16 Nisan: Evet kazanmadı, Hayır kaybetmedi

16 Nisan Başkanlık referandumunun ilk sonuçlarını şu aşamada maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1) 16 Nisan’ın ilk sonucu, gerçek bir sonucunun “henüz” olmamasıdır. Zira seçim sonuçları birkaç nedenle şaibelidir.

a) Seçim kanununa göre seçim sonuçları 21.00’den önce açıklanamayacağı halde, resmi haber ajansı ve seçim sonuçlarının tek kaynağı olan Anadolu Ajansı seçimler biter bitmez sonuçları açıklamaya başladı. Hem de Evet’i yüzde 67 diye göstererek!

Aynı anda Melih Gökçek gibi isimler Evet’in yüzde 90’’lar mertebesinde, yandaş köşe yazarları ise Evet’in yüzde 70 mertebesinde olduğunu iddia ettiler.

Sonuçlar da ortaya koydu ki, Anadolu Ajansı’nın ilk sonuçları algı operasyonu içindi ve amaç şuydu: Hayır’cıların umutsuzluğa kapılması ve sandık sayımlarını terketmesi…

Nitekim zaman ilerledikçe Anadolu Ajansı üzerinden yapılan resmî açıklamalar 15 dk’de 1 puan olmak üzere adı adım düştü ve yüzde 51’e sabitlendi!

Yüzde 67’den yüzde 51’e düşüşün hiçbir bilimsel açıklaması yoktur ve yüzde 67’nin algı operasyonu için uydurulduğu ortadadır.

b) Anadolu Ajansı açılan sandık sayısını yüzde 99.8 verdiğinde, gerçekte YSK’nin girdiği açılan sandık sayısı rakamı yüzde 72’ydi ve Hayır oyları yüzde 52 ile öndeydi.

O esnada YSK’nin partilere sonuçları geçmeyi kestiği açıklandı. 10 dakika sonra yeniden sonuçlar geçilmeye başlandı. İşte o aradaki 10 dakika içinde YSK ile AA sonuçlarının yakınlaştırılmaya çalışıldığı anlaşılıyor!

c) YSK’nın mühürsüz oy pusulalarını kabul ettiği açıklamaması kanuna aykırıdır. Üstelik YSK Başkanı bu mühürsüz oy pusulalarını AKP’li temsilcinin talebiyle kabul ettiklerini açıklamıştır! Aradaki farkın bu kadar küçük olduğu bir seçimde, bu usulsüzlük, seçimin yönünü değiştirecek orandadır!

d) YSK ile AA arasında bu kadar açık ara olduğu ve bırakın resmiyi, gayriresmi sonucun bile belli olmadığı koşullarda önce Başbakan’ın, ardından da Cumhurbaşkanı’nın çıkıp sanki resmî sonuç açıklanmış gibi konuşması, açık ki, sorunlu olan sonucu oldu bittiye getirme girişimiydi.

Dahası, Erdoğan‘ın resmi sonuçların ortada olmadığı, YSK’nin kanunu yok sayması nedeniyle sonucun sorunlu olduğunun görüldüğü saatte bir balkon konuşması yapması ve “boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti” demesi, devletin çok yönlü evet operasyonunun itirafıdır!

e) Hayır oyalarına sahip çıkması gereken muhalefet liderlerinin, bu oldu bittiye getirme işine karşı ön alamaması ise muhalefet adına vahimdi! Sonucu kabullenme anlamına gelmekte ve gerçek olmayan bir sonuca meşruiyet kazandırmaktadır!

2) Gerçek sonuç bir yana, açıklanana sonuca göre ise Evet kazanmamıştır, Hayır kaybetmemiştir! Zira yüzde 51-49 şeklindeki bir sonuç, hele de toplumsal uzlaşma aranan bir anayasa değişikliği için beraberlik durumudur.

3) Bu sonuçlara göre Erdoğan tam olarak “tek adam” olamamıştır! Şundan:

a) Erdoğan’ın başkanlık için çıkarabildiği yüzde 51.23, cumhurbaşkanı seçildiği yüzde 51.79’dan düşüktür! Başkanlığın cumhurbaşkanlığı oyundan düşük olması, meşruiyet sorunu demektir!

b) Sistem değişikliği, anayasa değişikliği toplumsal uzlaşma gerektirir ve o uzlaşmanın matematiksel ifadesi en az 3’de 2’dir, yüzde 66’dır… Yüzde 51’le sistem değişemez! Yüzde 49’un karşı çıktığı bir sistem, sorunlu olacaktır!

c) 16 Nisan’dan bir gün önce “Evet oyu ile Hayır oyu vereni aynı kefeye koymam” diyen biri, bırakın başkan olmayı, aslında mevcut cumhurbaşkanlığını bile sorunlu hale getirmiştir! Zira sadece Evet oylarına başkan olduğunu söylemiş olmaktadır!

d) Daha önemlisi, yüzde 51 sonucu, Erdoğan açısından 2019 seçimlerinde başkan olabilmenin çantada keklik olmadığını ortaya koymuştur!

Tam olarak “tek adam” olamayan Erdoğan, 2019’da başkan da olamayabilecektir!

4) Fakat Erdoğan ülkeyi karpuz gibi ortadan ikiye bölebilmeyi başarmıştır! Anayasa değişikliği konusunu uzlaşma aracılığıyla değil de devlet gücüyle sandıktan çıkarma hevesi, halkı tam ortadan ikiye ayırmıştır!

5) Erdoğan ve AKP, uzun yıllar sonra ilk defa İstanbul ve Ankara’yı kaybetmiştir. Her iki ilde de Hayır’lar çoğunluktadır. İzmir zaten Hayır’ın kalesi olmuştur. Dahası bu kez Adana, Mersin, Antalya, Denizli, Aydın, Muğla gibi büyükşehirlerin en büyükleri de çoğunlukla Hayır demiştir. (Üç büyük il ve diğer büyükşehir sonuçlarına rağmen toplamda Evet’in nasıl çoğunluk olabildiği ayrıca incelenmelidir!)

Bu noktadan bakıldığında belediye başkanları Melih Gökçek ile Kadir Topbaş kaybetmiştir, Antalya’nın bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kaybetmiştir, Denizli’nin Bakanı Nihat Zeybekçi kaybetmiştir!

6) Seçimin en çok kaybedeni de Devlet Bahçeli olmuştur. Evet de çıksa, Hayır da çıksa zaten kaybedecek olan Bahçeli, son iki gün kala Hayır telaşıyla “eyalet” konusunu açmış ama son manevrası da kendisini kurtarmaya yetmemiştir!

MHP’lilerin ağırlığı Hayır demiştir ve Bahçeli’nin Erdoğan desteğiyle kaçırdığı kurultaydaki rakipleri Ümit Özdağ, Meral Akşener ve Sinan Oğan kazanmıştır!

7) Bir diğer kaybeden de Saray adına son iki günde yüzde 60 Evet oyu açıklayan Adil Gür’dür. Gür’ün bu rakamı algı operasyonu için açıkladığı ortadadır ve YSK ile AA üzerinden uygulanan operasyonların öncülüdür.

Mehmet Ali Güller
16 Nisan 2017

 

9 Yorum

Onlarca “evet” hatasını tek bir “hayır”la telafi edebilirsiniz

Değerli AKP’li seçmen kardeşim,

Ülkemiz 24 saat sonra en kritik seçimlerinden birine gidecek. Hep birlikte yurdumuzun bundan sonraki gidişatına karar vereceğiz.

Fakat kritik halk oylaması öncesinde senden şunları düşünmeni istiyorum:

Sence bu seçim propagandası adil oldu mu? Örneğin İGDAŞ gibi, THY gibi kamu binalarına “evet” pankartları asılması adil miydi? Örneğin resmi araçların, kamuya ait belediye otobüslerinin “evet” ile donatılması hakkaniyetli miydi? Ya da örneğin cami hoparlöründen AKP il başkanının çocuklara evet yazılı eşofman dağıtacağı anonsu yapılması dine uygun muydu?

Hadi hepsini geçelim…

Ama şundan eminim ki, “hayır” diyenlerin terörist ilan edilmesini senin vicdanın da kaldırmadı. Çünkü biliyorum ki, sen “evet” desen bile mutlaka “hayır” diyecek bir komşun, “hayır” diyecek bir akraban var. Hiç komşuna, akrabana terörist denilmesini ister misin? İstemeyeceğini biliyorum…

“Evet” demenin farz olduğu, “hayır” diyenin ahiretini tehlikeye attığı gibi dinde yeri olmayan “fetvaların” seni rahatsız ettiğini biliyorum. Çünkü sen bir dindar olarak biliyorsun ki, ahretinin tehlikede olup olmayacağını ne referandumda attığın bir oy, ne de sevdiğin bir siyasi lider belirleyebilir…

Hadi gel yarın ne oy vereceğini bir kenara bırakarak şunları düşün:

FETÖ’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, birkaç yıl önce de önümüze “evet” ve “hayır” diyeceğimiz bir yargı değişikliği getirmişlerdi. O zaman da “hayır” demiştik. Terörist ilan edilmediysek de, ona yaklaşık suçlamalara maruz kalmıştık. Her şeye rağmen anlatmıştık: “Bu yargı değişikliğine evet derseniz, Fethullahçılar yargıyı ele geçirir, Türkiye’yi uçuruma götürür.”

Yine “evet” demenin farz olduğunu söyleyerek güzel insanımızı kandırdılar ve sandıktan çıkan “evet” sonucuyla yargıyı maalesef Fethullahçılara teslim ettiler.

Biliyorum, geçmişi değiştiremeyiz ama en azından üzerinde düşünüp hep birlikte dersler çıkarabiliriz. O gün biz “hayır” diyenlere kulak verilseydi, Fethullahçılar yargıyı ele geçiremeyecek ve 15 Temmuz darbe girişimine yeltenemeyeceklerdi…

KÜRT AÇILIMI’NA EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, Kürt Açılımı yapılmasına da “hayır” demiştik. Bunun iddia edildiği gibi ülkeyi demokratikleştirmeyeceğini, tersine bizi etnik kökenlerle böleceğini, bizi bize düşmanlaştıracağını savunmuştuk. Dahası AKP’nin PKK ile masaya oturmasını ABD’nin istediğini belirtiyor ve ABD’den ne Türklere ne de Kürtlere bir hayır gelmeyeceğini savunuyorduk.

Öyle de oldu. Masada görüşülürken ABD teröristlere daha çok silah verdi. Teröristler “nasılsa hükümetle görüşme yapılıyor, asker o görüşmeler nedeniyle müdahale edemiyor” diye şehirlere hendekler kazdı.

Sonrasını hep birlikte yaşadık işte; bombalar, patlamalar, şehitler, gaziler, gözyaşları…

AB’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, AB aday üyeliğine de “hayır” demiştik. Çünkü biliyorduk ki AB’ye üye olunamayacak, bu bir hayal. AB Türkiye’yi kapıda bağlayacak; ne üye yapıp içeri alacak, ne de yakamızı bırakacak. Yani yakayı kaptırmamak için “AB’ye hayır” demeliydik.

Bugün sizden yine “evet” isteyenler o gün “vesayet rejiminin” yıkıldığını, bu yüzden “hayır” dediğimizi iddia ediyorlardı.

Oysa yıkılmaya çalışılan hepimizin Cumhuriyetiydi…

ABD’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, ABD’nin Irak’a saldırmasına da “hayır” demiştik. Bugün sizden “evet” isteyenler, o gün de ABD’nin Irak’a saldırısına “evet” demişlerdi.  Hatta ne acıdır ki, bugün sizden “evet” isteyenler, o gün Irak’ta Müslümanları katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduklarını Amerikan gazetelerine ilanla duyurmuşlardı.

Bugün yine aynı tabloyla karşı karşıyayız. ABD komşumuz Suriye’ye füzeler atıyor ve sizden “evet” isteyenler, Amerikan füzelerine “yetmez ama evet” diyor, “daha çok füze at, doğrudan askerlerle işgal et, biz ne gerekiyorsa veririz, her şeye ‘evet’ deriz” diyor.

Emin ol, yarın sandıkta “evet” dersen, maalesef aslında ABD saldırısına da “evet” demiş olacaksın. Komşularla düşmanlığa, savaşlara, Türk-Kürt ayrışmasına, eyaletlere, federasyona, bölünmeye, kısacası kana ve gözyaşına da ‘evet’ demiş olacaksın…

O nedenle iyi düşün ve bu kez ilk defa “hayır” de…

Nasılsa 17 Nisan sabahı oy vermiş olduğun parti hâlâ iktidarda olacak, nasılsa oy verdiğin siyasi lider hâlâ cumhurbaşkanı olacak.

Yani partin de, seçtiğin cumhurbaşkanı da sen “hayır” dedin diye 17 Nisan sabahı koltuğunu kaybetmeyecek. Hatta “evet” çıkarsa makamı ortadan kalkacak olan Başbakan bile koltuğunu korumuş olacak.

Ancak “evet” çıkarsa tıpkı daha önce olduğu gibi Türkiye yine çok şey kaybedecek.

12 Eylül anayasasına “evet” denmeseydi, ABD’nin iki Irak saldırısına “evet” denmeseydi, AB’ye üyelik adaylığına “evet” denmeseydi, ABD’nin bugünkü Suriye’yi parçalama tezgahına “evet” denmeseydi, Açılım’a “evet” denmeseydi, Fethulahçıların yargıyı ele geçirdiği referandumda “evet” denmeseydi, artık sonuçlarıyla biliyorsun ki, çok şey değişirdi…

Olsun, hâlâ çok şeyi değiştirecek irade sende: Yarın bir kereliğine “hayır” de…

Onlarca “evet” hatasını tek ve çok değerli bir “hayır”la telafi edebilirsin…

Hadi değerli kardeşim, bu kez hep birlikte hayır’lı bir iş yapmış olalım…

Mehmet Ali Güller
15 Nisan 2017

3 Yorum

Kimyasal bahane, hedef Irak-Suriye paylaşımı

Kerkük’e Kürt bayrağı çekilmesinden Musul operasyonuna, İdlip’te kimyasal komplodan Türk-Rus normalleşmesinin yara almasına, Fırat Kalkanı operasyonunun bitirilmesinden ABD’nin füze saldırısına kadar pek çok olay, doğrudan birbiriyle ilgili. Hatta 16 Nisan’da yapılacak başkanlık referandumu bile…

Örneğin Times yazarı Roger Boyes açık açık “Erdoğan’ın referandumu kazanması Ortadoğu için iyi olacak” diye yazmaktadır. (Sputnik, 12 Nisan 2017) Zira Erdoğan, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte yeninden Suriye paylaşımı için heveslenmiştir…

Bu olgular arasındaki bağı ortaya koyabilmek için önce o olguları süreç ve aktörleri üzerinden inceleyelim:

59 TOMAHAWK, 7 HEDEF

ABD’nin İdlip’teki (Han Şeyhun) kimyasal komployu bahane ederek Suriye’ye yaptığı füze saldırısının birden çok hedefi vardı. 4’ü majör, 3’ü minör olan bu hedefler özetle şunlardı:

1) Esad’ın kuzeye taarruzunu kesmek: Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye Ordusu son birkaç aydır kuzeye doğru taarruz ediyor. Halep’in kurtarılması siyasi çözüm sürecinin önünü artık tamamen açmıştı. Geriye iki yer kalıyordu: Nusra’nın hâkim olduğu İdlip ve IŞİD’in hâkim olduğu Rakka…

İşte 5 Nisan tarihli kimyasal komplo, tam da Suriye Ordusu’nun İdlip’i kurtarmaya yönelik hamlesi sürecinde ortaya atıldı. Böylece Esad’ın İdlip’i kurtarmasının engellenebilmesi için Batı’nın askeri müdahalesine gerekçe yaratılmaya çalışıldı.

2) Kantonları korumak: ABD, bu füze saldırıyla Suriye’nin kuzeyindeki PYD kantonlarını da güvenceye almak istedi. Kobani, Menbiç, Rimelen, Hol ve Şedadi’de kurduğu askeri üslerin ardından daha büyüğünü Til Beder’de inşa etmeye başlayan ABD, bu sıralı üslerle kantonlar arasında bir koruma zinciri oluşturmaya çalışıyor.

3) Siyasi çözümü engellemek ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etmeye zorlamak: ABD Suriye’ye ilk kez füze saldırısı yaparak siyasi çözüme giden süreci dinamitlemek istedi. Siyasi çözüm baltalanırsa, Rusya’nın da er geç Suriye’nin paylaşımını kabul etmek zorunda kalacağını hesaplıyor.

4) Türkiye-İran-Rusya iş birliğini bozmak: ABD’nin bölgede en istemediği durum, Rusya, İran ve Türkiye’nin ittifak kurmasıdır. ABD işte bu füze saldırısıyla bu iş birliğini de hedef aldı ve müttefiki Türkiye’yi bu ittifaktan koparmaya çalıştı.

ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle başlayan süreçte zaten Erdoğan İran karşıtı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştı!

5) Suriye hava saldırısını İsrail saldırılarına açık hale getirmek: İsrail bir süredir Suriye’de hava operasyonları yapıyordu. Hatta bu operasyonlardan birinde Suriye’nin bir İsrail uçağını vurduğu da iddia edilmişti.

İsrail, Suriye’ye Atlantik saldırısının başladığı ilk günden beri önüne Golan tepelerinin alınmasını ve Suriye’nin bölünerek arada Dürzilerin hakim olduğu bir tampon bölgenin istemektedir. (Golan bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri de önemli bir neden elbette.)

6) ABD’nin güç gösterisi yapma ihtiyacı: Çok kutuplu yeni yapıda müttefiklerin gösterdiği merkez kaç eğilimlerine karşı ABD’nin müttefiklerini kendine çekme ihtiyacı oluştu. Örneğin Kore DHC’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin Pasifik’teki Japonya, Güney Kore, Filipinler gibi müttefiklerini etkiliyor. Örneğin Suriye’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini etkiliyor. Müttefikler, merkez kaç eğilimler ile başka merkezlere doğru yanaşıyor. İşte ABD Tomahawk’larla bu merkez kaç eğilimli durdurmaya çalıştı.

7) İç politikadaki basınç: Trump seçildiği günden beri (ki seçim sürecinde başlamıştı) Rusya’yla irtibatlandırılmak üzerinden bir iç politik basınçla karşı karşıya. Göçmenlerle ilgili yasası yargıdan, Obama’nın sağlık politikasını geri çekme çabası Kongre’den dönen Trump, diğer yandan yönetimiyle partisi arasındaki sorunlarla boğuşuyor. Trump bu süreçte yönetime aldığı kimi isimleri de kurban vermek zorunda kaldı.

İşte bu füze saldırısıyla Trump ABD kamuoyuna sahada Rusya’yla karşı karşıya olduğunu göstermek ve “başkan olmak” istedi.

AKP’NİN ASTANA SÜRECİNİ GEVŞETMESİ VE İRAN KARŞITLIĞI

Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.

Diğer yandan ABD’yle Rakka operasyonunun şartları için pazarlıklar yapılıyordu. ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile CIA Başkanı Pompeo muhataplarıyla ayrıntıları masaya yatırmıştı.

Bu öylesine birbiriyle bağlı ve iç içe geçmiş bir süreçti ki, ABD’yle pazarlıklar yapılırken, Türkiye aynı zamanda Rusya ve İran’la iş birliğini de ağırlaştırmaya başlıyordu.

Örneğin Türk heyeti Astana-3 görüşmeleri başladığı halde ilk gün Kazakistan’a gitmiyordu. Ancak görüşmeler başladıktan sonra ikinci gün toplantılara dahil oluyordu. Türkiye’nin tutumu muhatapları tarafından “Astana sürecini gevşetme çabası” olarak yorumlanıyordu.

Diğer yandan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada fiilen Rusya’yla imzaladıkları Moskova deklarasyonunu ve Astana anlaşmalarını yok hükmünde ilan ediyordu. ÇavuşoğluAstana sadece ateşkese odaklanmalıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ve siyasi çözümün konuşulabileceği tek yer Cenevre’dir” diyerek ABD’nin dışarıda bırakıldığı asıl çözüm platformunu yok sayıyordu. (Akşam, 23 Şubat 2017)

Çavuşoğlu aynı konuşmasında Erdoğan’ın “İran, Suriye ve Irak’ı iki Şii devleti haline getirmeye çalışıyor” şeklindeki suçlamasını anımsatarak, Tahran’ı bu eğilime son vermeye çağırıyordu.

TÜRK-RUS NORMALLEŞMESİNE DARBE

İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.

Ancak Erdoğan’ın kimyasal komplo sonrası ABD’yi Suriye’yi vurmaya davet eden ve “Trump’ın açıklaması lafta kalmasın, bir Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, bunu yapmaya hazırız” demesi (Sözcü, 6 Nisan 2017) ile füze saldırısı için de “olumlu ama yeterli değil” demesi (Yeni Şafak, 7 Nisan 2017) Moskova’da büyük sıkıntı yarattı.

Son olarak Ankara’nın “Han Şeyhun saldırısında sarin gazı kullanıldığı kesinleşti” iddiası, Moskova’yı artık açıktan sert eleştiriler yapmaya itti. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zaharova “Han Şeyhun’daki olayla ilgili tespitleri Türkiye değil, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü yapmalı” dedi! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

Zaharova ayrıca masaya turizm ve tarım kartlarını da koydu: “Bence Türkiye Sağlık Bakanlığı, turizm sezonu öncesinde deniz sularının analizi, turizm bölgelerindekiler de dahil olmak üzere gıda ürünlerinin kalite-kontrolü ile uğraşmalı.

ERDOĞAN-BARZANİ ORTAKLIĞI VE KERKÜK

Tüm bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak cephesinde de önemli olaylar yaşandı.

İlki Kerkük’e Kürt bölgesi bayrağının asılmasıydı. Tam da Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı aldığı, Barzani ve Talabani partilerinin referandum için ortak komisyon kurduğu bu süreçte Kerkük’e bayrak asılması, Kerkük’ü Irak’tan koparma hamlesiydi.

Haliyle önce Bağdat, ardından da Tahran sert tepki gösterdi. Türkiye kamuoyu da gelişmeye tepkiliydi. Önce mecburen Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı: “Kerkük’e Irak Kürt Bölgesi Yönetimi bayrağının asılmasını doğru bulmuyoruz. Bayrak asılması Irak anayasasına aykırıdır.” (Milliyet, 28 Mart 2017)

Ardından bu cılız tepkiyi 16 Nisan başkanlık referandumu sürecinde dengelemek üzere Erdoğan konuştu: “Kerkük’te ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sesleniyorum, bu yanlıştan bir an önce dönün.” (NTV, 4 Nisan 2017)

Oysa o bayrak çok değil, Kerkük’ten bir ay önce Barzani’nin ziyareti dolayısıyla İstanbul ve Ankara’da göndere çekilmişti! (Sözcü, 26 Şubat 2017)

Yani aslında AKP Hükümeti’nin tepkisi salt başkanlık referandumunun gereğiydi. Kaldı ki Barzani’nin ziyareti Bağdat’a karşı birkaç yıldır sürdürülen AKP-KDP ittifakının gereği olarak “bağımsızlık referandumu” ve Dicle Kalkanı gündemliydi!

Evet, Barzani Erdoğan’a Kürt oylarını kazandırmak için gelmişti ve karşılığında da “bağımsızlık referandumu” için onay almıştı.

Ayrıca Erdoğan ve Barzani, PKK’ye karşı da müttefikti. Barzani PKK’nin Sincar’dan çıkmasını isteyecek, Erdoğan da Dicle Kalkanı operasyonu ile Sincar ve Kandil’e operasyonlar yapacaktı. (PKK zaten bir süredir Kandil’i boşaltıyor ve Suriye’ye geçiyordu. Irak Kürdistanı’nda muhalefet olmaktansa, Suriye Kürdistanı’nda iktidar olmak kuşkusuz PKK’nin işine geliyor. Tabi bu PKK’nin Irak’ı tamamen boşaltacağı anlamına gelmiyor. Bu arada piyonların karşılıklı konumlandığı küçük satranç tahtasının asıl kazananı ise ABD oluyor; Washington adım adım Kürt Koridoru’nu inşa ediyor!)

Kerkük’e Kürt bölge bayrağının asılmasının da Ankara için bir sürpriz olmadığı ortada. Kaldı ki Ankara, daha IŞİD’in Musul baskını sırasında peşmergenin Kerkük’ü ele geçirmesine göz yumarak, aslında Kerkük’ün Kürt bölgesine dahil edilmesi planına zaten onay vermişti!

Hep belirttik: Kerkük petrolü nedeniyle Küridstan’ın kalbidir; Kerkük olmadan Barzani bağımsızlığa gidemez!

İSTANBUL’DA IRAK’I 3’E BÖLME TOPLANTISI

Gelelim tabloyu tamamlayan bir diğer gelişmeye…

Aydınlık yazarı Rafet Ballı yazdı: Mart ayının üçüncü haftasında, yani tam da Kerkük’e Kürt bayrağı asılması sürecinde, Irak’ın sünni liderleri İstanbul’da toplanmıştı. Kimler yoktu ki? Irak Meclis Başkanı Selim Abdullah Cuburi, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Irak Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak, Iraklı iş adamı Şeyh Hamis Hacer, Sünni Ulema heyeti temsilcileri, milletvekilleri…

Tabii Türk diplomatlar da…  Ama daha önemlisi toplantıda ABD’li ve Ürdünlü diplomatların da bulunuyor olmasıydı! (Aydınlık, 11 Nisan 2017)

Açık ki bu “sünni” buluşma, Türkiye’nin ABD isteğiyle son aylarda girdiği “şii” İran karşıtı konumunun gereğidir ve ABD’nin baştan beri esas hedefi olan Irak’ın üçe bölünmesi girişimiyle ilgilidir.

Zira eş zamanlı olarak Kerkük’e Kürt bayrağı asılmakta, Barzani bağımsızlık referandumu kararı almakta, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a Dicle Kalkanı askerî harekâtı yapmaya hazırlanmaktadır!

Irak’taki bu tabloyu tamamlayan son gelişme ise Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in Celal Talabi’yi ziyaret etmesidir! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

2 DEVLETTEN 5 DEVLETÇİK ÇIKARMA HEDEFİ

Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir?

En son “ABD’nin ‘yeni Ortadoğu’ tezgahı” diye yazdık. (mehmetaliguller.com, 5 Ekim 2016)

1) Irak’ı fiilen Kürt ve Arap bölgesi diye ikiye bölen ABD, Suriye’deki tabloyla paralel olarak artık Irak’ı Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap olarak üçe bölmeyi hedefliyor.

2) ABD ayrıca Suriye’yi de Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde bölmeyi istiyor.

3) Irak ve Suriye’de bu bölünmeler gerçekleştiğinde de, Irak ve Suriye’deki Sünni Arap bölgeleri ile Kürt bölgelerini kendi aralarında birleştirmek istiyor.

Böylece iki devletin bölünmesiyle toplam beş devletçik oluşacak!

İşte ABD “asıl hedefi olan” bu tablo için yeniden bir atak yapmış oldu. Füze saldırısı, Barzani’nin bağımsızlık hamlesi ve Kerkük’e Kürt bölge bayrağı asması, AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmesi, hatta Fırat Kalkanı’nın bitirilmek zorunda kalınmasıyla PYD kantonlarına yeniden alan açılmış olması gibi gelişmelerin tamamı, bu hedefle ilgilidir.

Fakat mesele şudur: ABD’nin buna gücü var mı? Rusya ve bölge ülkeleri bu girişime karşı koymayacak mı?

KOMŞULARLA BARIŞ İÇİN BAŞKANLIĞA HAYIR!

ABD’nin buna gücü yok ve Rusya-İran-Suriye bloğu ABD’nin bu planının önünde kararlılıkla durmaktadır.

Fakat bu tabloya önemli oranda etki yapacağı için bizi, asıl ülkemizin nasıl konumlanacağı ilgilendirmektedir.

Burada da önümüzde duran en yakın ve acil mesele, başkanlık referandumudur. Ya evet sonucuyla Erdoğan başkan olarak Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak ve Suriye’yi paylaşma savaşlarına sokacak, ya da hayır sonucuyla Türkiye “komşularla iş birliğine” zorlanacak!

Kısacası, “bir oy”un dünya açısından bu kadar değerli olduğu bir seçime gidiyoruz…

Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2017

3 Yorum

Erdoğan’ın Türkiye’yi ABD kucağında Suriye’yle savaşa sürmesine Hayır!

Erdoğanların yeni ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un ziyaretinden hemen önce “Fırat Kalkanı’nın tamamlandığını” ilan etmesi, yeni bir viraja işaret ediyordu. O viraja doğru gelirken AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşettiği, Rusya’yla normalleşme yolundaki ilişkilerde tökezlemelerin başladığı, gözünü kapatmayanlar için, aslında ortadaydı…

Bu yeni virajda önce kimyasal saldırı komplosu yaşandı. Benzeri, anımsayacaksınız, 2012’de de yaşanmıştı. ABD’yi Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleye çekmek isteyen kuvvetler, Esad yönetiminin kimyasal saldırı yaptığını iddia ederek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışmıştı. O günkü koşullarda Obama doğrudan saldırıyı göze alamamıştı.

Şimdi yeni girilen virajda benzer bir kimyasal komployla karşı karşıyayız. Yine Esad’ın kimyasal silah kullandığı, yine benzer yöntemlerle gündeme getirildi. Oysa en acemi siyasetçi için bile durum çırılçıplak ortadadır: Esad’ın siyasi konumunu en sağlama aldığı koşullarda kimyasal saldırı yoluna girmesi akıl işi değildir. Esad kendi kendini neden zora soksun! Açık ki ABD’nin Suriye savaşı için bir gerekçe üretiliyor!

TRUMPSEVERLER ve TAYYİPSEVERLER DERS ÇIKARMALI

Fakat bu kez, 2012’den farklı olarak kimyasal komplo alıcı buldu: Trump!

Ve ABD, Suriye hava üssüne 50 füze fırlattı!

Fakat Türkiye açısından daha vahimi, henüz füzeler fırlatılmadan ve Trump savaş naraları atarken Erdoğan’ın yaptığı açıklamaydı!

ABD Başkanı Trump kimyasal komplo sonrası “Benim Suriye ve Esad’a karşı tavrım çok değişti. Bu olay kırmızı çizginin ötesinde çok çok çizgileri geçer” dedi.

Erdoğan ise Trump’a “Lafta kalmasın. Eğer bu icraat hakikaten ortaya konulursa, biz de Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, biz onu yapmaya hazırız.” sözü verdi!

Tam bu noktada parantez açıp şu üç noktaya dikkat çekmeliyim: 1) Sırf bu açıklama bile 16 Nisan’a neden hayır denilmesi gerektiğini göstermektedir. Yasaya göre TBMM kararı gerekmesine rağmen, sanki başkanmış gibi Türkiye’yi ABD’nin Suriye savaşının kuyruğuna bağlamayı şimdiden vaat eden bu anlayışa 16 Nisan’da hayır denmeli! 2) “Erdoğan’ın vatan savaşı verdiği”, “ABD’yle savaştığı”, “Avrasyacı olduğu” gibi hayaller, umarım onun asıl siyasal konumunu ortaya koyan bu olgu sonrasında yerini gerçekçiliğe bırakır! 3) Trump’ın seçilmesini Amerikan elitlerine karşı bir zafer ilan edenler, Trump’ın Ortadoğu’ya barış getireceğini savunanlar ve hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkaracağı hayalini kuranlar, umarım 50 füze gerçeğiyle yeninden ayaklarının üzerlerine basarlar!

ABD’NİN YAPACAĞI SON ALÇAKÇA İŞ OLUR!

ABD’nin son olarak Genelkurmay Başkanı düzeyinde PYD/YPG’ye verdiği desteğe ve kimyasal komplo sonrası füzelere sarılmasına bakılırsa, Trump, geçen ay Pentagon’un önüne koyduğu senaryolardan askeri seçenekli olanı seçti!

Fakat bunu uygulayabilecek mi? ABD, arkasına Erdoğanlı Türkiye’yi alsa bile Rusya-İran-Suriye cephesine karşı doğrudan bir askeri savaşı göze alabilecek mi? Bunu göreceğiz ama şimdiden şunu söyleyelim, bu ABD’nin “bir emperyalist devlet olarak” yapacağı son alçakça iş olur!

ABD’nin Suriye’ye doğrudan savaş açması, ABD’nin yenilgisiyle sonuçlanacak!

Amerikan devletinin bu riski alıp almayacağını, sürecin ne yönde ilerleyebileceğini, ortaya çıkacak yeni olgularla birlikte değerlendireceğiz.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim: ABD’nin Trump’lı yönetime rağmen doğrudan bir Suriye saldırısına yönelebilmesi, yine de çok olası görünmüyor. Esad’ın son aylardaki kazanımlarını törpüleyen ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etme hedefli bir kısa saldırı ABD için daha olası görünüyor. Tabi bu seçenek bile kararlı bir Rusya-İran duruşuyla rafa kaldırılacaktır!

BİR HAYIR YETER!

Bugünlük meseleyi bizi ilgilendiren şu boyutuyla noktalayalım:

Erdoğanlar Türkiye’yi ABD’nin Haçlı saldırısının kuyruğuna takabilecek mi, takamayacak mı? Meselenin bizim için düğüm noktası burasıdır.

Hatta daha da iddialı olarak söyleyelim: Bu sorunun yanıtı, ABD’nin yukarıda söylediğimiz riski alıp almayacağını belirleyecek etkenlerin de içindedir!

Dolayısıyla önce komşumuzu, sonra ülkemizi ve en sonunda da tüm bölgemizi yangın yerine çevirecek bu savaş atmosferine karşı çıkabilmek, öncelikle 9 gün sonra yapılacak başkanlık halk oylamasında “hayır” oyu vermekten geçmektedir. Öncelikle, bir hayır yeter!

Mehmet Ali Güller
7 Nisan 2017

3 Yorum

Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 2

Bu yazının birincisini, yani “Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 1”i, harekat başladıktan hemen sonra, 25 Ağustos 2016’da yazmıştık.

İkincisini de bugün, harekatın bitirildiğinin açıklanmasından hemen sonra yazıyoruz…

HAREKÂT NE AMERİKANCIDIR NE DE ABD’YLE SAVAŞTIR

Fırat Kalkanı Harekâtı başladığında iki uç görüş vardı. Soldan, sol çevrelerden yapılan değerlendirmelerde Fırat Kalkanı’nın Amerikancı bir operasyon olduğu iddia ediliyordu. Sağdan, ulusalcı kesimlerden yapılan değerlendirmelerde ise operasyonun vatan savaşı olduğu, ABD’yle Türkiye’nin savaştığı iddia ediliyordu.

Çokça belirtiğimiz gibi, ikisi de doğru değildi. Fırat Kalkanı Harekâtı Amerikancı bir harekat değildi ancak stratejinin düzeltilememesi ve doğru ittifaklar kurulamaması durumunda Amerika’nın kucağına düşme riski vardı. Ve elbette Fırat Kalkanı harekâtı Türkiye’nin ABD’yle savaşı da değildi!

Zira bölgedeki gelişmeler ve ilişkiler bir düz doğru şeklinde ele alınamayacak durumdadır. Kaldı ki, doğada da aslında durum böyledir. Süreç ne tek başına düz doğru boyunca ilerler, ne de sadece dalga şeklinde hareket eder. İkisi iç içedir. Çünkü madde, yalnızca kütlesi olan bir parçacık değil aynı zamanda enerji transferi yapan bir dalgadır.

Konu Ortadoğu olunca, düz doğru ile dalgalı hareket daha da iç içe geçer; DNA sarmalı halini alır…

SADECE OLUMLU OLGULARA BAKMA HATASI

İlk günkü değerlendirmemizde kimi olgulara ve tabii stratejideki yanlışlığa bakarak şu uyarıyı yapmıştık: “Fırat Kalkanı’nın başarısı şu iki şeye bağlıdır: 1) ABD’yle değil, Rusya’yla hareket edilmesine. 2) Sahada ÖSO’yla değil, Şam’la iş birliğine.”

Bu iki temel noktanın sadece 0.5’i gerçekleşti. Ankara Rusya’yla hareket etti ama ABD’yle pazarlık yapmaktan, Rakka için ortak harekât aramaktan, ABD’ye üsleri açık tutmaktan vazgeçmedi. Dahası ABD’nin bu üslerden mücadele ettiğimiz terör örgütlerine yardım taşımasına engel olmadı!

Kimi ulusalcı tezlerde dile getirilen “Türkiye’nin mecburiyetleri var, AKP nasıl olsa Şam’la iş birliği yapmaya mecbur kalacak” iddiasına karşın, AKP Şam’la iş birliğine yönelmedi. Hatta bir ara harekatın ana hedefinin Esad rejimini yıkmak olduğunu bile dile getirdi.

Kaldı ki süreç “mecburiyetler” yaklaşımından sıyrılarak incelenebilse, Suriye uçağıyla yapılan bombardıman mesajından, Rusya’nın Türkiye’ye Suriye hava sahasını kapatması mesajından bile önemli sonuçlar çıkarılırdı.

Salt olumlu görünen olgulara bakılmayıp, tüm olgular incelense Moskova’dan gelen “Suriye’nin kuzeydoğusunda ‘küçük bir Türkiye’ oluşmasından endişe ediyoruz” mesajlarından köklü sonuçlar çıkarılırdı…

Olmadı, hatta şu son aşamada, gayet net görülen Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi ile AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmeye başlaması arasında bağ bile görülemedi…

FIRAT KALKANI’NIN ZAAFI: ERDOĞAN

Harekatın en büyük zaafı, Türkiye’nin Tayyip Erdoğan tarafından yönetiliyor oluşuydu.

Erdoğan’ın ABD’yle karşı karşıya konumlandığı, milli saflara geldiği, Avrasya’ya yöneldiği gibi hayaller bir kenara bırakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın Fırat Kalkanı harekatındaki bir numaralı hedefi, askerden farklı olarak, harekâtı iktidarını konsolide etmenin bir aracı olarak kullanmaktı. AKP medyasının “82. İl Halep” manşetleri attığı, Erdoğan’ın “harekatın hedefi Esad’ı yıkmaktır” dediği şartlarda hâlâ “Türkiye’nin mecburiyetleri var, Erdoğan Esad’la anlaşacak” demek, idealizmdi…

Öte yandan Erdoğan’ın harekât boyunca ABD’ye “ortağın PKK mı, yoksa ben miyim” diye seslenmesi ve pazarlık araması, Fırat Kalkanı harekatının zaaflarındandı.

Ayrıca Erdoğan’ın siyasi hevesler uğruna sürekli harekatın hedefleriyle ilgili açıklamalar yapması, gizli kalması gereken askeri hedefleri açıklaması, asker ile siyasetçilerin birbirini tutmayan açıklamaları harekatın zaaflarındandı. Örneğin asker “El Bab tamamlandı” derken, AKP “tamamlanmadı” diyordu. Örneğin kimi AKP sözcüleri “El Bab’dan sonra Münbiç” derken, kimi AKP sözcüleri de “önce Rakka” diyordu.

Bir başka zaaf da, sürekli hedefin 5 bin kilometrekarelik alanın güvenli bölgeye dönüştürülmesi diye konulmasıydı. Neticede 2 bin kilometrekarede kalındı. Yani salt bu yönüyle bile harekata “başarısızlık” damgası vurdurulmuş oldu!

Diğer yandan Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin harekât boyunca İran düşmanlığı yapması da harekatın zaaflarındandı.

KÜRDİSTAN’IN MİMARLIĞINA GİDEN YOL

Fakat en önemli mesele “Kürt Koridoru” ile ilgiliydi:

1) Irak Kürdistanı ile ittifak kurmak ama Suriye Kürdistanı’na karşı çıkmak, stratejik bir yaklaşım değildi.

2) Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD kantonlarını kabul edip, “Fırat’ın batısına geçemezsiniz” demek gerçekçi değildi. “Kaldı ki, kantonlardan Afrin zaten Fırat’ın batısındaydı)

3) Barzani’ye evet, Öcalan’a hayır demek sürdürülemezdi.

4) İstanbul ve Ankara’da Irak Kürdistanı bayrağı sallandırmak ama Kerkük’te asılmasına karşı çıkıp, “Irak anayasasına aykırı” diye açıklama yapmak, sonuç getirmezdi.

5) Bağdat’la kavga edip Barzani’yle ittifak kurarak, Esad’la kavga edip ÖSO’yla iş tutarak ve İran’la karşı karşıya gelerek, ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzatmaya çalıştığı Kürt Koridoru’na karşı olabilmek mümkün değildi.

6) Hem ABD’nin Kürt Koridoru’na karşı olup, hem ABD’yle ortak kalmak, yeni ABD Başkanı’ndan destek aramak, birlikte Suriye’de ortak operasyon yapmayı istemek, “devlet aklı” değildi!

Bu tür ikilemlerin gideceği sonuç bellidir: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kendinizi müteahhit ABD adına Kürdistan’a mimarlık yaparken bulursunuz!

DEVRİMCİ MUHALEFET İHTİYACI

Sonuçta ne oldu? “Menbiç’e giriyoruz” denilirken, TSK’nin etrafı fiilen sarılmış oldu; bir yanda ABD, bir yanda Rusya, bir yanda Suriye Ordusu, bir yanda PKK/PYD…

Rusya’yla anlaşılmış hedeflerin dışına çıkan Erdoğan, TSK’yi El Bab’da sağa sola dönemez, ileriye gidemez, sadece geriye dönebilir hale düşürdü ve 29 Mart 2017 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nın bittiğini açıklamak zorunda kaldı. Tam da yeni ABD Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’yi ziyaret edeceği 30 Mart 2017’den bir gün önce!

Esas vahim tabloyla asıl bundan sonra karşılaşabiliriz: AKP Hükümeti Türkiye’yi tamamen ABD’nin kucağına düşürebilir…

Zira Rusya’yla bozuşmaya başladık: Rusya’dan ithal ettiğimiz tarım ürünlerine %130 vergi koyduk. Ekonomi Bakanı, Rusya’yla normalleşmenin istenilen düzeyin çok çok altında olduğunu söylüyor. Rusya Tarım Bakanlığı tarım ürünlerimize koyduğu kotanın bir kısmını kaldırmadı. Turizm beklendiği gibi canlanmadı.

Dahası Moskova, suikasta uğrayan Ankara Büyükelçisi’nin yerine üç aydır yeni bir atama yapmadı!

Kısacası hem içeride hem de dışarıda oldukça sert bir viraja giriyoruz. Bu sert virajı arabayı devirmeden alabilmemizin ilk yolu, öncelikle 16 Nisan’da Erdoğan’ın başkanlık hayallerine hayır diyebilmemizden geçmektedir!

Ardından, Erdoğan’ın milli saflara geldiği, vatan savunması yaptığı, ABD’yle savaştığı, Avrasyacı olduğu, NATO’dan çıkıp ŞİÖ’ye gireceği yanılsamalarını bırakarak ve onunla bir “milli seferberlik hükümeti” kurulabileceği hayalinden sıyrılarak, devrimci muhalefet yapabilmeye odaklanmalıyız!

Çok çok geç olmadan…

Mehmet Ali Güller
30 Mart 2017

7 Yorum

Erdoğan neden ABD’yi değil de AB’yi hedef alıyor?

Erdoğan Almanya yönetimine Nazi, Hollanda yönetimine faşist diyor. Dahası, “Neymiş, idam cezası gelirse, Türkiye’nin Avrupa’da yeri yokmuş. Olmasın ya.” diyerek AB’ye rest çekiyor.

Hatta “16 Nisan’dan sonra AB ile müzakerelerin devamı için referandum yapabiliriz” diyor. (Sputnik, 25 Mart 2017)

Kuşkusuz tüm bu sözler 16 Nisan’da evet çıkartabilmek için…

Zira AB ile müzakereler için bir referanduma gerek yok. AKP Hükümeti Türkiye’yi AB kapısına bağlayan bu süreçten referandumsuz da çıkabilir ve de çıkmalıdır!

Papa heykelinin altında neden AB Anayasası’na imza attıklarını, neden “AB’ye girdik” diye gündüz gözüyle havai fişek patlattıklarını sorgulamaz ve Türkiye’yi AB kapısından kurtarmalarından memnun oluruz!

Ancak tüm bu Batı ya da Avrupa karşıtlıkları, maalesef ağırlıklı olarak 16 Nisan referandumuyla ilgili…  Batı karşıtlığı üzerinden evet’e oy tahvil etmeye çalışıyorlar.

‘EYY MERKEL’ VAR AMA ‘EYY TRUMP’ YOK!

Fakat asıl sorulması gereken soru şudur: “Eyy Merkel, eyy Junker” diye seslenebilen Erdoğan, neden “eyy Trump” diye seslenememektedir? Batı karşıtlığı Avrupa karşıtlığından mı ibarettir? ABD batı değil midir? ABD, bölge ve dünya için Avrupa’dan daha tehlikeli bir emperyalizm değil midir?

Çeyrek yüzyıldır bölgemizde Müslüman kanı döken asıl ABD değil midir?

Yoksa Erdoğan yıllar önce Irak’ta Müslüman katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduğu konumda mıdır hâlâ?

Bu soruları şuraya gelmek için soruyoruz: Acaba Erdoğan, seçim ihtiyacı olmasına rağmen, eğer çok güçlü bir dayanak görmeseydi, bu kadar rahat Avrupa karşıtlığı yapabilir miydi?

Bu soruların ardından artık meselenin esasına gelebiliriz:

AB’Yİ ERDOĞAN’DAN ÖNCE TRUMP HEDEF ALDI!

Erdoğan AB’yi hedef alabiliyor çünkü ABD de Trump’la birlikte AB’yi hedef almaya başladı!

1) ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın “güçlü ve çok pahalı” savunma nedeniyle ABD’ye ve NATO’ya muazzam bir borcu olduğunu söyledi!

2) Trump, bir iddiaya göre,  17 Mart’ta yaptığı görüşmede Merkel’in önüne 375 milyar dolarlık NATO savunma faturası koydu! (The Sunday Times, 25 Mart 2017)

3) Trump, ABD’deki başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra verdiği bir röportajda şöyle dedi: “Avrupa Birliği’ne baktığınızda Almanya’yı görüyorsunuz. Aslında AB, Almanya için bir araç. Bu nedenle İngiltere’nin AB’den çıkmasını çok akıllıca buluyorum.”

4) Trump bir başka konuşmasında da AB’nin dağılmanın eşiğinde olduğunu savundu.

AB’DEN ABD’YE ‘SAVAŞ ÇIKAR’ UYARISI

Trump’ın AB’yi, hatta daha çok Almanya’yı hedef almasına AB cephesinden Atlantik ittifakına vurgu yapan uyarılar geldi:

1) Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker, Trump’ı AB’nin önemini kavrayamamak ve Avrupa’nın tarihini anlamamakla suçladı.

2) Junker, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’e şunları söyledi: “Pence’e ‘Böyle söylemeyin, diğer üyelere Birlik’ten ayrılma çağrısı yapmayın, AB çökerse Balkanlar’ın batısında savaş çıkar‘ dedim. Bu ülkeleri tek başına bırakırsak —Bosna Hersek, Sırp Cumhuriyeti, Makedonya, Arnavutluk ve tüm o ülkeler- yine savaş çıkar.”

HAYIR, ERDOĞAN’I AB’DEN ÖZÜR DİLEMEKTEN KURTARIR!

Kısacası Erdoğan’ın AB’ye yüksek perdeden karşıtlığı 16 Nisan ihtiyacından kaynaklanmakta ama ancak Trump’ın AB karşıtlığının kanatları altında dile getirilebilmektedir!

Türkiye 16 Nisan’da ‘hayır’ diyerek Erdoğan’a bir iyilik yapmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı AB’den özür dilemekten kurtarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
27 Mart 2017

3 Yorum

AKP, HDP’den daha Kürdistancı!

Siz bakmayın Erdoğan ve Yıldırım’ın miting alanlarında “hayır diyen teröristtir, PKK’lıdır, FETÖ’cüdür” demesine, gerçeği AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu çok açık özetlemiş: “Şengal Kürdistan’ın parçasıdır. PKK Kürdistan’ı parçalamak için uğraşıyor. Bunu kimin emriyle yapıyor, kimin için yapıyor? Bu emri kim veriyor? İran mı bu emri veriyor, Almanya mı bu emri veriyor? Kürdistan’ı kim parçalamak istiyor? PKK kalkmış Kürdistan’ı parçalamaya çalışıyor. Bu yanlıştır, kimse de bunu kabul etmez” (Odatv.com, 24.03.2017)

Bu özlü açıklama şu gerçeği ortaya çıkarıyor: AKP güneyinde bir Kürdistan kurulmasına karşı değil, yönetiminin PKK’de olmasına karşı! Yoksa Barzani’nin yöneteceği bir “Büyük Kürdistan”a ABD ve İsrail’le yarışacak kadar hevesli…

TÜRK-KÜRT FEDERASYONU

AKP’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olarak en başında beri hedefi şuydu: Türk-Kürt federasyonu!

ABD’nin iki Irak işgaliyle kurduğu Irak Kürdistanı ve AKP’nin Esad’ı yıkarak kurulmasına mimarlık edeceği Suriye Kürdistanı ile büyük bir federasyon!

Bu hedefin gereği olarak “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” tezleri ileri sürüyorlardı, bu hedefin gereği olarak PKK ile masaya oturuyorlardı ve Kürt Açılımı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak Öcalan’la başkanlık-federasyon pazarlığı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırlayıp ona “yeter ki Esad’a karşı cephede konumlanın, kantonlarınıza karışmayız” diyorlardı…

Ve elbette bu hedefin gereği olarak Türkiye’yi eyaletlere bölecek türden kanunlar çıkarıyorlardı! Zira Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı ile genişleme hedefi, içeride de Türkiye Kürdistanı’na özerklik gerektirecekti!

Başkanlık, federasyon, eyalet sistemi üzerine yapılan tartışmalar ve AKP’nin adım adım bunların yolunu açan siyasetleri, iste bu Büyük Kürdistan’la Ortadoğu’ya genişleme hedefleriyle ilgiliydi…

ABD’NİN ORTADOĞU HEDEFİ

Türk-Kürt Federasyonu ya da Türkiye himayesinde Kürdistan projesi, hem ABD’nin hem de İsrail’in işine geliyordu. Kaldı ki zaten ABD projesiydi!

Bu projeyi 30 yıl önce Türkiye’nin, 12 Eylül yönetiminin önüne getirenler, nasılsa Türkiye himayesinde Kürdistan’ın da en sonunda Türkiye’den toprak kopararak bir Büyük Kürdistan’a dönüşeceğini biliyorlardı. O zamana kadar Türkiye’nin Kürdistan’ı Araplara ve Perslere karşı himaye etmesi yararlıydı!

Çünkü, şu iki ana hedefin oluştuğu çatışmalı bir Ortadoğu ABD için en yararlı Ortadoğu’ydu:

1) Şii Arap-Şii Pers cephesi ile Sünni Türk-Sünni Kürt cephesi karşı karşıya gelmeli.

2) Sünni Araplar ile Şii Arap-Şii Pers cephesi karşı karşıya gelmeli.

Peki bu iki ana hedefin yolu neydi?

1) ABD’ye göre İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’ı dahil ettiği “direniş cephesi”, Irak ve Suriye’deki Kürdistan parçalarının Türkiye’nin himayesine verilmesiyle zayıflatılabilirdi!

2) Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanan bir Sünni blok, İran’ın kumanda ettiği Şii bloğu kontrol altında tutabilirdi.

Bu hedefler Doğu Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi üçgeni içindeki ABD çıkarlarına hizmet ederdi!

Erdoğan’ın “one minute” ile sahte bir İsrail karşıtlığı üzerinden Sünni bloğun liderliğine soyundurulmasından Kürt Açılımı’na, Lübnan’dan Suriye’yi çıkarmak için tezgahlanmış Hariri suikastından Suriye’de Esad rejimini yıkma hedefli büyük operasyona kadar pek çok olay, işte bu hedeflerin gereğiydi…

AVRASYA’NIN ATLANTİK’E YANITI

Fakat olmadı. Zira Ortadoğu’nun kendi iç dengelerini de muhafaza ederek böylesi bir büyük tablo oluşturabilmek, dahası o tabloya kumanda edebilmek hiç kolay değildi. Şundan:

1) Bir kere ABD güç kaybı yaşıyordu. 50 yıl önce dünya üretiminin yarısını yapan ABD, artık dünya üretiminin yüzde 20’sini yapabiliyordu. Askeri harcamalar, ciddi ekonomik sıkıntılara neden oluyordu. 2008 ekonomik krizi, ABD’nin önemli ölçüde Ortadoğu’dan geri çekilmesine ve işlerini taşeronları yoluyla yapmak zorunda kalmasına neden oldu.

2) Çin olağanüstü hızla büyüyor ve ABD ekonomisine yetişiyordu.

3) Putin yönetimi ile toparlanan Rusya, ABD’nin Ortadoğu’daki hedeflerine karşı konumlanıyordu. Üstelik silahlı konumlanıyordu! Rusya, ABD’nin Suriye operasyonlarına karşı, silahlı olarak Esad rejiminin yanında yer aldı.

Dahası Moskova yönetimi, önüne iki aşamalı bir büyük strateji koydu. İran, Irak ve Suriye cephesi ile ABD’ye direnmek ve bu cepheye olabildiği ölçüde Türkiye’yi dahil edebilmek; en azından Türkiye’yi bu büyük stratejik hesaplaşmada, Atlantik cephesi içinde merkezden kenara çekilen bir kuvvet olmaya teşvik etmek…

4) Esad yönetimi, Suriye ordusu ve Suriye halkı, beklentilerin aksine ABD’nin planladığı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsünün uyguladığı savaşa çok iyi direndi.

5) İran yönetimi, Suriye’yi ABD’ye karşı ne pahasına olursa olsun, kararlılıkla savundu.

6) Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Mursi iktidarının yıkılması, ABD’nin Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır üçlüsüne dayanan Sünni blok hedefine zarar verdi. Zira Mursi’nin yıkılması Türkiye ile Mısır’ı karşı karşıya getirdi, diplomatik ilişkilerini bile bitirdi. Suudi Arabistan’ın Mursi’nin yakılmasına destek vermesi, Suriye cephesinde birlikte hareket eden Türkiye ile Suudi Arabistan’ı, Suriyeli muhaliflerin denetimi konusunda bir rekabete soktu.

AKP-BARZANİ STRATEJİK İTTİFAKI

Kısacası ne Washington’un ne de AKP’nin yönettiği Ankara’nın hedefleri tam olarak gerçekleşebildi… Üstelik ilerleyememek, yoldaki çelişkileri de derinleştirdi. Özetle AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme tezli Türk-Kürt federasyonu hedefi gelip bir kayaya dayandı.

Bir kere Türkiye’nin bulunduğu kampta ortaya çıkan çelişkiler, Erdoğan yönetiminin Batı açısından güvenilirliğini tartışmaya açtı. Moskova bunu çok iyi kullanarak, Türkiye’yi Atlantik merkezinden uzaklaştırma stratejisini uygulamaya soktu. (AKP yönetimi de Çin ve Rusya ile ilişkilerini ABD’yle pazarlıkta kullanacaktı!)

Diğer yandan PKK’ye kumanda eden birden fazla kuvvet vardı ve AKP’nin Öcalan üzerinden Kandil’i kendi stratejisine sokma hedefleri sürekli kesintiye uğruyordu.

Ayrıca Kürtçülük, içerde inişe geçmiş AKP’nin iktidarını sürdürebilmesine artık yük oluşturuyordu.

Tüm bu şartlar bir araya geldiğinde Kürt Açılımı bitti, daha doğrusu şartlar değişene kadar rafa kalktı.

Fakat AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme hedefi sürüyordu. Fakat PKK’ye değil, bu kez esas olarak Barzani’ye dayanarak!

Kürt Açılımı ile normalleşmeye başlayan AKP-Barzani ilişkisi, yeni süreçte stratejik bir ilişkiye dönüştü. Neçirvan Barzani bunu “50 yıllık stratejik ittifak” diye niteledi. Ankara ile Erbil, Bağdat’a rağmen bir petrol anlaşması yapıyor ve Türkiye, Kuzey Irak petrollerini satmaya başlıyordu.

Kısacası Ankara’nın resmi olarak Kürdistan ismini kullanmasından, Ankara ve İstanbul’da Kürdistan bayrağının asılmasına kadar uzanan bir süreç yaşandı.

Öyle ki, bu süreçte AKP yönetimi sadece Irak Kürdistanı’nı değil, Suriye’de de PKK/PYD’ye karşı Barzani’yi desteklemeye başladı. Örneğin IŞİD’le Kobani’de çatışan PKK/PYD’nin yardımına Türk topraklarını kullandırarak Barzani peşmergelerini göndermesi iki yönlü taktik bir hamleydi! Keza, TSK’nin Irak’ın kuzeyindeki kamplarda peşmerge eğitmesi de…

BAŞKANLIĞA HAYIR DEMEK, FEDERASYONA HAYIR DEMEKTİR!

Kısacası, dün ağırlıklı olarak PKK ile ama Barzani’yi de dahil ederek güneye genişlemeyi, yani Irak ve Suriye’yi bölmeyi hedefleyen AKP’nin ana planlamasında bir değişiklik yok. Yine Kürtlere dayanarak ve Irak ile Suriye’yi bölerek güneye doğru genişlemeyi hedefliyor. Öncekinden farklı olarak bu kez, ama şimdilik, dışarda Barzani’ye, içerde Barzanici Kürtlere ve HÜDA-PAR’a ve dayanarak…

Yani aslında AKP dün de bugün de Kürdistancı’dır, hatta HDP’den bile daha Kürdistancı’dır; yola kiminle yürüyeceği değişmektedir sadece, o kadar. (Türk-Kürt Federasyonu hedefini koruyan AKP, en sonunda yola PKK ile yürümek zorunda kalacaktır!)

Başkanlık sistemi, işte bu hedefin yönetim modelidir; federasyonun, Türk-Kürt federasyonunun yönetim modelidir.

Bu durumda 16 Nisan’da sadece başkanlık sistemini değil, federasyonu, Kürdistan’ı, Irak ve Suriye’yle savaşmayı da oylamış olacağız!

16 Nisan’da hayır diyebilmek sadece Türkiye için değil, ateşe sürülen Kürtler ve karşı karşıya kalınacak Araplar ve elbette Persler için de hayır’lıdır!

Mehmet Ali Güller
25 Mart 2017

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: