Archive for category CGTN Türk
Çıkış arayışı mı, tuzak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/03/2026
Önce şu haberlere bakalım:
– ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nı açması için İran’a 48 saat süre verdi ama zaman dolarken, “beş gün erteleme” duyurusu yaptı.
– Trump, ABD ve İran’ın anlaşma istediğini, hatta 15 noktada anlaştıklarını ve Mücteba Hamaney’in öldürülmesini istemediğini söyledi.
– ABD basınına göre Türkiye, Mısır ve Pakistan, taraflar arasında mesaj trafiği yürütüyor.
– Trump İran’a saldırı kararı konusunda ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’e şöyle seslendi: “Pete, bence ilk konuşan sendin. ‘Hadi yapalım’ dedin.”
Haliyle bu açıklamalar Trump’ın “çıkış arayışı” olarak yorumlandı.
Ancak hem bir sözü bir sözünü tutmayan Trump’ın sözleri üzerinden sağlıklı bir analiz yapılamayacağı için ama hem de iki kere müzakere masasında İran’a saldıran ABD’ye güvenilemeyeceği için, “çıkış arayışı” değerlendirmesine ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.
Washington’un mayın korkusu
Asıl gerçek şu: İran, ABD’ye geri adım attırıyor.
Evet, Trump, 48 saat dolarken “İran enerji altyapısına saldırıyı beş gün erteleme talimatı verdim” dedi, çünkü İran Devrim Muhafızları Washington’u şu kararlılıkla uyardı: “Hastanelerimizi vurdunuz, aynısını yapmadık. Acil durum merkezlerimizi vurdunuz aynısını yapmadık. Okullarımızı vurdunuz , aynısını yapmadık. Ama elektrik santrallerimizi vurursanız aynısını yaparız!”
Evet, Trump, 48 saat dolarken “beş gün erteleme” açıkladı çünkü İran bu tehdit karşısında Arap-Fars Körfezi’ni mayınlama kozunu “ilk kez resmi olarak” ilan etti.
Hürmüz Boğazı’nı kendi gücüyle açamayan, müttefiklerinden de destek alamayan ABD yönetimi, bir de mayın problemiyle karşılaşırsa bu Atlantik dünyası için çok ciddi bir ekonomik kriz demektir. Çünkü mayınların temizlenebilmesi için ABD’nin önce İran engelini ardından da temizlik için gereken zaman engelini aşması gerekir.
Tahran sağlam dayanak istiyor
Trump İran’la müzakere ettiğini açıklıyor ama Tahran yönetimi bunu yalanladı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ABD’yle doğrudan ya da dolaylı bir müzakerenin olmadığını açıkladılar.
ABD’yle müzakere konusunda iki kere aldatılmış Tahran yönetimi, belli ki müzakereyi bu kez sağlam bir dayanağa bağlamak istiyor. Örneğin İran askeri yetkililerinin ateşkes için Washington’a sunduğu şartlar, o dayanağa işaret ediyor.
ABD’nin lojistik sorunu
Öte yandan Trump’ın “beş gün erteleme” açıklaması, pekala zaman kazanmaya yönelik bir tuzak da olabilir. Zira İran’ı kısa zamanda “yeneceğini” varsayan ABD, gerekli lojistik hazırlık yapmadan saldırıya geçmişti. İran direndikçe ve etkili yanıt verdikçe, ABD mühimmat sorunu yaşamaya başladı. Buna tamir için Girit’e çekmek zorunda kaldığı uçak gemisi gibi olguları da eklediğinizde, Pentagon’un bir “ara zamana ihtiyacı olduğu” görülür.
Nitekim beş bin kadar ABD deniz piyadesinin bölgeye gönderildiğini geçen hafta ABD basını yazmıştı ve henüz ulaşmış değiller. ABD bir kara harekatıyla Hark adasını ele geçirip, Arap-Fars Körfezi için “köprübaşı” tutmak istiyor.
Bunun ise tersine ABD için hem daha çok kayıp hem de girdaba daha çok girme riski barındırdığı ortada.
ABD’nin çıkışı, İsrail’in felaketi
Diğer yandan ABD için çıkış, İsrail için felaket demek. İsrail bu nedenle, Trump’ın “beş gün erteleme” kararına rağmen, sonrasında İran’a füze fırlatmaya devam etti. Yahudi lobisi de dahil İsrail, Beyaz Saray’ı içeride tutmak için her türlü baskıyı yapıyor.
ABD’nin İsrail’in güvenliğini garantiye alamadan İran savaşından çıkması, İsrail’in sonu demek olur. Çünkü İran bu savaşta çok ağır kayıplar vermiş olsa bile büyük bir siyasi kazançla çıkacak. Bu İsrail’in bölgede hegemonya kurarak sınırsız genişlemeye geçme planının çökmesi demek.
İran bölgeyi savunuyor
Olaya sadece bu yönüyle bakıldığında bile İran’ın kendisini savunarak, aslında bölge ülkelerini de savunduğu görülecektir. Zira İsrail açık açık “kutsal kitaba göre bu toprakları bana Tanrı vaat etti, alacağım” diyerek bölgedeki beş altı ülkenin birden topraklarını hedef almaktadır. Üstelik bunu en yetkili ağızlardan dile getirmektedir.
O nedenle ABD ve İsrail saldırganlığına karşı topraklarını savunan İran halkı, fiilen bölge ülkelerinin topraklarını da savunmaktadır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Mart 2026
Hürmüz: Petrodolar sisteminin bozulduğu yer
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/03/2026
ABD’nin İran’a saldırısı bölgesel düzlemde “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmak içindir ama küresel düzlemde Çin’le mücadelesinin bir aşamasıdır.
ABD’nin Çin’le mücadelesinin İran boyutunda Kuşak ve Yol’u kesme ve dedolarizasyon (dolardan çıkma) eğilimini durdurma amacı var. Bunu daha da somutlarsak, “ABD, petrolün dolar dışı paralarla satılma eğilimine karşı mücadele ediyor” diyebiliriz.
Çünkü ABD hegemonyası iki temel sütun üzerinde duruyor: Silah ve dolar. Doların gücü arkasındaki silahtan ve petrol satış para birimi olmasından geliyor. Petrodolar sistemi özetle budur.
Dolar dışı paralarla petrol alışverişi
İşte bu sistem çözülüyor: Küresel Güney ülkeleri, Çin’in ve Rusya’nın teşvikiyle ikili ticaretlerini dolar yerine ulusal paralarla yapmaya başladılar. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası yuan ve satıcı ülkenin ulusal parasıyla almaya başladı.
Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı bu türden alışverişe Suudi Arabistan da dahil olmuştu. Riyad yönetimi en büyük müşterisi olan Çin’e petrolü yuanla satmaya başlamıştı.
Petrolün dolar dışı paralarla alışverişi eğilimi ABD için en kötü durumdu.
Gwadar-Kaşgar hattı
ABD’nin son açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi belgelerinde de var. Kendi ihtiyacı kadar petrol üretebilen ABD için kritik konu, rakiplerinin petrol alışverişini denetleyebilmek.
Bu pratikte ABD’nin Çin’e petrol satacak ülkelerin petrol satışını denetleyebilmesi ve Çin’in petrol ticareti güzergâhını kontrol altında tutabilmesi demektir.
İşte Hürmüz Boğazı’nı ABD açısından kritik önemde yapan budur. Hürmüz Boğazı, Çin’in petrol alışverişinin iki kritik boğazından biridir.
Diğeri ABD askeri gücünün denetleyebildiği Malaka Boğazı’ydı. Çin o engeli Pakistan üzerinden aşmıştı. Hürmüz Boğazı’ndan çıkan Çin petrol tankerlerinin bir bölümü, Malaka Boğazı’nı geçmek ve uzun bir yolu katederek Çin limanlarına ulaşmak yerine, petrolünü Pakistan’daki Gwadar limanına boşaltıyor bir süredir. Gwadar’dan Pakistan’ın en kuzeyine uzanan petrol boru hattı ile taşınan o petrol, Çin’in batısındaki Kaşgar’a, Xinjiang Özerk Bölgesine ulaştırılmış oluyor. İşte Pakistan’daki terör saldırıları ile ABD’nin Uygur meselesini kaşımasının zemininde bu var.
ABD Rus petrolüne ihtiyaç duydu
İran, ABD saldırısının belli bir aşamasında Hürmüz Boğazı’nı ABD ve İsrail’le bağlantılı gemilere kapattı. Bu, boğazı savaşın en önemli cephesi haline getirdi.
ABD güçlü donanmasına rağmen günlerdir boğazı açamadı. Çünkü füze ve dronlar, ABD gemilerinin yaklaşmasını önlüyor.
Boğazın kapanması ciddi bir enerji krizi doğurdu. ABD’nin buna bulduğu iki çare var: Rezervlerden piyasaya petrol sürülmesi ve Rus petrolünün “geçici süreyle” satın alınması.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, “Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki sağlayacağız” dedi. Böylece Rusya’dan petrol alışverişine koyduğu cezalandırmayı gevşetmek zorunda kaldı.
Rezerv konusu ise daha kritik. ABD ve müttefikleri 400 milyon varil petrolü piyasaya sürüyor. Bunun 172 milyon varilini doğrudan ABD karşılayacak. Böylece 415 milyon varillik ABD rezervi 243 milyon varile düşecek.
Bu pratikte şu demek. ABD ikinci kez piyasaya rezerv sürmek zorunda kalırsa, rezervini tüketmiş olacak. O zaman petrol fiyatlarını kontrol altında tutabilmesi mümkün olmayacak. Şu halde bile petrol fiyatı savaş başına oranla yüzde 40 artmışken…
Trump Çin’den yardım istiyor
ABD Başkanı Donald Trump’ın “petrol fiyatının artması bizim de işimize gelir” demesi gerçeği yansıtmıyor. Öyle olsa piyasaya rezerv sunmazdı. Tersine petrol fiyatının artmaya başlamasının enerji piyasalarından tüm ekonomiye yapacağı etkiden korkuyor.
Trump bu nedenle Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için çağrı yapmaya başladı. Uçak gemileri olan İngiltere ve Fransa’dan özellikle yardım istiyor. Almanya başta Avrupa’dan yardım istiyor. Olumlu yanıt alamadığı için de müttefiklerini tehdit ediyor: “Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı’nı açmak için bize destek vermezse NATO’yu çok kötü bir gelecek bekliyor.”
Avrupa’dan istediği yardımı alamayan Trump, çaresizlikten Çin’e çağrı yaptı: “Ekonomileri bizimkinden çok daha fazla Hürmüz Boğazı’na bağlı olan diğer ülkeleri burayı koruma konusunda teşvik ediyoruz. Çin yüzde 90, Japonya yüzde 95, Güney Kore yüzde 35.”
Trump’ın bu açıklamaları ABD’nin düştüğü durumu resmediyor: Rusya’dan petrol alınmasını önleyerek Moskova’yı zayıflatmayı umuyordu, Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki çıkarıyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyordu, Hürmüz’ü açabilmek için Çin’den yardım istiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Mart 2026
Trump’ın ahlakı ve ABD tertipleri
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/03/2026
İkinci füze olayı da yaşandı. Yine aynı şekilde füze NATO’nun Kürecik radarı tarafından tespit edildi ve Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İlkinde Hatay’a, ikincisinde Gaziantep’e düştü parçalar. (İlkinde Hatay’a düşen parçaların atılan füzeye değil, vuran mühimmata ait olduğunu söylemişti Milli Savunma Bakanlığı sözcüsü.)
İran ısrarla Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı hedef alan saldırıları olmadığını açıklıyor. Kaldı ki İran’ın ABD ve İsrail’in yanında bir de Türkiye ile Azerbaycan’ı kendisine karşı savaşa sokması için hiçbir mantıklı nedeni yok.
Peki o zaman olayın açıklaması ne?
Füze olayında üç olasılık
1) Füzeler, başka bir hedefe atılmış ama kontrolünü kaybetmiş olabilir.
2) Füzeler, başka bir hedefe atılmıştır ama NATO tarafından uzay boşluğu seviyesinde tespit edilerek uygun yerde vurulup, Türk hava sahasının hedef alındığı gösterilmeye çalışılmıştır.
3) Tespit eden de vuran da NATO/ABD olduğu için, tespitin de vurulmanın da şüpheli olabileceğini üçüncü bir seçenek olarak kenarda tutalım.
İkinci olasılığın daha güçlü olduğu görülüyor ama şu tesadüf de dikkat çekici.
ABD’nin personeline uyarısının zamanlaması
İkinci füze olayı ile eş zamanlı olarak ABD Büyükelçiliğinin dikkat çeken bir açıklaması oldu. Açıklamada ABD personelinin güvenlik nedeniyle Adana Başkonsolosluğunu terketmesi istendi. Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Amerikalıların da bölgeyi derhal terketmesi istendi.
Başkonsolosluk personelinin binayı derhal terk etmesini sağlamanın en kestirme yolu sosyal medya mı? ABD kendi personelini doğrudan ve daha hızlı uyaramıyor mu da sosyal medyayı tercih ediyor?
Bu uyarı aslında “normal yollarla” daha önce yapılmıştır büyük olasılıkla ve bu da yine büyük olasılıkla ilgililerce saptanmıştır. ABD sonradan, füze olayıyla paralel olarak açıklamayı kamuya açık şekilde yaparak, muhtemelen “önceden uyarının” doğuracağı soru işaretlerini önlemek istedi!
İran’ın nedeni yok ama ABD’nin nedeni çok
İran’ın Türkiye’yi ya da Azerbaycan’ı vurmak için bir nedeni yok. İran’ın Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı, kendisine saldırtmak için bir nedeni yok. Ama ABD’nin ve İsrail’in birçok nedeni var.
En savaş çığırtkanı ABD’li senatör Lindsey Graham’ın her gün ekranlarda Arapların ve İran’ın komşularının da artık ABD’nin yanında savaşa girmesini istemesi boşuna değil. ABD ve İsrail, hava saldırılarını sürdürürken, karadan onlar için fedakârlık yapacak ülkelere ihtiyaç duyuyor!
Mesele budur ve Ankara ile Bakü’nün bu gerçeğe göre konumlanması gerekir. Her iki füze olayında da belli kesimlerin kamuoyu oluşturmak üzere medyada Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtması üzerinde de ayrıca durulmalıdır.
ABD’nin suç dosyası kabarık
Sosyal medyadan soranlar var. ABD böyle tertip yapar mı? Yapar, yaptı da…
Örneğin bir İran gemisi, davetli olduğu Hindistan’daki tatbikattan dönüyordu. Gemi tatbikat gereği silahsızdı. Hindistan bunu biliyordu, ABD bunu biliyordu. ABD bunu bile bile İran gemisini Sri Lanka açıklarında, uluslararası sularda vurdu. 100’den fazla askeri sulara gömdü. Bile isteye savaş suçu işledi.
Ve ABD Başkanı Donald Trump, bu olayı gevrek gevrek gülerek ekranlarda anlattı: “Dedim ki, ‘Neden gemiyi ele geçirmiyoruz, kullanabiliriz, neden batırdık’, o da ‘Batırmak daha eğlenceli’ dedi, batırmayı daha çok seviyorlar, batırmanın daha güvenli olduğunu söylüyorlar.”
Emperyalizm budur ve ahlaksızdır. Çıkarı için her türlü insanlık suçunu işler. Üstelik çıkarının gereği olarak dost-düşman ayrımı bile yapmaz. Anımsayın, 34 yıl önce ABD uçak gemisi Saratoga, Ege tatbikatı sırasında Muavenet muhribimize iki Sea Sparrow füzesi fırlatarak beş askerimizi şehit etmiş, yirmi askerimizi de yaralamıştı. Teknik olarak “yanlışlıkla” olması mümkün değildi, ABD açık açık Türkiye’nin Irak’taki onaylamadığı harekatına yanıt veriyordu!
Trump’ın yalanları
Ve evet, emperyalist ABD, savaş durumunda, ahlaki ölçütü tamamen ortadan kaldırır. Anımsayın, Trump İran’a saldırmadan önce, 9 Ocak 2026’da aynen şöyle demişti: “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”
Peki ya Trump’ın ahlakı?
New York Times muhabiri ile Trump arasındaki ekranlara yansıyan şu diyalog, o ahlakı resmediyor:
– Gazeteci: “Görüntüler, bir Tomahawk füzesinin İranlı kız okulunu imha ettiğini gösteriyor. ABD herhangi bir sorumluluk kabul edecek mi?”
– Trump: “Görüntüleri görmedim. Tomahawk füzeleri başka ülkeler tarafından da kullanılıyor. İran bu füzeleri elde etmiş olabilir.”
– Gazeteci: “Sayın Başkan, İran’ın bir şekilde Tomahawk füzesi ele geçirip savaşın ilk gününde kendi ilkokulunu bombaladığını öne süren hükümetinizdeki tek kişi sizsiniz.”
– Trump: “Bu konuda yeterince bilgim yok, olay soruşturma altında”
ABD, İran’da kız okulunu vurdu ve 175 öğrenciyi katletti.
Trump, bu konuda sürekli yalan söylüyor. Ve kendi yalanını örtebilmek için de yeni yalanlara başvuruyor…
Trump normalde tıbbın, psikiyatrinin, psikolojinin konusu ama bulunduğu makam nedeniyle ne acı ki insanlığın sorunu…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
10 Mart 2026
Çin’e özgü sosyalist finans
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/02/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “Çin’e özgü sosyalist finans” makalesi, küresel finans merkezlerinde çok ses getirdi. Çin Komünist Partisinin (ÇKP) ideolojik ve politik çizgisini yansıtan Qiushi dergisinde yayınlanan makale aslında yeni değil, Xi’nin 2024 tarihli bir konuşmasına dayanıyor. Ancak konuşma eski olmasına rağmen, iki yıl sonra makale olarak yayınlanması, dikkat çeken bir etki yarattı.
Bu etkinin ana kaynağı, son iki, hatta özellikle son bir yılda yaşanılanlar aslında.
Düzenin sonunun işaretleri
ABD Başkanı Donald Trump’ın rakiplerine hatta müttefiklerine açtığı ticaret savaşları ve ABD’nin yazdığı kurallara uymaması, “sistemin çözülmeye başlaması” olarak yorumlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta bunun bir G7 ülkesi lideri tarafından açıkça ifade edilmesi, sürecin ne denli hızlı ilerleyebileceğine işaret ediyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney’in o sözlerini anımsayalım: “Kurallara dayalı düzen hikayesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık ‘o güzel hikaye’ bitti.” Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor.
Yuan’ın küresel rezerv para olma hedefi
İşte Xi’nin iki yıl önceki konuşmasının makale halinin bu kadar ses getirmesinin nedeni budur; ABD’nin doları siyasi bir araç olarak kullanmasının zirve yapması ve bunun sonucunda da doların rezerv para olarak “güvenli liman” rolünün sorgulanması.
İngiliz Financial Times başta finans gazetelerinin Xi’nin makalesini “Yuan’ın küresel rezerv para olması hedefinin ilanı” diye öne çıkarması bundan.
Xi makalesinde Çin’in nasıl “güçlü bir finans ülkesi” olacağı üzerinde duruyor ve bunun temel şartını şu şekilde formüle ediyor: “Uluslararası ticaret, yatırımlar ve döviz piyasalarında yaygın biçimde kullanılan, merkez bankalarının rezervlerinde yer alan güçlü bir ulusal para birimine sahip olmak.”
Bu da “dolar merkezli sisteme” Yuan’ın alternatif olması iddiası diye yorumlanıyor.
Sosyalist finansın özellikleri
Xi, makalesinde “Çin’e özgü sosyalist finans” anlayışını sistematik hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti.
Xi’ye göre bu modelin temel özellikleri şunlar:
– Parti liderliğinin merkezde olması,
– Finansın reel ekonomiye hizmet etmesi,
– Risklerin sıkı biçimde denetlenmesi,
– Piyasa ve hukuk temelli yeniliklerin teşvik edilmesi,
– İstikrarın korunması.
Çin’e özgü finansal kültür
Xi’ye göre “finansal büyük güç” olmak, yalnızca büyük bir ekonomiye sahip olmakla sınırlı değil. Ne gerekiyor başka peki?
Xi yanıtını şöyle veriyor: “Güçlü bir merkez bankası, sistemik riskleri yönetebilen makro ihtiyati çerçeve, küresel ölçekte faaliyet gösterebilen finansal kurumlar ve uluslararası yatırımcıları çekebilen finans merkezleri.”
Xi’nin yaklaşımında asıl dikkat çeken ise meselenin sadece ekonomi olmadığını belirtmesi, etik ve kültürel zeminin önemini vurgulaması. Xi bu amaçla “Çin’e özgü finansal kültür” inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu kültürün temel özelliklerini de “dürüstlük, güvenilirlik, temkinli hareket etme ve hukuka bağlılık” diye açıklıyor.
Evet, büyük bir ekonomi, güçlü bir merkez bankası, uluslararası finansal kurumların anlam kazanabilmesi, o ülkenin dürüst, güvenilir ve hukuka bağlı olmasından geçiyor.
Böylece Xi, ABD’nin kurallara uymadığı yeni dönemde, “kurallara bağlılık” diyor.
Üretim, ticaret, rezerv para
ABD hegemonyası temel olarak iki sütun üzerinde yükseldi: Askeri sütun ve dolar sütunu. Bu iki sütun birbirine bağımlı. Birinin zayıflaması, diğerini de etkiliyor. Çünkü ABD’nin doları “silah gücüyle” dünyaya egemen para kabul ettirmesi, 800 üsse yayılmış askeri gücünün yarattığı ekonomik sorununun da çaresi. ABD’nin darphanede sürekli dolar basabilme avantajı yani.
İşte mesele bu. ABD’nin lüksünü yaşadığı bu dönem kapanıyor. Doların rezerv para olma oranı düşmeye başladı. 20 yılda bu oran yüzde 70’ten yüzde 56’ya geriledi.
Çünkü ABD artık küresel ticaretin lideri değil. Dünyada en fazla ticaret yapan ve en çok ülkenin birinci ticaret partneri olan ülke Çin. Ve Çin adım adım ticaretinde Yuanı ve ticaret yaptığı ülkenin ulusal parasını kullanmaya başladı. En önemlisi de Çin’in Suudi Arabistan, İran, Venezuela ve Rusya’yla petrol alışverişinde doların yerine yuan ile ulusal paraları tercih etmeye başlamış olması.
Diğer yandan ABD dünyanın en büyük üreticisi de değil, o tahtına da Çin oturdu. Haliyle üretenin parası da üretimle paralel olarak etkinleşecektir.
Doların Yuan’a açtığı savaş
Tamam, bugün Yuan’ın rezerv para olma oranı yüzde 2 seviyesinde ama ABD egemen sınıfı, önümüzdeki süreçte bunun adım adım artacağından endişe ediyor.
Trump’ın asıl kabusu da bu…
İşte dolar bu nedenle Yuan’a savaş açmış durumda.
Trump bu nedenle Venezuela’ya operasyon yapıyor, bu nedenle gümrük tarife savaşları açıyor.
Ama en önemlisi de şu: Trump bu nedenle BRICS’i dolardan vazgeçmemesi için açık açık tehdit ediyor.
Tabii nafile…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Şubat 2026
2035
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/01/2026
10 yıl sonra dünya nasıl olacak? Bugünkü küresel güç mücadelesi 2035’te nasıl bir tablo oluşturacak?
Artık birkaç yılda değil, birkaç haftada büyük değişimlerin yaşandığı düşünülürse, 10 yıl sonraya projeksiyon tutabilmek düne göre daha zor ama daha önemli. Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) isimli kitabımda, ben de bir projeksiyon tutmaya çalışmış ve önümüzdeki süreçte beş merkezli bir dünya oluşacağına işaret etmiştim: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan.
Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin ABD’yle arasındaki makası daraltıyor ve Hindistan da yavaş yavaş güçleniyor…
Kendi kitabımı tanıtmak için bu girişi yapmadım elbette…
ABD ve Çin’in müttefikleri kimler olacak?
Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden Prof. Yan Xuetong’ın bir kitabından bahsedeceğim. Tsinghua Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Onursal Dekanı Prof. Yan Xuetong’ın geçen ay bir kitabı yayımlandı: Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2035.
South China Morning Post gazetesi bu kitabı tanıtmış, Harici internet portalı da Türk okurlarına aktarmış. Prof. Yan Xuetong’un öngörülerine bakacak olursa…
Prof. Yan’a göre 2035’te ABD ve Çin iki süper güç olacak. Brezilya ve Rusya Çin’e, Hindistan, Japonya ve İngiltere ise ABD’ye yakın olacak. Almanya ve Fransa ise iki süper güç arasında denge kurarak görece tarafsız olacak.
ABD hangi üç alanda Çin’den önde?
Prof. Yan’a göre ABD ve Çin iki süper güç olacak ama bu Çin’in ABD’yi geçeceği anlamına gelmiyor. Zira Prof. Yan’a göre askeri alan, temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim alanlarında hâlâ boşluklar var ve Çin’in 10 yılda bunu kapatabilmesi olası değil.
Temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim konuları, elbette makasın hızla daraldığı bir alan ama kuşaklar gerektiren iki konu olduğu için Prof. Yan’ın değerlendirmesine katılıyorum.
Askeri alan ise ABD’nin açık ara ileride olduğu bir alandır ve makasın en geç kapanacağı alandır. Ama bana göre Çin’in buradaki avantajı, ABD’nin saldırı ordusuna karşı kendisinin savunma ordusu inşa ediyor olmasıdır. Savunan saldırana göre daha daha az askeri büyüklüğe ihtiyaç duyar zira…
Trump sonrası Neo-Trump dönemi olur mu?
Prof. Yan Xuetong’un asıl dikkat çeken öngörüsü ise şu: “İkinci Trump döneminin sona ermesinden sonra Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet yoğun kalmaya devam edebilir, ancak iki ülke rekabeti yönetmek için yeni mekanizmalar kurmuş olabilir ve bu da uzun vadeli, istikrarlı ve savaşsız bir rekabet durumu yaratabilir.”
Bu öngörü, Trump’ın normal akışta 2028’de başkanlığı tamamlayacağı esasına dayanıyor. Ama Trump ya yavaş yavaş dillendirdiği gibi bir üçüncü dönem başkanlığı zorlarsa? Batı yarım kürede “işgal” stratejisi belirleyen Trump, savaşı üçüncü dönemi için gerekçelendirebilir mi? Ekibinin bunun için yasal boşluklara çalıştığı ve bir hazırlık içinde olduğu biliniyor…
Diğer yandan Trump dönemi, Trump’la biter mi? DJ Vance ile Trump dönemi süremez mi? Hatta DJ Vance dönemi, bir Neo-Trump dönemi olarak çok daha ilerisi olamaz mı?
Zira Trump-Vance ikilisinin dayandığı bir sınıf var; yeni ve daha aç bir zenginler sınıfı, dijital-teknoloji zenginleri…
Öngörü çalışmasının önemi
10 yıl sonraya projeksiyon tutmak, olacakları yazmak, olanı yorumlamaktan daha riskli bir konu elbette. Ama asıl önemlisi de bu bence…
ABD’nin oldukça başarılı olduğu bir alandır bu projeksiyon tutma işi. Pek çok ABD’li teorisyen, stratejist 10, 25 hatta 50 yıl sonrasına projeksiyonlar tutarak kitaplar yazar.
Çünkü önünüzdeki karanlığa ışık tutarak, daha güvenli yürürsünüz.
Prof. Yan Xuetong’ın Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2035 isimli kitabını bu nedenle çok değerli buluyorum. Bugünlük kitabı South China Morning Post gazetesinin tanıttığı kadarı üzerinden değerlendirebildim ama ilk fırsatta edinip okuyacağım ve sizlere daha geniş bir inceleme yazacağım.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Ocak 2026
İran sınavı ve halkın eylemini kirletenler
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/01/2026
İran’da iki hafta önce başlayan protestolar, İran halkının haklı eylemiydi. Sebebi ne olursa olsun, her halk, ülkesindeki ekonominin kötü gidişatına karşı sesini yükseltmekte ve ekonomiye kumanda edenleri protesto etmekte haklıdır.
Nitekim İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta İran yönetiminin önemli isimleri de halkın protesto hakkını tanıdıklarını açıkladılar. Bizzat Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, protestocuların taleplerinin dinlenmesini istedi.
Halkın demokratik hakkına emperyalist sabotaj
Ancak durumdan yararlanmak isteyenlerin varlığı da ortada.
Halkın haklı protesto eylemlerini ABD ve İsrail için müdahale zemini haline getirmeye çalışanlar var. Açık açık “Batı’dan demokrasi” istiyorlar. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’nun selam gönderdiği sahadaki MOSSAD ajanları ve işbirlikçiler bunların bir kısmı zaten.
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da hem protestocuları kutluyor, hem de cesaretlendirme mesajları veriyor. Peki Trump neden cesaretlendirme mesajı veriyor? Eylemcilerin kışkırtmalarıyla ne kadar kan dökülürse, Trump, Netanyahu’yla birlikte İsrail’e saldırmasına o kadar meşruiyet sağlayacağını varsayıyor çünkü. Bunu da açık açık söylüyor, “rejim protestocuları öldürürse, İran’ı vururum” diyor.
Öte yandan göstericilerin arasında bir de yeniden Şah rejimi isteyenler var. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğraflarını taşıyorlar, lehine sloganlar atıyorlar. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Ve bunlar, yani ABD-İsrail müdahalesine zemin yaratmaya çalışan işbirlikçiler ile yeniden Şah rejimi isteyen Pehleviciler, aslında en büyük kötülüğü ekonomiyi protesto eden halka yapıyorlar; halkın haklı eylemini kirletiyorlar, halkın demokratik hakkını sabote ediyorlar…
İnternetin kesilmesi meselesi
Tahran yönetimi, haklı bulduğu protestoların, ABD-İsrail saldırısına zemin oluşturulmaya çalışılmaya başlanması üzerine önce interneti kesti.
Elbette internetin kesilmesi kulağa hoş gelmiyor ancak İsrail’in önceki saldırılarındaki telefon ve GSM faktörlerini düşünürseniz, Tahran yönetiminin kararını daha nesnel değerlendirirsiniz. Eylemlerden bir kaçında büyük bombalar patlatılmasıyla ortaya çıkacak tablo, herhalde “ekonomiyi haklı olarak protesto eden halkın” çıkarına olmayacaktır!
Milliyetçilik adına yapılanlar
Türkiye’deki Amerikancıların İran karşıtlığı ise fazlasıyla çirkin; zira bunu hem sözde “milliyetçilik” sosuyla ama hem de “özgürlük” tonuyla işliyorlar.
Açık açık İran’ın parçalanmasını ve kuzeydeki bölgenin Azerbaycan’la birleşmesini savunanlar var. Bu sözde “milliyetçi” anlayış, İran’ın birliğinin Türkiye’nin birliği olduğunu yok saydığı için aslında en Türkiye karşıtı olan fikirdir.
Diğer yandan çeşitli görüntüleri servis edenler var. O görüntülerin başka ülkelere ait olduğunu bile bile “İran’da halk katlediliyor” diye, “İran yanıyor” diye paylaşıyorlar. Bu görüntülerin ait olduğu ülkelerin ve tarihlerinin ortada olmasına rağmen, doğrusu gösterilmesine rağmen, o görüntüleri kamuoyunu İran aleyhine etkileyebilmek için ısrarla kullanıyorlar.
Bu sözde milliyetçiler, bu yalan görüntüleri servis edenler sadece özel operasyoncular değil, içlerinde kamuoyunun yakından tanıdığı kimi “aydınlar” da var.
Asıl ahlaken sorunlu yanı da şu: Bu sözde aydınlarımız, kendi ülkesinde ücretlilerin çoğunluğunun açlık sınırına yaklaşan asgari ücrete mahkum olmasına, dahası emeklilerin çoğunun da asgari ücretin bile altında maaş almasına sesini çıkarmaz ama komşusu İran’daki halkın ekonomik taleplerini savunarak rejimi yıkmasını ister!
Ambargoların rolü
Ambargonun özellikle son 10 yılda emperyalist ABD’nin elinde nasıl bir silah gibi kullanıldığını birçok yazımda ele aldım. ABD hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Kuşkusuz her halkın, nedeni ne olursa olsun, kötü ekonomi nedeniyle yönetimini protesto etmesi hakkıdır. Ama protesto hakkının dış müdahaleye zemin oluşturmasını engellemeye çalışmak da o ülkenin aydınların sorumluluğudur. Hiçbir kötü ekonomi, emperyalist müdahalenin gerekçesi olamaz.
Türkiye’nin yararı nerede?
ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’den sonra hedefinin İran olduğu ortada. Benzer senaryoların buralarda da uygulandığını; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerli kavramların emperyalist ABD tarafından nasıl kullanıldığını gördük.
Komşularının zayıflamasını Türkiye’nin yararına gören sakat görüş, ne yazık ki 35 yıldır tersi yaşanmasına rağmen hâlâ savunuluyor.
ABD ve İsrail’in İran’ı hedef almasının ne Türkiye’ye ne de komşusu Azerbaycan’a bir yararı yok ama zararı çok!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
13 Ocak 2026
Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cephe
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/12/2025
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs liderleri, Batı Kudüs’teki üçlü zirvede bir araya geldiler.
Gerçi bu zirve, üçlü zirvelerin onuncusuydu ama öncesinde basına sızdırılan “ortak müdahale gücü” haberi nedeniyle kritik önem kazandı. Benyamin Netanyahu, Kiryakos Miçotakis ve Nikos Hristodulidis, zirvede “askeri ve güvenlik işbirliğini genişletme kararı” aldılar.
İsrail ve Yunan basını, zirveyi ve işbirliğini “Türkiye’ye karşı” diye yorumlayarak okurlarına sundular.
Türkiye’ye karşı ‘Ortak Müdahale Gücü’
Zirveden önce Yunan basına sızdırılan bir habere göre İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de bir “Ortak Müdahale Gücü” kurmaya hazırlanıyordu.
Bini İsrail’den, bini Yunanistan’dan ve beşyüzü Güney Kıbrıs’tan olmak üzere 2500 askerden oluşacak Ortak Müdahale Gücü’nün Doğu Akdeniz’deki “kritik altyapıların korunması” misyonunu yürüteceği belirtiliyordu.
Kudüs’teki üçlü zirveden bu müdahale gücüne dair bir açıklama yapılmadı ama İsrail Başbakanı Netanyahu Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile “güvenlik ve savunma işbirliğini derinleştirme konusunda anlaştık” dedi.
İsrail-Yunanistan askeri işbirliği derinleştiriyor
Kaldı ki üç ülke zaten güvenlik işbirliğini bir süredir geliştiriyordu. İsrail ve Yunanistan, 2008 yılında yapılan “Şanlı Sparta” ortak askeri tatbikatının ardından askeri ilişkileri geliştirmeye başladı.
İki ülke Nisan 2025’te 10’dan fazla ülkenin yer aldığı “Iniochos 2025” ortak askeri tatbikatında biraraya geldi.
İki ülkenin hava kuvvetleri, 3 Kasım 2025’te Yunanistan üzerinde havada yakıt ikmalı tatbikatı yaptı.
İki ülke 2021’de İsrail’in Elbit Systems şirketi ile Yunanistan arasında pilot eğitimi ve uçuş okulu kurulmasını kapsayan, boyutu 1,65 milyar dolarlık bir anlaşma yaptı.
Yunan Parlamentosu, 5 Aralık 2025’te, İsrail’den 800 milyon dolarlık PULS tipi çok namlulu roketatar sistemi alımını onayladı.
İki ülke, ilk planlanan maliyeti 3 milyar dolar olduğu açıklanan “Aşil Kalkanı” isimli çok katmanlı hava savunma sistemi için de görüşmelerini sürdürüyor.
İsrail ve Yunanistan’ın cepheye ABD’yi dahil etme niyeti
Türkiye’yi hedef alan bu çabalar, çapı nedeniyle elbette “büyük” bir tehdit değil. Ancak üç ülke, sürece ABD’yi de dahil ederek, tehdidi “gerçek” hale getirme niyetinde…
Asker ve güvenlik işbirliğini derinleştirme kararıyla sonuçlanan onuncu zirvenin ardından, taraflar, bu formatı ABD’nin de katılımıyla 3+1 formatına taşımak istediklerini açıkladılar.
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, bu amaçlarını, “yeni bir jeopolitik aşamaya geçildi” diyerek gerekçelendirmeye çalıştı ve ABD’nin dahli konusunun, Netanyahu’nun Washington ziyareti sırasında konuşulacağını belirtti.
Peki ABD, NATO “müttefiki” olan Türkiye’ye karşı böyle bir cepheye girer mi? Elbette “girmez” diyemeyiz çünkü ABD zaten Doğu Akdeniz’de fiilen Türkiye karşıtı cephenin merkezinde.
Her ne kadar maliyetleri nedeniyle rafa kaldırıldıysa da East-Med projesi Türkiye ve KKTC karşıtı bir projeydi. Doğu Akdeniz gazını Kıbrıs, Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşımayı planlayan proje, ABD’nin de katılımıyla imzalanmış ancak maliyet-gaz rezervi orantısızlığı nedeniyle hayata geçememişti.
Fakat İsrail projeyi yeniden ısıtmak istiyor. İsrail Enerji Bakanı Eli Cohen, geçen ay bu amaçla Atina’yı ziyaret etti ve ABD, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tan mevkidaşlarıyla konuyu ele aldı. Cohen Jerusalem Post’a yaptığı açıklamada, projenin “yeniden gündemde olduğunu” belirtti. (Ancak Körfez gazını İsrail’e taşımadan bu projenin hayata geçebilmesi çok olası görünmüyor.)
Orta Koridoru zayıflatma yolu: IMEC
Batı Kudüs’teki üçlü zirvede ele alınan konulardan birinin de Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) olduğu açıklandı. Bu koridor, ABD’nin sponsorluğunda, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı alternatif olarak gündeme getirilmiş ve imzalanmıştı. Ancak Aksa Tufanı ile bu proje de rafa kalkmıştı. Şimdi İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs bu projeyi yeniden raftan indirmek istiyor.
Zira IMEC, üş ülkeden de geçerek, bu üç ülkeyi “uluslararası ticarette önemli bir güzergah” yapmayı hedefliyor. Washington ve Tel Aviv açısından bu proje, aynı zamanda İsrail’in Arap ülkeleriyle normalleşmesinin zemini ve güvenliğinin garantisi olarak görülüyor.
Kuşkusuz İsrail ve Yunanistan, IMEC’i, Türkiye açısından çok önemli olan Orta Koridoru zayıflatacak bir proje olarak görüyorlar ve bu nedenle ayrıca önemsiyorlar.
Sırada yeni Kıbrıs planı mı var?
Kısacası Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye karşıtı bir cephe inşa etmeye ve buna ABD’yi dahil etmeye çalışıyor.
Ankara bu hamleleri ciddiye almalı çünkü ABD’li yetkililerin kimi mesajlarından da anlaşıldığına göre, önümüzdeki süreçte Washington yeniden Kıbrıs planı dayatacak!
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Hazar’dan Akdeniz’e kadar Türkiye ile İsrail arasında işbirliği göreceksiniz” demesi, Washington’un bu süreçte Türkiye’ye havuç-sopa siyaseti uygulamaya çalışacağına işaret ediyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Aralık 2025
Yeni-Monroe doktrininin zayıf karnı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/12/2025
II. Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere, zayıflayan gücü nedeniyle, 31 Mart 1947’den itibaren Yunan Hükümeti’ne artık yardım edemeyeceğini ilan etti. Yunanistan’da hükümet ve dış destekçileri, Yunanistan Komünist Partisi’ne karşı mücadele ediyordu.
İngiltere’nin bu kararı ABD’nin Avrupa’yı önceleyen stratejisinin de temel nedenlerinden biri oldu. ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada, Kongre’den Yunan Hükümeti’ni Komünistlere karşı desteklemesini istedi. (Ayrıca Türkiye’ye yardım sağlanmasını da…)
İşte ABD’nin Avrupa’yı “komünizme karşı koruma” stratejisi “resmi olarak” buradan çıktı.
ABD batı yarım kürede yeni-Monroe doktrini ilan etti
Bu girişi şundan anımsattık: Avrupa’nın “Amerikan koruma şemsiyesine” sahip olması için Truman’ın 12 Mart 1947 konuşması ne kadar kritikse, o şemsiyenin kapanabileceğine işaret eden Trump’ın Kasım 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi de o denli önemli…
Çünkü ABD, Avrupa kıtasını artık birincil öncelik olmaktan çıkarıyor. 8 Aralık’ta Cumhuriyet gazetesindeki köşemde analiz ettiğim gibi, Trump yönetimi artık ABD’nin birincil önceliğinin Batı yarım küresi olduğunu Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesine kaydetmiş durumda. Atlantik ve Pasifik arasındaki Kuzey ve Güney Amerika’yı “kendi alanı”(!) ilan eden ABD yönetimi, bu bölge için yeni-Monroe doktrini uygulayacağını ilan etti.
Monroe doktrini, daha çok “ABD’nin Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı” yönü üzerinden “izolasyonist” bir strateji olarak sunulsa da, aslında doktrin temelde ABD’nin Avrupa’ya “Güney Amerika’yi sömüremezsin çünkü ben sömüreceğim” ilanıdır.
Trump’ın yeni-Monroe doktrini de aynı şeyi söylüyor: ABD “Yarım küre dışındaki rakiplerin, Yarım kürede kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engellemeyi” önüne temel hedef koyuyor. Kuşkusuz buradaki “dış kuvvet” Çin’dir.
Çin-Güney Amerika ilişkisi
Yani ABD 19. yüzyılda kendi hakimiyet alanı saydığı Güney Amerika için Avrupa’ya karşı Monroe doktrini ilan etmişti, 21. yüzyılda da yine kendi hakimiyet alanı saydığı Güney Amerika için Çin’e karşı yeni-Monroe doktrini açıklamış oldu.
Elbette Çin’in 21. yüzyılda Güney Amerika ile yürüttüğü ilişki türünün Avrupa’nın 19. yüzyılda Güney Amerika ile yürüttüğü ilişki türünün birbirinin zıttı olduğunu önemle belirtelim. Bu zıtlık aynı zamanda Trump’ın yeni-Monroe doktrininin zayıf karnını oluşturuyor.
O nedenle de ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, Çin’in Güney Amerika ülkeleriyle iyi ilişkilerine karşı, önüne “ABD’yle uyumlu hükümetleri, siyasi partileri ve hareketleri ödüllendirme ve teşvik etme” görevi koyuyor. Bunu “ABD’nin Güney Amerika’da rejim değiştirme operasyonları” hevesi olarak okuyabiliriz.
ABD stratejisinin özü: Çin’le büyük mücadele
Görüleceği üzere ABD’nin “birincil önemde” olduğunu dünyaya ilan ettiği Batı yarım küredeki asıl rakibi Çin. “İkincil önemde” olduğunu ilan ettiği Asya’daki asıl rakibi zaten Çin. Trump yönetimi burada hedefi “Hint-Pasifik’i ABD’ye açık tutmak” diye ilan ediyor ki bunu “bölgeyi ABD’nin hakimiyet alanı haline getirme amacı” diye okuyabiliriz.
Ve Trump yönetimi Asya’nın batısındaki “Ortadoğu” için de “bölgenin enerji kaynaklarına ve yollarına düşman saydığı güçlerin hakim olmasını engellemek” görevini koymuş. Benzeri Afrika için de geçerli. Dolayısıyla ABD Ortadoğu ve Afrika’da da aslında Çin’le mücadele stratejisi belirlemiş durumda.
Bu durumda özetle Trump yönetiminin hazırladığı Ulusal Güvenlik Stratejisinin aslında “ABD’nin Çin’e karşı yürüteceği büyük mücadelenin stratejisi” olduğu anlamına gelir.
ABD’den Avrupa’ya “koruma şemsiyesi kapanacak” mesajı
Peki Avrupa bunun neresinde?
Belge şu temel saptamayı yapıyor: “Avrupa ekonomisi geriliyor, daha önemlisi Avrupa uygarlığı da geriliyor.”
Bu saptama ve üzerine inşa edilen strateji, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in bu yılın Şubat ayında Münih Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmayla çok uyumlu. O konuşma Avrupa’da “eski dünya düzeninin sonunun geldiğinin işareti” olarak yorumlanmıştı.
ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi özetle ABD’nin Avrupa’ya “artık bölgende birincil sorumluluğu üstlen” mesajı veriyor, “ABD’nin Avrupa’ya koruma şemsiyesinin yavaş yavaş kapanacağını” söylüyor…
ABD, Avrupa’yı Çin’e karşı mücadelede yanında tutmak istiyor
Ancak emperyalist ABD, Avrupa’yı iki temel nedenle “gözardı edemeyeceğini” de belirtiyor. Birincisi ABD ile AB arasındaki Transatlantik ticaretin hâlâ “küresel ekonominin ve Amerikan refahının temel direklerinden birisi olması” nedeniyle, ikincisi de ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin “özü” nedeniyle…
Belgede açıkça “Avrupa’yı gözardı etmek, ABD’nin bu yeni stratejisini baltalamak olur” deniyor. Çünkü yeni stratejinin “özü” ABD’nin Çin’le yapacağı büyük mücadeledir. Ve ABD yönetimi, Çin’e karşı büyük mücadelesinde elbette Avrupa’yı yanında müttefik tutmak istiyor ve bu nedenle 1947’de başlattığı sorumluluğunu kesmek yerine adım adım azaltmayı tercih ediyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
9 Aralık 2025
28 maddelik plan sonunda kimin olacak?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/11/2025
ABD’nin 28 maddelik Ukrayna planı, havadan bırakıldı ama masaya mı yere mi düşeceği net değil. Zira Alaska planını Ukrayna’ya, daha doğrusu AB’ye kabul ettiremeyen Washington’un ikinci ve genişletilmiş, esnetilmiş planı bu…
Ancak sızdırılan 28 maddelik plan da Ukrayna ve AB tarafından reddediliyor. Öyle ki ABD bile kendi planını net bir şekilde savunamıyor.
Örneğin önce “Zelenskiy, barış planımı beğenmek zorunda kalacak. Ona Oval Ofis’te, ‘Kartlar sende değil’ demiştim” açıklaması yapan ABD Başkanı Donald Trump, AB’den gelen tepkilerin ardından plan için “28 maddelik plan nihai teklif değil” dedi.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Senatör Mike Rounds’a “Plan bizim değil, bize ulaştırılmış bir öneri” dediği iddia edildi. Nitekim Senatör Rounds benzer çekilde “Bu bizim planımız değil. Aracı olarak ilettik. Biz sızdırmadık” açıklaması yaptı. Yine Rubio’nun görüştüğü senatörlerden Angus King de şöyle dedi: “Sızdırılan belge yönetimin pozisyonu değil; Rusya’nın istek listesi. Metin, Rusya’yı temsil ettiği düşünülen bir kişi tarafından Trump’ın gayriresmî barış temsilcisi Steve Witkoff’a verildi. ABD sadece alıcı konumundaydı.”
Görünen o ki havadaki 28 maddelik plan masaya düşmezse Rusların önerisi olacak, masaya düşer ama sonuç alınmazsa Witkoff planı olacak, sonuç alınırsa Trump planı olacak.
Putin’den AB’ye “kuklanı ikna et” uyarısı
Moskova genel anlamda 28 maddeli planı, Alaska planının gerisinde olsa da, olumlu değerlendiriliyor. Örneğin ABD’yle müzakerelerde yer alan Rusya Doğrudan Yatırım Fonu başkanı Kirill Dmitriev, planla ilgili “Savaş kışkırtıcılarının propagandası nedeniyle, birçok kişi Trump’ın barış planının Ukrayna’yı daha da büyük toprak ve can kaybından kurtarmak için tasarlandığını gözden kaçırıyor” diyor.
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vlademir Putin de planın AB ve Ukrayna için şans olduğuna işaret ediyor. Putin “savaş kışkırtıcısı” diye nitelediği AB’ye seslenerek, “Ya planı kabul edersiniz, ya da özel askeri harekatımızın hedeflerine askeri yollarla adım adım ulaşırız. Kuklanızı ikna edemezseniz, bir şekilde işleri halledeceğiz” diyor.
Çanlar Zelenski için çalıyor
ABD yönetimi içinden isimler planın sahibi konusunda muğlak konuşsa da ABD planla ilgili Ukrayna’ya süre ültimatomu vermiş durumda. ABD “27 Kasım’a kadar barış planını onaylamazsa, Ukrayna’ya silah tedarikini ve istihbarat paylaşımını durdurducağını” açıkladı.
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı kesmesi, asıl AB’yi etkileyecek. Zira AB yönetimi, kendi silah yardımı kapasitesiyle Ukrayna’nın cephede savaşı uzatamayacağını kısa zamanda görmüş olacak. Bu durum ise Ukrayna halkına fazladan kayıp verdirmekten ve toprak kaybettirmekten başka bir şeye yaramayacak.
O durumda ise çanlar asıl Zelenski için çalmaya başlayacak ve Ukrayna içinde kritik bir iç siyasi mücadele başlayacak.
Çin ve İran faktörleri
Gelelim asıl soruya: Trump yönetimi, Biden yönetiminden farklı olarak neden Ukrayna’daki savaşı bitirmeye çalışıyor?
Buna verilen yanıtların başında ABD’nin “tersine Kissinger yöntemi” ile Rusya’yı Çin’den koparmaya çalışmak istemesi geliyor. Doğru, ABD için baş rakibi Çin’i yalnızlaştırmak, Rusya gibi bir nükleer gücün Çin’le “kapsamlı ortaklık” yapmasını durdurabilmek kritik önemde. ABD’nin bunu istediği zaten sır değil. Hatta ABD yönetiminin, bunun gerçekleşebilmesi için Rusya’ya daha büyük tavizler vermek isteyeceği de görülüyor. Ancak Rusya’nın Çin’le ortaklığının getirisinden vazgeçmeye niyeti yok. Ki Moskova yönetimini ABD-AB-NATO’nun Rusya’yı Ukrayna’dan kuşatma stratejisine karşı direnişinde Çin’in kritik destek rolünü gözardı edebilmesi, unutması, Moskova açısından pek akıllıca olmaz.
Diğer yandan Trump’ın Rusya’yla barış aramasını, İran konusunda pazarlığa bağlayan görüşler var. Buna göre Trump Ukrayna’nın üçte birini Rusya’ya verecek, Putin de ABD-İsrail’in İran’a yapacağı rejim değiştirme operasyonuna sessiz kalacak! Bu da olası görünmüyor. Zira ŞİÖ ve BRICS üyesi İran, son tahlilde Asya’nın, Çin ve Rusya’nın ön cephesidir. Dahası ABD-İsrail’in İran’a yerleşmesi, Rusya’nın bu kez güneyinden tehdit altında kalması demektir ki Moskova böyle bir tuzağa düşmez.
Trump “uzun savaş stratejisinin” çöktüğünün farkında
Trump’ın Rusya’yla Ukrayna’da barış aramak zorunda kalmasının asıl nedeni şu: ABD hegemonyası zayıflıyor ve Washington’un öyle bir kaç yerde birden savaş organizasyonu yapacak, finanse edecek gücü yok.
Diğer yandan Putin’in “gerekirse nükleer kartını” kullanacağını net bir şekilde ortaya koyması, ABD açısından önemli bir caydırıcılık anlamına da geliyor. Washington biliyor ki Rusya’nın kaybetmesi demek, aslında hepsinin kaybetmesi demek!
Ayrıca ABD içinde kimi kritik isimler, ABD’nin Ukrayna hatta Suriye’de oyalanmasının, baş rakipleri Çin’e yaradığını düşünüyor. Bu nedenle bu ağırlıklardan kurtularak sağlam bir Asya-Pasifik stratejisinin uygulanmasını istiyor.
Kısacası ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisini sürdürecek gücü yok ve Trump bunu “masa kuran ve barış yapan lider” makyajıyla örtmeye çalışıyor. Putin de Rusya’nın kazancı karşılığında Trump’ın bu şovuna alkışla destek veriyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Kasım 2025
Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/11/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet Şara ile Beyaz Saray’da yaptığı görüşmeye, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı. Çünkü Trump’ın Şara’yla varmak istediği anlaşmaların sonuçları, hem Suriye’deki Türk varlığı ile SDG’nin konumunu hem de İsrail boyutuyla Ortadoğu’yu ve yeni düzen arayışlarını ilgilendiriyor.
Trump’ın masasındaki konular şunlardı: Suriye’nin İsrail’le normalleşmesi, Şam-SDG entegrasyonunun sağlanması, Şam’ın IŞİD karşıtı koalisyona katılması, Suriye’nin neoliberal düzene entegrasyonu…
Trump’ın bunlar karşılığındaki tavizleri de Şara ve arkadaşlarının terörist listesinden çıkması, Suriye’ye uygulanan Sezar yaptırım yasasının Rusya ve İran’la ticaretin kapsam dışında bırakılarak ve de süre şartıyla kaldırılması.
Fidan’ın programı
Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesine bakacak olursak…
1) İlki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın doğrudan Trump-Şara zirvesinin bir bölüme dahil edilmesiydi. Fidan bu görüşmesini şöyle detaylandırdı: “Şara ve Trump görüşmesi sırasında bir ara bizi toplantıya davet ettiler. Ben de toplantıya katıldım. Özellikle Suriye’nin güneyindeki, kuzeyindeki sorun alanları daha iyi nasıl yönetilebilir? Sezar Yasasıyla ilgili çalışmalar nasıl yapılabilir? Onlara detaylı bakma imkanımız oldu.”
2) Fidan, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’yla ayrıca görüştü.
3) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ikili görüşme yaptı.
4) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile üçlü görüşme yaptı.
5) Fidan, Beyaz Saray’da ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la beşli bir toplantı yaptı. Daha sonra ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de katıldı ve toplantı altılı sürdürüldü.
6) Fidan, Witkoff ve Barrack ile ayrıca üçlü bir toplantı yaptı.
Kritik konu entegrasyon
Peki Fidan’ın görüşmelerinde hangi konular ele alındı, masada neler vardı?
Fidan’ın açıklamasına bakılırsa “özellikle Suriye konusunda büyükelçi Barrack ile ve Filistin, Rusya-Ukrayna ve İran konusunda da Witkoff ile çok detaylı bir görüşme yaptım.” (AA, 11.11.2025)
Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre, ikili görüşmede Rubio Fidan’a “Rus enerjisi alımını durdurma çağrısını” yineledi. (AA, 11.11.2025)
Kuşkusuz Ankara açısından Beyaz Saray’daki bu görüşmelerin en kritik konusu SDG’nin Şam’la entegrasyonuydu. Konu hem entegrasyonun hangi yönde gelişeceği açısından hem de Türkiye’deki açılım süreciyle ilişkisi bakımından kritik önemde. Fidan her ne kadar “Suriye’de problemler dikkatle yönetilmezse ülke giderek parçalanmayla karşı karşıya kalabilir” uyarısı yapsa da, SDG’nin Şam’la entegrasyonu konusu Ankara’dan ziyade Washington’un istediği yöne doğru şekilleniyor.
ABD, teröristi kendine ortak yaptı
Peki Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden ne sonuçlar çıktı?
1) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda Washington ile Şam anlaşmaya vardı. (Bu arada Washington’un YPG/SDG için Şam’la anlaşma yapması, ABD’nin YPG/SDG’yi “kara ordum” diye nitelemesinin doğal devamıdır.) Suriye Dışişleri Bakanlığı anlaşmayı “kurumları birleştirmek ve ulusal güvenliği artırmak için atılan bir adım” diye tarif etti. (Cumhuriyet, 11.11.2025).
2) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “ABD’nin Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşması sağlanmasına verdiği destek” vurgulandı. Ancak Trump’ın istediği İbrahim Anlaşmasının imzalanmasının henüz olgunlaşmadığı anlaşılıyor. Şara, Trump’la görüşmesinden sonra Fox News’e yaptığı açıklamada “İbrahim Anlaşmasının söz konusu olmadığını” belirtti ama devamında şöyle dedi: “İsrail ile şu anda doğrudan müzakereye girmeyeceğiz, belki Başkan Trump bu tür bir müzakere için yardımcı olabilir.” (Sputnik, 11.11.2025).
Şara işaret ettiği türden bir müzakere için Trump’tan yardım isterken, İsrail ile Suriye arasında “güvenlik müzakerelerinin” sürdüğünü ise not edelim.
3) ABD Hazine Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye’ye uygulanan Sezar Yasası, 180 gün süreyle ve Rusya ile İran ticaretleri kapsam dışında bırakılarak askıya alındı. Böylece ABD Şara’dan istediklerini koparabilmek için yaptırım kartını elinde tutmaya devam edecek.
4) Şam yönetimi ve HTŞ, ABD liderliğindeki “IŞİD Karşıtı Küresel Ortaklığın Yürütme Grubu”na katıldı. Böylece HTŞ ile YPG/SDG aynı cephede yan yana getirilmiş oldu.
5) ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a göre Şara’nın Beyaz Saray’a davet edilmesinin en önemli anlamı, Turmp’ın “sorunu (Şara’yı) ortağa dönüştürmesi” oldu. (Sputnik, 11.11.2025).
El Kaide’nin kolu olarak Suriye’de Nusra Cephesini inşa eden, El Kaide lideri Bağdadi’nin Nusra-IŞİD birleşmesi isteğini reddederek HTŞ’yi kuran ve ABD tarafından 2013’te “küresel terörist” ilan edilen Şara’nın (Colani) Barrack’ın ifadesiyle “ortağa dönüşmesi”, ABD için anı zamanda bölgede bir model ilişki anlamına da geliyor!
Bu arada Trump, ziyareti öncesinde BM Güvenlik Konseyi’nden HTŞ lideri Şara’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını istemişti. Konseyin 14 üyesi Şara’ya yaptırımın kaldırılması için olumlu oy kullanırken, sadece Çin çekimser oy kullandı. (Sputnik, 11.11.2025)
6) Şara, Trump’la görüşmesinden önce, Washington’da IMF Başkanı Kristalina Georgieva ile biraraya geldi. Görüşmede “Suriye’nin ekonomik kalkınmasına yönelik olası işbirliği adımlarının değerlendirildiği” açıklandı. ABD açısından amaç, Suriye’nin neoliberal sistemeye entegrasyonu elbette…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Kasım 2025