ADALET MİTİNGİ’NİN SONUÇLARI

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a 25 gün boyunca sürdürdüğü 450 km’lik yürüyüş, Maltepe’de 2 milyon kişinin katıldığı büyük bir mitingle son buldu.

Son buldu diyoruz ancak aynı zamanda yeni bir başlangıç da oldu. Bu başlangıcın Türkiye’yi nereye götüreceği kuşkusuz hedefe, programa, bu hedef için izlenecek strateji ve taktiklere, hangi kuvvetlerle ittifak yapılacağına bağlıdır. İlerleyen zamanlarda bunu zaten değerlendireceğiz. Şimdilik toplam olarak yürüyüş ve mitingin sonuçlarını incelemeye çalışalım:

AKP’YE KARŞI 3. BÜYÜK DALGA

1) Kılıçdaroğlu bu yürüyüşle genel başkanlığını liderlik boyutuna yükseltti. 6 yıldır eleştirdiğimiz ve Atatürk’ün koltuğunu dolduramadığını belirttiğimiz Kılıçdaroğlu, sallanan koltuğunu bu yürüyüşle sağlamlaştırdı. Yürüyüşle ilgili kimi önemli isimlerden gelen itirazlar da, esas olarak yürüyüşün bu CHP içi çatışmasıyla ve liderlik mücadelesiyle ilgiliydi.

2) Adalet Yürüyüşü ve Mitingi, AKP Hükümeti’nin Atatürk Cumhuriyeti’ne saldırılarına karşı cumhuriyet kuvvetlerinin 3. büyük direnişiydi. İlk ikisi 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri ve 2013’deki Gezi/Haziran Halk Hareketi’ydi.

İlk ikisi kesin sonuç alamasa da, cumhuriyete saldırılara karşı bir mevzi yaratabilmiş, cumhuriyet kuvvetlerini dinamikleştirmiş, AKP hükümetini belli bir zaman içinde duraklatabilmiş, hatta belli ölçülerde geriletebilmişti de…

PROGRAM: BAYRAK-ATATÜRK-ADALET

3) Adalet Mitingi’nin sadece Türk Bayrağı, Atatürk posteri ve “adalet” dövizleriyle sınırlandırılması, kapsayıcılık bakımından önemliydi. Zira yürüyüş ikinci bölümünden itibaren Kılıçdaroğlu’nu ve CHP’yi aşmaya başlamıştı.

Türk Bayrağı, Atatürk posteri ve Adalet dövizi üçlüsü aynı zamanda bir programı işaret etmektedir. Bu program soldan sağa tüm kuvvetleri bir Cumhuriyet Cephesi içinde buluşturabilecek biricik programdır.

Bu noktada şunu da söylemeliyiz: Yürüyüşün Kandıra ayağında Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP’li milletvekilleriyle yürüyüş pozu vermesi yanlıştı. O fotoğraflar AKP tarafından çok kullanılacaktır.

Fakat şunu da belirtmeliyiz. Aslında HDP Kandıra’dan yürüyüşe parti pankartları ve bayraklarıyla kitlesel katılacaktı. Fakat Kılıçdaroğlu yönetimi daha o noktada “bu parti yürüyüşü değildir” diyerek ve “Türk Bayrağı-Atatürk posteri-adalet dövizi” sınırlaması yaparak, yanlışlığın daha da büyümesini engellemiştir. Bunun üzerine HDP milletvekilleri sembolik olarak ve çok kısa bir süreliğine yürüyüşe katılmıştır.

Bu doğru tutum, Adalet Mitingi’ni de daha kapsayıcı hale getirmiş ve kitleselleştirmiştir.

Zaten mitingin en çok atılan iki sloganı “hak, hukuk, adalet” ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” olmuştur.

Bu tablo şu gerçeği de bir kez daha ortaya çıkarmıştır: 200 yıllık devrimci geleneğimizin çok önemli bir damarı işte o kitledir. O kitleyi yok saymak, o kitleye sırtını dönmek ya da o kitleye rağmen CHP’yi yönetmeye kalkmak, herkes için başarısızlıktır.

CUMHURİYET CEPHESİ

4) Kuşkusuz 200 yıllık devrimci geleneğimizin daha ileri damarları bakımından yürüyüş eksik bulunabilecektir, Kılıçdaroğlu’nun kimi açıklamaları ve özellikle mitingde ilan ettiği 10 madde sorunlu bulunabilecektir. Fakat Kılıçdaroğlu ve ortaya koydukları aslında yürüyüşe başladığı 25 gün öncesinden çok daha ileri bir mevzidedir.

Kılıçdaroğlu yürüyüşü başlatmış ama yürüyüş de Kılıçdaroğlu’nu ileri taşımıştır.

“Laiklik tehlikede değil” diyen, Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi ile Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı koltuğunu hediye eden, Esad’a diktatör diyerek dış politikadaki cepheleşmeyi anlayamayan, 16 Nisan akşamı ve sonrasında kazanılan seçime sahip çıkamayan, “CHP, kurumsal kimliğiyle sokak protestolarına destek vermiyor” diyerek Gezi’de hayal kırıklığı yaratan ve büyük bir devrimci dalganın sönmesine seyirci kalan Kılıçdaroğlu artık “sokaksa sokak” demektedir ve alanlardan muhalefeti esas alacağını göstermektedir. Tek başına bu bile çok önemli kazanımdır.

Yürüyüşün daha ilk gününde belirtmiştik. Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü tercih etmemiş, mecbur kalmıştır. Çünkü Enis Berberoğlu kararı, gerçekte Kılıçdaroğlu’nu 2019 için rehin almayı hedefleyen bir operasyondu. Kılıçdaroğlu yürüyüşe mecbur kalmış ve hem AKP’yi hem de CHP’yi şaşırtmıştır!

Tam da bu nedenle, yani Erdoğan’ın 2019’da cumhuriyete son balyozu vurabilmesini engelleyecek bir fırsata dönüşebileceği için bu yürüyüşe destek verilmesi gerektiğini savunmuştuk.

Şimdi cumhuriyet kuvvetlerinin tamamının 2019’u esas alan bir mevzilenmeye birlikte girmesi gereken süreç başlamıştır. İşte en başta belirttiğimiz “yeni başlangıç” budur.

Kılıçdaroğlu’nun 25 gün öncesine dönmesini engellemek, soldan sağa tüm kuvvetleri Türk bayrağı-Atatürk posteri-Adalet dövizi üçlüsüyle sembolize edilen program altında Cumhuriyet Cephesi’nde birleştirebilmek günün en yakıcı görevidir.

Mehmet Ali Güller
11 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

5 Yorum

TÜRK ORDUSU’NU ‘DİNCİLEŞTİRME’ OPERASYONU

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Son birkaç aydır Türk Ordusu’yla ilgili hemen her haberin görselinde mutlaka bir “dinsel” görüntü var.

Birkaçını anımsayalım:

ŞEYHLERE-TÜRBELERE ZİYARET

1) Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve kuvvet komutanları bayram namazını Siirt’in Tillo ilçesinde AKP milletvekili ve AKP İl Başkanı ile birlikte kıldı.

Neden Tillo? Orada çok önemli askeri bir birlik mi var? Tillo, tarikatı, mollaları ve medreseleriyle dikkat çeken bir yer.  Zaten Akar ve kuvvet komutanları da bayram namazı sonrası Tillo şeyhleriyle birlikte pozlar verdikten sonra İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbelerini ziyaret etti!

2) Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı bayram namazını El Bab’da askerlerle birlikte kıldı. Aksakallı namazın ardından minbere çıkıp askerlere konuşma yaptı!

3) Ramazan boyunca Türk Ordusu’nun komutanları iftar programı görüntüleriyle ve dua ederken kamuoyu önüne getirildiler. Erdoğan’dan başlayarak AKP yöneticileri tüm yurtta Türk Ordusu’na iftar vererek, dualı görüntüler servis etti.

AKAR’IN NECİP FAZIL VE NURİ PAKDİL SEVGİSİ

4) Hulusi Akar’ın Cübbeli Ahmet’le sohbet pozu, dinci Akit gazetesinin vefat eden yazarlarına taziyeleri, yine dinci AKİT yazarına hastane ziyareti, önemle kamuoyuna getirildi.

5) Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Nuri Akdil’i ziyaret etmesi, özenle kamuoyuna servis edildi. Kimdir Nuri Pakdil? Mustafa Kemal karşıtlığıyla bilinen, Mustafa Kemal’e firavun diyen, 1923’ü “değerlerden kopma” tarihi ilan eden, “Ne Mutlu Müslümanım diyene” sloganıyla biten konuşması Erdoğan tarafından ayakta alkışlanan bir siyasal İslamcı yazardır!

Ve Pakdil, Akar’ın lise yıllarında Abdullah Gül’le birlikte ziyaret ettiği Necip Fazıl’ın da izcilerindendir.

6) Türk Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte umre yaptı. Akar ve Erdoğan’ın Mescid-i Nebevi’deki yan yana namaz görüntüleri özenle servis edildi.

7) Türk Ordusu’nun terörle mücadele haberleri bile, askerlerin toplu namaz ve dua görüntüleri eşliğinde servis edildi.

8) Türk Ordusu’nu konu edinen çeşitli dizilerde askerle sürekli namaz kılarken ve dua ederken resmedildi.

Uzatmayalım, son aylarda böyle yığınla örnek sayabiliriz.

KOMUTAN MI, AKP KADROSU MU?

Peki Türk subayı neden son aylarda hep ibadet görüntüleriyle öne çıkarılıyor? Dünden bugüne subaylar dindar mı oldu?

Mesele hiç de o değil! Biliyoruz ki, bugün gibi dün de subayların içinde ibadetini layıkıyla yerine getiren vardı. Fakat Türk subayı, tıpkı dünün gerçek dindarları gibi ibadetini kimsenin gözüne sokmaz ve reklama dönüştürmezdi.

Ancak tıpkı AKP iktidarının sosyal hayata soktuğu gibi, TSK içinde de dindarlığı öne çıkarma hevesi ortaya çıktı.

Ve elbette bu dindarlık değildir, dinciliktir; dini siyasallaştırmaktır, siyasal İslamcılıktır!

Ve maalesef Türk Ordusu’nun en üst komutanları, sanki AKP kadrolarıymış gibi, iktidarın Türkiye’ye geçirmeye çalıştığı bu dincilik görüntüsüne aracılık etmektedirler!

AKP’NİN ‘TAM İKTİDARIZ’ MESAJ GAYRETİ

Gelelim Türk Ordusu’nun en üst komutanlarını kendi kadroları gibi değerlendiren iktidarın amacına…

AKP neden Türk Ordusu’nu hep ibadet görüntüleriyle servis ediyor?

İktidar tabanına ve Türkiye’ye şu mesajı vermeye çalışıyor: “Türk Silahlı Kuvvetleri eskiden laik-dinsizdi ve bize karşıydı, şimdi dindar oldu ve emrimize girdi!”

Amaç ne? Öncelikle Türkiye’ye “güçlüyüz ve her yerde iktidarız” mesajı vermek! Çünkü medya ve yargıdan sonra TSK’yi de “teslim aldığını” gösterebilen bir iktidar, tam iktidar olacaktır!

Diğer yandan tabana “bakın FETÖ’yü tasfiye ediyoruz ama boşaltılan yerleri de dinle doldurabiliyoruz” denmiş oluyor!

LAİK CUMHURİYET’LE VE ‘BEKÇİSİYLE’ HESAPLAŞMA

Burada önemli olan şudur: AKP iktidarı Türkiye’yi dincileştirmeye çalışarak “Laik Cumhuriyet”le hesaplaşıyor ve Cumhuriyetçilere “bakın laikliğin bekçisini de dize getirdim” demeye getiriyor!

Türbanı ilkokullara kadar sokan, okullara mescit ve abdesthane zorunluluğu getiren, eğitim müfredatından evrimi çıkaran, müfredata şeriat hukukunun alt kolları olan muamelat ve ukubat konularını koyan, okulları imam hatipleştiren ve “kindar nesil” hedefleyen iktidar, bu hedefe uygun olarak Türk Ordusu’nu da biçimlendirmeye çalışmaktadır.

“Allah’ın lütfu” dedikleri 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarını İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Savunma Bakanlığı’na bağlayan ve Genelkurmay Başkanlığı’nı altsız hale getiren iktidar, aynı zamanda askeri okulları, GATA’yı ve askeri yargıyı da kapatarak aslında Türk Ordusu’nu parçalara ayırmıştı. Şimdi son bir operasyonla “rehin aldığı” isimlerin katkısıyla orduyu dincileştirmeye çalışıyor!

Böylece Türk Ordusu ABD’nin çuval operasyonu ile başlayan “darbeler” sürecinde, Şemdinli operasyonuna, Ergenekon kumpasına ve Balyoz tertibine maruz kalmış, ardından 15 Temmuz darbe girişimi ve darbenin fırsata çevrilmesi operasyonuna uğramış ve son olarak da “dincileştirme operasyonu” ile karşı karşıya kalmıştır!

Hedef, 2019 virajını da alarak rejimi değiştirmektir!

Mehmet Ali Güller
3 Temmuz 2019
ABC Gazetesi

2 Yorum

TÜRKİYE’NİN EN SOROSÇU SİYASETÇİSİ: ERDOĞAN

Katar krizi döndü dolaştı, AKP Hükümeti’nin yanlış dış politikası nedeniyle en çok Türkiye’yi etkiledi. Önce Katar’a destek veren, fakat ABD’nin Katar’la anlaşması üzerine “tarafsızlık” açıklaması yapan hükümet, sıkışınca çareyi hızla Katar’a asker göndererek pozisyon kazanmakta aradı.

Bu durum, içeride de Türk Ordusu’nun varlık gerekçesini tartışmaya açtı. Katar’a asker göndermeyi savunanlar, sanki emperyalist bir ülkeymişiz gibi, “Ordular kahramanlık için değil, ekonomi için vardırlar” demeye başladılar.

Elbette ordular çeşitli nedenlerin yanında ekonomi için de vardırlar ama kendi ülkesinin ekonomisi için! Türk Silahlı Kuvvetleri “Türk ulusal pazarını” savunmak için vardır, Katar’ın pazarını korumak için değil!

Bu ayrımı anlamak için öncelikle Katar’a üs meselesini kendi tarihi kesiti içinde Ortadoğu’daki siyasal mücadele zemininde incelememiz gerekiyor:

İRAN’I HEDEF ALAN ÜS ANLAŞMASININ KISA TARİHÇESİ

2 Temmuz 2012: Türkiye ile Katar “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” imzaladılar.

Gerekçe: Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar Suriye’de işbölümü içinde bir büyük operasyona başlamıştı!

19 Aralık 2014: Türkiye ile Katar Savunma Bakanları “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Katar Topraklarında Konuşlandırılması Konusunda İşbirliği Anlaşması”nı imzaladılar.

Gerekçe: Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsü, Suriye’de İran’la karşı karşıya gelmişti. İran’ın Körfez’den de dengelenmesi gerekiyordu!

4 Mart 2015: Türkiye’nin Katar’da asker konuşlandırılabilmesini öngören anlaşma Meclis Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Dışişleri Komisyonu anlaşmayla ilgili açıklamasında “İleride benzeri anlaşmaların diğer Körfez ülkeleriyle yapılması” ifadesini de kullanıyordu.

Gerekçe: Katar dışındaki ülkelerde de üs planlanıyordu, çünkü hedef İran’ın Körfez’den sıkıştırılmasıydı!

16 Aralık 2015: Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Ahmet Demirok, üsle ilgili yaptığı açıklamada “Türkiye ile Katar’ın ortak düşmanı var” dedi! Demirok, Katar silahlı kuvvetlerini eğitmek üzere 100 Türk askerinin de Ekim ayından beri bu ülkede bulunduğunu açıkladı.

Anlamı: Türkiye ile Katar’ın ortak düşmanı İran’dı. Zaten Erdoğan her fırsatta Pers yayılmacılığından şikâyet ediyor ve İran’ın Irak ve Suriye’den çekilmesini itiyordu!

KATAR KRİZİ VE HIZLA ONAYLANAN ÜS ANLAŞMASI

Ancak bu anlaşmalar silsilesi, bir türlü “kalıcı bir askeri üs” ile sonuçlanmadı. Katar, Müslüman Kardeşler nedeniyle komşusu Suudi Arabistan’la sorun yaşamaya başlamıştı ve bir de Türkiye’ye kalıcı üs vererek İran’ın hedefi olmak istemiyordu.

Zaten Tahran yönetimi, özellikle Türk Büyükelçi Demirok’un “ortak düşman” diyerek İran’ı işaret etmesinden bu yana Katar’ı sıkıştırıyordu.

Katar Emiri meseleyi zamana yayacaktı. Anlaşma nasılsa yürürlükteydi, Türkiye’ye “geçici üs” verilmişti ve 100 civarındaki Türk askeri de Katar askerlerini eğitiyordu. Emir de Erdoğan’ın en yakın dostu olarak AKP Hükümeti’ni ekonomik sıkıntılara karşı destekliyordu.

Fakat Müslüman Kardeşler ile gerilen Katar – Suudi Arabistan ilişkileri, son iki yılda İran ve doğalgaz konuları ile Katar’ın Ortadoğu’daki etkinliği nedeniyle derinleşti.

5 Haziran 2017: Ve Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği 7 ülke teröre destek verdiği gerekçesiyle Katar’la diplomatik ilişkilerini kesti!

6 Haziran 2017: 2 yıldır Türkiye’yi bekleten Katar, hızla “kalıcı üs” için yer belirledi. AKP Hükümeti 2 yıldır bekleyen anlaşmayı hızla TBMM Genel Kurulu gündemine aldı ve onayladı.

TRUMPİZM: HERKESE MAL SATMAK!

ABD krizin ilk gününden itibaren Suudi Arabistan’ı destekledi. Dahası, ABD Başkanı Trump Katar’ın hedef alınmasına işaret ederek, “Suudi Arabistan Kralı’na ziyaretin karşılığını aldığımızı görmek güzel” diyordu!

Trump ilk yurtdışı ziyaretini Riyad’a yapmış ve 110 milyar doları şimdi olmak üzere toplam 380 milyar dolarlık silah anlaşması imzalamıştı!  ABD-Meksika sınır duvarının parasını Meksika’ya ödeteceğini söyleyen “işadamı” Trump, Ortadoğu’daki askeri masrafları da Suudi Arabistan ile Katar’a ödetmek niyetindeydi ama Katar biraz ağırdan alıyordu…

15 Haziran 2017: Fakat sıkışan Katar Washington onaylı Suudi ablukasında zaman kazanmak ve nefes almak için Trump’ın şartlarını kabul etti. ABD ile Katar, 12 milyar dolarlık 35 adet F15 savaş uçağı anlaşması imzaladılar. Ayrıca iki ülke ortak deniz tatbikatı yapacaktı. Hemen yapılan tatbikatın resmi ismi ise oldukça anlamlıydı: “Bizler Faniyiz, Katar ve Emiri Temim Kalıcıdır!”

Özetle Trumpizm uygulamadaydı: ABD Suudilere 110 milyar dolarlık silah, Suudilerin terörist ilan ettiği Katar’a 35 adet F15 savaş uçağı ve baş düşman ilan ettiği İran’a da 60 adet Boing yolcu uçağı satıyordu!

16 Haziran 2017: ABD-Katar silah anlaşması ile ortak deniz tatbikatının ilk sonucu şu oldu: Başından beri Katar’a açık destek veren Türkiye, tavır değiştirdi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Körfez krizinde taraf tutmamız söz konusu değil” diyordu!

18 Haziran 2017: Dahası, Ankara bir denge aramak adına, Suudi Arabistan’da da askeri üs kurma teklifinde bulunuyordu! Suudi Arabistan’ın resmi haber ajansı WAS, Kral’ın Türkiye’nin üs teklifini reddettiğini açıkladı.

20 Haziran 2017: Bu arada Katar’da beklenen saray darbesi Suudi Arabistan’da gerçekleşiyordu. Kral Selman, veliaht prensi Naif’i görevden alarak yerine kendi oğlunu atıyordu!

21 Haziran 2017: İşler ABD açısından kazançlı hale dönüşünce, Washington adımlar atmaya başladı. Kral Selman’la görüşen Trump krizin çözümünü ele aldı. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Katar’ı ablukaya alan ülkelerden hızla “akla yatkın ve uygulanabilir” talepler sunmasını istedi.

AKP’NİN KAZANÇ ELDE ETME HAMLESİ

ABD hem Sudi Arabistan’a hem de Katar’a silah satarak Ortadoğu maliyetlerini müttefiklerine yıkarken, krizden en çok etkilenen ülke Türkiye olmuştu.

AKP Hükümeti hızla Katar’a asker gönderip yerleşmeyi en azından bir kazanım görüyordu ve harekete geçildi.

“Katar’a asker gönderilerek PKK’ye destek veren ABD’ye karşı konumlanılacağı” vurgularıyla “Katar’ın fethi” yazıları yazılmaya başlandı. Öyle ki, Erdoğan’ı artık milli ve antiemperyalist gören kesimler bile havaya girmiş, “Ordular kahramanlık için değil ekonomi için vardır” diyerek kraldan çok kralcılık yapmıştır!

22 Haziran 2017: İlk Türk birliği Katar’daki El Rayyan Askeri Üssü’ne yerleşti.

Böylece, bir zamanlar ABD’li para spekülatörü Soros’un Türkiye’ye söylediği “en iyi ihraç malınız, askerinizdir” sözü hayata geçmiş oluyordu! Hayata geçiren de, Erdoğan oluyordu!

23 Haziran 2017: Suudi Arabistan liderliğindeki ülkeler Katar’a 13 maddelik bir talep listesi sundu. Taleplerden 2 numaralısı, Katar’ın Türk Üssü’nü kapatmasıydı!

Peki şimdi ne olacak? Görünen o ki, ABD kıvama getirdiği Körfez ülkelerini “Camp David” benzeri bir barışla İran’a karşı mevzilendirip İsrail’i rahatlatacak.

Gelişmeleri izleyeceğiz…

ULUSAL ORDULAR, ULUSAL PAZARI SAVUNUR, BAŞKASININ PAZARINA KORUMALIK YAPMAZ!

En baştaki konumuza dönersek…

Türkiye emperyalist bir ülke değildir. Bu nedenle Katar örneğinden hareketle “Ordular kahramanlık için değil ekonomi için vardır” iddiası Türkiye için geçerli değildir.

Kaldı ki Katar örneğindeki somut durum tersidir: Katar, AKP Hükümeti’nin ayakta kalmasını sağlayan para girişlerinin karşılığında Türkiye’den güvenlik satın almaktadır!

Özetle, Türkiye için Mehmetçik ihraç edilecek bir mal değildir! Türkiye ezen-ezilen dünya saflaşması içinde nesnel olarak ezilenler cephesindedir. Mehmetçik öncelikle yurt savunması için vardır.

Yurt savunması ise aslında ulusal pazarın savunması demektir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri “Türk ulusal pazarını” savunmak için vardır, Katar’ın pazarını korumak için değil!

Meselesi ekonomi olanlar, Mehmetçiği ihraç malı olarak görmek yerine, öncelikle kafayı üretim ekonomisi oluşturmaya taksınlar!

Mehmet Ali Güller
26 Haziran 2017
ABC Gazetesi

6 Yorum

2019 ÇARPIŞMASI ve CHP’YE 3. KUMPAS

Enis Berberoğlu’na MİT TIR’ları haberi dolayısıyla 25 yıl ağır ceza verilmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu 2019 sürecinde rehin alma operasyonuydu. Kılıçdaroğlu “yürüme” kararı alarak bu operasyona direnme kararı aldı.
Yani yaşananlar aslında 2019 çarpışmasıdır!

Gelin ne demek istediğimizi anlatabilmek için önce bazı saptamalar yapalım:

1) AKP hükümetleri döneminde TSK’ye belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) AKP-FETÖ ortaklığında Ergenekon-Balyoz kumpasları.

b) FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi

c) AKP’nin 15 Temmuz fırsatıyla TSK’yi “yeniden yapılandırma” kumpası.

2) Aynı dönemde CHP’ye de belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) ABD’nin Deniz Baykal’ı rehin almasıyla 2003’de Erdoğan’a başbakanlık yolunun açılması.

b) 2010’da, AKP-FETÖ ortaklığında Baykal’dan bir kasetle kurtulma operasyonu.

c) Ve Berberoğlu operasyonu.

3) Bu süreçte İşçi Partisi ve MHP’ye de AKP-FETÖ ortaklı kumpas ve operasyonlar yapıldı.

4) Ayrıca gazetelere, gazetecilere, aydınlara, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına vs. operasyonlar yapıldı.

AKP-FETÖ ortaklığındaki operasyonlar genel olarak Cumhuriyet’i yıkma hedefliydi; AKP’nin yaptığı operasyonlar ise yıktığı rejimin yerine yenisini inşa etmek hedefli operasyonlardır.

İşte bu geniş resim içinde Berberoğlu operasyonunun anlamı ortaya çıkmaktadır. Açalım:

BERBEROĞLU ÜZERİNDEN KILIÇDAROĞLU’NA OPERASYON

MİT TIR’ları olayı, AKP hükümetinin Suriye’de Esad rejimini yıkmak amaçlı dış politikasının bir yansımasıydı. TIR’larla iddia edildiği gibi Suriyeli muhaliflere gıda ve ilaç gibi yardımlar gitmiyordu, silah gidiyordu. TIR’lardaki görüntüleri Cumhuriyet’e verdiği iddia edilen Berberoğlu bu nedenle “casuslukla” suçlandı.

Gerçi bu suçlamayla bile 25 yıllık ağır ceza, normal değildi. Normal olmadığı AK-Medya’nın anında “peki Berberoğlu’na o görüntüleri kim verdi?” haberlerinden anlaşılıyordu. Kararla birlikte “asıl suçlu Kılıçdaroğlu’dur” kampanyası başlattılar.

Hedef, en zor viraja girerken, yani 2019 sürecinde Kılıçdaroğlu’nun rehin alınmasıydı. Böylece Erdoğan’ı korkutan yüzde 49’luk “hayır” cephesi (ki gerçekte yüzde 55) daha baştan sıkıntıya sokulacak, dahası ilerideki kimi hamlelerle birlikte cephe yarılacaktı.

Nasılsa Kılıçdaroğlu 7 yıldır çok da zorluk çıkarmamış, Gezi’de, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday yapılmasında, 16 Nisan referandumunda o cepheyi hep hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca “laikliğin tehlikede olmadığını” söylemesinden tutun da, dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki tavrına kadar pek çok konuda AKP’nin işini kolaylaştırmıştı.

Kısacası Berberoğlu’na gösterilen 25 yıl ağır ceza sopası Kılıçdaroğlu’nu rehin almaya yetecekti.

Ancak Kılıçaroğlu bu son hamleyle köşeye sıkışmış oluyordu ve köşeye sıkışmış her canlı gibi ya “ölecek” ya da “yaşamak” için savaşacaktı!

Ve savaşmaya mecbur kaldı!

SARAY’IN ‘CUMHURİYET’E SON DARBESİ’Nİ ENGELLEMEK

İşte Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü bu geniş resimde anlatmaya çalıştığımız “rejim inşası operasyonlarını” durdurabilmek için desteklenmelidir.

Elbette Kılıçdaroğlu onlarca büyük hata yapmıştır, elbette Kılıçdaroğlu örneğin Berberoğlu serbest bırakılırsa yürüyüşü yarıda bırakabilir, elbette Kılıçdaroğlu yine CHP tabanını hayal kırıklığına uğratabilir…

O nedenle Kılıçdaroğlu’nu sürekli arkadan itmeliyiz; geri dönmesin diye, yarı yolda bırakmasın diye…

Kılıçdaroğlu’nun yürüme kararı, Saray’ın “Cumhuriyet’e son darbe”sini engelleyebilmek için bir fırsat yaratmıştır ve bu nedenle desteklenmelidir!

“Türk bayrağı yok” gibi doğru olmayan bilgilere aldırmadan, “Kılıçdaroğlu PKK ve FETÖ’yü kurtarmak için yürüyor” gibi komplolara bakmadan, “CHP dış müdahale istiyor, iç savaş peşinde” gibi kışkırtmalara gelmeden, bu yürüyüş desteklenmeli ve büyütülmelidir.

Erdoğan’ın 2019 sürecinde “yüzde 49 cephesini” bölme hamlesini bozmak, sadece CHP’nin değil, hepimizin görevidir!

Mehmet Ali Güller
19 Haziran 2017
ABC Gazetesi

9 Yorum

Meşru açıklamasındaki teslimiyet

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan referandumu sonuçlarını ve dolayısıyla o sonuçlarla ortaya çıkan anayasaya değişikliğini “gayrimeşru” ilan etmesi, muhalefet çevrelerinde yeni bir tartışma başlattı. 16 Nisan ve anayasa değişikliği meşru mu, değil mi?

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasını yanlış bulan bakışın tezi şöyle:

1) Gayrimeşruluk açıklaması yanlıştır.

2) Çünkü meşruluk ile kanunilik farklı düzlemlerdir.

3) Anayasa değişikliği gayrimeşru ise yapılacak seçim de gayrimeşrudur.

4) O zaman CHP seçimlere katılmayacaktır.

5) O zaman CHP AKP iktidarını yıkmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

6) CHP, gayrimeşru diyerek aslında AKP’ye teslim olmuştur. (Doğu Perinçek, Gayrimeşru açıklamasındaki teslimiyet, Aydınlık, 15 Haziran 2017)

NE YAPMALIYDI?

Yararlı bir tartışma olması bakımından konu ile ilgili biz de görüşlerimizi paylaşalım:

Bize göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun gayrimeşru saptaması gecikmeli bir doğrudur. Kılıçdaroğlu’nun yanlışı 16 Nisan’ı gayrimeşru ilan etmesi değil, gayrimeşru demenin gereğini yapmamasıdır!

Ümit Özdağ’ın tek başına 16 Nisan akşamı YSK önünde “hayır” oylarına sahip çıkma iradesini Kemal Kılıçdaroğlu anamuhalefet partisi lideri kimliği ile beş bin CHP’li avukatı peşine takarak yapsaydı, çok şey değişirdi!

Cumhuriyet yıkıcılarının provokasyon ihtimali var diye eyleme geçmeyerek, yıkılmakta olan Cumhuriyet savunulamaz!

Öte yandan 10 gün boyunca on binden fazla yurttaşın Türkiye’nin dört bir tarafında YSK’ye dilekçe eylemleriyle ortaya çıkan o enerjiyi sönümlemek, hele hele de ayağa kalkan o kitleleri daha baştan FETÖ’cü, PKK’li ilan etmek, iç karışıklık senaryoları çizmek, kitleleri Sorosçuluk diyerek frenlemek muhalefetin büyük hatasıydı.

YSK’ye adıyla soyadıyla dilekçe veren on binlerce yurttaşın FETÖ’cü ya da PKK’li olabileceğini varsaymak, sıradan bir hata değildi.

TESLİİYET DEĞİL MÜCADELE İRADESİ SERGİLEMEKTİR

Öte yandan meşruluk ile kanunilik kesinlikle farklı düzlemlerdir. Fakat tersine bu düzlem farklılığı, gayrimeşruluk saptamasını doğrulamaktadır. Zira 16 Nisan sonucu öyle ya da böyle artık “kanunidir” fakat hukuki değildir, o nedenle de gayrimeşrudur!

Bu durum, seçimlere katılmamak anlamına gelmez. Tersine, anayasa değişikliği halk oylamasının gayrimeşruluğunun teknik temelini oluşturan “mühürsüz oy pusulası” gibi girişimlere karşı şimdiden kesin önlemler alacak türden örgütlenmelere ve seçim ittifakları ihtiyacı anlamına gelir.

Dolayısıyla 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek AKP’ye teslim olmak demek değil, tersine AKP’ye karşı etkili mücadele etmenin bir başlangıcıdır.

Dahası, 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek, CHP’den önce Vatan Partisi’nin görevidir! Şundan:

‘ERDOĞAN’LA HÜKÜMET ORTAKLIĞI’ TESLİMİYETİ

Aslında İşçi Partisi’nin yakın tarihi bu tartışmaya ışık tutmakta ve dikkat çektiğimiz bu görevlerin nasıl yapılması gerektiğine işaret etmektedir.

Örneğin Doğu Perinçek’in çok önemli kitaplarından biri olan “Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan Dosyası” baştan sona “AKP iktidarı gayrimeşrudur ve yıkılacaktır” tezini işlemektedir!

Örneğin İşçi Partisi, AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı odak ilan edildiği için tüm uygulamalarının gayrimeşru olduğunu savunmuştur yıllarca.

Örneğin bir önceki halk oylaması öncesinde İşçi Partisi bir basın açıklamasıyla tavrını ortaya koymuştur ve “Anayasa Mahkemesi’nce mahkûm edilmiş AKP’nin yapacağı anayasa değişikliği gayrimeşru olacaktır!” demiştir!

Nitekim AKP’nin referandumdan çıkardığı o anayasa değişikliği gayrimeşru olmuştur ve o gayrimeşruluktan doğan rejim sorunları hâlâ sürmektedir!

Ve AKP, o gayrimeşruluktan doğan sorunları çözebilmek adına yeni sorunlar yaratmakta, yeni gayrimeşruluklar sergilemektedir.

Bu gayrimeşruluğa karşı çıkmak teslimiyet değildir, tersine süreci meşru görmek AKP’ye teslimiyettir!

Teslimiyettir, zira artık “Erdoğansız bir Türkiye’nin mümkün olmadığı” savunulmakta ve o nedenle “Erdoğan’la milli mutabakat hükümeti” aranmaktadır…

TURUNCULAŞMANIN PANZEHRİ

Gayrimeşruluğun bir kanıtı da, son olarak CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıdır.

Ve Kılıçdaroğlu gayrimeşruluk ilanından sonra, Berberoğlu kararına tepki olarak Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş kararı almıştır, çok önemlidir!

Tamam, bu çıkış eksiktir, gecikmelidir ve elbette süreç anamuhalefet partisinin yanlışları nedeniyle bu noktaya gelmiştir ama yine de Kılıçdaroğlu’nun “eylem” kararı doğrudur ve tüm muhalefet kesimlerince desteklenmelidir.

Kılıçdaroğlu’nun yanlışlarını yine tartışırız ama bugün o gün değildir. Muhasebeyi yine yaparız. Bugün muhasebe değil, mücadele günüdür. Ki en iyi muhasebe de mücadeledir.

Elbette PKK ve FETÖ Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışından yararlanmak isteyecektir, tıpkı Gezi’de olduğu gibi…

Fakat o yararlanma girişimlerine bakarak ilk defa ortaya çıkan bu eylem iradesine sırtımızı dönemeyiz.

Hatta mesele tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Eylemlerin turunculaşmaması ve kırmızı rengini alabilmesi için tüm Cumhuriyetçiler destek vermelidir!

Soros turuncusunun panzehri, al bayraktır, Atatürk’tür!

Mehmet Ali Güller
15 Haziran 2017

7 Yorum

Katar krizinin ekonomi politiği

Katar krizi aslında 2013’te Mısır’da İhvan rejiminin devrilmesiyle birlikte başladı. Bu durum hem bölgede Suudi-Mısır ile Türkiye-Katar cepheleşmelerini yarattı, hem de ABD’nin Suriye operasyonlarında rol oynayan Türkiye-Katar-Suudi Arabistan cephesinde çatlamalara yol açtı.

Krizin derinleşerek Katar’ın Körfez ülkelerince ablukaya alınması ise Trump’lı ABD’nin yeni programıyla doğrudan ilgilidir:

ABD’NİN ORTADOĞU PROGRAMI

1) Trump, Müslüman Kardeşleri, IŞİD ve El Kaide-Nusra’dan sonra mücadele edilecek üçüncü “terör” örgütü ilan etti. Bu, ABD’nin uzun süre kullandığı “siyasal İslamcılıkla” yollarını belli ölçülerde ayırma ilanıydı aynı zamanda. (Elbette ABD İslamcılığı başka türlü kullanmaktan vazgeçmiş değil!)

2) Trump, bölgede İran’ı baş hedef alan bir strateji izleyeceğini ilan etti.

3) Trump bu stratejinin gereği olarak bölgede “Körfez NATO’su-İsrail-Kürt” cephesi inşa etmeye soyundu.

Trump bu amaçla Riyad’la ilk bölümü 110 milyar dolar olan ama toplamda 350 milyar doları bulacak bir askeri anlaşma imzaladı. Trump aynı zamanda PYD-YPG’yi 150 bin kişilik bir konvansiyonel orduya dönüştürme hedefiyle örgüte ağır silah verme kararı aldı. (ABD’nin hem İran’ı hedef alması hem de PKK’yi ordulaştırması, Türkiye ile İran’ı aynı cephede yer almaya itecektir. Aksi durumda Türkiye ABD adına Kürdistan’ın hamiliğine razı olacak ve hatta ABD çıkarları gereği İran’la karşı karşıya gelecektir!)

4) Trump bu stratejiye ve programa uygun olarak bir kabine belirledi. Yarısı askerlerden, yarısı büyük tekel temsilcilerinden oluşan Trump kabinesinde örneğin Obama’nın katı İran düşmanlığı nedeniyle görevden aldığı “kuduz köpek” lakaplı Em. Org. James Mattis Savunma Bakanı, ExxonMobil CEO’su Rex Tillerson da Dışişleri Bakanı oldu!

KATAR, İRAN’A KARŞI MIZRAK UCU OLMAK İSTEMEDİ

Katar, işte bu ABD programında İran’a karşı “mızrak ucu” olmak istemediği için düşman ilan edildi! Yani Katar meselesi, özü itibariyle bir İran meselesidir.

Katar’ı düşman ilan eden ülkelerin gerekçelerinin her biri birbirine göre ağırlık göstermekle beraber, toplamda İran, İhvan/Müslüman Kardeşler, doğalgaz ve bölgesel liderlik mücadelesi gibi faktörlere bağlıdır.

Bu konuyu ayrıntılı olarak “Katar, İran’a karşı mızrak ucu olmak istemedi” başlıklı yazımızda incelemiştik. Bugün krizin “ekonomi politiğini” inceleyeceğiz:

KATAR-İRAN DOĞALGAZ İŞ BİRLİĞİ

1) Katar, bir petrol ülkesi değil ama çok güçlü bir doğalgaz ülkesidir.

Katar petrol üretiminde 17. sıradadır ve dünyadaki payı sadece %1,5’tur. Ancak Katar doğalgazda dünya 3.’südür ve payı %13’tür. Birinci sıradaki %25 paylı Rusya ve ikinci sıradaki %17 paylı İran ile birlikte Katar, dünyadaki toplam üretimin %55’ini yapmaktadır.

Bu “tekel” gücü, üç ülkeyi, Rusya, İran ve Katar’ı 2008 yılında doğalgaz konusunda bir iş birliği anlaşmasına götürmüştü.

Fakat bu anlaşma ABD ve Suudi Arabistan tarafından bozuldu ve Katar gazının Batı pazarlarına taşınması için Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye güzergahları belirlendi. Ancak Suriye, ABD’nin Rusya ve İran’ı devre dışı bırakan bu projesini kabul etmedi. Suriye’ye 2011’de Atlantik saldırısının başlamasının önemli nedenlerinden biri de işte bu itirazdır.

Geride kalan süreçte Katar gazının transferi açısından bu Amerikan güzergahı hayata geçemedi. Katar, doğalgazını ağırlıklı olarak Basra Körfezi üzerinden Doğu’ya, Süveyş Kanalı’na erişerek de Avrupa’ya sevk etmeye devam etti. Tabi sıvılaştırılmış gaz (LNG) yöntemi oldukça maliyetliydi. Önemle belirtelim: Katar doğalgazının doğu pazarındaki en büyük müşterileri Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore’dir.

Geçen aylarda ise bu süreci kökten değiştirecek bir gelişme yaşandı. Katar ve İran doğalgaz iş birliği konusunda önemli ilerlemeler sağladılar. Zira Katar ile İran, ortak doğalgaz havzasına sahipti ve iş birliği iki ülkenin de çıkarınaydı.

İşte ABD ve Suudi Arabistan açısından bardağı taşıran konuların başında bu iş birliği geliyordu.

DUBAİ-DOHA ÇEKİŞMESİ

2) Birleşik Arap Emirlikleri’nin yılda 83 milyon yolcu taşıyan Dubai Havalimanı, ABD’nin Atlanta ve Çin’in Pekin havalimanlarının ardından 3. sırada. Batı ile Doğu arasında köprü görevi gören Dubai Havalimanı’nın bölgedeki en büyük rakibi ise gittikçe yolcu sayısını artıran ve 37 milyona ulaşan Katar’ın Hamad Havalimanı’dır. Türkiye’den TAV’ın bu havalimanına yaptığı eklerle kapasite 50 milyon yolcu/yıl’a çıkmıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin de büyük hevesle Katar krizinde öne çıkmasının nedenlerinin başında bu paylaşım kavgası gelmektedir.

PARA ve MEDYA GÜCÜ

3) Katar, düşük nüfusu nedeniyle bölgedeki diğer petrol monarşilerine göre daha fazla para biriktirebilen ve bunu bölgedeki nüfuz mücadelesinde kullanabilen bir ülkedir.

Katar’ın büyük finans desteğiyle Ortadoğu’da güçlü bir silah olarak kullandığı El Cezire, uzun bir süredir Suudi Arabistan’ı rahatsız etmekteydi.

Yine Katar’ın finans desteğiyle İhvan ile Hamas’ı bir dış politika enstrümanı gibi kullanabiliyor olması ve onlar ile nüfus büyüklüğünün çok ötesinde nüfuziyet oluşturabiliyor olması, Riyad’ı gün geçtikçe rahatsız ediyordu.

Yine Körfez’deki diğer monarşiler de İhvan’ı tahtlarına karşı hep bir tehdit olarak görüyor, Katar’ın bu örgüte verdiği desteği çıkarlarına aykırı buluyordu.

VATAN SAVAŞI DEĞİL KATAR SAVAŞI

5) Katar’ın belki de en çok yatırım yaptığı ülke Türkiye’dir. (Katar’ın Deutche Bank’da %10, Walkswagen’de %17, Siemens’de %3 hissesi var. Almanya’nın İran ve Türkiye’den sonra Katar’a destek veren 3. ülke olmasında kuşkusuz bu yatırımların rolü var.)

Katar, Türkiye’ye finans desteğinin karşılığında, İhvan nedeniyle Suudi Arabistan’la sorun yaşamaya başladığı 2013’den itibaren AKP’den askeri destek istemeye başlamıştır. 2014 yılında bu amaçla yapılan müzakerelerin sonunda 2015’te bir askeri üs anlaşması imzalanmış ve Türkiye, Katar’ın gösterdiği “geçici üsse”, Katar askeri eğitmesi için 94 askerini göndermişti.

Ancak İran bu üsse karşı çıkıyor, Katar da İran’ın tepkisi nedeniyle Türkiye’ye bir türlü “kalıcı üs” yeri vermiyordu. Bu nedenle anlaşma bir türlü TBMM’ye getirilememişti.

İşte Katar krizinin başlamasıyla birlikte Katar hızla Türkiye’ye “kalıcı üs” verdi ve AKP Hükümeti de hızla o anlaşmayı TBMM’ye getirerek onayladı.

Peki Türkiye ne yapmalı?

1) Kuşkusuz Türkiye’nin ABD karşısındaki cephede olması gerekir ama Katar’a finans karşılığında asker göndermek vatan savaşı değil, Katar savaşı olacaktır! Ve AKP Hükümeti, ABD’li Soros’un “en iyi ihraç malınız askerinizdir” sözünü yerine getirmiş olacaktır!

2) Türkiye, ABD’nin bu örgütü terör örgütü ilan edip etmeyeceğinden bağımsız olarak hızla İhvan sorununu kesip atmalıdır!

3) İncirlik Mutabakatı bir an önce yırtılmalıdır!

4) Türkiye, hızla Suriye ile anlaşmalıdır! Şam’la anlaşmak, Moskova ve Tahran’la normalleşen süreci derinleştirecektir.

Mehmet Ali Güller
12 Haziran 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

Katar, İran’a karşı mızrak ucu olmak istemedi

Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Libya ve Maldivler’in Katar’la diplomatik ilişkileri kesmesi, Ortadoğu’daki krizlere bir yenisini daha ekledi.

Katar karşıtı cephe kararını şu suçlamalara dayandırdı: “Katar terör örgütlerini barındırıyor, yayın organlarında teröristlerin propagandasını yapıyor, Suudi Arabistan’ın Katif bölgesinde ve Bahreyn’de İran bağlantılı ‘terör’ eylemlerini finanse ediyor, Yemen’deki Husi militanları destekliyor!”

Karar, 7 ülkenin her biri için ağırlıkları başka başka olan nedenlere dayansa da, toplamda birbiriyle ilişkili dört nedene dayanmaktadır:

1) İran faktörü

Suudi Arabistan’ın başını çektiği körfez ülkeleri, tehdit gördükleri İran’a karşı bir cephe hazırlığı içindeydi. Obama’nın imzaladığı İran anlaşmasına karşı çıkan Trump’ın ABD Başkanı olmasını fırsat bilen Riyad, bu hedef için kesenin ağzını açtı. Trump’ın ilk yurtdışı ziyaretini yaptığı Suudi Arabistan’da 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandı.

Trump’ın Riyad ziyaretinde, ayrıca 2015 yılında inşa edilen “İslam Ordusu”nu bir “Vehhabi/Sünni NATO”ya dönüştürme adımı da atıldı.

Böylece ABD İran karşıtlığı için hem bir “siyasi cephe” bulmuş oldu, hem de silah pazarı; geriye bir tek ordu kalmış oldu…

Bu hamle, ayrıca ABD’nin İran’a karşı inşa etmek istediği “Vehhabi/Sünni Arap-İsrail-Kürt” geniş cephesi için de bir ön adım olmuş oldu.

Kısacası Turmp’ın Riyad ziyaretinde ABD ve Suudi Arabistan için ve elbette İsrail için, bir kazan-kazan durumu oluştu.

Fakat Katar, İran karşıtı bu cephe içerisinde bir mızrak ucu olmak istemiyor. Zira Katar’ın hem ekonomik çıkarları buna şu aşamada müsaade etmiyor, hem de İran’ın ilk hedefi olabilecek coğrafi konumu büyük riskler taşıyor.

Katar bu nedenle bir süredir İran’la ilgili olumlu açıklamalar yapıyor, “İran’a düşmanlık yapmakta bir hikmet bulunmadığını” açıklıyordu. Katar Emiri es-Sani’nin 28 Mayıs’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşmesi de “mızrak ucu olmayacağının” son bir ilan şekliydi.

2) Doğalgaz faktörü

Katar’ın doğalgaz havzası İran’la ortak. İki ülke bu nedenle dünyanın en büyük ikinci rezervini oluşturan bu havzada son aylarda iş birliği arıyordu.

Rusya, İran ve Katar üçlüsü Ekim 2008’de doğalgaz konusunda bir iş birliği anlaşması imzalamış ancak Washington ve Riyad etkisiyle Katar doğalgazının Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e taşınması ve batı pazarına açılması projesi gündeme gelmişti. 2011’den itibaren Suriye’nin karıştırılmasının nedenlerinden biri de zaten bu projeydi.

Şimdi Katar ve İran’ın “ortak havzada” iş birliği araması, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan açısından kabul edilemez bir durumu oluşturuyor.

3) İhvan/Müslüman Kardeşler faktörü

Mısır ve Körfez ülkelerinin Katar’la diplomatik ilişkileri kesmesinin bir nedeni de Katar’ın Müslüman Kardeşleri barındırıyor olması.

Ancak bu aslında yeni bir durum değil. Suudi Arabistan ile Katar ve elbette Türkiye, 2013 yılında Mısır’da Mursi’nin devrilmesinden beri bu problemi yaşıyor. Ki bu problem Suriye’de üç ülkenin desteklediği Suriye Ulusal Koalisyonu içinde kırılmalara ve ayrışmalara bile neden olmuştu.

Bu konudaki yeni durum, ABD Başkanı Trump’ın Müslüman Kardeşleri IŞİD ve El Kaide’nin ardından mücadele edilecek üçüncü “terör” örgütü olarak ilan etmiş olmasıdır. (ABD devlet aygıtı içinde Trump’ın bu tezine karşı duranlar da var. Bu kesimler İhvan’ın diğer terör örgütleriyle aynı sepete konulmasının ılımlıları radikalleştireceği riskine dikkat çekiyorlar.)

İhvan/Müslüman Kardeşler ile ilgili bu yeni durum bölgede kimi telaşlı adımlara da yansıdı. Örneğin Hamas tüzüğünden İhvan’la bağına atıf yapan cümleyi çıkardı, AKP içinde “İslamcıların temizlenmesi” tartışması başlatıldı vs.

Özetle, Trump’ın hamlesi, 2013’den beri Körfez ülkeleri içerisinde var olan Müslüman Kardeşler kaynaklı sorunu Körfez lehine çözmek için yeni bir zemin oluşturdu. Trump’ın İran karşıtı bir cephe örme çalışması, Körfez ülkeleri için monarşilerinin önünde en büyük tehdit gördükleri Müslüman Kardeşler anlayışını bölgeden kesip atmak için bir fırsat oluşturdu.

4) Liderlik mücadelesi faktörü.

Suudi Arabistan’ın başını çektiği 7 ülkenin Katar’ı hedef almasının bir diğer nedeni de Riyad’ın Doha’nın son yıllarda gittikçe öne çıkmasından rahatsızlık duymasıdır.

Ekonomisi nedeniyle nüfusu ve coğrafi büyüklüğünün çok ötesinde bir siyasi nüfuz oluşturmaya başlayan Katar, Suudi Arabistan’ın “patronluğunu” gittikçe rahatsız etmeye başlamıştı. ABD Hava Operasyonlar Merkezi’nin 2003’te Suudi Arabistan’dan Katar’a taşınması, Doha’nın El Cezire gibi geniş imkanlara sahip medyası aracılığıyla Ortadoğu’da etkili olması, Katar’ın Ortadoğu’daki her meseleye aktif müdahale etmeye başlaması, Hamas ve İhvan gibi örgütlere hamilik yaparak Ortadoğu’da bir güç olmaya başlaması, Katar Emiri’nin finans kaynaklarını başta Türkiye olmak üzere bölgede kendi çıkarları için bir yatırıma dönüştürmesi, örneğin bunun karşılığında güvenliği için Türkiye’ye askeri üs açması, Suudi Arabistan’ın gelirini oluşturan petrolün varil fiyatının düştüğü son yıllarda Katar’ın gelirinin dayandığı doğalgazın fiyatını koruyor olması gibi nedenler, Körfez’de “patronluk” sorunu doğurdu.

Riyad’ın saray darbesi beklentisi

Peki bölgede nasıl bir gelişme bekleniyor?

ABD Merkez Komutanlığı’nın ileri karargahının Doha’da bulunması, kuşkusuz 7 ülkenin Katar’a müdahale olasılığını zayıflatıyor. 7 ülke, kara, deniz ve havadan ablukaya aldıkları Katar’da bir saray darbesi olmasını bekliyor.

Zira İngiltere’nin 1971’de bölgeden çekilmesiyle bağımsızlığını kazanan Katar’ın siyasi tarihi, aynı zamanda kanlı ve kansız saray darbeler tarihidir. Katar Emiri’ne ilk saray darbesi 1972’de kuzeni tarafından yapılmış, 1996’da Şeyh Hammad babasını devirmiş, o da 2013’de kansız bir saray darbesiyle iktidarı oğluna devretmek zorunda kalmıştı.

AKP’nin sıkışıklığı

Yaşanan gelişmenin en çok etkileyeceği ülkelerden biri de Türkiye.

Saray ve AKP Hükümeti, İhvanseverlik ve askeri üs karşılığı finans yardımı nedeniyle Katarcı ama ABD’nin inşa etmeye çalıştığı İran karşıtı cephe nedeniyle de Suudici. Bu kıskaç, Türkiye’yi doğrudan taraflardan birinin yanında konumlanıp, diğerine cephe almasını engelliyor.

Cumhurbaşkanı dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in bugünkü yazısına bakılırsa, Saray Katar’a sırtını dönmeyecek ve Körfez’deki sorunu “İran kaynaklı” ilan ederek ve Tahran’ı suçlayarak soğutmaya çalışacak.

Bu “taktik manevranın” işe yaramayacağı açık. Tersine Ankara bu meseleyi “İran karşıtlığı” üzerinden temellendirdiği oranda, ABD’nin Sünni NATO-Kürt-İsrail ittifakına kaçınılmaz olarak sürüklenmiş olacak.

Oysa ki Katar’ın İran’a mızrak ucu olmak istememesi, Rusya, İran, Irak, Suriye cephesine yeni derinlikler oluşturmaktadır. Türkiye bu fırsatı kullanmalıdır. Ancak Saray’ın İhvancılığı Türkiye’nin önündeki engeldir!

Mehmet Ali Güller
6 Haziran 2017

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: