ABD’NİN BAŞ DÜŞMANI: ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Londra’da yaptığı açıklamada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etti.

Pompeo’nun bu açıklaması, müttefiki İngiltere’yi Huawei konusunda son bir kez daha uyarmak ve 5G teknolojisinde Huawei ile çalışmaktan alıkoymak içindi.

Zira birkaç gün önce İngiliz hükümeti, Başbakan Boris Johnson‘ın yönettiği Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının ardından Huawei’nin İngiltere’de 5G şebekesinin kurulumu çalışmalarına izin vereceğini duyurmuştu.

Huawei meselesi ise bildiğiniz gibi ABD’nin Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının merkezinde yer alan konuydu.

LONDRA WASHINGTON’U DİNLEMEDİ

İngiltere her ne kadar Brexit ile resmen AB’den ayrıldıysa da, tıpkı AB gibi 5G teknolojisinde Huawei ile çalışmak istiyor. Zira AB ülkeleri telekomünikasyon operatörlerini en güncel teknolojiyle buluşturmak istiyor ve Huawei de 5G altyapısı kurma konusunda lider.

Washington uzunca bir süredir hem AB ülkelerini hem de İngiltere’yi Huawei ile çalışmamaları konusunda uyarıyor.

Son olarak 20 gün önce ABD Ulusal Güvenlik Danışman Vekili Matt Pottinger’in başkanlık ettiği bir ABD heyeti, İngiliz yetkililerle görüştü ve İngiltere’nin 5G ağında Huawei ile çalışmamasını istedi.

Londra, müttefikinin bu son uyarısını da dikkate almadı.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson ABD’yi hayal kırıklığına uğratan şu açıklamayı yaptı: “İngiliz halkı mümkün olan en iyi teknolojiye erişmeyi hak ediyor. Herkes için gigabit düzeyinde genişbant teknolojisini hayata geçirmeyi istiyoruz. Eğer bir marka eleştiriliyorsa alternatifi de belirtilmeli.

Diğer yandan ABD’nin istihbarat ve güvenlik uyarıları da Londra’yı ikna etmedi.

İngiltere Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı MI5 Başkanı Andrew Parker bu konuda şunları söyledi: “Gerçek şu ki 5G’de Huawei’ye ihtiyacımız var. Bu fırsatı kaçırırsak bu teknolojiye erişmemiz uzun yıllar alabilir. İngiltere’nin Huawei teknolojisini kullanmasının ABD ile istihbarat ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz.”

BATI LİDERLİĞİ DÖNEMİ KAPANIYOR

İşte ABD Başkanı Pompeo’nun Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP’yi) “merkezi tehdit” etmesi bu şartlarda oldu.

Londra’yı ziyaret eden ve İngiliz mevkidaşı Dominic Raab ile görüşen Pompeo, müttefikinin Huawei’yi reddetmeyerek büyük risk aldığını savundu. Pompeo, Huawei ile her bilginin doğrudan Çin Komünist Partisi’ne gideceğini, bunun da çok ciddi sorun olduğunu savundu.

Pompeo, Raab ile katıldığı etkinlikte, 5G ve Huawei konusunu “Gelecek yüzyılı Batı’nın yönetmesi garanti altına alınmalı” noktasından hareketle değerlendirdi.

ABD’nin “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapma” hayali gerçekte çoktan bittiyse de, ABD, Batı olarak hâlâ dünyaya hükmedebilme peşinde. Ancak ekonomik veriler gibi bilim-teknoloji verileri de bunun mümkün olmaktan çıktığına işaret ediyor.

500 yıllık Batı liderliği dönemi kapanıyor. 21. yüzyılda dünyanın gelişmesine Batı değil, Doğu, yani büyük Asya liderlik edecek…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Şubat 2020

 

 

1 Yorum

Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’ya karşı İdlib’de ABD’yle ittifak arayışı

“Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği ve Fırat Kalkanı Harekâtı AKP hükümetini Şam yönetimiyle işbirliğine mecbur edecek” denilen günlerden, Erdoğan’ın Şam karşıtlığını sürdürebilmek için Rusya’yla işbirliğini bozabilmeyi göze aldığı günlere geldik…

Ancak baştan belirtelim: Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir ve Türkiye için Rusya’yla işbirliği bozmanın maliyeti çok yüksektir. Ankara, iktidara rağmen bu riski almaktan kaçınacaktır.

AKP’nin hedefi: ÖSO koridoru

Çok yazdık: Türkiye’nin çıkarı ABD’nin inşa ettiği PYD koridorunu dağıtmaktı; AKP ise PYD koridoru yerine ÖSO koridoru inşa etmek istiyordu. O nedenle içeride müttefik kazanmak için meseleyi “PYD koridorunu dağıtmak” şeklinde sundu hep. Oysa kontrolün sağlandığı Suriye topraklarına kaymakam, vali atamaktan o topraklarda Türk ve ÖSO bayrakları dalgalandırmaya kadar pek çok olgu, AKP’nin esas niyetine işaret ediyordu.

Kuşkusuz Moskova bu gerçeğin farkındaydı. Ancak Moskova, Türkiye’yi ABD’nin yanına itmemek için meseleyi zamana bıraktı. Nasılsa son tahlilde ÖSO koridoru kurulamayacak ve AKP iktidarı da Suriye topraklarından çekilmek zorunda kalacaktı.

Meselenin düğümlendiği yer ise İdlib’di. Moskova Suriye ordusunun burada tutunmaya çalışan terörist grupları dağıtmasını ve İdlib’de egemenlik tesis etmesini istiyordu. AKP iktidarı ise o grupların İdlib’de tutunabilmesi için sivilleri bahane ediyordu. Meselenin esası ise şuydu: AKP biliyordu ki, İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacak!

Erdoğan’ın Astana’yı dağıtma mesajı

AKP’nin Libya’da Rusya’ya ile belli ölçülerde karşı karşıya gelmesi, İdlib konusunu yeninden ısındırdı. Rusya Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yaktı. Türkiye’nin gözlem noktalarından birinin çevresi daha Suriye ordusunun kontrolüne geçti.

Erdoğan bunun üzerine Moskova’ya üç mesaj verdi: 1) “Rusya şu an Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil.” 2) “Astana süreci diye bir şey de kalmadı.” 3) “Rusya ya Suriye ile ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, başka yolu yok.”

Yani Erdoğan Rusya’nın ya Türkiye’yle ya Suriye’yle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve bunun için gerekirse Soçi’yi değil, Astana’yı da kurban edebileceğini belirtiyordu.

SETA’dan ABD ve AB’ye çağrı

Elbette bu gelişigüzel bir tepki değildi, planlıydı…

Dışişleri Bakanı’ndan SETA kurmaylarına kadar etkili bir çevre, Moskova’yı sıkıştırmaya yönelik mesajlar veriyordu.

Sarayın en önemli akıl hocalarından SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Sabah’tan ABD ve AB’ye çağrı yaparak, Moskova’ya mesaj veriyordu: “AB ve ABD, İdlib’de devreye girmeli” diyen Duran, askeri seçeneğin de gündemde olduğunu yazıyordu (1.2.2020)

Yine SETA ekibinden Prof. Dr. Kemal İnat da Türkiye gazetesinde “Rusya’nın artık Türkiye için güvenilir ortak olmadığını” yazıyordu (1.2.2020)

Yeni Şafak’ın etkili isimlerinden Nedret Ersanel ise şöyle yazıyordu: “İkazlara rağmen, en büyük kartlardan Montrö ve Gürcistan’ın ucu bile gösterilmişken, Rusya Suriye’de bize fazla yaklaşıyor!” (1.2.2020)

Oysa Montrö Rusya’ya gösterilebilecek bir koz kartı değildi. Zira Montrö hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın Karadeniz’e girmek isteyen ABD’ye karşı koz kartıydı. Ersanel’in koz kart dediği Gürcistan da son tahlilde Türkiye için değil, Rusya’ya karşı ABD’nin koz kartı olabilirdi.

Dışişleri Bakanlığı maalesef bu iki konuyu koz sayarak kendi ayağına kurşun sıkıyordu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda koz sandığı o kartı oynadı maalesef: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020).

Jeffrey’den Erdoğan’a çengel

AKP iktidarı, ABD’nin en rahatsız olduğu Astana platformunu dağıtmak istiyor, Rusya ve İran’la işbirliğini sorguluyor, AB ve ABD’ye İdlib’te ittifak çağrısı yapıyor, Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğini savunuyor, hatta Montrö’yü masaya getiriyor…

Washington daha ne isteyebilir ki!

Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey hemen çengel atmak üzere Ankara’ya şu mesajı verdi: “Esed rejimi, İran ve Rusya bilmelidir ki bu (İdlib’deki saldırılar) kesinlikle kabul edilemez. Erdoğan deneyimli bir lider. Kendisi bizim ortağımız ve NATO müttefikimiz, onun yanındayız. Kendisine Suriye’de Putin’e güvenemeyeceğini açıkça söylemiştik” (30.1.2020).

En değerli kart: Rusya’yla işbirliği

Görüldüğü üzere tablo vahimdir: AKP’nin Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz, “kendisine Rusya’yla alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan” politikası, Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokmaktadır.

AKP’nin bir uçtan bir uca savrulan dış politikası, Türkiye’yi sürekli yalnızlaştırmakta ve düşman kazandırmaktadır!

Başta da belirttiğimiz gibi, Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir; Ankara bu kartı AKP’nin “ajandasına” kurban edemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2020

1 Yorum

Filistinlileri vatansızlaştırma planı

Baştan belirtelim: Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir anlaşma değildir; dahası bir barış planı da değildir; hatta sonuçları itibariyle bir savaş planıdır.

Anlaşmanın fiiliyatta ne anlama geldiğini aslında en iyi haritalar gösteriyor: İsrail’i 1948’de ilk tanıyan ABD Başkanı Truman’ın haritasıyla başlayan ve Trump’ın haritasıyla neticelenen tablo, meselenin özetidir:

Truman’dan Trump’a; ABD-İsrail ortaklığında Filistin vatanı adım adım İsrail toprağı yapılmıştır.  Yani Filistinliler vatansızlaştırılmıştır!

Trump’ın planının hedefi de bunu bölgeye kabul ettirmek ve İsrail işgalciliğine meşruiyet kazandırmaktır.

“Yüzyılın Anlaşması”nın içeriği

Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman elçilerinin eşlik ettiği toplantıda ABD Başkanı Donald Tump’ın, İsrail Başbakanı Benyamin Neyanyahu’yla el ele açıkladığı 80 sayfalık plan özetle şu:

– İki devletli çözüm olacak ancak Filistin devletinin kurulmasının şartları arasında terörü reddetmesi var. (Terör dedikleri Filistinlilerinin İsrail işgaline karşı vatanlarını savunmasıdır. Yani Filistin vatan savunmasından vazgeçerse devlet olarak tanınacak.)

– Filistin’in İsrail’in güvenliğine tehdidi azalacak. (Yani Filistinliler kendi topraklarında daracık bölgelere sıkıştırılacak.)

– Kudüs İsrail’in “bölünmemiş” başkenti olacak.

Peki, bunların karşılığında Filistin ne alacak?

– Filistin’e 50 milyar dolarlık ticari yatırım sağlanacak ve iyi yürütülürse Filistinliler için 1 milyon istihdam yaratılacak. (Trump bu parayı da İran’a karşı İsrail’le ittifak yaptırttığı Körfez ülkelerine ödetecek.)

Özetle “Yüzyılın Anlaşması” Filistinlilere vatanlarının büyük bir kısmından vazgeçmeleri karşılığında “bağımsız” devlet vaat ediyor!

Trump yolu nasıl döşedi?

Kuşkusuz bu sürpriz değildi. Daha başkan olmadan önce Trump’ın İran karşıtlığı temelinde bölgede İsrail’in çıkarlarına uygun hareket edeceği ortadaydı. Bunu Trump açık açık dile getiriyordu.

Ve “Yüzyılın Anlaşması”na giden yolu şöyle döşedi: Kudüs’ü başkent olarak tanıdı, ABD elçiliğini Kudüs’e taşıdı, Suriye toprağı olan Golan’da İsrail egemenliğini tanıdı, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildi ve Kasım Süleymani’yi bir terör saldırısıyla öldürdü.

Evet, Trump ilk günden itibaren Filistin topraklarını vatan olmaktan çıkaran bu planı hayata geçirmek için uğraştı. Ne yazı ki pek çok aydın o günlerde ve bazıları hâlâ, küreselcilerle ve derin devletle hesaplaştığını iddia ederek Trump’ı destekliyordu; hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkarıp milli devlet yapacağını savunanlar bile oldu! (Sanki emperyalist devlet, milli devlet değilmiş gibi…)

Trump başkanlığı boyunca, ama ABD yönetimleri uzunca bir süredir işte bu “Yüzyılın Anlaşması”nın ilanı için bölgeyi hazırlıyordu:

Baba ve oğul Bush’un İsrail’e karşı Arap milliyetçiliğini savunan Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırmak istemesi ve Irak’ın kuzeyinde İsrail’e paratonerlik yapacak bir Kürt devleti kurmak istemesi bundandı…

Obama ve Trump dönemi ABD’sinin Suriye’yi parçalamaya çalışması, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurarak bunu Irak’ın kuzeyindekiyle birleştirmesi ve bölgede Arap milliyetçiliğine karşı bir Yahudi-Kürt ittifakı kurmak istemesi bundandı…

Ve ABD yönetimlerinin, Filistin direnişine destek veren İran’ı zayıflatmak için bu ülkeye neredeyse kesintisiz bir şekilde ekonomik ambargo uygulaması bundandı…

Bölgede yeni bir dönem başlıyor

Önemle belirtelim: Bu 80 sayfalık plan bölgeye barış getirmeyecek, tersine emperyalizmle işbirliği yapan Arap yönetimlerinin tahtlarının sallandığı ve antiemperyalist bir Arap milliyetçiliğinin yükseleceği bir dönemi başlatacak…

Filistin davasını satan her Filistinli, her Arap, her komşu ülke ve her bölge devleti tarihin “ihanet” sayfalarına yazılacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2020

2 Yorum

DOLARIN SALTANATINA KARŞI E-YUAN

Amerikan hegemonyasının üzerinde yükseldiği sütunların en başında dolar geliyor.

1944 tarihli Bretton Woods anlaşması ile dolar altına dönüşebilen tek para birimi kabul edilmiş ve yeni bir finans sistemi kurulmuştu. ABD güçlendikçe, altını da emekliye ayırdı ve 70’lerin başından itibaren doların saltanatı başladı.

Ancak bu saltanat özellikle kapitalizmin 2008 krizinden bu yana sallantıya girmiş durumda. Dünyada doların saltanatına karşı yeni bir eğilim gelişmeye başladı: Milli paralarla ticaret.

Çin’den Rusya’ya, İran’dan Türkiye’ye pek çok devlet birbirleriyle ticarette dolar yerine milli paraları esas alan bir çizgiye girmeye başladı.

Diğer yandan altının da yeninden güçlenmeye başladığı bir süreçteyiz.

Fakat bir gelişme daha var: Dijital para…

Kuşkusuz bu alanda öncü Bitcoin’di ama önümüzdeki süreçte ondan çok daha sağlam temeli olan bir dijital para örneğiyle karşı karşıya olacağız: Sahibi devlet olan bir dijital para

DİJİTAL YUAN

Çin Halk Cumhuriyeti, 5 yıldır dijital yuan üzerinde çalışıyor.

Çin Halk Bankası (Merkez Bankası) Genel Müdür Yardımcısı Mu Changchun, yuanın dijital formunun Bitcoin gibi spekülasyon için kullanılan kripto paralardan farklı olacağını belirtiyor. Mu’ya göre dijital yuan, Çin’in online ödeme devleri olan Ant Financial ve Tencent dahil olmak üzere çeşitli ticari bankalar aracılığıyla halka sunulacak. Dolayısıyla dijital yuan, Çin’in mevcut parasının bir kısmının aslında dijital platforma taşınması şeklinde hayata geçmiş olacak.

E-yuan adını alacağı konuşulan dijital para, Dijital Para Birimi Elektronik Ödeme Sistemi testinin de tamamlandığı dikkate alınırsa, yakın bir zamanda hayata geçecek gibi görünüyor.

İşlem yapanların kayıtlarının tutulmadığı Bitcoin ve diğer kripto paralar, bir devlet otoritesinden bağımsız paralardır. Bunlardan farklı olacak e-yuan’ın ise şu faydaları olacak: Çin hükümeti e-yuan ile yapılan tüm ödemeleri her zaman takip edebilecek. Böylece kara para aklama ve vergi kaçakçılığı gibi uygulamaların önüne geçilebilecek.

E-YUAN’A KARŞI FACEBOOK’UN LİBRA’SI

Çin’in e-yuan atağına karşı Facebook da Libra isimli bir kripto para çıkarmayı planladı. Facebook, merkezi Cenevre’de olan bir konsorsiyum kuracağını ve Mastercard, Visa, PayPal, eBay gibi şirketlerin de konsorsiyuma dahil olacağını açıklamıştı.

Ancak Facebook’un Libra’sına ABD Hazine Bakanlığı karşı çıktı. Gerekçe net: Libra ABD dolarının rezerv para statüsünü tehdit eder!

İşte bu nedenle Facebook CEO’su Mark Zukerberg, Libra konusunda Washington’da Kongre üyeleri tarafından sorguya çekildi. Zuckerberg’in vermeye çalıştığı güvencelere rağmen, Kongre üyeleri Libra’nın suç örgütleri ve teröristler tarafından kötüye kullanılabileceği gerekçesiyle Facebook’un planladığı ödeme sistemine karşı çıktı.

Kuşkusuz asıl mesele Libra’nın da doların saltanatının zeminini zayıflatacağı gerçeğiydi…

Neticede 28 üyeli Libra Birliği konsorsiyumu büyük yara aldı ve konsorsiyumun en güçlü bileşenleri olan Mastercard, Visa, PayPal, eBay gibi şirketler çekildi.

DAVOS’TA IMFCOIN İŞARETİ

Elbette Washington’un “doların rezerv para statüsünü” tehdit edeceği gerekçesiyle Facebook’un Libra’sını engelleyebilme gücü var ancak e-yuan’ı engelleyemiyor.

İşte bu nedenle son Davos zirvesinde bazı iktisatçılar tarafından dile getirilen öneri şu oldu: ABD, e-yuan’a karşı hızla kendi dijital parasını çıkartmalı.

Fakat bu da son tahlilde doları zayıflatan bir gelişme olmayacak mı? İşte ABD için büyük açmaz!

Bu arada ilginç bir ayrıntıya dikkatinizi çekelim:

Bu yılki Davos’un ana gündemi kripto paralardı. Fakat öyle ki, zirvede “Doların hakimiyetine meydan okumak” başlıklı bir panel bile düzenlendi. Brezilya Ekonomi Bakanı Paulo Guedes ve IMF baş ekonomisti Gita Gopinath gibi isimlerin yer aldığı panelde, uzmanlar, kripto paraların küresel otoriteleri dünyanın rezerv para birimi hakkında yeniden düşünmeye ittiği noktasında birleştiler.

Davos gözlemcilerinin dikkat çektiği nokta şu oldu: Küresel sermaye, sürecin dışında kalmamak için IMFCoin ile sahnede olmak istiyor.

Ancak bu da son tahlilde doların saltanatının zeminini zayıflatmayacak mı?

Tüm bu gelişmelerin gösterdiği tek bir gerçek var: ABD’nin tek kutuplu dünyası kısa bir sürede yıkıldı ve çok merkezli yeni bir dünya kuruluyor. Haliyle tek kutuplu dünyanın parası olan doların egemenliği de adım adım bitiyor. Dijital paralar ile altın ve gümüşün egemen olacağı yeni bir dünya şekilleniyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Ocak 2020

1 Yorum

Siyasetin tam da sırası çünkü ölümün ağzındayız

Dün Manisa, bugün Elâzığ ve Malatya…

Geçmiş olsun Türkiye…

Fakat en az hasarla geçebilmesi için depreme hazırlanmak gerek. Üstelik depremin geleceği öyle sürpriz de değil artık. Deprembilimciler bir ay öncesinden nokta atışı yapar gibi Manisa’ya da Elazığ-Sivrice’ye de dikkat çektiler.

Başta Prof. Dr. Naci Görür olmak üzere pek çok deneyimli deprembilimcimizin uyarıları ortada. Öyle olduğu için de insanlar haklı olarak “bilim adamı uyardı, siyaset adamı neden önlem almadı” diye soruyor.

Hükümet ise bu haklı soruyu bastırabilmek için “gün birlik günü, şimdi siyasetin sırası değil” diyor ve soruyu soranlara soruşturma açılacağı sopasını sallıyor!

Aman hükümet yıpranmasıncılar!

Hadi hükümeti geçtik, fakat hükümete “dışarıdan” destek verenleri anlamak mümkün değil.

“Hükümet yıpranmasın” diye “siyaset yapmayın” deme noktasına gelmiş “siyasi parti yöneticileri” var!

Bir siyasi parti yöneticisi olarak siyasetin sadece mecliste ve meclis oturum saatlerinde yapılacağını mı sanıyorlar acaba? Sorun çözme sanatı olarak sSiyaset 7 gün 24 saatlik bir uğraş değil mi peki?

Elbette siyasetin ne olduğunu da biliyorlar, her şeyin siyasete dahil olduğunu da…

Zaten “şimdi siyasetin sırası mı” diye sormaları da bal gibi siyasettir, siyasetin daniskasıdır.

Fakat halkın değil, hükümetin siyasetidir. Hükümet yıpranmasın diye yapılan siyasettir!

Nedir siyaset?

Ve ayrıca…

AKP’nin yandaş kanalının depremde evi yıkılmış ve çadıra yerleştirilmiş Elazığlıya mikrofon uzatıp tam dokuz kez “mutlu musunuz?” diye sorarak ağzından zorla “Allah cumhurbaşkanımızdan razı olsun” sözlerini alması ve tabloyu “Gerçekten insanlar mutlu. Bu çadırları zamanında ve hızlı almaları insanları mutlu etmiş” diye yorumlaması siyaset değil ama yan yana altı binadan beşi sağlam kalırken, biri neden yıkılıyor diye sormak siyaset, öyle mi?

Kızılay başkanının depremden hemen sonra “gün dayanışma günü” diyerek vatandaşlardan SMS yoluyla 10’ar TL katkı istemesi siyaset değil ama 1999’dan beri alınan deprem vergilerinin akıbetini sormak siyaset, öyle mi?

Bir bakanın “her şeyi devletten beklemek doğru olmaz” demesi siyaset değil ama vatandaşların depremde toplanılacak alanların AVM yapılmasına tepki göstermesi siyaset, öyle mi?

Valinin bakana söylediği ve açık mikrofondan duyulan “kamuoyunda algı çok iyi şu anda” demesi siyaset değil ama “niye önlem alınmadı” diye sosyal medyadan soranlar algı provokatörü, öyle mi?

Geçiniz…

Çünkü hepsi de siyasettir! Biri işini iyi yapmayan hükümeti savunma siyasetidir, diğeri hükümete neden işini iyi yapmadın diye sorma siyasetidir!

Sonra inşaat yapmak değil, önce önlem almak!

Ortada ciddi bir sorun var…

Bakınız ne diyor Cumhurbaşkanı Erdoğan: “20 yıldır hükümet ne yapmış yazanlar… Depremi durdurma şansımız var mı? Depremden sonra ne yaptığımıza gelince, Bingöl ve Van’ı yeniden inşa ettik.

Elbette Erdoğan’ın depremi durduracak kudreti yok ve elbette hükümetler depremden sonra şehirleri yeniden inşa etmelidir.

Ancak asıl mesele o değil ki!

Asıl mesele depreme hazırlanmaktır. Ve siyaset tam da budur!

Depremden “önce” inşaatları sağlamlaştırmak, yapıların depreme uygunluğunu doğru düzgün denetlemek, toplanma alanları hazırlamak, kesintisiz iletişim için önlem almak, yolları açık tutacak planlamalar yapmak, afete müdahale için “devlet organizasyonunu” her zaman hazır tutmak ve elbette imar aflarıyla fazla kat çıkılmasına zemin yaratmamak vs. gibi yüzlerce yapılması gereken iş var.

Ve tüm bu işleri yapmak da yapılmadığında sorgulamak da siyasettir ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hakkıdır!

Asıl bunu sorgulamamak vatandaşlık görevini yerine getirmemektir!

Ve evet, siyaset, deprem gibi zamanlarda ölümün ağzında olmamak için yapılmalıdır!

O nedenle diyoruz ki, ülkemizin sınırlı kaynakları örneğin Kanal İstanbul gibi çok sorunlu bir projeye değil, adım adım yaklaşan İstanbul depremine hazırlık için harcanmalı. Halk için siyasetin gereği budur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2020

Yorum bırakın

Berlin Konferansı’nın dört sonucu

Hazırlık toplantısı 8 Ekim 2019’da yapılan Berlin Konferansı, Libya’daki iç savaşa doğrudan ve dolaylı taraf olan ülkelerin katılımıyla 19 Ocak 2020’de toplandı. Konferans, 7 başlıkta 55 madde içeren sonuç bildirgesiyle, Libya’ya “şimdilik” bir “uzlaşı” getirdi.

Uzlaşı diyoruz, çünkü hemen hepsi “Biz” ya da “Biz katılımcılar” diye başlayan 55 madde, imzacılara önemli taahhütler yüklüyor ama bunun sahaya yansıyıp yansımayacağı hâlâ soru işaretli.

Konferans’tan Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren şu dört sonuç çıktı:

1. Berlin’de Hafter güçlendi

Berlin Konferansı’nın 55 maddelik sonuç bildirgesinin öne çıkan maddelerinin başında 25. madde geliyor: “Libya Temsilciler Meclisi’nin onayladığı tek, birleşik, kapsayıcı ve etkin bir hükümetin kurulmasını destekliyoruz.

Libya Temsilciler Meclisi ise bildiğiniz gibi Serraj hükümetini değil, Hafter’i destekliyor.

AKP hükümetinin Libya dış politikasına dayanak yaptığı “ama Serraj hükümeti BM’nin kabul ettiği meşru hükümettir” söylemi, Berlin Konferansı ile zayıflamış oldu; zira Hafter de meşruiyet kazandı ve Hafter’i destekleyen Temsilciler Meclisi esas yetkili kılındı.

Dolayısıyla 25. madde ile Berlin’de esas kazanan Hafter olmuş oldu.

2. AKP’nin anlaşmaları tartışmalı hale geldi

Sonuç bildirgesindeki bu 25. maddenin girişinde Berlin Konferansı’nın katılımcılarının “Libya Siyasi Anlaşması’nı Libya’daki siyasi çözüm için geçerli çatı kabul ettiği/desteklediği” belirtiliyor. 17 Aralık 2015’te Fas’ın Süheyrat şehrinde imzalanan Libya Siyasi Anlaşması’na göre Serraj hükümetinin yapacağı anlaşmaların işlerlik kazanabilmesi, Libya Temsilciler Meclisi’nin onayına bağlı.

Bu durumda AKP hükümetinin Serraj hükümetiyle yaptığı iki anlaşmanın, Süheyrat’ta olan ve Berlin’de bir kez daha teyid edilen Temsilciler Meclisi onayına ihtiyacı ortaya çıkıyor; yani fiilen Hafter’in onayına!

İşte bu gerçek nedeniyle ısrarla AKP hükümetinin Libya’da bütün yumurtaları aynı sepete doldurmasına itiraz etmiş; sonuçları itibariyle iç savaşa taraf olan, bir tarafa askeri destek verirken diğer tarafı düşman kabul eden anlayışın yanlış olduğunu, Ankara’nın müzakere masasında diğer tarafın da olacağı gerçeğini görerek iki tarafla “esnek diplomasi” yürütmesi gerektiğini ısrarla savunmuştuk!

3. Asker gönderme askıda

Berlin Konferansı, AKP hükümetinin Serraj hükümetini desteklemek üzere Trablus’a asker gönderme ve silah yardımı yapma girişimini de şu maddeler nedeniyle “teorik olarak” kesti:

Sonuç bildirgesinin 6. maddesine göre “Tüm katılımcılar Libya’daki silahlı çatışmalara müdahale etmeme ve Libya’nın içişlerine karışmama taahhüdünde bulunmuştur” deniyor.

10. maddede “Çatışma içerisindeki taraflar ya da onlara destek verenler, Libya topraklarında ve hava sahasında tüm askeri hareketliliği sonlandıracak” deniliyor.

Nitekim bu taahhütler nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan da Berlin’den döndükten sonra şöyle dedi: “Biz buraya şu anda askeri güç göndermiyoruz. Biz sadece eğitmen olarak, eğitici olarak buraya bir kadro gönderdik, o kadar. Bunlar da orada eğitim yaptılar.” (20.01.2020)

4. Suriye’den savaşçı sevkine engel

Berlin Konferansı sonuç bildirgesi, Suriye’den Libya’ya savaşçı sevk edilebilmesini de önleyici nitelikte…

Sonuç bildirgesindeki 13. madde, “BM’nin terörist kabul ettiği gruplarla işbirliği yapılmasını” yasaklamış oluyor. Yine sonuç bildirgesindeki “Tüm aktörleri çatışmayı körükleyici eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz. Buna askeri kapasitenin güçlendirilmesi için sağlanan finansman ve paralı asker desteği de dahildir” şeklindeki 19. madde de Libya’ya savaşçı sevkini yasaklıyor.

20. maddede de terörist gruplara desteğe son verilmesi gerektiği bir kez daha vurgulanıyor ve destekçinin, terörist faaliyetin failinden sorumlu tutulacağı belirtiliyor.

Ne yapmalı?

Berlin Konferansı, aslında Türkiye’ye sorunlu yürüttüğü Libya dış politikasını düzeltme fırsatı getirdi.

Libya meselesi, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin bir parçasıdır. Güç mücadelesi ise bölge ülkelerinin enerji paylaşımı ve enerjinin Avrupa’ya naklinin hangi güzergâhtan olacağıyla ilgilidir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinde sadece askeri güce dayanarak “iyi kazanç” elde edebilmesi olası değildir; “iyi kazanç” için cephe/ittifak kurabilmek gerekmektedir. O da Ankara’nın Şam ve Kahire’yle işbirliğinden geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2020

2 Yorum

TİCARET SAVAŞINI ‘KORUMACILIK’ KAZANDI

ABD’nin 23 ay önce Çin’e açtığı küresel ticaret savaşında “birinci faz anlaşma” imzalanarak ticaret savaşına “mola” verildi.

Neden mola dediğimizi anlatmadan önce, birinci faz ticaret anlaşmasının içeriğine ve anlaşmanın kazananının kim ya da ne olduğuna bakalım kısaca…

ANLAŞMANIN İÇERİĞİ

Birkaç aydır süren müzakerelerin ardından birinci faz anlaşma Çin HC Başkan Yardımcısı Liu He ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalandı.

İmza sırasında Çin HC Başkan Yardımcısı Liu He iki ülke arasındaki bu ticaret anlaşmasının yeni bir dönemin işareti olduğunu ve bu işbirliğinin devam edeceğine inandıklarını belirtirken, ABD Başkanı Trump da şu mesajı verdi: “Bugün Çin ile daha önce atılmamış çok önemli bir adımı atarak birinci faz ticaret anlaşmasını imzalıyoruz. Bu daha önceki herhangi bir anlaşmadan çok daha büyük.” (15.01.2020)

Evet, anlaşma, ekonomik büyüklüğü bakımından önceki herhangi bir anlaşmadan çok daha büyüktü. Bun göre:

ABD 15 Aralık 2019’da uygulamaya başlayacağını ilan ettiği yüzde 15’lik vergiye tabi yaklaşık 162 milyar dolarlık üründeki verginin kaldırılmasını ve bunun yanı sıra Çin’in 100 milyar dolarlık ürününe uygulayacağı yüzde 15’lik verginin yüzde 7,5’e indirilmesini kabul etti.

Çin ise karşılığında iki ile dört yılda ABD’den yaklaşık 200 milyar dolarlık ürün alacağını taahhüt etti.

KİM/NE KAZANDI?

Peki anlaşma metnindeki bu tabloya bakınca kimin kazandığını söyleyebiliriz?

İyi bir değerlendirme yapabilmek için bu tabloyu, ticaret savaşının başladığı 23 ay önceki tabloyla kıyaslamamız gerekir.

23 ay önce öncesinde tablo özetle şöyleydi: Çin ABD’ye 2018 yılında 478 milyar dolarlık mal satabilirken, ABD’nin Çin’e satabildiği mal ancak 155 milyar doları bulabiliyordu. Yani ABD Çin’le ticaretinde 322 milyar dolar açık veriyordu!

İşte Trump bu tabloya bakarak, Çin’den alınan mallara gümrük tarifesi artırma kararı almıştı. Bu, iki ülke arasındaki ticaretin büyüklüğü de göz önüne alınınca, küresel bir ticaret savaşıydı.

Ticaret savaşı başlamadan önce ABD’nin Çin’e uyguladığı gümrük tarifesi ortalama yüzde 3, Çin’in ABD’ye uyguladığı tarife ise yüzde 8’di. Küresel ticaret savaşıyla birlikte iki tarafta karşılıklı hamlelerle gümrük tarifelerini artırdı.

Birinci faz anlaşmasının imzalanmasının ardından tarifeler bir miktar düştü ve şöyle oldu: ABD’nin Çin’e uyguladığı gümrük tarifesi yüzde 20, Çin’in ABD’ye uyguladığı tarife ise yüzde 19. (Bu oranların ikinci faz anlaşması sonrasında daha da düşmesi bekleniyor.)

Bu tabloya bakınca şu sonuçlar çıkıyor: 1) Tarifelere göre Çin’in kaybı daha çok ancak Çin’in sattığı mal daha fazla olduğu için Çin hâlâ kazanan konumunda. Trump bu nedenle Çin’in ABD’den ekstra mal almasını istiyor. 2) Küresel ticaret savaşında biri daha az, bir daha çok olsa da, aslında iki taraf da kaybetti. 3) Küresel ticaret savaşının asıl kazananı “korumacılık” oldu!

İşte dünya açısından meselenin esası da aslında bu! Yani “korumacılığın” kazanmış olması…

40 yıldır serbest piyasa ekonomisini küreselleşme ile dünyaya kabul ettirmeye çalışan, milli devletlere “açın pazarlarınızı, kaldırın gümrük tarifelerinizi” diyen emperyalist ABD, 40 yıl sonra tersini yapmaya mecbur kalmış ve Çin’e karşı kendi ekonomisini savunabilmek için “korumacılığa” başvurmuştur!

İşte ABD-Çin küresel ticaret savaşında asıl kazanan da bu nedenle “korumacılık” olmuştur!

ANLAŞMA NEDEN GEÇİCİ?

Yazının başında birinci faz ticaret anlaşmasının, küresel ticaret savaşında sadece bir “mola” olduğunu söylemiştik. Şundan:

Emperyalist ABD için Çin, son tahlilde er geç büyük hesaplaşmaya gideceği asıl rakibidir. ABD bu nedenle Çin’i hedef alan ulusal güvenlik stratejisi geliştiriyor, bu nedenle Çin’i çevrelemeye çalışıyor, bu nedenle Çin’i NATO’nun da hedefine aldırtıyor, bu nedenle Çin’in kuşak ve yol inisiyatifini engellemeye çalışıyor ve bu nedenle Uygur, Tibet, Tayvan, Hong Kong sorunlarını kaşımaya çalışıyor…

Ve işte bu nedenle ABD’nin Çin’le yaptığı ve yapacağı herhangi bir anlaşma, her zaman geçici olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
21 Ocak 2020

 

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: