Pekergate’te 2. perde

Suç örgütü lideri Sedat Peker’in açıklamaları, ağırlıklı olarak Soylu-Ağar ikilisini hedef almıştı. Habertürk’te gazetecilerin karşısına çıkan Süleyman Soylu ise Peker’in iddialarına yanıt vermek yerine, “yeni çatışma alanları” oluşturarak üzerindeki basıncı hafifletmeye çalıştı.

Bahçeli üzerinden Erdoğan desteği

Soylu, “Peker, herkese ipiniz elimde diyor ve bir sessizlik hakim” sözleriyle, o yayının asıl amacını da ortaya koymuş oldu. Nitekim Fatih Altaylı, çarşamba gününün önerildiğini ancak Soylu’nun “çarşamba geç olur” diyerek pazartesiyi istediğini yazdı. Aytunç Erkin, çarşambanın neden geç olduğunu, Bahçeli’nin salı günü grup konuşması yapacak olmasına bağladı ki salı günü Bahçeli Soylu’ya sahip çıkan bir konuşma yaptı. Öyle bir sahip çıkmaydı ki, sanki Soylu AKP’li değil de MHP’liydi!

Bahçeli’nin salı çıkışı da Erdoğan’ın çarşamba günü yapacağı grup konuşmasını etkileyecekti sonuçta. Nitekim Erdoğan üç hafta sonra Soylu’ya desteğini açıkladı.

Kısacası, Soylu Habertürk yayını hamlesiyle neredeyse kendi geleceğiyle AKP-MHP ortaklığının geleceğini birbirine bağlayabildi.

Fidan-Akar ikilisini hedef aldı

Peki Soylu, Pekergate skandalının üzerindeki basıncına karşı Habertürk yayınında hangi “yeni çatışma alanları” oluşturdu?

1) Peker’in iddialarının odağında Soylu-Ağar ikilisi vardı. Soylu ise yayında Mehmet Ağar’la arasına kalın bir çizgi çekti. Hem Korkut Eken üzerinden hem de Ağar’ın dayısı Yalçın Akçadağ’la DYP il başkanlığı sırasında yaşadığı silahlı çatışma üzerinden, kendisini onlardan ayırdı. Dahası, Çiller’in o çatışmada kendisinden yana olduğunu söylererek Ağar’ı yalnızlaştırmaya çalıştı. Böylece AKP koalisyonunun DYP kanadı olan Çiller-Ağar-Soylu üçlüsünü dağıtmış oldu.

2) Bürokrasiden siyasete girme eleştirisi üzerinden MİT Başkanı Hakan Fidan’ı ve MSB Hulusi Akar’ı hedef aldı. İlginç, Ahmet Takan’ın iddiasına göre Hulusi Akar bir süredir Jandarma’yı yeniden MSB’ye bağlaması için Erdoğan‘a baskı yapıyormuş. Soylu ise bunun sakıncalarını anlatarak Erdoğan‘ı ikna etmiş (Yeniçağ, 25.5.2021). Soylu’nun Habertürk yayınında Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin’i övmesini ve daha önceki pek çok açıklamasında terörle mücadeledeki başarıda Jandarma’nın önemini öne çıkarmasını bu bağlamda aklımızda tutalım.

Soylu’nun Ergenekon şantajı

3) Soylu, Peker’e polis koruması üzerinden eski İçişleri Bakanı Efkan Ala’yı, oğlunun evinde para sayma makinesi çıkması üzerinden eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’i hedef aldı.

4) Soylu, sık sık yargı eleştirisi üzerinden Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü hedef aldı. Haliyle esas oklar Numan Kurtulmuş’aydı…

5) Soylu, doğru olmadığı halde Peker’e silah ruhsatı ile Veli Küçük arasında bağ kurdu ve bu ilişkiler ağını da genel bir özel harp dairesi ve gladyo örgütlenmesine bağladı. Soylu bu hamlesiyle de Ergenekon kumpasında hedef alınan kesimlerden bazılarına, biraz da şantajvari bir şekilde, “arkamda durun” mesajı vermiş oldu.

6) Soylu’nun “Davutoğlu başbakanlığı sırasında AKP yöneticilerini dinletti” iddiası ise çok hedefli bir hamleydi. Hem Erdoğan’a “seni yıkmaya çalışanlarla çarpışıyorum” mesajı verdi hem de Peker’in iddiaları ile AKP karşısındaki partileri irtibatlandırarak, Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı dış destekli bir cephe oluşturulduğu tezini işledi.

Başka kılıç çekilecek mi?

Bu tablo aslında AKP içinde güç odakları olarak Berat Albayrak, Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Binali Yıldırım ve hatta Hulusi Akar’ın büyük bir güç mücadelesi verdiğini ortaya koyuyor.

Soylu, ikinci perdeyi açarak çatışmayı yaymaya ve üzerindeki Pekergate basıncını azaltmaya çalışıyor. Bunun için de kılıç sallıyor. Bakalım o kılıç ne kadar keskin? Ve de başkaları da kılıç çekecek mi?

Not: Erdoğan’ın Meral Akşener’e “Rize’deki ders birinci, daha neler olacak neler. Dua et ki fazla ileri gitmediler” demesi, yani muhalefeti sokakla/şiddetle tehdit etmesi vahimdir. Bu iktidar bölge için ulusal güvenlik, Türk milleti için demokrasi ve özgürlük sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mayıs 2021

2 Yorum

Türkiye-Rusya işbirliğini derinleştirmenin önemi

AKP hükümetininMoskova’yla işbirliğini pratikte stratejik değil taktik düzeyde tutması, hatta ABD’ye beyaz sayfa çağrısı yaptığı her açıklamasına “Rusya’yla sorunlu alanların, işbirliği yapılan alanlardan daha fazla olduğu” vurgusunu önemle eklemesi, Türk-Rus işbirliğinin önündeki en önemli risk faktörüdür.

ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye çalıştığı şartlarda, Ankara’nın Kırım-Tatar açıklamaları, bu riski daha da artırmış durumda.

Nitekim önce Rusya Dışişleri Sözcüsünün, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı’nın bu konuda ciddi kaygı ve mesajları oldu.

AKP’NİN YANLIŞ KIRIM POLİTİKASI

Ankara’nın sık sık “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” demesi Moskova’yı birkaç nedenle rahatsız ediyor:

Birincisi, Ankara bu açıklamayla Kırım halkının bir referandumla Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya katılmasını tanımamış oluyor.

İkincisi ise bunu bir halk tercihi olarak değil de ilhak olarak görerek, doğrudan Rusya’yı hedef almış oluyor.

Bu tablo, Türkiye’nin Ukrayna’yla her türlü ilişkisini Rusya’nın gözünde kendisine karşı yapılan bir girişim olarak değerlendirmesine yol açıyor. Buna Ankara’nın Ukrayna yönetimine Silahlı İnsansız Hava Aracı (SIHA) satması da, korvet anlaşması yapması da, NATO desteği vermesi de, Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da dahil…

TATAR SÜRGÜNÜ-ERMENİ TEHCİRİ

Ankara son olarak Kırım Tatarlarıyla ilgili bir bildiri yayımladı ve şöyle dedi: ““Türkiye, sürgünden 77 yıl sonra.. Kırım Tatarlarının mağduriyetlerinin giderilmesi, kimliklerinin korunması, refah ve esenliklerinin sağlanması için soydaşlarının yanında olmayı sürdürecektir.”

Tatarların, Türkiye Türklerinin ne kadar “soydaşı” olduğu tartışmasını bir kenara bıraktığımızda bile, her tarafıyla sorunlu bir açıklama bu. Zira Tatarların Nazilerle işbirliği nedeniyle Özbekistan başta SSCB içlerine sürgünü, II. Dünya Savaşı koşullarının zorunlu bir önlemidir Moskova için. Tıpkı, Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı koşullarında benzer gerekçeyle Ermeni tehcirini zorunlu görmesi gibi.

Ankara’nın bu gerçeği atlayarak, “Tatar sürgünü” açıklaması yapması Moskova’yı oldukça rahatsız etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova şu karşılığı verdi: “2014 yılına kadar Kırım Tatarlarının bu sorunları konusunda Ukrayna’ya yöneltilen eleştirileri Ankara görmezden geldi. Demek ki Ankara için konu konjonktürel. Türkiye’nin etnik, dinsel, dilsel çözülmemiş sorunları var. Ankara’nın bu tür söylemlere devam etmesi halinde, Rusya Türkiye’deki benzer sorunlara dikkat çekmek zorunda kalacaktır.” (Sputnik, 21.5.2021).

Yani Zaharova açıkça, Ankara’nın tavrını sürdürmesi halinde Moskova’nın da örneğin Kürt sorununu kaşıyacağını belirtmiş oluyor. Kuşkusuz Ankara da buna karşılık, “Tatar sürgünü” açıklamasından çok önce Moskova’nın zaten Kürt sorununu kaşıdığını belirtebilir. Ama politik sahnenin ihtiyacı bakımından mesele kimin ilk kaşıyan olduğu değil, kaşıma işleminin Türkiye’ye de Rusya’ya da bir yarar getirmeyeceği gerçeğidir.

LAVROV’UN SERT MESAJI

Zaharova’nın ardından, sonuçları bakımından çok daha sert bir açıklama ise Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan geldi.

Lavrov, “Ukrayna’yı Kırım konusunda cesaretlendirmeyi, Rusya’nın toprak bütünlüğüne kastetmek ile eşdeğer gördüklerini Türkiye’ye son derece açık bir biçimde ilettiklerini” belirtti (Sputnik, 24.5.2021).

Rusya Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin, Rusya’nın “meşru endişelerini dikkate alarak izlediği çizgiyi değiştireceğini” umduklarını belirtti.

Bakalım Ankara, Ukrayna politikasında bir değişikliğe gidecek mi? Ama görünen o ki, AKP hükümetinin bu mevcut çizgiyi sürdürmesi halinde, Türkiye ile Rusya arasında turizm ve tarım konusunu aşan nicelikte maliyetli bir tablo oluşacak.

BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Oysa Türkiye ile Rusya’nın taktik düzeyde yürüdüğünde bile bölgede oldukça yararlı sonuçlar doğuran işbirliği, stratejik düzeye çıkarıldığında katlanarak artan sonuçlar alacaktır. Başta Doğu Akdeniz olmak üzere Batı’nın ağırlık oluşturmaya başladığı sahalarda Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

AKP hükümeti ise Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın başta Saray takımının sözleriyle bu işbirliği sürecini sabote etme riski taşıyan çıkışlar yapmaktadır sürekli.

Ancak unutulmaması gereken şudur: Ankara’nın bu tavrı, ABD’yle beyaz sayfa açılmasına değil, tersine ABD’nin ağır baskı uygulayacağı türden bir ilişki dayatmasına neden olur.

Zira son 70 yılın en büyük dersidir: Türkiye’nin Batı nezdinde gerçek anlamda ağırlık kazanmasının yolu Batı’nın çıkarlarına uygun politikalar izlemesinde değil, bağımsız dış politika uygulamasından geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Mayıs 2021

2 Yorum

Emperyalizm için İsrail icat etmek

Başta siyasal İslamcılar olmak üzere Türk sağının hemen hemen tüm bileşenleri için yüzyılın en büyük komplosu “ABD emperyalizmini İsrail’in, Türkiye’yi de Yahudilerin yönettiği” iddiasıdır.

“Türkiye’yi Yahudiler yönetiyor” iddiası, tipik bir politik aldatmacadır. Siyasal İslamcılar ve milliyetçi-muhafazakarlar böyle diyerek, Müslüman tabanı avlamaya çalışmıştır yıllarca. Başarılı da olmuşlardır.

Bu komplonun çeşitli türevleri vardır: Atatürk başta olmaz üzere Selanik göçmenlerinin Sabetayist olduğunu iddia ederek “Cumhuriyet ve laiklik” karşıtlığına tuğla örmeye çalışanlardan, İsrail’in Filistin işgalini “din temelli iç politikanın” aracı haline getirmeye çalışanlara kadar…

“ABD emperyalizmini İsrail’in yönettiği” komplosunun bir de İngiliz türevi vardır. ABD emperyalizminin hemen tüm uygulamalarının arkasında bir İngiliz aklı olduğunu iddia ederler. Bunun da yine siyasal İslamcılar tarafından “Atatürk’ün İngiliz ajanı” olduğu yalanına kadar uzanan en alçakça türevleri vardır.

Türk sağının Amerikancılığı

Bu komplo, siyasal İslamcıların ve milliyetçi-muhafazakarların ABD emperyalizmiyle işbirliğinin örtüsüdür aslında…

Antikomünizm üzerinden ABD’nin Gladyo aparatlarına dönüşmüş ve 6. Filo’yu protesto eden devrimci gençliğe saldırmaktan Amerikancı darbeler için ortam hazırlamaya kadar gönüllü kullanılmışlardır…

12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ideolojisi içinde parlatılan tarikat ve cemaatler laik Cumhuriyet’e sabotaj aletlerine dönüştürülmüş; içlerinde ABD’ye en bağlısı olan Fethullahçılar ise en sonunda 15 Temmuz darbe girişimine kadar uzanan Türkiye düşmanlığına soyunmuştur.

BOP eşbaşkanlığı ile Irak, Suriye ve Libya’da ABD’yle birlikte Haçlı ittifakı içinde yer alanlar ise Kemalist Cumhuriyet’in kalan son kalelerini de 19 yıldır iktidar katında karşıdevrimle adım adım yıkıyor…

Siyasal İslamcıların ve milliyetçi-muhafazakarların hemen her türü Amerikancılığa böyle göbekten bağlı olduğu için de, geniş kitle propagandasında ABD’yi İsrail’in ya da İngiltere’nin kullandığı türden örtü hedefli komplolara sarılıyorlar.

Son yıllarda bu komplolara belli ölçülerde kapılan laik-ulusalcı kimi kesimler bile var ne yazık ki… Lenin’in ünlü Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması gibi çok önemli kitaplardan öğrenmek yerine sosyal medyada 240 karakterden ibaret laflarla donananlar, haliyle hangi siyasal akımdan olurlarsa olsunlar, komplolardan fazlasıyla etkileniyorlar.

ABD için İsrail’in gerçek anlamı

ABD emperyalizmini İngiltere’nin yönettiği gibi bir durum yok. “İngiliz aklı” 19. yüzyılda kaldı. Akıl, güç varsa kullanışlıdır. Zayıflayan ekonomisi ve askeri gücü nedeniyle liderliği 20. yüzyılda ABD’ye devretmek sorunda kaldığından bu yana, “İngiliz aklı” artık “belirleyen” olmaktan çıkmıştır.

ABD emperyalizmini İsrail’in yönettiği ise çok daha zayıf bir komplodur. Tersine İsrail, ABD emperyalizminin çıkarları için bölgede karakol olarak, jandarma gibi kullandığı bir alettir. “Yahudi ekonomisinin” ABD’deki gücü bu gerçeği değiştirmez. Nitekim o Yahudi ekonomisi de en sonunda emperyalizmin ekonomisidir.

İsrail devletinin ABD’nin emperyalist çıkarları açısından ne anlama geldiğini aslında en iyi ortaya koyan isim Joe Biden’dır. Biden, Obama’nın yardımcıyken, 1 Ekim 2013’te, J Street adlı Yahudi kuruluşun Washington’da düzenlediği konferansta aynen şöyle demiştir: “Eğer bir İsrail olmasaydı çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane İsrail icat etmek zorunda kalabilirdik.”

Mazlum Filistinlilere yardımın ölçüsü

İsrail-Filistin meselesine dair çözüm işte bu nedenle mutlaka ve mutlaka antiemperyalist olmak zorundadır. Meseleyi bir din meselesi olarak el almak, sonuçları itibariyle Siyonistlerden siyasal İslamcılara kadar uzanan tüm gerici kesimleri siyaseten beslemekte ancak mazlum Filistinlilere yarar sağlamamaktadır.

İşte bu nedenle İsrail’in son Doğu Kudüs ve Gazze saldırısı sırasında “Mehmetçik Kudüs’e” sloganı atanlara ilk günden beri şu yanıtı verdik: Bırakın ucuz propagandayı! İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: ABD’nin kurduğu, İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mayıs 2021

2 Yorum

ABD ‘özel savaş’a hazırlanıyor

Son bir haftada, birbiriyle bağlantılı dört gelişme yaşandı. Bu gelişmeler, ABD’nin yeni dönemde “özel savaş”a hazırlandığına; darbe girişimlerinden suikastlara, siber sabotajlardan ekonomiyi hedef alan saldırılara kadar bir dizi eyleme yöneleceğine işaret ediyor.

Pentagon’un 60 bin kişilik gizli ordusu

1) Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı Özel Harekat Kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla operasyonlar yapıyor.

Rapora göre Pentagon’un “gizli ordu” programında yer alan yaklaşık 130 özel şirket, sahte isimler altında çalışan kişiler için sahte belgeler oluşturuyor, Ortadoğu ve Afrika’nın en ücra köşelerinde bile dinleme ve gözetim için özel cihaz ve ekipman üretiyor.

ABD’nin gözü Orta Asya’da

2) Pentagon Mühendisler Birliğinin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle 5 yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor.

İlginç. Geçen hafta CIA uzman analisti Paul Goble’ın görüşlerine yer vermiştim bu köşede. Şöyle diyordu CIA analisti: “Boğazlar ve Karadeniz’den dolayı kilit bir coğrafi konuma sahip Türkiye, ABD için muazzam önemde. Türkiye Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.

3) NATO Genelkurmay Başkanları Brüksel’de, NATO Askeri Komite Toplantısında biraraya geldi. Toplantıya Ukrayna ve Gürcistan Genelkurmay Başkanları da davet edildi. NATO Askeri Komite Başkanı Org. Stuart Peach ve NATO Genel Sekreter Yardımcısı Mircea Geoana, toplantıda Rusya’ya karşı Ukrayna ve Gürcistan’a destek sözü verildiğini açıkladı.

Özel Harekat Kuvvetlerinin yeni rolü

4) ABD Donanması Özel Hareket Kuvvetlerinin ana taktik birimi olan Navy SEAL’lerin ABD askeri doktrinindeki rolleri konusunda stratejik bir değişiklik yapıldı. Business Insider’ın haberine göre Navy SEAL’lerin eğitimi, bundan sonra Rusya ve Çin’a karşı savaş hazırlıkları kapsamında yapılacak.

Business Insider, bu ayın başında yayınladığı bir başka haberde, NATO Özel Kuvvetlerinin Trojan Footprint 21 ve Black Swan 21 tatbikatlarında, Rus ordusunun önemli bir “kalesi” olarak tanımladıkları Kırım’a sabotaj gruplarının çıkarılması da dahil, Rusya ile olası bir çatışma halinde yapılacak manevraların çalışıldığını duyurmuştu.

ABD’nin ‘özel savaş’ hedefleri

Bu gelişmeler, ABD’nin, yeni dönemde “özel savaş”a ağırlık vereceğine işaret ediyor. ABD’nin askeri planlaması, hem doktriner düzeyde hem de tesis inşasından sahte belge üretimine kadar her uygulamasıyla, “özel savaş” hazırlığına göre yapılıyor.

Neden? Çünkü ABD’nin hegemonyası zayıflıyor. Bir zamanlar 2,5 savaş konseptine dayanan ABD askeri planlaması, zaten 1,5 savaş konseptine gerilemişti.

Peki pratikte “özel savaş”ın yansımaları neler olacak?

1) En başta ABD’nin hedefi Çin ve Rusya’yı rahatsız edecek sabotajlar düzenlemek olacak.

2) Diğer yandan ABD, Türkiye başta, Almanya gibi Rusya ve Çin’le işbirliğini geliştiren “geleneksel müttefiklerini caydırma operasyonları” düzenleyecek. NATO’nın gizli ordusu Gladyo’nın geçmişteki özel operasyonları anımsanmalı…

3) ABD, Venezüella başta olmak üzere rejim değişikliği yapmak istediği ülkelerde darbe girişimlerine devam edecek.

4) ABD, Kasım Süleymani suikastı gibi askeri, siyasi ve ekonomik suikastlar yapmaya çalışacak.

5) ABD’nin 60 bin kişilik gizli ordusunun önemli bir birimi olan “siber ordusu”, siber sabotajlardan ekonomiyi sıkıntıya sokacak dijital operasyonlara kadar bir dizi eyleme yönelecek.

Kısacası, hedef ülkelerin ABD’nin “özel savaş” operasyonlarına karşı çok boyutlu önlemler alması gerektiği bir döneme giriyoruz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mayıs 2021

2 Yorum

Neo-mafyokrasi düzeni ve iktidarın bileşenleri

Egemen sınıfın yürütme gücü olarak devlet, zor kullanma tekeline sahiptir. Zor tekelinin kullanılma yöntemi ve meşruluğunu “demokratik devletlerde” hukuk belirler.

Mafya, devletin güç kullanan organlarının dışında “zor kullanan” yapılardır. En önemli farkları, hukuk dışı olmalarıdır.

Dar çerçevede; devletin zayıfladığı ya da hukukun zor tekelini çeşitli nedenlerle denetleyemediği zemin, mafyanın hayat bulma zeminidir.

Geniş çerçevede ise emperyalist-kapitalist sistemin mali sermayesi zaten mafyalaşmaktadır. Çünkü sanayi burjuvazisinin tersine üretimden kopuktur; parayla para kazanmaktadır, büyük tefeciler olarak ülkeleri borçlandırmaktadır, kurduğu “neo-liberal ekonomi” düzeni içinde kara parasını aklamaktadır vb.

İkili hukuk sistemi ve mafyalaşma

Bu girişi şundan yaptık: Sedat Peker’in ifşaatlarıyla ortaya serilenlere bakılarak “90’lara mı dönüyoruz” sorusu soruluyor hep.

Mafyokrasi düzeni dediğimiz 90’larda, devletin güç kullanma organlarının dışında ortaya çıkan güç odakları (çeteler ve mafya) kuşkusuz hem siyasetle hem de devletin çeşitli organlarıyla ilişkiliydi. Ancak son tahlilde devletin kabul etmediği yapılardı. O nedenle siyasi koşullar oluştuğunda devlet o yapılarla mücadele ediyordu. İşte Susurluk operasyonu öyleydi. Meclis vardı, araştırma komisyonu kurup çetelerle bağlantılı siyasetçileri ve devlet görevlilerini sorgulayabiliyordu, yargı büyük oranda bağımsızdı, görevini yapabiliyordu.

Bugünkü durum farklıdır: Devlet, siyasetin ikili hukuk sistemi oluşturmasının da kaçınılmaz sonucu olarak mafyalaşmaktadır. O nedenle bugün 90’lardan farklı olarak neo-mafyokrasi düzenidir.

İkili hukuk sistemi nasıl oluşmaktadır peki?

– İktidarın Anayasa Mahkemesi’nin kararını kabul etmemesi ve bu nedenle alt mahkemelerin hukuk dışı bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını uygulamamasıyla…

– İktidarın baroları ele geçirebilmek için baroları bölmesiyle ve çoklu baro sistemine geçmesiyle…

– 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı yani Cumhuriyet hukuku yerine 1470 tarihli bir vakıf senedine yani Osmanlı hukukuna dayanarak Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesiyle…

– İstanbul Sözleşmesi’ni feshedip, Medeni Hukuk’ta gedik açılmaya çalışılmasıyla…

Bunlar dışında 19 yılda pek çok hamleyle ikili hukuk sistemi oluşturdular. Dahası, Bahçeli’nin ifadesiyle Erdoğan rejimi hukuka uymayınca, hukuku Erdoğan rejimine uydurdular!

İktidarın dokuz bileşeni

Somutlaştırmak için iktidarın yapısını çözümlememiz gerekiyor. Rejim, tek adam rejimi de olsa, son sözü tek adam da söylese, yine de onun “orkestra şefliğini” yaptığı iktidar, çeşitli bileşenlerden oluşuyor:

1) İktidar, ilk günden beri tarikat ve cemaat koalisyonudur. İskenderpaşa dergahından FETÖ’ye kadar pek çok dinci yapı, kabineye temsilcisi vererek iktidarın bileşeni olmuştu. Bu sistem, FETÖ’süz olarak hâlâ iktidarın en temel bileşenidir.

2) İçinden çıktıkları ama sonradan parça parça ele geçirdikleri, temsilcisi Numan Kurtulmuş olan Milli Görüş.

3) Cumhur İttifakı ortağı MHP nedeniyle Çakıcı’dan Peker’e uzanan ülkücü mafya yapıları.

4) BBP başta kimi partiler.

5) Temsilcileri Süleyman Soylu olan ve kökleri 90’larda bulunan Çiller-Ağar yapılanması.

6) Temsilcisi Hulusi Akar olan; güvenlik bürokrasisi ağırlıklı devlet organları uzlaşması.

7) En bilineni SADAT olan çeşitli milis grupları.

8) Baronlar: Zarrap, Zindaşti, Mansimov vb.

9) Çeşitli sermaye grupları; başta 5’li çete vd.

Peker olayı

Görüldüğü gibi siyaset, tarikat, sermaye ve mafya gruplarından oluşan bir yapı var…

Orkestra şefi, aynı zamanda tüm bu yapıların yörüngelerinde ahenkle dönmesini sağlayan kütlesi büyük merkezdir. Ancak kütle azalmaktadır ve bu nedenle yörüngeden sapmalar oluşmaktadır.

İşte “Peker olayı” bir yanıyla, zayıflayan merkez (saray) nedeniyle yörüngeden sapmaların başlaması durumudur. Kılıcın eskisi gibi keskin olmayışı, bölüşüm anlaşmazlıklarını daha çok gün yüzüne çıkarır böyle durumlarda…

Son 20 yılda öyle büyük sermaye el değiştirmeleri, vakıf ve ihale yöntemiyle öyle büyük para hareketleri yaşandı ki daha ne kirler ortaya çıkacak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mayıs 2021

2 Yorum

Çin’den ABD’ye İsrail uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olan ABD’nin veto kartı, İsrail saldırganlığının en önemli kalkanıdır. ABD, bugüne kadar İsrail’e karşı çıkarılması istenen onlarca kararı konseyde veto etmiştir.

ABD son olarak geçen hafta, BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in Doğu Kudüs ve Gazze saldırılarına son vermesi çağrısı içeren ortak açıklamasını engelledi.

ABD’nin bu tutumu, aslında Birleşmiş Milletler’in varlık nedenini de sabote ediyor…

ÇİN: ABD ENGEL YARATMAMALI

Aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin dönem başkanı olan Çin, video konferans yoluyla düzenlenen ve halka açık olan Güvenlik Konseyi’nin Filistin-İsrail toplantısında ABD’yi uyardı.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’nin engellemesi nedeniyle Güvenlik Konseyi’nin şimdiye kadar bu konuda bir adım atamadığını belirterek, ABD’yi engel yaratmaması için uyardı ve Güvenlik Konseyi’nin bir daimi üyesi olarak sorumluluk üstlenmeye çağırdı.

Wang Yi, “ABD, gerginliğin azaltılması, güvenin tesis edilmesi ve siyasi çözüm için uluslararası toplumla birlikte BM Güvenlik Konseyine destek vermeli” dedi.

Wang Yi ayrıca İsrail-Filistin gerginliğinin tehlikeli boyutlara ulaştığına dikkati çekerek uluslararası toplumu derhal hareket etmeye çağırdı.

Filistin halkının samimi bir dostu olduğunu vurgulayan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, BM Güvenlik Konseyi’nin sorunun çözümünde bir fark yaratıp yaratamayacağını dünya halklarının yakından izlediğini ve tarihin de kaydettiğini belirtti.

Çin’in bu çıkışı, ABD’nin İsrail’e BM’de kalkan olan tavrına karşı doğrudan bir uyarı olarak oldukça önemli…

ÇİN’İN 4 AŞAMALI ÇÖZÜM PLANI

BM Güvenlik Konseyi’nin dönem başkanı Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’yi uyardığı toplantıda, mevcut gerilime karşı dört aşamalı bir çözüm planı açıkladı:

1) Çin’e göre en önemli öncelik, ateşkes ve şiddetin durdurulması.

2) Çin’e göre insani yardım acil bir ihtiyaç. Bu nedenle İsrail biran önce Gazze ablukasını kaldırmalı ve uluslararası toplum Filistin’e yardım etmeli.

3) Çin’e göre başta BM olmak üzere Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve bölgede önemli etkiye sahip ülkeler aktif rol oynayarak, “geniş ve etkili bir barış geliştirme çabası” oluşturmalı.

4) Çin’e göre “iki devletli çözüm” sorunun temel çıkış yoludur. Çin, “iki devletli çözüm” temelinde barış görüşmelerinin mümkün olan en kısa sürede başlatılmasını ve 1967 sınırına dayanan, başkent Doğu Kudüs olan, tamamen egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını destekliyor.

NEO-ABDÜLHAMİTÇİLİK HABERCİLİĞİ

Çin, İsrail konusunda ABD’yi BM Güvenlik Konseyi’nde bu şekilde sıkıştırırken, AKP’nin haber ajansı gibi çalışan Anadolu Ajansı ise tuhaf bir haber yaparak abonelerine servis etti.

Betül Yürük imzalı, 12 Mayıs tarihli “ABD’den BM Güvenlik Konseyi’nin Kudüs açıklamasına engel” başlıklı haberi, yukarıda belirttiğimiz ABD’nin İsrail’e kalkan olan son hamlesini konu etmişti.

Ancak haberin ilerleyen satırlarında araya sokuşturulan “özel amaçlı” yorumlar, Anadolu Ajansı’nın amacının haberden çok, AKP’nin “yanlış dış politikasının” sözcülüğü olduğunu ortaya koydu.

Anadolu Ajansı, BM Güvenlik Konseyi’ndeki tutumu nedeniyle ABD’yi haber yaparken, şu yorumla Çin ve Rusya’yı da hedef aldı: “Uluslararası barış ve güvenliği sağlamakla sorumlu BM’nin en güçlü organı Güvenlik Konseyi, son yıllarda veto gücüne sahip ülkeler Rusya’nın Suriye’de, Çin’in Myanmar’da, ABD’nin ise İsrail-Filistin sorunun çözümündeki yanlı tutumları nedeniyle hiçbir somut adım atamıyor ve meşruiyetini kaybetmekle eleştiriliyor.”

Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapan Rusya’yı ve ABD’yi İsrail konusunda uyaran Çin’i aynı haber içinde ABD’yle birlikte hedef almak, sözde dengecilik yapan tipik bir Neo-Abdülhamitçilik haberciliği olmuş!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Mayıs 2021

1 Yorum

İsrail ve terör

İsrail’in son Doğu Kudüs saldırısı, elbette taktik düzeyde hükümet kuramayan Netanyahu’nun siyasi pozisyonunu güçlendirme hamlesi olabilir ama stratejik düzeyde bu saldırı, İsrail’in 70 yıldır sürekli yaptığı işgali genişletme saldırısından başka bir şey değildir.

İsrail, ABD’nin uluslararası medya gücünün desteğiyle, bu son saldırıda da aynı yalan propagandayı yineliyor: İsrail devleti, halkını “terörist saldırılardan” korumak için “meşru müdafaa” yapıyormuş!

ABD ve İsrail: İki terörist devlet

İşgale karşı direnen Filistinli örgütleri dün de bugün de terörist ilan etmek, İsrail’in kendi terörizmini örtme çabasıdır. Dahası, ABD ile birlikte İsrail, günümüzün terörist devletleridir.

Emperyalist ABD, Ortadoğu’da Irak’ı işgal edip milyonları katletti; çocuklar dahil sivilleri bombaladı. Suriye’de hava saldırılarıyla sivilleri katletti, katlediyor. Terör örgütlerine silah verdi, veriyor. “Kullanışlı düşmanı” IŞİD ile bölgede “dolaylı terör” faaliyeti yürüttü. Libya’ya saldırdı, bu ülkenin devlet başkanını “kullanışlı teröristlerine” linç ettirdi.

Bunlar “savaş” değildi, emperyalist işgaldi, emperyalist saldırıydı, terörizmdi.

Kaldı ki ABD daha geçen yıl İran’ın resmi görevlisi Kasım Süleymani’yi suikast düzenleyerek öldürmüştü. Bundan ala terör faaliyeti mi olur!

Siyonist terör örgütleri

Topraklarını savunan Filistinliler terörist ama işgalci İsrail “meşru müdafaa” yapıyor, öyle mi! Geçiniz. Bu ülke, terör örgütlerinin faaliyetleriyle, terör estire estire kuruldu. O Siyonist terör örgütlerinin birleşmesiyle de devletleşti. Kısaca anlatalım:

İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt” oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail yöneticileri Haganah’çıydı.

Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da, Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Yahudi örgütlerin terörü

Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:

Örneğin 31 Ekim-1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askeri öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.

Örneğin Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.

Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.

Uzatmayalım: Yahudi örgütlerinin bu terör eylemlerinin ayrıntıları için özellikle Hüsnü Mahalli’nin Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi) ve Fahir Armaoğlu’nun Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (Kronik) isimli kitaplarını incelemenizi öneririm.

Panzehir: Antiemperyalizm

Sonuç olarak, İsrail’in terörist Filistinlilere karşı “meşru müdafaa” yaptığı, bir büyük yalandır. İsrail’in kendisi terör örgütlerinin üzerine inşa olmuş bir terör devletidir; 73 yıldır da terör estirmektedir.

İsrail’in bu saldırganlığı birincisi ve en başta emperyalist ABD’den, ikincisi kimi Arap ülkelerinin ihanetlerinden, üçüncüsü ABD’nin Irak’ı işgali, Libya ve Suriye’ye saldırısı ve İran’ı hedef almasının yarattığı koşullardan cesaret bulmaktadır.

Dolayısıyla terörün panzehri de antiemperyalist mücadeledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Mayıs 2021

1 Yorum

Cengiz Özakıncı’ya yanıt

Sayın Erdem Atay

Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni

Bir arkadaşımın “seni hedef alıyor” uyarısı üzerine, dün akşam sizin daha önce, 24 Nisan 2021’de Sayın Cengiz Özakıncı ile yaptığınız söyleşiyi izledim.

Montrö konusunda çok önemli olan bu yayınınız, keşke konuğunuzun benimle ilgili doğru olmayan iki iddiasıyla gölgelenmeseydi! Sayın Cengiz Özakıncı’nın iki iddiası şu:

1) 15 Nisan 2021 tarihli Cumhuriyet’teki köşe yazımın, “kendi tezlerinin papağan gibi tekrarlanması” olduğunu iddia ediyor.

2) Benim, geçmişte kendisine karşı Doğu Perinçek’le birlikte ittifak yaptığımı iddia ediyor.

Sayın Cengiz Özakıncı’nın bu doğru olmayan iki iddiası nedeniyle sizi ve okurlarınızı, izleyicilerinizi bilgilendirmek istiyorum.

Öncelikle, konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar için kısaca konuyu anlatayım: Aydınlık gazetesi 12 Nisan 2021 Pazartesi günü, “Atatürk’ün Montrö Değerlendirmesi: Makul Ama Parlak Değil” manşetiyle çıktı. 104 amiralin Montrö bilgilendirmesi tartışmaları üzerine yapılan bu manşet haberde, Atatürk’ün sözü yanlış yorumlanarak, iktidarın Montrö karşıtı tezlerine dolaylı destek veriliyordu. Uzun yıllar benim de çalıştığım ve yazarlık yaptığım gazete olması nedeniyle, gün boyu gazete çevresinden tanıdıklarımla manşetin hatalı olduğunu tartıştım. Bu arkadaşlarımın iki konuda dikkatini çektim:

Birincisi Atatürk, Tevfik Rüştü Aras’a “Makul ama parlak değil” dememişti; “parlak değil ama makul” demişti. İki vurgu arasında fark vardı.

İkincisi, “parlak değil” demesi, Atatürk’ün yeni bir savaş riski gördüğü koşullarda, Türkiye’nin güvenliği için sadece Boğazlara değil, Boğazlarla birlikte geniş bir pakete odaklanması nedeniyleydi. İşte parlak değil demesi, henüz o paketin tamamlanmamasına bir göndermeydi. Nitekim Atatürk telgrafının devamında Tevfik Rüstü Aras’a “Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum” demişti. Neydi “bundan sonraki yüksek neticeler” peki? Lozan Boğazlar Sözleşmesinde imzası olan ama onun yerine geçecek Montrö Sözleşmesini imzalamayan İtalya’ya da imza attırabilmek ve Hatay’ı Türkiye topraklarına katabilmek.

Tartıştığım Aydınlıkçı arkadaşlara bunları yazacağımı da belirttim. Bazıları, “Eski bir Aydınlıkçı olarak Aydınlık’a yanıt vermen, pek çok kesimi gereksiz sevindirir” diyerek yazmamamı istedi. Yazmamın yararlı olacağını söyleyenler de vardı. Bu arkadaşlarımdan şu anda yönetmenlik yapanı, telefonda bu konuyu tartışırken, “Cengiz Özakıncı’nın da bugün Aydınlık’ın manşetine yanıt verdiğini, ‘parlak değil’ sözlerinin İtalya nedeniyle olduğunu belirttiğini” aktardı. “Aklın yolu bir” diyerek, Cumhuriyet tarihi konusunda önemli bir isim olan Cengiz Özakıncı’nın doğruya işaret etmesine sevindim.

Neticede bu manşetteki görüşleri tartışmanın gerekli olduğunu düşünerek, yanıt yazmaya karar verdim. İlk yazı günüm, Aydınlık’ın bu manşetinden üç gün sonraydı. 15 Nisan Perşembe günü Cumhuriyet’teki “Ufuk Ötesi” isimli köşemde yukarıda özetlediğim görüşlerimi “Atatürk’ün Montrö mesajının anlamı” başlığıyla yazdım. Hem İtalya konusunu, hem de Hatay konusunu ATABE ve Afet İnan’ın yazdıklarına dayanarak işledim.

Bu yazıdan iki gün sonra, Doğu Perinçek Aydınlık’ta “Montrö ve Egemenlik” başlıklı bir yazı yazdı. Perinçek hem Cengiz Özakıncı’yı hem de beni eleştiriyordu. İtalya’nın anlaşmayı imzalamamasının Atatürk’ün umurunda olmadığını iddia ediyordu. Fakat yazımdaki bir başka unsur olan Hatay konusuna hiç değinmiyordu. Dahası konuyu bir fikir tartışmasının ötesine götürerek, fikirlerimiz nedeniyle hem Cengiz Özakıncı’yı hem de beni siyaseten yakışıksız sıfatlarla yaftalıyordu.

Bu yaklaşımdan yararlı bir tartışma çıkmayacağı için sonrasında yanıt yazmadım.

Fakat aynı gün, bir internet portalında Cengiz Özakıncı’nın Perinçek’e yanıtını okudum. Özakıncı, Perinçek’in “İtalya’nın imzalamaması Atatürk’ün umurunda değildi” şeklindeki gerçek dışı görüşüne oldukça doyurucu bir yanıt vermişti. Haklıydı. İtalya’nın Doğu Akdeniz’deki saldırganlığı Türk dış politikasının en önemli konu başlıklarından biriydi zaten.

Sonrasında benim için konu kapandı. Ta ki, dün akşam, yani 15 Mayıs’ta bir arkadaşımın iletmesi üzerine sizin 24 Nisan’da yaptığınız söyleşiyi izleyene kadar. Orada ne yazık ki Cengiz Özakıncı, beni hedef alarak iki doğru olmayan iddiada bulunuyordu.

1) Yukarıda anlattığım gibi, yazımdan önce Cengiz Özakıncı’nın bu konudaki bir yazısını okumuş değilim. Özakıncı’nın da İtalya’ya işaret ettiğini, yukarıda anlattığım gibi Aydınlıkçı bir yönetmen arkadaşımın telefonda söylemesi üzerine öğrenmiştim. Hatta Hatay konusundan hiç bahsetmemişti. Sizin 24 Nisan tarihli söyleşinizden anlaşılıyor ki, Sayın Özakıncı İtalya dışında aslında o gün Hatay’a da işaret etmiş. Etmemiş olsa şaşırırdım zaten, zira Özakıncı bu konulara en vakıf isimlerin başında gelir.

Ancak Özakıncı, sizinle 24 Nisan’daki söyleşisinde, benim Cumhuriyet’te kendisinin tezlerini papağan gibi tekrarladığımı söylüyor. Üstelik “adını anmak istemediğim o kişi” diyerek beni küçümsüyor güya…

Sayın Özakıncı’nın bu çiğ üslubu kendisine yakıştırmasına doğrusu üzüldüm. Yukarıda da anlattığım gibi, Aydınlık’ın manşetinin çıktığı gün, pek çok isimle telefonda konuşarak manşete itirazlarımı zaten anlattım. Üç gün sonra yazdıklarım zaten çevrem tarafından biliniyordu yani. Dolayısıyla yazı günümün bu manşetten üç gün sonraya denk gelmesi ve Cengiz Özakıncı’nın yazısının Veryansın’da daha önce çıkmış olması “onun tezlerini alıp papağan gibi yazmış” olduğum anlamına gelmiyor!

Kaldı ki Özakıncı’nın o yazısına denk gelmiş olsaydım, bu konulara vakıf biri olduğundan görüşlerime dayanak yapmak adına zaten yazısından adını vererek alıntı yapardım. Böylece tezimi güçlendirmiş olurdum.

2) Özakıncı, buradan hareketle geçmişte yaptığımız bir tartışmaya gönderme yapıyor ve benim Doğu Perinçek’le ittifak yaparak kendisini hedef aldığımı iddia ediyor. Doğru değil!

Doğu Perinçek’in yardımcısı Amiral Soner Polat, Cengiz Özakıncı’nın Aziz Nesin’i Alman ajanlığıyla suçlayan eski bir yazısını alıntılayarak, sosyal medyada Aziz Nesin’i hedef almıştı. Tanıdığım ve çok değer verdiğim VP Genel Başkan Yardımcısı Soner Polat’a bu konuda itiraz etmiş, yanıt vermiştim. Tartışma sosyal medyada uzamış, o yazının asıl sahibi olarak Cengiz Özakıncı da konuya dahil olmuştu. Özetle bir tarafta ben ve Taylan Kara (ki kendisiyle de o süreçte bu yazışmalar nedeniyle tanışmıştım), diğer tarafta da Soner Polat ve Cengiz Özakıncı, Aziz Nesin konusunu, üstelik sertçe tartışmıştık.

Yani iddia ettiği gibi ben ve Doğu Perinçek kendisine karşı ittifak yapmamıştık. Tersine o tartışmada kendisi Perinçek’in yardımcısıyla aynı taraftaydı.

Cengiz Özakıncı’nın Aziz Nesin’e ilişkin o haksız ithamına nerede görsem karşı çıkarım, çıkmaya da devam edeceğim. Fakat Özakıncı’nın o konudaki yanlışı, başka konulardaki doğrularını benim açımdan hiç gölgelemiyor. Özakıncı’nın katılmadığım görüşleri olduğu gibi, katıldığım ve doğru bulduğum görüşleri de var elbette. Hatta katıldığım görüşleri kesinlikle katılmadıklarımdan katbekat fazladır.

Ben, görüşleri önemsiyorum. Cengiz Özakıncı’yla bir konuda çok sert tartıştık diye onun adını da yok saymam, doğru bulduğum görüşlerini de…

Benden çok daha deneyimli bir aydın olan Cengiz Özakıncı da keşke öyle yapabilse…

Mehmet Ali Güller
16 Mayıs 2021

4 Yorum

Neo-Tanzimatçılık

Son AKP hükümetini, ilk günden beri bu köşede “CEO’lar kabinesi” olarak niteliyorum. Zira kabinenin Sağlık Bakanı özel hastane sahibi, Eğitim Bakanı özel okul sahibi, Turizm Bakanı otel sahibi, Ticaret Bakanı da tüccar(dı).

Tüccar Ruhsar Pekcan, kendi şirketinin ürününü kendi bakanlığına satınca, kamuoyundan büyük tepki gördü; “Baş CEO” kendisini kabineden almak zorunda kaldı…

Hükümetin başına “Baş CEO” dememiz de birkaç nedenle: Birincisi “ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (16.10.2005) dediği için; ikincisi “Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum” (15.3.2015) dediği için; üçüncüsü de buna uygun “CEO’lar kabinesi” oluşturduğu için…

Vatandaşını aşağılayan devlet reklamı

Tüccarın, şirket sahibinin, hastane sahibinin, otel sahibinin sahip olduğu kurumun çıkarıyla kamunun çıkarı çeliştiğinde hangi çıkarı esas alacağı, ciddi bir problemdir. İşte Ticaret Bakanı olayında, tüccar Ruhsar Pekcan’ın çok açık bir şekilde kendi şirketinin çıkarını gözettiği ortaya çıktı.

Fakat sorun birkaç boyutlu: Örneğin çıkarlar karşı karşıya gelmese bile, bir bakanın, bakanlığını alışık olduğu şekilde şirketini yönetir gibi yönetmesi, istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Nitekim doğurdu: Turizm Bakanlığı’nın son tanıtım videosundan bahsediyoruz…

Videoda turizm çalışanı vatandaşlarımızın maskesinde şu yazıyor: “Keyfine bak, aşılıyım.”

Vatandaşını bu kadar aşağılayan bir tanıtım haliyle büyük tepki gördü ve bakanlık videoyu silmek zorunda kaldı.

Bunun sıradan bir hata, bir gaf olmadığı, tersine yerleşik bir anlayışın yansıması olduğu ortada. Zira daha birkaç gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Alman mevkidaşıyla basın toplantısında “Turistin görebileceği herkesi aşılayacağız” demişti (6.5.2021)!

Müstemleke zihniyeti

Uzun uzun analizler yapmaya gerek yok, tablo ortada: “Ülkeyi şirket gören, haliyle vatandaşı pazarlanacak meta görür!

Hem Çavuşoğlu’nun sözleri, hem de otel sahibi Turizm Bakanı’nın başında olduğu bakanlığın videosu, ne acı ki tam bir “müstemleke zihniyeti” ortaya koyuyor.

Turist için, turistin dövizi için vatandaşını aşağılayan bu “eziklik hali”, eskiden de vardı: Dün Tanzimatçılıktı, bugün neo-Tanzimatçılık…

Ne tesadüf! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) sözleri, sadece Cumhuriyet’in değil, 1908’deki II. Meşrutiyet’in ve 1876’daki I. Meşrutiyet’in de reddini içeriyor.

Günümüzden geriye 150 yıl çıkarıldığında ne kalıyor geriye peki? Tanzimatçılık kalıyor!

Müzik notasından turizm pazarlamasına

Neo-Tanzimatçı bu iktidarın vatandaşını turiste “tadını çıkar” kıvamında pazarlaması kuşkusuz şaşırtıcı değil. Birkaç örneği anımsayalım:

– “İsrail’e karşı ümmet aksiyon bekliyor” şovu yapanlar, ABD Irak’ta “ümmeti” bombalarken, Amerikan gazetesi WSJ’ye mektup yazıp, “Cesur ABD askerlerinin Irak’tan en az kayıpla eve dönmeleri için dua ediyoruz” diyorlardı (31.3.2003).

– O “Cesur ABD askerleri”, Türk askerlerinin başına Irak’ın kuzeyinde çuval geçirdiğinde, kamuoyu haklı olarak iktidardan Washington’a diplomatik nota vermesini talep etmişti. “Ne notası, müzik notası mı” diye dalga geçmişlerdi (8.7.2003).

– ABD Başkanı Donald Trump’ın 9 Ekim 2019 tarihli “aptal olma” mesajlı mektubunu da sineye çektiler. Kamuoyu, boşuna günlerce tepki göstermelerini bekledi. En sonunda Trump’la görüşmeye gittiklerinde “mektubu iade ettik” diyerek konuyu kapatmaya çalıştılar.

– ABD Başkanı Joe Biden 24 Nisan 2021’de, uluslararası hukuka aykırı olarak “soykırım” kavramını kullandı. 48 saat boyunca duymamazlıktan geldiler. Muhalefetin tepkisi nedeniyle ancak 48 saat sonra, o da Biden’ın “soykırım” ifadesini Ermeni çevrelerin baskısı nedeniyle kullandığını belirterek, yumuşak tonda bir yanıt verebildiler.

19 yıllık iktidarları boyunca pek çok kez ülkemizi benzer hallere düşürdüler. O nedenle bu iktidardan kurtulmak aynı zamanda “onurumuza” sahip çıkma konusudur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2021

1 Yorum

CIA uzmanı gözüyle Kanal İstanbul

Paul Goble: Rusya ve Avrasya uzmanı. ABD Dışişleri Bakanlığında özel danışmanlık yaptı. CIA’da uzman analist olarak çalıştı.

Amerika’nın Sesi’nden Mehmet Toroğlu, dün kendisiyle önemli bir söyleşi yaptı. Goble’ın mesajları özetle şunlar:

– “Girit, İncirlik’in alternatifi değil. Haritaya ya da NATO’nun tarihine bakan herhangi bir kişi, Yunanistan’ın günün birinde Türkiye’nin yerini alabileceğini söylemeye hiç niyet etmez.”

– “Türkiye İncirlik’i kapatmaz, ABD de yakın vadede İncirlik’ten vazgeçmez.”

– “Boğazlar ve Karadeniz’den dolayı kilit bir coğrafi konuma sahip Türkiye ABD için muazzam önemde.”

– “S-400 alımı Türkiye’nin yön değiştirdiği anlamına gelmiyor.”

– “Türkiye Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.”

Fakat önemli bulduğum mesajı başkaydı…

Kanal İstanbul Montrö’yü değiştirir’

Kanal İstanbul’un Montrö’yü riske atacağı çokça vurgulandı, en son 104 amiral bu konuda kamuoyunu bilgilendirdi. İktidar ise hem bu görüşleri sindirmek için kamuoyuna “Kanal İstanbul ile Montrö Sözleşmesi’nin bir ilgisi yok” diyor ama hem de “Kanal İstanbul’dan gerekirse savaş gemileri geçirmeyi” savunuyor, “daha iyisi yapılana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek konuyu müzakere açık hale getiriyor.

CIA analisti Paul Goble, “Kanal İstanbul’la birlikte Montrö’de bazı değişiklikler yapılabilir” diyor ve bunun nasıl olacağını da şöyle açıklıyor: “Ankara Montrö’nün kanal için uygulanmayacağını çok açık ortaya koymuştu ve eğer kanal için uygulanmayacaksa, o zaman aslında şu anki önemini aynı şekliyle sürdürmeyecek anlamına geliyor bu. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’yi Karadeniz bölgesinde daha da önemli hale getirecek.”

Bu köşede birkaç kez yazdık: Washington, Karadeniz’i Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma konusu olarak görüyor. Erdoğan’ın “Karadeniz Rus gölü olmasın” diyerek NATO’yu bölgeye çağırması ve iktidarın Ukrayna politikaları, ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Bu şartlarda Kanal İstranbul’un yapılması ve bu nedenle Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye ve “Karadeniz Barışı” için büyük sorundur.

AKP’nin Patriot rüşveti

Cumhurbaşkanlı Sözcüsü İbrahim Kalın, dün Hürriyet’te Erdinç Çelikhan’a “beş kritik mesaj” açıkladı. Kalın, özetle haziranda NATO Zirvesinde yapılacak Erdoğan-Biden görüşmesinde iktidarın “esneyebileceği” sinyalini veriyor.

Masadaki en önemli konu olan S-400 konusunda Kalın’ın söyledikleri, Türkiye adına vahim: “ABD’yle iki müttefik ve stratejik ortaksak, S-400 konusunu müzakere yoluyla çözebiliriz. Şartlar uygun olursa, S-400’lerin yanında Patriotları da alabiliriz.

Türkiye ABD’yle S-400’ün nesini müzakere edecek? Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın gündeme getirdiği Girit Modeli’ni mi? AKP medyasında yer alan “S-400 kumandasında ABD’li subayın da olması” modelini mi? Nahcıvan’a taşıma modelini mi?

S-400’ler ABD’yle müzakere edilemez! Hele de ABD’ye karşılığında “patriot rüşveti” hiç verilemez! ABD’ye bu konuda rüşvet teklif etmek, emperyalizme kesinlikle yetinmeyeceği tavizi vermek demektir.

İsrail’e en iyi yanıt: Kürecik

Güya S-400’leri 2020 nisanında çalıştıracaklardı. Kamuoyunu kandırdılar ve hiç ilgisi olmadığı halde “salgın nedeniyle erteledik” dediler. Oysa yaptıkları ortada: Hâlâ S-400’leri ABD’yle pazarlık için kullanıyorlar.

S-400’leri Türkiye’nin hava savunması ihtiyacı için değil de, ABD-AKP sorunlarının çözümünde kullanılacak bir pazarlık kartı olarak almış gibi hareket ediyorlar…

Aynı anlayış İsrail konusuna da yansıyor: “Kudüs’e Mehmetçiği gönderelim”, “TSK öncülüğünde Kudüs’te Barış Gücü oluşturalım” çağrıları AK-medyada…

Üç yıl önce de benzer açıklamaları yapıyorlardı. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İslam Dünyası bir karar aldı. Filistinli kardeşlerimizin ve Kudüs’ün korunması için oraya uluslararası bir güç göndereceğiz” demişti. Ne oldu? Hiç! Çünkü maksatları tabanın gazını almak…

Oysa İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: