AKP ve MHP neden Esad’a karşı?

Astana sürecine ve Soçi mutabakatına rağmen AKP hükümeti neden Suriye yönetimiyle bir türlü anlaşmıyor? Saray, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran’la birlikte hareket ederken neden Suriye’ye karşı konumlanmaya devam ediyor? Dahası, neden sürekli “katil Esad” diyerek olası bir anlaşma zeminini de baltalıyor?

Türkiye’nin özellikle ABD karşıtı muhalif kesimleri, haklı olarak AKP hükümetinin Esad’la anlaşması gerektiğini vurguluyor. Gayri resmi Cumhurbaşkanı Yardımcısı Devlet Bahçeli ise “Esad’la görüşülmeli” diyenleri tehdit ediyor: “Katil Esad’la görüşülmesinin zorunlu olduğunu söyleyenler akıllarını başlarına alsın!

Suriye cephesindeki gelişmeler nedeniyle uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve “Pers yayılmacılığı” yapmakla suçladığı İran’la barışabilen ve birlikte hareket edebilen AKP hükümeti, neden Esad’la bunu yap(a)mıyor?

Elde Esad’ın yıkılacağına dair bir veri olsa, denilebilir ki, AKP hükümeti ona göre pozisyon alıyor. Fakat öyle bir belirti de yok. Tersine Esad kalıcılığını gün geçtikçe pekiştiriyor.

“Yola ‘Esad’ı devirmek’ üzere çıktıkları için, geri adım atmak iç politikada ellerini zayıflatır” desek, bu hükümet için “kandırılmanın” sıradan bir bahane haline geldiğini de biliyoruz.

Ya o zaman?

AKP’NİN TOPRAK KAZANMA HEDEFİ!

AKP Hükümeti Suriye topraklarının bir bölümünü ele geçirmek istiyor!

Bunu sadece olgulara dayalı bir analizden çıkarmıyoruz, doğrudan AKP’nin fikir hayatında etkili bazı isimlerin “dar sohbetlerde” söylediklerine de dayandırıyoruz!

O “dar sohbetlere” göre AKP’nin esas hedefi Halep’i 82. il yapmak. Olmadı, İdlip, Afrin, Cerablus’la, yani Fırat’ın batısıyla yetinmek ama mutlaka toprak kazanmak!

AKP şöyle bir yol haritası belirledi ve başarılı oldu: Rusya’ya dayanarak Suriye’de alan açılabilirdi. (Açtı da…) Moskova, Ankara’nın Washington’dan uzaklaşmasının karşılığı olarak nasılsa askeri operasyonlara sessiz kalacaktı. İçeride geniş kesimleri ikna etmek zaten kolaydı. Çünkü elde ABD’nin Kuzey Suriye kuşağını engellemek gibi çok haklı bir gerekçe vardı.

Rusya ise şöyle bakıyordu: Ankara’nın Suriye’de ABD karşıtı cephede yer alması denklemi değiştirecekti. (Nitekim değiştirdi de…) Nasılsa süreç ilerledikçe AKP hükümeti kazandığı toprakları birer birer iade etmek zorunda kalacaktı. Önemli olan Ankara’nın yeniden Washington’la aynı stratejiye eklemlenmemesiydi.

SOÇİ’DE KAZAN-KAZAN

İşte İdlip operasyonu bu nedenle kırılma noktasına dönüştü. AKP hükümeti Rusya ve Suriye’nin İdlip operasyonu yapmasını istemiyordu. Çünkü Astana sürecine dayanarak 12 gözlem noktası kurduğu İdlip’i Esad’a devretmek istemiyordu. Dahası İdlip’i verirse, Afrin’i ve Cerablus’u da vermesi sırayla gündeme gelecekti.

AKP hükümeti operasyonu engelleyebilmek için bir yandan göç tehdidi üzerinden AB’yi yanına çekmeye, bir yandan da ABD’yle flörtleşerek Rusya’ya politik şantaj yapmaya çalıştı.

Sonuçta Putin İdlip operasyonunu erteleyerek, yani esasta taviz vererek hem Astana’yı kurtardı, hem de AKP’nin ABD’ye doğru bir ray değişikliği yapmasını önledi. Toplamda Soçi mutabakatı taraflar için kazan-kazana dönüştü.

Fakat “güven sorunu barındıran” bu süreç ne kadar böyle götürülebilir?

FIRAT’IN DOĞUSUNA KARŞILIK FIRAT’IN BATISI

AKP kazandığı toprakları Suriye, Rusya ve İran’a karşı koruyabilmek için stratejisinin ikinci aşamasını uygulamayı hesaplıyor.

İlk aşamada, ABD’ye karşı Rusya’ya dayanarak toprak kazanmıştı, ikinci aşamada Rusya’ya karşı ABD’yle anlaşarak o toprakları korumayı planlıyor.

Peki bu nasıl olacak? ABD’nin kontrolündeki Fırat’ın doğusuna karşılık AKP’nin kontrolünde Fırat’ın batısı…

Peki iki yıldır Fırat’ın doğusuna itiraz eden bir hükümet için Fırat’ın doğusunu kabul etmek mümkün mü? O iki yıldan önce de PYD’ye “Özerkliğiniz bizi ilgilendirmez, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” diyen bir hükümet için oradan buraya sürekli yer değiştirmek pek sorun değil…

Fakat bu hedef ve niyetlerin hayata geçebilmesi mümkün mü? Bize göre mümkün değil…

Nitekim Rusya deneyimli bir devlet ve adım adım, oya gibi işleye işleye sonuç alıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması bu bakımdan çok çok önemli. Şöyle diyor deneyimli devlet adamı: “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit ABD’nin kontrolündeki Fırat Nehri’nin doğu kıyısından yükseliyor!

TOPRAKTA ISRAR HERKESLE DÜŞMAN YAPAR!

Normalde Ankara’nın Moskova’dan gelen bu açıklamaya sarılması gerekirdi. Dahası bu açıklamanın gereğini yerine getirebilmek için de Suriye ordusunun Fırat’ın doğusundaki topraklarına yeniden egemen olabilmesinin önünü açmaya çalışırdı.

Fakat öyle olmuyor. Tersine Esad düşmanlığı ısrarla sürdürülüyor.

Çünkü AKP hükümeti Fırat’ın doğusundan önce, Fırat’ın batısında ne kazanabileceğiyle ilgileniyor!

AKP hükümetinin bu komşudan toprak kazanma hedefi önlenemezse, Saray en sonunda ülkeyi herkesle düşman hale getirecek!

Çünkü bir elinde benzin bidonu, bir elinde kibritle dış politika yapmaya çalışıyor!

Bugün karşı tarafla hareket etmemesi için AKP’ye ses çıkarmayan “müttefikleri”, yarın AKP toprak kazanmakta ısrar ettiği zaman başka türlü davranacaktır.

Mehmet Ali Güller
23 Eylül 2018

Reklamlar

3 Yorum

AKP İdlib’i Suriye Hükümetine Devretmek İstemiyor

Suriye’de ABD merkezli güçler ile Rusya merkezli güçler arasındaki yeni muharebe alanı artık İdlib. Zira İdlib’in Suriye Hükümeti kontrolüne girmesi sonrasında Halep’ten Hama’ya, Humus’tan Şam’a güvenli bir hat oluşacak. Özetle Şam rejimi, nüfus bakımından topraklarının çok büyük bir kısmına artık tamamen egemen olmuş olacak.
Rusya ise öncelikle İdlib Operasyonu’yla son aylarda hedef haline gelen Khemeimim üssünü güvence altına almak istiyor.
Bu tablo ABD’nin Suriye stratejisine büyük darbe vurmuş olacak. ABD o nedenle İdlib Operasyonu’na karşı çıkıyor. Washington durdurmaya ya da en azından geciktirmeye çalıştığı operasyonu, son çare olarak yine kimyasal tezgahla bir “batı saldırısına” dönüştürmek istiyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Esad İdlib’de kimyasal silah kullanırsa güçlü bir yanıtı veririz” diyerek, aynı oyunu, yine oynayacaklarını ilan etmiş oldu. (Sputnik, 22.08.2018)
Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü General İgor Konaşenkov, detaylarını açıklayarak tezgâh konusunda herkesi uyardı: “Birkaç kaynaktan aynı anda elde ettiğimiz istihbarat verilerine göre, ABD ve müttefikleri Suriye’nin İdlib bölgesinde yeni kimyasal saldırı provokasyonu hazırlıyor. Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) ile El Nusra militanlarına 8 varil içerisinde zehirli klor ulaştırıldı. İlk önce İdlib bölgesi El Şugur kasabasına indirilen bu variller daha sonra Halluz köyüne nakledildi. Bununla birlikte Suriye’nin İdlib bölgesine İngiliz paramiliter ‘Oliva askerleri’ nakledildi. Kimyasal saldırı provokasyonunun ardından Oliva grubu, zamanında ‘Beyaz Miğferliler’in yaptığı gibi sivil halkı kimyasal saldırıdan kurtarma mizansenini sahneleyecek.”
AKP İDLİB OPERASYONA KARŞI
Peki Türkiye’nin İdlib Operasyonu konusundaki tavrı ne?
Ankara açıkça İdlib Operasyonu’na karşı olduğunu ilan etti. Örneğin Erdoğan telefonda Putin’e “Suriye rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana mutabakatı sona erer” kozunu oynadı. (Yeni Şafak, 14.07.2018)
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “İdlib’de askeri çözüm felaket olur” dedi. (Haber Türk, 24.08.2018)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise bu türden çıkışlara ve yapılan diplomatik görüşmelerdeki itirazlara karşı açıkça AKP’yi uyardı: “Suriye’de davetsiz olarak bulunan tüm dış güçler gitmeli.” (Sputnik, 22.08.2018)
Peki AKP Hükümeti neden İdlib’de askeri çözüme, Rusya’nın başını çektiği bir operasyona karşı çıkıyor?
Çünkü AKP Hükümeti, 12 gözlemci noktası kurarak yerleştiği, kendisine bağlı ÖSO’yu hâkim güç haline getirmeye çalıştığı İdlib’i Suriye hükümetine devretmek istemiyor! Dahası AKP, İdlib’in ardından Afrin’den de çıkmak zorunda kalacağını görüyor.
MOSKOVA ANKARA’DAN NE İSTİYOR?
İşte bu durum Ankara ile Moskova arasında bir gerginliğin oluşmasına ve İdlib Operasyonu’nun gecikmesine neden oldu.
Putin bu nedenle Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’ı bir hafta sonra yeninden Moskova’ya çağırdı ve “kesinlikle yapılacak” olan İdlib Operasyonu’nun Ankara’yı ilgilendiren boyutlarını AKP heyetine anlattı.
Moskova, çeşitli gruplarla ilişkileri nedeniyle AKP’den özel beklentiler içinde. Rus Haber Ajansı Sputnik’ten yapılan şu açıklama beklentiyi özetliyor: “Moskova, Türkiye’den beklentilerinin İdlib’in kontrolünün yüzde 60’ını elinde tutan Kaide kolu Nusra dahil silahlı cihatçı grupların dağıtılması olduğunu hiçbir zaman saklamadı.” (Sputnik, 25.08.2018)
Dahası, Türk Dışişleri’nden sızan bilgilere göre Moskova Ankara’dan nokta atışlar yapmasını da istiyor: “Rusya, kendisinin vereceği koordinat bilgileri sonucu, Türkiye’nin destek verdiği ılımlı muhalifler ile Türk askeri unsurların radikal örgütleri etkisiz hale getirmesi gerektiğini düşünüyor.” (Hürriyet, 25.08.2018)
Yani Moskova sıcak kestaneleri Ankara’ya toplatmak istiyor!
ANKARA NE YAPACAK?
AKP Hükümeti, Suriye’de askeri güç bulundurarak, denetimi altındaki ÖSO’yu ve çeşitli cihatçı grupları etkin hale getirerek, Suriye’de söz sahibi ve paylaşım masasında hak sahibi olmak istiyor.
Rusya’yla normalleşmeye ve Astana süresine rağmen Ankara’nın Şam’la ısrarla anlaşmamasının sebebi bu.
Moskova ise Washington’la çelişmelerini derinleştirmek pahasına AKP’nin bu siyasi hedefini “görmezlikten geldi”, “kontrol altında” tutmaya çalıştı; hatta “teröristlerle mücadele” kapsamında bu “arzudan” yararlanmaya çalıştı.
Fakat önünde sonunda bu mesele gelip kapıya dayanacak. İdlib Operasyonu işte o kapılardan birincisi. Ankara’nın, ABD’nin 2017’deki kimyasal tezgâhla Suriye’ye attığı füzelerini alkışlayan hatta “yetmez, daha çok füze at” diyen çizgiye dönmesi, Moskova’nın istemediği bir durum ve Kremlin bunu engellemek için meseleleri denge içinde çözmeye çalışıyor.
AKP Hükümeti ise ABD’yle yaşadığı sorunlar nedeniyle zaten Rusya’yla çok da pazarlık kartına ve şansına sahip değil.
Bu tablo içinde Ankara bir yol ayrımına girmiş oluyor: Ya İdlib Operasyonu’nu kabullenecek, operasyonda rol alacak ve kentin kontrolünü Esad’a bırakacak, ya da Şam’la anlaşma yoluna girmemekte direndiği için yalnızlaşacak ve önümüzdeki süreçte Afrin konusunda ciddi baskılarla karşılaşacak.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
27 Ağustos 2018

6 Yorum

GEMİ TARTIŞMASI VE KARAYA OTURMAK

Erdoğan’ın ekonomik saldırı nedeniyle “aynı gemideyiz” diyerek herkesten destek istemesi, Türk Solu’nun önüne bir “gemi tartışması” getirdi.

Özetle şöyle deniliyor: “Üçüncü bir gemi yok, ya Erdoğan’ın da yer aldığı Türkiye gemisindeyiz, ya da ABD gemisinde…”

Aslında el marifetiyle bir kafa karışıklığı yaratılıyor. Çünkü gemi ülkedir ve bir tanedir. Hiç kimsenin aynı gemide olmama gibi bir şansı yok. Fakat gemiyi farklı kaptanlar yönetebilir. Kaptan ise siyasi seçenektir. Seçeneklerin çok olması kötü değil iyi bir şeydir.

Meseleyi böyle iki seçeneğe sıkıştırmak ve “başka seçenek yok” demeye getirmek, pratikte kamuoyunu Erdoğan’ı desteklemeye yöneltmekten başka bir amaca yaramaz.

ÜÇÜNCÜ SEÇENEK YOK MU?

Peki Türk milleti, hele de Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler yalnızca iki seçeneğe mi mahkûm? Üçüncü bir seçenek yok mu?

Denklemi “Ya AKP ya FETÖ” diye kurarak hep AKP’ye destek mi olunmak zorunda? Denklemi “Ya AKP ya PKK” diye kurarak hep AKP’ye omuz verilmek mi mecburiyetinde? Denklemi “Ya AKP ya ABD” diye kurarak hep AKP’ye iktidarını sürdürme şansı mı tanınmak durumunda? (“Ya AKP ya ABD” denkleminin doğru olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusudur.)

Başka denklem yok mu? Ya da denklem başka türlü kurulamıyor mu?

ATATÜRK ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Seçeneklerin ikiden ibaret olduğunu savunanlar, bu iki seçenek arasına sıkışmak istemeyenleri sürekli suçluyor. Denklemi kuranlara göre AKP’yi desteklemeyenler, Amerikancıdır, FETÖ’cüdür, PKK’lidir!

Denklemi kuranlar ve herkesi “ya o ya bu” seçeneğine sokmak isteyenler, ayrıca tarihten “kanıt” da veriyor: Atatürk’ün önce emperyalizmi yendiğini, sonra Vahdettin’i yıktığını söyleyerek; Mao’nun Japon işgaline karşı Çan Kay Şek’le ittifak yaptığını savunarak….

Önce bu “kanıtları” düzeltelim: Mustafa Kemal önce emperyalizmi yenip, sonra Vahdettin’i yıkmış değil. Tersine, Mustafa Kemal önce Vahdettin’e isyan etti, Vahdettin’in İstanbul’daki iktidarının karşısında Ankara’da bir iktidar kurdu, sonra doğrudan emperyalizmle sahada çarpışmaya başladı. Daha iki yıl önce İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’yı ve Vahdettin’i İngilizlerle ittifaka götüren de işte bu gerçektir; yeni Ankara’da bir iktidar odağının ortaya çıkmasıdır.

Üstelik Mustafa Kemal sahada İngiliz destekli Yunan ordusuyla savaşmadan önce, Vahdettin destekli iç isyanlarla uğraştı. Yunan ordusunu yenebilmek için önce hilafet ve saltanat güçlerini bastırdı, yendi…

Diğer yandan oldukça öğreticidir: Örneğin İttihat Terakki Osmanlının toprak kaybettiği bir sırada “vatan savaşı” deyip Abdülhamit’e destek vermedi, tersine daha iyi “vatan savaşı” verebilmek için, savaşın içinde Abdülhamit’i yıktı!

Mao örneğine gelirsek…

MAO ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Japonya fiilen Çin’i işgal etmeye başladığında Mao zaten Çin’in en az yarısında iktidardı. İkincisi ise Mao Japon işgaline karşı “vatan savaşı” verirken, Çan Kay Şek hâlâ işbirliği arıyor, pazarlık yapıyordu!

Somut belirtelim: Japon ordusu 18 Eylül 1931’de Çin’e askerî harekât başlattığında ve direnişle karşılaşmadan 20 şehri işgal ettiğinde, Çan Kay Şek “yabancı istilacılara karşı direnmeden önce ülke içindeki barışın sağlanması” politikasıyla Çin’in çeşitli bölgelerinde iktidar olmuş Komünistlere saldırıyordu!

Japon ordusu 20 şehri işgal ettiğinde ve komünistler Japon işgaline karşı direnmeye başladığında, Çan Kay Şey hükümeti örneğin “Japonların bu eylemi sıradan bir provokasyon eylemidir, mutlak hareketsizlik durum korunmalıdır” diyordu… Ve Çan Kay Şek önceliği Komünistlere (ÇKP) karşı savaşa veriyordu.

Uzatmayalım; Çan Kay Şek o kadar teslimiyetçiydi ki, Guomindang içindeki yurtsever generaller, parti merkezinden gelen talimatı yırtarak Japon işgaline karşı direnişe geçmek zorunda kaldılar. Kırılma, Japon işgali başladıktan 5 yıl sonra, Çan Kay Şek Guomindang ordusuna ÇKP kuvvetlerini ezme emri verdiğinde, Guomindang’ın iki yurtsever generali Çang Sueliang ve Yang Huçeng’in Çan Kay Şek‘i tutuklaması ve ona 16 Aralık 1936’da silah zoruyla ÇKP ile Japonya’ya karşı milli birleşik cephe kurma kararını kabul ettirdiğinde oldu!

Mao bu nedenle 1936’ya kadar olan süreci “iş savaş dönemi”, 37’dan sonraki dönemi “Japonya’ya karşı milli direnme” dönemi diye adlandırır.

Dolayısıyla “solcuların AKP’ye destek vermesini sağlamak için” yaslanılan bu örnek, pek durumumuza uymamaktadır.

DEVRİM, ÜÇÜNCÜ SEÇENEKTİR

Gelelim üçüncü seçenek olup olamayacağına…

Devrim tarihleri, aslında üçüncü seçenekleri inşa etme tarihidir. İki seçeneğe mahkûm olan, iki seçenekten birini desteklemekten öteye gidemeyenler, devrim yapamaz. (Dahası bu mantıkla sistem içinde iktidar bile değiştirilmez.)

Teorik olarak üçüncü seçeneğin olamayacağını, hayatın hep iki seçenekten, iki cepheden ibaret olduğunu savunmak doğru değildir.

Örneğin 1970’lerde “Ne ABD ne Rusya, tam bağımsız Türkiye” demek, bir üçüncü seçenek ortaya koyma sloganı, hatta programıydı. Devletler iki seçenekten birini tercihe zorlanırken, Türk Solu, üçüncü bir seçeneği, tam bağımsız Türkiye seçeneğini savunuyordu.

Ne zaman ki üç seçenek ikiye çekildi ve denklem “ya ABD ya Rusya” şekline indirgendi; o zaman büyük savrulma başladı. “Rus emperyalizminin” Türkiye’yi işgal edeceği yanlış varsayımıyla SSCB baş düşman edilince, “ya ABD ya Rusya” denklemi gereği, iş NATO’yu bile “barış gücü” ilan etmeye kadar götürüldü.

“TEK KAPTAN”LI GEMİLER BATMAYA MAHKUMDUR

Bugün de “üçüncü seçenek” yok denilerek benzer bir yanlışa tersinden gidiliyor. ABD’ye karşı AKP gemisine, yani, Cumhuriyet’i yıkan kuvvetin gemisine biniliyor. (Önemle belirtelim: Benzer mantıkla AKP’ye karşı ABD’nin gemisine binmek, ABD’ye karşı AKP gemisine binmekten çok daha büyük bir yanlıştır, dahası siyasal suçtur!)

Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler enerjisini iki gemiden hangisine binileceği tartışması yapmak yerine, kaptanı nasıl değiştireceğine, geminin dümenini nasıl ele geçireceğine odaklanmalıdır.

Çünkü gemi Erdoğan’ın gemisi değildir, bizim gemimizdir, Türkiye’nin gemisidir. Erdoğan gemimize ABD’nin desteğiyle kaptan olmuş, adım adım gemide kendi rejimini inşa etmiş, en sonunda “ikinci kaptanlığı” bile kaldırıp “tek kaptan” olmuştur. Bu gidişat gemimizi batırmaktadır.

Bugün Erdoğan’ın yanına, kaptan köşküne çıkanlar, batmaktan kurtulacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar; zira Erdoğan’ın yanında yüksekte olmakla, su üstünde biraz daha kalmış olurlar, hepsi bu…

Çünkü Erdoğan şu aşamada bile gemiyi kayalıklara sürmeye devam etmektedir: Çin ve Katar’dan alınan para destekleri, yine finans sektörüne yatırılmaktadır. Yani dış borç alarak, yine tüketim ekonomisini devam ettirmenin istasyonları güçlendirilmektedir!

Özetle gemimiz Erdoğan’ın “kaptanlığında” batmaktan kurtulamaz.

Böyle zamanlarda doğru tutum, savaş ilan eden gemiyle henüz çarpışmadan, kayalıklara henüz vurmadan, karaya oturmadan önce kaptanı değiştirebilmektir. Yoksa çok geç olacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Ağustos 2018

15 Yorum

ABD’NİN KÜRESEL TİCARET SAVAŞINA GÖRE KONUMLANMAK

ABD’nin önce Çin’e, ardından AB’ye, şimdi de Türkiye’ye karşı uyguladığı ve şu anda yaklaşık 30 ülkeye karşı sürdürdüğü ek gümrük vergisi yaptırımı, açık ki bir küresel ticaret savaşı ilanıdır.

Donald Trump, AB gibi bir müttefikini de karşısını almak pahasına ABD’yi böylesi bir yeni rotaya soktu. Trump’ın bu hamlesi, doların neredeyse tüm paralar karşısında değer kazanmasından da anlaşılacağı üzere, kısa vadede ABD’ye kazandırdı. Peki ya uzun vadede? Hatta orta vadede?

ABD’nin müttefiklerini bile karşısına alarak sürdürdüğü bu küresel ticaret savaşını kazanma şansı yok. Bunun biri ekonomik, diğeri politik iki nedeni var:

1.) İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üretiminin neredeyse yüzde 50’sini tek başına yapan ve buna dayanarak Dolar-Dünya Bankası-IMF düzeni inşa eden ABD’nin dünya üretimindeki payı artık yüzde 20’nin altına düştü. Bu oranla küresel ticaret savaşı kazanılmaz.

2.) Küresel ticaret savaşı, kaçınılmaz olarak ABD’yi yalnızlaştırıyor. AB’ye ek gümrük vergisi uygulayan ABD, görülüyor ki Atlantik ittifakını da parçalıyor.

Örneğin AB’nin lider ülkesi Almanya’nın Ekonomi Bakanı Peter Altmaier “Avrupa ABD karşısında diz çökmeyecek” diyor.

ABD ise kara Avrupa’sını karşısına alırken, İngiltere’yi yanına çekmeye çalışıyor. Bunu ise “ya AB’den ya da benden yanasın” diye sopa sallayarak yapmaya çalışıyor! ABD’nin Londra Büyükelçisi Woody Johnson İngiltere’ye açık açık “Ya İran’a yaptırımları desteklersiniz ya da ticaretiniz yanar” diyor. Çünkü AB, Trump’ın iptal ettiği İran’la nükleer anlaşmayı, ABD’ye rağmen hâlâ yürürlükte tutuyor ve Washington’un açıkladığı İran’a yaptırımlara mesafeli duruyor.

DOLARIN EGEMENLİĞİNE KARŞI MİLLİ PARA KULLANIMI

Peki ABD yalnızlaşmak, müttefikleriyle karşı karşıya gelmek pahasına neden bu hamleyi yapıyor? Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği ekonomik düzeni yıkılıyor.

ABD bu gelişmeye karşı direniyor ve “önce Amerika” diyerek ilan ettiği yeni stratejisine uygun olarak ve müttefikleriyle karşı karşıya gelme pahasına, iç pazarını esas alıyor ve üreticisini korumaya çalışıyor.

Peki ABD’nin kurduğu düzen yıkılıyor da, yerine ne kuruluyor?

Çin ve BRICS liderliğinde yeni bir ekonomik düzen inşa oluyor. Doların karşısında milli paralar ve sepet paraları kullanılıyor; Dünya Bankası ve IMF’nin karşısında Yatırım ve Altyapı bankaları kuruluyor.

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika, doları devre dışı bırakacak ortak bir formül üzerinde çalışırken, aynı zamanda ikili ticaretlerini milli paraları üzerinden yapma adımları atıyor. Özellikle Çin ve Rusya’nın yuan ve ruble ile ticarete yönelmesi, yeni bir süreci başlatmış görünüyor.

Şimdi Türkiye de pek çok ülke gibi bu yönde adımlar atıyor. İran’la ticarette milli paraların kullanılmasına ilişkin anlaşmanın ardından, Türkiye’nin Rusya ile ticaretinin şimdilik bir bölümü için ruble ve lira kullanma uzlaşmasına varması, önemli bir adım.

Milli paralarla ticaret konusu, yakın zamanda milli paraların değişik oranda içinde yer aldığı bir uluslararası para sepetine dönüştüğünde, doların egemenliği ciddi darbe alacaktır.

MİLLİ STRATEJİ EKSİKLİĞİ

ABD’nin Çin, AB ve Türkiye’ye ek gümrük vergisi, İran ve Rusya’ya ise kapsamlı yaptırımlar uygulayarak başlattığı küresel ticaret savaşı, aynı zamanda saldırıya uğrayan ülkeleri bu gerçeğe göre konumlanmaya zorluyor.

Dünyanın ekonomi merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymış olması, hükümetlere rağmen ülkeleri bu gerçeğe göre pozisyon almaya itiyor. Türkiye de, AKP hükümetinin ikircikli tutumuna ve hâlâ ABD ile pazarlık ve işbirliği arayan tutumuna rağmen, bu yönde adımlar atıyor. Ankara, iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak, ticaret verilerinin değiştiği yöne doğru değişiyor.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı sıfatıyla 27 Temmuz’da yapılan BRICS zirvesine katılmış olması, Ankara’nın bu değişimi hızlandırması için bir fırsat doğurdu. Fakat bu fırsattan yararlanılabilmek, Çin’e ikili görüşmede “4. nükleer santral sözü” vermekten değil, net siyasal duruştan geçiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’ye “bir NATO üyesini bir papaza değiştiremezsiniz” özetli pazarlık yakınmaları ya da yürümekte olan küresel ticaret savaşına rağmen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Türkiye’nin ekseni NATO üyeliği ve AB tam üyeliği hedefidir” diyerek rotanın korunduğunu ilan ediyor olması, bir konumlanma zaafı ve daha da önemlisi bir stratejisizlik olarak beliriyor.

Fakat küresel ticaret savaşının gittikçe keskinleşmesi, her ülkeyi, küresel ticaret savaşına göre konumlanmaya götürecek. Buna direnen hükümetlerin, hatta ağırdan alan hükümetlerin iktidarda kalma şanslarının olmadığı yeni bir sürece girmiş bulunuyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRITurk
15 Ağustos 2018

2 Yorum

ÇİN’İN LİDERLİĞİNDE YENİ BİR EKONOMİ DÜZENİ KURULUYOR

ABD’nin Çin ve AB’den ithal edilen ürünlere koyduğu yüksek gümrük vergileri ile başlattığı ticaret savaşının iki ayrı düzlemi var:

Birinci düzlemde ABD doğrudan esas rakibi olan “yeni küresel güç” Çin’i hedef alıyor. Çin’e 115 milyar dolarlık mal satan ama Çin’den neredeyse bunun dört katı olan 462 milyar dolarlık mal satın alan ABD, Çin mallarına gümrükleri artırıyor. ABD karşılıklı gümrük artışıyla ortaya çıkacak tablodan, daha az sattığı için, kendi zararının daha az olacağını hesaplıyor!

ABD ikinci düzlemde “müttefiki” AB’yi hedef alıyor ve ondan aldığı mallarda da gümrük oranını artırıyor. ABD aynı mantıkla, 246 milyar dolar mal sattığı ama 369 milyar dolarlık mal aldığı AB’ye uyguladığı gümrük artırımı ile kendisinden çok rakibinin zarar edeceğini hesaplıyor.

Fakat ABD’nin “müttefiki” AB’yi hedef alması da, son tahlilde esas rakibi olan Çin’i ve belli oranda da onun stratejik ortağı olan Rusya’yı hedef almasıyla ilgilidir. Şöyle ki:

ABD Başkanı Donald Trump açık açık AB’ye “Rus ve Azeri gazı almayın, kuracağımız 11 liman/tesise biz gemilerle sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) getiririz” diyor. Yani ABD, transatlantik müttefiki AB’yi Asya’dan koparmaya çalışıyor.

Üstelik hedefi sadece Rusya’dan değil, aslında ve daha çok Çin’den koparmak…

ABD’NİN HEDEFİ KUŞAK-YOL PROJESİ

Zira Çin’in Kuşak-Yol Projesi hem karadan hem denizden AB’ye uzanan bir proje ve tam kapasite hayata geçtiğinde, AB’nin, dünyanın yeni merkezi olan Asya-Pasifik’le bağını kuvvetlendirmiş olacak.

İşte ABD bu büyük tehlike ve yalnızlaşma riski nedeniyle AB’ye gümrük sopası sallıyor.

Çünkü ekonomisi inişe geçen ABD, esas rakibi Çin’e karşı tek başına direnemeyeceğini görüyor ve “daha geniş bir cephe” kurmaya çalışıyor. Bir yandan mevcut müttefiklerini yanında tutarak “daha geniş batı” inşa etmeyi hedefliyor, bir yandan da Çin’le “kıtasal ve bölgesel” sorunları olan Asya devletlerini yanına almaya çalışıyor.

Çin’i Japonya-Güney Kore hattından baskılayan ABD, hızla gelişmekte olan “kıtasal devlet” Hindistan’ı yanına çekerek ve geniş bir Hindistan-Güney Kore-Japonya yayı inşa ederek Çin’i çevrelemeye çalışıyor. (ABD’nin Rusya’yla iyi ilişkileri olan Hindistan’ı Çin’in karşısında konumlandırabilmesi şu aşamada pek olası görülmüyor.)

Ve elbette ABD Çin’in İran ağırlıklı Ortadoğu enerjisinden yararlanmaması için bölgemizde hegemonya savaşı yürütüyor.

Toplamda ABD Çin’i büyüten enerji ve ticaret yollarını denetimde tutarak, stratejik rakibinin gırtlağını sıkmaya çalışıyor.

Fakat mesele şu ki, ABD’nin gücü planlarını istediği oranda hayata geçirtemiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisinin neredeyse yarısını üreten ABD, şimdilerde yüzde 20’nin altına düşmüş durumda. Bu ekonomiyle de, hâlâ devasa büyüklükteki askeri gücüne rağmen, istediklerini kolayca yapamıyor.

Yani gümrük sopasıyla AB’yi Çin ve Rusya’dan kopartmaya çalışan ABD, tersine, bu hamlesiyle yalnızlaşıyor!

Gelelim meselenin esasına…

DOLAR ESASLI DÜZEN ÇÖKÜYOR

O esasın da birbirini bütünleyen iki yönü var:

Birincisi ABD, kendisinin inşa ettiği ve küreselleştirdiği liberal ekonomi ve serbest piyasa ekonomisine aykırı olarak, gümrük duvarları örüyor; çünkü ekonomisi inişte… Yani paradoksal şekilde ABD kendi sistemine aykırı ve onu vuran hamle yapmak zorunda kalıyor…

İkincisi ise yeni bir düzen kuruluyor. Şöyle ki:

Emperyalist tekellerin bu sıkışıklığı ancak bir savaşla aşmak isteyebilecekleri tehlikesi olmakla birlikte, Trump yönetiminin açtığı bu ticaret savaşının ABD’nin lehine sonuçlanmayacağı ortada. Çünkü mevcut tablo kabaca “Çin üretiyor, ABD tüketiyor” şeklinde özetlenebilecek durumda…

Ve bu tabloya bağlı olarak da, yeni bir süreç başladı: ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği ve dolara, IMF’ye, Dünya Bankası’na dayanan Bretton-Woods sistemi, daha doğrusu ABD emperyalizminin dünyaya dayattığı ekonomik düzen artık yıkılıyor ve yerine yeni bir ekonomik düzen inşa olmaya başlıyor…

BRICS’in liderlik ettiği bu yeni ekonomik düzen, doları rezerv para olmaktan çıkarmayı hedefleyen ve IMF ile Dünya Bankası gibi kurumların karşısına Altyapı ve Yatırım Bankaları koyan bir yeni düzen…

Sömürmeyi değil, karşılıklı kalkınmayı ve ortak faydayı hedef alan bu yeni ekonomik düzeninin kurulmasını engellemek için, ABD ticaret savaşından daha fazlasını göze almak zorunda!

Sonuç olarak, “yeni bir dünya kuruluyor” ve stratejik akla sahip devletler o yeni dünyada yerlerini almaya başladılar bile…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5.8.2018

http://www.criturk.com/haber/ozel-haber/cinin-liderliginde-yeni-bir-ekonomi-duzeni-kuruluyor-61853

 

3 Yorum

TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP

“Rahip Brunson krizi” olarak adlandırılan son krizdeki gibi somut olarak ABD ile Türkiye karşı karşıya geldiğinde devrimciler ve sosyalistler nasıl tutum almalı?

Bu AKP’nin sorunu deyip sessiz mi kalmalı, hatta neredeyse ABD ile aynı cepheye mi düşmeli? Yoksa ABD karşıtlığı nedeniyle AKP’ye kol kanat mı germeli?

Bu iki ucun arasında bir seçenek yok mu?

Elbette var. Bu yazıda bu seçeneği ele alacağız.

TÜRK DEVRİMCİSİ ANTİEMPERYALİSTTİR

Önce sosyalistler ve devrimciler için iki temel saptama yapalım:

1. ABD’nin Türkiye’ye karşı herhangi bir yaptırımı, tehdidi, uygulaması kesinlikle hiçbir şart altında kabul edilemez.

2. AKP’ye karşı olmak, hiçbir siyasi görüşü ABD emperyalizmi ile yan yana düşme yanlışlığına sürüklememelidir.

Bize göre meselenin iki yanı vardır:

Birinci yan, meselenin “Rahip Brunson krizi”nden öte olduğudur. ABD ile Türkiye’nin çıkarları, ABD’nin bölge politikaları nedeniyle gittikçe daha çok karşı karşıya gelmektedir ve iki “müttefik” stratejik olarak adım adım cepheleşmektedir. Türkiye’nin başında Türkiyeci bir iktidar da olsa, Amerikancı bir iktidar da olsa, bu çıkar çelişmesi büyüyecektir.

Meselenin ikinci yanı ise emperyalizme karşı nasıl direnileceğidir.

Türkiye’yi Türkiyeci bir iktidarın mı, yoksa Amerikancı bir iktidarın mı yönettiği işte meselenin bu ikinci yanı açısından kritik önemdedir.

AKP ANTİEMPERYALİST BİR PARTİ DEĞİL

AKP başından beri Türkiye ile ABD arasındaki bölgesel çelişmeleri Türkiye adına çözmek yerine, kendi adına kullanan bir iktidar olmuştur. Bunu daha iktidarının başında, ABD Türk askerinin başında çuval geçirdiğinde de gördük, şimdi ucu kendisine dokunan sorunları atlatmak adına “papaz pazarlığı” yaptığında da görüyoruz.

Neden? Çünkü AKP antiemperyalist bir parti değildir, tersine varlık sebebi emperyalizmdir; karşılığını örneğin ABD’ye BOP eşbaşkanlığı yaparak vermiştir.

AKP temel hedefi Cumhuriyetle hesaplaşmak ve Kemalist devleti yıkmak olan bir partidir ve bu hedef için 16 yılda ABD ile, AB ile, PKK ile, FETÖ ile, liberaller ile yan yana olmuştur, birlikte yürümüştür.

Böylesi bir partinin, Türkiye’nin ABD ile çelişen çıkarlarında Türkiyeci bir pozisyon alması mümkün değildir. Nitekim bu son olayda da görüldüğü gibi almamaktadır.

Açıkça görülmektedir ki, AKP ucu kendisine dokunan Zerrab/Atilla/Halk Bankası davası için papazı pazarlık unsuru olarak kullanmaktadır.

Son kriz de, üzerinde anlaşılan pazarlığa rağmen AKP’nin biraz daha kazanım elde etmek adına Rahip Brunson’u serbest bırakmak yerine, ev hapsine almış olmasından kaynaklanmıştır.

Erdoğan’ın 29 Temmuz 2018 günü “Biz Brunson’u hiçbir zaman pazarlık konusu yapmadık. Takas gibi bir pazarlık olmadı” demesi gerçeği değiştirmez. Zira Erdoğan’ın bir yıl önce 28 Eylül 2017’de “Sizde de bir papaz var, bizde de. ‘Ver papazı, al diğer papazı’ dedim” sözleri kayıtlıdır.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİSİNE KARI-KOCA BENZETMESİ

Soru şudur: ABD’yle bu tür kirli ilişkisi olan bir iktidar Türkiye’ye yönelik gerçek ABD tehditlerine direnebilir mi, yoksa bu kirli ilişkiler nedeniyle ABD’nin Türkiye’yi tehdit etmesini kolaylaştırır mı?

İşte üzerinde durmamız gereken esas konu budur. Bunu yapmayıp ABD karşıtlığı temelinde AKP yandaşlığına savrulmak yanlıştır; AKP karşıtlığı temelinde ABD cephesine düşmek daha büyük ve telafisi daha zor bir yanlıştır!

AKP’nin emperyalizme karşı diren(e)meyeceği ortada; tersine meseleleri kendi iktidarını ayakta tutabilmek adına pazarlıkla yürüterek, tavizler vererek götürüyor, götürecek…

Son olayda da böyle oldu: ABD açık açık artık eylemli tehdit boyutuna geçmişken AKP iktidarı eylemli karşılık vermek yerine ABD’yle uzlaşan, pazarlık yapan, taviz veren bir yönelime girdi.

Dahası Türkiye’yi küçük düşürdü. Örneğin Damat Berat Albayrak Türk-Amerikan ilişkisini karı-koca ilişkisine benzetti: “40 yıllık karı koca bile her konuda anlaşamıyorlar. Bazen tartışıyorlar, sonra anlaşıyorlar.”

Kayınpederi Erdoğan ise “Trump, çok büyük bir oyuna gelmiştir. Bu oyunu Sayın Trump’ın bozması gerekir” diyerek meseleyi “Trump iyi, çevresi kötü” yüzeyselliğinde ele almış ve Türkiye’nin gardını düşürmüştür.

Deyim yerindeyse, 15 yıl önceki “ne notası, müzik notası mı” noktasından pek öteye geçilememiştir.

AKP’NİN ABD’YE VERDİĞİ KOZLAR

İşte son yıllarda tekrar tekrar dile getirdiğimiz, defalarca belirttiğimiz konu budur: AKP, Türkiye’nin zayıf karnıdır ve Türkiye ile ABD’nin stratejik olarak karşı karşıya geldiği süreçte Türkiye’yi ABD saldırılarına açık hale getirmektedir.

Kimi okurlarımız haklı olarak şunu soracaktır: AKP iktidarı olmasa, ABD Türkiye’yi hedef almayacak mı? Elbette alacak ama AKP’nin başka iktidarlardan farkı, kirli işbirliği ve verdiği kozlar nedeniyle hedef olmayı kolaylaştırıyor olmasıdır.

Ve daha önemlisi, başka iktidarların alabileceği somut önlemleri almıyor ve alamıyor olmasıdır.

Oysa Süleyman Demirel gibi sağcı bir isim bile Türkiye’nin çıkarı gereği, 21 ABD üs ve tesisini kapatarak ABD ambargosuna yanıt verebilmiştir.

Fakat AKP iktidarı ne İncirlik kartını, ne Kürecik kartını, ne de diğer başka kartları kullanabilmektedir. İşte Türkiye’nin zayıf karnı dememiz bundandır.

Bu gerçeğin üzerinden atlayıp sırf kör milliyetçilik adına AKP’yi desteklemek ve her krizde arkasına dizilmek, her seferinde daha geri mevziden mücadeleye başlamaya yol açmaktadır.

DEVRİMCİLERİN GÖREVİ

Baştaki soruya gelirsek…

Türkiye’nin emperyalizmle pazarlık yapan değil emperyalizme mücadele eden bir iktidara ihtiyacı olduğu ortadadır. Yarın bu ihtiyaç daha da yakıcı hale gelecektir.

Türk devrimci ve sosyalistlerinin bu şartlarda iki kritik görevi vardır:

1. ABD emperyalizmine karşı kararlı bir şekilde mücadele etmek; ABD’ye eylemli yanıt verilebilmesinin siyasetlerini geliştirmek, örgütlemek.

2. Emperyalizmle pazarlık yapan iktidara karşı esaslı ve kesintisiz muhalefet etmek ve onun yerine emperyalizmle mücadele edebilecek bir iktidar inşa etmeye çalışmak.

Bu birbirini bütünleyen iki görevin dışında kalmak, maalesef kişiyi kabaca ya AKP’ci, ya ABD’ci yapacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
6 Ağustos 2018

5 Yorum

AZİZ NESİN HALK DALKAVUĞU DEĞİLDİ, HALKÇIYDI

Aydınlık’ta Soner Polat’ın 2 Temmuz’un yıldönümünde Aziz Nesin’i “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözü üzerinden ama Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabındaki “Alman ajanı” imasına gönderme yaparak tartışması, haklı olarak bir başka aydının, Aydınlık yazarı Mecit Ünal’ın tepkisine neden oldu.

Doğu Perinçek ise hiç “Alman ajanlığı” iması konusuna girmeden, salt “yüzde 60” meselesi üzerinden Soner Polat’a sahip çıkarak Ünal’a “şezlongda güneşlenen aydın” göndermeli bir yanıt verdi. Ünal ise yanıt olarak bir devrimci aydın sorumluluğuyla bir kez daha Aziz Nesin’i savundu.

SONER POLAT’IN HODRİ MEYDAN ÇAĞRISI

Aziz Nesin Türklere hakaret etti, çünkü Türklere hakaret yabancı servisi işidir, zaten Cengiz Özakıncı da Aziz Nesin’in fahri doktorluk alabilmek için Almanların adamı olduğunu yazdı” özetli bir “görüşü” normalde ciddiye almak ve tartışmak yersizdir.

Fakat “O sözünü sonuna kadar eleştirin ama Aziz Nesin’in Alman ajanı olduğu uydurmasına inanmayın, bu büyük ustaya değil, size zarar verir” uyarımız nedeniyle Polat’ın “hodri meydan” çağrısına maruz kaldık. Polat, Aziz Nesin’in Alman ajanlığı iddiasına “uydurma” demem nedeniyle bana Cengiz Özakıncı’nın ilgili kitabını okuyup okumadığımı sordu. Dahası eski bir TSK istihbaratçısı olarak “Benim önünden geçen istihbarat raporlarını gördünüz mü?” dedi.

Ne Özakıncı’nın kurgu kitabına, ne de Polat’ın önünden geçen istihbarat raporlarına uzun uzun girmek istemiyorum. (Zaten devlet katındaki o istihbaratlarda yıllarca komünistler, yurtseverler, sol Kemalistler hedef alınarak başta TSK olmak üzere pek çok kurumun gözü kör edildi, FETÖ kumpaslarına kadar uzanan sürece gelindi.) Şu kadarını söyleyeyim:

Polat, Özakıncı’ya dayandırdığı suçlamasında özetle şöyle diyor: Aziz Nesin 1980’lerde Batı Almanya’yı Türklere yaptığı kötülükler nedeniyle suçluyordu. Sonra Alman devlet görevlisi Petra Kappert bu suçlamalardan vazgeçmesi ve Türkleri kötülemesi karşısında Aziz Nesin’e fahri doktorluk önerdi. Aziz Nesin de öneriyi kabul edip 1991’de “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” dedi.

Özakıncı’nın bu kurgu kitabıyla ilgili Taylan Kara’nın incelemesine bakmanızı öneririm. Ben kısaca birkaç noktayı belirteyim:

O SÖZ İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ 1991’DE DEĞİL, 1982’DE SÖYLENDİ

Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözünü 1991’de değil, 1982’de söyledi. 12 Eylül anayasasına halkın yüzde 92’sinin evet oyu vermesinin kızgınlığıyla, bir panelde söyledi. O panelde bulunan Müjdat Gezen’ın anlatımı herkesçe bilinir, anımsatalım: “İzmir Torbalı’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız, değil mi?’ diye sordu Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.”

Merak edenler için; sonrasında bu lafı nedeniyle Aziz Nesin’e dava açıldı ama Nesin beraat etti.

Dolayısıyla sözün Alman devlet görevlisi Petra Kappert’in talebiyle hem alakası yoktur, hem de iddia edildiğinden 9 yıl önce söylenmiştir. Dahası tanıyanlar ve onun neleri göze alarak mücadele ettiğini görenler, Aziz Nesin’in bir fahri doktorluk unvanı adına bu lafı etmeyeceğini, Alman devletinin adamınca devşirilemeyeceğini çok iyi bilirler!

Dolayısıyla Cengiz Özakıncı ve Soner Polat faslını kapatarak artık esasa ilişkin birkaç şey söylemek istiyorum:

HALK HEM GÜZELDİR, HEM ÇİRKİNDİR

Aziz Nesin’in “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” demesi doğrudur, yanlıştır, tartışılır, tartışılmalıdır. Ben de şahsen “keşke o lafı etmeseydi” diyenlerdenim.

Ancak Aziz Nesin’in bu lafı üzerinden onun halka tepeden bakan, kibirli bir aydın olduğunu iddia etmek büyük haksızlıktır. Tersine Aziz Nesin defalarca Türk halkını sevdiği için o lafı ettiğini söylemiştir.

Zaten yazdıkları, halk için verdiği uğraşlar da ortadadır. Hiç halkı sevmeyen, halka tepeden bakan biri halk için bu kadar uğraş verip hapislere düşer mi?!

Ancak meselesi olan, bu halkla bir şeyler yapmak isteyen, bu nedenle de önce halkı aydınlatmak isteyen biri, kritik bir dönemeçte kötü bir karar verdiği için, 12 Eylül anayasasına yüzde 92 oyla destek verdiği için kızmıştır. (Keşke kızmasaydı, ayrı şey…)

Ve aslında “yüzde 60 aptaldır” demek, aslında aydının halka “sakın aptallık yapma” uyarısından başka bir şey değildir!

Zaten aydınlatma mücadelesi veren aydın için halk sevgisi diyalektiktir; içinde sevmek ve uğruna mücadele etmek de vardır, kızmak da…

Örneğin Aziz NesinÖdenemeyen” isimli şiirine “Ey benim halkım” diye seslenerek başlamış ve halkı “Ey benin en güzelim / Ey benim en çirkinim” diye niteleyerek devam etmiştir.

Neden? Çünkü Aziz Nesin halka hep “en güzelim” deme sahtekarlığı yapan bir halk dalkavuğu olmamıştır; o halkçıdır! Halka “en çirkinim” de diyebilme cesareti gösterendir! (Zaten halkıyla gerçekler zeminde kurduğu bu yapmacıksız ilişkisi nedeniyle çok sevilir, çok okunur, konusu kendine ait filmleri hala çok izlenir.)

Dahası Aziz Nesin kibirli, halka tepeden bakan biri değildir, tersine şiirindeki şu ifadeler kadar halkının adamıdır: “Gücüm yetmez borcum ödemeye / Bende hakkın çoktur halkım / Değil böyle bir Aziz / Bin Azizler olsa yetmez / Aldığını vermeye / Utanırım hakkın helal et demeye / Dünya durdukça durasın halkım.

Kısacası Aziz Nesin “yüzde 60 aptaldır” lafıyla 12 Eylül anayasasını destekleyen halkını omuzlarından tutarak sarsmak istemiştir, hepsi bu. (Keşke başka ifadelerle sarsmasaydı, o ayrı…)

POLAT ÖZAKINCI’YA DEĞİL, PERİNÇEK’E SORMALI!

Gelelim işin şu boyutuna: Soner Polat’ın Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabına dayanarak Aziz Nesin’i hedef alması genel başkan yardımcılığını yaptığı VP adına iyi olmamıştır. Zira Aziz Nesin’i hedef almak, VP’yi ilerici, Kemalist, Cumhuriyetçi, yurtsever, aydınlanmacı kesimlerden koparır.

Fakat Polat tüm iyi niyetli uyarılara rağmen Nesin’i hedef almayı 10 gündür sürdürmekte, bunda ısrar etmektedir. Bu ısrar hayra alamet değildir.

Önemle belirtelim: Polat için bu meselede gerçeğe ulaşmak bir telefon mesafesindedir. Polat, Nesin’le birlikte çalışan Doğu Perinçek’e sorarak onun Almanların adamı olup olmadığını kolayca öğrenebilir.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
15 Temmuz 2018

11 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: