Huntington’ın kahvesi

1 Ekim Dünya Kahve Günü nedeniyle ABD’nin ünlü Washington Post gazetesinde ilginç bir makale yayımlandı. Alan Mikhail imzalı, “Amerika’yı Değiştiren Osmanlı Sultanı: Amerika, Protestanlık ve kahvenin bir Müslüman tarihi var” başlıklı makalede şöyle deniyordu:

I. Selim döneminden 18. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğunun ekonomisini sürükleyen unsurlardan biri de küresel kahve ticaretinin kontrolü idi. Aslında bu parlak kırmızı taneli bitkiyi ilk bulan Yemen seferi sırasında Sultan Selim’in ordusuydu. Osmanlılar bu taneleri nasıl içecek haline getirebileceklerini keşfettiler ve sadece kahve içmeye özgü mekanlar inşa ettiler. Biz Amerikalıların (ve tabi ki Starbucks’ın sahibi Howard Schultz’un) kahve dükkanları için Osmanlı Sultanı I. Selim’e teşekkür etmemiz gerekir.

Alan Mikhail’in Starbaucks’la I. Selim arasında kurduğu bu tarihsel ilişki, uygarlığın sürekliliğine işaret etmesi bakımından önemlidir.

Ülkelerin uygarlığı olmaz

Uygarlık bir kavram olarak yanlış tanımlanmaktadır. Sözlüklerdeki “Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşün, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü” şeklindeki uygarlık (medeniyet) tanımı, doğru değildir.

Şundan: Ülkelerin, toplumların uygarlığı olmaz!

Çoğu zaman yanlış kullanmaktayız ama “Batı uygarlığı” diye bir şey yoktur aslında. Tıpkı Grek uygarlığı, Roma uygarlığı, Osmanlı uygarlığı, İngiliz uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı Hristiyan ya da İslam uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı kapitalist ya da sosyalist uygarlık olmadığı gibi…

Ülkeler, toplumlar, dinler ya da sınıflar adına bir uygarlıktan değil, ancak bir kültürden söz edebiliriz. Batı kültürü, Alman kültürü, İslam kültürü, sosyalist kültür vb.

Uygarlık tektir, toplamdır

Uygarlık sözlüklerdeki tanımının aksine, tektir; insanlığın toplam havuzudur. Bu nedenle de bir ülke ya da toplum uygarlığından değil ama toplam bir insanlık uygarlığından, bir dünya uygarlığından bahsedebiliriz ancak.

Çünkü uygarlık, insanın kullandığı ilk aletle başlayan süreçlerin toplamıdır; tarih boyunca birbirine eklemlenmesiyle gelişmesidir.

Somut örnekleyecek olursak: Bugünkü en modern otomobilde, taşı yuvarlayarak taşımanın kolaylığını bulan insanın, atı evcilleştiren insanın, atın arkasına tekerlekli araba koyan insanın izleri vardır. Bugünkü en modern iş makinesinde, bitki köklerini çıkarmak için bir çubuk parçasını kullanan insanın izi vardır.

Yani örneğin bugünkü uygarlığın gelişmiş otomobili, taşın yuvarlatılmasıyla başlayan tüm üretim ve alet tasarımı süreçlerinin hem sonucu hem de toplamıdır.

O nedenle uygarlık tektir, süreçlerin sonucu ve toplamıdır.

Uygarlık, uzun bir tren katarı gibidir. Tarihsel süreçler içinde vagonlar eklene eklene uzar. Lokomotife kimin kumanda ettiği değişir sadece.

Yani tarihin önceki bir kesitinde, atlı arabayı bulup üretimde ve savaşlarda kullananlar uygarlığın lokomotifiydi; şimdiki kesitinde de otomobilleri geliştirenler uygarlığın lokomotifidir.

Medeniyetler Çatışması

Uygarlıkları Doğu ve Batı diye ayırmak ya da her dine her topluma özgü uygarlık olduğunu varsaymak, tarihi ve uygarlığı açıklamıyor ama egemen sınıfların siyasal hedeflerini açıklıyor.

Emperyalist ABD’nin ideologlarından Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması kitabı en çok bilinenidir. Huntington’un bu ünlü kitabının alt başlığı, esas hedefe de işaret etmektedir: “Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”

Bu kitapta Huntington dünyayı Amerikan, Çin, Hindu, İslam, Ortodoks uygarlığı gibi çeşitli uygarlıklara ayırmıştır. Dünyayı bu uygarlıkların çarpışmasıyla açıklayan Huntington, aslında SSCB’nin dağılmasından sonraki Amerikan emperyalizmi saldırganlığına bir meşruiyet teorisi aramaktadır!

Çünkü Batı uygarlığı diye ayrı bir uygarlık yoktur. “Batı uygarlığı” dedikleri, sanayi devrimiyle birlikte Batı’nın (önce Avrupa, sonra ABD) uygarlık lokomotifini kullanmaya başlaması sürecidir ama o lokomotifin arkasında kapitalist vagon olduğu gibi, Rönesans’a katkısı olan İslam vagonu da, İslam’ın yararlandığı Antik Yunan ve Mısır vagonu da, onların yararlandığı Mezopotamya vagonları da vardır.

Öte yandan “Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım” gibi bir durum da olası değildir. Uçağı alan, uçağı uçuracak bilimi ve kültürü de almak zorundadır. “Muhafazakâr tavanın” bu yaklaşımı, Batı’nın en lüks makam araçlarını kullanmaya kılıf bulma ve bunu “muhafazakâr tabana” yutturma amacıyladır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020

3 Yorum

Üç cephede Türkiye-Rusya ilişkisi

Güney Kafkasya, Suriye ve Libya’dan sonra Türk-Rus ilişkileri kapsamında üçüncü bir cephe olarak ortaya çıktı.

Peki iki ülke bu cephelerde rekabet mi etmeli, işbirliği mi?

Aslında soru, çok doğru bir soru değil. Zira gerçekte devletlerarası işbirliği belli ölçülerde rekabeti de içerir. Hatta rekabet eden devletler de belli sınırlarda işbirliği yapabilir.

Sorumuz, bu iç içe geçmiş olma haline rağmen, hangisinin Türk-Rus ilişkilerinde esas olması gerektiği üzerinedir.

Yani Türkiye, üç cephede, Suriye’de, Libya’da ve Kafkasya’da Rusya ile işbirliğini mi, rekabeti mi esas almalıdır? Hangisi Türkiye’nin çıkarlarını savunabilmenin yolu ve yöntemidir?

Rusya ve İran karşıtı propaganda

Ufuk Ötesi okurlarının büyük çoğunluğunun bu soruya “işbirliği” yanıtı vereceğinden eminim. Buna rağmen bu konuya eğilmek istememin nedeni, Güney Kafkasya kriziyle birlikte yeniden ortaya çıkan Rus karşıtlığı, hatta İran karşıtlığı…

Üstelik bu karşıtlık, AKP iktidarının, yani Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda birlikte çalışan iktidarın içinden yapılmaktadır: Bir ucu SETA, diğer ucu Yeni Şafak olan bu eksen, Rusya ve İran karşıtı bir siyasal iklim inşa etmeye çalışmaktadır.

Bu çevreler özetle Rusya’nın Ermenistan’ı Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı kışkırttığını, Moskova’nın bu yolla Azerbaycan’a asker yerleştirmeyi hedeflediğini, İran’ın da Ermenistan’a silah sevkiyatı yaptığını iddia etmektedir.

Bu iddialar gerçi muhataplarınca yalanlanıyor ama diğer yandan da Astana Platformu’nu dinamitliyor ve iç kamuoyunda Rusya ve İran düşmanlığını körüklüyor. Ve elbette en çok ABD’nin hoşuna gidecek bir siyasal iklimin oluşmasına yardımcı oluyor!

Batı adına Rusya’yı dengeleme misyonu

Kuşkusuz bu, kökleri “siyasal İslamcıların” ve “ırkçı Turancıların” antikomünizm üzerinden Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girdikleri sürece dayanan bir anlayışın günümüze yansımasıdır.

AKP’nin, hatta AKP-MHP ittifakının genetik kodlarında bu anlayış fazlasıyla var. O nedenle 15 Temmuz sonrasında başlayan Rusya’yla yakınlaşmayı, stratejik bir seviyeye çıkarmıyorlar ve tersine bu yakınlaşmayı ABD’yle pazarlıklarının konusu yapıyorlar.

Hatta SETA sözcüleri, Ankara-Moskova ilişkisinin esas yönünün, Batı adına Rusya’yı dengelemek olduğunu savunuyorlar!

Türkiye’nin tek seçeneği

Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerinde işbirliği yerine rekabeti esas yön haline getirmesi, Türkiye’ye ne kazandıracaktır?

Örneğin Rusya’yla işbirliği yapmayan bir Türkiye, Suriye’de ABD’nin “Kürt-petrol” stratejisi karşısında daha çok zorlanmayacak mıdır? (En yararlı çözümün Şam’la anlaşmaktan geçtiği ortada elbette.)

Rusya’yla işbirliği yapmayan Türkiye, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de, ABD destekli geniş bir blok karşısında daha zor konumda kalmayacak mı? Rusya’yla Güney Kafkasya’da işbirliği yapmayan, dahası Rusya’ya karşı pozisyon alan bir Türkiye, pratik kazanımları bakımından Bakü’ye yardımcı olmuş olur mu?

Uzatmayalım. Bu tablo karşısında iki seçenek vardır: Türkiye ya Rusya ve İran ile (ve elbette Çin ile) işbirliği yapacaktır ya da ABD ve AB ile… Tek başına hareket etmek diye bir seçenek zaten gerçekçi değildir.

Bu modelle bölge kazanır

ABD ile işbirliğinin önce Irak’ı ve Suriye’yi, ardından da Türkiye ve İran’ı bölmeyi hedefleyen bir enerji koridoru inşasına boyun uzatmak ve Doğu Akdeniz’de karasularına sıkışmayı kabul etmek olduğu ortada…

Dolayısıyla Türkiye için en gerçekçi ve en yararlı model, bölgesindeki sorunları Rusya ve İran ile işbirliği içinde çözmeye çalışmaktır. Elbette Rusya ve İran’la her konuda yüzde yüz mutabık olunamayacaktır ama rekabet yerine işbirliğini esas almanın sayısız çıkarı vardır.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğinden kısa vadede Türkiye, orta vadede Azerbaycan ve uzun vadede KKTC yararlanacaktır.

Dahası ABD emperyalizmine karşı stratejik hale getirilecek böylesi bir işbirliği modeli ile Irak ve Suriye de kazanacaktır.

Ve en önemlisi, ABD emperyalizminin çıkarları temelinde kullanmaya çalıştığı Kürtler ve Ermeniler de rahatlayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2020

2 Yorum

Bakü’nün avantajı: Ankara-Moskova işbirliği

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalar, sorunun kaynağı/temeli zemininde ve Türkiye’nin çıkarı penceresinde incelenmelidir.

Sorunun kaynağına ve temeline Hrant Dink bir konuşmasında çok açık bir şekilde işaret etmişti: “Karabağ sorununun çözülmesi gerekiyor. Karabağ sorununa Azerbaycan, Türkiye, Ermenistan, Rusya, ABD, neyse artık, bir araya gelip orada açık ve net söylüyorum, Ermenistan’ın işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesi lazım.

ABD’nin dört hedefi

Güney Kafkasya meselesi, ABD ile Çin-Rusya ittifakı arasındaki büyük güç mücadelesinin de bir parçasıdır. ABD bu çerçevede dört hedefe sahiptir:

1. Rusya’yı çevreleme: Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz’i kapsayan ve Güney Kafkasya’ya uzanan hat.

2. Rusya’yı çevrelerken tersinden Türkiye’yi de çevreleme: Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’a yerleşen ABD Rusya’nın dışında fiilen Türkiye’yi de hedef almaktadır.

3. Suriye’yi Rusya için Afganistan’a dönüştürme.

4. Türkiye-Rusya-İran işbirliğini bozma.

SETA Ankara-Moskova ittifakını dinamitliyor

Türkiye’nin zayıf karnı, AKP hükümeti içindeki işte bu dördüncü hedefe uygun yapıların varlığıdır. Her sorunda Rusya ve İran’ı hedef alan bu yapılar, elbette merkeze rağmen konumlanmış değildir!

SETA Koordinatörünün yazısı, bu bakışı özetlemektedir: 1. Sorunu Rusya’nın Ermenistan’ı cesaretlendirmesi ve Türkiye ile Azerbaycan’a karşı kışkırtması olarak sunmaktadır. 2. Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanının açıldığını savunmaktadır. 3. Ankara-Moskova yakınlaşmasını eleştiren Batı başkentlerinin, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmesi gerektiğini savunmaktadır.

Sabah’ta SETA koordinatörü ile dile getirilen Rusya karşıtı bu tutum, hızına alamayıp Hürriyet’te anti-komünist bakışla Sovyetler Birliği düşmanlığına kadar götürülmektedir. Hürriyet’in “Stalin’in Kanlı Mirası” manşeti şöyle demektedir: “1921’de Azerbaycan toprakları içinde Ermeni ağırlıklı Karabağ Otonom Bölgesi’ni oluşturdu. Ermenistan toprakları içinde de Azeri ağırlıklı Nahçıvan kuruldu” (29.9.2020).

Neredeyse “Nahçıvan’ı verelim, Karabağ’ı alalım” diyecek!

Oysa gerçek şudur: İngilizler 1918’de Batum’u işgal etmiş ve Kafkasya’ya girmiş, 1918’de bağımsızlık ilan eden Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üçlüsüne dayanarak Kemalistlerle Bolşevikler arasında Kafkas Seddi kurmuş, Atatürk ve Lenin ise tarihi bir ittifak kurarak o seddi yıkmıştır!

Dahası, Bolşeviklerin Çarlık Rusya’sını yıkmasını, Kars, Ardahan ve Batum’u geri vermesini ve Rusya’yı Doğu Anadolu’dan çekmesini görmeyerek meseleyi “Stalin’in Kanlı Mirası” diye sunmak, en hafifinden tarihe haksızlıktır.

3+3 modeli

Türkiye’nin çıkarı açısından sorunun çözümünde izlenecek yol, öncelikle Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan girişimleri bertaraf etmekten geçer.

1. Rusya’nın Ermenistan’ı kışkırttığı, İran’ın Ermenistan’a silah taşıdığı iddiaları Astana Platformu’nu dinamitlemeyi hedef almaktadır.

2. Suriye’den Güney Kafkasya’ya cihatçı taşımak, Moskova ve elbette Bakü için en istenilmeyecek durumdur. Bu yöndeki Batı propagandasına malzeme verilmemesi kritik önemdedir.

3. Ermenistan, Rusya’nın “resmi müttefikidir” ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ) üyesidir. Çatışmanın BM kararıyla da Azerbaycan toprağı olduğu kayda geçirilen işgal altındaki Dağlık Karabağ’dan Ermenistan topraklarına sıçramaması, Erivan’ın Moskova’yı sahaya davet etmesini zorlaştırmanın ve Moskova’nın “zorunlu dahlini” önlemenin yoludur.

4. Rusya’nın Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan vakasına tahammülü yok. 2018’de Batı destekli “kadife devrimle/darbeyle” devlet başkanı olan Peşinyan’dan memnun değil. Peşinyan hükümetinin Moskova’yla iyi ilişkiler yanlısı ana muhalefet partisi liderini tutuklaması, Gümrü’deki Rus Üssü’ne karşı bazı bakanların açıklama yapması, Kremlin’de ciddi endişe oluşturmuş durumda. Peşinyan ise “resmi müttefikliğe” dayanarak Moskova’yı kendisine yardım etmeye zorluyor ve bunun olmamasını da Batı’yla ilişkileri geliştirmenin dayanağına dönüştürmeye çalışıyor.

5. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova başkanlığındaki heyetle görüşmesinde açıkça “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti (23.9.2020). Moskova’nın bu son konumu Bakü açısından oldukça değerlidir.

Peki nihai çözüm nasıl sağlanır? 20 Temmuz’da bu köşede “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı yazımızı yeniden okumanızı öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2020

2 Yorum

PATRONSUZ BİR ULUSLARARARI SİSTEM

ÇİN’İN ‘ABD ZORBALIĞINA SON’ MESAJI

Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, içerdiği mesajlar nedeniyle oldukça önemliydi.

Özetlersek:

Xİ JİNPİNG’İN 6 MESAJI

1. Xi Jinping, “Kovid-19’un insanlığın karşı karşıya olduğu son kriz olmadığına” dikkat çekerek, “bütün ülkelerin el ele vermesi ve küresel zorluklara karşı birlikte mücadele etmesi” çağrısı yaptı.

2. Çin Cumhurbaşkanı “Herhangi bir ülke ile ne soğuk savaş ne de sıcak çatışmaya girme niyetindeyiz” dedi.

3. Xi Jinping, “Farklılıkları gidermek ve başkalarıyla olan anlaşmazlıkları çözmek için diyalog ve müzakereye devam edeceklerini” vurguladı.

4. Çin Cumhurbaşkanı “Sadece kendimizi kalkındırmaya çalışmayacağız ve biri kazanırken diğerinin kaybedeceği bir oyun oynamayacağız” dedi.

5. ABD’ye mesaj veren Xi Jinping, “Hiçbir ülkenin tek başına küresel meselelere hükmetme, başkalarının kaderini kontrol etme ya da kalkınma konusunda bütün avantajları kendi elinde tutma hakkı yok. Dahası kimseye, her istediğini yapma, hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenme konusunda müsaade edilmemeli” dedi.

6. Çin Cumhurbaşkanı “Ülkeler arasında ikili ilişkilerin ‘güçlü yumruk sallamak’ yerine kurallara, uluslararası hukuka ve karşılıklı taahhütlere dayalı olması gerektiğini” savundu.

ÇİN, ABD’NİN KURDUĞU KURUMLARDA AĞIRLIK OLUŞTURUYOR

Özetle Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping, merkezinde BM’nin olduğu uluslararası sistemi savundu.

Bu oldukça çarpıcı bir tablo: ABD, kurucu olduğu uluslararası sistemi tahrip ederken, Çin Halk Cumhuriyeti tersine o sistemi savunuyor!

ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’dan çıkmakla tehdit ediyor, Çin’in gölgesinde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nden çekiliyor….

Dahası ABD Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına ve kendi kurduğu serbest piyasa ekonomisine karşı hareket ediyor. Tersine Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına aykırı hareket etmemeye çağırıyor.

Ve diğer yandan, Çin’in IMF ve Dünya Bankası içindeki ağırlığı artıyor…

Bu, ilk bakışta ters görünen durum, ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgili bir durum elbette…

Çin bir yandan ABD’nin kurduğu ve liderlik ettiği uluslararası kurumlardaki ağırlığını arttırıyor ama diğer yandan da ŞİÖ’de, BRICS’te benzerlerini ve alternatiflerini (yatırım bankası gibi) oluşturuyor.

DÜZENİ DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME

Bunu çok kaba biçimde, “güçlenen Çin ABD’nin rolünü alıyor ve onun düzenini sürdürüyor” diye değerlendiremeyiz.

Zira Çin o düzeni adım adım değiştiriyor ve dönüştürüyor.

İşte Xi Jinping’in BM Genel Kurulu’ndaki mesajlrı bu değişime işaret ediyor.

1. “Biri kazanırken diğerinin kaybedeceği” bir düzene itiraz, ABD’nin 70 yıldır kendi çıkarları gereği dünyanın geriye kalanını kaybetmeye zorladığı mevcut düzene itirazdır.

2. “Hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenmeye müsaade edilmemeli” diyerek, ABD emperyalizminin “jandarmalık düzenine” itiraz edilmektedir.

Bu sözlerin anlamı şu: ABD’nin “emperyalist küreselleşmesi” değil, dünya devletlerinin “dayanışmacı küreselleşmesi” önümüzdeki dönemde egemen olacak.

O “dayanışmacı küreselleşme” de, devletler arasındaki eşitlik, karşılıklı egemenliğe saygı ve uluslararası taahhütlere bağlılık anlayışı üzerinde yükselecektir.

Gerçekleşmesi halinde bu, uluslararası düzenin değişimi demektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Eylül 2020

5 Yorum

Körfez petrol-gazını Doğu Akdeniz’e taşıma operasyonu

ABD’nin “yüzyılın anlaşması” dediği, bazı Arap ülkelerini İsrail’le “normalleştirme” anlaşmasını İsrail’in güvenliği ve İran karşıtı cephe inşası boyutlarıyla daha önce incelemiştik. Bugün konunun enerji-politik yönüne bakacağız.

İsrail, bu “normalleşme” kapsamında önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile, ardından da Bahreyn ile anlaştı. Suudi Arabistan ise sürece parça parça dahil oluyor; işe İsrail’e hava sahasını açarak başladı.

Bu anlaşmanın enerji-politik hedefi, Körfez’deki petrol ve doğalgazı İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşımaktır.

Washington’un bunda üç hedefi var:

1. İran’ın etkin olduğu Körfez’i ve Hürmüz Boğazı’nı belli ölçülerde önemsizleştirmek.

2. Körfez-Çin bağlantısını hedef almak.

3. Rusya’nın Avrupa’ya enerji tedarikini baskılamak.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu

Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya, Ürdün ve Filistin, 16 Ocak 2019’da Kahire’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması için anlaşmıştı.

Türkiye’yi de hedef alan bu anlaşma, geçen günlerde resmiyete kavuştu: Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya ve Ürdün, video konferans yoluyla yapılan bir törenle kuruluş anlaşmasını imzaladı ve Forum’u resmiyete kavuşturdu (22.9.2020).

İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, Filistin Yönetimi’nin de Forum’un bir parçası olduğunu söyledi.

Forum’un hedefi, Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa’ya transfer etmek. Bu nedenle ABD ve AB, Forum’un arkasındaki esas belirleyici durumunda.

EastMed anlaşması

İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıması planlanan 1.900 kilometrelik boru hattı için bu yılın başında üçlü bir anlaşmaya varmıştı (2.1.2020).

EastMed, Güney Kıbrıs, Girit-Yunanistan ve İtalya üzerinden gazı Avrupa’ya taşımayı hedefliyor.

Doğu Akdeniz gazını Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya taşıma hedefli olan bu boru hattı anlaşması, maliyetinin yüksekliği ve düşen enerji fiyatları nedeniyle her ne kadar şu aşamada hayata geçmesi olası görünmese de, Türkiye’yi baskılama aracı olarak kullanılıyor.

Öte yandan bu düşük fiyat koşullarında, botu hattının bu yüksek maliyeti açısından şu anki Doğu Akdeniz rezervlerinin de ekonomik yeterlilikte olmadığı görülüyor.

Peki nasıl ekonomik hale getirilebilir?  

Körfez-Doğu Akdeniz bağlantısı

Başta belirttiğimiz Körfez petrol ve gazını Doğu Akdeniz’e taşıma hedefinin nasıl gerçekleşeceğine gelebiliriz artık…

İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, BAE Enerji Bakanı Suheyl bin Muhammed el-Mezrui ile “Avrupa’ya gaz nakli konusunda işbirliği imkanları” konulu görüşmesinden sonra yazılı bir açıklama yaptı: “Birleşik Arap Emirlikleri’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılması için teklif sunduk. Üye ülkeler bunu inceleyeceklerini söylediler” (24.9.2020).

BAE, OPEC ülkeleri içinde üçüncü büyük petrol üreticisi, 8 milyar metreküp civarındaki doğalgaz rezerviyle de dünya altıncısı durumunda.

Böylece BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın petrol ve doğalgazının İsrail’e akması sağlanarak, Körfez-Doğu Akdeniz bağlantısı kurulmuş olacak.

ABD, İran’la çok büyük doğalgaz “ortak havzasına” sahip Katar’ı da süreç içerisinde bu operasyona dahil etmek istiyor.

Bu operasyonun gerçekleşmesiyle de bölgede İsrail “en önemli enerji terminali” haline getirilmiş olacak.

ABD’nin hedefi Çin ve Rusya

ABD’nin bu operasyonda esas hedefi “küresel rakibi” olan Çin kuşkusuz…

Çin’in İsrail’le yaptığı 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nı 2021 yılından itibaren 25 yıl süreyle işletilmesini almasına Washington’un sert tepki göstermesi bu nedenleydi.

Anımsayın, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo İsrail’i ziyaret etmiş ve Tel Aviv yönetimine baskı uygulamıştı: “İsrail’in Çin’le işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv’le önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” (14.5.2020).

ABD’nin operasyonu, Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisi Rusya’yı da hedef alıyor elbette.

Bu tablo, Türkiye’ye Çin ve Rusya’yla daha kapsamlı ve geniş çerçevede işbirliği yapması gerektiğini gösteriyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2020

2 Yorum

Doğu Akdeniz Konferansı-3

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır: 13 Ağustos’ta “Doğu Akdeniz Konferansı-1” ve 7 Eylül’de “Doğu Akdeniz Konferansı-2” başlıklı incelemeleri yayımlamıştık.

Ancak o yazılarda belirttiğimiz şartlar oluşmadan, Erdoğan’ın 22 Eylül’de “Doğu Akdeniz Konferansı” çağrısı yapması ciddi hatadır!

0 müttefikli konferans yanlışı

Önceki “Doğu Akdeniz Konferansı” yazılarımızda şunu söylemiştik: Er geç bir “Doğu Akdeniz Konferansı” yapılacak. Üstelik bu konferans, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz ülkeleri dışında ABD, Rusya ve AB’nin de masada bir şekilde bulunduğu konferans olacak.

Dolayısıyla önemli olan, o konferansa Türkiye’nin nasıl oturacağıdır. Bugünkü gibi Doğu Akdeniz ülkeleri içinde neredeyse tek bir müttefiki olmayan Ankara’nın katılacağı bir “Doğu Akdeniz Konferansı”ndan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik bir karar alabilmek güçtür.

O nedenle Türkiye, er geç yapılacak olan bu konferansa hazırlık olarak, hızla müttefik kazanmaya yönelmelidir.

2 temel hata

Oysa AKP iktidarı bunun tersini yaptı.

1. Er geç yapılacak bir konferansa müttefik bularak hazırlanacağına, hiç müttefiki olmadığı şartlarda kendisi konferans çağrısı yaptı! Erdoğan Doğu Akdeniz Konferansı çağrısını Türkiye’nin avantajlı olduğu şartlarda değil, rakiplerinin avantajlı olduğu şartlarda yaptı.

Açık ki Erdoğan bu hamleye ABD, AB ve NATO üçgeninde zorlandı. AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in 4 Eylül tarihli “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisi, bu zorlamanın göstergelerinden biridir.

2. Türkiye, Doğu Akdeniz’i fırsata çevirerek Ege krizinde avantaj sağlamalı demiştik. Tersine, AKP’nin yanlış hamleleri nedeniyle, Yunanistan Ege krizini fırsata çevirerek Doğu Akdeniz’de avantaj sağlıyor maalesef…

Doğu Akdeniz Türk-Yunan konusu değildir

İşte Yunanistan’la “istikşafi görüşmeler” de bu iki temel hatadan kaynaklanan oldukça sorunlu bir girişimdir.

Şöyle ki, elbette Yunanistan’la Ege sorunu nedeniyle “istikşafi görüşmeler” yapılmalıdır.

Fakat AKP’nin yanlış hamleleri neticesinde ortaya çıkan tabloda, Doğu Akdeniz Türkiye ile Yunanistan’ın “istikşafi görüşmelerinin” konusu yapılmıştır maalesef!

Türkiye, ikili olarak Yunanistan’la Doğu Akdeniz’i değil, ancak Ege sorunu konuşabilir, konuşmalıdır!

Türkiye’nin Ege sorunu bağlamında Yunanistan’la bugüne kadar toplam 60 “istikşafi görüşme” yaptıktan sonra, 61. “istikşafi görüşmenin” ajandasına “Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını” da eklemesi, vahim bir dış politika yanlışıdır!

Ne yapılmalı?

Bu saatten sonra yapılabilecek üç şey kaldı:

1. Türkiye, tıpkı diğer bazı Doğu Akdeniz ülkeleri gibi Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmeli.

2. Türkiye, Doğu Akdeniz Konferansı’nda KKTC’nin de bulunmasını şart koşmalı.

3. Hızla, yarını beklemeden, bugünden, konferansa yalnız katılmamak için müttefik bulma çalışmasına başlamalıdır.

Bölgesel siyasi anahtar Suriye’dir. Ankara, Esad karşıtlığından temelden vazgeçerek Şam’la anlaşmalıdır.

Suriye bölgesel siyasi anahtardır, Suriye’yle anlaşmak Türkiye’nin Mısır ve Lübnan’la anlaşmasını kolaylaştıracaktır çünkü. Türkiye, Doğu Akdeniz’de Suriye’yle “yan sınır” anlaşması yaptıktan sonra, Mısır ve Lübnan’la da “deniz yetki alanı” anlaşması aramalıdır.

Küresel siyasi anahtar Rusya’dır. Enerji-politik mücadele nedeniyle ABD ile Rusya karşı karşıyadır. Doğu Akdeniz’deki enerji-politik güç mücadelesi AB gaz baştedarikçisi konumundaki Rusya’yı yakından ilgilendirmektedir. Ankara, bu nedenle Rusya’yla Suriye’nin dışında Doğu Akdeniz’de de (ve elbette Libya’da da) işbirliği yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2020

2 Yorum

İpotekli dış politika

Dış politikamıza önemli etkileri olabilecek iki yeni gelime var: FinCEN belgeleri ve Erdoğan-Trump görüşme kayıtları.

Kuşkusuz her ikisi de 3 Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimleriyle ilgili ancak dolaylı olarak Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Haliyle Türk-Amerikan ilişkilerine de bir ölçüde yansıyacak.

FinCEN belgeleri

FinCEN, ABD’nin “Mali Suçlarla Mücadele Ağı”nın İngilizcesinin kısaltması.

2000-2017 yılları arasında bankaların FinCEN’e gönderdiği 2 bin 500’ü aşkın belge sızdırılmış durumda. Finans dosyalarına hâkim gazetecilerin bir süredir üzerinde çalıştığı belirtilen belgeler, haber olmaya başladı.

Bizi ilgilendiren kısmı şu:

FinCEN belgelerine göre Reza Zarraf’ın çantacısı Adem Karahan’ın Türkiye’de siyasetçilere toplam 800 milyon dolardan fazla rüşvet dağıttığı iddia ediliyor!

Öte yandan Cumhuriyet’in dünkü manşetiydi: FinCEN belgelerinde 2013-2014’te “şüpheli para transferi” yaptığı iddia edilen Çalık’ın Aktif Bank’ı da var!

Erdoğan-Trump görüşme kayıtları

ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nun Demokrat üyesi Bob Menendez, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brein’e mektup göndererek, ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki konuşmaların kayıt ve dökümlerini Kongre’ye göndermesini istedi!

Demokratlar, Trump’ın Erdoğan’la “yakın ilişkisinin” ABD dış politikasında ve ulusal güvenliğinde olumsuz etkiler doğurduğunu iddia ederek, bunu başkanlık seçimi öncesinde gündeme taşımaya çalışıyorlar.

Demokratlar üç konuda Trump’ı suçluyorlar: “1. Erdoğan’ın S-400 satın almasının ardından yaptırım uygulamadı. 2. Ayasofya Müzesi’nin cami yapılmasına karşı çıkan bir açıklama yapmadı. 3. 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını öngören yasa tasarısını engelledi.”

Bob Menendez, bu üç konuya bakarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bu örneklerin her birinde Başkan Trump’ın sergilediği duruşta ya da sessiz kalmasında, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarının teşvik edilmesi yerine, Erdoğan’la ilişkisinin veya başkanın Türkiye’deki şahsi çıkarlarının etkili olduğu görülüyor.”

Yani ABD’li Senatör, Trump’ın bu üç konudaki tavizi, Türkiye’deki şahsi işlerinin karşılığında verdiğini iddia ediyor.

İddialar Bob Menendez’inkilerle sınırlı değil. ABD basınında Halkbank dosyası başta olmak üzere birkaç konuda daha Trump’ın, Erdoğan’a taviz verdiği suçlaması var.

Jeffrey’den PKK’ye ‘operasyon olmayacak’ güvencesi

Ancak ABD basınında tersine, Trump’ın Erdoğan’a tavizlerinin, Ortadoğu’daki çok temel ABD çıkarlarını savunmak adına yapıldığını analiz eden yorumlar da var.

Bu yorumlarda, Trump’ın ABD vatandaşı Rahip Brunson’ı Erdoğan’la anlaşarak kurtarmasından, Erdoğan’la anlaşarak Türkiye’nin PYD’yi egemenlik ilan ettiği bölgeden çıkarma girişimini durdurmasına kadar bir kaç örnek sıralanıyor.

Kuşkusuz bu yorumları doğrulayacak kamuoyu önünde yapılmış kimi açıklamalar da var:

Örneğin Trump’ın “Brunson’un serbest bırakılmasında yardımı için Erdoğan’a teşekkür etmek isterim” (13.10.2018) demesi gibi. Öyle ki bugün Erdoğan’ın en büyük siyasi destekçisi olan Devlet Bahçeli bile o günlerde “Brunson’ın siyasi baskı ve şantajlarla serbest bırakılması düşündürücü” (12.10.2018) demişti. Ve o süreçte bazı bakanlar ABD’nin yaptırım listesinden çıkarılmıştı!

Yine, Türkiye’nin PYD’yi hedef alan askerî harekâtı da, Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in 17 Ekim 2019’da vardığı 13 maddelik anlaşmayla durdurulmuştu. Anlaşmanın ilan edilmesiyle de TrumpTeşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” diyerek mesaj paylaşmıştı.

Bitirirken son bir gelişmeye dikkat çekelim: ABD bir süredir Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nin Suriye kolu ile Barzanicilerin Suriye kolunu kapsamlı bir anlaşma yapmaya zorluyor. Diğer yandan da PKK ile petrol anlaşması yapıyor. ABD’nin Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey bu amaçla bölgedeydi ve anlaşmayı ilerletmek için taraflarla görüştü.

Anadolu Ajansı’nın bu konudaki haberi oldukça dikkat çekiciydi: “ABD’li temsilci Jeffrey, YPG/PKK’ya ‘artık operasyon olmayacak’ iddiasıyla güvence verdi” (22.9.2020).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2020

2 Yorum

Doğu Akdeniz için dört adım

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Çoğu dış aktör, Libya’da seçtiği tek bir siyasi güçle işbirliği yapmaya çalıştı” diyor ve kendi pozisyonlarını şöyle tarif ediyor: “Trablus olsun, Tobruk olsun, Libya’da istisnasız tüm siyasi güçlerle çalıştık. Çeşitli grupların tüm liderleri defalarca Rusya’ya geldi” (18.9.2020).

Lavrov’un işaret ettiği bu yanlış için Türkçede güzel bir söz var: “Bütün yumurtaları aynı sepete koymamak.”

Türkiye’ye komşu kıyı Tobruk’ta

Türkiye’nin Libya’da “bütün yumurtaları aynı sepete koymasının”, yani Tobruk’a karşı Trablus’u destekleme çizgisinin iki temel sorunu yazdık:

1. Mücadeleyi Trablus’un kazanacağının garantisi yoktu, Tobruk’un kazanması durumunda Türkiye’nin Libya kazanımı sıfırlanmış olacaktı.

2. İhtimal ki Tobruk da kazanamadı ve Libya Trablus ve Tobruk merkezli ikiye bölündü. Bunun da Türkiye’ye “Libya’yla deniz yetki alanı anlaşması” bağlamında bir yararı olmayacaktı. Çünkü Türkiye’nin denizden komşusu olan kıyı Trablus’ta değil, Tobruk’taydı!

Trablus’la yapılan deniz yetki alanı anlaşmasının, ancak Doğu Akdeniz’de birkaç ülkeyle daha anlaşma yapılarak acak “tam başarıya” ulaşabileceği de bir diğer gerçekti.

AKP’nin memnun kalmadığı ateşkes

Libya’da salt Trablus’a, üstelik Tobruk’u hedef alarak Trablus’a siyasi yatırım yapmanın sıkıntıları ortaya çıkmaya başladı maalesef…

Petrol akışını önceleyen küresel ihtiyaçlar doğrultusunda, Tobruk ve Trablus bir anlaşmaya zorlanıyor ve ilerlemeler de sağlandı.

Kuşkusuz, Libya’da hâlâ her ateşkes “kırılgan”, her anlaşma “suya yazılmış” durumdadır. Ancak mevcut tablo da şudur artık:

1. Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez el Sarrac, 21 Ağustos’ta askeri güçlere ateşkes talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı.

2. Mısır başta pek çok ülke ateşkesi destekledi. Ancak Serrac’ı destekleyen AKP hükümeti sessiz kaldı.

3. Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Hulusi Akar’la temaslarını sürdürürken, Serrac tarafındangörevden alındı.

Serrac istifa ediyor

4. Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, Serrac ile telefonda görüştü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Serrac‘ı Paris’e davet etti (30.8.2020).

5. Başbakan Serrac ve konsey üyelerin huzurunda, Trablus’taki konsey karargâhında beş saat sorgulanan Başağa, bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

6. Ulusal Mutabakat Hükümeti Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

7. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih‘e istifasını sundu (14.9.2020).

8. Trablus’taki hükümetin AKP destekli başbakanı Serrac, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

9. Erdoğan, “Serrac’ın istifası bizler için üzüntü verici” dedi (18.9.2020).

İhvancılığın iflası

Bütün yumurtaları aynı sepete doldurmanın sonucu oluşan tablo bu…

Türkiye’nin bütünlüklü bir Doğu Akdeniz stratejisine ihtiyacı olduğu bir kez daha görülmüş oldu.

İhvancılık nedeniyle Libya’da Serrac hükümetini desteklemek, İhvancılık nedeniyle Mısır’la ilişkileri kesmek, İhvancılık ve fetihçilik nedeniyle Suriye’de Esad’a düşman olmak ve İhvancılık nedeniyle içeride “Lozan’ı hezimet gören” bir siyasi pozisyonu sürdürmek, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye kazandırmaz.

MEB ilanı, Rusya’yla (Suriye’den Libya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e) kapsamlı işbirliği, Suriye’yle siyasi anlaşma, Mısır’la MEB anlaşması çabası gibi dört temel adım, Doğu Akdeniz’de başarının köşe taşlarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2020

5 Yorum

Yunanistan’ın kozu: AKP’nin Lozan karşıtlığı

Ege krizinde Yunanistan’ın en önemli kozu AKP iktidarının “Lozan Anlaşması’nı hezimet gören” pozisyonudur!

Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Yanı başımızdaki adaları vermişiz, başarı diye anlatılan anlaşma başarı değildir” diyerek, Lozan karşıtlığına bir tuğla daha ekledi.

Yine kısa bir süre önce de Erdoğan şöyle demişti: “Misakımilli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Lozan Antlaşması’nı doğru okumak

Birkaç yazdık, yineleyelim: On İki Ada 1923’te, Lozan’da verilmiş değil. Lozan’ın 15 ve 16. maddesini gösterenler, maddeyi çarpıtarak yorumluyor. O maddelerde, zaten işgal altında ve başkasının egemenliğinde olan adaların durumu teyit ediliyor. Tıpkı Kıbrıs gibi…

Lozan’ın 20. maddesinde de Kıbrıs’ın 1914’te İngiltere tarafından ilhak edildiği teyit edilmiştir. Çünkü Kıbrıs 1878’de Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı/verilmişti. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da 1914’te burayı ilhak etmişti.

Peki 15. ve 16. maddelere bakarak, “İnönü adaları Lozan’da verdi” diyenler, neden 20. maddeye bakarak “İnönü Kıbrıs’ı Lozan’da İngiltere’ye verdi” diyemiyor? Çünkü tek bir ada olan Kıbrıs’ın Abdülhamit tarafından İngilizlere verildiği gerçeği sulandırılamıyor. Ama 4 bin adanın bulunduğu, On İki Ada’nın aslında 250 civarında ada olduğu, adaların grup isimlerinin bulunduğu şartlarda, hangi adanın hangi anlaşmayla ya da hangi savaşla elden çıktığı gibi konular karışık olduğu için, sulandırılabiliyor.

On İki Ada gerçeği

On İki Ada ile ilgili gerçek şudur: İtalya 1911’de Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı işgal etti. Ardından da On İki Ada’yı işgal ederek yeni bir cephe açtı. Osmanlı, Abdülhamit’in Haliç’te çürüttüğü donanma nedeniyle, işgali önleyemedi, yeniden ele geçiremedi; 1912’de İtalya ile Uşi Antlaşması imzaladı. (Lozan’ın bir semti olduğu için bu anlaşma tarihe Uşi Antlaşması olarak geçtiği gibi, Birinci Lozan Antlaşması diye de bilinir. AKP de bunu kullanır ve Lozan’ları propagandasında bilerek karıştırır!)

Uşi Antlaşması’na göre Osmanlı Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında On İki Ada’yı verecekti. Donanması olmayan Osmanlı yönetimi, İtalya çekildiği taktirde Yunanistan’ın bu adaları işgal edeceğini görerek, Libya’daki subaylarının bir kısmını tuttu. Böylece On İki Ada İtalya’da kaldı. Ardından Birinci Dünya Savaşı boyunca da On İki Ada İtalya’nın olmaya devam etti.

Yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken On İki Ada zaten İtalya’nın egemenliğindeydi.

Tarihi çarpıtmanın üç nedeni

Peki buna rağmen Türkiye’yi yönetenler neden adaların İnönü tarafından Lozan’da verildiğini söylüyor sürekli?

Erdoğan ya da Çavuşoğlu tarih bilmiyor olabilir mi? Sanmıyorum. En azından saraydaki “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu”ndaki kimi isimlerin bu gerçekleri bildiğini biliyorum.

O zaman tarihi gerçekler neden Yunanistan’a koz verircesine çarpıtılıyor?

Üç nedeni var:

1. “Muhafazakâr kurnazlık” nedeniyle: Son 10 yılda Yunanistan’ın Lozan’a aykırı olarak 18 adayı işgal etmesine, asker çıkarmasına, silahlandırmasına sessiz kalan AKP iktidarı, kendi hatasını “adalar Lozan’da verildi” yalanıyla örtmeye çalışıyor!

2. Muhafazakâr tabandaki “fetih” algısını yönetmek amacıyla: “Adaları CHP verdi, AKP alacak”, “Atatürk ve İnönü korkak davranıp alamadı ama cesur Erdoğan alacak” duygusu oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunu Irak ve Suriye politikalarında da gördük: Kerkük ve Halep’e yeni plaka numarası takan manşetleri anımsayınız.

Dikkat ederseniz orada da Misakımillî’nin gereğinin yapılamadığını propaganda ediyorlardı. “Lozan hezimettir” demeleri bundandı. Yani Atatürk ve İnönü Misakımilli içinde yer alan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki toprakları alamamıştı ama Erdoğan alacaktı; Kerkük 82, Halep 83 olacaktı!

3. Tarihi bilmediklerinden değil, işlerine gelmediğinden çarpıtıyorlar. Kendi tarihlerini yazabilmek için o tarihi kötülüyorlar.

Ancak zararı Türkiye’ye oluyor!

Bitirirken belirtelim: Lozan’a yaslanmayan hatta Lozan’ı hezimet gören bir dış politika, Yunanistan’a Ege’de avantaj doğurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2020

8 Yorum

FETÖ’nün ‘Solcuları’

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ekranlarda yapılan tartışmalarda, yorumcular hep şunu sordu: “Koca koca generaller, bir ilkokul mezununun arkasından nasıl gider?”

Doğru ama eksik, hatta esası örten bir soruydu. Zira asıl soru şu olmalıydı: Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, ülkeyi yöneten bir hükümet, bürokrasi, yargı, kısacası devlet bir tarikat liderinin arkasından nasıl gider peki?

Bu soru, ısrarlı sorulmadı, ana muhalefetin esas mücadele konusu olmadı ve Erdoğan “kandırıldık” diyerek sorunun yanıtını vermeyip, geçiştirmiş oldu. Oysa, iktidarın bir “tarikatlar koalisyonu” olduğu gerçeği sorunlarımız listesinin hâlâ en üstlerinde. “Kandıran” tarikatın boşluğu diğer “kandıracak” tarikatlarla dolduruluyor!

Kandırıla kandırıla, hepimizi kandırmış oluyorlar yani…

Nasıl Gülen’in hizmetine girebildiler?

Bir soru daha var sormamız ve üzerinde düşünmemiz gereken: Peki, iyi üniversitelerden mezun olmuş, bolca kitap okumuş, geçmişinde sol örgütlerde yöneticilik yapmış, iyi birikimli “solcular” neden FETÖ’nün peşinden koştular?

Örneğin “Atatürkçü” Toktamış Ateş nasıl “Hocaefendisinin” peşine takılabildi? Örneğin Filistin’de gerillacılık eğitimi alan ve solun teorisyenlerinden olan Şahin Alpay, nasıl Fethullah Gülen’in en önemli destekçisi olabildi? Kendisini “iki kere Evetçi” ilan eden Ufak Uras, nasıl Fethullahçıların en önemli maşasına dönüşebildi? Çetin Altan’ın oğlu, romancı Ahmet Altan, bir gazeteyi nasıl FETÖ’nün tetiği haline getirebildi?

Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar gibi eski kuşaklardan Melih Altınok ve Ceren Kenar gibi yeni kuşaklara kadar pek çok isim, nasıl FETÖ’nün kullandığı kalemler haline gelebildiler?

İşte bu sorunun yanıtı artık kitaplaştı.

Dönek-FETÖ bağı: Emperyalizm

Kıdemli gazeteci Hikmet Çiçek, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan FETÖ’nün “Solcuları” isimli son kitabında, bu isimlerin hangi araçlarla, hangi yöntemlerle, hangi siyasal bağlantılarla Fethullah Gülen’in çıkarlarını savunan kalemlere dönüştüğünü inceliyor ve belgeliyor.

İçi dolar dolu zarflar, hediyeler, saatler, gömlekler, bol sıfırlı maaş karşılığı gazete köşeleri, TV programları…

Sadece bunlar değil elbette. Hatta esasın yanında bunlar tali kalıyor.

Emperyalizm, ABD ve AB’cilik gibi “ortak paydaları” görmeden, bu “solcuların” nasıl FETÖ’nün “solcuları” haline geldiğini anlamak mümkün değil elbette. Dönek solcularla bir tarikatı buluşturan, kuşkusuz emperyalizmle ilişkileridir!

Çürüyen sistemin ideolojik gladyatörleri

Ömrünün 22 yılını hapislerde geçirmiş 51 yıllık solcu, devrimci Hikmet Çiçek, çok haklı olarak FETÖ’nün “solcuları”nı tırnak içine almış.

Çünkü FETÖ’nün “solcuları”, eski solcuydu. Davadan dönmüş, başkalarının davalarına hizmet etmekteydiler. Eski solculuk günleri nedeniyle birikimliydiler. Bu nedenle Turgut Özal’a da, Tansu Çiller’e de, Tayyip Erdoğan’a da, Fethullah Gülen’e de “ideolojik gladyatörlük” yaptılar.

Neden? Çünkü FETÖ, çürüyen bir sistemin, kapitalizmin ürünüydü ve kökleri ortaçağdaydı. Çürüyen sistemler, kendi aydınını üretemez. Bu nedenle FETÖ “sosyalist aydın” döküntülerini kırpıp kırpıp, yıldız yaptı!

FETÖ’ye çeşit çeşit hizmet

Hikmet Çiçek, kitabında önemle belirtmiş: Kitapta adı geçenler solcu değil, eski solcuydu, soldan dönenlerdi. Öte yandan kitapta her adı geçen de FETÖ’cü değildi; bir dönem boyunca şu ya da bu nedenle Gülen’in cemaatine yakın durmayı tercih etmiş kişilerdi.

Kuşkusuz içlerinde AKP-FETÖ ortak yapımı listelerde; örneğin 300 aydının imzalayarak “Ergenekon kumpasına” destek olduğu 2008’deki listede ya da FETÖ’nün yargıda “tam iktidar” olmasını sağlayan 12 Eylül 2010 referandumuna destek için imzalanan “yetmez ama evet” listesinde adları olanlar var. Ama bunların tümünü FETÖ’cü ilan edebilmek elbette mümkün değil. Zira oralarda imzası olduğu için yanlış yaptığını kabul eden ve özeleştiri veren isimler de var.

Ancak çoğu bilerek, isteyerek FETÖ’ye “hizmet” ettiler; öyle ki hizmetleri, cemaatin müritlerinin hizmetlerinden bile daha değerliydi Fethullah Gülen için…

Bitirirken belirtelim: Hikmet Çiçek, FETÖ’nün “Solcuları” kitabını, FETÖ’nün “Sağcıları” kitabının izleyeceğini belirtiyor; Nazlı Ilıcaklar, Mümtazer Türköneler vb.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2020

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: