Posts Tagged İlker Başbuğ

ASKERİN ERGENEKON’DAKİ ROLÜ

 

Cezaları “bana değil, TSK’ye verildi” diye değerlendiren Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, bu nedenle Hürriyet’e gönderdiği mektupta açıkça Org. Necdet Özel’e sormuştu: “Bugün Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan komutan, verilen bu kabul edilemez karar karşısında (…) devam eden sessizliği sürdürecek midir?” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Necdet Özel’in yanıtı dolaylı olarak Fikret Bila üzerinden geldi: “Aslında hiç susmadık ki!” (Milliyet, 10 Ağustos 2013)

Peki, susmayan Necdet Özel neler yapmış? Her gün bu konuda mesai harcamış. Konuyu ikili temaslarında hep gündeme getirmiş. Üstelik Adalet Bakanı’yla da bu konu üzerinde birlikte çalışmış.

Fakat birincisi yargıyı etkilemekle suçlanmasın diye, ikincisi de komutanlara zarar vermesin diye bu yaptıklarını sessiz yapmış.

Eminim bu “yanıt”, Silivri’de bulunan çoğu subayı derinden yaralamıştır. Hatta bir kısmı da yanıt ile makam arasındaki uyumsuzluğa üzülmüştür.

Kuşkusuz bu yanıta iktidar katında sevinenler de olmuştur.

TSK KENDİNİ KORUYAMADI

Bakın bu tertibin kovuşturmalı şekilde başlamasının üzerinden 6 yıl geçti. Hedefin Cumhuriyet ve Kemalizm olduğu, Türkiye’nin başta TSK olmak üzere tüm milli kuvvetlerinin bu nedenle operasyona uğradığı gerçeği artık tartışılamaz açıklıktadır.

Nitekim AKP yöneticilerince durum artık “100 yıllık parantezi kapatmak” ya da “100 yıllık hesaplaşma” biçiminde de isimlendirilmektedir.

Dolayısıyla soruna artık TSK açısından da bakmalıyız:

1. Görevi vatanı korumak olan Türk Ordusu, bu görevi yapabilmek için önce kendisini koruyabilmelidir. Ergenekon tertibi, komutanların kendisini ve ordusunu koruyamadığını belgeledi. (Bunun milli ordu ile NATO üyeliği çelişkisi bakımından incelenmesini ayrıca yaparız.)

2. Yargılanan kimi komutanların da önemle vurguladıkları gibi, içeriden birileri bu tertipte görev almasa, tertip bu noktalara ulaşamazdı.

3. Em. Org. İlker Başbuğ’un da itiraf ettiği gibi kendisi izin vermese, kozmik odaya girilemezdi! Başbuğ, kozmik odayı tertipçilere açarak, içeride bir şey olmadığını kanıtlamış olmadı, tersine Türk Ordusu’nun savunma kalkanlarını indirmiş ve operasyonlarda karşı tarafa inisiyatif vermiş oldu.

Nitekim subaylara yönelik en büyük operasyonlar bu dönemde, Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı sırasında yapıldı.

MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN ETTİĞİ HUKUK

4. 6 yıldır Genelkurmay Karargâhı’nın dilinden düşürmediği “hukuka saygı” en başından da belirttiğimiz gibi büyük bir aldatmacadır. Ortada hem hukuk yoktur, olan da zaten senin hukukun değildir! Mustafa Kemal, kendisine idam kararı verildiğinde o hukuka saygı göstermedi, tersine milletin hukukuna uygun olarak isyan etti, savaştı!

Necdet Özel’in bugün hâlâ “yargıyı etkilemekle suçlanmayalım diye medya üzerinden açıklama yapmadık” demesi, bu gerçeğin karargâhta zerre kadar anlaşılmadığını gösteriyor!

Millet kararı tanımaz ve karara isyan ederken, millet yasaklara boyun eğmeyip Silivri’ye dayanmışken, Türk Ordusu’nun hâlâ “ille de hukuk” çerçevesi içerisine sıkışıp kalması, en hafifinden gaflettir!

5. Türkiye’nin en birikimli kurumunun, en köklü yapısının kendisine kurulan bir tertibi “çözememesi” kesinlikle kabul edilemez. Bunun mazereti de yoktur. Her türlü istihbaratı elinde olan, her türlü teknik donanıma sahip olan bir kurumun bu tertibi açığa çıkaramaması vahimdir.

Üzülerek görüyoruz ki, İşçi Partisi’nin mücadelesi ve Aydınlık ile Ulusal Kanal’ın haberleri olmasa, Türk Ordusu kendisine tertip düzenlendiğini bile fark edemeyecek!

Genç subayların gördüğünü karargâhın görememesi, genç subayların anladığını generallerin anlayamaması, çok açık ki, en azından normal değildir!

6. Türk Ordusu’nun son 6 yıldaki tüm orgeneralleri ve hatta tüm generalleri bu yenilgiden sorumludur! Hadi isyan etmeyi geçtik ama lojmanlara sinerek, konuşmayarak, susarak, kaçarak sadece silah arkadaşlarını değil, ülkeyi savunmasız bırakmış oluyorlar!

Zira konuştuğumuz konu hukuki bir dava değil, Batı’nın Cumhuriyetle hesaplaşmasıdır! Kendi kurumunun boynunu ve dolayıyla da Cumhuriyet’in boynunu Batı’nın baltasının ucuna sessizce teslim eden bir zihniyeti bu millet affetmeyecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 201

 

Reklamlar

, , , , , ,

Yorum bırakın

HESAPLAŞMAK

Silivri’de hukukun olmadığı, Ergenekon’un bir dava değil bir tertip olduğu acaba 5 Ağustos’tan sonra anlaşılabildi mi?

Halk bakımından sormuyorum elbette…

Türk halkı en başından beri tertiple ve operasyonlarla ilgili hükmünü vermişti.

Sorum, medya gücünü elinde bulunduran gazetecilere, aydınlara, sanatçılara…

AKP: SİLİVRİ’DE HESAPLAŞTIK

5 Ağustos sonrası hükümet çevrelerinden gelen açıklama ve yorumlar, hâlâ tereddüdü olanlar için artık her şeyi daha net ortaya koymaktadır.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan olanı “hesaplaşmak” ve “tüm darbelerin hesabının sorulması” diye koyarak, Silivri’de hukukun değil siyasi çarpışmanın olduğunu belirtmiş oldu.

Örneğin AKP’nin operasyonel kalemşorları iki gündür “Ergenekon daha bitmedi” diye yazıyorlar. Açık açık sadece içeridekilerle değil, dışarıdakilerle ve hatta ölüp gidenlerle de hesaplaşacaklarını belirtiyorlar.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ekonomi danışmanı Yiğit Bulut, Silivri’dekilerin saha elemanı olduğunu, asıl Ergenekon’la, yani ekonomiyi elinde tutanlarla henüz hesaplaşılmadığını yazıyor.

SİLİVRİ’DE TALAT PAŞA, MUSTAFA KEMAL YARGILANDI!

Ve aslında tarihle, Türk tarihiyle, Türk’ün devrimci mücadele tarihiyle hesaplaşıyorlar!

Doğu Perinçek ile birlikte onun şahsında Talat Paşa yargılanıyor!

Tuncay Özkan ile birlikte onun şahsında Namık Kemal yargılanıyor!

İlker Başbuğ ile birlikte onun şahsında Mustafa Kemal yargılanıyor!

Hikmet Çiçek ile birlikte onun şahsında Bahattin Şakir yargılanıyor!

Deniz Yıldırım ile birlikte onun şahsında Hasan Tahsin yargılanıyor!

Silivri’deki kahramanlarla birlikte onlarında şahsında İttihat ve Terakki’nin İngiliz emperyalizmi ve Rus çarlığına direnen devrimcileri, Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçikleri, Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı yurdunu savunan milliyetçileri, iç ayaklanmaları bastıran Kemalistleri yargılanıyor!

Silivri’de 275 kahramanla birlikte, Türk milleti yargılanıyor!

Artık sadece biz değil, yargılayanlar da bunu açık açık söylüyorlar…

ATATÜRK GİBİ YAPMALI

Peki, ne yapmalı?

Çözüm belli: Atatürk gibi yapmalı!

Padişahın idam fetvasını yok saymalı, Anadolu’ya çıkıp halkla birleşmeli, örgüt kurmalı, kurtuluşu örgütlemeli…

Üstelik Atatürk’ten çok daha şanslıyız: Zira örgüt var, halk var, imkânlar var…

5 Ağustos’ta Silivri’de gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve akın akın yürüdü.

6 Ağustos gecesi Fenerbahçe stadyumunda gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve Haziran direnişindeki sloganları gümbür gümbür attı.

Önce Silivri, sonra da Kadıköy’ün verdiği mesaj açıktır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ORG. ÖZEL’İN ESİR KOMUTANLARA EMRİ

Ergenekon tertipleriyle Hasdal’da esir olan kahramanlardan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen de “kitaplı subaylar” sınıfına geçti.  Kaynak Yayınları’nın geçen hafta yayımladığı “Kardak’ta kahraman, Hasdal’da esir” isimli kitap, bir gazeteci için sıra dışı haberlerle dolu.

Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in Hasdal’ı ziyaret ettiğini biliyorduk ama görüştüğü esir komutanlarla ne konuştuğunu, onlara neler söylediğini bilmiyorduk. Artık Yazar Ali Türkşen’den öğreniyoruz:

Yargılamayı yapan hâkimlere güvenin. Karşılıklı diyaloga girmeyin. Savunmalarınızı kısa tutun ve bir an önce tamamlayın. Cezaevinde de olsa asker olduğunuzu unutmayın ve disiplinsiz hareketler içinde olmayın. Herhangi bir suç işlerseniz gerekirse cezanızı ben veririm. Ben, uyumlu bir şekilde hareket eden biri olarak, bu olayların açıklığa kavuşması için kendi yöntemlerimle mücadele edeceğim. Ancak bunda başarılı olamazsam ben de önceki komutanlarım gibi görevi benden sonra gelenlere devrederim. Ancak bunun ne zaman olacağını size söyleyemem, bir süre veremem.” (s:353)

Ancak Org. Özel ne başarılı olmuştur ne de görevi kendinden sonra gelene bırakmıştır!

Üstelik “hâkimlere güvenin, savunmanızı kısa tutun” diyerek de silah arkadaşlarını yanlış yönlendirmiştir!

HASDAL’DAN GENELKURMAY’A SERT TEPKİ

Ve Balyoz sanıkları komutanlarının direktifine uymuş ve hüküm giymişlerdi.

Hasdal’da oluşan tepkileri dindirmek üzere bu kez 1. Ordu Komutanı Org. Yalçın Ataman gider ziyaretlerine… 3 Nisan 2012’deki bu ziyaret oldukça gergin geçmiş, hatta Ali Türkşen’in belirttiğine göre komutan, bazı subayların görüşmeyi terk etmesini dahi emretmek zorunda kalmıştır. (s:353)

Tümamiral Soner Polat’ın, Hasdal’daki tutuklu subaylar adına Org. Yalçın Ataman’a ilettiği mesaj ise çarpıcıdır:

“Generalim, ben Atatürk’ün ordusunda amiral olarak görev yapma mutluluğuna eriştim ve görevimi tamamladım. Artık bir daha göreve dönmeyeceğimi biliyorum. Zaten bugünkü TSK’yla gönül bağım da kopmuş durumda. Bize iletildiği şekliyle Genelkurmay Başkanımızın direktifleri doğrultusunda iyi bir asker olarak bana verilen emri yerine getirdim ve Balyoz davasındaki savunmamı çok kısa tuttum, hâkimlere güvendim. Şu an geldiğimiz durum ortadadır. Şimdi bilmek istediğim, Genelkurmay Başkanımızın gelişen durum karşısında yeni bir emri varsa onu öğrenmektir.” (s:354)

BÜYÜKANIT: KARIŞMAYACAĞIZ, İŞ BEŞİKTAŞ’IN

Ali Türkşen’e göre Genelkurmay Başkanlığı’nın tutumu her aşamada problemlidir. Türkşen, HKK Askeri Başsavcısı Albay Ahmet Zeki Üçok’un şu uyarısını, bu problemli bakışa örnek olarak vurgulamaktadır:

“Beş teğmen ile ilgili soruşturmanın da hukuki irtibat bulunması nedeniyle askeri savcılık olarak bana verilmesi için Genelkurmay Başkanlığı adli müşavirliğine gittim. Ancak bu ikazlarım, Büyükanıt tarafından dikkate alınmamıştır. Bana ‘Biz bu işe karışmayacağız’ denilerek soruşturmanın Beşiktaş savcılarınca sürdürüleceği bildirilmiştir.” (s:355)

SİLAH ARKADAŞLIĞINI TERKEDENLER

Işık Koşaner hariç son dönem Genelkurmay Başkanları’nın tamamını sorumlu tutan Ali Türkşen, bu nedenle hapisten çıkan bir teğmenin orduevinde karşılaştığı eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e “sizin hâlâ buralarda dolaşacak yüzünüz var mı?” diye tepki gösterebildiğine dikkat çekiyor, fakat ekliyor:

Hilmi Özkök’ün ‘imkânı olmadığı’ için silah arkadaşlarına destek vermek üzere Silivri’ye de gelemediği göz önüne alınırsa, muhatap olduğu bu davranış şekline şaşırmak gerekir.” (s:359)

Anımsayacağınız gibi eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İlker Başbuğ, duruşmada “Hani nerede o eski genelkurmay başkanları. Hiçbiri burada yok. Onların başına gelse, biz koşa koşa gelirdik buralara” demişti. Bunun üzerine Hilmi Özkök, silah arkadaşlığı tarihine ibretle geçen şu açıklamayı yapmıştı: “Ben İzmir’deyim, imkân olsa da orada olsam.” (Milliyet, 29 Mart 2012)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

DARBECİ BAŞBUĞ, DEMOKRAT ÖCALAN

Ünlü barışsever Abdullah Öcalan’ın “Türkiye’yi demokratikleştirmek” hedefini ilan ettiği saatlerde, savcılar Ergenekon davasında yargılanan Türk ordusu mensuplarına “demokrasi” adına müebbet istiyordu!

Amerikan demokrasisinde buluşan Erdoğan ile Öcalan, böylece demokratlığın gereği olarak Türk Ordusu’nun Kemalist subaylarını tasfiye görevinde bir mevzi daha kazanıyordu. Zaten AKP hükümetinin ileri demokrasi formülü açıktı: “Teröristle müzakere, generallerle mücadele!”

Kuşkusuz BDP’li vekiller de ileri demokrasi için uğraşıyordu. Örneğin kimi vekiller, Öcalan ile Karayılan arasında gönüllü postacılık yapıyordu. Hatta İlker Başbuğ’a ağırlaştırılmış müebbet istendiği Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde, postacı vekiller İmralı’dan Öcalan’ın “Türkiye toplumuna” selamını getiriyordu.

Anlayacağınız önce “hepimiz Ermeni” olmuştuk, şimdi de “Türkiye toplumu”, zira Türk milleti olmak yasaktı ileri demokraside…

EŞSAVCI ERDOĞAN

Türk’ün yasaklandığı ileri demokrasi süper mega bir rejimdi.

Örneğin ileri demokrasilerde başbakanlar aynı zamanda savcıydı. Başbakan Erdoğan da o nedenle Ergenekon davasının savcısı olduğunu ilan etmişti.

Ergenekon davasında savcının okuduğu mütalaayı da zaten eşsavcı Erdoğan yazmıştı. Şuradan biliyoruz: Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ “terör örgütü kurmak ve yönetmekle” suçlanarak tutuklanmıştı. Ancak eşsavcı Erdoğan’a göre “ordu iyiydi ama yönetenler kötüydü”; dolayısıyla ordunun başı için terörist demek orduyu rencide ediyordu.

Gerekli düzeltmeler yapıldı: Savcının son mütalaasında Başbuğ artık “terör örgütü kurucusu ve yöneticisi” değildi.

Peki, hangi suça karşılık ağırlaştırılmış müebbet isteniyordu? Öcalan örgütüne kenar süslü barış mektupları yazarken, Başbuğ internet siteleri aracılığıyla hükümeti yıkmaya çalışmıştı.

BAŞDENETÇİ ERDOĞAN

İleri demokrasi kuşkusuz medyada da yaşanıyor. Öyle ki, eşsavcı Erdoğan yoğun işlerine rağmen, demokrasinin gereği olarak medyaya da başdenetçilik yapıyor. Yazılacakları da yazacakları da o belirliyor. Böylece ileri demokraside patronlar bir büyük yükten kurtuluyor; Erdoğan aynı zamanda medyanın personel müdürü oluyor.

İleri demokrasinin işlediği medyada her gün PKK’nin sınır dışına çıkacağı, silah bırakacağı yazılıyor. Hatta “PKK’nin boşaltacağı yerleri ya korucular doldurursa” diye demokrasi adına kaygı da duyuluyor.

Bu demokrasi tablosuna rağmen darbeci medya hâlâ kafa karıştıran şu soruları ortaya atıyor: “PKK zaten sınır dışında değil mi? Sınırın dışından gelip karakol basmıyor mu? Ayrıca süreç barış süreciyse, PKK’lilerin tersine Kandil’i bırakıp ülkeye dönmesi gerekmiyor mu mantıken?”

Darbeci medya Öcalan’ın İmralı zabıtlarındaki şu notunu da demokrasiye aykırı olarak halkın gözüne sokuyor: “Silah bırakma yok; çünkü İran, Irak ve Suriye’de işimiz var.”

EŞSULTAN ERDOĞAN

AKP Hükümeti, Atlantik’ten ithal ettiği “ileri demokrasiyi” komşularına da uygulamak istiyor. Eşsultan Erdoğan, yanına Suudi Arabistan Kralı ile Katar Emiri’ni de alarak Suriye’ye demokrasi götürmeye soyunuyor.

Demokrasiden nasibini almamış nankör Esad ise takdire şayan bu girişime dudak büküyor, sırt dönüyor. Ancak Erdoğan kararlı, zira “komşuluk bunu gerektirir” diyor… Ve işe ileri demokrasinin en önemli unsuru olan muhalefeti bizzat oluşturarak başlıyor.

AKP’nin diplomasi kökenli vekili Volkan Bozkır bu ileri demokrasi hareketinin zorluklara rağmen yoktan var edildiğini ortaya koyuyor: “Türkiye, Suriye’de olmayan bir muhalefetin oluşması için önayak oldu.”

AKP’nin bölgeye kazandırdığı bu muhalefet aynı zamanda kötülük yapan insanların da arınma yeri oluyor. Örneğin kendisini öpmedi diye turisti öldüren de suçtan arınmak için Suriye’ye savaşmaya gidiyor, muhalefete katılarak özgürleşiyor!

Kuşkusuz Ortadoğu, bu muhalefeti Antalyalarda, İstanbullarda oluşturan, onlara para veren Ahmet Davutoğlu’na çok şey borçlu. Öyle ki, stratejik derinliği olan Davutoğlu, 73 delegesi olan bu muhalefetle de yetinmiyor, demokrasinin gereği olarak bir de Suriye’ye başbakan seçiyor:

İstanbul’da bir otelde toplanan Suriye muhalefetinin çatı örgütü SUKO’nun 73 delegesi tek adaylı bir seçime giriyor. Her ne kadar 25 delege oy kullanmadıysa da, oy kullanan 48 delegeden 35’inin oyuyla ABD’de yaşayan Hasan Hitto Suriye’ye ileri demokrat başbakan seçiliyor!

Siz bakmayın kimi darbeci kafaların, “35 oy 73 delegenin salt çoğunluğu bile değil” demesine…  Birin, ikinin ne önemi var. Kaldı ki, bir iki oy nedeniyle 1 Mart tezkeresini de reddetmiş, ABD’ye rezil olmuştuk. Önemli olan ABD’de yaşayan, ileri demokrat birinin seçilmiş olmasıdır!

Hem Yugoslavya ve Irak’a demokrasi havadan gelmişti; Türkiye’ye ve Suriye’ye ise karadan giriyor… Neticede her canlı bir gün ileri demokrasiyi tadacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Mart 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TERÖRİST DEDİRTENİ TARİH AFFETMEZ

Başbakan Erdoğan artık “İlker Başbuğ’a terörist diyeni tarih affetmez” diyor! Böylece Erdoğan, “uzun tutukluluğa” itiraz ederek başlattığı tutumunu, “yargılayanları affetmem” noktasına kadar getirtmiş oldu!

2008’de “Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Erdoğan’ın, 2011’de “Ben bu davanın ne savcısıyım, ne hâkimiyim, ne de avukatayım” noktasına gelmesi, 2013’ün başında ise asker sanıkların safına yanaşması önemli.

Kuşkusuz bu köklü dönüşüm, kimi siyasi hesaplar nedeniyledir. O siyasi hedefi de Erdoğan’dan bir gün önce Cumhuriyet gazetesine açıklama yapan Eric Edelman veriyordu. ABD’nin eski Savunma Bakan Yardımcısı ve eski Ankara Büyükelçisi, “Erdoğan, Ergenekon davasından yararlandı ama şimdi davayı açanlarla çatışıyor” diyordu.

Edelman bu sözlerle, aslında F Tipi Cemaat ile Abdullah Gül’ün arkasında olduklarını da ilan ediyordu!

TSK, 1995’TEN SONRA “TERÖRİST”

İlker Başbuğ’a, daha doğrusu Türk Ordusu’na, bu davayla birlikte terörist denmedi kuşkusuz… Bu dava bir sonuçtur. Türk Ordusu, Pentagon’a göre 1995’te düzenlediği Çelik Harekâtı ile birlikte “hizadan çıkıyordu” ve dolayısıyla “terörist” oluyordu!

Hayır, ABD’nin Muavenet’i vurmasını, Kuzey Irak’ta 11 subayımızın kafasına çuval geçmesini anımsatmayacağız size.

Ama bugün Türk Subayının, ABD’nin işbirlikçileri tarafından nasıl terörist ilan edildiğini, tanıklıklarla anlatmamız gerekmektedir.

Tanığımız, Hasdal’da bir Amiral, Semih Çetin. Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabında “Bir İhanetin Öyküsü”nü anlatıyor:

DIŞİŞLERİ BAKANI’NA İTİRAZ

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu’nun, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olduğu yıllar. Yani 2006 – 2008 yılları arası. Semih Çetin de Genelkurmay’da Yunanistan Kıbrıs Dairesi Başkanı.

Kıbrıs meselesinin ağırlığıyla gündemde olduğu, hem ABD’nin hem de AB’nin Türkiye’yi sıkıştırdığı günler…

Semih Çetin dönemin Dışişleri Bakanı’na bir toplantıda şöyle der: “Sayın Bakanım, kusura bakmayın ama Annan Planı benzeri bir çözüm önerisine, Genelkurmay Başkanlığı olarak bir daha olumlu görüş vermeyiz!

“Yüzünde devamlı bir gülümsemeyle dolaşan Bakan’ın suratı asılmış, tek bir söz bile etmemiş” bu kuvvetli itiraz karşısında…

Ancak o gün terörist ilan edilmişti Semih Çetin!

TÜRK SUBAYI ARACINI ABD’YE ARATMAZ!

Yine o günlerde ABD Büyükelçiliği’nin verdiği bir resmi resepsiyona gider Semih Çetin. Ancak girişte resmi arabasını aramak isterler. Onurlu Türk subayı tepki gösterir ve orayı terk eder.

Büyükelçi yolda telefonla ulaşır, özürler diler ama Çetin’i resepsiyona geri döndüremez.

Oysa o günlerde, İstanbul’a gelen ABD Başkanı’nın korumaları, sıraya dizilmiş AKP’li Bakanların avuç içlerini “güvenlik” gerekçesiyle kontrol bile edebiliyordu…

SUBAYINA TERÖRİST DEDİRTMENİN AYIBI

Resmi aracını ABD makamlarına aratmayan onuruna düşkün Türk Subayı, sonrasında “silahlı terör örgütü” üyesi olmak iddiasıyla tutuklandı.

Yoksa siz de Çetin’in kimi “komutanları” gibi hukuk mu dediniz? İşte hukuk: Savcı, “Çok uzatmayın avukat hanım, biz ne savunmalar gördük, sonuç değişmedi” dedi. Savcı odadan çıktı. Semih Çetin koridorda bekliyordu. Emir subayı elindeki telefona gelen mesajı gösterdi. Tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edildiğini televizyon alt yazı olarak geçiyordu!

Semih Çetin de, zindandaki 400 subay ve astsubay da neden “terörist” ilan edildiklerini biliyor: “Cezaevinde bulunmamızın nedeni, Doğu Akdeniz’de ABD ve Batı Avrupa’nın çıkarlarına engel teşkil etmemiz ve artık bölgede en güçlü donanmaya sahip olmamızdı.”

Erdoğan şimdi “tarih affetmez” diyorsa da, bu ayıp en başta kendisinindir. Ve Semih Çetin’in Deniz Kuvvetleri Komutanı’na yazdığı mektuptaki şu satırlar, subayına sahip çıkamayan hepimizin utancıdır: “Komutanım, bir asker için en büyük şeref şehit olmaksa, en onur kırıcı olay da herhalde düşmana esir düşmektir. Ancak bu makam ve rütbeyle savaşta düşmana esir düşseydim, inanıyorum ki bana davranışları bu kadar onur kırıcı olmazdı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

SİLİVRİ TANIKLIĞI

Silivri’nin dışarıdan kuşatıldığı, içeriden yarıldığı 13 Aralık günü oradaydım… O gün bir milattı; o günle, ertesi gün Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ın Taraf’tan istifa etmesi arasında kuşkusuz bir tarihi bağ vardı. Tarih bu iki günü hem Taraf’ın hem de davanın çöktüğü gün olarak mutlaka yazacaktır!

O günü Ulusal Kanal canlı yayımlayarak büyük bir görev yaptı. Biz o günü dava salonunda yaşayanlar, dışarıda ne olduğunu kantinde açık olan Ulusal Kanal ekranlarından öğrendik.

O nedenle dışarıyı değil, içeriyi yazacağım bugün sizlere; kişisel notlarımı aktaracağım…

EN KIDEMLİSİ HİKMET ÇİÇEK

Sanıklardan önce duruşma salonunda yerimizi almıştık. Bizlerle aynı bölüme sıkışmaya çalışan CHP milletvekilleriyle sohbet ediyorduk ki, sanıklar salona girmeye başladı. En önlerinde Hikmet Çiçek’in olması, mahpushane kıdeminden olsa gerek…

Hikmet ağabey, peşine taktığı “örgüt üyeleriyle” salona girdi ve izleyicileri selamladı… O anı sizlere aktarabilecek kadar güçlü ve edebi bir kalemim yok maalesef; olsa da anlatamazdım herhalde, ancak yaşanır! İnsanların gözleriyle birbirine sarıldığı o anlara kelimeler yetmez.

Geçmeden belirteyim. Hikmet ağabey sakal bırakmış. Duruşmalardan men cezası aldığı için kesmemiş bir süre… Fikret Akfırat hariç biz gazeteci çıraklarının tamamı yeni imajını beğendik, “sakalını kesme” dedik. Yirmi yıla dayanan hapisliğin ona kazandırdığı “olağanüstülüğe” üniforma olmuş sakalı…

Ha unutmadan, müthiş bir kitaba imza atmaya hazırlanıyor. Yakında…

SANIKLARIN OTURMA PLANI

Mehmet Bedri Gültekin, Turan Özlü ve Erkan Önsel üçlüsü, her zamanki gibi tıraşlı, bakımlı, pırıl pırıl halleriyle salondaydılar. Hep aynı yere, yani sanık sıralarının en önündeki koltuklara oturdular yine.

Ancak “kare as” bir eksikti… Savunmasından korkulan Doğu Perinçek, duruşmalardan men edilmişti bildiğiniz gibi… Ancak Ulusal Kanal o gün Perinçek’in savunmasını da veriyordu ve o gür ses, zaman zaman kantindeki televizyondan duruşma salonundaki kulaklarımıza haykırıyordu!

Gültekin, Özlü ve Önsel üçlüsünün hemen sağında ise en kıdemli üç asker vardı her zamanki gibi: İlker Başbuğ, Hasan Iğsız ve Hurşit Tolon

Bu salona ne zaman gelsem, hep bu tabloyla karşılaşırım; en önde üç İşçi Partili ve üç TSK mensubu… Tüm sanıkların temsilcileri gibi…

Bu oturma planı biraz da Hababam Sınıfı gibidir… Sınıfın en muzip öğrencileri olarak Hikmet Çiçek ve Tuncay Özkan, arkalardadır, sürekli hareket halindedir ve yer değiştirirler sık sık…

İŞÇİ PARTİLİLER ZIPKIN GİBİ

Diğer İşçi Partililerden Deniz Yıldırım ve Mehmet Perinçek zımba gibiydi. Deniz yoğun spor yapıyormuş, ondan böyle zıpkın gibi; Mehmet’e de getirdiğim selamları aktardım…

İkisi de yoğun entelektüel faaliyetlerini sürdürüyorlar; bir bilim adamı ve bir gazeteci, Silivri’de gün be gün pişiyor, büyüyor, ustalaşıyor…

Muzaffer Tekin her zamanki gibi şık ve zarifti ama dimdikti! Öcalan’ı sorgulayan Albay Atilla Uğur da öyle; sanki duruşmadan sonra operasyona çıkacakmış gibi diriydi… Denk getirip de İstanbul ve Ankara kitap fuarlarında, kitabının ilgiyle karşılandığı notunu aktaramadım kendisine. Buradan ileteyim… Ha bir de şu notu aktarayım: Ağabey izninle, kimi okurlarının kitaplarını ben imzalıyorum yerine, gururla!

Oktay Yıldırım’ı da göremedim… Tıpkı Perinçek gibi o da duruşmalardan men cezası almıştı…

AVUÇLAR GÜNEŞE DOĞRU

Hâkim, avukatların büyük direnişi karşısında sık sık duruşmaya ara verdiğinden, her arada bir Ergenekon kahramanıyla selamlaşma, kısa bir hal hatır sorma fırsatı yakaladık. Hasan Ataman Yıldırım’la, Mustafa Dönmez’le, İbrahim Şahin’le, Fikri Karadağ’la, salondan çıkarıldıkları koridora bakan gazeteci bölümünden, uzanarak küçük sohbet fırsatları bulduk.

Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’la avuçlarımızı güne bakan çiçeği gibi açarak selamlaştık…

DEVRİMCİ ATILIM GÜNÜYDÜ

13 Aralık’ta sadece sanıklar değil, avukatlar da birer Ergenekon kahramanıydı… Hasan Basri Özbey ve Celal Ülgen gibi kıdemlilerinden, Ümit Kaplan ve Sedef Ünal gibi en gençlerine kadar hepsi, tek yürek, Türkiye’yi savunuyorlardı…

Zeynep Küçük ve İrem Çiçek ise adeta babalarını savunmuyor, onlara kalkan oluyor, tertipten hesap soruyorlardı!

Dışarıda on binler ve içeride yüzler, o gün Türkiye’nin yeni bir devrimci atılımına önderlik ettiler…

Biz tanıktık. Göreceksiniz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

1 NOLU TANIK, 2 NOLU SANIK

Genelkurmay 1. Başkanı’nın tanık, 2. Başkanı’nın da sanık olduğu dünyadaki ilk mahkemenin dünkü duruşmasındaydık… Hilmi Özkök tanık olarak, o dönem 2. Başkan olan İlker Başbuğ da sanık olarak Silivri’deydi…

Hilmi Özkök, ilk günkü tanıklığının ardından dün de avukatların ve sanıkların sorularını yanıtlamak üzere mahkemedeydi. Özkök her ne kadar Fikret Bila’ya “Silah arkadaşlarımı acı çektiğim için Silivri’de ziyaret etmedim” dediyse de, aslında yüzünde farklı bir “acı” işareti vardı…

ÖZKÖK’ÜN PERFORMANSI

Nasıl bir acı olduğunu tarif etmeye çalışayım. Örneğin Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e “hangi gazeteler sizi yıpratmaya çalıştı” diye soruyor. Özkök bazı yayınları sıraladıktan sonra belirtiyor: “O yayınlar nedeniyle, görev performansım olumsuz etkilendi.”

“Performansı gazete haberleriyle düşen bir Genelkurmay Başkanı, kim bilir başka nelerden etkileniyordur” diye düşünmeden edemedim doğrusu… Umarım Özkök 1 numarayken, kimi devletler de böyle düşünmemiştir!

Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu “2001-2002’de ABD Ecevit hükümetine darbe yaptı ve size Genelkurmay Başkanı olma yolunu açtı” diye özetleyebileceğimiz Doğu Perinçek tespitlerini sordu Hilmi Özkök’e… Özkök, “Perinçek’in görüşlerine saygı duyuyorum ama Genelkurmay Başkanı olmam rutindir” diyerek, o acıyı biraz daha sergiledi!

Özkök sonrasında, Perinçek’in yazılı sorusu karşısında da “Kıvrıkoğlu’nun süresinin bir yıl uzatılmak istendiği konusundan haberdar olmadığını” belirtti! Haber Tanzanya’da bile duyulmuştu ama demek o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hilmi Özkök duymamıştı!

ÖZKÖK’ÜN TUNCAY ÖZKAN’A AÇTIĞI DAVA

Ardından Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e Mustafa Balbay’ın günlüklerinden bazı satırlar okudu. Özkök aktarılanların çoğundan ya haberdar değildi, ya da katılmıyordu o görüşlere… Balbay, “o zaman ben neden sanığım” diye sormuştur kendine eminim…

Bir ara Hilmi Özkök, Tuncay Özkan’ın KanalTürk’te Cüneyt Arcayürek’le birlikte yaptığı programda, kendisine “salak” dediğini söyledi. Özkök’ün bu “tanıklığı” üzerine Tuncay Özkan sinirlenerek bulunduğu en arka sıradan öne doğru yürüdü ve Hâkim’den söz hakkı istedi.

Pek söz vermeyen, verince tek soruyla sınırlayan Hâkim’in dalgınlığına gelmiş olmalı ki, Tuncay Özkan’a söz hakkı verdi. Muhtemelen pişman da oldu.

Çünkü Tuncay Özkan, programda öyle bir söz söylemediğini, o sözün söylenmediği halde programın deşifresine bilerek koyulduğunu, bunun mahkemede tespit edildiğini, bu nedenle açılan davadan beraat ettiğini anımsattı!

Hâkim, Hilmi Özkök’e sordu: “Bu davadan ve beraattan haberiniz var mı?”

Hilmi Özkök’ün yüzündeki acı dev ekrana yansıyor ve eski 1 numara “hayır” yanıtı veriyordu! Oysa Özkök, emekli olmasından bir gün önce 30 Ağustos’ta o davayı hem de 301’den açtırmıştı!

O an Özkök’ün yüzüne yansıyan acıyı gören herhangi biri, 1 numaranın “tanık mı, yoksa sanık mı” olduğunu, eminim anlamazdı!

Biz de anlamadık…

Ama iki günün ardından Özkök’ün tanık olmadığından artık emindik. Zira Hilmi Özkök herhangi bir darbe girişimine tanık olmamıştı!

O zaman dava da bitmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: