AKP’nin hedefi: İkili hukuk düzeni

Kuşkusuz Ayasofya kararında da, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hamlesinde de AKP’nin oy kaybını frenleme etkisi vardır. Saray, düşen oyları durdurabilmek ve esas tabanı olan “cami cemaatini” sağlam tutabilmek için, hatta 2002’de koalisyonla bir araya getirdiği tarikat ve cemaatlerin taleplerini yerine getirerek desteklerini kesintisiz sürdürmelerini sağlamak için bu hamleleri üt üste yapıyordur.

Ancak Erdoğan’ın temel hedefinin bu olduğunu söyleyemeyiz. İyi taktisyendir, her hamlesinin ana ve tali hedefleri olmasını gözetmektedir zira…

Peki nedir bu hamlelerle hedeflenen? İnceleyelim:

Çoklu baro operasyonu

AKP hükümeti, FETÖ, PKK ve liberallerle ittifak yaptığı süreçte yargıyı ele geçirebildi; 12 Eylül 2010 referandumu bugüne gelinirken alınan en önemli virajdı. Gerçi AKP’nin açtığı yoldan yargıya daha çok FETÖ’cüler yerleşmişti ama 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlayan FETÖ’yle mücadele sürecinde, “eski ortaklar” tasfiye edildi; yerleri kendi kadrolarıyla, diğer tarikat ve cemaatlerin kontenjanlarıyla dolduruldu. Neticede yargıya “büyük ölçüde” egemen oldular.

Ancak Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, adliyelere “egemen” olan iktidar, baroları bir türlü ele geçiremedi.

İşte “çoklu baro” operasyonu, ele geçirilemeyen baroları önce bölmek, içinden kendine ait bir parça çıkarmak, ardından bunu iktidar desteğiyle esas kılmaya çalışmak, olduğunda da diğer parçayı yutarak baroları yeniden “tek baro” yapma operasyonudur.

Ayasofya’yı cami yapma hamlesi

Ayasofya ise elbette “siyasal İslamcıların” 50 yıllık rüyasıdır; Atatürk’le, Cumhuriyet’le, laiklikle hesaplaşmaya soyundukları bir konudur.

Ayasofya müzesinin camiye dönüştürülmesi, işte tam da bunu besleyecek şekilde, Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukukunun dayanak alınmasıyla sağlanmıştır; sonuç olarak 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi, 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini almıştır.

İlk ibadet için 24 Temmuz’u, yani “hezimettir” dedikleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümünü seçmeleri bile önemli bir işarettir. (Aslında Ayasofya’nın bir bölümü 1991’den beri zaten ibadete açıktır ama mesele zaten ibadet ve ibadet yeri ihtiyacı değildir!)

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hamlesi

AKP’nin kendisinin öncülük etiği İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma hamlesi, elbette çocuk gelin isteyen, kadınlara sosyal hayatı kısıtlamak isteyen, kadına şiddeti normal gören tarikat ve cemaatlerin istediği bir gelişme…

Ancak iktidar, bunu da tıpkı Ayasofya gibi yine “egemenlik ve bağımsızlık” konusu gibi sunarak toplumsal destek arıyor. Oysa mesele “egemenlik ve bağımsızlık” bile olsa, sözleşmeye öncülük yaparak o “egemenliği” devreden de kendileriydi!

Fakat asıl mesele, yasaları ve toplumsal hayatı, iktidarın kadın-erkek eşitliğine inanmayan anlayışına uygun hale getirme niyetidir.

Cumhuriyet adım adım yıkılıyor!

Sonuç olarak tablo şudur:

Çoklu baro, Cumhuriyet’in “hukukun birliği” ilkesini hedef almaktadır.

Ayasofya kararı, Cumhuriyet hukukun yerine Osmanlı hukukunu koyabilme hamlesidir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimi, Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonudur.

Toplamda AKP iktidarının hedefi; “ikili hukuk düzeni” oluşturmaktadır! Yani son tahlilde “ulemaya sormak” istemektedirler!

Süreci görmeyen ve aymazlığı sürdürenler için açık açık belirtelim: Cumhuriyet adım adım yıkılmaktadır!

NOT: “Alt kimlik-üst kimlik” başlıklı makalemize çok sayıda olumlu eleştiri geldi ancak az sayıda “suçlama” da vardı: Kürt ırkçıları beni faşistlikle, Türk ırkçıları da örtülü Kürkçülük yapmakla suçladı! Fakat en çok üzüldüğüm, Kürtlerden Yaşar Kemal’e yöneltilen ağır ithamlardı… Sonuç olarak işimiz çok, mücadeleye devam.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2020

5 Yorum

Alt kimlik – üst kimlik

Enver Aysever’in Selahattin Demirtaş’la gazetemizdeki söyleşisini okumuşsunuzdur. AKP’nin iktidarını sürdürmesine kaç seçim harç taşımış kişi sanki o değilmiş gibi, “Dışarıda olsaydık ne referandumda evet çıkardı ne de Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilirdi” diyor. Sadece “evet artı boykot eşittir çözüm” diyerek Türkiye’nin bugüne gelmesinde önemli bir viraj olan 12 Eylül 2010 referandumuna verdiği “dolaylı” destek bile bu konularda ahkam kesmemesini gerektirirdi!

Ne ki, Türkiye’nin bugünlerine harç taşıyanların hiçbiri yapmıyor bunu. Baksanıza, AKP’ye ideolojik gladyatörlük yaparak bu iktidarın toplum üzerinde tahakküm kurmasına, iyi kötü var olan bir demokrasinin de ortadan kaldırılmasına aracılık eden liberaller bile “demokrasi” talepli imza kampanyaları düzenleyebiliyor!

Neyse, dönelim Demirtaş’ın söylediklerine….

ABD işbirliğiyle solculuk olur mu?

Ancak önce söylemediğiyle başlamalıyım: Bir söyleşide bu kadar solculuk, sosyalizm kelimeleri kullanan birinin bir kere bile ABD emperyalizmini ağzına almaması nasıl mümkün olabiliyor; hem solculuk deyip hem de ABD’yle işbirliği nasıl yürütülebiliyor, keşke anlatsaydı…

Fakat üzerinde durmak istediğim asıl konu başka. Demirtaş’ın söyledikleri içinde esas sorunlu olanı “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese Türk” denmesine karşı çıkıyor olmasıdır.

Gerçi yeni değil, hep karşıydılar, hatta eskiden ortaklık yaptıkları AKP hükümetine de “Türk yerine Türkiyeli” denmesini önerdiler!

Karşı çıkışları eski de olsa, Cumhuriyet’in sayfalarına taşındığı için üzerinde durmalıyız.

Yaşar Kemal’in tavrı

Büyük ozan Yaşar Kemal bir basın toplantısında, kendisine “Siz bir Kürt yazar olarak…” diye soru sormaya başlayan İsveçli gazeteciyi, hem de İsveç’te terslemişti yıllar önce ve şöyle demişti: “Ben Kürt yazar değilim… Kürt asıllı bir Türk yazarım!

Demirtaş, büyük ozanın Kürtlüğüne laf edebilir mi bu sözleri nedeniyle?

Ya da Cem Karaca, Cem Özer gibi aydınlarımızın “Anam Ermeni, babam Çerkez, ben ise Türk’üm” demesi üzerinden Demirtaş bu değerli isimlerimize “asimile olmuşlar” diyebilir mi? Dememeli…

Zira bu aydınlarımız çok önemli bir gerçeğe işaret ediyorlar; üst kimliğe…

Devrimle milliyetler birleşip millet oldu

Bu topraklarda 1920’de hep birlikte bir devrim yaptık; devrimle Osmanlı padişahlarının kulu olmaktan çıktık, millet olduk. O nedenle büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şöyle dedi: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

Evet, Türkiye halkı olarak çeşitli etnik gruplardandık; Türk’tük, Kürt’tük, Çerkez’dik, 24 etnik milliyettik…

Ve devrimle 24 milliyet, bir millete dönüştü; o milletin ismine de Türk dedik. Tıpkı İngiltere’de, Fransa’da vs olduğu gibi milliyetler millet olarak birleşirken, içlerinden biri çeşitli nedenlerle millete ismini verdi.

O “çeşitli nedenler” dediğimiz nedenlerin içinde o milliyetin tarihselliğinden nüfusuna, ekonomik gücünden devlet kurabilme yeteneğine kadar pek çok etken var. Ah vah etmenin, keşke benim etnik grubumun ismi verilseydi demenin tarihin akışını değiştirebilmeye bir faydası yok. Her yerde olduğu gibi bu topraklarda da tarihin ve toplumların yasası işledi sonuçta.

Kışlalı’nın işaret ettiği gerçek

İşte bu tarihselliği iyi bilen bir aydın olduğu için, Yaşar Kemal “Kürt asıllı Türk yazarım” diyordu. Kürt kimliği alt kimliği, Türk kimliği de üst kimliğiydi. O üst kimliği, onun Kürtlüğünden bir şey alıp götürmüyordu. İşte Demirtaşların anlamak istemediği ya da anlamamazlıktan geldiği budur.

Oysa anlamak isteyenlere ne de güzel anlatmış Cumhuriyet’in ustalarından Ahmet Taner KışlalıKürt asıllı Türk olur mu?” başlıklı makalesinde:

Atatürk bu ulusu ne ‘ırk’ ne ‘din’ üzerine kurmuştur. Bin yılda oluşmuş olan bir ‘kültür ortaklığı’ üzerinde kurmuştur. Etnik köken bir ‘alt kimlik’tir… Etnik kültür bir ‘alt kültür’dür. ‘Ulusal kültür’ alt kültürlerle çatışmaz; onların sentezinden oluşur… ‘Ulusal kimlik’ de bir ‘üst kimlik’tir. Alt kimliklerle çatışmaz; onları kendi şemsiyesi altında bütünleştirir! Etnik kimlik, çoğunlukla ‘ırksal’dır… Ulusal kimlik ise ‘kültür bütünlüğü’nün adıdır, bir ‘ırk bütünlüğü’nün değil! ‘Ben Kürt kökenli Türk’üm’ dediğiniz zaman da bu nedenden dolayı bir çelişkiye düşmüş olmazsınız… Sadece kişiliğinizin iki ayrı boyutunu vurgulamış olursunuz! Tıpkı ‘Ben bir Türk işçisiyim’ derken kişiliğinizin iki ayrı boyutunu vurgulamış olduğunuz gibi…” (Cumhuriyet, Kasım 1995)

Bu ülkede alt kimliklerimiz, alt kültürlerimiz bir zenginliktir. O zenginliği ayrışmanın değil, daha da değer kazanan birleşmenin parçası yapmalıyız.

Üst kimlik olarak Türk kimliği, Kürt, Laz, Çerkez kimliklerimizle daha da değer kazanmıştır. Bu değeri, alt kimliği Türk olmayanlar da, alt kimliği Türk olanlar da görebildiği oranda çağdaşlaşacağız…

Soydaş kavramının yanlış kullanımı

Bitirirken bir yanlışa dikkat çekelim: Türk üst kimliği, etnik ya da ırka dayanan değil, kültür birliğine, dil birliğine, hedef birliğine, aynı topraklarda yaşama iradesi birliğine dayanan siyasal bir kavramdır. O nedenle “soydaş” kavramı doğru kullanılmalıdır. Irak’taki, Suriye’deki Türkmen bize ne kadar yakınsa, Irak’taki, Suriye’deki Kürt de, Arap da o kadar yakındır özetle…

Bin yıldır iç içe yaşıyor olmanın coğrafyaya dayattığı bir gerçektir bu; binlerce yıl da birlikte yaşamaya devam edeceğiz sonuçta…

Birlikte, birbirimize değer katarak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2020

7 Yorum

TRUMP SEÇİM STRATEJİSİNİ ÇİN ÜZERİNE KURDU

GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE ASKERİ KIŞKIRTMA

6 ay öncesine kadar ABD seçimlerinin favorisi, mevcut başkan Donald Trump’tı. Trump, tepki çeken pek çok politikasına rağmen, ekonomide sağladığı kısmi başarılarla ABD kamuoyunun desteğini arkasına almıştı.

Ancak salgın bu durumu değiştirdi. Trump yönetiminin salgını önce ciddiye almayan, ardından iş ciddileşince topu Çin’e atarak başarısız yönetimini perdelemeye çalışan çizgisi, adım adım kamuoyu desteğini yitirmesine neden oldu.

Dahası ekonomide sağladığı kısmi başarı da bu süreçte tersine döndü: İşsiz sayısı 40 milyonu aştı!

Üstelik siyah öfke patlaması da, Beyaz Saray’ın iyi yönetemediği bir krize dönüştü.

Kısacası Kasım ayı yaklaşırken, Trump için çanlar çalışıyor….

TRUMP AMERİKALILARA ÇİN KORKUSU POMPALIYOR

Ancak Donald Trump kurnaz bir işadamı sonuçta. Hatta devletlerarası ilişkilerde zaman zaman işadamlığının devlet başkanlığının önüne geçtiğini de söyleyebiliriz.

O nedenle Trump, kötü gidişata rağmen oyunu çevirecek potansiyele sahip.

Ve hayatı kâr-zarar hesabı üzerine kurulu Trump, bu amaçla tüm seçim stratejisini Çin üzerine kurmuş durumda.

Amerikan halkına Çin korkusu pompalayarak, Çin’in ABD’nin küresel liderliğini elinden almaya çalıştığını savunarak, Çinlilerin Amerikalıların refahına göz koyduğunu işleyerek ve elbette ateşiyle ülkesini yakmaya çalışan bu kızıl ejdere karşı en yetkin Amerikan kartalının kendisi olduğunu iddia ederek bir seçim kampanyası yürütüyor.

TİCARET VE TEKNOLOJİ SAVAŞI

Nasılsa, ABD stratejisi de Çin karşıtlığına uygun. Trump öncesi yönetimlerce başlatılan ve adım adım inşa edilmiş olan Hint-Pasifik stratejisi, temel olarak Çin’i çevrelemeyi, bölgesine sıkıştırmayı hedefliyor.

Dolayısıyla şartlar Trump için Çin düşmanlığı yapmayı kolaylaştırıyor.

Trump da seçime kadar bunu en iyi şekilde kullanıp dört koldan Çin’e karşı harekete geçmeye ve tansiyonu yükselterek bunu oya çevirmeye çalışıyor.

Ticaret savaşı zaten iki yıldır sert şekilde sürüyor. Teknoloji savaşı da adım adım yükseltildi; Trump, Boris Johnson başta kimi müttefiklerini Huawei’yi 5G’den çıkarması için tehdit ediyor.

ABD diğer yandan Uygur, Tibet, Hong Kong, Tayvan gibi konuları Çin’i sıkıştırmak için kullanıyor. Bu konular üzerinden dünyada Çin’e karşı bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.

GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE KIŞKIRTMA

Trump yönetimi son olarak Güney Çin Denizi’nden silah göstererek Çin’i kışkırtmaya çalışıyor.

ABD, Bağımsızlık Günü 4 Temmuz’da Güney Çin Denizi’nde iki uçak gemisiyle askeri tatbikat yaparak açıkça Pekin yönetimini kışkırtmaya çalıştı.

Her biri 90 uçak olmak üzere toplam 180 uçak taşıyan ve 12 bin asker bulunduran USS Nimitz ve USS Ronald Reagan uçak gemileri, açık ki bölgede askeri gerilim peşinde

Nitekim Çin yönetimi de ABD’nin kışkırtma arayışına dikkat çekti. Çin Dışişleri Sözcüsü Zhao Lijian, “ABD’nin niyetinin tartışmalı sularda çatışma kışkırtıcılığı yapmak, askerileşme ve silahlanmayı teşvik etmek ve barış ile istikrara zarar vermek olduğunu” açıkladı.

Aslında iki uçak gemisiyle yapılan bu tatbikat ile, bir gün önce ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun sözlerinin gereği yapılmaya çalışılıyordu. Zira Pompeo özetle “Güney Çin Denizi Çin’in değil” demişti!

Elbette Güney Çin Denizi Çin’in değildi; Çin’le birlikte Filipinler’in, Vietnam’ın, Brunei’nin ve Malezya’nındı. Fakat uçak gemisiyle güç gösterisi yapan ABD’nin kesinlikle değildi!

Güney Çin Denizi’ne dair sorunlar ve tartışmalı konular, komşuların meselesiydi; ABD’nin değil!

ABD’NİN İŞİ ZOR

Elbette Trump yerine Biden’ın kazanması, ABD’nin Çin’e karşı pozisyonunu değiştirmeyecek. Zira Çin’i çevreleme stratejisi, Biden’ın yardımcılığını yaptığı önceki başkan Obama’nın da stratejisiydi.

ABD, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü için ekonomik olarak kendisini yakalayan Çin’i, askeri ve siyasi olarak sıkıştırmayı sürdürecek.

Sorun şu ki, Çin defalarca ilan ettiği gibi “küresel liderlik” peşinde değil ve dünyayla yürüttüğü ekonomik ve siyasi ilişkiler, Batı’nın geleneksel sömürgeciliğine hiç benzemediği için Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar dünyanın pek ülkesi tarafından kazançlı ve yararlı görülüyor. Dahası ABD’nin tüm tehditlerine rağmen Avrupa ülkeleri de Çin’le ticaret yapmayı kârlı görüyor.

Kısacası, seçimi kim kazanırsa kazansın, ABD’nin işi zor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Temmuz 2020

1 Yorum

Kafkaslar için 3+3 modeli

Türkiye ile Rusya, Suriye’de “işbirliği ve rekabet”, Libya’da ise “rekabet ve işbirliği arayışı” içinde. Yine Karadeniz de işbirliğinin öne çıktığı bir alan. Ukrayna ise iki ülkenin karşıt cephelerde konumlandığı bir alan. Kafkasya ise çıkarların çeliştiği alanlardan.

Doğalgaz boru hattı, nükleer santral, füze savunma sistemi, turizm, tarım ürünleri ticareti gibi konular, işbirliği alanları. Ayasofya ve Kanal İstanbul konuları ise şimdilik geçiştirilmiş potansiyel sorunlar.

Bu girişi, Azerbaycan-Ermenistan sınır çatışması konusunda Ankara ile Moskova’nın yaklaşımlarını analiz edebilmek için yaptık. Başlayalım:

Amerikancılar Rusya’yı işaret ediyor

Türk basınında ağırlıklı olarak bu son çatışma, Moskova’nın Ankara’ya mesajı olarak yorumlanıyor. Yorumcuların ağırlıklı olarak Türk-Amerikan işbirliğinin yeniden başlamasını savunan kesimler olduğunu da belirtelim.

Erdoğan ve Trump’ın Libya’da “ortak çalışma” mutabakatına varmasıyla birlikte Türkiye’nin çıkarlarının Rusya’yla değil ABD’yle hareket etmekten geçtiğini yüksek sesle savunmaya başlayan bu kesim, “milli duyguları” da körükleyerek açık bir Rusya ve Ermenistan düşmanlığı kışkırtıyor.

Bu yorumcuların Rusya’yı işaret edebilmesinin maddi zemini ise Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki son çatışmanın işgal altındaki Dağlık Karabağ’da değil de, oraya 250 km uzaklıktaki Tovuz’da yaşanıyor olması. Zira Tovuz, TANAP ve BTC boru hatları ile Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı üzerinde. Buradan hareketle meseleye ayrıca “enerji-politik” açıdan da bakılarak, daha kapsamlı bir Rusya hamlesi yorumu yapılıyor.

2018’de Ermenistan’da ‘kadife devrim’

Bize göre konu, çizilen “büyük resme” ait bir konu değil. Daha çok Ermenistan’ın, bir parça da Azerbaycan’ın iç politikasıyla ilgili…

Ne demek istediğimizi anlatabilmek için kısa bir anımsatma yapmalıyız: Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2008-2018 yılları arasında iki kez cumhurbaşkanlığı yaptı; ardından ülkeyi başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçirdi ve başbakan oldu. Rusya yanlısı Sarkisyan’ın bu girişimi haliyle toplumsal bir tepkiye dönüştü. O tepkiyi fırsata dönüştüren Batı’nın desteğiyle Nikol Paşinyan 8 Mayıs 2018’de Ermenistan Başbakanı oldu.

Batı’nın bu değişimdeki rolü o kadar açıktı ki, Paşinyan ilk günden beri başbakanlığını “kadife devrim kazandı” diye formüle etti sürekli.

Renkli devrimler, biliyorsunuz, ABD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’yı çevrelemek için eski SSCB ülkelerinde yaptığı darbelerdi: 2003’te Gürcistan’da “gül devrimi”, 2004’te Ukrayna’da “turuncu devrim”, 2005’te Kırgızistan’da “lale devrimi” yapıldı; bir de Azerbaycan’da başarısız bir renkli devrim girişimi oldu…

Paşinyan’ın zaferini bu çizgi içinde “kadife devrim” olarak nitelemesi; ABD yanlısı ve Rusya karşıtı konumuyla ilgilidir.

Kullanışlı çatışma

Son sınır çatışmasını anlayabilmek için Paşinyan’ın durduğu yeri iyi anlamak gerekiyor. Paşinyan Azerbaycan’la “düşük dozda” bir çatışmayı ülkesini Batı limanına demirleyebilmenin aracı olarak görüyor.

Şöyle: Eğer Rusya Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün tüzüğü gereği Ermenistan’a yardım ederse, Paşinyan hem Azerbaycan’a karşı hem de Türkiye’ye karşı başarı kazanmış ve bunu iç politikada kullanmış olacak. Eğer Rusya, Türkiye’yle karşı karşıya gelmemek için meseleye karışmazsa, Paşinyan, iç kamuoyunu ABD’yle hareket etmenin zorunluluğuna ikna edebilecek.

Üstelik “milliyetçi duyguların” köpürtüldüğü bu şartlarda iki yıl önce “kadife devrim” sürecinde söz verilen ama yapılmayan vaatler de unutturulmuş olacak…

Konuştuğum Azerbaycanlı uzmanlar, aynı ölçülerde olmasa da, Bakü açısından da tablonun “kullanışlı” olduğuna işaret ediyorlar. Bu “düşük dozlu” çatışmanın doğuracağı “milliyetçi duyguların”, 2017’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak ülkeyi kocası İlham Aliyev ile birlikte yönetmeye başlayan Mihriban Aliyeva’ya yönelik tepkileri frenlemekte kullanılacağına işaret ediyorlar.

Her iki başkentte de ciddi “yolsuzluk” dosyaları konularının olduğunu önemle belirtelim!

Bölgesel işbirliği zemini: Astana Platformu

Kuşkusuz bunlar kesinlik kazanmamış, ham yorumlar. Üstelik Erivan ve Bakü açısından bakıldığında, bu analiz düzleminde büyük risk aldıklarını da söyleyebiliriz.

Bizim için önemli olan Türkiye’nin çıkarıdır. Türkiye’nin toplam çıkarının ise komşularıyla ve Rusya’yla işbirliği yapmasından geçtiğini savunan biri olarak, her gelişmeyi, bu işbirliğine yaptığı olumlu-olumsuz etki ile değerlendirmekteyiz.

O nedenle de geçen yıllarda Tahran’ın Kafkaslar için önerdiği 3+3 formülünü oldukça önemsiyoruz: Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü yan yana gelirse, Kafkaslardaki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünün sorunları çözülür

Bugün bu öneri Astana Platformu ile kısmen hayata geçmiş durumda. O nedenle Ermenistan-Azerbaycan çatışması üzerinden Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya getirilmesi değil, tersine Türkiye, Rusya ve İran’ın daha da geliştirilebilecek işbirliğinden hareketle Kafkaslardaki sorunları bölge yararına çözmenin zemini var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2020

1 Yorum

ABD’yle işbirliği yapan FETÖ’yle barışır!

İlginç bir 15 Temmuz haftası geçirdik…

Önce, süreci anlamamızı sağlayacak olgulara bakalım:

1. Kumpas 2.0 operasyonu başladı: Libya’da şehit düşen MİT görevlisinin cenaze töreni haberi gerekçesiyle Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel tutuklandı. Ardından “ikinci dalga” gibi Müyesser Yıldız da tutuklandı.

2. Bu hafta ise FETÖ karşıtı haber ve kitaplarıyla bilinen gazeteciler Aytunç Erkin ve Can Özçelik’e soruşturma açıldı. Yöntem yine benzerdi: İmzasız ihbar mektupları…

Aytunç Erkin’in Dayının Casusları ve Can Özçelik’in FETÖ Borsası kitapları FETÖ ve FETÖ’yle irtibatlı kesimleri oldukça rahatsız ediyordu, biliyorduk…

3. Bir dönem Gülen cemaatine ve FETÖ’nün kumpaslarına ekranlardan ve köşesinden verdiği destekle bilinen, dahası Fethullah Gülen’le fotoğrafı bile olan Abdülkadir Selvi, “Kılıçdaroğlu FETÖ’yü aklıyor” başlıklı bir yazı kaleme aldı!

Selvi yazısında, genç Berkay’ın seçimde Ekrem İmamoğlu’na “her şey güzel olacak” demesiyle darbeci Ömer Faruk Harmancık’ın darbe bildirisini uzattığı Hulusi Akar’a “İmzala bunu, her şey güzel olacak” demesi arasında bağlantı kurmuş!

Ne diyelim, gerisini “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli filmi olan Cem Yılmaz düşünsün artık!

4. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yaramış, “15 Temmuz’u anlamak” panelinde şöyle dedi: “Darbe teşebbüsüne karışmış, pişman olmuş kişilere de sahip çıkmamız, onları bu toplumun içine dahil etmemiz, kazanmamız gerekiyor.”

Yaramış’a Abdurrahman Dilipak gibi kimi isimler destek verdi.

Bu arada Ensar Vakfı yöneticisi olan ve İskilipli Atıf’a övgüler dizen çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Ahmet Yaramış’ın üç ay önce Erdoğan’ın kararıyla Türk Tarih Kurumu’nun başına atandığını anımsatalım.

Üç mesaj

FETÖ cephesini sevindirecek bu gelişmeler yaşanırken, FETÖ karşıtı cepheden de önemli uyarılar vardı:

5. Gazeteci Soner YalçınAKP-FETÖ anlaşıyor mu” başlıklı dikkat çeken bir analiz yaptı. Yalçın “yakınlaşma” işareti gördüğü kimi olguları sıralayarak, bunların tesadüf olmadığını belirtti.

6. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 15 Temmuz’un yıldönümünde dikkat çeken bir iddia açıkladı: “Şimdi size hiçbir yerde yayınlanmamış bir bilgi vereceğim. Darbe başladığı zaman Emniyet Genel Müdürlüğünde emniyet teşkilatımızın yöneticileri toplandı. Bütün polis teşkilatına şu mesajını geçti: Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmıştır, polis askere karşı koymaz. Evet, aynen böyle…”

Program sunucusu Veyis Ateş mesajı gönderen kişilerin FETÖ’cü polisler olup olmadığını sorunca Perinçek’in yanıtı şu oldu: “Hayır FETÖ’cü polisler değil. Buradan söylüyorum beni İçişleri Bakanı yalanlasın. Ben size gerçek bilgiyi veriyorum. Polise o zaman mesaj geçti.”

4 yıl sonra gündeme gelen bu iddia ile FETÖ’yle uzlaşma yanlısı kesimlere bir mesaj veriliyordu muhtemelen…

7. 15 Temmuz’un 4. yılında TRT’nin özel yayınına konuk olan İlahiyat Profesörü Ali Köse dikkat çeken uyarılarda bulundu: “Benim bu konudaki kanaatim 15 Temmuz’dan gerekli dersin alınmadığı ve yeterli önlemlere gidilmediği şeklindedir. Hatta ben bunu ‘Bir FETÖ gitti, bin FETÖ geliyor’ diye değerlendiren, bu şekilde sloganlaştıran birisiyim. Bu uyarıyı yapmak benim vazifem.”

Gladyo’yla mücadele

AKP FETÖ’yle uzlaşır uzlaşmaz ayrı konu ama AKP’nin “siyasal İslamcılık” ideolojisinin yeni FETÖ’lere zemin oluşturduğu ortada. FETÖ’den arındırılan devlet birimlerini çeşitli cemaatlerin nasıl bir rekabetle doldurmaya çalıştığı ortada. Dindarların bu dincilikten rahatsız olmaya başladığı da ortada.

Şu gerçeği görmeden sorun çözülemez: FETÖ Gladyo’nun bir parçasıdır; ABD’nin “müttefik” ülkelerde kullandığı operasyon örgütüdür. Bu tür örğütleri ABD istihbaratıyla buluşturan zemin “siyasal İslamcılık” ve sola karşı düşmanlıkta ortaklıktır.

Bu ilişki parçalanmadan, FETÖ’lerle tam olarak mücadele edilemez; yeni FETÖ’ler türer.

Laiklik o nedenle dindarların da sigortasıdır; devletin de… Laiklik, cemaat ve tarikatların önce Allah ile kul arasına girmesini, buradan hareketle de devlete yerleşmesini önleyen sigortadır.

Bu sigorta 1946’dan sonra gevşemeye başladıkça Cumhuriyet’in kapattığı tarikatlar ortaya çıktı, güçlendi; ABD’nin “komünizmle mücadele” araçlarına dönüştü; hükümetlere ortak oldu, hükümet oldu; milli eğitime, emniyete, yargıya yerleşti; Türk ordusuna operasyon yaparak TSK’nin kilit noktalarını ele geçirdi ve en sonunda Türkiye’ye darbe yapmaya kalktı.

Meselenin siyasal İslamcılık, ABD’yle ilişki ve sol-laiklik-cumhuriyet karşıtlığı düzlemlerini görmeden bu örgütlerle tam olarak mücadele edilemez.

O nedenle laiklik gibi, bağımsızlık ve antiemperyalizm de FETÖ’yle mücadelenin panzehridir.

Bitirirken önemle belirtelim: Yüzünü Asya’ya dönen bir ülke FETÖ’yle mücadele eder, ABD’yle yeniden “ortak çalışma” yapmak isteyen ülke ise FETÖ’yle uzlaşır, barışır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2020

8 Yorum

Moskova Doğu Akdeniz’de altın anahtar

Türkiye ile Mısır, Libya’da gittikçe daha da gergin bir saflaşmanın aktörleri haline geliyorlar. Bu gerginliği giderecek bir hamle ne Ankara’dan ne de Kahire’den geliyor…

Ankara, Libya’nın batısına hâkim Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümetini; Kahire ise Libya’nın doğrusuna hâkim Temsilciler Meclisini ve meclisin destek verdiği Libya Ulusal Ordusunu/Hafter’i destekliyor.

Sirte-Cufra hattı ise hem bu doğu batı bölünmesinin sınırı, hem de Türkiye ile Mısır’ı askeri olarak karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan kırmızıçizgi haline gelmiş durumda…

Öyle ki, Berlin Konferansı’nın ev sahibi Almanya, Sirte-Cufra hattının “askerden arındırılmış bölge” haline getirilmesini savunmaktadır. Bunun Libya’nın fiilen bölünmesinin kabulü anlamına geleceği açık…

Sirte-Cufra hattında silah patlama tehlikesi

Ankara ve Trablus, Hafter kuvvetlerinin Sirte-Cufra’dan çıkmasını ve bu hatta Serrac kuvvetlerinin hâkim olmasını istiyor; Kahire ve Tobruk ise Sirte-Cufra hattını kırmızıçizgi ilan etmiş durumda…

Asıl vahimi ve gerginliği daha da artıran gelişme ise Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’nin “Mısır Silahlı Kuvvetlerini Libya’ya müdahale etmeye” çağırması oldu!

Kısacası Sirte-Cufra hattı konusunda silahların patlayabileceği bir sürece girilmiş durumda ne yazık ki…

Bu ise Suriye’de, Libya’da, bölgede vekiller aracılığıyla süren çok taraflı savaşın devletler katına çıkması anlamına gelir ki domino etkisiyle yeni cepheler doğurma riski de taşımaktadır…

ABD Erdoğan’ın mektubunu anahtar görüyor

Ankara, Libya’da karşısında kalabalık bir ülkeler grubu bulunması nedeniyle Washington’u yanına çekmeye çalışıyor. Bunun için de Moskova’nın Libya’daki varlığının ABD/NATO çıkarlarına tehdit oluşturduğunu savunuyor.

Bir süredir AKP sözcülerinin Rusya’yla ilişkileri stratejik değil, taktik seviyede yürüttüklerini ilan etmeleri de, NATO toplantısında resmi olarak “Libya’da Rusya’nın güç kazanmasının NATO için tehlike oluşturduğunu” savunması da ABD’yi yanına çekebilmek için…

Erdoğan’ın 29 Nisan’da Trump’a mektup yazarak Libya’da (ve hatta Suriye’de) ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan etmesiyle başlayan süreç ilerliyor. Zira Washington, Erdoğan’ın bu çağrısını, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmak için kullanılacak bir anahtar olarak görüyor.

Dahası ABD Libya’da Türkiye ile ortak çalışmayı, Suriye’de de ortak çalışmaya yeniden başlayabilmenin basamağı olarak değerlendiriyor.

Stratejik üçgen ve dörtgen

Bu girişimin, merkezinde Doğu Akdeniz’in olduğu ve Suriye’den Libya’ya uzanan geniş bir hat üzerinde Türkiye’ye ciddi sonuçlar doğuracağı ortada.

Zira Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda incelediğimiz gibi İskenderun Körfezi, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazından oluşan stratejik üçgen ve Karadeniz, Hazar Denizi, Aden Körfezi ve Umman Denizinden oluşan stratejik dörtgen, Batı Asya’da yüzyıllık çarpışmanın coğrafyasıdır.

Bu coğrafyayı tehdit eden kuvvet, ABD emperyalizmidir. Türkiye’nin Libya’da Rusya’yı dengelemek adına ABD’yle “ortak çalışması”, sonucu vahim bir süreci tetikleyecektir.

Oysa daha önce de bu köşede yazdığımız gibi tersi mümkündür: Nasıl ki Türkiye Suriye’de Rusya’yla normalleşerek İran’ı da kapsayan üçlü ittifak geliştirebildiyse, Libya’da da Rusya’yla işbirliği yaparak Mısır’ı da kapsayan yeni bir üçlü ittifak kurabilir.  Kurmalıdır, Türkiye bunu zorlamalıdır.

Türkiye-Mısır çatışmasını ABD kazanır!

Kuşkusuz Türkiye ile Mısır’ın askeri olarak Libya’da karşı karşıya gelmesi durumunda Mısır’ın kazanma şansı sıfırdır; ancak Türkiye de son tahlilde kazanamaz. Kazanan ABD ve İsrail olur!

Bir kere Türkiye ile Mısır’ın Libya’da askeri olarak karşı karşıya gelmesi, Mısır’ı Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, ABD, AB bloğundan koparmanın da imkânsız hale gelmesi demek olacaktır.

Oysa Ankara şunu görmeli: Salt askeri kapasiteyle Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin haklarını azami savunabilmek mümkün değil.

Türkiye Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır’la işbirliği yapabildiği oranda kazanım elde edecektir. Şam ve Kahire ile işbirliğine gidecek yoldaki altın anahtar ise Moskova’dır.

O nedenle Ankara’nın Libya’da ABD ve NATO desteği alabilmek için Rusya karşıtlığına konumlanması, stratejik hatadır; hızla dönülmelidir.

Ankara’nın Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inme siyasetine karşı çıkması dünde kalmıştır; zira Rusya artık Doğu Akdeniz’dedir, Suriye ile tatbikat yapmaktadır. Bundan sonra mesele ABD’ye karşı Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığından yararlanabilmek ve ABD’nin Karadeniz’e çıkmasını Rusya ile birlikte Doğu Akdeniz’de kesebilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Temmuz 2020

3 Yorum

HDP’NİN UYGURCULUĞU!

MESELE AMERİKANCILIK VE ÇİN KARŞITLIĞI

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun birkaç gün önce TBMM’de yaptığı konuşma dikkatinizi çekmiştir. “HDP olarak Kürtlerin de, Uygur Türklerinin de hakkını savunan bir partiyiz” diyordu Gergerlioğlu

Doğrudur, HDP’nin zaman zaman Uygur Türkleriyle ilgili açıklamaları oluyor.

Peki neden? İki nedeni var:

Birini geçen yılki konuşmasında açıklıyor Gergerlioğlu: “Türkiye’de Kürt meselesinde nasıl ayrımcı politikalar izleniyor ve buna karşı çıkıyorsak Çin’de de Uygur Türklerine yapılan ayrımcı politikalara şiddetle karşı çıkıyoruz parti olarak” (21.11.2019).

Yani HDP, Türkiye’de Kürtçülük yapabilmesine dayanak oluşturabilmesi için Çin’de Uygur Türkçülüğü yapıyor!

YA AZERBAYCAN, KIBRIS, IRAK TÜRKLERİ?

HDP için varsa yoksa Uygur Türkleri…

Ya Azerbaycan Türkleri? Siz hiç HDP’nin Ermenistan işgali altındaki Azerbaycan toprakları için bir tepki gösterdiğini işittiniz mi?

Ya Kıbrıs Türkleri? Siz hiç HDP’nin Kıbrıs Türklerinin devletini tanımayan ABD ve AB’ye tepki gösterdiğini duydunuz mu?

Ya Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri? Siz hiç HDP’nin Irak Türkmenlerini, Suriye Türkmenlerini savunduğunu gördünüz mü?

Neden Irak, Suriye, Azerbaycan ya da Kıbrıs Türkleri değil de Uygur Türkleri?

MESELE TÜRK DEĞİL ABD’NİN ÇIKARI

HDP’nin Uygur Türklerine ilgisinin ikinci nedeni ise Amerikancılığıdır!

ABD, Çin’i zayıflatmak için bir yandan ticaret savaşı uyguluyor, diğer yandan bu ülkeyi askeri ve siyasi olarak çevreliyor, öte yandan da Uygur Türkleri, Tibet ve Hong Kong ayrılıkçılığı gibi konuları kaşıyor…

Her yıl insan hakları raporu hazırlayarak Çin başta olmak üzere bir çok ülkeyi hedef alıyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da milyonlarca insanı katleden ABD emperyalizmi, diğer ülkelere insan hakları dersi vermeye kalkıyor!

ABD’nin Uygur Türklerine sevgisi, Çin’i hedef alması nedeniyledir. Uygur Türklerinin Çin’den ayrılmasını savunarak bu ülkeye zarar vermek istiyor.

Ama aynı ABD, ayrı yaşamakta olan Kıbrıs Türklerini, Kıbrıs Rumlarıyla birlikte yaşamaya zorluyor yıllardır!

ABD’nin Türklerin Çin’den ayrılmasını ama Rumlarla birlikte yaşamasını savunması çıkarları gereğidir, arkasında bir ilke yoktur elbette…

ABD’NİN AMACI İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ

Kıbrıs’ta Türkleri Rumlarla birlikte yaşamaya zorlayan ABD, Kürtleri ise Türklerden Araplardan, İranlılardan koparmaya çalışmaktadır.

Neden? Kürtlerin kara kaşını, kara gözünü sevdiği için mi? Ya da Türklerin, Arapların, İranlıların kaşını ve gözünü sevmediği için mi?

Elbette değil. ABD bölge ülkelerini parçalayarak daha iyi kontrol edebilmek, bir enerji koridoru oluşturabilmek ve bölgeyi İsrail’in güvenliğine daha uygun hale getirebilmek için Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi bölmek istemektedir. 50 yıllık politikasıdır bu…

Arap ve İranlı basıncı altındaki Yahudilere, Kürt desteği sağlamaya çalışmaktadır. Hatta Yahudilerin rahat edebilmesi için Kürtleri paratoner olarak kullanmaktadır: Türkler, Araplar ve İranlılar Kürtlerle uğraşsın ki, Yahudiler rahat etsin yani…

EMPERYALİZM KULLANIR VE SATAR

ABD emperyalizminin Kürtleri kaç kere kullanıp yarı yolda bıraktığı, kısacası sattığı yakın tarihimizin acı gerçeklerindendir.

ABD emperyalizmi çıkarları için Kürt’ü de, Türk’ü de, Arap’ı da kullanır, kullanıyor…

Oysa bu coğrafyada Türkler, Kürtler, Araplar, İranlılar bin yıldır iç içe yaşıyor. Bu coğrafyaya 50 yıl önce gelen bir emperyalist devletin bölgeyi karıştırmasına zemin yaratmak, hiç kimseye yaramıyor emperyalist tekellerden başka…

O nedenle Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, İranlı’nın emperyalizmi dışlayarak herkesin yararına bir birlikte yaşama formülü üzerinde kafa yorması gerekiyor…

ASYA YÜZYILINDA REFAH İÇİNDE

Uygur Türkleri için de geçerli bu…

Uygur Türkleri içinde ABD desteği ile ayrılıkçılık yapan bir avuç Rabiacı, Uygur Türklerine iyilik değil, kötülük yapıyor!

Uygur Türkleri ABD’ye aldanıp ayrılıkçılık yapmamalı, Çin de Uygur Türklerini ABD’nin kullanabilmesine zemin yaratmamalı…

Asya yüzyılında, birlikte, barış içinde, refah içinde yaşamalıyız hepimiz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Temmuz 2020

4 Yorum

Atatürk’le hesaplaşma sembolü: Ayasofya

Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine dair 24.11.1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını 10 Temmuz günü iptal etti. Karar birkaç saat içinde Resmî Gazete’de yayımlandı, hemen ardından Erdoğan bir cumhurbaşkanlığı kararı ile Ayasofya’yı Diyanet’e devredip cami olmasını onayladı, aynı akşam 20:53’te de “millete seslendi” ve ilk namazın 24 Temmuz’da kılınacağı ilan edildi.

Mesele ibadet değil

Ayasofya’ya uygarlık penceresinden değil, din penceresinden bakarak verilen bu karar, sıradan bir karar değildir.

Çünkü mesele ibadet değildir, ibadet yeri ihtiyacı da değildir. Nitekim daha önce bu konu gündeme geldiğinde, daha bir yıl önce Erdoğan “önce karşısındaki Sultanahmet Camisi’ni bir doldurun da ondan sonra bakarız” diyordu. Kaldı ki, aslında Ayasofya’da zaten namaz kılınabiliyor; 1991’den beri bir bölümü ibadete ayrılmış durumda.

Evet, mesele ibadet değil, mesele “eğitimin birliğini” bile hedef alan toplam bir rejim meselesidir. Nitekim Diyanet İşler Başkanı Ali Erbaş, “sadece ibadet etmekle kalınmasın, içinde bir mektep, bir medrese olsun” demektedir!

Mesele Atatürk’le hesaplaşma

Danıştay’ın iptal ettiği karar, altında Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 24.11.1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıydı.

Erdoğan 20:53’teki konuşmasında o kararla ilgili aynen şöyle dedi: “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.”

Yıl 1934… “Tek parti dönemi” dediği bizzat Atatürk’ün dönemi… İmza Atatürk’ün imzası…

Ve Atatürk’ün koltuğunda oturan Erdoğan, Atatürk’ün “tarihe ihanet ettiğini” savunuyor!

Mesele devrimle hesaplaşma

Mesele egemenlik ve bağımsızlık meselesi de değildir; Ayasofya neticede müze olarak da, cami olarak da Türkiye’nindir, Türk milletinindir.

Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasını “egemenlik ve bağımsızlık” ile açıklamaya çalışmaları da doğrudan Atatürk karşıtlıklarıyla ilgilidir. Yani 1934’te Ayasofya’yı müze yapan Atatürk’ün aslında emperyalizme boyun eğdiğini demeye getiriyorlar.

Ki bunu açık açık savunan AKP’liler de var: “İngilizler istedi, Yunan istedi diye Atatürk Ayasofya’yı müze yaptı” diyorlar…

Ne vahim ki, aynı zihniyet, tam tersinden “Keşke Kurtuluş Savaşını Yunan kazansaydı” da diyebiliyor! Yani duruma göre olgular eğilip, bükülüyor. Asıl olan kendi davalarında hedefe ilerlemeleri… İhtiyaç olursa genel merkezlerine Atatürk posteri asarlar, ihtiyaç olmadığında da “iki ayyaş” derler, “tarihe ihanet ettiğini” iddia ederler!

Ayasofya’yı emperyalistlerden Atatürk kurtardı

İstanbul ve elbette Ayasofya yaklaşık beş yıl boyunca emperyalistlerin işgali altındaydı. Padişahları Vahdettin İstanbul’un temsili anahtarını İngiliz komutana teslim etmişti.

İstanbul’u ve Ayasofya’yı Mustafa Kemal Atatürk kurtardı; padişahları Vahdettin de bir İngiliz zırhlısıyla kaçtı.

Bugünün Abdülhamitçileri ve Vahdettincileri ise Ayasofya’yı emperyalistlerden kurtaran Atatürk’ü “tarihe ihanet etmekle” suçlayabiliyor!

Mesele Lozan’la, Cumhuriyet’le hesaplaşma

Ayasofya, karşıdevrimcilerin devrimle mücadelesinin sembolüdür. O nedenle ilk namaz için 24 Temmuz seçilmiştir.

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun resmiyet kazandığı, Lozan Anlaşması’nın tarihi…

“Lozan hezimettir” diyenler, Lozan’ın yıldönümünde, Lozan’ı imzalayanların 1934’te aldığı kararı yok sayarak, “laik Cumhuriyet’e” karşı “fetih” namazı kılacaklar!

Öte yandan Danıştay’ın gerekçesi de gösteriyor ki Cumhuriyet’in hukukuyla da hesaplaşmaktadırlar: 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedine dayanarak 1934 tarihli kararı değiştiriyorlar; Osmanlı hukukunu Cumhuriyet hukukunun yerine geçiriyorlar!

Nitekim “çoklu baro” yasasını da Cumhuriyet’in sağladığı hukukun birliğini yıkmak için çıkardılar!

Atatürk’ün partisinin aymazlığı

Yaşanmakta olan devrim-karşıdevrim çarpışmasıdır; 150 yıldır sürmektedir.

Ne yazık ki Atatürk’ün partisinin bugünkü yöneticileri bu gerçeği görememektedir. İktidarın her devrimle hesaplaşma hamlesine, sözde “AKP’nin kozunu elinden almak” gibi bir gerekçeyle sessiz kalıyorlar. “Laiklik tehlikede değildir” demeleri de, peşin peşin “Ayasofya’nın cami olmasına itiraz etmeyeceğiz” sözü vermeleri de sözde AKP’nin kozunu ellerinden almak için…

Oysa anlamadıkları şu: AKP’nin elinden aldıklarını sandıkları her koz gerçekleşerek Cumhuriyet adım adım yıkılıyor!

Anlamadıkları şu: Karşıdevrim Atatürk’ün partisini sindirdikçe, Atatürk’ün Cumhuriyet’i adım adım tasfiye ediliyor! Yani CHP, Atatürk’ün devrimci partisi olmaktan çıktığı oranda, Cumhuriyet’in kaleleri düşüyor…

Ki Erdoğan’ın 18 yıllık iktidarının “sihirli formülü” de budur; kendi başarısından ötürü değil, CHP’nin başarısızlığı nedeniyle sürekli iktidardır!

Nitekim tarih kaydetmiştir: Erdoğan’ı başbakan yapan CHP’nin önceki genel başkanı Deniz Baykal’dır; cumhurbaşkanı yapan da CHP’nin şimdiki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’dur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2020

3 Yorum

Amerikan devletinde çözülme işaretleri

Dünyayı ilgilendiren kimi önemli olaylarda ABD Dışişleri ile Pentagon’un ayrı düştüğü görülmüştür zaman zaman. Diplomatlar ile askerlerin olaya farklı bakışını oluşturan pek çok etken vardır kuşkusuz; askeri endüstrinin mi diğer endüstrilerden birinin mi çıkarlarının esas olacağından başlayarak mesleki bakış açısı oluşturan profesyonelliklerine kadar…

Ancak her durumda Beyaz Saray’ın birinden yana taraf olmasıyla görüş netleşir ve kısa sürede bir “Amerikan politikası” oluşurdu…

Ancak şimdilerde farklı bir durum yaşanıyor: Diplomatlar da kendi içinde bölünmüş durumda, askerler de… Hatta istihbarat örgütleri de…

Amerikan istihbaratının komplosu

New York Times, bir ABD istihbarat yetkilisine dayandırarak çok önemli bir iddia ortaya attı: Rus istihbaratı, Afganistan’daki ABD askerlerini ve koalisyon güçlerini öldürmesi için Taliban militanlarına para teklif etmişti (27.6.2020).

Bu iddia, ABD devleti içinde her kafadan farklı bir sesin çıktığı “Rusya-Taliban ilişkisi” tartışması doğurdu:

Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Rusya’yı Taliban’a silah satmakla suçladı (1.7.2020).

Örneğin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Rusya’nın Afganistan’da Taliban’a ABD askerlerini öldürmesi için para teklif ettiği iddiası nedeniyle Rusya’ya “acilen yaptırım uygulanması” çağrısı yaptı (2.7.2020).

Örneğin Pentagon, Rusya’nın Taliban’ı desteklediğine dair bir rapor açıkladı: “Rusya, bu grup üzerindeki nüfuzunu güçlendirmek, Batı’nın askeri varlığını sınırlamak ve IŞİD ile mücadele operasyonlarını teşvik etmek için Taliban’ı siyasi olarak destekledi, ancak Rusya (bununla) bağlantısını açıkça reddediyor” (2.7.2020)

Pentagon’da bölünme

Ancak Pentagon’un bu raporuna rağmen, ordu içinden farklı açıklamalar geldi.

Örneğin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth F. McKenzie, Rusya’nın Taliban’a ABD askerlerini öldürmesi için para teklif ettiği iddiası konusunda ikna olmadığını açıkladı (9.7.2020).

Associated Press ve ABC News‘e demeç veren McKenzie, Rusya’nın Taliban’a para verdiğine dair istihbarat ile Afganistan’daki ABD askerlerinin ölümü arasında “neden-sonuç bağlantısı” bulamadığını söyledi.

Konu, ABD Kongresi’nde de gündeme geldi. Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Milley ile birlikte bilgi veren ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Rusya’nın ABD askerlerine saldırması için Taliban’a ödediği iddia edilen “ödül” hakkında hiçbir rapor almadığını belirtti (9.7.2020).

Beyaz Saray’dan istihbarata suçlama

Beyaz Saray ise ABD istihbaratının New York Times üzerinden gündeme getirdiği iddiaya karşı çıktı.

ABD Başkanı Donald Trump New York Times’ın haberinin yalan olduğunu savundu ve gazeteyi “sahte haber üzerinden kiralık katillik” yapmakla suçladı. Ve Trump, gazeteden iddianın sahibi olan ABD istihbarat yetkilisinin kim olduğunu açıklamasını istedi (28.6.2020).

Ardından Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien yazılı bir açıklama yaptı: “ABD halkının güvenine gizli bilgileri sızdırarak ihanet eden yetkililerin eylemleri, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmaktadır” (30.6.2020).

Konu üzerine CIA Direktörü Gina Haspel de bir açıklama yapmak zorunda kaldı: “Bilgi sızıntıları, kuruluşlar arasındaki önemli bilgi toplama, değerlendirme ve suç isnat etme çalışmalarına gölge düşürmekte ve bu çalışmaları sekteye uğratmaktadır” (30.6.2020).

Konuyla ilgili istihbarat açıklamalarını değerlendiren Trump, Fox Business televizyonuna şu değerlendirmeyi yaptı: “Duyduğuma göre, ki iyi duyuyorum, istihbaratta birçok kişi, bunun hiçbir zaman olmadığını düşünüyor. Bunun basın ve demokratların yalanı olduğunu düşünüyorum” (1.7.2020).

ABD hegemonyası zayıflarken…

Moskova’nın bu komployu yalanladığını ve her düzeyde yanıt verdiğini belirtmekle yetinelim. Zira bizi asıl ilgilendiren, Amerikan devletindeki bu çözülme görüntüsüdür…

ABD hegemonyası zayıfladıkça, emperyalist devlet içeride de, dışarıda da çözülme işaretleri vermektedir. Salgın dönemi boyunca Beyaz Saray ile valileri ve belediye başkanlarını karşı karşıya getiren kökten ayrımlar, hatta Trump’ın valilere karşı halkı neredeyse silahlı isyana teşvik etmesi, merkezi hükümet ile federal yönetimler arasındaki çelişkiler ve en sonunda ABD’nin köleciliğinin bir yansıması olarak süren “beyazcılığına” karşı siyah öfkenin patlaması…

Kısacası işaretler çok ve ABD’nin çözülmesi, dünyanın yararınadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2020

5 Yorum

Libya’ya Suriye modeli

Şu olguları tarihsel sırasıyla anımsamakta yarar var:

Erdoğan Trump’a yazdığı mektupla, Libya ve Suriye’de yeniden işbirliği yapmak istediğini ilan etti (29.4.2020).

Trump’la telefonda görüşen Erdoğan “Libya konusunda ABD-Türkiye arasında yeni bir dönem başlayabilir, bazı mutabakatlarımız oldu” dedi (8.6.2020).

– Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Maliye Bakanı Berat Albayrak, MİT Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Trablus’a gitti (17.6.2020).

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “ABD ile Libya’da ortak çalışma talimatı aldık” dedi (18.6.2020).

– Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Adnan Özbal, Trablus yakınlarındaki deniz üssünü ziyaret etti (30.6.2020).

– Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler, Sarrac’la buluştu, Libya’da görev yapan Mehmetçiklere ve Libyalı askerlere seslendi (4.7.2020).

ABD’nin arzuladığı tablo

Tablo ortada: AKP hükümeti, Libya’da ABD’yle ortak çalışma eğiliminde ve bunu Rusya karşıtı sembollerle ilan da ediyor!

Nasıl mı? Hulusi Akar Libya’da ele geçirilmiş bir Rus helikopterinin önünde İngiliz BBC’ye röportaj veriyor; fonda yine düşürülmüş bir Rus Mig-25 uçağı…

Diğer yandan Vatiyye üssüne saldırı, bu saldırıda Rus parmağına işaret eden servis haberler, ardından Türkiye destekli UMH’nin Cufra’da Rus güçlerini vurduğu şeklindeki doğruluğu kuşkulu haberler…

Bu süreçte Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye dönük bir Ayasofya tartışması da başlatılmış üstelik…

Tam da ABD’nin arzuladığı tablo bu…

ABD’li yetkililer, uzmanlar bir süredir açık açık dile getiriyorlardı: Libya, Türk-Rus ilişkileri açısından zayıf karındı ve AKP hükümeti buradan yola çıkarak işbirliğine kama sokabilirdi. Libya’da karşı karşıya gelecek olan Türkiye ve Rusya, ardından Suriye’de de ayrışmaya başlayacaktı. Böylece ABD’nin çok istediği şekilde Suriye, Rusya için bir “çıkmaza” dönüşecekti!

Doğu Akdeniz’deki potansiyel müttefik  

Türkiye’nin Libya hamlesinin gerekçesi nedir?

Doğu Akdeniz’de ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs enerji paylaşımı konusunda işbirliği yapmış, Türkiye’yi ablukaya almıştı. Türkiye bu ablukayı yarmak için Libya hamlesini yaptı…

Bu gerekçe bile politika inşasında tutulacak halkaya işaret etmiyor mu?

Türkiye’ye Doğu Akdeniz ablukası zinciri içinde yer almayan ülke hangisi? Rusya.

Doğu Akdeniz’de işbirliği yapan bu ülkelerin ortak hedefi ne? Doğu Akdeniz’deki enerjiyi paylaşmak ve AB pazarına ulaştırmak. Bu ABD’nin Doğu Akdeniz politikasının esası olan AB’yi Rus doğalgazına bağımlı olmaktan çıkarma hedefinin de gereği değil mi? Elbette.

Peki Türkiye neden o zaman Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Rusya’yla işbirliğinin koşullarını aramıyor? Ankara Libya’nın batısındaki Serrac’ı, Moskova Libya’nın doğusundaki Hafter’i desteklediği için mi? Ki bu tam doğru da değildir; zira Moskova esnek bir politika izleyerek, Ankara’nın tersine iki tarafla da görüşmektedir…

Ankara ve Moskova, Hafter ve Serrac dışında üçüncü bir isimde uzlaşamaz mı? Neden olmasın? Önce Hafter’in tasfiyesi, onun yerine bir isim belirlenmesi, ardından Serrac ile o ismi işbirliğine zorlamak…

Çözüm Türkiye-Rusya-Mısır işbirliğinde

Israrla belirtiyoruz: Suriye-Doğu Akdeniz ve Libya artık tek cephedir.

Bu şu anlama geliyor: Türkiye Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini cephe boyunca sürdürmeli, Doğu Akdeniz ve Libya’ya taşımalı…

ABD ise tersini zorlamaya çalışıyor: Libya’da Türkiye’yle ortak çalışarak, bunu Doğu Akdeniz ve Suriye’ye taşımaya, Türk-Rus işbirliğini bozmaya çalışıyor.

Strateji düzleminde tablo budur. Gerisi taktik…

Türkiye, -Suriye örneğinden hareketle- işte bu strateji düzlemine göre hareket etmelidir. Suriye’de nasıl ki Rusya’yla normalleşme, İran’la işbirliğini sağlamış ve sonuçta Suriye’de ABD’yi dışlayan bir Türkiye-Rusya-İran işbirliği oluşmuşsa, benzeri Libya’da da sağlanabilir.

Türkiye, Libya’da Rusya’yla işbirliği yapmaya başlayarak, Mısır’la ilişkileri normalleştirme fırsatı oluşturabilir. Bu tablo hem Libya’yı hem de Doğu Akdeniz’i “emperyalist heveslerden” kurtarır!

Tabii iş gelip iktidarın ideolojisine düğümlenmektedir ne yazık ki… Müslüman Kardeşler örgütüyle olan ideolojik bağ, Mısır’la bozuşmanın ve Libya’da yumurtaları tek sepete doldurma hatasının nedenidir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: