TSK AKP PROPAGANDASI YAPAMAZ!

2. Ordu Komutanı Korg. İsmail Metin Temel, her şeyden önce TESK’in düzenlediği iftar programına katılmamalıydı. Zira açık ki o iftar herhangi bir iftar değildi, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan için düzenlenmiş bir seçim propagandası iftarıydı.

Hadi katıldı, Erdoğan ana muhalefet partisi CHP’nin cumhurbaşkanı adayını Muharrem İnce’yi “Çırağa dükkân emanet edilmez. Siyasetin çıraklarına da Türkiye emanet edilmez.” derken, gülerek, memnuniyetini göstererek alkışlayamaz!

Zira o alkış, üstünde üniforması varken, siyasi taraf belirleme anlamına gelmektedir.

Oysa TSK İç Hizmet Kanunu Madde 664 çok açık bir şekilde subaylara “siyasi konuşma yapmalarını, siyasi telkin ve öneride bulunmalarını, yasal ve yasa dışı  kurulmuş  bulunan  siyasi amaçlı parti, kuruluş, dernek ve örgütlerden herhangi biri  hakkında propaganda yapmalarını” yasaklamıştır!

İç Hizmet Kanunu duruma uygun daha pek çok madde içeriyor, uzatmayalım…

TERÖRLE MÜCADELE BAHANESİ

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de 2. Ordu Komutanı’nın bu tutumu karşısında “o komutanın apoletlerini sökeceğim” dedi. Açık ki bu, seçildiğinde o komutanı görevden alacağı anlamına geliyordu. Zira hukuken apolet sökebilmesi mümkün değil.

Yıllarca “askeri vesayet” şikâyeti yapan Erdoğan ise 2. Ordu Komutanı’nın alkışını şöyle savundu: “Bunun genel başkanı, Zeytin Dalı Operasyonu başladığında yeri göğü inletiyordu. Kahraman askerlerimiz teröristlerden 4 bin 500’ünü imha ederek Afrin’e girdi. Bu kahramanların başında Metin Temel Paşamız var mıydı? Aklınca bunun intikamını alıyorlar. Baktılar ki bize diş geçiremiyorlar, terörle mücadele kahramanlarımıza saldırıyorlar.”

Siyaset dünyasında Erdoğan’la paralel olarak Temel’i savunan, yine terörle mücadele bahanesiyle “Temel’e saldırmak PKK destekçiliğidir” şeklinde propaganda yapanlar oldu.

24 Haziran yarışı adına bu propagandaların yapılması yanlıştır. Yanlışa yanlış denilmedir. Tıpkı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın adaylık baskısı için Abdullah Gül’e gitmesinde olduğu gibi.

Yanlışı “vatan, millet, Sakarya” diyerek ve terörle mücadeleye bağlayarak savunmak, ikinci bir yanlıştır. Zira TSK komutanları açısından ölçü terörle mücadele olamaz, zira her komutan kendisine verilen görevi yapar. O görev onu dokunulmaz kılmaz.

AKAR’IN AÇTIĞI YOL

Hulusi Akar’ın nikah şahitliğiyle ve AKP icraatının açılışını yapmasıyla açtığı yol, TSK için vahim bir yoldur.

Tillo mollalarını ziyaret eden komutanlar, üniformalarıyla camide namaz kılan komutanlar, umre yapan komutanlar, Cübbeli Hoca’yla poz veren komutanlar, Atatürk düşmanı Nuri Pakdil’i ziyaret eden komutanlar, Necip Fazıl hayranı komutanlar, AKİT’e taziyede bulunan komutanlar…

Dahası FETÖ’den boşalan yerlere başka tarikatların yerleşmesini izleyen komutanlar…

Ve en sonunda Erdoğan’ın bir başka cumhurbaşkanı adayını eleştirmesini keyifle alkışlayan komutanlar…

24 Haziran TSK’deki bu vahim gidişatı da düzeltmek için bir fırsattır.

“KAZANANA KADAR SEÇİM” BİR TÜR FAZŞİZMDİR

Erdoğan’ın Temel’in alkışladığı o konuşasında pek üzerinden durulmayan bir sözü daha oldu.

“Çırağa dükkân emanet edilmez. Siyasetin çıraklarına da Türkiye emanet edilmez.” diyen Erdoğan sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Siyasette hiçbir başarısı, hiçbir tecrübesi olmayanlara ülkenin yönetimini asla veremeyiz.”

İşte Temel’in alkışından daha vahimi burasıdır, Erdoğan’ın “İnce’ye ülkenin yönetimini asla veremeyiz” demesidir!

Buradaki “veremeyiz” sözcüğünü, AKP’ye 1 Haziran-7 Kasım sürecinde dahil olan Tuğrul Türkeş’in şu açıklamasıyla birlikte ele almalıyız.

Şöyle diyor Tuğrul Türkeş: “Hem Erdoğan’a hem de AK Parti’ye oy vermek lazım, olmazsa Türkiye tekrar seçime gider.”

Türkeş’e önemle belirtelim: “Kazanana kadar seçim yapmak” demokrasi değildir, iyi bildiği bir tür faşizmdir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
3 Haziran 2018

Reklamlar

7 Yorum

GENİŞLETİLMİŞ MİLLET İTTİFAKI VE KISMİ KURUCU MECLİS

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin bir araya gelerek kurduğu Millet İttifakı şimdinden kamuoyunda bir iyimserlik yarattı ve insanlara “bu kez olacak” dedirtmeye başladı. Şundan:

İYİMSERLİK TABLOSU

1) Dört parti, siyasal yelpazedeki çok farklı kesimleri bir araya getirdi.

2) Abdullah Gül’lü çatı aday arayışı, Ekmeleddin İhsanoğlu kazığını yemiş CHP tabanını o kadar gerdi ki, CHP’nin içinden çıkmış bir aday, normalden çok daha büyük bir sevinç yarattı.

Bu, hem genel kitleye hem de CHP örgütlerine şimdiden yansıdı. Ekmeleddin İhsanoğlu için tam performans gösteremeyen CHP örgütleri, şimdi Muharrem İnce için canla başla çalışacaklar.

3) Muharrem İnce’nin CHP’li üyelere çağrı yaparak Cumhurbaşkanlığı adaylığı için 100 bin imza arayan Merak Akşener, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek ve Vecdet Öz için imza istemesi, 15 yıldır siyasi gerilimle ayrıştırılan ve kutuplaştırılan toplumda büyük bir iyimserlik doğurdu.

O iyimserlik, Meral Akşener’in “sadece bana değil, diğer adaylara da imza verin” demesiyle iyice yükseldi.

4) Meral Akşener’in, ikinci tura kalamaması halinde, ikinci tura kalacak adayı kayıtsız şartsız destekleyeceğini daha en baştan ilan etmesi, hem iyimserlik tablosunu güçlendirdi, hem de Millet İttifakı’nın mayasını…

MİLLET İTTİFAKINI GENİŞLETMEK İHTİYACI

Bu tablo, 24 Haziran için büyük umut doğurdu. Ancak tabloda bazı eksiklikler var:

Açık ki 24 Haziran’da oluşacak Meclis, kısmi bir kurucu meclis olacaktır. Zira Millet İttifakı’nın ikinci turdaki adayı fiilen başkan değil, cumhurbaşkanı olacak ve AKP’nin zayıflatacağı TBMM yerine yeninden güçlü TBMM hedefleyecek.

Bu işleri yapabilmek, Millet İttifakı’nının çoğunluğuyla oluşacak 24 Haziran sonrası TBMM’yi, kısmi kurucu meclis yapacak.

Kısmi kurucu meclis ise toplumun hemen her siyasal kesimini içermeli. Dolayısıyla Millet İttifakı, 100 bin imza meselesini çözdüğü gibi, hemen her siyasal kesimi meclise taşıma işini de çözmeli. Yani ittifakı genişletmeli.

Nasıl? CHP sola, İyi Parti sağa ve Saadet Partisi de muhafazakâr kesimlere yönelerek.

CHP, sosyalist solu ve ulusal solu da bu ittifaka dahil etmeli: Örneğin Merdan Yanardağ’ı, Alper Taş’ı, Ender Helvacıoğlu’nu sosyalist solun, Gezi’nin, Haziran’ın, bağımsız sosyalistlerin temsilcileri olarak listeye almalı. Örneğin CHP Doğu Perinçek Cumhurbaşkanı adayı olduğuna göre Vatan Partisi’nin göstereceği bir başka temsilciyi ulusalcı solu temsilen listeye almalı. (Kuşkusuz Erdoğan’ı milli mevzilerde gören, AKP’nin Atatürk’e teslim olduğunu sanan, yargının altın çağını yaşadığını iddia eden ve OHAL’i savunan, öte yandan muhalefeti Atlantikçi ilan eden ve sürekli muhalefete muhalefet eden hatalı çizgisi, Vatan Partisi’ni ittifaka dahil etme konusunda bu partilerde soru işareti yaratıyor. Fakat Türkiye’nin ihtiyaçları bu ve benzer sorunları hepbirlikte aşmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Perinçek CHP ve İyi Parti’ye ittifak önererek, İnce ve Akşener de Perinçek için imza isteyerek bunun aşılabileceğini ortaya koydu. Türkiye adına sevindiricidir.)

CHP ayrıca HDP’nin ağırlığı birlikten yana olan Türkiyeci tabanını da temsil edecek isimleri listesine koymalıdır.

İyi Parti ise Anavatan, Doğru Yol gibi partilerden temsilcileri listesine eklemelidir. Ayrıca Sadettin Tantan gibi devlet tecrübesi olan isimlerle, Ahmet Yavuz gibi Ergenekon kumpasına uğramış parlak sicilli generallerle liste zenginleştirilmelidir.

Yine Saadet Partisi de örneğin Bağımsız Türkiye Partisi’nin lideri Haydar Baş’a listesinde yer açabilmeli, ayrıca Abdüllatif Şener gibi birikimli isimlerle listesini güçlendirmelidir.

KARŞI-DEVRİMİ DURDURMA PROGRAMI

Bu 1+1 = 2 ederden farklı bir aritmetik yaratacaktır. Dahası, 24 Haziran için kritik önemdeki sandık güvenliği sorunu için de değerli bir yatırım olacaktır.

Ve 25 Haziran’dan itibaren kısmi kuruculuk görevi görecek TBMM’nin hemen her kesimi temsil ederek meşruiyetini azami hale getirecektir.

Bu aynı zamanda Genişletilmiş Millet İttifakı’nın asgari programını da ortaya koymaktadır: Karşı-devrimi durdurmak ve yeniden parlamenter meclise dönmek.

Zira Türkiye’nin şu anda en temel problemi cumhuriyetin yıkılıyor olmasıdır. 24 Haziran’da bu noktada kurulacak bir barikattan sonra, işler kolaylaşacaktır. Kamucu üretim ekonomisinden, bilimsel eğitime kadar tüm sorunlar adım adım çözülebilecektir.

Yeter ki ilk düğmeyi doğru ilikleyelim; korkmadan, cesaretle Türkiye’nin birikimine güvenerek yan yana gelelim.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
7 Mayıs 2018

12 Yorum

24 HAZİRAN STRATEJİSİ

AKP-MHP ittifakının oylar erimeden, ekonomi iyice inişe geçmeden ve de bizzat Erdoğan’ın gerekçesinden anlaşıldığı kadarıyla ABD’nin savaş takvimine uyumlu “baskın” seçim ilanı, aslında erken ya da baskın değildi; bekleniyordu.

Bahçeli’nin 26 Ağustos çıkışının ardından Erdoğan’ın 24 Haziran diyerek iyice öne çektiği erken seçime neredeyse tüm muhalefet partileri “hazırız” tepkisi verdiler.

Fakat erken seçim ilanından şu saate kadar geçen zamanda ortaya çıkan “aday belirsizliği” tablosu ve bir türlü politikalara geçilememiş olması gösterdi ki, seçime pek çoğu henüz hazır değil!

ORTAK ADAY DEĞİL, ÇOK ADAY

24 Haziran Türkiye açısından, cumhuriyet açısından, demokrasi açısından şimdiye kadar yapılan seçimlerin en kritiği ve önemlisi durumda. Bu, hem bu değerlerin yanında olanlar hem de karşısında olanlarca bilinen bir gerçek.

Cumhuriyet AKP’lilerin zaman zaman dile getirdiği gibi 100 yıllık bir parantez mi olacak, yoksa onu yaşatmayı sürdürebilecek miyiz? Bu soruya şu andan sonra vereceğimiz ilk önemli yanıtın tarihi 24 Haziran’dır.

O nedenle 24 Haziran Cumhuriyet kuvvetleri açısından stratejisi iyi belirleniş bir seçim olmalı.

Peki ne olmalı o strateji? Bizi ABC’de okuyanlar ya da TELE1’de izleyenler bilir, ilk günden beri şunu savunuyoruz: Erdoğan’ın, AKP-MHP (hatta BBP) ittifakının ilk turda kazanma şansı çok az. Üstelik katılımın artması halinde, neredeyse imkânsız olacak.

Bu nedenle stratejinin ilk ayağı şöyle olmalı: İlk turda katılımı artırmak için her kesimin sandığa gitmesini sağlayacak şekilde çok aday çıkarılmalı. TBMM’de grubu olan partiler de, 100 bin imza bulacak partiler de, hatta 100 bin imza bulacak kimi şahıslar da aday olmalı.

Ortak adayın nasıl yanlış bir strateji olduğu Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında görülmüştü.

İttifak, stratejinin ikinci ayağı için yapılmalı: Birinci turda en çok oyu alamayan iki aday dışındaki tüm adaylar, Erdoğan’ın karşısındaki aday etrafında toplanmalı, adayın görüşüne bakılmadan salt “Cumhuriyeti yaşatmak” ihtiyacıyla seçmenlerini o aday için oy vermeye çağırmalı.

Sandık güvenliği için de iyi örgütlendikten sonra, bu strateji, Türkiye’nin gittikçe karanlıklaşan önünün yeniden aydınlık olmasını sağlayacaktır.

GÜL KAZIĞI

Peki muhalefet partileri ne yapıyor? Hangi stratejiyi izliyor?

24 Haziran’ın ilan edilmesiyle birlikte CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi ortak aday göstermek üzere görüşmeler yapmaya başladı. Ortak adayın kim olacağından bağımsız olarak, ilk turda ortak aday göstermek yanlıştır.

Dahası ortak aday için ismi üzerinde durulan Abdullah Gül ismi de Türkiye’ye Ekmeleddin İhsanoğlu kazığından beter bir kazıktır.

CHP yönetiminin AKP’ye benzeyen adaylarla ve AKP kopyası (çarşafa rozet, türbana serbestlik) politikalarla iktidar olamayacağını 15 yıl sonunda hâlâ görememesi vahim….

Neyse ki Gül’ü ortak aday yapma hatasını, Merak Akşener adaylığını ilan ederek bozdu.

Ancak CHP ve Saadet Partisi, Gül’ün adaylığı için görüşmelere devam etti. Neyse ki CHP tabanından yükselen tepkiler, Erdoğan’ın Gül’e gönderdiği aracılar ve en önemlisi Gül’ün kazanacak garantiyi görememesi nedeniyle Türkiye bu kötü seçenekten, daha doğrusu seçeneksizlikten kurtulmuş oldu.

Fakat hâlâ ana muhalefet cephesinde bir seçenek oluşamadı: Kılıçdaroğlu’nun “Gül şimdilik adaylarımız arasında değil” diyerek başlattığı belirsizlik, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in “Erdoğan’ı en çıldırtacak zamanda, en çıldırtacak adayı açıklayacağız” açıklamasıyla sürüyor.

CHP tabanını çıldırmaya götürecek belirsizlikler içerisinde de ise şu isimler konuşuldu, konuşuluyor: Yılmaz Büyükerşen, İlhan Kesici, Muharrem İnce, Selin Sayek Böke, Kemal Derviş’in önerdiği Prof. Dr. Özgür Demirtaş, hatta Adnan Menderes!

SON DURUM

CHP’de belirsizlik sürerken, adayları belirli iki muhalefet partisi var: Vatan Partisi ve HDP.

Vatan Partisi, 100 bin imza ile Doğu Perinçek’i aday ilan edeceğini daha ilk günden açıklamıştı. Perinçek’in ilk turda aday olabilmesi önemli. Zira karşısında konumlandığında Türkiye’de Erdoğan’ı siyaseten en iyi hırpalayacak kişi hâlâ Perinçek’tir.

HDP ise Selahattin Demirtaş’ı aday göstereceğini açıkladı. Fakat HDP sözcüleri yine konumlarını pazarlığa açmış durumdalar. Açık açık “ya ikinci tura kalan aday seçmenlerimizi memnun edecek şeyler vaat edecek ya da ikinci turu boykot edeceğiz” demekteler. Boykot ise Erdoğan’a hediye olacaktır!

Saadet Partisi 1 Mayıs’ta adayını ilan edeceğini açıkladı. Ortak aday olamayan Abdullah Gül, tek başına Saadet Partisi’nin adayı olmayı kabul etmedi. Keşke kabul etseydi; Türkiye hem kazanamayacak Gül’den siyaseten kurtulmuş olur, hem de AKP’den vekil ve oy devşirmesiyle yararlanmış olurdu.

İYİ Parti ise ortak aday görüşmeleri sürecinde Meral Akşener’in adaylığını ilan ederek Güllü oyunu bozmuştu. Akşener’in ikinci tura kalamaması halinde kalacak adayı destekleyeceğini ilan etmesi olumludur.

İKİNCİ TUR ADAYINDA BİRLEŞME İHTİYACI

Sonuç olarak CHP’nin “belirsizliklerle yürüttüğü sancılı sürece” rağmen, süreç, çok adaylı boyutuyla yukarıda özetlediğimiz 24 Haziran stratejisine yine de uygun gidiyor.

Umarız CHP adayı, Akşener, Saadet Partisi adayı, Perinçek ve HDP’nin Türkiyeci seçmeni Cumhuriyet’te birleşir ve Erdoğancıların “100 yıllık parantez” hedefini ortadan kaldırır!

Türkiye, seçmeniyle, siyasi parti tabanıyla, tüm kesimleriyle, parti yönetimlerini buna zorlamalı, mecbur etmeli!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
28 Nisan 2018

4 Yorum

7 MADDEDE ABD’Nİ SURİYE’YE SALDIRISI

ABD’nin Atlantik müttefikleri İngiltere ve Fransa ile birlikte 14 Nisan 2018’de sabaha karşı Suriye’ye yaptığı saldırı, sıcağı sıcağına ve kısaca 7 maddede değerlendirelim:

1- Baştan uyaralım: ABD’nin İngiltere ve Fransa ile Suriye’ye saldırması, Türkiye’deki Amerikancıları boşu boşuna umutlandırmasın. Çünkü:

a- Bu saldırı genel gidişatı değiştirmeyecek. Suriye’de öyle ya da böyle kazanan Şam yönetimi oldu; halkıyla birlikte direndi, bölgesel ittifaklar kurdu ve kazandı.

b- ABD’nin saldırısı Rusya’dan bir karşı hamle gelmeyecek ölçekte sınırlı oldu/olacak. Zira Trump biraz da iç basıncı dengelemek içi yaptığı bu saldırıyla, iç politikadaki konumunu kurtarmaya çalışmaktadır.

2- Doğu Guta’daki kimyasal tezgâh, 2012’deki tezgâhın bir benzeridir. Farkı bu kez tezgâhta doğrudan Rusya’nın da hedef alınmasıdır. Dahası bu yönüyle kimyasal tezgâh Skripal olayı ile birlikte İngiltere’de başlamıştır.

3- Önce kimyasal tezgâh ardından, ardından emperyalist saldırı. ABD’nin bu ucuz oyunu 30 yıldır bölgede (önce Irak, şimdi Suriye) uygulayabilmesinde, bölgedeki işbirlikçilerinin de önemli bir rolü var. Birleşmeyen bölge, emperyalizme savaş alanı olur. Sıra herkese gelir.

4- ABD’nin saldırısı, o yüz değişti sananlar için, AKP’nin gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu. AKP, saldırıdan önce kimyasal komploya destek vermiş ve açıkça ABD saldırısı istemişti; dahası saldırının geciktiğini, çoktan yapılması gerektiğini, bu işin 2012’de bitirilmesi gerektiğini savunmuştu.

ABD’nin füzeleriyle birlikte de memnuniyet ilan edildi:

Erdoğan “rejimin cevapsız bırakılması elbette düşünülemez, operasyonu doğu buluyorum” derken, Binali Yıldırım da operasyonu olumlu bulduğunu ilan etti ve daha da vahimi, ABD saldırısının gecikmesinden şikâyet etti! Yine Çavuşoğlu da “çoktan müdahale edilmeliydi” diyenlerdendi.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti adına Dışişleri Bakanlığı’na yaptırtılan resmî açıklama ise içeriği bakımından “hariciye birikimini” çöpe atan açıklama oldu: “ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye operasyonu yerinde bir tepkidir. İnsanlığın vicdanına tercüman olan bu operasyonu memnuniyetle karşılıyoruz.”

Ve genel İslamcı bakışını yansıtması açısından da Mavi Marmara olayında rol alan İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın şu açıklaması ibretlikti: “ABD, İngiltere ve Fransa tarafından atılan füzeler içimizi serinletmedi. Çok az vuruş yapıldı, tesisler yok edilemedi.”

Özetle Türkiye’deki BOP’çular açısından değişen bir şey yoktu: Dün Irak’ta ABD askerlerinin sağlığına duacı olanlar, bugün de Suriye’de ABD saldırısını vicdanlarına tercüman görüp, memnuniyet duymaktaylar.

Özetle anti-emperyalistlik İslamcıların fıtratında yoktu: İç politika için sergiledikleri “yerli ve milli” oyunu da, Rusya’nın kendilerine alan açması için pazarlamaya çalıştıkları ABD’ye mesafeli pozisyon da iki füze görene kadar geçerliydi.

5- ABD’nin İngiltere ve Fransa ile birlikte Suriye’ye saldırmasına sevinenler korosu ya da Tomahawk sevicileri şöyle sıralandı: İsrail, Suudi Arabistan, BAE, PKK-PYD, IŞİD, El Kaide, Nusra, ÖSO ve AKP.

6- ABD’nin Suriye’ye saldırısına karşı Türkiye’de en sert şekilde konumlananlar ise Vatan Partisi, TKP, TKH, ÖDP, HKP gibi soldaki partiler oldu.

Saadet Partisi ise bu sol bloğun arkasından ABD saldırısına karşı en net konumlanan parti oldu.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sanki konu oymuş gibi “kimyasal silah insanlık suçudur” demesi netliği bulandırsa da, son tahlilde “operasyonu olumlu bulmuyorum” diyerek CHP’yi iç politikada ABD karşıtları safına yerleştirdi.

İyi Parti ise daha ilk ciddi dış politikada çuvalladı. “Şam rejiminin kimyasal silah kullandığına dair yeterli kanıt oluşmuşsa, elbette karşılığı olmalıydı” diyen İyi Parti iç politikadaki genel saflaşmada AKP’nin yanına düştü.

7- Son olarak ve bitirirken belirtelim: Silahlı güç önemlidir ama tek belirleyici değildir. ABD’nin dünya egemenliği, onun dünya üretiminin yarısını yaptığı süreçte başlamıştı. ABD şu anda ise dünyadaki toplam üretimin yüzde 20’si mertebesinde üretim yapıyor. Bu oran ABD’yi sadece büyüklerin birincisi yapar ama artık “dünyanın tek egemeni” yapmaz. Çin’in ekonomik büyüklükte ABD’yi neredeyse yakalaması, Rusya’nın ABD savunma harcamasının 10’da 1’ne aynı önemde silah üretmesi, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin ekonomi büyüklüğünde pek çok Avrupa ekonomisini geride bırakması, “çok merkezli bir dünya” ortaya çıkardı. Böyle bir dünyada ABD’nin jandarmalığı artık mümkün olmayacak!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
15 Nisan 2018

7 Yorum

AMERİKAN KORİDORU’NA KARŞI MÜCADELEDE İKİ MODEL

Defalarca söyledik, bir kez daha baştan açıkça belirtelim:

Zeytin Dalı Harekâtı, TSK’nin Amerikan Koridorunu önleme hedefi doğrultusunda bölge için olumlu, fakat AKP’nin “Kuzey Suriye’de İhvan nüfuz bölgesi” kurma niyeti bağlamında da sorunludur.

Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü demektir. Bu gerçeği atlayarak “Türkiye’yi Suriye’ye doğru genişletme” hayali kurmak, bölgede yangın çıkarmaktır.

Dahası o hayal, en sonunda hayali kuranı da ABD’nin stratejisine bağlar. Çünkü Suriye’yi bölmek, en başta ABD’nin planıdır. Kaldı ki ABD’nin PYD’ye dayanarak Suriye’yi bölmesiyle, AKP’nin ÖSO’ya dayanarak Suriye’yi bölmeye çalışması, aynı sonuca çıkar.

Tam da bu nedenle ABD yeniden çengel atmış, AKP’ye Suriye’nin kuzeyini “Fırat’ın doğusu ve batısı” şeklinde paylaşmayı teklif etmiştir!

CUMHURİYET KARŞITI ÇİZGİ VATAN SAVAŞI VEREMEZ!

Zeytin Dalı Harekatı’ndan önce, daha Fırat Kalkanı başladığında şu tez ortaya atılmıştı: Türkiye ABD’nin kara gücü PYD’ye karşı operasyona başlarsa, yani Türkiye emperyalizme karşı vatan savaşı yaparsa, AKP kaçınılmaz olarak Esad’la anlaşacaktır. AKP buna mecburdur. Çünkü Erdoğan Türkiye’yi değil, Türkiye Erdoğan’ı yönetmektedir.

Yine bu teze göre; belirleyici olan AKP’nin içerideki Cumhuriyet karşıtı uygulamaları değil, dışarıdaki vatan savaşı pozisyonudur. Dahası AKP dışarıdaki o pozisyonunu sürdürdükçe Atatürk’e teslim olacak ve Cumhuriyet karşıtlığını bırakacaktır.

Doğru çıkmasını önemle umduğumuz bu gelişmeler ne yazık ki geçekleşmedi.

Tersine AKP hem içeride Cumhuriyet karşıtı uygulamalarını artırdı, hem de Suriye’de Esad karşıtı pozisyonunu sürdürmeye devam etti.

Çünkü PYD’ye karşı konumlanmak, hatta zaman zaman ABD’yle taktik düzlemde karşı karşıya gelmek, AKP’nin Cumhuriyet karşıtlığından vazgeçmesinin gerek ve yeter şartı ile yolu değildi. Tersine AKP Cumhuriyet karşıtı programı ve konumu nedeniyle, Suriye’de yürüttüğü siyaseti gelmesi gereken seviyeye getiremedi.

Çünkü asıl gerçeklik şuydu: Cumhuriyet karşıtı çizgi, vatan savaşı veremez!

IRAK’LA ANLAŞARAK, SURİYE’YLE ANLAŞMADAN KORİDORLA MÜCADELE

Yakın geçmişte bölgede Amerikan Koridoruna karşı iki farklı mücadele modeli uygulandı. Bunlardan biri Irak’ta, diğeri de Suriye’de yaşandı.

Suriye’deki model şuydu: Türkiye, Amerikan Koridorunun Suriye ayağına karşı Suriye topraklarında Suriye’yle anlaşmadan mücadele etti. Riski ve maliyeti artırdı, şehitler verdi.

Irak’taki model ise şuydu: Türkiye, Amerikan Koridorunun Irak ayağına karşı Irak’la anlaştı. Türkiye’nin silah patlatmasına bile gerek kalmadan Irak Ordusu Irak-İran-Türkiye mutabakatını arkasına alarak koridoru dağıttı; Barzani başkent ilan ettiği Kerkük’ten çekilmek zorunda kaldı, sınır kapılarını Bağdat’a teslim etmek zorunda kaldı, boru hatlarının vanasının kumandasını Bağdat’a vermek zorunda kaldı. Dahası PKK de Sincar’dan çekilmeye başladı. Özetle “bağımsızlık referandumu” sonucu buharlaştı!

Kısacası Suriye’de Suriye’yle anlaşmadan Amerikan koridoruna karşı mücadele etmekle, Irak’ta Irak’la anlaşarak Amerikan koridoruna karşı mücadele etmek arasında ciddi bir fark görüldü. En önemlisi de şehitler açısından!

KOMŞUNUN TOPRAĞINA GÖZ KOYARAK VATAN SAVAŞI VERİLMEZ

AKP’nin Amerikan Koridoruna karşı Irak’ta farklı Suriye’de farklı taktik uygulamasının tek bir nedeni var: “Kuzey Suriye Misakı Milli içindedir” diyen, “Afrin’i Şam yönetimine vermeyiz” diyen, “Afrin’e vali atayacağız” diyen, “ele geçirdiğimiz bölgelerde yerel yönetimler kuruyoruz” diyen AKP açık ki Suriye’nin toprak bütünlüğünü fiiliyatta savunmuyor, tersine “Afrin’in fethi yakındır” dediği andan itibaren o topraklara göz koyuyor!

İşte bu niyet, Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı’nı “emperyalizme karşı vatan savaşı” olmaktan çıkarıyor; tersine AKP’nin iç politikadaki konumunu güçlendirme amaçlı kullanılıyor!

CUMHURİYET MEVZİSİNDE TOPYEKûN MÜCADELE İHTİYACI

Fakat belirtelim, bu durum sürdürülemez. AKP’nin yeniden ABD stratejisine eklemlenmemesi için Rusya’nın alttan alması, ya da AKP’nin Rusya’dan aldığı S-400’ü dengelemek için önce Avrupa’dan Eurosam füzeleri alması, şimdi de ABD’den Patriot füzeleri alma pazarlığına oturması, duruma bir sürdürülebilirlik kazandırmıyor.

Abdülhamitin’in dengeciliği 100 yıl önce bir çözüm değildi, bugün de Neo-Abdülhamitçilik bir çözüm olmayacak.

Peki ne yapılmalı?

Türkiye’nin dış politikası açısından şu anda en önemli ve acil şey, Ankara’nın Şam’la anlaşmasıdır. Bunu sağlamanın tek yolu da AKP’ye karşı Cumhuriyet mevziisinde esaslı ve topyekûn muhalefet etmektir; AKP’nin “yerli ve milli” propagandasına kanmadan, her hükümetin yapması gereken “terörle mücadele” görevine abartılı payeler vermeden ve en önemlisi Cumhuriyet karşıtı uygulamalarına karşı sağlam durarak…

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
30 Mart 2018

7 Yorum

AKP-ABD MUTABAKATI: SURİYE’NİN KUZEYİNİ PAYLAŞMA

Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇavuşoğluABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık” dedi. (9.2.2018)

Bu açıklama haliyle akla şu soruyu getiriyor: Mutabık kalınan ne? ABD’nin Fırat’ın doğusunu YPG’den arındıracağı mı? Yoksa AKP’nin Fırat’ın doğusunu YPG bölgesi olarak kabul edeceği mi?

Anlamaya çalışalım:

ÇAVUŞOĞLU’NUN PATRIOT MESAJI

19 Şubat 2018 tarihli ABC Gazetesi makalemizde, İbrahim Kalın-H. R. McMaster, Nurettin Canikli-James Mattis ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun tercümanlığında -kaydı tutulmayan- Tayyip Erdoğan-Rex Tillerson görüşmelerini analiz etmiş ve şu sonuca varmıştık: ABD AKP’ye “Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı” teklif etti.

İşte Çavuşoğlu’nun son açıklaması dikkat çektiğimiz bu tehlikeye işaret ediyor!

Üstelik Çavuşoğlu aynı açıklamasında S-400 konusunda da şöyle diyor: “ABD yönetimi, Kongre’nin bunu onaylayacağına dair güvence verirse, onların Patriot sistemlerini alırız.”

Kuşkusuz bu mesajları yine Çavuşoğlu’nun “Afrin harekâtı mayıs ayına kadar biter.” açıklamasıyla birlikte değerlendirmeliyiz. (8.3.2018)

Nerede çıkarıyor bunu Çavuşoğlu? Kendisi Afrin Operasyonu’nun harekât başkanı mı; yoksa operasyonun Mayıs’a kadar bitmesi mesajı, ipuçlarını verdiği AKP-ABD mutabakatının gereği mi?

ESAD DÜŞMANLIĞININ TAŞIDIĞI RİSK

Fırat Kalkanı harekatının ilk gününden beri söylüyoruz: Şam’la anlaşmadan harekata başlamak, askeri başarı getirse bile siyaseten yeni problemler doğuracaktır. Dahası, Şam’la anlaşmamak, yeniden ABD’nin stratejisine eklemlenme riski oluşturacaktır.

AKP ile ABD PYD konusunda karşı karşıya olsa bile, Esad’ı devirme noktasında ortak oldukları sürece, o risk artacaktır.

“Esas olan PYD karşıtlığıdır, Erdoğan nasıl olsa Esad’la anlaşmaya mecbur kalacak” tezinin temenniden öteye gidemediği 2 yılda defalarca görüldü!

ESAD’I DEVİRMEK ESAS HEDEF DEĞİL, ESAS HEDEFE GİDEN YOL

Erdoğanların Esad’ı devirme hedefi, kişisel bir sorun değil elbette: Esad’ı sevmedikleri için devirmek istemiyorlar, Esad’ı kontrollerinde bir İhvan devleti kurabilmek için devirmek istiyorlar!

Zira Esad, sadece vatan savunması veren bir sembol değil, aynı zamanda şu aşamada Suriye’nin birliğinin de teminatıdır.

AKP Hükümeti bilmektedir ki, ancak Esad’ı devirebilirlerse Suriye’nin kuzeyinde ÖSO için bir devlet kurabilecekler!

Hedef PYD devletçiğini ortadan kaldırmaktan ibaret olsaydı, Ankara Şam’la çoktan anlaşır ve daha az maliyetle, daha az şehitle Suriye’nin kuzeyinden terörü temizlerdi!

ESAD’I PYD’YE İTEN SİYASET

Kaldı ki Erdoğanlar açık açık böylesi bir hedefleri olduğunu söylemektedirler:

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonundan 9 gün önce “Kuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek açıkça “o topraklar bizim” demiş oldu. (11.1.2018)

Yine 15 gün önce “Afrin’e fetih yakındır” diyerek, “o toprakları ele geçirme” niyetini bir kez daha ortaya koymuş oldu. (25.2.2018)

Ve zaten Başbakan Binali Yıldırım da “Fırat Kalkanı ile oluşturduğumuz güvenli bölgeler gibi Afrin’i de asıl sahiplerine teslim edeceğiz” demektedir. (4.3.2018)

Peki Fırat Kalkanı ile oluşturulan güvenli bölgeler kime teslim edildi? Yanıtı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu vermişti: “Azez’e kaymakam, Cerablus’a emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık.” (28.1.2018)

O toprakların “asıl sahipleri” olarak Şam yönetimini görmemek, terörden temizlenen toprakları Suriye Ordusu yerine “Özgür Suriye Ordusu”na vermek, açık açık “Kuzey Suriye’nin bir parçasına el koymak” demektir.

Fiilen “başkan yardımcılığı” yapan Devlet Bahçeli de bu “işgal” durumuna gerekçe üretmektedir: “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsa toprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır.” (6.3.2018)

Daha 2 ay önce PYD’yi vatan haini diye niteleyen Esad’ın bu politikalarla PYD’ye itildiğini görebilen tek bir kişinin bile devlet katında kalmamış olması, gelecek açısından vahimdir!

ABD’DEN AKP’YE: “ALDIĞINIZ YERLERDEN ÇEKİLMEYİN”

Biliyorsunuz, Erdoğan-Tillerson görüşmesinde varılan mutabakatın gereği üç mekanizma kuruldu ve bunlardan ilki önceki gün toplandı. Hem ABD heyeti, hem de Türk heyeti ilk görüşmenin “pozitif” geçtiğini açıkladılar.

Dahası kimi resmi olmayan bilgilere göre de Washington Ankara’ya özetle şöyle söylüyor: “Fırat’ın batısında aldığınız yerlerde kalın, geri çekilmeyin. Zaten Afrin zengin bölge. Fırat’ın doğusunu da bize bırakın.

Tekrar Çavuşoğlu’nun “ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık” açıklamasına dönersek, nedir mutabık kalınan? ABD’nin Fırat’ın doğusunu YPG’den arındıracağı mı? Yoksa AKP’nin Fırat’ın doğusunu YPG bölgesi olarak kabul edeceği mi?

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
11 Mart 2018

5 Yorum

ABD’NİN “SURİYE’NİN KUZEYİNİ TÜRKİYE’YLE PAYLAŞMA” PLANI

Bir hafta içinde, önce ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster, ardından ABD Savunma Bakanı James Mattis, son olarak da ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Türk-Amerikan ilişkileri masaya yatırıldı.

Sonuç ne? Tam olarak bilmiyoruz. Zira iki taraftan yapılan açıklamalar da sınırlı.

Kuşkusuz devletlerarası ilişkilerde kamuoyunun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmesi gerekmeyebilir, nasılsa “devlet” biliyordur!

Fakat bu bir haftalık önemli görüşmelerin ayrıntılarını devlet de bilmiyor. Çünkü kayıt tutulmadı!

Dışişleri yetkililerinin bu tür görüşmelerde kayıt tutmasına engel olmak, iktidarın BOP eşbaşkanlığı günlerinden beri süren bir alışkanlığı…

Kayıt tutulmayan 3.5 saatlik görüşmede Türk Cumhurbaşkanı ile ABD Dışişleri Bakanı’na Türk Dışişleri Bakanı’nın tercümanlık yapması da cabası…

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN 1 HAFTALIK SEYRİ

Devletten bile gizlenen bu görüşmeleri analiz edebilmek için geriye önce yapılan resmi açıklamaları yorumlamak kaldı. Kronolojik olarak inceleyelim:

Cumhurbaşkanlığı’ndan İbrahim Kalın- McMaster görüşmesi sonrası yapılan açıklama: “Uzun vadeli stratejik ortaklık ilişkileri teyit edildi” (11.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli ABD Savunma Bakanı James Mattis’in teklifini açıkladı: “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” (15.02.2018).

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson: “YPG’ye ağır silah asla vermedik, geri alacağımız bir şey yok” (15.02.2018).

ABD Savunma Bakanı Mattis: “Türkiye’yle ortak zemin bulma yolundayız” (15.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Canikli: “PYD/YPG’nin SDG bünyesinden çıkarılmasını talep ettik” (15.02.2018).

Reuters: “Türkiye, Tillerson’a ABD ve Türk askerlerinin Menbiç’te konuşlanmasını önerdi” (16.02.2018).

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: “ABD ile ilişkilerimizi normalleştirme konusunda bir anlayışa vardık” (16.02.2018).

Çavuşoğlu-Tillerson görüşmesinin ardından ortak açıklama: “Türkiye ve ABD arasında ‘sonuç odaklı’ mekanizma kuruluyor” (16.02.2018). (Mekanizmanın birincisinin PYD/YPG, ikincisinin PKK ve üçüncüsünün de FETÖ ile ilgili, içinde asker ve sivillerin bulunacağı çalışma komiteleri olduğu gündeme geldi.)

Tillerson: “Menbiç’in müttefiklerimizin kontrolü altında olmasını istiyoruz” (16.02.2018)

Mattis: “Kurtarılmış bölgelerin kontrolü konusunda Türkiye ile hemfikiriz ve birlikte çalışacağız” (18.02.2018).

3 MADDELİ ABD PLANI

Ne çıkarmamız gerekiyor bu açıklamalardan?

Birincisi, AKP hükümetinin Türk-Amerikan ilişkilerini “normalleştirme” yolunu seçtiğini. (Aynı anda Almanya’yla da normalleşme adımı atıldı. Binali Yıldırım, Merkel’le görüme öncesinde “yeni bir sayfa açalım, geçmişi unutalım” mesajı verdi. Yıldırım-Merkel görüşmesi sonrasında bir yıldır tutuklu olan ve AKP yöneticilerinin defalarca terörist ilan ettiği Alman gazetesi muhabiri Deniz Yücel serbest bırakıldı. Almanya PKK ile ilişkilendirilen merkezin gösterisini yasakladı. Türk ve Alman yetkililer “terörizmle mücadele toplantısı” yaptı.)

İkincisi, ABD’nin Türkiye’nin haklı taleplerine karşı temel stratejisini bozmayacak yeni bir planlama yaptığını…

Nedir o planlama? Yukarıda özetlediğimiz açıklamalar ile kimi düşünce kuruluşlarının raporlarına yansıyan bazı görüşlerden çıkardığımız şu: ABD, Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı teklif ediyor!

Buna göre;

1) Fırat’ın batısında Türkiye ve ÖSO olacak, doğusunda da ABD ve PYD/YPG.

2) Menbiç’te, ABD ve Türk kuvvetleri birlikte bulunacak.

3) PYD Barzanileştirilecek. (Yani ABD PYD/PYG’yle hamilik ilişkisini sürdürecek. Türkiye tıpkı kuzey Irak’ta olduğu gibi karşı çıktığı Kürdistan’a müteahhit yapılacak.)

ABD’NİN STRATEJİK VE TAKTİK KAZANIM HESABI

Bu plan gerçekleşir mi?

Plan, Suriye’nin artık yeniden “siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” sağlayamayacağı varsayımı üzerinden şekillendiriliyor. AKP ile ABD’yi PYD/YPG’ye rağmen buluşturan da, birincisi “Esad’sız”, ikincisi de “parçalanmış” Suriye hedefi ve hevesidir.

Peki Rusya ve İran bu parçalanmaya razı olur mu? Dahası sahada yurt savunması yapan Şam rejimi bunu kabullenir mi? Elbette hayır!

Kuşkusuz Türkiye’nin terazinin öbür gözüne yerleşmesi dengeyi etkiler ama son tahlilde bize göre gelişmeler yine de bölge kuvvetlerinden yana olacaktır.

Öte yandan PYD’nin Barzanileştirilmesi, yani Ankara’nın kabul edeceği şekilde PKK’den ayrıştırılacağı da olası görünmüyor.

Bu durumda, taktik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Suriye’yle anlaşmakta direnen AKP Hükümetini, Rusya-İran cephesinden koparmaya…

Peki stratejik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Fırat’ın doğusunu Irak’ın kuzeyine eklemlemeye…

ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e ulaşan ve geçtiği dört ülkenin de toprak bütünlüğünü hedef alan enerji koridoru, stratejik bir hedeftir. ABD bu koridorun Irak ayağını 25 yılda inşa etti ama nihayete erdiremedi. Dahası bölgedeki yeni denklem nedeniyle koridorun Irak ayağında geri adımlar bile atıyor.

Hal böyleyken, Irak’ın kuzeyini bugün için Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlama şansı görünmüyor. Öyleyse, en azından Fırat’a kadar uzatarak, Fırat’ın doğusunu da Amerikan Koridoru dediğimiz bu enerji koridoruna eklemlemek Washington için bir kazanım olacak.

İşte ABD’nin yeni planlaması, bu temel stratejisine uyumluluğu açısından değer kazanıyor.

Fakat belirtelim: Türkiye ile ABD’nin bölgedeki hedefleri birbiriyle çatışmaktadır ve o hedefler değişmeden, AKP’nin varlığına rağmen, yeniden eski tarz bir işbirliği modeli hayat bulamayacaktır!

AKP’nin sırf iktidarının kalıcılığı için girebileceği işbirliği yolları ise inişli-yokuşlu-çukurlu bir çıkmaz yol olmaktan öteye gidemeyecektir!

TURNUSOL KÂĞIDI

Tabi iş gene geliyor, Türkiye’nin iç politikasında düğümleniyor.

Bir kez daha problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağı, yanlış adamla doğru iş yapılamayacağı, eğri cetvelle düz çizgi çizilemeyeceği ortaya çıkıyor:

Suriye’yle anlaşılmadığı taktirde, Türkiye’nin Suriye’de yapacağı her olumlu iş tersine dönmeye gebedir. İncirlik’i ABD uçuşlarına yasaklamadan yapılacak her askeri harekât, “vatan savaşı” yönünden sapmaya açıktır.

Türkiye’nin ulusal güvenliği ile iktidarın geleceğinin çeliştiği süreçlerde yapılan tercihler, görmek isteyene, turnusol kâğıdı gibidir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Şubat 2018

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: