savunan Küba ve Vietnam’daki yurtsever örgütleri
“terör” örgütü sayıyor! (s.133).  Hatta “20. Yüzyılda yaşanan terör eylemlerinin beşiği de yine Filistin’dir” (s.199) diyor!

Kitabın ayrıntılarına geçmeden önce özellikle vurgulayalım ki, Başbuğ’un kitabı yerel değil, konuya bu topraklardan bakmıyor, tersine Atlantik cephesinden bakıyor.

Bunu söylerken, salt yukarıda belirttiğimiz gibi kitabın iki Batı kaynağına dayanıyor olmasından hareket etmiyoruz. İlker Başbuğ maalesef, Atlantik kaynaklı bakışın ürünü raporlardan bire bir çeviri yaparak da, yerel bir kitap yazmadığını sergiliyor.

Bu dublaj hali kitabın ciddiyetini önemli oranda sarsıyor. Örneğin, “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, Başbuğ tarafından İngilizceden çevrilirken, “Popüler Filistin Kurtuluş Cephesi”ne dönüşüyor (s.154, 168, 174); “Filistin Kurtuluş Cephesi”, “Filistin Kurtarma Cephesi”ne (s.151); “İspanya İç Savaşı” da, “İspanya Sivil Savaşı”na (s.190)…

ABD’nin Irak saldırısı

Başbuğ’un kitabında “Irak savaşıyla” ilgili yer alan bölümler, Genelkurmay Başkanı’nın bir ABD saldırısına hangi perspektiften baktığını anlamamız açısından yarar sağlıyor:

“2002 yılının sonu ile 2003 yılının başı, ABD’nin Irak’a karşı icra edeceği harekâtın hazırlık dönemi oldu. 19 Mart 2003 günü akşamı da Bağdat’ın bombalanmasıyla Irak’ı Kurtarma Harekâtı başladı.” (s.87)

Başbuğ, yukarıda kısaca değindiğimiz kavramlara yerel olmayan yaklaşımını, ABD’nin Irak’a emperyalist saldırısında da sergilemiş. ABD’nin, saldırganlığını maskelemek üzere kullandığı bu tip sahte isimlerin, en azından Türk Genelkurmay Başkanı tarafından kullanılmıyor olması gerekmez mi?

ABD’nin terör tanımı

Başbuğ, kitabının “terör / terörizm” bölümünde, kavramı teorik temellerde incelemiş, haliyle kavramın tanımını da yapmış.

Dikkatimizi çeken, terörle 40 yıldır mücadele eden ve bu konuda dünyanın en deneyimli ordusu olan TSK’nin başının, teröre ilişkin “yerel” bir tanımının olmaması!

Kim bilir, belki de kitabı daha bilimsel(!) gösterme gayretiyle olsa gerek, B. Gonar, W. Laqueur gibi Atlantikçi güvenlik uzmanlarının ve hatta Pentagon’un tanımı üzerinden kavram açıklanmaya çalışılmış:

“ABD Savunma Bakanlığı’nın tanımı ise şöyledir: Politik, dini veya ideolojik hedeflerin elde edilmesi için, kişilere karşı terörü kullanarak veya terör ile tehdit ederek, hükümetleri ve toplumu korkutmak.”
(s.70)

‘Kürt sorunu yoktur’

Başbuğ, kitabını “Kürt sorunu yoktur” tezi üzerine inşa ediyor:

“Türkiye’de ‘etnik sorun’, diğer değişle ‘Kürt sorunu’ yoktur. Ancak, böyle bir sorunun olmasını isteyenlerin var olduğu da unutulmamalıdır.” (s.52, 183)

Başbuğ’un “Kürt sorunu yoktur” demesi elbette bilimsel değildir, doğru değildir ama daha da ironik olanı, Başbuğ’un “Kürt
sorunu vardır, çözümü de Kürt açılımıdır” denilen dönemin, yani 2009-2010 yıllarının Genelkurmay Başkanı olmasıdır!

YARIN: Başbuğ’da ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’ anlayışı

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP, Türk tarihini kimlere yazdırmaya kalkmış?

“Türk tarihinin hakkından nasıl geleceğiz şekerim” diyen AB Komisyonu’nun Türkiye temsilcisi Karen Fogg’a destek, meğer iktidar katından gelmiş!

AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, ABHaber’e bakın neler açıklıyor:

Mehmet Ali Talat KKTC hükümetinde başbakanlık yaptığı dönemde Kıbrıs’ta okul kitaplarından negatif referansların kaldırılmasını talep etmişti. Bu yönde de bir çalışma başlatmıştı. Cumhurbaşkanı olduğu dönemde ise karşılıklı anlaşma ile tarihin tarihçiler tarafından yeniden yazılmasına karar verildi. Buna göre iki savaş arası dönem Bulgar bir tarihçi tarafından ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ise Romanyalı bir tarihçi tarafından yazılacaktı. Leventis Foundation adlı vakıf ise bu masrafları üstlenecekti. Ancak Rumlar bu işi yapmak için ayak sürüdüler. Konuyla ilgili Kıbrıslı Türkler tarafından yapılan tüm girişimlerden sonra başka bahanesi kalmayan Rumlar bu sefer Yunanistan’ı gerekçe gösterdiler, anavatan yaparsa biz de yaparız dediler. O sırada ben Dışişleri Bakanı olarak görev yapıyordum, meslektaşım Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Moliviyatis ile Atina’da görüşmemde bu konuyu gündeme getirdim. Hatta ben Kıbrıs ve Yunanistan’ın aynı anda tarih kitaplarında negatif unsurların önyargıların kaldırılmasını önerdim. Gelin bu işi beraber yapalım dedim. Yunanistan’da bana bunun hemen yapılabilecek bir iş olmadığı cevabını verdiler. Maalesef Rum ve Yunan ikilisinin bu tavırlarıyla iki toplumu birbirine yakınlaştıracak önemli bir girişim suya düştü.”

İyi ki, suya düşmüş! Yoksa öğrenciler, Bulgar ve Romen’in yazdığı “Türk tarihini” okuyacaktı.

BOP tarihçiliği

Bir iktidarın kendi tarihini başka bir ulusun tarihçisine yazdırmaya kalkması, gafletle açıklanamaz. Bunun ne anlama geldiğini kuşkusuz AKP çok iyi biliyordu.

Tarih yazmak ekonomi yazmaya, fizik yazmaya benzemez. Hele de okul kitaplarındaki Türk tarihini bir başka ulusun tarihçisine yazdırmak, tarih yazıcılığının da ötesinde bir iştir.

Bir ülke, Ankara’dan ya da Lefkoşa’dan değil de Washington’dan yönetiliyorsa eğer, Türk tarihini yazmayı elbette Türklere bırakmazlar.

Türk tarihçi: Mehmet Perinçek

AKP hükümetinin “BOP tarihçiliği” Ermeni meselesinde de görüldü. Emperyalizmin dayattığı siyasi bir konuyu, önce “bırakalım tarihçiler kendi aralarında halletsinler” aymazlığı ile sürdürmeye kalktılar… Sonra bu bile önlerine kalın bir duvar oldu.

Çünkü hem “Talat Paşa Komitesi” hem de genç bir bilim adamı emperyalizme tarih dersi verdi!

Duvarın yıkılmasını isteyen AB, AKP’ye seslendi, “Talat Paşa Komitesi’ni dağıtın” diye: Komite’nin yöneticileri Ergenekon soruşturmasına uğradı, tutuklandı.

Ermeni meselesindeki gerçekleri tarihin derinliklerinden, yüzyıllık arşivlerden çıkaran ve uluslararası kamuoyuna sunan genç bilim adamı Mehmet Perinçek de Ergenekon soruşturmasından tutuklandı! Hem de Erdoğan-Talat ikilisinin ses kayıtlarının arandığı bir operasyonda!?

Ancak Türk tarihçisini dört duvar arasına koymakla, bu topraklarda BOP tarihçiliğinin önü açılamaz!

Sevgili Mehmet en kısa sürede çıkacak ve kitapları, İran’dan sonra başka bölge ülkelerinin de “kendi Ermeni meselelerine” panzehir olarak basılacak!

Büyük Ortadoğu’nun tarihini, ABD değil, Büyük Ortadoğu yazacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ağustos 2011

, , ,

1 Yorum

Rus gazı, iki Kore’yi birleştirdi

Sibirya’daki askeri bir üste biraraya gelen Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti KDHC lideri Kim Jong İl, Rus gazının Kore yarımadasına taşınması konusunda anlaştı.

Rusya, KDHC topraklarından geçerek Güney Kore’ye ulaşacak doğalgaz boru hattı için Pyongyang’a yıllık 100 milyon dolar kira
ödeyecek.

2009 yılında Rusya enerji şirketi Gazprom ile Güney Kore enerji şirketi Kogas arasında Rus gazının ihracı konusunda yapılan anlaşmanın devamı olarak bu ay içinde biraraaya gelen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile KDHC Dışişleri Bakanı Kim Son Khvan konuyu müzakere etmişti.

Anlaşmanın ABD kaynaklı “Seul bu anlaşmayla enerji denetimini Pyongyang’a teslim eder” şeklindeki endişeye rağmen sonuçlanması, Moskova’nın başarısını gösteriyor.

KDH nükleer görüşmelere hazır

İki Kore’yi stratejik bir enerji programında birleştirmek, Rusya’yı “nükleer görüşmeleri” yeniden başlatma konusunda da inisiyatif almaya götürdü.

Kim Jong İl’in 10 günlük Rusya ziyareti öncesinde, Pyongyang’ın altılı görüşmelere “yumuşak” bir şekilde yeniden başlanması için Moskova’dan Güney Kore, ABD ve Japonya’ya baskı yapmasını istediği gündeme gelmişti.

Anımsanacağı gibi KDHC, iki Kore ile Rusya, Çin, Japonya ve ABD’nin de dahil olduğu “altılı görüşmelerden” 2008 yılında çekilmişti.

Ancak Pyongyang, Pasifik’te değişen konkonktürün de avantajından faydalanarak, kendisine uygulanan uluslararası yaptırımları kaldırtabilmek için görüşmelere yeniden başlamak istiyordu.

İşte Kim Jong İl – Medvedev zirvesinden önce bu konuda da bir mutabakat zemini doğmuş olma ki, Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada “ziyaret sırasında Kore Yarımadası’ndaki nükleer sorunun çözümünü sağlamayı amaçlayan altılı görüşmelerin mümkün olan en kısa sürede nasıl yeniden başlatılacağı konusuna ağırlık verilecek” deniliyordu.

Nitekim Rusya Devlet Başkanlığı Sözcüsü Natalya Timakova “görüşmede, KDHC tarafı nükleer maddelerin üretimi ve testler konusunda bir moratoryum sunmaya hazır olduklarını iletti” diyerek, Kim ve Medvedev’in anlaştığını ilan ediyordu.

Moskova – Pyongyang dayanışması

Toplam 10 gün sürecek ziyaret sırasında Kim Jong İl’in çözmeyi planladığı bir başka konu da KDHC’nin Rusya’ya SSCB döneminden kalan 11 milyar dolarlık borcuydu.

Rus Ria Novosti ajansı, “bu sorunun en üst seviyede çözümü konusunda anlaşma sağlandığını” duyurdu.

Öte yandan Moskova’nın Pyongyang’a 50 bin tonluk gıda yardımı yapacağını açıklaması, iki ülke arasındaki dayanışmaya anlamlı bir katkı sundu.

Pekin’in başarısı

Moskova’nın bu enerji hamlesinin gerisinde aslında Çin’in de payı var.

Pekin, Washington’un Pasifik stratejisini adım adım boğuyordu. Bölgedeki ABD varlığını dengelemek üzere uzun yıllardır ekonomi kartını kullanan Pekin, son yıllarda büyük bir atak yapmış ve Pasifik’teki askeri varlığını geliştirmişti.

İşte Moskova, iki Kore’yi boru hattıyla birleştirmesini, Pekin’in ABD’ye karşı bu başarısının zemininde sağlamış oldu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Erdoğan’ın boynundaki ağırlık

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un “İsrail, Türkiye’nin kaprislerine boyun eğmeyecek” sözlerinde, belki de İsrail Ticaret Odaları Birliği’nin bir gün önce yayımladığı rakamların etkisi vardı.

Bu yılın ilk altı ayında Türkiye-İsrail ikili ticaret hacmi yüzde 26 büyümüş. Daha çarpıcı olanı, İsrail Türkiye’ye ihracatını yüzde 39 artırmış!

İsrail Ticaret Odaları Birliği Başkanı Uriel Lynn, rakamları “İsrail hükümetinin, Türkiye ile ilişkileri yeniden tesis etmek için doğru çözüm bulacağını umuyoruz” sözleriyle yorumluyor.

Mavi Marmara baskınında katledilen 9 vatandaşımıza karşılık, ailelerine verilmek üzere kişi başına 50 bin dolar tazminat talep ediyoruz. Oysa İsrail, bu yılın ilk altı ayında bize 950 milyon dolarlık mal satmış durumda!

Bu rakamlar bile “one minute” sözlerinin bir müsamere olduğunu göstermiyor mu?

İsrail’in aşağılık teklifi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu üçlüsü, ilk günden itibaren İsrail’in önüne sadece iki şart koydular. Birincisi özür dilenmesi, ikincisi de ölenlerin ailelerine tazminat ödenmesi. İsrail tazminatı kabul etti, özürde diretiyor. Ya da diyor ki, “50 bin dolar yerine, kişi başına 100 bin dolar vereyim, özürü unut!

Böylesi aşağılık bir teklifin yer aldığı İsrail haber sitesine konuşan bir yetkilinin “Ankara’nın bu teklif karşısında sessiz kaldığını, ancak Mavi Marmara saldırıyla ilgili Palmer Komisyonu tarafından hazırlanan BM raporu açıklanana kadar sonuca ulaşabileceklerini” söylemesini ise doğru kabul etmek istemiyoruz!

Özür yok ama anlaşmalar sürüyor

Türkiye “özür ve tazminat” şartlarını ortaya koydu ama Türk-İsrail askeri anlaşmaları devam ediyor, ticari anlaşmalar artarak yürürlükte…

AKP hükümeti İsrail’e tam destek anlamına gelecek şekilde, Suriye’ye karşı savaş pozisyonu alıyor, İran’a karşı bölgesel ittifaklar oluşturmaya çalışıyor.

En vahimini de en sona bırakalım!

Washington’un çıkarı mı, Türkiye’nin gururu mu?

Peki konu neden bu kadar düğümlendi? Neden bir sonuca bağlanmıyor? Özür dilenmeyecekse de neden bir türlü kestirip atılamıyor? İsrail İç Güvenlik Bakanı Matan Vilna’nın “Türk Dışişleri Bakanı ile bir anlaşmaya varmak üzereydim” diye özetlediği pazarlıklar neden bir türlü sonuçlanmadı? Palmer Raporu neden sürekli erteleniyor ve açıklanmıyor?

Çünkü ABD’nin bölgesel çıkarları, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in gururundan daha önemli!

Washington’un Suriye ve İran’a saldırabilmesi,Türkiye’nin onayına ve rol almasına bağlı. Soros’un ifadesiyle “Türkiye’nin en iyi ihraç malı olan Türk Ordusu” ABD planlarında yer alırsa ancak, ABD’nin “başarı” şansı artmış olacak.

İran’ın bölgede inisiyatif geliştirmesi, Mısır’la yakınlaşması, Irak’ın ABD’yle bağlarını zayıflatacak politikalar üretmesi, Suriye’yle stratejik ortaklığı, 2006 savaşında Hizbullah üzerinden İsrail’i yenmesi gibi gelişmeler, Washington açısından ABD-İsrail-Türkiye denklemini zorunlu kılıyor.

Washington bu nedenle İsrail ve Türkiye arasındaki krizin çözülmesi için bastırıyor, İsrail’e özür diletmeye çalışıyor, “ya özür ya Filistin” diye şart koşuyor. ABD’nin bu zorunluluğu nedeniyle de konu iki tarafça kestirilip atılamıyor.

Erdoğan, madalyadan neden vazgeçmedi

Yukarıda, “özür yok ama anlaşmalar sürüyor” derken, en vahimi sona bırakmıştık. Şimdi söyleyelim: En vahimi de, Başbakan Erdoğan’ın, “Yahudi cesaret madalyasını” iade etmeyip, hâlâ boynunda taşıyor olması.

Boynuna Yahudi madalyası takılan tek Müslüman olan Erdoğan’ın bunca gürültüye rağmen o madalyadan vazgeçmemesinin tek açıklaması, sürdürdüğü BOP Eşbaşkanlığı görevidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ağustos 2011

, , ,

1 Yorum

Davutoğlu’nun Kaddafi düşmanlığının nedeni

NATO’nun sözde insan hakları gerekçesiyle 6 aydır bombaladığı Libya’da öldürdüğü insan sayısı, Batı destekli kalkışma sırasında ölenleri çoktan geçti. Bu gerçeğe “Atlantik gözlüğü” takan Türk basını, Batı tarafından verilen silahlarla Trablus’a yürüyen isyancıları da, “demokrasi” mücadelesi veriyor diye pazarladı!

Mazlum milletlere örnek olmuş bir ulusun basınının düştüğü bu durum utanç verici! Hele bir de  Batı’nın ambargo uyguladığı dönemde Türkiye’ye karşılıksız destek veren bir lidere yapıldığı için, daha da utanç verici!

Türk basını utandırdı

Türk basının dünkü birinci sayfalarına bakınız:

Önce merkez medyadan örnekler: Milliyetkıvırcık kafadan kurtulduk” diye manşet atmış Kaddafi’den bahsederken. Vatan, “ders al Esad” diye atmış sürmanşeti… HaberTürk de aynı kafada: Manşetten “değişmeyene ders olsun” diye sesleniyor! Radikal de manşetten “ders olsun” diyenlerden…

Yandaş basının hali daha da utanç verici: Sabah, sürmanşetten “sıradaki gelsin” diye diklenmiş, Yeni Şafak manşetten “diktatörlere ders olsun” demiş. Bugün gazetesi manşetten “diktatör devrildi” diyerek, cemaatin yayın organı Zaman da manşetten “42 yıllık diktatörlük bitti” diyerek sevince boğulmuş!

Cumhuriyet’in büyük ayıbı

Ama hiçbiri Cumhuriyet’in üslubu kadar nankörce değildir herhalde!

Kaddafi’yi “dişi sökülen çöl aslanı” diye başlıkta niteleyen Cumhuriyet, üst başlıkta da “kalacak çadırı bile yok” demiş!

Farkındayım”nankörlük” durumu karşılamadı. Çünkü uçaklarımıza koyacak benzinimiz olmadığı o ambargo şartlarında, Türkiye’ye el uzatan Kaddafi’yi bugün “kalacak çadırı yok” diye aşağılamaya kalkmaya ne deneceğini ben bilmiyorum!

BOP Dışişleri Bakanı Davutoğlu

Türk basınının bu “ders olsun” manşetleri, BOP Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan kaynaklanıyor. BOP Dışişleri Bakanı dememiz şundandır:

Bir ülkenin egemenliğini hiçe sayarak rejim karşıtlarını bir araya getiren, rejim karşıtlarının silahları arasında alanlara çıkıp gövde gösterisi yapan bir Bakan,  Ankara’nın değil, ancak BOP’un Bakanı olur.

Kaddafi’nin yenildiği haberleriyle birlikte herkesten önce sahneye çıkıp, “Kaddafi’nin durumu, bölge liderlerine ders olsun” şeklinde meydan okuyabilen biri Ankara’dan değil, Washington’dan Bakan’dır.

Ve “Libya temas grubu” başkanı olarak rejimin düşmesini isyancılarla omuz omuza kutlamak üzere Libya’ya ilk koşan biri Türkiye’nin değil NATO’nun diplomatıdır!

Davutoğlu’nun Obama’ya taahhüdü

Ahmet Davutoğlu’nun bu misyonu elbette şaşırtmıyor bizi.

Çünkü Davutoğlu, 20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olabilmişti!

Çünkü Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında, “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.” diyebilen bir Atlantikçidir!

Davutoğlu, Kaddafi’ye “BOP Dışişleri Bakanı” olduğu için düşmandır; ABD ve NATO Kaddafi’ye düşman olduğu için düşmandır! Atlantikçiler adına yürütülen bu düşmanlık, milletimizin onurunu kirletmektedir.

Türk milletinin Atlantikçilerden kurtulması, milletlerarası onurumuz için de şarttır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Ahmedinejad’ın Erdoğan’a teklifi

Başbakan Erdoğan’un konvoyu, önceki gün İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’dan gelen telefon üzerine Boğaziçi Köprüsü girişinde bekledi. Konvoy durduran bu 37 dakikalık telefon görüşmesine dair Başbakanlıktan herhangi bir açıklama yapılmadı.

Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek

İran Fars Haber Ajansı’nın verdiği bilgiye göre Ahmedinejad Erdoğan’a bölgesel işbirliği teklif etti: “Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran ve Türkiye’nin, bölge milletlerinin daha fazla özgürlük, demokrasi ve adaletten yararlanması için sıkı işbirliği paketleri planlayarak derhal hayata geçirmeleri gerektiğini belirtti.”

Ajansın “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek” vurgusu yaptığı görüşmeye dair ulaştığımız resmi olmayan ayrıntılar ise daha da önemli.

İranlı kaynaklara göre Ahmedinejad ile Erdoğan’un telefon görüşmesinde ele alınan diğer konular şunlardı:

ABD’nin askeri varlığına geçit verilmeyecek

1- Ahmedinejad’ın Erdoğan’la konuştuğu konuların başında, ABD’nin Irak’taki askeri varlığı geliyor.

ABD 31 Aralık 2011’den sonra da Irak’ta asker bulundurmak istiyor. Ancak Bağdat, Washington’un bu baskısına Tahran’ın da desteğiyle direniyor.

Son olarak ABD Savunma Bakanı Leon Panetta “Bağdat asker bulundurma isteğimizi kabul etti” diyerek meseleyi oldu bittiye getirmeye çalışmış, Irak hükümeti sözcüsü ise Pentagon’u yalanlamıştı.

Irak’ta son dönemde ortaya çıkan El-Kaide eylemlerini ve çok sayıda ölümle sonuçlanan saldırıları da Washington’un bu arayışı olarak değerlendirmek gerekir.

Tahran, bir yandan Bağdat’ın elini güçlendirecek hamleler yapıyor bir yandan da Suriye saldırısı dahil, bölgede ABD askeri varlığına dönüşecek gelişmelere engel olmaya çalışıyor.

Çünkü, ABD’nin olası Suriye saldırısı, İran’la ön savaş demek.

Barzani köşeye sıkıştırılacak

2- Ahmedinejad’ın Erdoğan’la konuştuğu ikinci önemli konu ise Irak’ın kuzeyiyle ilgili.

Yeri gelmişken belirtelim; “Karayılan yakalandı” şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!

Bu iddia, aslında daha önceki incelemelerimizde ifade ettiğimiz, “Tahran’ın hedefi, PKK’nin ötesinde ABD’nin kukla devleti” şeklindeki tezimizle de örtüşüyor.

Çünkü Irak’ın kuzeyine yani ABD’nin egemenlik bölgesine operasyon düzenleyen Tahran, öncelikle Barzani yönetimini yalnızlaştırmayı ve köşeye sıkışırmayı hedefliyor.

Erdoğan’ın pozisyonu, bölgeye sorun yaratıyor

Ahmedinejad’ın bu söylediklerine Erdoğan’ın olumlu yanıt vermesi halinde, elbette “yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirler”.

Peki acaba Tayyipp Erdoğan’ın Ahmedinejad’a yanıtı ne oldu?

İran Fars Haber Ajansı’na göre “görüşmede Erdoğan da; Ahmedinejad’a teşekkür ederek, Tahran ve Ankara’nın işbirliğiyle bölgesel meselelerin çözümünde etkili adımlar atabileceklerine inandığını” ifade etti.

Tahran, Ankara’nın müttefikliğinin bölge açısında sahip olduğu kritik önemi görüyor.

Tek sorun, Ankara’nın BOP Eşbaşkanı tarafından yönetiliyor olması!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Sistemin 4. kuvveti de çürüdü

İşçi Partisi, Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal kanunsuz bir soruşturma nedeniyle basıldı ve 9 kişi gözaltına alındı. Olay dünyanın hangi ülkesinde olsa haberdir, üstelik büyük haberdir. Ancak bu haber Türkiye’nin “en büyük” dört televizonunda yer bulmadı!

Gazeteciler korkuyor mu?

Bunu nasıl açıklamak gerekir? Erdoğan korkusuyla mı? Haberciliğe yönelik baskıların, gazetecileri otosansüre mecbur etmesiyle mi? Ya da işadamı olan gazete patronlarının hükümete mecbur olmalarıyla mı?

Pek çok gerekçe bulabiliriz. Ancak saydığımız hiçbir gerekçe meselenin esasına yanıt vermeyecektir.

Erdoğan meclisi

Basın dördüncü kuvvettir; yasama, yürütme ve yargı şeklindeki kuvvetler ayrılığının dördüncü ayağıdır. Peki birbirinin üzerinde olmayan bir prensibe dayalı kuvvetler ayrılığında durum nedir?

Yasama organı TBMM, Erdoğan‘ın şahsi tercihlerine göre şekillenmektedir artık. Belediyeden iş arkadaşları, davalarına bakan avukatları, cemaatlerden kardeşleri, listenin üst sıralarındalar. Yasamanın halini en iyi anlatan örnek Başbakan’ın cemaat kontenjanından TBMM’ye soktuğu Hakan Şükür‘dür. Türkiye’nin en kritik meselesi sorulan “milletvekili”nin yanıtı ibretliktir. “Ben bilmem, büyüklerim bilir.”

Ki bu prensip, aileden, cemaatten taşınarak TBMM’ye kadar getirilmiştir. Ailede “ben bilmem, beyim bilir”, cemaatte “ben bilmem, şeyhim bilir” diyen bu anlayış, Türkiye’nin yasama organındadır artık. ABD’nin AB’nin, başkalarının yasalarına bilmeden el kaldırmak, bundandır.

Yürütmenin başı aslında Obama!

Yargı BOP eşbaşkanlığının önündeki en önemli hedeflerden biriydi. Adım adım orayı da ele geçirdiler. Anayasa mahkemesi, ardından HSYK… Yeni HSYK’nın belirlediği Yargıtay ve Danıştay üyeleri de, Bülent Artınç‘ın sınıf arkadaşlarını seçti bu kurumların başına!

Gelelim yütütmeye… Yürütmenin başı BOP Eşbaşkanı olduğunu söylüyor. Haliyle gerçek yürütme, bu durumda Ankara yerine Washington oluyor. Washington Libya diyor, bizim “yürütme” karargâh kuruyor; Washington Suriye diyor, bizim “yürütme” savaşa hazırlanıyor…

Sistem çürüdü

Daha fazla olguya ya da uzun tahlillere hiç gerek yok, herşey ortada: Yasaması, yürütmesi, yargısı bu haldeki bir sistem çürümüştür, çökmüştür!

Çürüyen, çöken bir sistemin dördüncü kuvveti de haliyle çürür ve çöker.

Sistem çürümemiş, çökmemiş olsa gazeteci ne Erdoğan’dan korkar, ne kendine otosansür uygular…  Patronunun işten atmasından da çekinmez! Çünkü gazetecilik bir namus işçiliğidir aynı zamanda.

Ama sistem çürüyünce, gazetelerde gazeteci de barınamıyor artık; o köy bu köy diyerek süre dolduruyor.

Dolayısyla haberi görmeyen gazetelere gerekçe diye en başta saydıklarımız, aslında sistemin çürümesinin bir tezahürüdür, sonucudur.

Ama her çöküntü, daha iyinin de zeminidir aynı zamanda!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Kandil operasyonu ne anlama geliyor?

Başbakan Erdoğan‘ın “bıçak kemiğe dayandı” sözlerinden sonra Kandil’e “hava harekatı” düzenlenmesi, AKP’nin terörle mücadelesi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Oysa AKP iktidarının Washington’a çıpalı politikalarının en başında, TSK’ya sınır ötesi operasyon izni vermemek var! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la imzaladığı anlaşma buna örnek.

ABD: Türkiye’ye savunma hakkı tanıdık

Peki bu durumda Kandil’e düzenlenen hava harekatı ne anlama geliyor?

Gelin bu sorunun yanıtını biz değil, ABD resmi makamları versin:

“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, PKK kamplarına yönelik hava harekatıyla ilgili olarak, ‘ABD’nin, Türkiye’nin terörist saldırılara karşı kendini savunma hakkını tanıdığını’ söyledi.” (Star, 20.8.2011)

Peki ABD, bunca yıldır Kuzey Irak’tan uzak tuttuğu TSK’ye bu kez neden itiraz etmiyor, hatta neden “böyle bir hakkının olduğunu” belirtiyor?

Üstelik daha 2008 yılındaki sınır ötesi operasyon baskısı henüz tazeliğini koruyorken… Anımsanacaktır: Hükümet 2008 yılında, kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle TSK’nin sınır ötesi operasyon talebine engel olamamış ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın “bir an önce çıkın” açıklamasını Genelkurmay Başkanlığı’na karşı kullanmıştı!

Kandil – Suriye bağı

ABD’nin AKP’ye PKK operasyonu izni vermesi Washington’un Suriye planlarıyla ilgilidir.

Açalım:

1- Kandil’e hava harekatı, sonuç alıcı bir operasyon değildir; sınır ötesi operasyon hiç değildir!

2- Kandil’e operasyonda gerçek hedef PKK değildir. PKK hedef olsa Kandil operasyonunum kurmay başkanı tutuklanmaz!

3- Kandil’e operasyon, Suriye’ye savaş açacak hükümete kamuoyu desteği sağlama çalışmasıdır. “Kürt Açılımı” nedeniyle milliyetçi karnesi sıfır dolu olan Erdoğan‘ın, terörle mücadele görüntüsüne ihtiyacı vardır.

4- Erdoğan‘ın Somali çıkartması da aynı nedenledir. Tarihte savaş hazırlığı yapan her aktör, işe “barış” görüntüleriyle başlar.

5- Kuzey Irak, artık ana cephenin sadece bir bölgesidir. ABD’nin planladığı savaşın ana cephesi, “İran’ın batısı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu” kapsamaktadır. İran bu ana cephede inisiyatif geliştirmek üzere Kuzey Irak’a operasyon düzenlemektedir.

6- PKK’yi Suriye’nin kışkırttığı yalanları da bunun içindir. Şam’ın PKK’yi kullandığı, Türkiye’ye PKK üzerinden yanıt verdiği gibi yalanlar, kamuoyunu Suriye’ye saldırıya alıştırma, desteğini alma amaçlıdır.

K.Irak değil Suriye operasyonu

ABD’nin PKK’ye karşı AKP’ye “sınırlı” operasyon izni vermesi ve bu izin doğrultusunda TSK’nin Kandil’e hava harekatı düzenlemesi, Türkiye’nin gerçek tehdide karşı gözlerini kapatmasından başka bir anlama gelmemektedir.

ABD’yi hedef almayan Kuzey Irak operasyonu kaçınılmaz olarak Suriye operasyonuna dönüşür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

ABD Aydınlıkçıları geçmeden Suriye’ye saldıramaz

ABD, AKP hükümeti üzerinden yine İşçi Partisi, Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal’a operasyon düzenledi. Emperyalizm, Erdoğan’ın suç kasetlerini arıyor!

ABD ne zaman bölgeye abanmaya kalksa, önce İşçi Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal’la hesaplaşmaya soyunuyor. Çünkü emperyalist ABD’nin bölge planlarının önünde en sağlam İşçi Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal duruyor!

Bu saldırılardan en önemli üç tanesi anımsayalım:

Sosyalist Parti ve Kardeşlik Projesi

ABD yirmi yıl önce Irak’ın kuzeyinde kukla devlet kurmak üzere bölgeye ilk girmeye hazırlandığında, önce İşçi Partisi’ni (Sosyalist Parti) hedef almıştı. Çünkü İşçi Partisi’nin “Kardeşlik Projesi”yle hesaplaşmadan, kukla bir Kürt devleti kuramayacaktı!

ABD emperyalizmi, dünyada yükselen bir eğilim içindeydi; 2-3 yıllık sürece yayılan bu mücadele içinde maalesef hem Sosyalist Parti bir operasyonla kapatıldı, hem de “Kardeşlik Projesi” rafa kalktı.

Ancak Aydınlıkçılar asla pes etmedi! Mücadeleye yeni araçlarla devam etti.

1 Mart tezkeresi

ABD, 2003 yılında Irak’a kuzeyden cephe açmak bahanesiyle Türkiye’ye 80 bin asker yerleştirmeye kalktığında, karşısında yine
Aydınlıkçılar vardı.

Aydınlıkçılar, 1 Mart tezkeresinin önünde siper oldular. Aylarca hem süren pazarlıklara mercek tuttular, hem de tezkerenin geçmesinin doğuracağı sonuçları kamuoyuna sundular. Ve Aydınlıkçıların bu büyük ve kararlı mücadelesi, Türkiye’de çok geniş bir muhalefet oluşturdu ve 1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmedi!

Dönemin pek çok TBMM üyesi, bu büyük mücadelede Aydınlıkçıların hakkını teslim ettiler. Bu öyle güçlü bir mücadeleydi ki, Recep Tayyip Erdoğan, grup toplantılarında milletvekillerini Doğu Perinçek’ten etkilenmekle suçluyordu!

Ergenekon süreci

2001 yılında hazırlanan ancak 2007 yılında uygulamaya konulan Ergenekon operasyonunda önce İşçi Partisi ve Aydınlıkçılar hedef alındı. Çünkü ABD biliyordu ki, Aydınlıkçıları aşmadan, operasyonun diğer hedeflerine yönelemeyecekti; Aydınlıkçıları aşmadan Türkiye’de TSK teslim alınamazdı, Aydınlıkçıları aşmadan yargı ele geçirilemezdi vs.

Çünkü Aydınlıkçılar, Türkiye’nin hedef alınmasının önünde 40 yıldır siperdiler!

Suriye’ye saldırı hazırlığı

İşte ABD şimdi yine Aydınlıkçılara saldırıyor. Çünkü hedefte Suriye var.

Bölgeyi yangın yerine çevirecek bu sürece Aydınlıkçılar yine en başından beri direniyor. Suriye’ye yönelik komploları açığa çıkarıyor. Beşar Esad karşıtı rejim muhaliflerini Antalya’da toplayan AKP’yi teşhir ediyor. Sınırdan Suriye’ye sokulan ve Suriye güvenlik kuvvetlerine karşı kullanılan silahları ortaya çıkarıyor. Washington’un Şam’a mesajlarına aracılık yapılmasına itiraz
ediyor.

Birlik ve kardeşlik mücadelesi

ABD’nin hedefinde Suriye var ama asıl hedef Türkiye!

ABD Türkiye’de Türk ile Kürt’ü; bölgede Türk ile Arap’ı, Türk ile Acem’i, Kürt ile Arap’ı karşı karşıya getirmeye, birbirine düşman etmeye çalışıyor.

İşte Aydınlıkçılar hem içeride hem de dışarıda birlik ve kardeşlik çizgisini en kararlı bir şekilde savunuyor.

ABD, Aydınlıkçıların birlik ve kardeşlik tutumunu hedef almak için, binalarında kaset arıyor!

Yine Aydınlıkçılar kazanacak!

Irak’ın bölünmesinin Türkiye’nin bölünmesi olduğunu” bilen Aydınlıkçılar, “Suriye’nin bölünmesinin, yine Türkiye’nin parçalanmasına dönüşeceğini” en baştan tespit ediyor ve bu tezgâha yine siper oluyor.

İşte Emperyalizm, bu yüzden Aydınlıkçıların binalarında “kaset” arıyor!

Çünkü Emperyalizm, Aydınlıkçıları aşmadan Suriye’ye saldıramaz ve Türkiye’yi parçalayamaz!

Üstelik bu kez ABD yükselen değil inişe geçen, baş aşağı giden bir kuvvet!

Bir kez daha biz kazanacağız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

AKP ve PKK karşıt değil, bütünleyendir

Başbakan Erdoğan’ın “bıçak kemiğe dayandı” sözleri, bazı kesimlerde 9 yıllık unutkanlık yaratıp, her nasılsa beklenti oluşturdu!

En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: AKP ve PKK birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyenidir! Son tahlilde her ikisi de Washington’a uyumlu olmak durumundadır. Çünkü ABD’nin ana stratejisinde, birbirlerini tamamlayarak ilerlemektedirler.

İki örnekle açalım:

Evet + boykot = çözüm

AKP Kürt açılımını başlattıktan kısa bir süre sonra KCK davası başlamıştı. Ancak bu dava bile “stratejik müttefikler”i iki yıldır karşı karşıya getirmedi!

12 Eylül halk oylaması öncesinde, AKP “evet”, BDP “boykot” demişti. Görünürde karşıt gibi duran bu yaklaşımların aslında bütünleyen olduğunu, halk oylamasına kısa bir süre kala BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş şu sözlerle formüllendirmişti:
“Evet + boykot = çözüm.”

Hiç bir formül, AKP ile PKK’nin nesnel konumlanmalarını bu kadar net ortaya koyamaz!

Öcalan’a özgürlük kampanyası

Bu bütünleyen olma durumunu anlamamızı kolaylaştırak bir başka süreç de, AKP’nin hem Kandil’le hem de İmralı’yla yürüttüğü
“mutabakat” sürecidir.

Mutabakatı, biz değil taraflar söylüyor! Erdoğan-Gül ikilisi ABD Başkanı Obama’nın isteğiyle hem “Kürt Açılımı”nı hem de İmralı ve Kandil görüşmelerini başlatmıştı.  Görüşmelerin 12 Eylül 2010 halk oylamasından önce müzakereye, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonrasında da mutabakata dönüştüğü bilgisi gazete arşivlerindedir.

Öcalan son olarak, mutabakat konularının işlerliği ve rolünü sürdürmesi için de “özgürlüğünü” şart koştu.

Cemaat: Öcalan muhatap değil partner

Öcalan’ın dayattığı şartla birlikte her iki taraf da harekete geçti:

DTK, 5. Genel Kurulu’nda yeni dönem stratejisini “özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik” olarak belirledi; “Öcalan’a özgürlük inisiyatifi” kurdu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dahil omak üzere her şeyi tartışmalıdır.” dedi.

Öcalan’ın şartına destek öncelikle cemaatten geldi. Mümtaz’er Türköne, Öcalan’ın önünün açılmasını istedi: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

Cemaatin etkin yazarlarından İhsan Dağı da koroya katıldı: “Devlet hâlâ ‘işi Öcalan’la bitirmek’ niyetindeyse, sevgili Mümtaz’er’in dile getirdiği ‘önünü açmak’tan fazlasını yapacaktır. Çünkü muhatabınızın hakikaten ‘muhatap’, sorunu çözücü, işinizi kolaylaştırıcı bir ‘muhatap’ olmasını istiyorsanız ona ‘destek’ de olursunuz böyle bir konuma ulaşması için. Artık muhatabınızla ‘partner’ olmuşsunuzdur. Devletin Öcalan’la ilişkisinin geldiği nokta budur.”

Ankara değil, Washington görüşmesi

Öcalan’la görüşme konusuna gelince… Kategorik olarak devletin Öcalan’a görüşmesine elbette itiraz etmiyoruz. İtirazımız, görüşmenin Ankara adına değil, Washington adına yapılıyor olmasına; devletin “ikinci bir otoriteyi” masanın diğer tarafı olarak kabul etmesine ve Öcalan’ın “partner” rolüne!

Ya Suriye’ye saldırı, ya PKK terörü

Peki bu durumda 12 şehit verdiğimiz son PKK saldırısını nasıl açıklayacağız?

Savaş lordluğuna soyunan Milliyet’in çizgisi bu konuda önümüzü açıyor. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tezkan, PKK saldırısının Suriye’nin işi olduğunu iddia ediyor!

ABD, AKP’ye baskı uygulayarak Türkiye’yi Suriye’ye saldırtabilmek için her yola başvuruyor! Dayatma ortada: Ya Suriye’ye saldıracaksın, ya da iç savaşla uğraşacaksın deniliyor!

Son olarak şunu da belirtelim. Bölgedeki savaşın cephesi, İran’ın batı topraklarını, Irak’ın kuzeyini, Türkiye’nin güneydoğusunu ve Suriye’nin kuzeyini kapsıyor. Bu durum, Kuzey Irak’a girmekle Suriye’ye girmek arasındaki farkı azaltıyor.

Bu konuyu daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın