Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

2014: ÇÖZÜM YILI

Yeni yılın ilk gününde hem sizi hem de inşa edeceğiniz Yeni Türkiye’yi “merhaba” diyerek selamlıyorum.

Dün, geçen yılın son gününde, 2013’ün çarpışma yılı olduğunu belirtmiş ve bize göre yılın en önemli olan beş olayını incelemiştik. Hepsi birbirine bağlı olan bu olaylar şunlardı: Öcalan Açılımı, Haziran Ayaklanması, bölünme anayasası, Gladyo içi çarpışma ve AİHM’in ‘soykırım yalanı’ kararı…

Bu beş olayın da birbiriyle ilintili olduğuna ve Haziran Ayaklanması’nın her gelişmeyi etkilediğine dikkat çekmiştik.

O nedenle artık yeni yılın, çözüm yılı olacağını belirtiyoruz.

CHP ERDOĞAN’I YIKMAYI REDDETTİ

2013, Erdoğan’ın iktidarını kaybetmesine ve hatta hükümetinin de şiddetle sarsılmasına sahne oldu. Ancak Erdoğan’ın en büyük avantajı, TBMM içerisinde kendisine son vuruşu yapacak kudrette bir muhalefet partisinin bulunmamasıdır.

BDP, AKP’nin nesnel ortağı olduğu için zaten hem Haziran Ayaklanması sırasında, hem de yolsuzluk operasyonu sırasında AKP’nin düşürülmesine karşı çıktı. Çözüm sürecini birlikte bu kıvamda götürebileceği ikinci bir özne olmadığı için Erdoğan’a sıkı sıkı sarıldı.

MHP ise kritik zamanların hep gizli ortağı oldu AKP için. Devlet Bahçeli, daha 3 Kasım 2002 seçimlerini “gelen bir telefon üzerine” ilan etmesinden başlayarak her zor durumda Erdoğan’a arka çıktı. Hatta “yıkılır endişesiyle” MHP’ye Haziran Ayaklanması’na katılmayı bile yasakladı. Bahçeli’yi normal zamanlarda ise kükrerken gördük!

CHP’nin durumu da aslında pek farklı olmadı. Günter Verheugen’in talebiyle siyasi yasaklı Erdoğan’a başbakan olma yolunu açan Deniz Baykal da, Haziran Ayaklanması’nda “taraf tutmayan” Kemal Kılıçdaroğlu da AKP’nin 11 yıllık iktidarından sorumludur! Baykal 2007’de, Kılıçdaroğlu da 2013’te Erdoğan’ı yıkmayı reddetmiştir!

SİSTEM DIŞI ÇÖZÜM ARAYIŞI

Aslında TBMM içinden bir çözümün çıkmaması normaldir. TBMM içindeki partiler de sorumlusu ve parçası oldukları bu sistemin ayakta kalmasını istemektedirler.

Ancak Türkiye’nin önündeki sorunlar artık sistem içerisinde çözülebilecek sorunlar değildir. Son iki yıldır yapılan tüm anket soruşturmalarında kararsızların çok çıkması ve sistem dışı bir parti olan İşçi Partisi’nin, TBMM’deki dört partinin arkasından beşinci parti çıkması iyi okunmalıdır!

Bu sadece İşçi Partisi’nin başarılı ve sonuç alan siyasi mücadelesine gösterilen bir teveccüh değil, aynı zamanda halkın sistem dışı çözüme yöneldiğinin işaretidir.

Kaldı ki Haziran Ayaklanması da bu sistem dışı çözüme yönelmenin bir göstergesidir. Çünkü Türkiye artık ameliyat masasındadır ve ilaçlarla ayakta durması mümkün değildir.

DEVRİMCİ VE BİRLEŞTİRİCİ ÇÖZÜM

O nedenle “Erdoğan’sız AKP”, “Gül’ün başına geçtiği AKP”, “Gül+Gülen+Sarıgül”, “Gül+Gülen+CHP Restorasyon hükümeti” şeklinde basında telaffuz edilen tüm seçenekler, gerçekte seçenek değildir. Çünkü sistem içidirler…

Çözüm sistemin dışındadır ve orada başta İşçi Partisi olmak üzere Türkiye’nin tüm milli güçleri vardır: CHP tabanı, MHP tabanı, ADD, TGB, üniversiteli ve liseli gençlik, TMMOB, aydınlar, orta sınıf, taraftar gruplarının çoğu, sosyalistler, kemalistler, ulusalcılar, milliciler…

Ve en önemlisi emek cephesi de bu mevzidedir: disipliniyle, üretimden gelen gücüyle milli güçbirliği cephesinin en önündedir!

Haziran Ayaklanması sırasında tarih sahnesine çıkan bu büyük cephe, artık Aslanlı Yol’da bir programa kavuşmuştur: Bir devrimle Cumhuriyet’i inşa etmek ve Kemalist Devrim’e yeniden yönelmek ve onu arasız devrimlerle tamamlamak.

Türkiye’nin önündeki tek çözüm budur: Çünkü devrimcidir, birleştiricidir, yapıcıdır, kurucudur ve inşa edicidir!

Diğer tüm seçenekler ise gerici, bölücü ve yıkıcı olduğu için artık seçenek değildir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ocak 2014

Yorum bırakın

2013: ÇARPIŞMA YILI

2013’ün son gününe girdik. İleride bu yılın Türkiye’nin aydınlık tarihinde çok önemli bir viraj olduğu yazılacaktır.

Gerçekten de oldukça sıcak, hareketli, büyük olayların sahnelendiği tarihi bir yıl oldu.

Bize göre bu yılın hepsi birbirine bağlı beş önemli olayı vardı:

1) ÖCALAN AÇILIMI

2013’ün ilk çeyreği, Öcalan’ın Erdoğan’a yazdığı biat mektubu sonrası başlayan “çözüm süresiyle” geçti. Bu süreçte AKP ile PKK mutabakat yaptı ve 3 aşamalı bir plan üzerinde anlaştı:

Belli bir tarihe kadar ateşkes yürütülerek halka “bak cenaze gelmiyor” denilecek ve bölünme perdelenecek. O zaman dilimi içerisinde toplum AKP’nin “akil adamları” tarafından son aşamaya hazırlanacak ve en sonunda da özerklik ilan edilecek!

Devamında ise PKK’nin Büyük Kürdistan için Suriye ve İran’da kullanılması hedefi vardı.

2) HAZİRAN AYAKLANMASI

Ancak Haziran’da dünya halk hareketleri tarihine geçecek bir gelişme yaşandı. Türkiye, 80 ilde ayağa kalktı. 40 gün boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında AKP Hükümeti karşıtı eylemler gelişti.

Emekçisi, öğrencisi, aydını ayaklandı… Sosyalisti, Kemalist’i, Ulusalcısı, Millicisi ayaklandı… Kadını, erkeği, yaşlısı, genci, hele de genci meydanlara bağımsızlık ve özgürlük andı yazdı. Şehitler verdi, yaralandı ama geri adım atmadı!

Bu 40 gün içerisinde AKP hükümeti kelimenin gerçek anlamıyla sallandı, sarsıldı… Daha 17 Mayıs’ta Obama’yla Beyaz Saray’ın bahçesinde mutluluk pozları veren, daha iki hafta önce “oyumuz yüzde 52” diyen Erdoğan, Haziran’da iktidardan düştü!

Evet, Erdoğan iktidarını kaybetti, sadece hükümetini koruyabildi. İktidarını kaybeden bir hükümet de, yaptığı mutabakatları ve önüne konulan planları gerçekleştiremedi.

Haziran Ayaklanmasının en önemli sonuçlarından biri AKP-PKK ortaklığıyla yürütülen çözüm sürecini, daha doğrusu Türkiye’nin çözülmesi sürecini durdurmasıydı.

3) BÖLÜNME ANAYASASI ÇÖPE

Haziran Ayaklanması sadece Öcalan Açılımı’nı değil, Yeni Anayasa sürecini de ortadan kaldırdı. Özerklik ilan edilerek federatif bir yapıya götürülecek olan Türkiye’nin bölünme anayasası, Haziran’da ayağa kalkmış Türk milletine rağmen çıkarılamazdı. Nitekim yılın üçüncü çeyreğinde iflası ilan edildi!

Böylece Yeni Anayasa içinde başkanlık sistemini getirmeyi ve başkan olmayı planlayan Erdoğan’ın hayali de ortadan kalktı!

4) GLADYO İÇİ ÇARPIŞMA

Yılın son çeyreğine girerken AKP ile Cemaat dershaneler konusunda kıran kırana bir çarpışmaya girdi. Mücadelenin ikinci aşamasında kasetler ve belgeler servis edildi. Erdoğan tam Cemaate yönelik büyük bir operasyona hazırlanırken, Cemaat ön aldı ve yolsuzluk operasyonu başlattı.

Olay sadece bir çıkar çatışması ya da yolsuzluk meselesi değildi elbette… Sistem çökmüş, rejim kokuşmuş ve zayıflayan ABD’nin kumanda ettiği Gladyo yarılmıştı. Kısacası Gladyo içi bir çarpışma yaşanıyordu Türkiye’de ve kaynağı da aslında Haziran Ayaklanması’ydı. Haziran’da milyonlar ayağa kalktığı için hedefindeki kuvvetler çözülmeye ve dağılmaya başlamıştı…

5) AİHM’İN ‘SOYKIRIM YALANI’ KARARI

Yılın son ayına girilirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) Türkiye için çok önemli bir karar çıktı. AİHM, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in İsviçre aleyhine 2008’de yaptığı başvuruyu karara bağladı. AİHM, Perinçek’i haklı buldu ve İsviçre’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesini ihlal ettiğine karar verdi.

Bu kararla birlikte Türkiye, Batı merkezli “Ermeni soykırımı” yalanlarını püskürtmüş ve 2015 yılında Ankara’ya yapılacak ağır baskıya karşı uluslararası hukuku arkasına almış oldu.

Yolsuzluk operasyonu tartışmaları sırasında hak ettiği önemi göremeyen bu gelişme, Türkiye’nin yarınları için olağanüstü önemliydi ve dış politikada bir milat demekti!

Evet, 2003 böyle geçti. Yarın, yani 2004’ün ilk gününde, çarpışma yılından çözüm yılına geçtiğimizi anlatacağız.

Aydınlık bir yeni yıla giriyoruz, şimdiden kutlu olsun.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Aralık 2013

1 Yorum

BERLUSCONİ, SARKOZY, ERDOĞAN

Son 10 yılda ABD nüfuzu altındaki ülkelerde tek tip liderler ortaya çıktı hep: Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, İtalya’da Silvio Berlusconi, Fransa’da Nicolas Sarkozy

ABD Başkanı Bush’u da dâhil ettiğinizde, 2000’lerin Batı tipi lider profili ortaya çıkıyordu.

Kendi aralarında başka tuhaf benzerlikler de taşıyorlardı. Örneğin Erdoğan ile Berlusconi futbol, Berlusconi ve Sarkozy ise kadın konusunda ortaklardı…

Bush ile Erdoğan’ın ortak benzer noktası ise düşmekti: Biri Amerikan hacıyatmazından, diğeri de attan düşmüştü.

Hepsinin ortak noktası ise siyasi hayatları ile kişisel servetleri arasındaki paralellikti…

1) SİLVİO BERLUSCONİ

İtalyan mafyokrasisinin en önemli temsilcisi olan Silvio Berlusconi, oğlunun nikâh şahidi olacak kadar Erdoğan’a yakın bir isimdi. İkiliyi uluslararası ilişkilerde bağlayan en önemli bağ ise petrol ve doğal gaz borularıydı…

Gücünü medya-futbol-enerji üçgeni üzerinde inşa eden Berlusconi, İtalyan siyaseti üzerindeki ağırlığını yolsuzluk iddiaları üzerine kaybetti.

Vergi kaçakçılığı ile yargılandığı davada 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Para karşılığı ilişkiye girmek ve gücünü kötüye kullanmaktan da 7 yıl hapis ve ömür boyu kamu hizmetinden men cezası aldı.

2) NİCOLAS SARKOZY

Amerikancı lider tipinin öne çıkan bir diğer figürü ise Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ydi.

2010’da seçim kampanyasına yasa dışı yollardan maddi kaynak sağladığı iddiasıyla başlayan bir yolsuzluk operasyonu sonrasında siyasetin dışına düştü.

Sarkozy, L’Oreal’in sahibinin eski muhasebecisinin ortaya attığı iddiaları önce komplo ve karalama kampanyası olarak niteledi. Ancak gün geçtikçe Sarkozy’nin bakanlarının aldığı rüşvetler somut olarak ortaya çıkmaya başladı.

Sarkozy “karalama kampanyası” dedikten bir ay sonra iki bakanını feda etmek zorunda kaldı. Ancak bu feda Sarkozy’yi kurtaramadı. Sarkozy önce seçimleri kaybetti, sonra da dokunulmazlığını…

Ardından evine ve işyerine baskınlar düzenlendi, en yakın adamları tutuklandı.

3) RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Erdoğan’la ilgili ilk ciddi finans iddiasının sahibi, ülkenin en zengini olan Rahmi Koç’tu. Koç, 2001’de Erdoğan’ın 1 milyar doları olduğunu iddia etti. Ancak Erdoğan’ın resmi malvarlığında pek bir şey görünmüyordu…

Bu büyüklükte bir para resmi malvarlığında hiç görünmediyse de, Erdoğan’ın malvarlığı iktidarının ilk yıllarında yine de ani bir artış gösterdi. Erdoğan’ın bu ani artışı “oğlumdan borç aldım” diyerek açıklamaya çalışması, kamuoyunu tatmin etmiyordu.

Oğlunun düğün altınlarını borç alarak malvarlığı artışını açıklayan Erdoğan, birkaç yıl sonra da oğlunun gemiciğini yine aralarındaki al-ver ilişkisine dayandırıyordu. Oğlan babaya, baba da oğlana borç veriyor, servetler karşılıklı büyüyordu…

Öte yandan Wikileaks’in açıkladığı ABD kriptolarında görüldü ki, CIA dosyasında Erdoğan’ın İsviçre’de 8 gizli hesabı olduğu bilgisi vardı.

Uzatmayalım. Erdoğan da artık siyasi benzerleri Berlusconi ve Sarkozy gibi yolsuzluk operasyonunun hedefinde…

Sonuç ne mi olur? Sarkozy’nin bakan fedası yöntemini izleyen Erdoğan’ın da, aynı sonu yaşayacağı görülüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

PKK YOLSUZLUK OPERASYONUNA NASIL BAKIYOR?

Yolsuzluk operasyonu sonrası gelişmelere bakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın en sıkı müttefiki Öcalan ve PKK’dir!

Nitekim BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş meseleye nasıl baktıklarını açıkça ortaya koydu: “Yolsuzluk operasyonu çözüm sürecini bozar.” (Vatan, Hüseyin Yayman, 26 Aralık 2013)

Zaten BDP’ye göre sadece yolsuzluk operasyonunu değil, AKP aleyhine olan her şey çözüm sürecini bozacaktır. Haklılardır!

Zira AKP ile PKK’nin “çözüm süreci” dediği süreç, Türkiye’nin çözülmesi sürecidir ve Erdoğan ve AKP yıkılırsa, çözülme duracaktır!

O nedenle PKK sadece yolsuzluk operasyonu ile sallanan hükümete destek olmuyor, ona yol bile gösteriyor. Örneğin PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı. (Hürriyet, 20 Aralık 2013)

OSLO’DAKİ AYRIŞMA

Gelin bir saptama yaparak durumu netleştirelim: Aslında AKP, PKK ve Cemaat Oslo sürecine kadar ortaktı! Gladyo’nun bu üç bileşeni de Büyük Kürdistan planına uygun hareket ediyordu. Oslo’da ortaklık bozuldu. Cemaat ile AKP-PKK ayrı düştüler.

Ortaklığın bozulmasının nedeni Cemaatin ABD’nin Büyük Kürdistan planından ayrılması değildi kuşkusuz…

Oslo süreci, Cemaatin Güneydoğu’yu tamamen PKK’ye bırakması yönünde geliştiği için ayrışma yaşandı. Cemaat uzun zamandır Güneydoğu’ya yatırım yapıyordu ve bölgede “Saidi Nursicilik’in ve Gülenizm’in” egemen olmasını istiyordu.

İşte bu ayrışmayla birlikte Oslo mutabakatı satır satır sızdırıldı. Peki, kim sızdırmıştı? Cemaat PKK’yi, PKK de Cemaati suçladı hep.

Kimin sızdırdığı artık daha da somuttur.

PKK’NİN AKP’YE GEZİ’DE VERDİĞİ DESTEK

Oslo’daki bu ayrışma sonrasında AKP ile PKK birbirine daha da sıkı sarıldı. Zaten ikisi de Cumhuriyet’in çözülmesini arzulama açısından birbiriyle yarışır durumdaydı.

AKP ile PKK’nin birbirine yapışması, bir siyasi ittifakın ötesinde bir durumdu. Örneğin Öcalan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a yönelecek bir tehlikeye karşı kendisini kalkan yapabiliyordu: “Süreci esastan bozan güç kim diye baktım. Savcının 7 Şubat MİT’e darbesi. Ben bir darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim, 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)

Öcalan, Paris’te 3 PKK’li kadının öldürülmesini de “7 Şubat darbesi devam ediyor” diyerek değerlendirdi, Haziran Halk Hareketini de “7 Şubat’ın devamı” şeklinde yorumladı.

Dahası, Haziran Halk Hareketi’nin Erdoğan’ı yıkabileceği görüldüğü anda, AKP’ye can simidi attı. “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek örgütüne hedef gösterdi.

Çünkü BDP ilk günden itibaren Gezi eylemlerini tıpkı AKP gibi, bir darbe girişimi olarak okumuş ve daha 1 Haziran’da BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, parti olarak eylemlerde yer almayacaklarını ilan etmişti. Öyle ki, Başbakan Vekili olan Bülent Arınç, kendisine canlı yayında teşekkür etmişti.

GLADYO PARÇALANIYOR, ÇÖZÜLME SÜRECİ SONA ERİYOR

Özetle Erdoğan ile Öcalan, AKP ile PKK birbirine herkesten çok muhtaçtır. Birinin olmaması, diğerinin Türkiye’ye dair planı uygulayamamasına yol açar.

BDP’nin normal zamanlarda “muhalefet” yapması fakat en kritik zamanlarda AKP’ye destek çıkması, bundandır.

PKK de bilmektedir ki, çözüm süreci denilen çözülme süreci, en iyi Erdoğan’la uygulanır. İmralı ve Kandil o nedenle “Erdoğan’sız AKP” projelerine de karşı çıkmaktadır.

Ancak Türkiye artık yeni bir rotaya girmiştir ve o rotada Galdyo’nun üç çocuğu olan AKP, PKK ve Cemaat yoktur. Dolayısıyla yeni rotada çözülme değil, birleşme yaşanacaktır.

AKP ile PKK ortaklığının milletimizi ayrıştırdığı süreç, Gladyo parçalanırken, sona ermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2013

, , , , ,

1 Yorum

MURSİ KORKUSU MÜBAREK’E YARAR

Yolsuzluk operasyonu üzerinden yaşanan iktidar mücadelesi oldukça karışık bir süreç… Hele de tarafları Türkiye’nin milli cephesi ve iç çarpışma yaşayan Gladyo cephesi diye sınıflandıramadıysanız, durum iyice karışacaktır.

Çünkü o zaman geriye sadece kavga eden Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen kalır! Yakınlık durumuna göre de birinin arkasına Amerika’yı takar ve siyasi yöneliminize uygun olarak ikisinden birini hedef alırsınız. Hatta bu durumu Mısır’la karşılaştırırsak, iş, Mursi gelir endişesiyle Mübarek’i desteklemeye kadar varır!

Nitekim basında yavaş yavaş bu görüşler belirmeye başladı. Asıl tehlikenin Cemaat olduğuna dikkat çekip, AKP’yi tahkim edecek bir çizginin izlenmesi gerektiğini savunan yazılarla karşılaşıyoruz.

ANA HEDEF İRAN DEĞİL!

Olayı “Fethullah Gülen’in arkasında ABD var, Erdoğan’a operasyon yapıyorlar” diye koyduğunuz anda kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlar çıkarırsınız.

Nesnel tablo şöyledir: ABD’nin etkili olan kanadıyla AKP bir tarafta, ABD’nin daha az etkili kanadı, İsrail ve Gülen Cemaati ise diğer taraftadır.

Yani ABD devlet aygıtı da bölünmüştür, Türkiye’deki Gladyo da…

Üstelik bu kez ABD, mutlak belirleyen de değildir!

Bu tabloyu görmediğiniz anda sanki tüm olan biten İran içinmiş gibi bir algı oluşur. Operasyonun ana hedefi İran sanılır.

Emperyalizm, sırf İran’ı cezalandırabilmek için Türkiye’deki iktidar yapısını darmadağın edecek kadar akılsız değildir. Hedef Türkiye’dir, İran değil!

Üstelik Halk Bankası üzerinden yapılan İran alışverişi ABD’nin uzun yıllardır bilgisi ve hatta teşviki dâhilindedir. Washington yanlış ellerde olacak bir paranın böylece kontrol edilebileceğini düşünmüştür hep. Dahası Washington 24 Kasım’da İran’la anlaşmış ve Tahran’a yönelik ambargoyu gevşetme kararı almıştır. Hatta şu anda da Tahran ile Afganistan konusunu müzakere etmektedir.

ERDOĞAN’I TAHKİM ETME SORUNU

Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın “Orduya kumpası Cemaat kurdu” sözleri, daha önce bu köşede belirttiğimiz gibi çaresizlik içindeki AKP’nin aynı zamanda TSK’ye ittifak çağrısıdır. Ama tuzaktır!

Nitekim gerçeği gizleyemeyenler, üstelik bu siyasi çağrıya rağmen, “Ergenekon’u yıktığımız gibi Cemaati de yıkacağız” demektedir. Hatta Ergenekon ile Cemaatin ABD’nin iki ayrı kolu olduğunu iddia etmektedirler.

Ergenekon tertiplerinde Cemaatin daha sorumlu olduğunu belirterek bu çağrıya kulak vermek, görülmeye başladığı gibi Erdoğan’ı tahkim edecek bir duruşu getirir.

Bu duruş AKP karşıtı çevrelerde hâkim olmaya başlarsa 2007’deki hata yapılır. AKP’nin yıkıldığına inanılır, ABD’nin CHP-MHP koalisyonu kurduğu varsayılarak AKP’ye değil, bu sanal koalisyona vurulur!

Sonuç? Erdoğan, Cemaatin savcısına özel yetkili mahkeme kurarak İşçi Partisi’ne ve TSK’ye çok ağır bir operasyon yapmıştır!

HELE BİR ERDOĞAN YIKILSIN!

Aynı hata tekrarlanmamalıdır. Zira Erdoğan bu sefer de yıkılmazsa, Ergenekon tertiplerini aratacak operasyonlara imza atacaktır!

O nedenle Mursi gelir endişesi taşımadan Mübarek’e yüklenmeye devam edilmelidir.

Önce Erdoğan yıkılmalıdır! Yerini kimin dolduracağı yarının sorunudur. Kuşkusuz bugünden yarının sorunu için hazırlık yapılmalıdır ama yerini daha kötüsü doldurabilir diyerek Erdoğan’a asla yardım eli uzatılmamalıdır.

Mübarek yıkıldığında en örgütlü yapı İhvan olduğu için bir yıllığına iktidarı devrim cephesinin elinden çalabilmiştir ama Türkiye bu konuda daha avantajlıdır.

Milli bir güç birliği ile bu süreç, “ara rejimsiz” atlatılır. Haziran ruhuna ve Aslanlı Yol programına güveniyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Aralık 2013

Yorum bırakın

AKP DEĞİL KÜÇÜK AMERİKA YIKILIYOR

Son istifaların ortaya koyduğu en önemli gerçek, 6 aydır iktidarını kaybetmiş olan Erdoğan’ın artık adım adım hükümetini de kaybettiği gerçeğidir.

Kuşkusuz bu durum sadece Türkiye’yi değil, Suriye’den başlayarak tüm bölgeyi etkileyecek bir gelişmedir.

ERDOĞAN GİDİYOR, BÖLGE RAHATLIYOR

Örneğin Suriye, kendisine karşı yarı açık savaş sürdüren, sınırlarını terör örgütlerine açan bir rejimden kurtulacaktır.

Örneğin İran, kendisini müzakere masasında tutmakla görevlendirilen, bir Sünni ittifakıyla bölgede Batı adına kendisini çevrelemeye çalışan bir rejimden kurtulacaktır.

Örneğin Irak, kuzeyindeki özerk bölgeyi kendisine karşı kullanan ve oraya dayanarak genişleme hayali kuran bir rejimden kurtulacaktır.

Örneğin Mısır, önceki gün terör örgütü ilan ettiği Müslüman Kardeşlerin Türkiye ayağı saydığı Tayyip Erdoğan rejiminden ve Ankara’nın Kahire’yi karıştıran müdahalelerinden kurtulmuş olacaktır.

MAFYA-GLADYO-TARİKAT REJİMİ

Dikkat ediniz, dört ülkenin de kurtulacağı şeyi, bir hükümet olarak değil, bir rejim olarak niteledik!

Burası önemlidir ve Erdoğan hükümetinin yıkılmasının bölgeyi de aşan bir etkiye yol açacağını göstermektedir. Şöyle ki, 11 yıllık AKP iktidarı ile oluşturulan rejim, aslında 60 yıllık Küçük Amerika sürecinin zirvesiydi. Son 11 yılda ABD AKP ile Türkiye’yi fiilen yıktı ve yerine Küçük Amerika’yı kurdu.

Küçük Amerika bir Mafya-Gladyo-Tarikat rejimiydi ve Ankara’yı Washington’a bağlı Gladyo yönetiyordu.

Ekonomisi 24 Ocak 1980 kararlarından bu yana serbest piyasa ekonomisine eklemlenmiş ve tüm kârlı kamu kurumları satılmıştı.

Rejimin ideolojisi SSCB yıkılana kadar Türk-İslam senteziydi. SSCB’den sonra küreselleşme atağı başlatan ABD için ideolojinin Türk boyutuna gerek kalmadı; sadece İslam kaldı. Kendisini en iyi Refahyol iktidarı ile cisimlendiren bu ideoloji, Amerikan İslamı’ydı. 11 Eylül’den sonra ise ABD’nin BOP hedefi gereği Ilımlı İslam’dı.

Rejim, MİT-Emniyet-Yargı üçgeni üzerinden ülkeyi biçimlendiriyordu. ABD’nin Irak işgallerine destek vermeyen TSK Pentagon’a göre hizadan çıkmıştı ve sadece yeniden hizaya sokulması artık yeterli değildi. TSK’ye diz çöktürülmeli ve Küçük Amerika’nın boru bekçisi ve en iyi ihraç malı olmalıydı.

MÜBAREK GİDİYOR, MURSİ GELMİYOR!

İşte Erdoğan’ın önce iktidarını, şimdi de adım adım hükümetini kaybetmeye başlaması, en başta yukarıda özetlediğimiz bu Amerikan rejiminin yıkılması demektir.

Erdoğan ABD’nin model ortağıdır; İran’ı masada tutan kolaylaştırıcıdır, Suriye’de sopadır, Irak’ta kuzeyden bölendir, Mısır’da iktidar aygıtına eklemlenendir, Libya’da lojistiktir, Afganistan’da kalkandır, Somali’de paratonerdir.

Tüm bunları yapabilmesi için de Ortadoğu’ya Ilımlı İslamcı, tabanına Yeni Osmanlıcı, AB’ye muhafazakâr demokrat olmuştur.

İşte artık bu sistem yıkılmaktadır!

Yıkan ise ABD ve Cemaat değil, Haziran Ayaklanması’dır, Aslanlı Yol’dur!

ABD şimdi Mısır’da yaptığı gibi Mübarek’i verip rejimi kurtarmaya çalışacaktır. Türkiye’ye yön veren dinamikler, Mursi (Cemaat ve Gül) gelir endişesi taşımadan Mübarek’e yüklenmeye devam etmelidir. Zira hem Mursi’nin gelmesi zordur hem de Mısır’da görüldüğü gibi gelişiyle gidişi bir olacaktır!

Zira rejim iyi analiz edildiğinde görülecektir ki, AKP olmadan Cemaat devlet aygıtı olamaz, Erdoğan olmadan da AKP iktidar olamaz! Abdullah Gül’ün monte edileceği Yeni AKP ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerleştirileceği koalisyonlar, Aslanlı Yol Türkiye’sinde gerçekleşebilir seçenekler değildir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2013

1 Yorum

İSTİFA VE İTİRAFLARIN 4 ANLAMI

Erdoğan’ın sesi olan Abdülkadir Selvi’den öğrendik: Meğer Erdoğan milletvekilleriyle yaptığı yemekli toplantıda Savcı Zekeriya Öz’ü kastederek şöyle demiş: “Bu adamın bizden talepleri oldu. Ergenekon’la mücadeledeki çabası nedeniyle 2 kez terfi ettirdik. Ama memnun kalmadı. Bizden bölgeyi istedi. Vermedik. O zaman siz görürsünüz diyor.” (Yeni Şafak, 25 Aralık 2013)

Oysa bir gün önce Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Star’daki köşesinde cemaati şu sözlerle suçluyordu: “Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi biliyor.” (Star, 24 Aralık 2013)

Kuşkusuz her iki açıklama da bir itiraftır ve Ergenekon tertiplerindeki AKP-Cemaat ortaklığına işaret etmektedir. Hele bir de Abdullah Gül’ün “bulun bir savcı, delillendirin” demesiyle birleştirilince. (İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008)

ERDOĞAN, GÜL VE GÜLEN’İN ÖZ ORTAKLIĞI

Peki, bu itiraflar ne anlama geliyor? Nasıl okunmalı? Nasıl yorumlanmalı?

1) Öncelikle bu itiraflar, AKP ve Cemaatin dönüşü olmayan bir kavgada olduklarını resmetmektedir. Artık birbirileri için en son söylenecekleri söylüyor, birbirilerini en mahrem sırlarını deşifre ederek vurmaya çalışıyorlar.

Yani uzlaşılabilecek son çizgiyi de aşmışlardır. Üstelik artık geri adım, kesin yenilgi demektir!

2) Diğer yandan bu itiraflar, aslında Ergenekon tertiplerinde birlikte görev aldıklarını ortaya koymaktadır. Savcıyı bulduran Gül’dür, Savcı Cemaatindir, Erdoğan da o savcıya Silivri’de özel yetkili bir mahkeme kurmuştur!

ERDOĞAN’IN İTTİFAK ARAYIŞI

3) Bu itiraflar aynı zamanda hem AKP’nin hem de Cemaatin içine düştüğü çaresizliği yansıtmaktadır. Türkiye’nin AKP’siz ve Cemaatsiz yakın geleceğini görerek, şimdiden yatırım yapmaya başlamışlardır. İşledikleri ortak suçlardan kaçmaya, suçu birbirinin üstlerine atmaya çalışmaktadırlar. Bunun için sürekli manevra yapmaktadırlar. Örneğin Fethullah Gülen’in 14 Kasım’da “elimde imkân olsa hepsini bırakırım” demesi o manevraların en kıvraklarından biriydi…

4) Diğer yandan karşılıklı suçlamalarla tertipten arınma çabaları, aynı zamanda ittifak aradıklarına işarettir! “Orduya kumpası cemaat kurdu” demek, Genelkurmay Başkanlığı dışında, komutanlıklara da “ittifak” çağrısıdır!

BÜYÜK PATRON SIKIŞTI

Erdoğan buna mecburdur. Çünkü soruşturmada adı Büyük Patron diye geçmektedir ve yeni operasyonlarla gittikçe manevra alanının daralacağı konuşulmaktadır.

Erdoğan öylesine sıkıştı ki, soruşturmada adı geçen bakanlardan istifa etmelerini ve açıkça kendisini aklayacak bir deklarasyona imza atmalarını istedi. Geri adımın ya da adam feda etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bildiğini bugüne kadar ki uygulamalarıyla gösteren Erdoğan’ın bakanlardan istifa etmesini istemesi, sıkışmışlığın derecesini göstermektedir.

Bakanlardan Muammer Güler ve Zafer Çağlayan deklarasyonu imzalarken, Bakan Erdoğan Bayraktar imzalamadı. Üstelik bu deklarasyonu deşifre edip, “asıl sorumlu sensin” diyerek dün Başbakan’ı istifaya çağırdı!

Bu çağrı, Erdoğan’ı iyice köşeye sıkıştırdı. Erdoğan bu nedenle artık daha da çaresizce ittifak peşinde koşacaktır. Ama bulamayacaktır! (Erdoğan’ın bugünden itibaren Atlantik’e vereceği büyük tavizlere dikkat ediniz.)

İktidarını kaybeden Erdoğan, hükümetini de kaybedecektir!

Kurmaylarıyla hesabını yaptıkları “baskın seçim” taktiği de bu sonu değiştiremeyecektir.

Artık mesele, yerine hangi iktidar seçeneğinin konulabileceğidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2013

Yorum bırakın

GLADYO AHLAKI

Adı ya da birinci derecede yakınının adı yolsuzluğa bulaşmış bir siyasetçi, demokratik ülkelerde, soruşturmanın selameti gereği istifa eder. Hele ki o kişi, soruşturmayı etkileyebilecek bir pozisyondaysa…

Oysa İçişleri Bakanı Muammer Güler istifa etmek şöyle dursun, bir yandan Emniyet müdürlerini görevden alıyor, bir yandan Emniyet binasını basına yasaklıyor, diğer yandan da 81 ilin valisine “Emniyeti gözden geçirin” talimatı veriyor. Tüm bu işlerin içinde, bir de oğlunun evinde ele geçirilen paralara “meşruiyet” kazandırabilmek için basın çalışması yapıyor.

Güler son olarak Posta gazetesine yaptığı açıklamada, oğlunun evinde ele geçirilen 1 milyon 200 bin doların, oğlunun sattığı Başakşehir’deki villasının parası olduğunu belirtmiş!

OĞULLARI ZENGİN YAPAN REJİM

Muammer Güler daha düne kadar bir devlet memuruydu… Başbakan Erdoğan beş kişilik bir aileye günde üç öğün çay ve simit yedirecek kadar asgari ücret verdiğiyle övüneceğine, o asgari ücretlilere, bir devlet memurunun bu yaşta 1 milyon 200 bin dolarlık ev alabilecek yetenekte bir çocuk yetiştirebilmesinin sihirli formülünü anlatmalı!

Haksızlık etmeyelim. Ana tabloya baktığımızda Muammer Güler’in oğlu, diğer bakanların oğlunun, hele de Erdoğan’ın oğullarının yanında “fakir” kalır!

Ansızın artan servetini oğlunun düğününde asılan altınlarla açıklayan bir başbakanın saltanatında, Barış Güler’in 1 milyon 200 bin doları ne ki!

Çünkü o saltanatta, gemicikler artık filo olmuştur!

Hatırlayın, Abdullah Gül’ün 15 yaşındaki oğlu, Cumhurbaşkanı’nın Suudi Arabistan gezisine işadamı olarak katılmıştı!

BELGELERİ DE HAYATLARI DA SAHTE

AKçeli işlerden anlamadığımız için uzatmayacağız…

Ama AKP-Cemaat çatışmasına, bir başka ifadeyle Gladyo iç çarpışmasına, bugün ayrıca 11 yıllık saltanatın ahlakı düzleminden bakacağız.

İzliyorsunuz: Beddualar, yerlerini in diye nitelemeler, maymunlar, goriller; hatta tehdit edilen yuvalar…

Düşmanlığın da, savaşın da bir ahlakı vardır ama Gladyo’nun ahlakı işte bu kadardır!

Rejimin yolsuzluğu ve kokuşmuşluğu üzerinde inşa olan “muhafazakâr ahlak” işte budur! Hiçbir güzel şeyi muhafaza edememişlerdir!

Kuşkusuz şaşırmıyoruz: Zira bizler Ergenekon tertiplerinde Gladyo ahlaksızlığını yakından gördük: Telefonlara yüklenen “sehven” kayıtlar, çekmecelere konulan sahte belgeler, odalardan çıkan düzmece CD’ler…

Gladyo’nun bu ahlaksızlıklarını gururuna yediremeyen subaylarımızın intiharları, her gün vicdanlarımıza seslenmektedir!

TRAJİK ÇÖKÜŞE DOĞRU

Her kültürün dayandığı bir sosyo-ekonomik yapı vardır. Haksız kazançla oluşan bir ekonomik alt yapının üzerinde inşa olan bir kültürün, ahlaki boyutu elbette sorunlu olacaktır. Nitekim olmuştur.

Süslümanlar deyimi boşuna çıkmadı elbette: 35 milyarlık yüzükler, 5 bin liralık montlar, üzerinde durabilmek için yoğun çaba sarf ettiğiniz yüksek topuklu iki bin liralık ayakkabılar…

Bu türden şatafatlar, bu türden görgüsüzlükler, çürümüş ve yıkılmakta olan bir rejimin işaretidir!

Tarihte de böyledir…

Yıkılmakta olan rejimler, iktidarlar, çöken sistemler hep şatafata yönelir…

Dünün “araba sevdalıları”, bugünün şatafatının yanında masum kalmıştır. Fakat çöküşleri daha trajik olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2013

,

Yorum bırakın

OPERASYONUN ARKASINDA ABD Mİ VAR?

Erdoğan, birkaç gündür yeni savunma mekanizmasını devreye soktu: “17 Aralık operasyonunun arkasında ABD var.”

Hatta Erdoğan, son olarak yer ve adres de verdi: “Nisan 2013’te ABD’de Halk Bankası’nı bitirme projesi başlattılar.”

Haliyle insan merak ediyor: Erdoğan bu kararın alınmasından bir ay sonra Washington’daydı. Beyaz Saray’da Obama’yla baş başa görüştü. AK Medya o görüşmeyi “beraber ıslandık biz bu yollarda” diye manşetlere taşıdı. Madem Nisan’da karar alındı, Mayıs’ta neden Obama’ya “one minute” denmedi?

Bakın bu tür soruları çoğaltabiliriz. Örneğin Erdoğan ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’yi operasyonu yönetmekle suçluyor, Obama’ya “ben kovmadan, sen görevden al” çağrısı yapıyor. Güzel… Peki, O Ricciardone değil miydi daha dün Erdoğan’ın partisinin MYK’sine girebilen!

KOMPLONUN PANZEHİRİ: ÜÇ ALTIN SAPTAMA

Komplo teorisinin ruhunda vardır: Komplonun çıtasını ne kadar yükseltirseniz, büyüsü o kadar artar ve yarattığı girdapla, esas mesele o kadar unutulmaya başlar.

Erdoğan da aynısını yapıyor. Rüşveti ve yolsuzluğu büyük tezgâh diyerek unutturmaya, gündemden düşürmeye çalışıyor.

O nedenle günlerdir yazsak da, bazı saptamaları yeniden vurgulamalıyız:

1) Kuşkusuz ABD hâlâ güçlü ama süper devlet değil! Savaşı da barışı da kotaramayan bir güç artık… Dolayısıyla ABD’nin dün olduğu gibi bugün de kolayca hükümet belirleyecek, tereyağından kıl çeker gibi operasyon yapacak bir kudreti yok! Yapabilse, önce 10 yıl boyunca işgal ettiği Irak’ın mevcut başbakanı Nuri El Maliki’yi devirecek!

2) Ancak ABD’nin bu operasyonla hiç ilgisi olmadığını söylemiyoruz elbette… AKP ile Cemaat arasındaki bu savaşta ABD’nin bir rolü olmaması mümkün değil.

Ama mesele şu: Hangi ABD? Zira ABD’de büyük bir bölünme var ve iki kanadın çatışması tüm müttefiklerine yansıyor. AKP de Cemaat de Amerikancıdır. Fakat ikisi de farklı kanatları suçlamaktadırlar.

Örneğin AK Medya, “operasyonun arkasında ABD var” derken, esas olarak pek bir gücü kalmayan Neo-Conları işaret etmektedir. Diğer yandan FBI’ın bu süreçte ABD’deki Cemaat okullarına iki kez operasyon yaptığını da lütfen not ediniz.

Türkiye’deki Amerikancı yapılar yekpare ve homojen olmadığı gibi, ABD’nin kendisi de öyle değildir!

3) AKP de Cemaat de, Gladyo’nun, yani ABD’nin müttefiki ülkeleri denetlediği yasadışı örgütlenmenin unsurlarıdır. ABD çatlarken, Gladyo’lar da çatlamaktadır. Gladyo’nun çocukları birbirine düşmektedir. Gladyo’nun toplamına karşı mücadele etmek doğru hattır!

BELİRLEYEN ABD DEĞİL, TÜRK MİLLETİ

Bu üç özel saptamayı atladığımız takdirde, yanılırız ve Erdoğan’ın kendisini kurtarmak için dile getirdiği “operasyonun arkasında ABD var” tezgâhına düşmüş oluruz.

Öte yandan yaşanılanlar sadece bir rüşvet ve yolsuzluk operasyonu değildir, Gladyo’nun çocuklarının iç çatışması da değildir, hatta hükümet sorunu da değildir…

Daha da ötesidir: Bir rejim sorunu ve Türkiye’nin geleceği sorunudur.

Bu nedenle sorunun nesnel tarafları, iç çatışmalarına rağmen gerçekte Amerikancılar ile Türkiye’nin milli güçleri şeklindedir. Hangisinin iktidar olacağını belirleme mücadelesidir.

Türkiye’deki bu kıran kırana çarpışmasının arkasında ABD’nin düğmesi değil, ayağa kalkmış Türk milletinin iradesi vardır. AKP ile Cemaati karşı karşıya getiren belirleyici neden, 2010’dan itibaren adım adım yükselen Türkiye’nin milli gücüdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2013

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN İSMİ NEDEN BÜYÜK PATRON?

Ahmet Hakan’a göre Erdoğan “Yolsuzluk yapan bakan oğlu da olsa hapse girer. Bakan falan dinlemem, sonuna kadar üzerine giderim” dese, sorunu en az yarayla atlatır hatta lehine bile çevirir!

Umarız Ahmet Hakan dün Aydınlık’ın attığı “Tayyip’in adı soruşturmada” manşetini görünce, Başbakan’ın neden geri adım atamadığını anlamıştır!

‘EGEMEN’İN BÜYÜK PATRONU’

Erdoğan’ın adının sadece bu tip soruşturmalarda değil, uluslararası mahfillerde ve büyükelçi kriptolarında neden hep patron ya da büyük patron diye geçtiğini düşündünüz mü? Erdoğan şirket mi yönetiyor ki, ona patron diyorlar?

Bakınız Erdoğan’ın önceki gün operasyonun arkasında olmakla suçladığı ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone, Egemen Bağış’a yazdığı bir e-postada ne diyordu: “Sevgili Egemen, bu işten uzak durmaya çalıştığın için çok teşekkür ederim. Tüm bunların doğru tarafında olarak, patronu ve ona öncülük edenleri nasıl övdüğümü görebilirsin. Fakat görünen o ki bazı anlayışsız danışmanları yanlış tarafa atlamakta ısrar ediyorlar. Bu gerçekten davayı yürüten karanlık güçlere yapılan bir uyarı atışıdır.”

Bu arada not edelim: Ricciardone’nin Egemen Bağış’a bu mektubu son yolsuzluk operasyonuyla ilgili değil, daha önce AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in kendisiyle ilgili söylediği “haddini bilmeyi öğrenememiş” sözleriyle ilgiliydi.

Ancak Redhack’in yayımladığı bu e-posta, AKP ile Cemaat arasındaki çarpışmayı anlamak açısından bugün de çok anlamlı. Zira e-postanın devamı şöyle: “İsimlerini vermeyeceğim ama onlar tam bir yıl önce Hakan Fidan’ın peşinden gidenlerle aynı kişiler. Bunu anlamıyorlar mı? Eminim büyük patron anlamıştır. Ve açıkça bunlardan bazıları kendini beğenmişçe böbürleniyorlar, taa Washington’dan duyuluyor ki ‘Bizim Hüseyin’ ceplerindeydi.”

RİCCİARDONE’DEN ERDOĞAN’A ‘İFTİRACI’ GÖNDERMESİ

Ricciardone’nin kendi tarafında gördüğü Egemen Bağış’ın adının bugün yolsuzluk operasyonuna karışmasından daha çok, Erdoğan’ın Ricciardone’yi yolsuzluk operasyonunun gerçek sahibi olarak nitelemesi dikkat çekicidir.

Erdoğan Ricciardone’yi kovmakla tehdit etti ve hatta Obama’dan onu geri çekmesini istedi.

Erdoğan’a bu sözleri söyleten ise kendine bağlı basında çıkan bir haberdi. Ricciardone’nin AB Büyükelçilerine verdiği yemekte şunları söylediği iddia edilmişti: “İran’a uyguladığımız ambargoyu Halk Bankası ile kaldırdılar. Bunu engellemek için harekete geçtik. Bugünden sonra İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz.”

Ricciardone ise Erdoğan’ın kendisini hedef almasından hemen sonra bir açıklama yaptı ve bu haberlerin “yalan ve iftira” olduğunu söyledi. Açıklamaya bakılırsa aslında sadece haberler değil, Erdoğan’ın bunları meydanlardan söylemesi de yalan ve iftiraydı.

Normal bir ülkede bir Başbakan, bir büyükelçiyle ilgili bu suçlamaları yaptıktan sonra, Dışişleri o büyükelçiyi çağırır ve hesap sorar, hatta kovar!

Peki, ne oldu dersiniz? Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı ve Ricciardone’nin bakanlığa çağrılmasına gerek olmadığını, sözlerinin yeterli olduğunu açıkladı!

Oysa Ricciardone “yalan ve iftira” derken, aynı zamanda Erdoğan’a iftiracı demiş olmuyor muydu? O suçlama ne oldu peki? Ülkenin düşürüldüğü şu duruma bakın!

CIA’NIN DOSYASI, ERDOĞAN’IN KELEPÇESİ

Erdoğan’ın konu ABD olunca ne kadar ileri gidebileceğinin, daha doğrusu gidemeyeceğinin göstergesi Wikileaks’in yayımladığı şu gizli belgede görülmektedir.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle yazmıştı: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

İşte CIA’nın elindeki bu dosya, Erdoğan’ın kelepçesidir!

Bitirirken belirtelim, bu arada Amerikalı istihbaratçılar, CIA için “şirket” derler!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın