Albay İmam: Taliban’ın babası

Emir Sultan Terrar. Pakistan Askeri Akademisini bitirdi. 1974’e ABD’ye, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg askeri üssüne gönderildi. Burada ABD Özel Kuvvetleri ile birlikte eğitim aldı. Eğitimini tamamlayınca “Amerikan Yeşil Berelisi” unvanı verildi.

Yeşil Bereli Emir Sultan Terrar, Pakistan’da Özel Hizmetler Grubu’na katıldı. Gladyo’nun Pakistan sorumlularından Tuğgeneral Nasirullah Babar, Emir Sultan Terrar’a “Afganistan’daki komünist rejimden kaçan İslamcı öğrencileri organize etme ve eğitme” görevi verdi.

İşte bu eğitimler sırasında kılınan namazlarda Afgan öğrencilere imamlık yaptığı için kendisine “Albay İmam” lakabı takıldı (Mahmut Osmanoğlu, Dünya Bülteni, 24.1.2011).

Albay İmam’ın patronu ABD

Albay İmam’ın eğittiği öğrencileri arasında, Afganistan’ın son 45 yılına damga vuran hemen tüm isimler vardır: Ahmet Şah Mesut, Gulbettin Hikmetyar, Celalettin Hakkani, Molla Ömer…

Albay İmam, Amerikan parasıyla kurulan kamplarda Afgan mücahitleri eğitti, sayıları 100 bini bulan cihatçıları Amerikan silahlarıyla donattı ve Afganistan’a savaşa yolladı…

Albay İmam, patronlarına Afganistan’da mihmandarlık da yapıyordu: Cihatçılara dolar sevkiyatında önemli bir isim olan ABD Kongre üyesi Chalie Wilson’un Afganistan gezilerine üç kez eşlik etti. CIA Başkan Yardımcısı Robert Gates’i cihatçı kampına götürdü.

Taliban’ın ortaya çıkışı

Albay İmam’la Molla Ömer’in ilk karşılaşması 1985 yılında olmuş. Taliban kurulduktan ve Molla Ömer Taliban Emiri olduktan sonra, Albay İmam çeşitli düzeylerde bu örgüte destek vermiş. Şöyle ki…

Savaş ağalarının yerel egemenlik sağladığı yıllarda, Afganistan’ın en büyük ikinci kenti olan Kandahar’ın savaş ağası da Niyaz Vayand isimli bir cihatçıdır. Ama artık cihatçılıktan ziyade “Gucci Mücahidin” diye anılan grubuyla soygunculuk yapmaktadır. Vayand, 29 Ekim 1994 günü 30 araçlık bir Pakistan konvoyuna el koyar, görevlileri esir alır. İçlerinde Albay İmam da vardır.

Albay İmam’ın esir alındığını duyan Kandahar’daki eski medrese öğrencileri silahlanarak ve 100 kişilik bir grup kurarak Gucci Mücahidin örgütüyle çatışırlar. Albay İmam’ı kurtarırlar. Ardından geri dönüp Kandahar’ı ele geçirirler.

İşte 29 Ekim 1994 günü Kandahar’ı ele geçiren bu grup Taliban ismiyle anılmaya başlar (Esedullah Oğuz, Hedef Ülke Afganistan, 2001).

Ve iki yıl içinde Taliban, biraz da cihatçı örgütlerin halka bıkkınlık veren çarpışması nedeniyle, hızla büyür ve Afganistan’ın önemli merkezlerine egemen olur.

Ancak bu süreçte, 1995’te Herat’a başkonsolos olarak atanan Albay İmam’ın, Taliban’ın önündeki engelleri, örneğin İsmail Han kuvvetlerini temizlemesi kritik önemdedir.

Bush’un Albay İmam’a hediyesi

Neden mi bunları anlattım? “Amerika’nın adamı” olmak konusunun nasıl da bıçak sırtı olduğunu gösterebilmek için. Devam edelim:

SSCB’nin Afganistan’dan çekilmesinden sonra, Albay İmam bizzat ABD Başkanı Baba Bush tarafından Beyaz Saray’a davet edilir. Bush Albay İmam’a Berlin Duvarı’ndan bir parça hediye eder. Parçanın üzerinde şöyle yazmaktadır: “İlk darbeyi vuran kişiye.

İşte Albay İmam, bu denli Amerika’nın adamıdır! Ancak…

ABD Taliban’ın yönettiği Afganistan’a saldırmaya karar verdiğinde ve Pakistan’ı da buna zorladığında, durumlar değişir. Albay İmam, ABD’nin Taliban’ı hedef almasına karşıdır. Pakistan Cumhurbaşkanı General Pervez Müşerref ABD’nin talebini kabul eder, itiraz edenler de tasfiye edilir.

ABD’nin ‘kullan-at’ aletleri

ABD, 2008 yılında Albay İmam ve Pakistan İstihbarat Servisi’nin üç eski görevlisini uluslararası terörist listesine konulması için BM Güvenlik Konseyi’ne verir!

Albay İmam, Mart 2010’da Afganistan’da Asya Kaplanları isimli bir grup tarafından kaçırılır. Beraberindekiler öldürülür. Albay İmam’ın bir ay sonra kaçtığı söylenir. Ancak aylar sonra, Pakistan hükümet yetkilisi Tarık Hayat, emekli istihbaratçı Emir Sultan Terrar’ın Afganistan sınırındaki aşiretler bölgesinde kalp krizi nedeniyle öldüğünü söyler (Hürriyet, 24.1.2011).

Kıssadan hisse: Amerika’nın “adamı” yoktur, kullanışlı aletleri vardır; işleri bitince çöpe atılırlar. Afganistan’dan çekilme sürecinde feda edilen pek çok aletin öyküsü ise yakın zamanda mutlaka yazılacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Eylül 2021

2 Yorum

Afganistan’da iki cephe – 3: AKP’nin G7 taşeronluğu

Afganistan’daki iki cepheyi, Asya ve Atlantik cephelerini incelediğimiz yazılarımızdan sonra, bugün de iki cephenin arasında konumlanan ara güçlere bakacağız: Türkiye ve Pakistan’a…

Her iki ülke de, özellikle göç ve terör konularında, Afganistan sorunundan en çok etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Kaldı ki Pakistan, ABD’nin SSCB’ye karşı cihatçı desteğinin de yatağıydı.

Ancak Pakistan, bir ara güç olarak, bu kez Asya cephesine daha yakın duruyor. Kuşkusuz bunda ABD’nin yenilmiş ve çekilmiş olması önemli yer tutuyor.

Öte yandan Pakistan’ın Çin’le ilişkileri ve özellikle Kuşak-Yol İnisiyatifi içerisindeki rolü, bu ülkeyi Asya’yla daha yakın durmaya zorluyor.

Türkiye Atlantik’e yakın

Türkiye ise Pakistan’ın tersine, bir ara güç olarak Afganistan konusunda Atlantik cephesine daha yakın duruyor. İki ülke, her ne kadar benzer sorunlar nedeniyle işbirliği arayışında olsalar da, bu cepheleşmelerde, merkezin sağında ve solunda kalıyorlar.

Türkiye’yi Atlantik cephesine daha yakın konumlandıran ilişkisi, kuşkusuz NATO üyeliği ve 14 Haziran 2021 kararlarından doğan sorumluluğu…

Her ne kadar durum değişikliği Kâbil Havalimanı’nın güvenliği görevini kadük hale getirdiyse de, Ankara, Taliban’la anlaşarak bu görevi “işletmeci” olarak sürdürebilme peşinde.

Türkiye-Katar-Taliban işbirliği

ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya da Türkiye’nin bu rolünü destekliyor: Her dört ülke de Türkiye ile Katar’ın birlikte, Taliban’la anlaşarak Kâbil Havalimanı’nın işletmesini almasını istiyor.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Taliban, Kâbil Havalimanı için Katar ve Türkiye ile görüşüyor” derken, Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki “Kabil Havalimanı’nın işletilmesi konusunda Türkiye ve Katar ile çalıştıklarını” belirtti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ise “Kâbil Havalimanı’nın hayati öneme sahip olduğunu”, “bu konuda Katar ve Türkiye ile görüşmeler yapıldığını” söyledi.

Nitekim Washington, Paris ve Berlin’den gelen bu açıklamalardan bir gün önce toplanan G7 Dışişleri Bakanları, Türkiye ve Katar’ı toplantıya dahil etmişti.

Kısacası G7 ülkeleri, Türkiye ve Katar’ın Batı adına Kâbil’de taşeronluk yapmasını istiyor. Batı desteğine ihtiyacı olan AKP iktidarının havalimanı ısrarının nedenlerinden biri de bu…

Saray ayrıca, işletmeciliğin güvenliğini sivil şirket olarak SADAT vb. yapılarla almanın da, sonrası için kazanç getireceğini hesaplıyor.

Türkiye’nin göç sorunu

Türkiye’nin Afganistan konusunda Asya cephesi yerine Atlantik cephesine yakın durması, ne yazık ki Türkiye’yi Suriyelilerden sonra Afganlar bakımından da “göç deposu” yapma potansiyeli taşıyor.

Oysa Ankara tersine bu önemli sorunda Tahran’la birlikte çalışmalı. Hatta Moskova’yla ilişkisini, Türkiye-İran işbölümü yapılmasında manivela gibi kullanmalı.

Orta Asya nüfuzu pazarlaması

Öte yandan Orta Asya’ya yönelme bakımından Türkiye hep ABD için önemli oldu. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin SSCB’ye karşı “yeşil kuşak” projesinde kritik rol alan Türkiye, SSCB’nin dağılmasının ardından da ABD adına roller üstlenmişti: FETÖ’nün “devlet desteğiyle” Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde eğitim seferberliğine soyunması, Türk-İslam sentezinin kuvvetlerine Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattında bir Turan hedefi belirlenmesi vb.

ABD için aynı hedef bugün de geçerli. O nedenle CIA analisti Paul Goble, Biden yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulunmuştu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

AKP’ye yakın bazı yazarların medyada Azerbaycan’ın Karabağ zaferinden sonra, şimdi Kafkasya-Afganistan-Orta Asya hattı çizerek analiz yapmaları, tam da “Ankara’nın o nüfuzunun” pazarlığı içindir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
02 Eylül 2021

1 Yorum

BM kararına Çin ve Rusya’dan terör itirazı

AB ülkeleri Almanya ve Fransa, ABD’nin Afganistan tutumuna itirazda başı çekiyorlar. Ancak bu ikiliye, AB’den ayrılan İngiltere de destek veriyor.

Öyle ki geçen hafta İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un acil kodlu talebiyle G7 ülkeleri toplandı ve Londra-Berlin-Paris üçlüsü, Afganistan tahliyesinin 31 Ağustos’tan sonrası için de uzatılmasını istedi.

Ancak ABD Başkanı Joe Biden, üçlünün talebini reddetti ve 31 Ağustos’un tahliye için son tarih olduğunu belirtti.

Nitekim ABD son askerini 30 Ağustos gecesi tahliye etti. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Kenneth McKenzie, ABD güçlerinin Afganistan’dan çekilme sürecinin tamamlandığını duyurdu.

FRANSA’NIN GÜVENLİ BÖLGE TALEBİ

Bu kez Fransa, tahliyelerin sürebilmesi için “BM kontrolü altında güvenli bölge” talebini gündeme getirdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron BM’ye sunacakları öneriyi ve gerekçesini şu sözlerle açıkladı: “Bu güvenli bölgenin kurulması çok önemli. Böyle bir mekanizma, Birleşmiş Milletler’in acil bir durumda harekete geçmesi için bir çerçeve sağlayacak. Her şeyden önce herkesin sorumluluklarıyla yüzleşmesine ve uluslararası toplumun, Taliban üzerindeki baskıyı sürdürmesine olanak sağlayacak.”

Paris’in bu talebini, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden İngiltere de destekledi.

BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerden Rusya da teklife karşı çıkmadı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Paris’in teklifinin ele alınması gereken bir konu olduğunu belirtti. Ancak Peskov, “Taliban’ın bu konuya nasıl baktığını anlamamız gerekiyor” dedi.

Taliban ise öneriye karşı çıktığını ilan etti. Taliban sözcüsü Süheyl Şahin, “Afganistan’ın bağımsız bir ülke olduğunu, böyle bir güvenli bölgeye gerek olmadığını” belirterek, Paris ve Londra’nın önerisini reddettiklerini açıkladı.

BM’NİN KABUL ETTİĞİ AFGANİSTAN KARARI

Ancak Paris’in önerisi, BM Güvenlik Konseyi’ne açıklanandan ve konuşulandan farklı geldi. Öyle ki ABD de tasarının üç sahibinden biri olmuştu.

ABD, Fransa ve İngiltere üçlüsü tarafından Güvenlik Konseyi’ne sunulan tasarı “BM kontrolü altında güvenlik bölge talebi” değil, “Afganlar ile tüm yabancıların güvenli bir şekilde kara ve havayolu ile ülkeden ayrılmalarına izin verilmesi” çağrısı ile “tahliyelerin ardından Kâbil Havalimanı’nın hızlı ve güvenli bir şekilde yeniden açılması” talebiydi!

Karara Güvenlik Konseyi’nin 13 üyesi destek verirken, Rusya ve Çin çekimser oy kullandı.

IŞİD VE DTİH UYARISI

Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, oturumun ardından yaptığı açıklamada “Güvenlik Konseyi’nin Afganistan kararıyla ilgili oylamada çekimser oy kullanmak zorunda kaldık. Bunu, tasarıyı hazırlayanların temel endişelerimizi görmezden gelmesi sebebiyle yaptık” dedi.

Rus diplomat tasarıda terör örgütlerine yer verilmemesine tepki gösterdiklerini belirtti: “Öncelikle, kararın korkunç bir terör saldırısı bağlamında önerilmiş olmasına rağmen tasarıyı hazırlayan ülkeler, tasarıdaki terörle mücadele bölümünde, tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği IŞİD ve Doğu Türkistan İslami Hareketi’nden kesinlikle bahsetmeyi reddetti. Bunu, bariz olanı kabul etmek istememeleri ve teröristleri dost ve düşman olarak ayırma arzusu olarak görüyoruz.”

ABD’NİN DÜNYA ARENASINDAN KOPUŞU

Afganistan konusunun ABD ile AB arasında gerilime neden olduğu gerçeği, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in sözlerine de yansıdı. Borrell durumu “kriz” sözcüğüyle niteledi ve “bu krizi, transatlantik ilişkimizi daha dengeli bir şekilde inşa ederek güçlendirmek için kullanmalıyız” dedi.

Borrell, İtalyan Corriere della Sera gazetesine verdiği röportajda öncelikle ABD’nin durumunu ortaya koydu. ABD Başkanı Joe Biden’ın söyleminden “ABD’nin artık başkalarının savaşları için mücadele etmeye istekli olmadığı” mesajını aldığını belirten Borrell, “ABD’nin dünya arenasında belli bir kopuşu olduğunu görüyoruz” dedi.

Borrell ardından, bununla bağlantılı olarak AB’nin eksik olan yönüne dikkat çekti: “Avrupalılar olarak, bölgeyi güvence altına almak için Kâbil Havalimanı’nın çevresine 6 bin asker gönderemedik. Stratejik Pusula’mızda acil bir durumda hızlı hareket edebilecek kalıcı bir Avrupa ‘İlk Giriş Gücü’ oluşturulmasını öneriyoruz. Amerikalılar dahil olmak istemediğinde AB, çıkarlarımızı korumak için müdahale edebilmelidir. İlk Giriş Gücümüz, kısa sürede harekete geçebilecek 5 bin askerden oluşmalıdır.”

ABD’NİN LİDERLİK SORUNU

Sonuç olarak ABD’nin Afganistan kararı ve müttefiklerinin taleplerine olumlu yaklaşmaması, Washington ile Brüksel arasında bir gerilim oluşturmuş durumda…

Bu ise haliyle Joe Biden’ın dış politika önceliklerinin başına koyduğu “müttefiklerle ilişkileri restore etme” kararını daha göreve gelmesinin 8. ayında olumsuz etkilemiş oldu.

Özetle, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı geliştirdiği stratejisi içerisinde müttefiklerine liderlik edebilme kapasitesini sorgulayan bir durum oldu Afganistan’da yenilmesi ve çekilmesi…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Ağustos 2021

1 Yorum

Afganistan’da iki cephe – 2

Afganistan’dan iki cephe – 1“ başlıklı önceki yazımızda, Afganistan’daki iki cepheden ilkini, Asya cephesini incelemiştik. Bugün de Atlantik cephesini ele alacağız.

ABD, İngiltere ve bazı AB ülkelerinin yer aldığı Atlantik cephesi Afganistan konusuna şu şekilde bakıyor:

ABD’nin Orta Asya hedefi

1) Üs arayışı: ABD kalpgâhtan kovuldu ve kuşağa geri çekildi. Ancak Pentagon ve CIA, Rusya ve Çin’in göbeğinde bulunmayı sürdürebilmek, kışkırtıcı faaliyetlerde bulunabilmek ve Kuşak-Yol İnisiyatifini sabote edebilmek için Orta Asya ülkelerinde üs aramayı en öncelikli hedef haline getirmiş durumda.

Donald Trump yönetiminin 29 Şubat 2020 yılında Taliban’la imzaladığı anlaşmadan bu yana, Orta Asya’da hem Pentagon hem de CIA için üs aramak, Washington’un esas hedefi oldu.

ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu amaçla Orta Asya ülkeleriyle temaslar kurdu, bu ülkeleri ziyaret etti, çeşitli vaatlerde bulundu ancak bir sonuç alamadı.

CIA’nın da aynı hedefle Halilzad’a paralel bir çalışma başlattığı belirtiliyor. New York Times’ın haberine göre “CIA istihbarat toplamak ve terörle mücadele operasyonları için yeni yollar arıyor ve bölgeye komşu ülkelerdeki üs seçeneklerini araştırıyor.” Gazete, CIA Direktörü William J. Burns’un bu amaçla bölgede doğrudan görüşmeler yaptığını yazdı (Sputnik, 18.8.2021).

Avrupa’nın göç endişesi

2) Avrupa’ya göç sorunu: Avrupa ülkeleri, Atlantik’in Suriye saldırısından kaynaklı göç sorununu, Türkiye ile imzaladıkları “Geri Kabul Anlaşması” ile çözdüler: Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’yi “tampon ülke” yaptılar.

Avrupa Afgan göçü için de benzer şekilde Türkiye’yle çalışmak istiyor.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Afganların Avrupa’ya gelişlerinin önlenmesinde Türkiye’nin “çok önemli rol oynayacağını” söyledi (AA, 18.8.2021).

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Avrupa’ya yeni göç akınlarının önlenmesi için Afganistan’a yakın ülkelerin AB tarafından desteklenmesinin önemli olduğunu söyledi ve bu konuda Erdoğan’la yaptığı görüşmeyi “Göç akınlarının kısıtlanması Türkiye ve Yunanistan’ın yararına” diye yorumladı (AA, 24.8.2021).

Kuşatma ve ABD liderliği

3) Çin ve Rusya’yı kuşatma: Kalpgâhtan kuşağa geri çekilen ABD, hem kendi stratejisinin gereği olarak, hem de NATO’nun 14 Haziran 2021’de aldığı kararlar doğrultusunda Çin ve Rusya’yı kuşatma çabasında.

Ancak Afganistan yenilgisi, bu hedef bağlamında ABD’nin müttefiklerine artık ne derece liderlik yapabileceğini soru işaretli hale getirmiş durumda.

ABD’nin Afganistan yenilgisi ve Vietnam’la kıyaslanan çekilme görüntüleri, liderlik imajını da yerle bir etti. Dahası, bir süredir AB’nin “kendi yolunu” çizmesi gerektiğini savunan Paris’in, hatta Berlin’in, NATO ilişkilerini sorgulamasına dönüştü.

Öyle ki özellikle ABD’nin Rusya’ya karşı desteklediği Ukrayna’dan, Çin’e karşı savunduğu Tayvan’a kadar pek çok müttefiki açısından, bu yeni dönem, kendi güvenliklerini soru işaretli hale getirdi. Her iki ülke açısından da, ABD’nin kendilerini yalnız bırakıp bırakmayacağı bir büyük soru işaretine dönüşmüş durumda.

Yeni döneme uyum

Sonuç olarak Afganistan yenilgisi, hegemonyası zaten zayıflayan ABD’yi, şimdi bir de müttefiklerine liderlik yapabilme sorunuyla karşı karşıya getirdi.

Amerikan Yüzyılı’nın yerini Asya Yüzyılı’nın almaya başladığı bir uzun dönemin kaçınılmaz çıktısı olarak, kuşkusuz bu süreç hâlâ çeşitli sancılara gebe…

O nedenle özellikle Türkiye gibi Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında Atlantik kampında yer almış ülkeler, kendi konumlarını kurulmakta olan yeni dünyaya uyarlayabilme problemini daha fazla hissedecek bu yeni dönemde…

Bir başka yazımızda da, Afganistan’daki iki cephenin arasında konumlanan ara güçleri, Türkiye ve Pakistan’ı inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ağustos 2021

1 Yorum

IŞİD’in ‘kullanışlı düşman’ olma misyonu

Üç yazı olarak tasarladığım “Afganistan’da iki cephe” başlıklı diziye, önemli gelişmeler nedeniyle ara veriyorum. Zira 25 Ağustos’ta Ankara nihayet Türk askerinin Afganistan’dan dönmesine karar verdi ve 26 Ağustos’ta IŞİD-Horasan Kabil’de bombalar patlattı.

Üç neden

Türk askerini Kâbil Havalimanından çekme kararı gecikmiş bir olumlu karar. Keşke Türkiye bu kararı “Taliban tehditleri” olmadan kendi iradesiyle verebilseydi.

Erdoğan’ın Biden’la 14 Haziran’da mutabakata vardığı “havalimanı bekçiliği” görevi zaten Türkiye açısından kabul edilemezdi. Ayrıca Taliban’ın 15 Ağustos’ta Kâbil’e egemen olmasıyla o mutabakat kadük olmuştu: Türk askeri yeni durumda havalimanını kime karşı koruyacaktı?

AKP hükümeti, “çok istekli” olmasının Washington tarafından da taktir edildiği havalimanı “koruma” görevinden üç nedenle vazgeçti:

1) İktidar, her şeye rağmen Taliban’ı da ikna ederek bu göreve devam edebileceğini düşündü. Bu amaçla AKP-Taliban görüşmeleri yapıldı. Ancak Taliban bunu egemenlik sorunu gördü ve Türk askerinin derhal çekilmesini istedi.

2) İngiltere, Almanya ve Fransa’nın tahliyeleri 31 Ağustos sonrasına uzatmak için acil koduyla topladığı G7, ABD’ye takıldı. Biden, “31 Ağustos son” kararından dönmeyeceğini belirtti.

3) Pentagon, 31 Ağustos’tan sonra artık hiçbir sorumluluk almayacağını ilan etti.

Taliban için işletmecilik!

AKP Türk askerini çekti ama Kâbil Havalimanı hevesinden vazgeçmedi!

Önce Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın “Askerimiz Afganistan’dan çekildikten sonra da biz orada havalimanının işletmesine devam edebiliriz. Bununla ilgili müzakereler devam ediyor” dedi (25.8.2021).

Bir gün sonra bu kez Erdoğan “Taliban’ın Kabil Havalimanı’nın işletilmesi noktasında teklifleri var bize. ‘Güvenliği biz sağlayalım, işletmeyi siz yapın’. Bu konuda henüz verilmiş bir kararımız yok” dedi (26.8.2021).

AKP hükümetinin Kâbil havalimanının güvenliğini, olmadı işletmeciliğini almaktaki bu ısrarı çok ilginç! Üstelik tablo iki ayda şuna dönüşmüş durumda: Taliban’a “karşı” havalimanı “koruma” görevinden, Taliban “için” havalimanı “işletme”ye çabalama

Kapı açan maymuncuk

ABD’nin vatandaşları için “terör tehdidi” yayınlamasından bir gün sonra Kâbil’de bombalar patladı. 13’ü ABD askeri, 28’i Taliban üyesi toplam 110 kişinin öldüğü patlamaları IŞİD-Horasan üstlendi.

IŞİD-Horasan bir süredir Taliban’ı ABD’yle uzlaşmakla suçluyordu. Bu yönüyle saldırıların ilk etapta hem ABD’yi hem de Kâbil’de kendi düzenini kurmaya çalışan Taliban’ı hedef aldığı söylenebilir.

Ancak meselenin gerisinde iç içe girmiş ilişkiler nedeniyle çok daha derin hesaplar olabilir.

Öncelikle ABD ile IŞİD ilişkisi unutulmamalı. IŞİD- Kara Terör kitabımda derinlemesine incelemiştim: IŞİD ABD için bir “kullanışlı düşman”dı ve Washington’un açmak istediği kapılar için “maymuncuk” görevi görüyordu.

Irak ve Suriye’de IŞİD’in ansızın ortaya çıkması ve bu örgüte karşı ABD’nin belirlediği strateji, son tahlilde bir terör örgütü olarak PKK’yi, IŞİD belasıyla insanlık adına mücadele eden PYD’ye dönüştürdü!

Tanınıp tanınmayacağının tartışıldığı şartlarda, IŞİD’e karşı mücadelesinin, Taliban’ın tanınma sorununun çözümünü kolaylaştıracağı ortada!

Rusya’nın saptadığı ABD parmağı

Bu arada ABD’nin IŞİD’i iki türlü kullandığını da belirtelim: ABD birkaç ay öncesine kadar sahada IŞİD’i Taliban’a karşı destekliyordu. Bunu Taliban’ın Kâbil’e yürümesini geciktirmek için yapıyordu.

Moskova, daha geçen ay elinde kuvvetli deliller olduğunu belirterek IŞİD-Taliban çatışmasındaki ABD parmağına dikkat çekmişti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova, “IŞİD ile çatışmaya giren Taliban’ın mevzilerine yönelik ABD Hava Kuvvetleri’nin nokta vuruşu yaptığı kayıtlara geçti. Bu bilgilerin, ABD ile IŞİD militanları arasında işbirliği olduğunu söylemek için yeterli olduğuna inanıyoruz” demişti (23.7.2021).

Ancak, bu saldırının ABD içi çarpışma, hatta NATO üyesi bir ülkenin hamlesi olabileceğini de göz ardı etmememiz gerekiyor…

Öyle ya da böyle, görünen o ki, Taliban-IŞİD-El Kaide ilişkileri ve çatışmaları, önümüzdeki dönemin sorunlarından biri olacak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ağustos 2021

1 Yorum

Afganistan’da iki cephe – 1

20 yıllık ABD emperyalizmi işgalinin ardından, Afganistan’la ilişkiler ve çıkarlar bakımında iki temel cephe belirmiş durumda: Asya ve Atlantik cepheleri…

Bir de bu iki cephenin arasında, hem iki tarafla ilişkileri sağlam tutmaya çalışan hem de iki cephenin saflaşmasından yararlanmaya çalışan kuvvetler var: Türkiye ve Pakistan.

Bugün bu cephelerden Asya cephesini inceleyeceğiz; bu cephenin ülkeleri açısından tehditleri ve önlem girişimlerini ele alacağız.

Asya cephesi

Asya cephesini Çin, Rusya ve İran ile Afganistan’a komşu Türk Cumhuriyetleri oluşturuyor. Bu cephenin Afganistan konusuna temel yaklaşımları şöyle:

1) Taliban’ın eline çok miktarda silah geçmesi: Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu Afganistan kaynaklı esas sorunun silah konusu olduğunu belirtiyor: “İlk ve başlıca tehdit, Taliban’ın eline fazla miktarda silahın geçmesi. Çok fazla” (Sputnik, 24.8.2021)

2) Terör: Özellik Çin ve Afganistan’a komşu Türk Cumhuriyetleri açısından asıl sorun terör konusudur. Çin, Afganistan’dan yönelecek terör sorununu kırmızı çizgi olarak görüyor ve Afganistan’a ekonomik yatırımını “Taliban’ın bu konuda kendisine güvence vermesine” bağlıyor. Geçen ay Taliban’ın iki numarası Molla Abdülgani Birader başkanlığında bir heyetin Çin ziyaretinde bu konu ele alındı ve Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Muhammed Naim, Taliban heyetinin Çin’e Afganistan topraklarını, hiçbir ülkenin ulusal güvenliğine karşı kullanmayacakları yönünde güvence verdiğini söyledi (YDH, 28.7.2021)

3) Göç: Bu sorun ise esas olarak İran’ı ilgilendiriyor. Zira BM verilerine göre Afganistan savaşları boyunca İran’a yerleşmiş zaten 3 milyon Afgan var. Tahran yönetimi, Taliban’ın Kâbil’e egemen olmasının ardından, dikkatini Afganistan’dan İran’a geçişleri durdurmaya verdi. İran İçişleri Bakanlığı Sınır İşleri Genel Müdürü Hüseyin Kasımi, güvenlik güçlerine “İran’a girmek isteyen Afganları engellemeleri” talimatı verdi (AA, 18.8.2021).

ABD’nin Orta Asya hedefi

4) Uyuşturucu: Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Rusya açısından ikinci büyük tehdidin uyuşturucu sorunu olduğunu belirtti: “İkinci tehdit uyuşturucu. Dünyadaki eroinin yüzde 93’ü Afganistan menşeili. Bu elbette bizim için tehdit oluşturuyor. NATO’nun, Afganistan’a geldikten sonra uyuşturucu ticaretini durdurmasını bekliyorduk ama aksine plantasyon alanı 100 kat arttı” (Sputnik, 24.8.2021).

5) ABD’nin Orta Asya’da üs arayışı: ABD 2001 yılında Afganistan’a saldırdığında, Afganistan’ın komşuları Özbekistan ve Kırgızistan’da üs açmıştı. Ancak Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) girişimiyle, 2005 yılında Özbekistan, 2014 yılında da Kırgızistan ABD üslerini kapatmıştı.

ABD Afganistan’dan çekilme anlaşmasını imzaladığı 29 Şubat 2020 tarihinden bu yana, yine Orta Asya’da üs arıyor. ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu amaçla yaptığı temaslarından bir sonuç alamadı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Moskova’nın ABD ordusunu Orta Asya’da görmek istemediğini” belirtti ve ABD’nin temas kurduğu ülkeleri uyardı: “ABD’li askerleri konuşlandırmak, kendinizi anında bir hedef haline getirmeniz anlamına gelir” (Sputnik, 24.8.2021).

Sorunları içeride tutma ve çözme hedefi

Görüldüğü gibi Asya cephesi, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinden memnun ve kıyaslandığında Afganistan’da bulunmasından çok daha önemsiz olan Orta Asya’da üs bulundurmasına bile tahammül edemez durumda.

Ancak Pekin, Moskova ve Tahran, Afganistan’dan kaynaklanacak yeni dönem sorunlarını da görüyor ve buna karşı önlem almaya çalışıyor.

Bu cephenin tutumu, geniş planda ABD’nin kuşatma çabalarına, daha dar planda ABD’nin Orta Asya merkezli kışkırtma faaliyetleriyle mücadeleye ve Afganistan düzleminde de bu ülkeden kaynaklanacak terör, göç, uyuşturucu vb. sorunları sınır aşmadan önlemeye odaklanacak.

Afganistan’daki ikinci cepheyi de gelecek yazımızda inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ağustos 2021

2 Yorum

ABD kalpgâhtan kuşağa geriledi

Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi geniş bir kuşakla çevreleyen ABD, bu ülkenin dağılmasıyla esas hedefine ilerleme şansı yakalamış oldu.

Doğu Avrupa ülkeleri ile SSCB’den kopan ülkeleri aşama aşama Batı kampına dahil eden ABD, böylece Rusya’yı çevrelemeyi daraltmış, daha iç bir kuşakla çevrelemeye başlamıştı.

ABD aynı dönemde Orta Asya’ya da girmeye çalıştı; böylece hem eski rakibi Rusya’nın ama ondan daha önemlisi yeni rakibi Çin’in dibine yerleşmiş olacaktı.

Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi çevrelemede “yeşil kuşak” projesi içinde kilit bir öneme sahip olan Türkiye, bu yeni dönemde de ABD adına rol alacaktı: Bir ucu FETÖ’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde eğitim seferberliğine soyundurulması, diğer ucu da Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattında bir Turan hedefi belirlemekti.

AMERİKAN YÜZYILI HAYALİ

Ünlü ABD’li strateji uzmanı Zbigniew Brzesinksi artık tabloyu şöyle niteliyordu ünlü kitabı Büyük Satranç Tahtası’nda: “Artık, Avrasyalı olmayan bir güç (yani ABD) Avrasya’daki üstün güçtür ve ABD’nin küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hakimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır.”

ABD 21. yüzyılı “Amerikan yüzyılı” ilan etmişti ve Avrasya kıtasına, dolayısıyla da dünyaya sonsuza kadar egemen olacaktı. ABD’li siyaset bilimci Francis Fukuyama “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etmişti; ABD’nin kapitalist sistemi tarihin sonuydu.

ABD bu hedefle 2001’de Avrasya’nın kalbine, Afganistan’a girdi; Özbekistan ve Kırgızistan’da üsler açtı.

Ünlü Jeopolitikçi Harold Mackinder’in teorisi gerçekleşiyordu: “Doğu Avrupa’ya hükmeden, kalpgâha hükmeder; kalpgâha hükmeden dünya adasına hükmeder; dünya adasına hükmeden dünyaya hükmeder.”

Yani Doğu Avrupa’ya hükmeden ABD, Orta Asya’ya hükmederdi; Orta Asya’ya hükmeden ABD Avrasya’ya hükmederdi; Avrasya’ya hükmeden ABD dünyaya hükmederdi…

Ancak…

ÇİN-RUSYA İTTİFAKI

İşler hiç de ABD’nin istediği gibi gitmedi.

Tam da Brzesinki’nin Büyük Satranç Tahtası’nda öngördüğü oldu: “Eğer ABD’nin üstünlük sağladığı orta alan (Rusya), batının (Avrupa) giderek genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi (Ortadoğu) tek bir oyuncunun hakimiyetine tabi olmaz ve doğu (Çin), ABD’yi deniz üslerinden çıkartacak şekilde birleşmezse, ABD’nin egemen olduğu söylenebilir. Fakat orta alan (Rusya) batıyı (Avrupa) reddeder ve iddialı, tek ve bağımsız bir mevcudiyet olursa ve güneyi (Ortadoğu) kontrol eder ya da doğulu esas oyuncularla (Çin) bir ittifak kurarsa, o zaman ABD’nin Avrasya’daki üstünlüğü bariz biçimde azalır.”

Böyle oldu: Çin ve Rusya ittifak yaptı; yanlarına Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini de aldılar ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdular. Bu ittifakın ilk işi ABD’yi önce Özbekistan’dan ardından da Kırgızistan’dan kovmak oldu.

ABD 2005 yılında Özbekistan’daki Hanabad Üssü’nü, 2014 yılında da Kırgızistan’daki Manas Üssü’nü boşaltmak zorunda kaldı.

Ve ABD en sonunda 20 yıllık işgalin ardından Afganistan’dan da çekilmek zorunda kaldı.

Yani ABD kalpgâhtan çıkmak ve kuşağa gerilemek zorunda kaldı.

İşte asıl büyük küresel mücadele ve sonucu budur.

ABD’NİN MÜTTEFİKLERİNE LİDERLİK SORUNU

ABD şimdi iki kuşaktan, Rusya’yı batısından çevreleyen Baltık-Doğu Avrupa-Ukrayna hattından ve Çin’i çevreleyen güney kuşaktan Avrasya’yı zorlayacak.

Fakat artık şöyle bir problemi var: Joe Biden, Donald Trump’tan farklı olarak, ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini yeniden düzeltme ve onlara liderlik ederek ittifak halinde Rusya ve Çin’e yönelme programına sahipti.

Ancak ABD’nin Afganistan yenilgisi ve büyük yara alan imajı, Avrupa başta müttefiklerine liderlik edebilme yeteneğini zora soktu.

Öyle ki, ABD’nin Tayvan’ı Çin karşısında yalnız bırakabileceği de, Doğu Avrupa’daki müttefiklerine verdiği sözleri tutamayabileceği de ve Ortadoğu’daki araçlarını koruyamayabileceği de artık analistlerinin üzerinde durduğu yeni konular olmaya başladı…

Taliban tartışmasından ziyade asıl odaklanmamız gereken, işte bu büyük tablodaki olağanüstü değişimdir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ağustos 2021

7 Yorum

ABD Afganistan’da yenildi, nokta

Kamuoyunun bir bölümünde, ABD’nin Afganistan’dan bir plan çerçevesinde, Taliban’la anlaşarak, asıl büyük oyunu oynamak üzere çekildiği, ortada bir “danışıklı dövüş” olduğu, o plan gereği ABD’nin bir süre sonra daha ağır bir şekilde Afganistan’a geleceği görüşü var…

Bu, daha çok “ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayanan bir bakış: ABD öyle büyük bir güç ki, çekildiyse, yenildiği için değil, bir başka oyunu oynamak için çekilmiştir!

Afganistan’da ne oldu?

Ancak öyle değil. ABD’nin yenilmediğine dayanak yapılan tezler ve antitezleri şunlardır:

1)ABD çok hızlı çekildi”: ABD hızlı çekilmiş değil, hatta bu çekilme 7 yıllık bir süreç. Çekilme kararını, 2014 yılında, Obama yönetimi aldı. Trump yönetimi bunu uyguladı ve en sonunda 20 Şubat 2020’de Taliban’la “savaş bitti” anlaşması yaparak “tam çekilme” kararı aldı. Biden ise kalan birkaç bin askeri çekerek o kararı uyguladı.

2)Taliban Kabil’e çok hızlı, kurşun bile sıkmadan egemen oldu”: Doğru ama bu ABD’yle danışıklı dövüşün sonucu değil, ne yazık ki Afganistan’da hâlâ en büyük güç Taliban olduğu içindir. Raşid Dostum gibi Taliban’a alternatif sanılan kişiler, son iki ayda Taliban karşısında ülkeden yine kaçtılar! Kurşun sıkılmadı, çünkü ABD bu savaşı zaten 20 Şubat 2020’de bitirdiğini kabul etti.

3)ABD Taliban’ı kurdu, Afganistan’ı teslim etti”: Taliban, ABD’nin “yeşil kuşak” projesi içinde SSCB’nin Afganistan’a müdahalesine karşı mücahitleri desteklemesi zemininde doğdu. Ancak en büyük desteği alan grup değildi. Asıl büyük gruplar SSCB’nin çekilmesinden sonra iç savaşa tutuştu. Taliban, Afgan halkına büyük yıkım getiren o iç savaşı fırsata çevirip aralarından sıyrıldı ve 1996’da Afganistan’ın yüzde 90’ına egemen oldu. ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği 2001 yılında ülkeyi Taliban yönetiyordu. Yani sonuçta ABD Taliban’a karşı savaştı. ABD’nin resmi verilerine göre bu savaşta 56 bin Taliban savaşçısı öldürüldü.

4)ABD’nin Afganistan’da bulunma yararı kalmadı, oyun kurarak çekildi”: ABD Afganistan’a neden geldiyse, aynı gerekçeyle Afganistan’da bulunma yararı hâlâ var ancak buna artık gücü yok. ABD’nin elinden gelse bırakın Afganistan’dan çıkmayı, çevresindeki ülkeleri de işgal etmek ister. 70 yıl önce işgal ettiği Japonya’da hâlâ 50 bin, Güney Kore’de hâlâ 30 bin asker bulunduran ABD, mecbur kalmasa, Afganistan’dan çıkar mı? Tersine, çıkmak zorunda kaldığı için Orta Asya’daki diğer ülkelerde üs arıyor aylardır.

Taliban’a karşı mücadele

Kamuoyu, birincisi AKP’nin 20 yılda toplumu kutuplaştırması, ikincisi de Türkiye’nin bir “siyasal İslamcı” iktidar tarafından yönetiliyor olması endişesi nedeniyle, Taliban konusunda da ikiye bölündü.

Burada temel ilkeleri elden bırakmamak lazım. Bir ülkenin, emperyalist bir devletin işgali altında yönetiliyor olmasından daha kötü bir durum yok. O nedenle “en kötü” Afgan yönetimi bile, ABD işgalinden iyidir. Ancak bu Taliban’ı desteklemek anlamına elbette gelmez. Mesele şu ki, ABD 15 Ağustos 2021’de Afganistan’ı terk ederken, Kâbil’e Taliban dışında egemen olacak bir güç ne yazık ki yoktu. Ancak 16 Ağustos 2021’den itibaren o gücü oluşturabilme zemini doğdu. Hatta ABD’nin 20 yıllık işgali olmasa, belki de Afgan halkı Taliban’a karşı bir odağı çoktan oluşturmuştu. İşgalin bitmesi ve Taliban’a karşı yeni bir güç odağı oluşturma olasılığı için zemin oluşması, Afgan halkının geneli için mevcut koşullarda en iyi durumdur.

Bitirirken: ABD Afganistan’da yenildi ama bu küresel güç mücadelesinde havlu attığı anlamına gelmiyor elbette. Hegemonyası zayıflıyor ama ABD hâlâ askeri olarak en büyük güç. Süpergüçlerin düşüşü, tarihteki örneklerinden görüleceği gibi, bugünden yarına olmuyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ağustos 2021

5 Yorum

28 Şubat – 15 Temmuz çarpışması

28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan 18 maddelik tavsiye kararları, Refah-Yol Hükümeti tarafından 13 Mart 1997’de imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi. Dolayısıyla ortada “darbe” diyebileceğiniz bir uygulama yok!

Nitekim 28 Şubat darbe değildi; Cumhuriyeti yıkma çabalarını frenleme süreciydi. Ne yazık ki üç yıl sürebildi: Fiilen 1995 yılında başlamakla birlikte, 28 Şubat 1997 kararlarıyla resmiyet kazandı; 10-11 Aralık 1999’da Türkiye’nin AB kapısına bağlanmasıyla da bitti (etkileri birkaç yıl daha sürdü).

“28 Şubat davası” ise Ergenekon ve Balyoz gibi, Türk ordusuna karşı düzenlenen AKP-FETÖ ortak operasyonlarından biriydi.

Öyle ki, davanın iddianame savcısı Mustafa Bilgili, duruşma savcısı Kemal Çetin, iddianameyi kabul eden Hâkim Hakan Oruç, davanın sözde delillerini Genelkurmay karargahından gönderen Genelkurmay Adli Müşaviri Albay Muharrem Köse FETÖ’den hapiste…

28 Şubat’ın hedefi: FETÖ

28 Şubat bin yıl değil, on yıl bile sürse, Türkiye’de ABD destekli 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi yaşanmazdı. Çünkü 28 Şubat, FETÖ’yü hedef alıyordu.

28 Şubat’ın 1997-1999 yıllarında TSK’den uzaklaştırdığı 243 kişiden 72’sinin davaya şikayetçi (müşteki) olarak katılması bile, bu gerçeği ortaya koyuyor.

Dahası, 28 Şubat Fethullah Gülen’e 19 Mart 1999’da soruşturma açtı; Gülen soruşturmanın açıldığı gün ABD’ye kaçtı.

Yani 28 Şubat, 1997-1999’da yapabildiği tasfiyeleri sürdürebilse ve AKP hükümeti eliyle sonrasında tasfiyeler durdurulmasa, FETÖ TSK içinde 15 Temmuz darbe girişimine soyunabilecek kadar etkin olamayacaktı.

28 Şubat ABD ve İsrail’e karşı konumlandı

28 Şubat, ulusal güvenlik ve dış politikada ABD ve İsrail’e karşı konumlanmaydı. O nedenle ABD 28 Şubat’a giden süreçte “Türk ordusu hizadan çıktı” tespitini yapıyordu.

Somutlarsak, 28 Şubat, Türkiye’nin bölge merkezli dış politika yapmasını savunuyordu; Rusya ve İran’la işbirliği gibi…

Somutlarsak, daha sonraki yıllarda AKP hükümetinin kabul ettiği Kürecik Radarı, 1997-1998’de Türkiye’ye dayatılmış, ancak 28 Şubat reddetmişti!

Somutlarsak, 28 Şubat silahlanmada ABD ve NATO’ya bağımlılığı kırmak için hem ulusal silahlanma atağı (Örneğin MİL-GEM) başlatmış, hem de teknoloji transferi yapabilmek ve silah envanterini çeşitlendirebilmek için farklı ülkelere yönelmişti (Örneğin Toros füzeleri Çin’le işbirliğinin sonucudur.)

28 Şubat Gladyo’yla mücadele etti

28 Şubat, 3 Kasım 1996’da Susurluk’taki kazayla ortaya çıkan çetenin üzerine gitti, ilişkileri derinleştirdi ve toplamda Amerikancı Gladyo ile mücadele etti. Türkiye’de adı kontrgerilla ile anılan emniyetçiler, istihbaratçılar tasfiye edildi.

28 Şubat, tarikatları ve cemaatleri, yani irticayı asıl tehdit ilan etti. 28 Şubat, ABD’yle işbirliği içindeki “siyasal İslamcılıkla” mücadele etti.

28 Şubat aynı zamanda “ülkücü milliyetçiliği” de tehdit kapsamına aldı. 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezinde “ülkücü milliyetçi” gruplar olarak Gladyo içinde görev alan yapıları dağıttı.

28 Şubat “kayıp silahlara”, özel çevrelerde çoğalan “pompalı tüfek” satış ve alımlarına müdahale etti.

15 Temmuz, 28 Şubat’a darbeydi

Kısacası 28 Şubat darbe değil, Cumhuriyet’i yıkma girişimlerine frendi, sürdürülemedi. 28 Şubat’ın hedef aldığı FETÖ ise AKP iktidarının desteğiyle güç kazandı ve hem orduya karşı kumpas operasyonlar yaptı, hem de en sonunda darbeye soyundu.

Yani 15 Temmuz, bir yönüyle 28 Şubat’a darbeydi!

FETÖ’nün savcıları, hakimleri, bilirkişileri, şikayetçileri ve tanıklarıyla ve albette AKP hükümetinin siyasi desteğiyle yürütülen bir operasyonun, FETÖ’yle “mücadele!” günlerinde sürebiliyor olması ve 14 askerin hapis cezasına çarptırılıyor olması, kuşkusuz siyasal planda birkaç sonuç doğuruyor. Birini belirterek bitirelim:

28 Şubat ile 15 Temmuz’un cumhuriyeti koruma ve yıkma karşıtlığı bağlamında çarpışması sürüyor, sürecek…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2021

3 Yorum

ABD’yle göç mutabakatı yok mu?

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği sosyal medyadan bir mesaj yayınlayarak, tartışılan göç mutabakatı iddiasına yanıt verdi: “ABD Büyükelçiliği, Başkan Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında Afgan mülteciler ya da göçmenler konusunda bir ‘anlaşma’ veya ‘pazarlık’ yapıldığına dair iddiaların tamamen temelsiz olduğunu belirtmek ister.”

Keşke “yalanlamayı” bizim Dışişleri Bakanlığı yapsaydı. Ancak Erdoğan’ın Biden’la görüşmesinde bir tek Kavakçı ailesinden tercüman olduğu için, ne yazık ki görüşmeyi kayıtlara geçiremediler, devlet arşivine ekleyemediler…

Sahadaki durum

Elbette ABD Büyükelçiliği’nin yalanlaması, devletlerarası ilişkiler bakımından önemlidir. Sonuçta kayıtlara geçen resmi bir açıklamadır. Dikkate almak durumundayız.

Ancak…

Sahadaki gerçek ne?

1) ABD Dışişleri yetkilisinin Afgan göçmenler için Türkiye’yi “bekleme odası” olarak işaret eden açıklaması, bakanlığın resmi internet sitesinde hâlâ duruyor. ABD, bir “göç mutabakatı” yapmadan Türkiye’yi “bekleme odası” olarak işaret ettiyse, bu skandaldır ve hesabı sorulmalıdır.

2) “Göç mutabakatının” olmadığı iddia edilmesine rağmen, Afgan göçü, artarak sürüyor.

3) ABD’nin Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya’ya, belirli sayıda Afgan göçmen için barınma ve transit geçiş talebinde bulunduğu, olumlu yanıt aldığı açıklandı. Peki Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya’ya Afgan göçmenler nereden gidecek?

Üç NATO toplantısından çıkan görevler

Gelin en iyisi NATO’nun üç önemli toplantısını anımsayalım:

1) NATO Dışişleri Bakanlarının 14 Nisan 2021 tarihli toplantısından Türkiye’ye “İstanbul Konferansı” görevi çıkmıştı. Buna göre Türkiye, 24 Nisan’da yapılacak Taliban-Afgan hükümeti görüşmesine ev sahipliği yapacaktı. (Taliban, Afganistan’daki tüm yabancı güçler tamamen çekilene dek herhangi bir barış konferansına katılmayacağını duyurduğu için İstanbul Konferansı iki kez ertelendi, sonra da yeni durum nedeniyle yapılamadı.)

2) 15 gün sonra, NATO Savunma Bakanlarının 1 Haziran 2021 tarihli toplantısından Türkiye’ye “Kâbil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenme” görevi çıktı. Görevi doğrudan Hulusi Akar’ın mı talep ettiği, yoksa sürmekte olan ikili temaslar çerçevesinde ABD’nin “Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi için” yaptığı önerilerin arasında mı olduğu, tam olarak net değil…

3) NATO’nun 14 Haziran 2021’dekli Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisinin 19. maddesi şöyleydi: “Afganistan’ın dünya ile bağlantısının yanı sıra kalıcı bir diplomatik ve uluslararası varlığın önemini kabul eden NATO, Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın sürekli işleyişini sağlamak için…”

Yine bir başka madde de NATO’nun göç sorunuyla mücadelesi vardı…

4) Zirveden sonra yapılan Erdoğan-Biden görüşmesinde de havalimanı bekçiliği görevi netleşti. İktidar kamuoyuna bunu “ABD mali ve lojistik desteği sağlarsa, Afganistan’da görev alırız” diyerek açıkladı. Sonradan askeri heyetler arasında konu müzakere edildi. ABD Savunma ve Dışişleri sözcüleri, Türkiye’nin bu göreve istekliliği nedeniyle minnettar olduklarını açıkladılar vs.

ABD başka, tablo başka söylüyor

Üç NATO toplantısında ortaya çıkan Afganistan görevleri ile Erdoğan-Biden görüşmesinden çıkan “havalimanı bekçiliği” ve Erdoğan’ın “Biden’la mutabık kaldık” mesajı…

Ve Türkiye’ye artan Afgan göçü, ABD’nin Türkiye’yi göç kabul istasyonu olarak işaret etmesi ve ABD’nin Balkan ülkelerinden belirli sayıda Afgan göçmen almalarını talep etmesi…

Tablo bu…

Sizce ABD ile bir göç mutabakatı gerçekten yok mu?

Tamam, ABD “anlaşma yok” diyor, yazılı bir anlaşma elbette olmayabilir; hele de ABD’nin bu iktidarla yazılı olmayan “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmalar yapabilme örnekleri olduğunu anımsarsak…

Sonuç olarak tüm veriler, ortada bir anlaşma olmasa bile, bir mutabakat olduğuna işaret ediyor. Ankara’nın bunu pratikte yalanlayabilmesi, örneğin Afgan göçüne karşı bir önlem almaya başlaması ile, örneğin İran ile bu konuda işbirliği araması ile mümkün olur elbette…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: