Yeni-Osmanlıcılığın Montrö karşıtlığı

Nedir Yeni-Osmanlıcılık?

1) Lozan karşıtlığıdır; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş tapusu olan Lozan Antlaşması’nı sindiremediği için “hezimet” olduğunu iddia eder.

2) Laiklik karşıtlığıdır; laiklik yerine anayasada “devletin dini İslam’dır” yazılmasını ister.

3) Ümmetçiliktir; laik devletin millet ve yurttaş anlayışı yerine, din devletinin ümmet ve kul anlayışını savunur.

4) Yeni-Abdülhamitçiliktir; içeride baskı rejimi oluşturur, dışarıda büyükler arasında denge kurabilmek adına taviz verir.

Alt bölgesel düzencilik

Yeni-Osmanlıcılığın pratikteki ifadesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkanlık yapmaktır, ABD’nin “küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayalidir.

Yeni-Osmanlıcılar, eski Osmanlı toprakları ve milletleri üzerinde “hamilik” hevesi taşımaktadırlar. Bu nedenle “82. il Kerkük”, “83. il Halep” şeklinde Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” anlayışına aykırı hedefler ilan ederler.

Emperyalizmin “yayılmacılık” anlayışının bilimi olan jeopolitikçiliği kullanarak, kendisini hami gördükleri topraklarda genişlemeye çalışırlar. Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İdlib’in güvenliğini Doğu Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’deki çıkarları Trablusgarp’ta asker bulundurmaya bağlarlar. Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” kurarak oluşturduğu “güvenlik kuşağının” yerine; komşuya rağmen, komşunun toprağında bulunarak barışı(!) getirmeyi savunurlar.

AKP medyasında “Montrö’yü kaldıralım” sesleri

Yeni-Osmanlıcılar sadece Lozan Antlaşmasına değil, Montrö Sözleşmesine de karşıdırlar. Şartlar uygun olduğunda o konudaki gerçek niyetlerini de sergilerler.

Örneğin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ““Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” (24.3.2021) demesi, sıradan bir teknik süreci açıklama olayı değildir.

Nitekim pası alan AKP’nin “ideolojik amiral gemisi” Yeni Şafak’ın kısa bir süre öncesine kadar genel yayın yönetmeni olan İbrahim Karagül, kamuoyu imal etme çalışmasına başlamıştır bile.

Şöyle demektedir: “Montrö; Boğazlar üzerindeki ‘tam denetim’e karşı bir vesayet anlaşmasıdır. Kendi vatanımızda egemenlik sınırlanmasıdır. O gün o kadar yapabildik. Zayıfken kaldıramıyorduk. Güçlendik, elbette kaldıracağız. Kaldırılmasın demek, Türkiye’ye karşı başka ülkeleri savunmaktır” (27.3.2020).

Tipik AKP yaklaşımıdır: Karşı olduğu konuyu önce sorunlu, vesayetli vs. diye gösterir; sonra kamuoyunu kazanabilmek için egemenliğin sınırlandığı türünden propagandalar yapar ve itiraz edenleri de dış güçlerin adamı diye karalar!

Türk-Rus işbirliğine Karadeniz’de sabotaj

İlk gününden beri bu tehlikeye işaret ediyoruz: Kanal İstanbul projesi, Montrö Sözleşmesine karşı olan ABD’nin sözleşmeyi güncelletmesi için bir fırsat projesidir. Bu proje, ABD’nin Montrö’yü baypas ederek Karadeniz’e sınırsız girebilmesinin zeminidir.

Kaç kez yazdık: ABD’nin hedefi Türkiye-Rusya işbirliğini engellemektir. Bunun için de Karadeniz’i uygun alan görmektedir. NATO’nun Karadeniz planlamasını üyesi olduğu için zorunlu uygulayacak olan Türkiye’yi, Rusya’ya karşı konumlamaktadır: Karadeniz’in doğusunda Gürcistan’la, kuzeyinde Ukrayna’yla yapılan tatbikatlar; Ukrayna’nın Türkiye’den aldığı iha’ları Rusya’ya karşı Karadeniz’de kullanmaya başlaması, Kırım konusu, NATO’nun Montrü’nün “45 bin tonaj ve 21 gün” sınırını zorlayarak Karadeniz’deki varlığını giriş çıkışlarla artırmaya çalışması…

Anadolu’nun kuvvetli adamı

Aslında Montrö Sözleşmesinin değerini ve Yeni-Abdülhamitçilerin bu sözleşmeye neden karşı çıktıklarını en iyi gösteren örnek, Avrupa basınının konuyu nasıl yorumladığıdır.

Sinan Meydan paylaşmıştı sosyal medyada; Cumhuriyet gazetesi 22 Temmuz 1936’da Avrupa gazetelerinin Montrö Sözleşmesine dair yorumlarını haber yapmış: “Avrupa’nın hasta adamı iyileşmiş ve Anadolu’nun kuvvetli adamı olarak karşımıza çıkmıştır”, “Atatürk’ün Türkiyesi, Abdülhamit’in Türkiye’si değildir”.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2021

2 Yorum

Cumhuriyet yıkıcılığı

AKP’nin siyaset felsefesi; bir ucu “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyilir”, diğer ucu “demokrasi, istenilen durağa gelince inilecek bir tramvaydır” anlayışına dayanan bir sarkaçtır.

AKP bu sarkacın bir uçtan merkeze ve merkezden diğer uca hareketleri sırasında “müttefik” değiştirir; nitekim o ağa liberallerden Kürtçülere, ulusalcılardan ülkücülere değişik kesimler takılmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda PKK/HDP ve FETÖ’yle, diğer ucunda kendisine idam ipi atan MHP’yle ittifak yapmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” demiştir, diğer ucunda “yerli ve milli” propagandası yapmıştır.

100 yıllık parantezi kapatmak için 19 yıllık hazırlık

Peki tüm bunlar ne için? Yani bir siyasal İslamcı, hangi amaç için “papaz elbisesi” bile giymeyi göze almaktadır? 19 yıllık iktidarlarında “dava, dava” dedikleri nedir? İnecekleri durak neresidir?

Ya da şöyle soralım:

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “19 yıl hazırlık süreciydi, asıl şimdi başlıyoruz” (23.3.2021) derken ne demek istedi? Asıl şimdi başlanılan hedef ne?

Örneğin “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) diyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, hangi hikayeyi yazmayı düşünüyor?

Örneğin Başbakan Ahmet Davutoğlu’dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na kadar pek çok AKP’li yetkilinin geride kalan yıllar içerisinde sürekli 2023 hedefi ilan ederek “100 yıllık parantezi kapatacaklarını” söylemeleri ne anlama geliyor?

Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukuku

Bu sorulara yanıt vermek için uzun bir 19 yıl incelemesi yapmamıza gerek yok; son sekiz aylık AKP uygulamaları bile “esas hedefe” yeterince işaret ediyor!

1. AKP’nin Ayasofya’yı ibadete açması, ilk ibadet günü için “hezimet” gördükleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümü olan 24 Temmuz’u seçmesi sıradan bir ibadet meselesi değildir. Zira hem Türkiye’de ibadet yeri sorunu yoktur hem de Ayasofya’nın bir bölümü zaten 1991’den beri ibadete açıktır.

AKP’nin Ayasofya hamlesinin hedefi; Cumhuriyet hukukunu zayıflatmaktır. Çünkü bu hamle ile 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi almıştır!

Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu

2. AKP, kendi imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildi? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının “eşcinsellik” diye sunduğu gerekçe doğru değildir. Çünkü sözleşmede eşcinselliği olumlayan ya da özendiren bir cümle yok; sadece sözleşmenin cinsel kimlik ve yönelimlere bakılmaksızın uygulanacağı hükmü var.

Eşcinsellik işin bahanesi; çekilme kampanyası başladığında, daha 25 Temmuz 2020’de asıl hedefi bu köşede yazmıştık: Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu.

Nitekim sözleşmenin hemen ardından iktidar cephesinden hızla esas hedefler işaret edilmeye başlandı: Kimisi “İstanbul sözleşmesi tamam, sıra zinada”, kimisi “yeni hedef Medeni Kanun”, kimisi de “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” dedi.

Millet yerine ümmet

3. Dahası, sarayın kararnamesinin “gücünü” tarif eden TBMM Başkanı Mustafa Şentop, “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” demektedir.

4. AKP’nin öğrenci andını kaldırması, sıradan bir uygulama değil, “millet yerine ümmet” anlayışını adım adım yerleştirme hamlesidir.

5. Harp okullarına giriş koşullarını belirleyen yönetmelik değişti: Giriş şartları arasında bulunan “irticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü kaldırıldı. Böylece tarikatlara TSK kapısı resmi olarak da açıldı.

Hedef: Laik Cumhuriyet

Son bir yıldan onlarca, 19 yıldan da yüzlerce örnek ve uygulama sıralayabilirsiniz. Hepsi aynı yere çıkmaktadır: AKP’nin temel hedefi, Laik Cumhuriyet’tir.

Hazırlık yıllarında bunu örtülü yapmışlardı; şimdi o örtüyü yavaş yavaş kaldıracaklar. Sarayın “laik cumhuriyet”le problemi olmayan “kullanışlı müttefikleri” için ise iş işten geçmiş olacak.

Yapamazlar, yıkamazlar diye diye gelinen yer ortada. Türkiye’nin soldan sağa tüm siyasi kuvvetleri, bu gerçeğe göre konumlanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2021

1 Yorum

Rusya’ya tehdit, Türkiye’ye çengel

NATO Dışişleri Bakanları toplantısını bir cümleyle özetlemek gerekirse, başlıktaki ifadeyi kullanabiliriz: Toplantıdan “Rusya’ya tehdit, Türkiye’ye çengel” çıktı.

1. NATO, Rusya’yı uluslararası terör, hibrit ve siber tehditler bağlamında “modern tehdit” ilan etti.

2. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “Türkiye’yi ittifaka demir atmış (çıpa atmış) halde tutmakta ABD ve NATO’nun güçlü çıkarı var” dedi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de Türkiye’nin uluslararası terörle mücadeledeki rolü ve mülteci barındırması nedeniyle çok önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Biden’ın Atlantik çıpası

Tablo sürpriz değil. ABD’nin Rusya tehdidi üzerinden AB’yi yeniden denetimine almak istediğini yazdık. Biden’ın Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı Avrupa ve NATO için Çin’e göre “yakın” tehdit ilan etmesi bu amaçlaydı.

Keza “Biden’ın Atlantik çıpası” başlıklı makalemizde de, Blinken’in senatörlere söylediği şu sözler üzerinden yeni ABD yönetiminin Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışacağını belirtmiştik:

Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir. Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”

Nitekim bir yandan ABD, bir yandan da NATO, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutabilmek için AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını dondurmasını sağlıyorlar…

Erdoğan’ın geri adımları

Erdoğan’ın Biden seçildikten sonda ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” açma çağrısı yapması ile ABD’nin NATO üzerinden Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutma hedefi ilan etmesi arasında kuşkusuz bir bağ var.

Erdoğan yönetimi bu amaçla Doğu Akdeniz’de önemli geri adımlar attı; Oruçreis araştırma gemisini Antalya Körfezi’ne çekti, Yunanistan’la 60 tur yapılan Ege merkezli istikşafi görüşmeleri bu kez Doğu Akdeniz’i de konu ederek istişari görüşmelere çevirdi, Libya’daki proaktif tutumu bıraktı, Doğu Akdeniz’de (ve Karadeniz’de) ABD’yle ortak tatbikatlar yapmaya başladı…

S-400’lerin hâlâ etkinleştirilmemesini ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Girit modelini” dile getirmesini de bu kapsamda değerlendirebiliriz.

Sorunların kaynağı Atlantik çıpası

Türkiye, Amerikan hegemonyasının zayıfladığı şartlarda, tıpkı diğer bazı Atlantik üyeleri gibi kendine bir “stratejik özerklik” alanı geliştirmeye ve yörüngenin dışına çıkmaya çalışıyor…

Bu gelişmenin sağlıklı ilerlemesinin önündeki en önemli engel ise iktidarını ABD’ye borçlu olan Erdoğan’ın, ortaya çıkan bu tabloyu yine kendi iktidarını sürdürebilmek için pazarlık konusu yapabiliyor olmasıdır…

Türkiye’nin önündeki en büyük gerçek; yeni bir dünya kurulurken artık ABD’ye bağımlı yol yürüyemeyeceği gerçeğidir oysa. Türkiye’nin hemen tüm sorunlarının kaynağı, 70 yıldır Atlantik’e çıpalı olmasıdır zaten.

Türkiye’nin ulusal çıkarı

O çıpa nedeniyle cumhuriyet devrimciliği dondu, o çıpanın dayattığı antikomünizm üzerinden siyasal İslamcılığa iktidar yolu açıldı. O çıpa nedeniyle Türkiye ulusal silahlanmasını geciktirdi. O çıpa nedeniyle Türk ekonomisi serbest piyasa mekanizmasına eklemlenerek her türlü dalgalanmaya açık hale getirildi. O çıpa nedeniyle Türkiye’nin tarım arazileri boşaldı, fabrikalarının bacaları tütmez oldu. O çıpa nedeniyle Türkiye komşularına düşman edildi. O çıpa nedeniyle laiklik budandı. O çıpa nedeniyle Türkiye’nin başbakanı ABD’nin projesine eşbaşkan olabildi. O çıpa nedeniyle FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimi yapabildi.

O çıpa, Atlantik çıpası, Türkiye’yi ABD’ye bağımlı yaptı, AB kapısına bağladı…

Türkiye’nin ulusal çıkarı Atlantik’e çıpalı olmakta değil, bağımsız ve bölge merkezli dış politika inşa etmesindedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mart 2021

2 Yorum

Dolar savaşları

Emperyalist ABD’nin iki büyük gücü var; biri devasa askeri gücü, diğeri de dolar…

ABD, geride kalan on yıllarda, doları küresel para rezervi yaparak saltanatını kurdu. Böylece karşılıksız dolar basabildi. Doların küresel rezerv para olmasının arkasındaki güç de kuşkusuz askeri gücüydü…

ABD şimdi üretimde ve ticarette gerilerken, hâlâ doların küresel rezerv para birimi olmasının avantajlarını kullanıyor.

Ancak “yeni dünya”, emperyalist ABD’nin bu ayrıcalığını da ortadan kaldırabilmek için önemli adımlar atıyor…

DOLARI VE BATI ÖDEME SİSTEMİNİ AZALTMA

Bu adımlardan sonuncusu, önümüzdeki Çin-Rusya zirvesinde de gündeme gelecek. İki ülke; ABD’nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i “katil” ilan etmesinin ve ABD ile Çin arasındaki Alaska görüşmelerinin ardından bir araya gelerek, Washington’a karşı ortak tutum arayacak daha çok…

Zira Joe Biden’ın önce Münih Güvenlik Konferansı konuşması, ardından yayınladığı geçici strateji belgesi kılavuzu, emperyalist ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı açık bir mücadeleye girişeceğinin işaretlerini ortaya koyuyor…

Peki Çin ve Rusya, pratikte ABD’ye karşı neler yapacaklar?

İşte Lavrov’un Çin-Rusya zirvesinden önce söyledikleri buna ışık utuyor:

– “Teknolojik anlamda bağımsızlığımızı artırarak, ulusal ve dolara alternatif uluslararası para birimleri ile işlem yaparak yaptırım risklerini azaltmalıyız.”

– “Batı kontrollü uluslararası ödeme sistemlerinin kullanımından uzaklaşmalıyız.”

Bu “doların ve Batı kontrollü ödeme sistemlerinin kullanımını azaltma” hedefi, özellikle ve öncelikle, ABD’nin diplomasi yerine kullanmaya başladığı yaptırım kartına karşı bir önleme amacı taşıyor.

ÇİN, RUSYA VE HİNDİSTAN’IN DOLAR KARŞITI HAMLELERİ

Aslında Çin ve Rusya başta olmak üzere, Hindistan ve İran gibi ülkeler, hatta Türkiye bile son birkaç yıldır dolara karşı uluslararası ticarette ulusal para kullanımını savunuyor ve bu ülkeler bu konuda şu önemli adımları da attı:

Çin ve Rusya, ulusal para birimleriyle ticaret yapılmasını öngören hükümetler arası anlaşma imzaladı (28.06.2019).

Rusya ve Türkiye, ulusal para birimlerinin kullanılması yönünde anlaşma imzaladı (08.10.2019).

Hindistan ve İran, petrol ticaretinde Hint Rupisi kullanma kararı aldı (08.12.2018).

Rusya Merkez Bankası, dolar rezervinin bir bölümünü Çin yuanı, Japon yeni ve avroya dönüştürerek, doların payını en düşük seviyeye indirdi (10.01.2019).

Görüldüğü gibi üç büyük merkez, Çin, Rusya ve Hindistan, adım adım kendi aralarındaki ve başka ülkelerle aralarındaki ticareti dolardan diğer paralara doğru kaydırıyorlar.

Bu eğilimin Avrupa’da da olduğunu önemle belirtelim. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un şu sözleri, Avrupa’nın genel yaklaşımını yansıtıyor: “Avro henüz doların alternatifi değil, ama dolara daha az bağımlı olmak bir egemenlik meselesi” (12.11.2018).

MALİ SERMAYENİN ELİNDEKİ BALON

Doların küresel para rezervi olma özelliğinin azaldığı koşullarda, küresel emperyalist sistem açısından en önemli sorun, mali sermayenin kontrolündeki doların ne olacağıdır. Zira bu kimi önemli kapitalist ekonomistlere göre bile oldukça büyük bir balondur. Bu balonun patlaması, kapitalist dünyanın gördüğü göreceği en büyük kriz ve yıkım olacaktır.

O nedenle kimi kapitalist merkezler, yavaş yavaş resmiyet kazanan dijital paraları da değerlendirerek, sistemi yıkmayacak bir dönüşüm aramaktadırlar.

Ancak her halükarda önümüzdeki yıllar, doların saltanatının zayıflayacağı ve en sonunda yıkılacağı yıllar olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Mart 2021

1 Yorum

Yeni Demir Perde ile müttefikleri denetleme

Yeni ABD yönetiminin en önemli hedeflerinden biri, geleneksel müttefikleriyle ilişkileri onarmasıdır. Geleneksel müttefiklerin başında AB geliyor kuşkusuz. Türkiye de listenin başlarında elbette.

Peki Washington bunu nasıl yapacak? Brüksel’le ve Ankara’yla ilişkileri nasıl düzeltecek? Hangi yöntemi uygulayacak, hangi araçları kullanacak?

Yakın tehdit dayatması

Biden, Münih Güvenlik Konferansı’nda “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demiş ve Putin’i “Avrupa’yı, Avrupa projesini ve NATO ittifakını zayıflatmaya çalışmakla” suçlamıştı. Son “katil” sözü de bu çizginin devamıdır.

Peki Washington Çin’i “ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olarak saptamışken, “21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı” diye ilan etmişken, üstelik yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Kılavuzunda “en güçlü askeri varlığını Pasifik’te bulunduracağını” belirtmişken, nasıl oluyor da Rusya Çin’e göre NATO için daha “yakın” tehdit oluyor?

İşin püf noktası burası: ABD Çin’i kendisi için “asıl” tehdit görüyor ama Rusya’yı NATO için “yakın” tehdit ilan ediyor. Burada Biden’ın NATO’dan kastı, pratikte Avrupa’dır; Rusya’yı Avrupa’ya “yakın” tehdit ilan etmektedir.

İşte yeni ABD yönetimi buradan hareketle, NATO konseptine dahil edeceği “Rusya tehdidi” dayatmasıyla AB’yle ilişkileri onarmayı hedeflemektedir.

Araç: NATO

Benzer durum Türkiye için de geçerli. Blinken’in Senatörlere açıkladığı üzere Washington’un hedefi Ankara’nın Moskova’yla daha fazla yakınlaşmasını engelleyerek Atlantik kampında tutmayı sürdürmek.

Peki ABD yönetimi bunu nasıl sağlayacak? Yaptırım uygulayarak bu olası mı?

İşte ABD, AB’yle ilişkileri düzeltmede araç olarak gördüğü NATO’nun, Türkiye’yle ilişkileri düzeltmede de aynı işleve sahip olduğunu düşünüyor. NATO’nun resmi “düşmanı” olan bir Rusya’yla hem Almanya’nın hem de Türkiye’nin ilişkileri geliştirebilmesinin zorlaşacağını hesaplıyor.

ABD’yle Rusya karşıtı ortak tatbikatlar

İşte son dönemde özellikle askeri alanda ortaya çıkan yeni gelişmeler bu bağlamdadır:

TCG Gemlik fırkateyni ile ABD’nin Eisenhower Uçak Gemisi Görev Grubu, Doğu Akdeniz’de ortak tatbikat yapıyor (19.3.2021).

– ABD savaş gemileri peş peşe Boğazlardan Karadeniz’e girerek Rusya’yı taciz ediyor.

– İçinde Kemalreis fırkateyninin de bulunduğu NATO gemileri, Doğu Karadeniz’de Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor (15.3.2021).

– Yine içlerinde Türk savaş gemisinin de bulunduğu NATO gemileri, Ukrayna ile ortak tatbikat yapıyor (16.3.2021).

Tüm bu tatbikatların Rusya’yı hedef aldığı ortada. Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bunu açıkça dile getiriyor: “Rusya’nın güçlenmesinden endişe duyduğumuz için Karadeniz’deki varlığımızı artırıyoruz” (17.3.2021).

Yeni Demir Perde

Özetle ABD, Baltık bölgesinde başlayan, Ukrayna üzerinden inip Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i kapsayan, oradan Yunanistan üzerinden Ege’yi içeren ve Girit’teki üssü ile Doğu Akdeniz’e bağlanan geniş bir hat çiziyor. Yeni Demir Perde anlamına gelen bu hattın inşasını da resmi olarak NATO planlamasına sokuyor.

Böylece NATO üyesi olan başta Türkiye olmak üzere Almanya gibi Rusya’yla iyi ilişkiler kurmak isteyen ülkeleri, bu ülkeye karşı faaliyetlerin içine sokuyor.

NATO’nun en başından beri esas işlevi de zaten buydu: ABD adına müttefik ülkeleri denetim altında ve istediği çizgide tutmak!

Türk dış politikasının temel sorunu

Türkiye terörle mücadelede, Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de ABD’yle ortak değil (Nitekim Blinken de Türkiye için “sözde stratejik ortağımız” demişti). Tersine Suriye başta olmak üzere bölgede Rusya ile işbirliği yapıyor. Ancak Türkiye, NATO üzerinden ABD’yle müttefik ve bu müttefikliğin gereği Karadeniz’de Rusya’ya karşı konumlanıyor; Ukrayna’yla Batı cephesinde Rusya’ya karşı işbirliği yapıyor.

ABD’yle bu “ortak” olmama ama NATO üzerinden “müttefik” olma durumu, Türk dış politikasının önündeki en temel sorundur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mart 2021

2 Yorum

HDP iddianamesindeki tehlikeli ölçü

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 609 sayfalık HDP’yi kapatma iddianamesinin en önemli savı şu: “HDP Abdullah Öcalan’ın projesidir, PKK’nın partisidir.

Kuşkusuz doğru ama eksik bir doğru…

Pek çok gazeteci yazdı: HDP İmralı’da doğrudan Öcalan’ın talimatıyla kuruldu. Öcalan, “devlet görevlilerinin” önünde BDP yöneticilerine HDP’yi kurma talimatı verdi. Ve başta Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı.

Kuşkusuz iddianameye de giren HDP’nin İmralı’da kurulduğu olgusu, kapatılmak istenen bir partinin, iktidarın ve devletin bilgisi ve gözünün önünde kurulduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

HDP, Hakan Fidan projesidir

Ancak mesele aslında bundan öte. 2013’te yazmıştım: HDP bir Fidan-Öcalan projesidir diye.

Öcalan, kendisini 21 Temmuz 2103’de ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan‘la PKK ve BDP’ye şu mesajı gönderdi: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.”

Ancak Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı ve 1 Ağustos 2013’te şu mesajı verdi: “Doğu’da BDP ile gireceğimiz kesin ama Batı’da BDP mi olur, HDP mi olur, henüz kararlaştırmadık.”

Yani Öcalan “hepiniz HDP’ye geçin ve HDP’yle seçime girin” diye talimat veriyordu ancak direnmekte olan Selahattin Demirtaş “Seçimlere Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile girilmeli” orta yolunu zorluyordu!

Peki Hakan Fidan, ve elbette Tayyip Erdoğan neden Öcalan’dan bir yıl önce kurulan ama kenarda tutulan HDP’yi sahaya sürmesini istiyordu? O dönemin siyasi açıklamaları incelenince görülecektir: HDP projesi, aslında Erdoğan‘ın Gezi’yi (Haziran Halk Hareketini) bölme, etkisizleştirme ve Türk solunu havuzlama projesiydi!

Milli meselede devletten yana olmama ölçüsü

Ancak bugün asıl yazmak istediğim başka. İddianamedeki çok büyük bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının HDP’nin kapatılması yönündeki savlarından biri de şu: “HDP, milli meselelerde devletin yanında yer almadı.

Bu oldukça vahim ve tehlikeli bir ölçüdür. Çünkü bu ölçü bir kez uygulandı mı, bu her muhalif parti için kapatma nedeni olur. Dahası meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin kapatılması ve kalan demokrasinin de toptan ortadan kaldırılması sonucunu doğurur.

Bir meselenin milli mesele olup olmadığına kim karar verecek? Bu iddianame gösteriyor ki, iktidar karar verecek, savcı da o ölçüye göre işlem yapacak!

Ki aslında iktidar bunu fiilen uyguluyor: Geçen aylarda RTÜK, Tele1’e “milli politikalara aykırı yayın yapmak” iddiasıyla ceza vermişti!

İktidarın dış politikası milli dış politika mı?

AKP’nin 18 yıllık iktidarında nelerin milli mesele haline getirildiği, nelerin beka ilan edildiği ortada.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak çıktığı miting kürsüsünden seçmene “ya Binali Yıldırım’a ya Sisi’ye oy vereceksiniz” diyordu örneğin.

Daha somut konular üzerinden örnekler verirsek, AKP’nin Suriye politikasına karşı olmak da, bu durumda bir savcı için “milli meselede devletin yanında olmamak” anlamına gelir!

Hatta öyle manzaralar olur ki, içinden savcıların çıkabilmesi mümkün olmaz. Örneğin Erdoğan “ne işi var NATO’nun Libya’da” dediğinde buna destek verenler, bir ay sonra Erdoğan Libya’nın NATO operasyonuna dahil olunca toptan “milli meselede devletin yanında olmama” konumuna yuvarlanırlar.

AKP’nin “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisi

Sonuç olarak iktidar, dün doğumunda ebelik yaptığı bir partiyi bugün kapatmak istiyor. Bu AKP’nin son seçimlere de yansıyan “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisinin doğal sonucu elbette…

Fakat AKP-PKK ortaklığının bir olgu olarak Türk siyasetinin üzerinde asılı bulunması ve o sürecin arşivlerdeki pazarlıkları, emin olun önümüzdeki yıllarda daha çok sürprizler doğuracaktır.

Son not olarak şunu da belirtelim: HDP tarihi bir fırsatı tepti. Kendisine Batı’da verilen oylardan, PKK terörüne karşı olduğu halde HDP’ye oy veren Türklerin desteğinden dersler çıkarmadı. Bu da en çok birlik isteyen Kürtlere zarar verdi, veriyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mart 2021

3 Yorum

Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda!

Andımız’ın kaldırılmasına tepkiler, çoğunlukla kaldırma kararını veren Danıştay’a gösteriliyor. Oysa konu hukukun değil, siyasetin konusudur. Gerçekte kararı veren de Danıştay değil, AKP iktidarıdır.

Dolayısıyla Cumhur İttifakının ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kararı “pimi çekilmiş bir bombaya” benzetmesi ve kararı alan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunu hedef alması, pratikte bir anlam ifade etmiyor.

Erdoğan-Demirtaş projesi

Önce kararın adresini doğru saptayalım: Andımız’ın kaldırılması kararı Açılım sürecinin siyasal ikliminde, AKP-HDP ortaklığında alınmıştır. Danıştay, bugün o siyasal kararın gereğini yerine getirmiştir yalnızca…

Ortaklardan hem Erdoğan’ın hem Demirtaş’ın sözleri arşivlerde…

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 29 Mart 2011’de şöyle diyordu: “Her sabah, her sabah yeniden, 8 yıl boyunca ilköğretim çocuklarına Andımız’ın zorla okutulması… Militarizmin çocukların ruhuna işlenmesi faaliyeti değil midir?”

AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığı, 29 Temmuz 2012’de İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaptı ve “öğrenci andı” başlıklı 12. maddeyi yürürlükten kaldırdı. Böylece ant artık okunmayacaktı.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 8 Ekim 2013’te “Andımız olarak bilinen metnin yazarı Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır” diyordu.

İşte bu siyasal iklimde Andımız’a operasyon başladı.

Erdoğan’ın değişmeyen ‘ant’ karşıtlığı

Ancak Türkiye’de çoğunluk karara tepki gösterdi. Türk Eğitim-Sen karara karşı dava açtı. Danıştay 8. Dairesi en sonunda, kaldırılan yönetmelik hükmünü 18 Ekim 2018’de oyçokluğuyla iptal ederek “andımız okutulsun” kararı verdi.

Erdoğan, 6 gün sonra “Şurayı Devlet’ten Danıştay’a Uluslararası Sempozyumu”nda karara tepki gösterdi. “Danıştay, 5 yılda ant ile ilgili karar veriyor. 2013’ten 2018’e kadar neredeydiniz? 2018’e kadar niçin acaba bu konuda bir karar verilmedi de şimdi veriliyor? Vesayetçi zihniyetin tekrar hortlatılmasına göz yummamalıyız.

Dikkat ediniz, tarih 2018. Yani Açılım rafa kaldırılmış. Erdoğan iktidarını sürdürebilmek için Demirtaş’la ortaklığını bitirip Bahçeli’yle ortaklığa başlamış. Erdoğan’ın “milli çizgiye” geldiğinin savunulduğu bir dönem özetle…

Bu arada kararı hukuk aldı ama siyaset uygulamadı. Danıştay’ın kararına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci andını yeniden okutmaya başlamadı. Dahası bakanlık kararı durdurmak için bir üst kurul olan Danıştay İdari Dava Daireler Kurulu’na temyiz etti.

O kurul da, Danıştay 8. Dairesi’nin “andımız okutulsun” kararını 13 Mart 2021’de iptal etti ve böylece “andımız” kaldırılmış oldu.

Erdoğan açılım projelerinin arkasında

Bu tablodan çıkan sonuçlar nedir peki?

1) Topu Danıştay’a atmanın anlamı yok; Andımız’ı kaldıran asıl adres “AKP-HDP” ortaklığıdır.

2) Bu nedenle tabloyu bir nevi “Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda” ya da “Bahçeli iktidarda ama fikirleri hapiste” diye de okuyabiliriz…

3) Sonuç: Erdoğan iktidarı için sırayla hepsini kullanıyor.

Yani dün “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan da, bugün sürekli “yerli ve milli” propagandası yapan Erdoğan da aynı kişi… Fakat bu iki uç arasında “andımız” örneğinde de görüldüğü gibi değişmeyen bir şey var: Erdoğan aslında “açılım projelerinin” en azından bazılarının hâlâ arkasında!

Kürt kökenli Türk’üm!

Bitirirken önemle belirtelim: AKP ve HDP’nin “andımızda” ırkçılık ve kafatasçılık görmeleri, kuşkusuz baktıkları gözlük nedeniyledir.

Atatürk’ün millet tanımı oldukça nettir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

Yani Türk milleti -Türk halkının değil- Türkiye halkının devlet kurarak aldığı addır; etnik grupların emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vererek milletleşmesidir, uluslaşmasıdır; etnik kimliğinin üstünde bir “ulusal kimlik” kazanmasıdır.

Türkiye halkı; Türk’tür, Kürt’tür, Laz’dır, Çerkez’dir; devrimle “Türk ulusal kimliği” altında birleşmiş ve devrimle “Türk milleti” olmuştur. O nedenle “Türk milleti” kimliği etnisiteye değil; dil, kültür ve hedef birliğine dayanır; siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de alt kimliği Kürt olan ben; alt kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez vd. olan sizler, üst kimliğimizin Türk olmasından ve “andımızdan” rahatsız değiliz!

Kürt kökenli Türk’üz, Türkmen kökenli Türk’üz, Ermeni kökenli Türk’üz,, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurttaşlarıyız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2021

4 Yorum

Erdoğan’ın Batı’ya çağrısı ve Astana’nın reddi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılı dolayısıyla ABD’nin ünlü yayın organı Bloomberg için bir makale kaleme aldı.

Erdoğan, “Batı, Suriye iç savaşının bitmesi için Türkiye’ye yardım etmeli” başlıklı makalesinde, Washington ve Brüksel’den destek istedi!

ERDOĞAN’A GÖRE BATI’NIN ÜÇ SEÇENEĞİ

Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılında, Batı’nın önünde üç seçenek olduğunu savundu:

1. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ilk seçenek, Batı’nın Suriye’ye müdahale etmemesi… Bunu “tribünden izlemek” olarak niteleyen Erdoğan, Batı’nın sahaya inmesi gerektiğini savunuyor. Dahası, Batı Suriye’ye müdahale etmediği taktirde, bunun hem Batı’nın ahlaki iddiasını zayıflatacağını hem de terör ve göç üzerinden Avrupa’nın siyasi istikrarının tehdit altında kalacağını savunuyor.

2. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ikinci seçenek ise Batı’nın askeri, ekonomik ve diplomatik olarak tüm imkanlarını seferber ederek Suriye’ye müdahale etmesi!

Ancak Erdoğan bu ikinci seçeneği olası görmemekten yakınıyor.

3. Erdoğan’a göre Batı’nın üçüncü ve en makul seçeneği ise şu: Türkiye’yi desteklemek!

BATI, ERDOĞAN İÇİN NE YAPMALI?

Peki Erdoğan’a göre Batı Türkiye’yi Suriye’de nasıl desteklemeli?

1. Batı (ABD), YPG yerine Türkiye’nin kurduğu ve desteklediği ÖSO’ya yardım etmeli.

2. Batı (AB), yeni göç dalgalarının oluşmaması için Türkiye’ni yükünü (mali) paylaşmalı.

3. Batı (ABD-AB), Türkiye’nin Suriye’de oluşturduğu güvenli bölgelere yatırım yapmalı.

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ: YENİ SİYASİ SİSTEM

Tek kelimeyle vahim!

Batı’nın ABD’siyle, Fransa’sıyla 10 yılda hedefine ulaşamadığı, Beşar Esad yönetimini yıkamadığı ve Suriye’yi birkaç parçaya bölemediği şartlarda, Erdoğan hâlâ Batı’dan medet umuyor, hâlâ Batı’dan yardım istiyor!

Ne için? Sözde Suriye’ye demokrasi götürmek üzere Esad yönetimini yıkabilmek için!

Öyle ki, Erdoğan, Batı’dan destek istediği bu makalesinde, yanlış olduğu onlarca kez ortaya çıkan Suriye politikasını hâlâ savunuyor ve başından beri pozisyonlarının hiç değişmediğini gururla savunuyor!

Ve değişmeyen hedefini de vurguluyor: Yeni bir siyasi sistemin kurulması!

ASTANA’NIN İLKELERİNE AYKIRI

Erdoğan’ın Batı’dan yardım isteyen bu makalesi, öncelikle Türkiye’nin içinde yer aldığı Astana Platformunun ilkelerine ve Astana’daki ortakları Rusya ile İran’ın Suriye politikasına aykırıdır.

Nedir özetle Rusya ve İran’ın Suriye politikası? Erdoğan’ın yardım istediği o Batı’nın Suriye’yi yıkma ve parçalama hedefini durdurmak. Nitekim Rusya ve İran bunu çok büyük ölçüde sağlamıştır da…

Moskova ve Tahran’ın varlığı nedeniyle Batı, Suriye’den önemli oranda çekilmek zorunda kalmış, yıkamadığı rejimi istikrarsız kılabilmek için terörü desteklemeyi sürdürmüştür.

İşte bu şartlarda Ankara’nın Moskova ve Tahran’ın konumuna aykırı bir şekilde Washington ve Brüksel’i Suriye’de yardıma çağırması, vahimdir, Astana’nın reddidir!

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ

Aslında ortada bir sürpriz yok. Rusya’yla normalleşme ve Suriye’deki hamleler, iddia edildiği gibi Türkiye’nin bölgede ABD’yle bir savaşı değildi elbette. Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir anlayışla, Rusya’yla anlaşarak kendisine Suriye’de alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor ve bu iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışıyordu.

İşte İdlib’in bir düğüm olmaya devam etmesi de bu nedenleydi. Nitekim Erdoğan, Batı’dan yardım istediği bu son makalesinde, İdlib’deki konumlarını da bir kez daha ortaya koymuş: “Muhalefetin son kalesi olan İdlib’e yönelik saldırıyı durdurmak amacıyla Suriye rejiminin pozisyonuna müdahale ettik.”

Bugün İdlib’deki muhalefeti (Astana belgelerinde ılımlı ve radikal teröristler) korumanın, pratikte Şam yönetiminin topraklarına egemen olmasını engellemekten ve bu yolla Suriye’deki iç savaşının sürmesini sağlamaktan başka anlamı yok!

ERDOĞAN’IN ALAMADIĞI DERSLER!

Özetle Erdoğan Suriye’de hâlâ Esad’ı yıkma hayali kuruyor, hâlâ “güvenli bölge” dediği kontrolü altındaki bölgeleri elinde tutmak istiyor, hâlâ bunun için Batı’nın desteğini arıyor ve hâlâ PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi pazarlığına açık!

Yani krizin 10. yılında Erdoğan’ın Suriye’den çıkardığı tek bir olumlu ders yok!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Mart 2021

3 Yorum

Anasının rahmine haklı düşen muhafazakârlar

Türkiye’nin Mısır’la anlaşması gerektiğini her söylediğimizde tepki gösterenler, birkaç gündür “Mısır’la anlaşmak bütün kapıları açar” anafikirli yazılar yazmaya, ekranlarda konuşmaya başladı.

Güzel.

Er geç benzerini Suriye ve Beşar Esad için de yazacaklar, söyleyecekler…

Özdemir İnce’nin büyük katkısı

Özdemir İnce’nin siyaset literatürüne büyük katkısıdır: Liberaller için “ana rahmine haklı düşenler” tanımlamasını yapmıştı 20 yıl önce; öyle ya hepsi “her koşulda, her şeye ve herkese karşı ‘haklı olmak’ için programlanmışlardı.”

Belki de, kuruluşundan son birkaç yıl öncesine kadar AKP’yle asgari “yetmez ama evet” ölçeğinde ittifak yapan liberallerin etkisidir; muhafazakarlarımız da “ana rahmine haklı düşenler” kıvamında bir süredir…

İşte son olarak, Mısır’la normalleşme olasılığı ortaya çıkınca, “ana rahmine haklı düşen” muhafazakârlar köşelerinden ve ekranlardan dün söylediklerinin 180 derece tersini savunmaya başladılar…

Başkasının adına utanmak!

Almanların oldukça derinlikli bir kavramı var: Fremdschamen. “Utanmasını bilmeyen bir başkasının yerine duyulan utanç” demek.

İşte bazen dinlerken, okurken öyle oluyorum: Başkasının adına utanıyorum…

Dün söylediklerinin bugün tersini söyledikleri için değil bu utanmam; elbette insan dün bir konuda yanlış görüş savunmuş olabilir, bugün de düzeltebilir. Son tahlilde doğrusunu savunduğu için mutlu oluruz…

Kaldı ki yazanlar ve ekranlara çıkanlar olarak hata yapma oranımız çok yüksek; çoğu zaman elde yeterli veri olmadan ham değerlendirme yapmak durumunda kalıyoruz. Yeni veriler oluştukça o ham verilerimiz belli ölçülerde değişiyor, gelişiyor ve olgunlaşıyor…

Utanmam ise şundan; bugünkü doğrularını da dünkü yanlışlarını da birlikte savunabilmelerinden; dün de bugün de haklı olduklarını iddia edebilmelerinden!

Damadı 24 saatte gömenler

Bu “çapsız” dönüşümün son “mağduru” Berat Albayrak.

Düne kadar Albayrak’ın ekonomi politikasını övenler ve alkışlayanlar, bugün de ekonomi alanında yaşananları “Albayrak’ın izlerinin silinerek piyasalara güven ve moral verilmesi” diyerek övüyor ve alkışlayabiliyor örneğin…

Okurken, izlerken nutkum tutuluyor…

“Ne hazin” diyebiliyorum sadece…

Yaşayacağız: Yarın Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğünde bunların büyük bir kısmı “Erdoğan’ın yanlışlarını” anlatacak uzun uzun. Üstelik o kadar ölçüsüzce konuşacakları ki, Erdoğan’ın en “azılı muhalifleri” olarak bizler bile “o kadar da değil” diyeceğiz bunlara!

Hatipoğlu’nun açtığı dava

Her dönemin sembolleri vardır: Bu dönemin önemli sembollerinden biri de Nihat Hatipoğlu’dur.

Otelinin kaçak olduğu (Sözcü) ya da otelinde alkol satıldığı (Odatv) türden haberlerle ama en çok da her Ramazan’da ekranlarda bol kazançlı yayınlarıyla bilinen ilahiyatçı Hatipoğlu, son olarak bir üniversiteye de rektör atanmıştı.

Konu gündemde olduğu için de Tele1’de o dönemde yaptığımız Türkiye’nin Yönü programında Merdan Yanardağ ve Mine G. Kırıkkanat ile birlikte bu atamayı sertçe eleştirmiştik.

Hatipoğlu üçümüze, ayrı ayrı 50 bin TL tazminat davası açtı! Dava sürüyor ve bir sonraki duruşma mayıs ayında…

Hem rektör hem de dört yere dekan

Nihat Hatipoğlu’nun rektörü olduğu üniversitenin dört fakültesinde dekan vekilliği yaptığı ortaya çıktı!

Sefa Uyar’ın Cumhuriyet’teki haberi oldukça ses getirdi: Rektör Nihat Hatipoğlu, Tıp Fakültesi dahil dört fakültede dekan vekiliydi.

Daha ilginci, toplam sekiz fakültenin bulunduğu üniversitede, sadece üç dekan vekili bulunuyordu. Hatipoğlu dört fakülteden, diğer iki isim de ikişer fakülteden sorumluydu!

AKP’nin neredeyse kişiye özel kurduğu üniversitede sadece ve sadece üç profesör vardı ve yasa gereği, fakülteleri profesör yöneteceğinden Hatipoğlu, kendisini ve diğer iki profesörü fakültelere dekan vekili olarak atamıştı.

Ancak Hatipoğlu, tablonun bu derece çarpık olmasına rağmen, sanki her şey normalmiş ve kendisi de bu konumunda çok haklıymış gibi kalkıp Cumhuriyet’i algı operasyonu yapmakla suçladı!

Kısacası konu Mısır da olsa, ekonomi de olsa, eğitim de olsa fark etmiyor; hep benzer manzarayla karşılaşıyoruz! 21. yüzyılın siyasal İslamcıları ve muhafazakârları hep haklı, hep mağdur, hep algı kurbanı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2021

2 Yorum

İhvancılığın iflası

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Mısır’la diplomatik düzeyde temaslarımız başladı.

Peki ne oldu? İhvancı Mursi’yi deviren Sisi nedeniyle diplomatik ilişkilerin en alt seviyeye indirildiği Mısır’da yönetim mi değişti? Hayır. Çavuşoğlu hem Mısır’ın hem de Türkiye’nin görüşmeye önkoşulsuz başladığını belirtti.

Çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarı, ben dahil çoğumuzun yıllardır belirttiği gibi Ankara ile Kahire’nin Doğu Akdeniz’de işbirliği yapmasından geçiyordu. AKP iktidarı ise Türkiye’nin ulusal çıkarını değil, Sünni mezhepçi ve dar İhvancı bakışla kendi iktidar çıkarını esas aldı, ülkemize koca bir sekiz yıl kaybettirdi!

Aynı durum, daha da ağır olarak Suriye’yle sürüyor. AKP’nin Esad rejimini yıkma hedefinin en önemli nedenlerinin başında, Şam’da İhvancı bir hükümet görmek arzusu vardı. Nitekim, Davutoğlu elinde İhvancıların adlarının olduğu bir listeyle Şam’a gitmiş ve Beşar Esad’dan o isimleri hükümete almasını istemişti.

Sonuç? Esad rejimi ayakta, Davutoğlu ise AKP iktidarından dışlanmış durumda. Suriye’de rejim değiştirme hayalinin Türkiye’ye kaybettirdikleri ise ortada…

Maliyetli gecikme

Türkiye’nin Mısır’la normalleşmeye başlaması, kuşkusuz oldukça “maliyetli bir gecikme” oldu. Elbette bugün adım atmak, yarın adım atacak olmaktan daha iyidir, olumludur, Türkiye adına kazançtır.

Öte yandan Ankara için asıl atılması gereken adım Şam’la anlaşmadır; asıl kritik önemde olan ihtiyaç budur. Türkiye’nin Suriye’yle barış yoluna girmesi, sadece iki komşunun sorunlarını değil, daha büyük ölçekte sorunları çözecektir; ABD’nin bölgemize dair “enerji koridoru” inşa etme planlarını da Doğu Akdeniz’deki büyük güç mücadelesini de Türkiye ve bölge yararına etkileyecektir…

AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımı

Mısır’la Sisi değişmeden diplomatik görüşmelere başlamak Türkiye’nin değil ama AKP iktidarının geri adımıdır. Türkiye’nin yararına geri adımdır. Zira AKP ile Türkiye’nin çıkarları, çoğu konuda çelişmektedir. Öyle ki, AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımıdır!

Umarız Mısır’la bu normalleşme belirtileri, hızla Suriye konusunda da anlaşma yolunu açar. Suriye konusunda atılacak “geri adım” Türkiye açısından çok daha yararlı bir ileri adım olacaktır.

Suriye’yle 11 yılın, Mısır’la 8 yılın kaybının maliyeti, elbette muhasebesi daha çokça yapılacak bir konudur.

Erdoğan’ın hayali

Sonuç olarak…

Erdoğan’ın Ankara’dan Şam’a, oradan Gazze üzerinden Kahire’ye ve devamında Trablus ve Tunus’a uzanan İhvancı rejimler zinciri hayali; hayaldi, gerçek olamadı.

İhvancılık Mısır’da ve Tunus’ta bir yılda kaybetti, Şam’a giremedi, Libya’da da adım adım kaybediyor.

Ve İhvancılık en sonunda Türkiye’de de kaybedecek: İşte yeni anayasa, seçim kanunu, insan hakları eylem planı, reform vs. hepsi AKP’nin iktidarını sürdürebilme arayışları içindir.

Binali Yıldırım’ın tekzibine tekzip

Perşembe günü bu köşede, yazımız yerine Binali Yıldırım’ın tekzibi vardı. Yıldırım, “açıklamalarını ‘Binali Yıldırım FETÖ kumpasına sahip çıkıyor’ şeklinde manipüle ettiğimi” iddia etmiş!

Peki Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21 Nisan 2016’da aldığı “Ergenekon isimli bir terör örgütü yok” kararı ortada olmasına rağmen, Binali Yıldırım’ın 9 Ekim 2016’dan başlayarak 2017’de, 2018’de, 2019’da, 2020’de ve en son bu yılın başında döne döne sürekli “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” demesi başka ne anlama geliyor? Bu ısrarlı tutum, özü itibariyle o kumpas davalara sahip çıkmak değil midir?

28 Ocak 2009’da “Yanlış işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın” diyerek FETÖ’nin dinlemelerine itiraz edenlerle alay eden dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bugün bu gerçeğin dile getirilmesine manipülasyon diyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2021

3 Yorum

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: