Rusya’nın Yahudi Ajansı’nı kapatma hamlesi

Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı, ay başında Yahudi Ajansı’na (JAFI) gönderdiği bir mektupta, ülke içindeki tüm faaliyetlerini durdurmasını istedi.

Rusya Adalet Bakanlığı’nın Yahudi Ajansı’nın Rusya’daki temsilciliğini tasfiye etme talebinin ön inceleme duruşması 28 Temmuz’da yapılacak.

Moskova’nın bu hamlesi, İsrail’de şaşkınlık yarattı.

İsrail Başbakanı Yair Lapid, hızla konuyla ilgili toplantı düzenledi. Toplantıya çeşitli bakanlar, Yahudi Ajansı Genel Direktörü ve Dünya Siyonist Örgütü Başkanı ile Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilileri katıldı.

Toplantıdan çıkan karar, hızla Moskova’ya bir heyet gönderilmesiydi. Ancak Moskova, dün itibariyle, o heyete giriş izni vermedi!

Peki nedir bu Yahudi Ajansı ve Rusya neden bu kurumu kapatmak istiyor?

100 YILLIK YAHUDİ AJANSI’NIN GÖREVİ

Yahudi Ajansı 1929 yılında kuruldu. Hedefini “Tüm dünyadaki Yahudi halklarının, mirası ve topraklarıyla bağlantı kurmalarını sağlamak ve gelişen bir Yahudi geleceği ile güçlü bir İsrail’i inşa etmek için onları güçlendirmek” olarak açıklıyor.

Ajans, pratikte, yaklaşık 100 yıldır çeşitli ülkelerdeki Yahudilerin Filistin topraklarına yerleştirilmesi faaliyetini yürütüyor.

Yahudi Ajansı Rusya’daki faaliyetine 1989’da, SSCB’nin yıkılma sürecinde başladı. O tarihten bu yana binlerce Rus Yahudi’sinin Filistin topraklarına gelişini sağladı.

Kremlin, 33 yıldır Rusya’da faaliyet yürüten bu kuruma “artık yeter” dedi. Peki neden?

AJANS RUSYA VATANDAŞLARINI FİŞLİYOR

Konu, Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov’a soruldu. Bu kararın “ülkedeki beyin göçünü engellemek için alınıp alınmadığı” soruldu. Peskov, “Bu, beyin göçüyle değil, Rus mevzuatına uyulmasıyla ilgilidir” dedi.

Mesele sadece mevzuat mı? Yahudi Ajansı’nın 33 yıldır Rusya’da faaliyet yürüttüğüne bakılırsa, sorun mevzuatın ötesinde…

Moskova’nın hamlesinin birinci nedeni, Yahudi Ajansı’nın yürüttüğü faaliyetin “ağır bir istihbarat faaliyeti” niteliğinde oluşu gibi görünüyor. Zira Yahudi Ajansı’nın İsrail’e götürülecek Yahudiler üzerinde çalışması, nihayetinde bir nevi Rusya vatandaşlarını fişlemesi demek. Moskova’nın, Yahudi Ajansı’nın faaliyetin bu yönünün artmış olmasından rahatsızlık duymuş olabileceği olasılıklar içinde.

Diğer yandan savaş koşullarında Yahudi Ajansı’nın Rusya vatandaşı Yahudileri İsrail’e taşıması, aynı zamanda sermaye taşıması anlamına da gelmektedir. Yaptırım altındaki Moskova, elbette bunu önlemek isteyecektir. Bu da kapatma kararının ikinci nedeni gibi görünüyor.

BENNETT-LAPID FARKI

Öte yandan, Kremlin’in, yeni İsrail yönetiminden rahatsızlığı da Yahudi Ajansı’nın kapatma hamlesinin üçüncü nedeni olasılığı taşıyor. Çünkü önceki İsrail Başbakanı Naftali Bennett ile şimdiki İsrail Başbakanı Yair Lapid arasında Rusya-Ukrayna savaşına dair hem dün hem de bugün görüş ayrılığı var. Lapid, Bennett kabinesinde dışişleri bakanıyken de farklı tonda açıklamalar yapıyordu.

Örneğin İsrail Başbakanı Bennett Ukrayna kriziyle ilgili açıklamalarında Rusya’nın ismini anmazken, bugünün Başbakanı dünün Dışişleri Bakanı Lapid “Rusya’nın saldırılarını kınamış ve Moskova’nın rolüne dikkat çekmişti.”

İsrail Dışişleri, BM Genel Kurulu’nun Rusya’yı İnsan Hakları Konseyi üyeliğinden çıkarması sırasında da ön almış ve kararda lehte oy kullanmıştı. Rusya Dışişleri buna tepki gösterip, İsrail’i “Ukrayna’daki durumu kullanarak uluslararası toplumun dikkatini Filistin meselesinden çekmeye çalışmakla” suçlamıştı.

‘YAHUDİ HİTLER’ BOMBASI

İşte o süreçte, Rusya-İsrail ilişkilerinin ortasına bir de “Yahudi Hitler” bombası düşmüştü. 

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, mayıs başında bir İtalyan televizyonuna verdiği demeçte şöyle demişti: “Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin Yahudi olduğunu söylüyorlar. Bana göre Hitler’in de Yahudi kökleri vardı. En büyük Yahudi karşıtları, Yahudilerdir.”

Bu açıklamaya İsrail sert tepki gösterdi.

Üzerine Rusya Dışişlerinden ikinci bomba geldi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İsrailli politikacıların enformasyon kampanyasını şişirdiğini belirterek, “Onların duymak istemeyeceği bir şeyi söyleyeceğim. Belki ilgilenirler. Ukrayna’da İsrailli paralı savaşçılar, Azak militanlarıyla omuz omuza bulunuyor” dedi.

Putin ile Bennett’in görüşmesi sonrası İsrail tarafının yaptığı açıklamada “Putin’in Lavrov’un ifadesi nedeniyle Bennett’ten özrü dilediği” savunulurken, Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada özre değinilmiyor, “iki liderin Ukrayna’daki durumu görüştüğü” belirtiliyordu. Hatta iki lider 9 Mayıs tarihinin iki ülke halkları açısından önemine de değinmiş, Putin Nazilerin öldürdüğü altı milyon Yahudi’nin yüzde 40’ının SSCB vatandaşı olduğunu belirtirken, Bennett de “Kızıl Ordu’nun Nazizm’e karşı zafere olan belirleyici katkısına” dikkat çekmişti.

RUSYA, SURİYE’YE SALDIRAN İSRAİL’E TEPKİ GÖSTERDİ

Bir de Suriye faktörü var elbette. Bunu da Moskova’nın Yahudi Ajansı’nı kapatma hamlesinin dördüncü nedeni olarak not edebiliriz.

Keza, Rusya Dışişleri Bakanlığı, son haftalarda birkaç kez İsrail’in Suriye’deki saldırılarının kabul edilemez olduğu yönünde açıklama yaptı ve İsrail’den saldırılarını durdurmasını istedi.

Suriye’nin Ukrayna’yla diplomatik ilişkilerini kestiği şartlarda, İsrail’in Ukrayna’yı desteklemesi, elbette Rusya’yı Suriye’ye saldıran İsrail’e karşı tepki göstermeye götürecekti…

RUSYA-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ

İşaret ettiğimiz bu dört neden üzerinde İsrail yeni bir pozisyon alacak mı? Örneğin Yahudi Ajansı Rusya’daki faaliyetinin dozunu azaltacak mı?

Yoksa 28 Temmuz’daki ön inceleme duruşması sonrası işler daha da mı keskinleşecek?

Kuşkusuz Yahudi Ajansı’nın kapatılıp kapatılmayacağı, Rusya-İsrail ilişkilerinin geleceği üzerinde çok önemli bir etken olacak.

Dahası, bunun Lapid kabinesinin geleceğini etkileyecek bir faktör de olabileceğini belirtmeliyiz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Temmuz 2022

3 Yorum

Montrö koridoru

BM Genel Sekreteri ile Türkiye, Rusya ve Ukrayna Savunma Bakanlarının imzaladığı iki memorandumla “tahıl koridoru” anlaşmasına varılmış oldu.

Memorandumlardan ilki, Ukrayna tahılının sevkiyatıyla ilgili. Özetle Ukrayna’nın Karadeniz limanlarından yük alacak gemiler, hem Boğazlar’dan çıkışta, hem de girişte denetlenecek. Denetleme, İstanbul’da tarafların askeri personelinin yer aldığı merkezce yapılacak. Ukrayna karasularındaki mayınların varlığı nedeniyle, buradaki her türlü sorumluluk Kiev yönetiminde olacak.

İkinci memorandum ise Rusya’nın tahılına dair. Buna göre BM, Rus tarım ürünlerinin sevkiyatına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasına müdahil olacak.

ABD-İngiltere: Krize NATO çözümü

Anlaşma sonrası herkes memnuniyet açıkladı. ABD de memnun, İngiltere de, AB de, Çin de… Rusya ve Ukrayna, bizzat imzacı taraf olduğu için zaten memnun.

Türkiye iki kere memnun; zira Ankara’nın rolü, seçim arifesinde Erdoğan için iç politika malzemesi yapılmaya daha ilk günden başlanıldı.

Peki bu kadar birbirine karşıt pozisyondaki ülkelerin aynı anlaşma için aynı memnuniyeti göstermesi normal mi? Değil elbette.

Örneğin ABD ve İngiltere’nin krizin bu yöntemle bu şekilde sonuçlanmasından memnun olmadığını söyleyebiliriz. Zira ABD ve İngiltere ikilisi, en başından beri konuyu olduğunun ötesinde köpürterek krize dönüştürmek ve krize “NATO çözümü” dayatmak amacındaydı.

Kısacası ABD ve İngiltere ikilisi, Ukrayna limanlarından tahılların dünya pazarlarına ulaşması için Karadeniz’e savaş gemileri sokmak istiyordu.

Türkiye ve Rusya’nın NATO’yu önleyen işbirliği

Ancak Rusya, ABD ve İngiltere ikilisinin bu planına karşı en başından itibaren sert tutum adlı. Türkiye de son tahlilde NATO gemilerinin tahıl krizi vesilesiyle Karadeniz’e girecek olmasından memnun değildi. İstanbul anlaşmasına giden yolun temel motivasyonu buydu.

Anımsamak gerekirse…

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, İngiltere Başbakanı Johnson’u “İngiliz Kraliyet Donanması’nın Karadeniz’e girmesi için bahane aramakla ve tahıl krizi sürecini yönetmeye çalışmakla” suçlamıştı.

Johnson ise yanıt olarak “Hayır, bunu gözden geçirmiyoruz. İngiltere’nin veya diğer ülkelerin savaş gemilerinin Karadeniz’de bulunmasını gerektirmeyen, ancak daha sert bir yaklaşım sergilenmesini gerektirebilecek alternatif çözümler var” demek durumunda kalmıştı.

Yani Rusya’nın çıkışı karşısında İngiltere “Tahıl sevkiyatı için Montrö sözleşmesini ihlal etmeyeceğiz” demiş oldu.

Anlaşmanın iki özelliği

Dolayısıyla İstanbul’da BM, Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasında imzalanan memorandumların iki temel özelliğinden söz edebiliriz.

1) Memorandumların imzalanabilmesinin zemini, Lavrov ile Johnson arasındaki “diplomasi çatışmasında” da görüldüğü üzere, Montrö Sözleşmesi’dir.

Montrö Sözleşmesi olmasa, bu anlaşma, bu dar taraflar arasında kalmayabilirdi. Dolayısıyla, İstanbul Boğazı merkezli tahıl koridorunun da pratikte Montrö koridoru olduğunu söyleyebiliriz.

2) Türkiye ile Rusya’nın işbirliği, Karadeniz’e ABD-İngiltere-NATO gemilerinin girişini önlemiştir. Bu stratejik planda çok çok önemlidir.

Amirallerin haklılığı

ABD, Karadeniz’i NATO gölü yapmaya ve bu amaçla da Montrö’yü değiştirmeye çalışıyor. Daha Ukrayna krizinin öncesinde, 14 Haziran 2021’deki NATO liderler zirvesinin 79 maddelik bildirisinde her şey açıktı: NATO (yani ABD), Ukrayna-Karadeniz-Gürcistan hattı çizmiş, “Karadeniz’de karada, denizde ve havada NATO varlığını artırma kararı” almış, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliklerine kadar NATO ülkelerince ikili ve çoklu askeri işbirliğine dahil edilmesini kararlaştırmıştı.

Yani 104 Amiral 4 Nisan 2021’de boşuna Türk kamuoyunu uyarmamıştı: “Montrö Sözleşmesi’nin masaya gelmesine neden olabilecek her türlü söylem ve eylemden kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2022

1 Yorum

Dünya 15’ten büyüktür

Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” sözünden hareketle başlıkta yanlış olduğu sanılmasın, bu başka…

Başka ama aslında temel hedefi aynı: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yapısını genişletmek.

Erdoğan, “Dünya 5’ten büyüktür” derken, BMGK’nin beş daimi üyesini hedef alıyor, bu beşin genişlemesini savunuyor.  Rusya’nın “Dünya 15’ten büyüktür” mesajı ise BMGK’nin daimi olmayan 10 üyesini de katarak 15’li yapının genişlemesini savunuyor.

Rusya’nın Batı’yı Konseyde sınırlama hamlesi

Moskova’nın teklifi, New York’taki BM Genel Kurulu sırasında, doğrudan Rusya Federasyonu’nun BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitry Polinsky’den geldi: “BMGK üyeliğinin genişletilmesini destekliyoruz. Batılı ülkeler Konsey’de gereğinden fazla temsil ediliyor. Konseyin Asya ve Latin Amerika ülkeleri ve hepsinden öte tarihi bir adaletsizliğe uğrayan Afrika adına genişletilmesi için çağrıda bulunuyoruz” (TRT Haber, 21.7.2022).

Bu teklif ya da çağrı, Batı’yı BM Güvenlik Konseyinde sınırlama hamlesi olarak çok değerlidir. Diğer yandan Batı’nın 500 yıllık sömürgeciliğine de gönderme yaparak, Asya, Latin Amerika ve özellikle Afrika ülkeleriyle Konseyi genişletmek istemek tarihi önemdedir.

Öyle ki Rus diplomat BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, uluslararası toplumun çoğunluğunun artık Batı’nın dünyayı yönetmesine, dünyanın kaynaklarını kendisi için kullanmasına, jeopolitik projelerini uygulamasına, kıtaları ve ülkeleri yağmalamasına karşı konumlandığını belirtti.

Rusya’nın BM Genel Kurulu’nda yaptığı bu çağrı, Rusya’nın bir süredir izlediği “tek kutuplu dünyaya son” stratejisiyle uyumlu elbette. Dahası, Çin ve Rusya’nın birlikte izlediği yola da uygun.

Bu köşede “Demokratik dünya düzeni” başlıklı makalede dikkat çekmiştim: Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi”nin, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping de “Yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi”nin oluşturulmasını savunuyor. Birbiriyle örtüşen bu sistemler, yeni bir düzene işaret ediyor.

Putin’in işaret ettiği yeni düzen

Putin, birkaç gün önce, işaret ettiği bu yeni düzenin felsefi gerekçelerini de kapsamlı olarak ortaya koyduğu çok önemli bir konuşma yaptı. “Yeni Zamanlar İçin Güçlü Fikirler” adlı forumda konuşan Putin’in üç önemli mesajına dikkat çekeceğiz. Ama önce Putin’in kullandığı “Altın Milyar” kavramının Anatoly Tsikunov’un 1990 tarihli Dünya Hükümetinin Komplosu: Rusya ve Altın Milyar başlıklı kitaba dayandığını, ancak Putin’in bu kavramla geniş anlamda Batı’nın dünya liderliğini ve dar anlamda ABD’nin dolar merkezli düzenini nitelediğini belirtelim.

1. “Elbette bu ‘Altın Milyar’ bir tesadüf eseri altın olmadı. Birçok şey başardı ama bu konumlara büyük ölçüde hem Asya’da hem de Afrika’da diğer halkları soyması nedeniyle ulaştı.”

2. “Altın Milyar’ın topyekûn hakimiyeti modeli adil değil. Bu model insanları birinci ve ikinci sınıfa ayırıyor. Bu nedenle esasında ırkçı ve neo-kolonyaldır.”

3. “Dünyada devrimci dönüşümler giderek daha fazla ivme ve güç kazanıyor. Bu muazzam değişimler geri döndürülemez. Doğası gereği uygarlığın gelişimi önünde fren haline gelen tek kutuplu dünya düzenine alternatif olan ‘uyumlu, eşitlikçi, sosyal yönelimli ve güvenli’ bir dünya düzeninin temelleri ve ilkeleri geliştiriliyor” (Sputnik, 20.7.2022).

Demokratik dünya düzeni

Evet, Batı-Atlantik çağı kapanıyor, Asya-Pasifik çağı başlıyor. Çin ve Rusya başta pek çok ülke, ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninin yerine, adım adım yeni bir dünya düzeni inşa ediyor.

Putin’in ifadesiyle o düzen 1) uyumlu, 2) eşitlikçi, 3) sosyal ve 4) güvenli olacak.

Bu dört özelliği ile yeni düzeni “demokratik dünya düzeni” diye isimlendirebiliriz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2022

2 Yorum

Fırat’ın doğusuna Astana çözümü

Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin buluştuğu Tahran Zirvesi’nin 16 maddelik ortak bildirisine bakılırsa, zirvenin Ankara’yı ilgilendiren üç önemli sonucu oldu:

1. Askeri değil siyasi çözüm

Astana Üçlüsü, ortak bildirinin 9. maddesinde “askeri değil siyasi çözüm” mesajı verdi. Yine ortak bildirinin 5. maddesinde “Suriye’nin kuzeyindeki kalıcı güvenlik ve istikrarın ancak ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunmasıyla sağlanacağı” vurgulandı.

Böylece Rusya ve İran’ın “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine olası sınırötesi operasyona karşı çıkan açıklamaları”, ortak bildiriye de dolaylı yerleşmiş oldu.

Nitekim zirvenin ev sahibi olan İran’ın dini lideri Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde Türkiye’nin olası operasyonuna karşı çıkarak, bunun Türkiye, Suriye ve bölgeye zarar vereceğini, tersine teröristlere yarayacağını savundu.

2. Fırat’ın doğusu Suriye ordusuna devredilmeli

Astana Üçlüsü, ortak bildirinin 4. maddesiyle doğrudan ABD ve PYD’ye mesaj verdi, “Gayrimeşru özyönetim/özerklik girişimleri dahil olmak üzere, terörle mücadele adı altında sahada yeni gerçeklikler yaratılması” reddedildi.

Zirvenin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Fırat’ın doğusu konusunda Türkiye, Rusya ve İran arasında görüş farklılıkları olsa da, üç ülkenin “ABD’nin burayı terk etmesi gerektiği” konusunda mutabık olduğunu belirtti.

Putin devamında çözüme işaret etti: “Kalıcı istikrara ulaşmak için bu toprakların Şam’ın resmi makamları olan Suriye ordusunun kontrolüne devredilmesi gerektiğine inanıyoruz.”

3. Sığınmacılar güvenli bölgeye değil, asıl ikamet yerine

Ortak bildirinin 11. maddesi, Türkiye’nin sığınmacı sorunuyla ilgiliydi. Ancak önemli bir farkla: Bildiride sığınmacıların ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin, Suriye’deki “asıl ikamet yerlerine” güvenli ve gönüllü geri dönüşü savunuldu.

Oysa AKP hükümeti bir yıl öncesine kadar sığınmacıların geri dönüşüne karşıydı. Hatta Erdoğan “Finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da mülteci alacağız” (6.8.2021) diyordu!

Ancak sorunun seçim anketlerine olumsuz yansıması, iktidarı “sığınmacıların geri dönüşü” politikasına zorladı. Fakat iktidar burada da “temel hedefini” gözeten bir yöntem buldu: Sığınmacılar için Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge inşa edilecek ve 1 milyon sığınmacı oraya yerleştirilecekti.

İşte Tahran’da ortak bildiriye geçirilen “geri dönüşlerin asıl ikamete yapılması” ifadesi bu bakımından dikkat çekiyor.

AKP’nin hayali

Artık işin esasına gelebiliriz. Ankara açısından iki problem var: 1) Suriye’nin kuzeyindeki ABD sponsorlu PYD devletçiğini önleme ve terörle mücadele. 2) Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönüşü.

Hep söyledik: AKP iktidarının bu iki soruna çözümü, “kesin çözüm” olmadığı gibi, yeni sorunlara gebedir. Suriye’nin kuzeyine sınır ötesi operasyon yapmak yerine Suriye ordusunun kendi topraklarında egemenliği sağlamasının önünü açmak, en maliyetsiz ve kolay çözümdür.

AKP’nin ısrarla “Fırat’ın doğusuna Suriye ordusu” çözümünden kaçınması, kaçınabilmek için Esad karşıtlığını sürdürmesi, sürdürebilmek için sığınmacı sorununu kullanması, kullanabilmek için “güvenli bölge” kurmaya çalışmasının tek amacı var: AKP, Suriye’nin kuzeyinde “fetih ve 82. il” hayali kuruyor!

Oysa bu hayalin Türkiye’nin zararına olduğu ve Ortadoğu politikasını kilitlediği yıllardır ve sayısız örnekle görülmektedir.

İşte Putin ve Reisi Tahran zirvesinde Erdoğan’ın bu hayaline, bu kez daha kesin ifadelerle “hayır” demiş oldu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Temmuz 2022

1 Yorum

“Amerikan Ortadoğu’su” dönemi kapanıyor

İran’dan gelen “Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi öncü ülkelerin katılımıyla bölgesel bir diyalog ortamı oluşturulmalı” önerisi, her şeyden önce zamanlaması bakımından dikkat çekiyor.

Zira İran Dış Politikalar Stratejik Konseyi Başkanı ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in Danışmanı Kemal Harazi’den gelen bu öneri, birincisi ABD Başkanı Joe Biden’ın Ortadoğu ziyaretinin bitiminde ve Türkiye, İran ve Rusya liderlerinin Tahran Zirvesi’nin hemen öncesinde geldi.

BIDEN’IN ORTADOĞU FİYASKOSU

Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan’a yaptığı Ortadoğu ziyaretinin hedefi, Ürdün Kralı II. Abdullah’ın nitelemesiyle “Arap NATO’su” benzeri bir İran karşıtı savunma ittifakının oluşturulmasıydı. Biden bunu sağlayamadı.

ABD’nin Ortadoğu’daki bu başarısızlığını, Murat Yetkin’in şu iki kritik soruyla özetleyebiliriz: “Biden’den önce Suudi Arabistan’a gidip de fahiş miktarlarda silah satış anlaşmasıyla dönmeyen bir ABD Başkanı olmuş muydu acaba? Ya da petrol üretim kotalarında istediğini yaptıramadan, sözünü dahi alamadan dönen bir ABD başkanı?”

Neden böyle peki? Uzun, katmanlı, ağır bir yanıtı yok bunun; basit bir yanıtı var: ABD hegemonyası zayıflıyor.

ABD hegemonyası zayıfladıkça da hem müttefiklerine istediklerini yaptıramıyor hem de müttefikleri kendisi dışındaki kuvvetlerle de “çok taraflı” işbirliği geliştiriyor. Türkiye ve Suudi Arabistan, özetle o türden müttefiklerdir. Öyle ki, en Amerikancı iktidarlar bile o hegemonya yitimi karşısında, kaçınılmaz olarak Çin ve Rusya ile iyi ilişki geliştirebilmenin önemini görmek zorunda kalıyorlar.

SUUDİ ARABİSTAN’IN TÜRKİYE VE İRAN’LA NORMALLEŞMESİNİN ÖNEMİ

İşte Suudi Arabistan…

ABD’nin enerji piyasalarını birlikte kontrol etme önerisini değil, Rusya’nın önerisini cazip buluyor. Çin’e petrolü yuan karşılığında satmayı öneriyor. Rusya’yla S-400 konusunu görüşüyor. “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılıyor. Irak’ın ev sahipliğinde İran’la normalleşme görüşmeleri yapıyor.

Suudi Arabistan’ın bu “yeni pozisyonu”, Ortadoğu açısından bir fırsata dönüştürülebilir. Zira Suudi Arabistan’ın hem geniş zaman aralığında İran’la ama hem de dar zaman aralığında Türkiye’yle ilişkisi kötüydü. Şimdi iki ülkeyle de normalleşme arıyor.

Bunun iki önemli anlamı, daha doğrusu iki önemli çıktısı olacaktır:

1) Suudi Arabistan’ın İran’la normalleşmesi demek, bölgenin de önemli oranda normalleşmesi demektir. Körfez-İran gerginliğinin ve tansiyonunun düşmesi enerji politikalarından Suriye ve Lübnan’a kadar olumlu yansır.

2) Suudi Arabistan’ın Türkiye’yle normalleşmesi demek, Türkiye’nin 10 yıldır donmuş olan Mısır’la ilişkisini de düzeltebilmesinin zeminini oluşturabilir. Zira İhvancı Mursi’nin devrilmesiyle Ortadoğu, İhvan eksenli olarak Türkiye-Katar ile Suudi Arabistan-BAE-Mısır olarak karşı karşıya gelmişti.

SURİYE’YLE TERS YOLDAN NORMALLEŞME

Hep söyledik: Türkiye açısından Ortadoğu’yla ilişkileri yeniden düzeltmenin yolu (hızlı yolu elbette), Suriye’yle normalleşmeden geçiyor.

Ancak dış politikasının merkezinde hâlâ Suriye’de ÖSO nüfuz alanı elde edebilme hayalini tutan iktidar, bu nedenle girdiği yanlış yoldan çıkamıyor. Ankara zihinsel ya da fiziksel iktidar değişliği sonrasında er geç bu yanlış yoldan çıkacaktır, o ayrı…

Ya o sürece kadar peki? İşte Suudi Arabistan’ın İran ve Türkiye ile normalleşmesi, Türkiye’nin Mısır’la normalleşmesini, Mısır’la normalleşme de Suriye’yle normalleşmeyi hızlandırabilir…

Ters ve uzun yol elbette… Ancak düz ve hızlı yolu tercih etmeyenlerin direksiyon tuttuğu şartlardayız ne yazık ki…

WASHINGTON’LA PAYLAŞILAN EGEMENLİKLER PARÇA PARÇA ALINIYOR

Özetle, “tek kutuplu dünya” dönemi kapanıp “çok kutuplu/merkezli dünya” inşa olurken, bu elbette Ortadoğu’ya da yansımaktadır. “Amerikan Ortadoğu’su” dönemi adım adım kapanmaktadır. Biden boşuna “Ortadoğu’da Çin’e ve Rusya’ya dolduracak boşluk bırakmama” mesajları vermiyor!

Önceki gün Cumhuriyet’te yazdım: Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var. O fazlalık ABD’dir. Fazlalık törpülendikçe de, bölge devletleri Washington’la paylaştıkları egemenliklerini parça parça alıyorlar. Bu bazen silah anlaşmalarıyla, bazen enerji politikalarıyla, bazen de “bölgesel diyalog” eğilimleriyle kendisini gösteriyor.

İşte “Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır gibi öncü ülkelerin katılımıyla bölgesel bir diyalog ortamı oluşturulmasının” konuşulmaya başlanmış olması, tam da odur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2022

1 Yorum

Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var

İsrail ve Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ABD Başkanı Joe Biden, “Körfez ülkeleri ile ilişkilerimizi güçlendirmede ilerleme kaydettik. Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e dolduracak boşluk bırakmayacağız” dedi.

Biden’ın bu açıklaması, ABD’nin Ortadoğu’daki gücünü azaltmasına karşılık, İran’a karşı Arap-İsrail ittifakı kurma hedefiyle ilgiliydi. Nitekim ziyaret öncesinde bu yönde mesajlar verildi, hatta Ürdün Kralı II. Abdullah’ın ifadesiyle “Arap NATO’sunun inşası” artık gündemdeydi (CNBC, 24.6.2022).

Ancak Biden’ın bu açıklamasının büyük bir sorunu var: Çin ve Rusya’nın, Arap ülkeleri ve İsrail’le ilişkileri gelişiyor ve derinleşiyor.

Ortadoğu’nun sahibi Ortadoğululardır

Diğer yandan Biden’ın “Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e karşı doldurulacak boşluk bırakmayacağız” açıklaması, “emperyalist bakışın” tüm ahlaksızlığını taşıyor. ABD kendisini Ortadoğu’nun “sahibi” gibi görüyor.

Nitekim Biden’ın bu “emperyalist” açıklamasına, Çin’den “egemenliğe saygı” vurgulu yanıt geldi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin, “Ortadoğu’da ‘boşluk’ yok, Ortadoğu’nun sahibi Ortadoğu halklarıdır” dedi ve ekledi: “Ortadoğu hiç kimsenin arka bahçesi değildir. Ortadoğu ülkelerinin egemenlik haklarını destekleyen Çin, uluslararası toplumla beraber bu bölgede barış ve refahın gerçekleştirilmesi için katkıda bulunmaya hazırdır.” (CRI Türk, 16.7.2022).

Şöyle de ekleyebiliriz: Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var; o fazlalık emperyalist ABD’dir.

ABD’nin iki kazanımı

Şunu da belirtelim: O fazlalık gün geçtikçe törpüleniyor; ABD Ortadoğu’da güç kaybediyor. Biden’ın son Ortadoğu çıkarması da, kimi kazanımları olsa bile, stratejik planda bir güç kaybına işaret ediyor.

Biden, İsrail ve Suudi Arabistan liderleriyle yaptığı ikili görüşmelerden bir ittifak çıkaramadı ama iki kazanım elde edebildi:

1) Suudi Arabistan, hava sahasını İsrail de dahil tüm ülkelere sivil uçuşlar için açtı.

2) Suudi Arabistan, günlük petrol üretimini 12 milyon varilden 13 milyon varile çıkardı. Ancak Veliaht Prens Selman açıkça uyardı: “Gerçekçi olmayan enerji politikaları yüksek enflasyona yol açacak” (TRT Haber, 16.7.2022).

‘Arap NATO’su yok’

Ya çok konuşulan “Arap NATO’su” konusu? 

Konunun zemini Cidde Güvenlik ve Kalkınma Zirvesi’ydi. Zirveye Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri ile Mısır, Irak, Ürdün ve ABD katıldı.

Ancak Zirve’den “Arap NATO’su” ya da “İran’a karşı ittifak” çıkmadı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan sonucu şu kesinlikte özetledi: “Arap NATO’su diye bir şey yok, zirvede de böyle bir şey konuşulmadı. Körfez ülkeleriyle İsrail arasında İran karşıtı bir savunma ittifakı kurulması konusu gündeme gelmedi” (Sputnik TR, 16.7.2022).

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, hava sahasının sivil uçuşlara açılmasının İsrail’le diplomatik ilişki anlamına gelmediğini, Irak’ın ev sahipliğinde İran’la yürüttükleri normalleşme görüşmelerinden de umutlu olduğunu söyledi.

Zirvenin “güvenlik” ayağında hiç mi bir şey yoktu peki? KİK-ABD ortak açıklamasında, “Deniz savunması alanında Ortak Görev Gücü 153 ve 59’un kurulmasının memnuniyetle karşılandığı” belirtildi. Ancak bu da pek yeni sayılacak bir konu değil. Zira ABD 5. Filosu Komutanı Amiral Brad Cooper, daha önce Kızıldeniz merkezli “Ortak Görev Gücü 153”ün kurulduğunu açıklamıştı (M5 Dergi, 14.4.2022).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: ABD hegemonyasının zayıflaması, “Amerikan Ortadoğu’sunun” çözülmesini sağlıyor ve “çok kutuplu/merkezli yeni dünya”, Ortadoğu ülkelerinin “çok taraflı” politika izleyebilmesini kolaylaştırıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2022

1 Yorum

‘Kayıt dışı din’ aldatmacası

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Cemil Çiçek, 15 Temmuz’a panzehir olarak “kayıt dışı din” ile mücadeleyi öneriyor (Sözcü, Aytunç Erkin, 12.7.2022).

Ancak Çiçek’in önerdiği yol, tarikatları ve cemaatleri “kayıt içine almak” anlamına geliyor. Hatta Çiçek tarikatlara devleti yönetme yolunu da açık tutuyor: “Türkiye’de sosyolojik gruplar, cemaatler var. Bunların görevi gereği, siyaset yapmamaları gerekiyor. Sizden benden para toplarken işte ne derler, ‘iyi insan yetiştireceğiz’, ‘Müslüman gençlik yetiştireceğiz’. Bundan da kayıt dışına dönüşürler. Eğer devleti yönetmek istiyorlarsa, o zaman devletin kuralları çerçevesinde siyaset yapmaları gerekir.”

Bu anlayış pratikte “FETÖ’yle mücadele ama FETÖ’cülükle uzlaşma” anlamına gelir. Haliyle başka tarikat ve cemaatlere, başka 15 Temmuz yolları açar. Sonuç olarak 15 Temmuz’a panzehir değil, yeni 15 Temmuz’lara yol yapılmış olur.

Tarikatlar devletin kurallarına uymaz

Bu türden “kayıt dışı dinle mücadele” önerileri, aynı zamanda topluma “doğru din öğretmek” adına, daha fazla dinselleştirme hedefi de içeriyor.

Ancak “anlamadıkları” şu: Tarikat ve cemaatleri “sosyolojik gerçeklik” diye kabul ederek, bu yapılarla uzlaşmak ve “devletin kurallarına” uyacağını sanmak, en hafifinden saflıktır. Zira tarikat ve cemaat gibi yapılar, şeyh-mürit ilişkileri nedeniyle, devlet-yurttaş ilişkisi içine dahil olamazlar. Ama fırsatını bulurlarsa, “devletin kurallarına uymuş gibi” yaparak en sonunda devlet olurlar ve devlet-yurttaş ilişkisini ortadan kaldırırlar.

Bu bakımdan Çiçek’in tarikatlar ve cemaatlere “devletin kurallarına uyarak siyaset yapma” önerisi sunması vahimdir!

‘Özgürlükçü laiklik’ aldatmacası

AKP, “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu” olarak kurulan bir dava partisidir. “Davamız” dedikleri “cumhuriyet devrimini” yıkma işidir. Laikliği anayasadan ve toplum hayatından kaldırmak da temel hedefleridir.

Bu konuda en açık sözlü olan kişi AKP’li TBMM Başkanı İsmail Kahraman’dı ve “laiklik yeni anayasada olmamalı” demişti (AA, 25.4.2016). Buna henüz erkendi, AKP henüz laikliği anayasadan çıkaracak kadar toplum üzerinde egemen olmamıştı.

Devreye AKP’li Başbakan Ahmet Davutoğlu girdi, “Yeni anayasada ‘özgürlükçü laiklik’ olacak” dedi (Cumhuriyet, 27.4.2016).

Anlamı şuydu: Mustafa Fazıl Paşa’nın 1. Meşrutiyet’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’te yaptığı “din ve dünya işlerinin ayrılması” şeklindeki laiklik tanımı, önce “din ve devlet işlerinin ayrılması” diyerek sulandırılmış, oradan da en sonunda “özgürlükçü laiklik” adı altında tarikat ve cemaatlere özgürlüğe dönüşmüştü.

Açıkça belirtelim: Tarikat ve cemaatleri “sosyolojik gerçeklik” olarak kabul eden ve onlarla uzlaşan her anlayış, kendi yıkımına yol açmaktadır. Tersine, devrimcilik, bu tür kurumları “sosyolojik gerçeklik” diye kabul etmeyerek kaldırma işidir. Mustafa Kemal’in yaptığı odur.

Laiklik 15 Temmuz’un panzehridir

Bir de “tarikatlar ve cemaatler olsun ama siyasete karışmasınlar” görüşü var ki eşyanın tabiatına aykırıdır. Tarikatlar ve cemaatler, toplumu ve haliyle devleti kumanda etme eğilimindedirler varlık sebepleri gereği.

Nitekim buna işaret ederek aslında tersinden en güzel laiklik tarifini yapan da AKP’nin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’tır. “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın’ diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” diyerek laikleri hedef almıştı (Cumhuriyet, 6.9.2021).

İşte yalın gerçek budur: Tarikatlar ve cemaatler, inancı insan ile Allah arasından çıkarıp, “ticarete, siyasete, yargıya yöneltme” peşindedir. Bunu yaparken de insanı dönüştürürler, dindarı dincileştirirler.

Özetle tarikat ve cemaatlerle uzlaşan Türkiye, yeni 15 Temmuz’lara gebedir. 15 Temmuz’un panzehri laikliktir. Dahası, laiklik, “yurttaş dindarı” tarikatların elinde “dinci mürit” olmaktan koruyan ve çocuklarımızı şeyhlerin ellerinden kurtaran çaredir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Temmuz 2022

2 Yorum

ABD’nin 15 Temmuz mekanizması

28 Şubat değil bin yıl, on yıl bile sürebilse, 15 Temmuz olmazdı. Çünkü 28 Şubat hem FETÖ’yü hem de “FETÖ’cülüğü” hedef alıyordu.

1) FETÖ’yü hedef alıyordu: 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerin büyük kısmı Ergenekon-Balyoz kumpaslarında rol adılar; 72’si doğrudan 28 Şubat davasında şikayetçi (müşteki) oldu. Ve siyasetçilerin geniş koruması altındaki Fethullah Gülen’e 19 Mart 1999’da dava açan da 28 Şubat’tı; Gülen aynı gün ABD’ye kaçtı.

2) 28 Şubat “FETÖ’cülükle” mücadele etti. FETÖ’cülük ABD destekli “irtica” demekti, FETÖ’cülük siyasal İslamcılıktı, gladyoculuktu, “Türk okulları” ile Orta Asya’yı ve “İslam çalışmaları” ile Müslüman ülkeleri ABD’ye açma aparatıydı…

15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanları

28 Şubat davası da tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpasları gibi AKP-FETÖ ortaklığında açılan davalardan biriydi. AKP’nin yargıyı teslim ettiği savcıların açtığı davada, şikayetçiler 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerdi!

15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, ilk işi 28 Şubat davasında yargılanan generalleri hapse atmak olacaktı. 15 Temmuz’da FETÖ’cüler yurtsever askerlere yenildiler ve darbenin altında kaldılar. Ancak 28 Şubat’ı “Erbakan’a darbe” gibi sunarak siyasi rant elde etmek isteyen iktidar, FETÖ’nün yarım kalan işini sürdürdü. 28 Şubat’ın 14 generalinin tutsaklığının bugün 330. günü…

28 Şubat’ın genel olarak “darbe” ama özel olarak da “Erbakan’a darbe” olmadığını, en iyi Erbakan biliyordu. Nitekim AKP-FETÖ ortaklığı, ancak Erbakan öldükten sonra 28 Şubat davasını açmaya soyunabildi. Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Sami Menteş’in Kırmızı Kedi tarafından yayımlanan Size Yalan Söylediler isimli kitabı, Erbakan’ın 28 Şubat davası açılmasına neden karşı olduğundan tutun da Erbakan’ın AKP-FETÖ ortaklığında açılan kumpas davalarına neden destek vermediğine kadar pek çok konuyu aydınlatıyor. 15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanlarını tek tek çürüten bu kitabı mutlaka okuyun. 

Bolton’un darbe itirafı

15 Temmuz darbe girişimi, hâlâ aydınlatılabilmiş değil. Nitekim AKP’nin ağır toplarından eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 15 Temmuz’un bir “Amerikan planlaması” olduğu gerçeğini dile getirerek, “15 Temmuz iyi aydınlatılmalı” dedi (Abdullah Karakuş, Milliyet, 11.7.2022).

AKP iktidarının birincisi FETÖ’yle ortaklığı nedeniyle, ikincisi de ABD’yle ilişkisi nedeniyle, üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen, “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işini yapmadığı ortada. “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işi de bir iktidar değişimi konusudur en sonunda.

15 Temmuz günü Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la görüşmesi sırasında darbe girişimi haberini alınca görüşmeyi 18.45’te kesip ABD Büyükelçiliğine giden ve dört saat orada kaldıktan sonra Lavrov’la ikinci kez görüşmeye başlayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Türkiye’deki mekanizma harekete geçti” demesi işin esasıydı (Aydınlık, 9.8.2016). Çünkü “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak”, o mekanizmayı aydınlatmaktır.

O mekanizmaya kimlerin kumanda ettiği de ortada. Örneğin eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “6 Ocak Kongre Baskını”nı tartıştığı CNN’deki program sırasında, kendisini “başka ülkelerde darbe planlamalarına yardımcı olmuş biri” diye niteliyor (Reuters, 13.7.2022). Üstelik Bolton, bu darbe girişimlerinin Venezüella’yla sınırlı olmadığını belirtiyor.

Özetle “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak” isteyenin elinde pek çok veri var. Hatta işe darbe girişiminden önce İncirlik’e gelen ABD’li General John F. Campbell ile başlamak bile yeter.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Temmuz 2022

1 Yorum

Biden’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hedefi

ABD Başkanı Joe Biden, ziyareti öncesinde Washington Post’a “Suudi Arabistan’a neden gidiyorum” başlıklı bir makale yazdı.

“ABD’nin bölgedeki iletişimi açısından daha umut vadeden bir dönemi başlatmak için Ortadoğu gideceğim” diyen Biden, özetle amacının Suudi Arabistan’la stratejik ortaklığı güçlendirmek olduğunu belirtti.

Biden’ı reddeden prens

ABD ile Suudi Arabistan ilişkileri bir süredir sorunlu. Özellikle Cemal Kaşıkçı cinayetine dair istihbarat raporunun yayınlanması ve ABD’nin bu nedenle 76 kişiye yaptırım uygulaması, ilişkileri soğutmuştu. Üstüne Ukrayna krizinde, Suudi Arabistan’ın özellikle enerji piyasalarının kontrolünde ABD’nin isteklerine uyum göstermemesi, ilişkileri daha da sıkıntılı hale getirmişti.

Öyle ki, Biden ile Prens Muhammed bin Selman’ın iletişimi asgariye inmişti. ABD’nin ünlü finans gazetesi Wall Street Journal’ın 9 Mart 2022 tarihli haberine göre, Beyaz Saray, Biden ile Muhammed bin Selman arasında bir görüşme ayarlamaya çalışmıştı. Biden prensten hem Ukrayna’ya destek isteyecekti hem de enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmesini… Ancak prens bu görüşmeyi reddetti. Tersine, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

Suudi Arabistan sadece Rusya’yla değil, Çin’le de bazı alanlarda yakın hareket etmek istiyordu. Wall Street Journal’ın 15 Mart 2022 tarihli haberine göre, Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Ortadoğu’da yeni ittifak modeli

Oysa ABD, NATO’nun yeni stratejik konseptine de yazdırdığı gibi Rusya’yı doğrudan tehdit, Çin’i stratejik rakip görüyordu. Riyad’ın Moskova ve Beijing’le ilişkisi hem ABD’nin bu stratejisine aykırıydı hem de ABD’nin gücünü azalttığı Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı yeni ittifak modeline uymuyordu.

ABD, bir süredir “hava savunma sistemi entegrasyonu” adı altında, merkezinde İsrail’in olduğu bir yeni ittifak modeli oluşturmaya çalışıyor. Bu modelle ilgili bölgede ilk konuşan İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, ülkesinin “Ortadoğu hava savunma ittifakı”na katıldığını duyurmuştu. Ardında Ürdün Kralı II. Abdullah, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” demişti (DW, 3.7.2022).

Bu arada Wall Street Journal gazetesi, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, bazı ülkelerin savunma alanında işbirliği için Mısır’da gizli görüşmeler yaptığını duyurdu. Habere göre o ülkeler İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, BAE ve Bahreyn’di.

Yine önemli gelişmelerden biri, İsrail’in, ilk kez Fas’ta yapılan bir askeri tatbikata gözlemci olarak katılmasıydı. Bir ABD planı olarak BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le “İbrahim anlaşmaları” imzalayarak ilişkilerini normalleştirdiğini anımsatalım.

Suudileri Çin-Rusya’dan koparma hedefi

NATO benzeri bir yapı inşa edebilmek pek olası görünmüyor ancak ABD’nin o yolu açabilmesi için bir “hava savunma ittifakı”nı zorlayacağı anlaşılıyor. İşte Biden’ın Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin önemli nedenlerinden biri bu.

Tabii Biden stratejik planda, Çin ve Rusya’ya karşı en geniş ittifaklar zinciri kurabilmenin ve özellikle Suudi Arabistan gibi ülkeleri, Çin ve Rusya’yla yakın çalışma eğiliminden koparmanın peşinde.

Nitekim Washington Post’a yazdığı makalede Biden şöyle diyor: “Rusya’nın saldırganlığına karşı durmalıyız, kendimizi Çin’le mücadele için en iyi yere konumlandırmalıyız. Bunları yapabilmek için de bu çıktılara katkıda bulunabilecek ülkelerle doğrudan çalışmalıyız. Suudi Arabistan bu ülkelerden birisi.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2022

1 Yorum

İktidar cehaleti örgütlüyor

Dr. Ekrem Karakaya’nın hastanede öldürülmesi, hekimlere/sağlık çalışanlarına şiddet zincirinin son halkası oldu. Kamuoyu hekimlere şiddeti tartışıyor. Kuşkusuz mesele sadece hekimlere şiddet değil, bir bütün olarak şiddetin toplum hayatında artıyor oluşudur.

Diğer yandan hekimlere şiddet konusunun sağlık sisteminin özelleştirilmesinden hastanelerin ticarethanelere dönüştürülmesine, şehir hastaneciliğinden hekimlere uygulanan performans sistemine kadar pek çok boyutu var.

Ama bugün, hekimlere şiddeti de kapsayan asıl sorunumuzu tartışmak istiyorum.

Yeni rejiminin insan tipi

Sokakta uzatılan mikrofona konuşuyor. Eski Türkiye’den şikâyet ediyor önce. Amcası ameliyat olmuş, paranın yarısını ödemişler, kalan yarısı için babası senet imzalamış. Ancak ödenmeyince eve haciz gelmiş. Artık AKP’nin yeni Türkiye’sinde bunların olmadığını savunuyor.

Tipik bir iktidar destekçisi deyip geçebilirsiniz. Ama sözlerinin devamı toplumsal hayatımızın en önemli sorununa işaret ediyor: “Şu anda öyle bir sıkıntımız yok. Hatta gidip hastanedeki görevliyi bile dövebiliyorlar şu anda. Öyle baskı yapıyoruz yani artık, benim hastama bakmıyorsunuz diye… Benim en büyük zenginliğim bu zaten.

Sokakta mikrofona konuşan bu adam, yeni insan tipidir. Yeni düzenin, yeni siyasal iklimin, yeni rejimin öznesidir. Cahil bırakarak, din üzerinden yoksulluğa rıza göstermesini sağlayarak, adaletsizliği normalleştirerek oluşturdular… Eski Türkiye’den “nefret etmelerini” sağlayarak, eski Türkiye’ye ait olduğunu düşündükleri her şeye, her insana, her yapıya saldırmalarının hakları olduğunu düşündürterek…

Öyle olduğu için de yeni Türkiye’de doktor dövebilme imkanına kavuşmuş olmayı gayet normalmişçesine anlatabiliyorlar. Üstelik, elindeki zenginliğin bununla sınırlı olduğunu söylemesi de rejimle öznesi arasındaki ilişkinin ekonomi-politiğine işaret ediyor: Aşağıda yoksulluğa mahkum edilen ama bedava makarnayla, bedava kömürle sisteme entegre edilen yığınlar…

Abdülhamit’ten AKP’ye

Ne diyordu AKP’nin profesörü? “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim.” Bu sözleri söylerken bir üniversitenin rektör yardımcısıydı, bu sözlerinden sonra kıdem aldı, YÖK’e denetleme kurulu üyesi atadırlar.

Haklıydı aslında profesör. Bu rejimin inşası açısından güvenilecek yığınlar cahil olmalıydı. Çünkü böylesi bir rejime ancak cahil yığınlar rıza gösterirdi.

Bu topraklarda yabancısı olmadığımız bir anlayış bu…

Örneğin Abdülhamit… Aslında eğitime büyük önem verdi. Döneminde “yüksek mektepler” açtı. Ancak mekteplilerin rejimine itirazını gördükçe, onu da afakanlar bastı. Kendi kurduğu eğitim kurumlarını baskı altına aldı.

Örneğin Köy Enstitüleri… Köylüyü milletin efendisi yapma projesiydi, pratik eğitimle bilinçlendirme atılımıydı. Köylü okudukça, bilinçlendikçe düzene itiraz ediyordu. Toprak ağalarını, onlarla işbirliği yapan siyasetçileri afakanlar bastı. Kapattılar.

“Bugün tersine, her ilde üniversite açılıyor” diyebilirsiniz. Açılanların çoğunun gerçek bir üniversite olmadığı, mezunların “üniversiteli” olamadığı, dahası iş de bulamadıkları bir “özel-vakıf modeli” bu. Gençlerimizin bir bölümünü de bu modelle harcıyorlar, işsiz yığınlara dönüştürüyorlar…

Rejim cehaletin omuzlarında

İktidarın iktidarını sürdürebilmek için cehaleti örgütlüyor olması, toplumların başına gelebilecek en büyük felakettir.

Bugün işte asıl bunu yaşıyoruz; hekimlere şiddet de bunun parçası, yoksulluğa, yolsuzluğa toplumsal rıza gösterilmesi de…

Zira bu tür rejimler, ancak cehaletin üzerinde ayakta kalabiliyorlar.

Suçlu elbette cahiller değil, cahillerin cahil kalmasında çıkarı olanlardır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2022

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: