Posts Tagged Abdullah Gül

DİNDAR NESİL Mİ, ALTIN NESİL Mİ?

Başbakan Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz” sözleri basının bir numaralı konusu olmayı sürdürüyor. Erdoğan’ın sözleri, en fazla, AKP’ye tam destek veren liberalleri şaşırtmış gibi görünüyor.

Nitekim biz de, Erdoğan’ın Mısır’da “laik olmadığını” belirtip, bu ülkeye “laik anayasa” önermesini alkışlayan liberal kesimin şaşkınlığına şaşırdık…

Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı odak olduğuna hükmettiği bir partinin lideri, laik gençlik yetiştirecek değil ya?

ZAMAN YAZARLARI HAREKETE GEÇTİ

Şaşıran liberal kesim, Erdoğan’ın sözlerini eleştirmeye başladı. Ancak aynı cepheden, daha sert eleştiri yönelten bir başka kesim daha var!

Geleceğiz, ancak önce bir anımsatma yapaılım:

Nesil yetiştirme hedefini ilk açıklayan Erdoğan olmadı kuşkusuz. “Altın bir nesil” yetiştirip, bu nesille devlet kurumlarını ele geçirip, Türkiye’yi biçimlendirme hedefini ilk ortaya koyan Fethullah Gülen olmuştur. 12 Eylül’ün Türk – İslam senteziyle cemaatin önünü nasıl açtığı ve palazlanması için olanakları nasıl seferber ettiği ortadadır.

Bu anımsatmadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine aynı cepheden daha sert eleştiri getiren kesim, cemaat olmuştur. Hemen bir kaç örnek verelim:

Örneğin Mümtazer Türköne, “devlet, dindar nesiller yetiştiremez” demekte ve bu hedefin sosyolojik olarak imkansız olduğunu belirtmektedir.

Örneğin İhsan Dağı, devletin yetiştirdiği ürünlerden hep kuşku duyduğunu, Erdoğan’ın bu sözlerinde ciddi olmamasını temenni ettiğini, zira sonucun dindarlar için bile pek hayırlı olmayacağını belirtmektedir.

Örneğin, en ateşli liberal cemaatçi Şahin Alpay, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine karşı olduğunu söylüyor ve devletin uygun gördüğü dini inancı topluma dayatamayacağını belirtiyor. Alpay, Erdoğan’dan, örneğin tarikat ve cemaaat üzerinde kalan yasakları kaldırmasını, Diyanet kurumunu özerkleştirmesini istiyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI SAVAŞI

Cemaat yazarlarının bu toplu itirazını nasıl okumak lazım? Mesele sadece “Altın nesilccilerle”, “dindar nesilcilerin” nesilcilik kavgası olamaz herhalde…

Gelin bu soruya yanıtı da yine aynı yazarların itiraz yazılarının içinde arayalım:

Mümtazer Türköne, şöyle bitirmiş itiraz yazsını: “Dindarlığın meşru ve doğal bir nitelik olarak kabul edilmesinin ve saygı görmesinin hiçbir siyasî getirisi yok. Ama normal değilse ve saygı görmüyorsa, o zaman dindarlıktan daha etkili bir muhalefet aracı bulunamaz. Başbakan, iktidarda onuncu yılında bile bu muhalefet aracına müracaat edebiliyorsa, sorunu çözecek olan devletle din arasındaki sorunlu ve zorunlu ilişkinin sona erdirilmesi olmalı.”

Gerçekten de Erdoğan, iktidarının onuncu yılında bile neden “din” aracına başvurdu yine?

Yanıt Zaman’ın dış transferi Şahin Alpay’ın da saptadığı şu olguda: “ … 2014 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının başladığına dair bir işaret olarak …”

Erdoğan’ın ameliyatı sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin tartışmaya açılmasıyla başlayan kavgada, yeni bir aşamaya geçildi anlaşılan…

Cemaat ile liberal ortaklığın, Erdoğan’ı yavaştan “İslamcı Kemalist” diye nitelemeye başlamaları boşuna değil!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

AYRILMA AJANSLARI

ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planının Suriye konusuyla iç içe yürüdüğü anlaşılıyor. Suriye’ye insani koridorun, bu yapıyı Akdeniz’e açmanın bir aracı olacağını daha önce belirtmiştik. Nitekim Irak’ın kuzeyindeki yapı da “insani koridor”la başlamıştı.

Peki, plan nasıl yürüyecek? Daha doğrusu planın araçları nelerdir? Bugün bu araçlardan Kalkınma Ajansları’nın işlevini inceleyeceğiz.

EYALET MODELİ YÜRÜRLÜKTE

AKP’nin hükümet olduğu dönemde ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Robert Pearson, “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olarak düşünülmeli” demiş ve rotayı çizmişti. Erdoğan- Gül iktidarı da o rotaya uygun olarak Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile Kalkınma Ajansları yasasını çıkarmıştı.

Yasaya göre yerel yönetimleri güçlendirmek adına, Türkiye’yi 25 eyalete bölen kalkınma ajansları kuruldu. Ki, DTK’nin ilan ettiği “demokratik özerkliğin” aslında altyapısıdır, dayanağıdır bu yasa…

SINIR RAHATSIZLIĞI

Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bu 25 kalkınma ajansından biri olan Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) heyeti, geçen hafta Irak’ın kuzeyindeydi. Hakkâri Valisi Muammer Türker ve beraberindeki heyet, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yle görüştü. DAKA’nın resmi programında, ziyaretin amacı, Çukurca’nın Üzümlü ve Şemdinli’nin Derecik sınır kapılarının açılması olarak belirtiliyordu.

Barzani’nin Başkanlık Sarayı’nda kabul ettiği DAKA heyetine, Türkiye’nin Erbil Başkonsolosu Aydın Selcen de eşlik etti.

Hakkâri Valisi Muammer Türker, Hakkâri’den Erbil’e 12 saatte ulaştıklarını, oysa bu iki sınır kapısının açılması halinde yolun 3 saate düşeceğini belirterek, bu konuda Barzani’den yardım istedi. Vali Türker, Hakkâri’ye yapılacak olan Havaalanı’ndan da, bu vesileyle Kuzey Irak halkının yararlanabileceğini söyledi.

Barzani’nin yanıtı ise Kalkınma Ajansları’nın işlevini göstermesi bakımından önemliydi: “Avrupa yıllarca süren savaşlardan sonra sınırlarını tamamen kaldırdı. Kardeş iki toplumun arasındaki sınırın bu şekilde çizilmesinden iki toplum da zarar görüyor. Bu konuda Türkiye tarafı gibi biz de hazırız. Hatta altyapının neredeyse tamamını bitirdik diyebiliriz. Bir an önce bu kapıların açılması gerekir ve Avrupa’ya kadar gidecek bir demiryolu hattının da bölgeleri bağlaması gerekir.”

KAPI DEĞİL SINIR KONUSU

Barzani’nin sözlerinden, konunun sınır kapısının ötesinde olduğu anlaşılmaktadır. Zira Barzani’nin Hakkâri’ye Dışişleri Bakanı Hoşyer Zebari’yi göndereceğini söylemesi; DAKA heyetinin de Barzani’den sonra sırasıyla Sanayi Bakanı Sinan Çelebi, İçişleri Bakanı Kerim Sincari, Milli Eğitim Bakanı Safin Dizai, Erbil ve Dohuk Valileri, ticaret ve sanayi odası başkanlarıyla görüşmesi, kapının değil, sınırın konu edildiğini göstermektedir.

EKONOMİK BÜTÜNLEŞME – SİYASİ BÜTÜNLEŞME

Pearson’un “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek “ekonomik bütünleşme” işareti verdiği açıklamasının ne anlama geldiğini o tarihte Barzani’nin internet medyası şöyle yorumlamıştı:

Kürdistan’ın güneyi ile kuzeyinin tek bir ekonomik bölge ve bütünlüklü pazar şeklinde birbirine bağlanıp siyasi şekillenmeye dönüşmesi, yakında Türk devletini tamamen bölgeden tasfiye edecektir.

ABD’nin AKP ve Barzani eliyle yürüttüğü plan bu… Irak’ta 160 bin askeri mevcutken bu planı gerçekleştiremeyen ABD’nin işinin artık daha zor olduğu ortada. Ancak AKP’nin iktidarının bu türden planlara ve görevlere bağlı olduğu da ortada!

Ve mesele, Türkler ve Kürtler kadar, Araplar ve Acemleri de ilgilendirmektedir. Tüm bölge, insani koridor ve sınır kapısı gibi güzel kavramlarla dışı boyanan bu planın, bölgeye kan ve gözyaşı getireceğini görmeli ve bu gerçeğe göre konumlanmalı. Hem de, ABD’siz bir barış bölgesi yaratmanın koşulları oluşmaya başlamışken…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ocak 2011

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN – GÜL KAVGASI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi, tarafları gittikçe birbirlerine karşı keskinleştiriyor.

Gül, görev süresinin 5 yıl olmasını isteyerek, ikinci kez Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Erdoğan ise Gül’ün süresinin 7 yıl yapılarak, 2014 yılında, yani Başbakanlığının sonunda Çankaya’ya çıkmak istiyor.

Bu durum, iki tarafın da ellerindeki kozları sırasıyla masaya sürmesine neden oluyor.

GÜL, CHP’Yİ GÖREVE ÇAĞIRDI

Erdoğan, Cumhurbaşkanı Seçimi Kanun Tasarısı’nı TBMM’den çıkarttırarak bu konuda önemli bir hamle yaptı ve Gül’ün önünü kesip kendi önünü açtı.

Gül, bu hamle karşısında CHP’ye sarıldı ve şu şaşırtan açıklamayı yaptı: “Herhalde ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne gidecektir.

AKP’li Cumhurbaşkanının, AKP kanununu engellemek için CHP’yi göreve çağırması kuşkusuz kavganın büyüklüğünü göstermektedir.

‘ERDOĞAN’IN GERİ DÖNMESİ ŞAŞIRTTI’

Tarafları en iyi tanıyan isimlerden İslamcı yazar Kenan Çamurcu’nun içeriden bilgiye dayandığı anlaşılan yorumları dikkat çekici.

Erdoğan’ın başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne politika ve proje üreten isim olan Çamurcu’nun cumhurbaşkanlığı kavgasına dair sosyal medya twitter’da söylediklerini yorumsuz aktarıyoruz:

Başbuğ’un tutuklanmasında Erdoğan’ın taraf değil, hedef olduğunu söylemiştik. Başbuğ’u tutuklayan irade Erdoğan’a da dokunur.

“AB(D) mihver güçleri Erdoğan’ı ne başkan, ne de cumhurbaşkanı olarak istiyor. Modernleşme/batılılaşma rolünün sonuna geldiğini söylüyor.

Gül, oyun dışı kaldığını sandığı Erdoğan’ın hırsla geri dönmesine anlam verememiş gözüküyor. Kendisinin aday yapılmama hamlesine de öfkeli.

‘GÜL’ÜN SEÇENEĞİ: PARTİ KAPATMA’

Gül’ün Anayasa Mahkemesi’nde cumhurbaşkanlığı yasasına yama girişimini iptal ettirme hamlesinin hizasında parti kapatma seçeneği de var.

“AKP’ye kapatma davası açıldığında Gül dâhil, odaklar kıyameti koparır ama davanın yürümesine de kimse müdahale edemez. Dava partiyi çözer.

Gül, AB(D) mihver güçlerinin lideri gözüküyor. Liberaller, Gülenci muhafazakârlık ve CHP bu bayrak altında toplanacaktır.

“Meclis Erdoğan’ın, devlet aygıtı Gül’ün. Gül, elindeki aygıtla Meclis’i çalışmaz hale getirebilir(di). Bu mecraya girildi.”

TÜRKİYE’NİN KENDİ SEÇENEĞİ VAR

Devlet yönetme ciddiyetsizliği içinde devlet aygıtına hâkim olma ihtirası taşıyanların, masada bırakarak hallettiklerini sandıkları “Cumhurbaşkanının görev süresi” ayrıntısı, şimdi savaşın nedenini oluşturuyor.

Türkiye elbette “Erdoğan mı, Gül mü” diye bir seçeneksizliğe mahkûm değildir.

Gül’ü de, Erdoğan’ı da Türkiye’nin son 10 yılına monte eden kuvvetin, yani ABD’nin gerilemesi, bölgemizde zayıflaması, mutlaka yeni seçenekler oluşturacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ocak 2012

, ,

Yorum bırakın

KKTC’Yİ TANITMAYANLAR

Eski AKP milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın Denktaş’ın arkasından söyledikleri, son 10 yılda uğradığımız kültürel erozyonun bir göstergesi oldu. Kuşkusuz Denktaş’ı hedef alan bu seviyedeki sözler, Başbakan Erdoğan’ın Denktaş için söylediği “o adam bitmiştir” düşmanlığının bir yansımasıdır.

Eski AKP’li milletvekili İşbaşaran’ın Denktaş’ı darbecilikle suçlaması da, KKTC kurucu Cumhurbaşkanı’nı Ergenekon soruşturmasında hedef alan merkezle uyum içinde olduklarını gösterir.

AMERİKANCI YÖNETİMLERİN ORTAK SESİ

Biz o sözlerdeki başka bir gerçeği sorgulayacağız bugün.

Eski AKP’li vekilin şu sözleri Türkiye’deki Amerikancı yönetimlerin ortak tutumudur: “KKTC, Genel Kurmay’ın ilan ettiği bir devlettir. Zaten devlet olarak tanıyan da yok.”

Bu sözler sadece İşbaşaran’ın değil, Özal’ın, Çiller’in ve de Tayip Erdoğan – Abdullah Gül ikilisinin sözleridir.

Bu sözler Annancıların sözleridir!

TANIMAYA KALKANLARA ENGEL OLDULAR

Bu Amerikancı yönetimler, aynı zamanda KKTC’nin tanınmasının önünde “engel” olanlardır.

Dikkat edin, “KKTC’nin tanınması için çalışmadılar” demiyorum, “KKTC’nin tanınmasına engel oldular” diyorum.

Azerbaycan’ın, Pakistan’ın ve Bangladeş’in çeşitli dönemlerde KKTC’yi tanıma isteğinin önüne geçip, “Aman durun, böyle bir şey yapmayın. Bizi de ABD ile karşı karşıya sakın getirmeyin” dediler.

ÖZAL DÖNEMİ

Özal’ın dönemiyle başlayalım.

Tarih 1987. KKTC Dışişleri Bakanı Kenan Atakol, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın talimatıyla beş ülkeye yönelik bir tanınma ziyaretine çıkıyor. Atakol, Maldiv Adaları, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman Sultanlığı, Pakistan ve Bangladeş’i ziyaret ediyor.

19 Ocak 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinden devam edelim:

“Türkiye’nin ayrıca, açıkça KKTC’nin tanınması talebiyle sahneye çıkmayacağı, ancak uzun dönemde tanıma sürecini açacak olan ‘eşit muamele’ kavramını ortaya atacağı belirtiliyor. Ancak, açıkça KKTC’nin tanınmasını istememekle birlikte, Türkiye’nin İslam ülkelerinin KKTC ile kültürel, ticari ve sportif alanlarda temas etmeleri yolunda bir çağrının bildiride yer almasını arzuladığı anlaşılıyor. Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki beklentilerini düşük tutmasının iki nedeni var: 1. Türk tarafı BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı son belgeyi kabul ederek Rumların bu öneriyi reddetmiş olmasının ışığında uluslararası alanda avantajlı bir konuma geçti. Tanınma konusunda bir karar çıkartılması, Türk tarafının BM Genel Sekreteri’nin yürüttüğü süreçten ayrıldığı şeklinde görülebilir ve dolayısıyla avantajlı durumunu yitirmesine yol açabilir. 2. Türkiye’nin KKTC’nin tanınması konusunda zirveden bir karar çıkartabilmesi için İslam zirvesinde yeterli siyasi desteği toplayabilmesi güç gözüküyor. Türkiye, istediğini elde edemeyerek zirvede prestij kaybına uğramak istemiyor.”

AKP DÖNEMİ

Tarih 2004. Türkiye yine Rumların reddettiği bir BM Genel Sekreteri planı sonrasında uluslararası bir avantaj elde etti. Daha doğrusu Türkiye’yi yönetenler Türk milletine böyle söyledi. Ve Türkiye yine bu avantajı kaybetmemek için, değil tanınma, ambargoların kaldırılması için bile uğraşmadı!

Tarih 2005. Türkiye bu kez İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreteri oldu. 18 yıl önce zirvede prestij kaybetmemek adına KKTC’nin tanınması girişiminde bulunmayan Türkiye, prestiji elde etti ama hâlâ bir girişimde bulunmadı!

Bulunmadığı gibi, geçen bu yıllar içinde KKTC’yi tanımaya kalkan ülkeleri durdurdu, engel oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ocak 2012

, , , , ,

1 Yorum

12 EYLÜL YALANLARI

Eski Genelkurmay Başkanı Em.Org. İlker Başbuğ’un tutuklanması ve eşzamanlı olarak12 Eylül yargılamasının başlaması, en çok “yetmez ama evet”çileri rahatlattı. “Mesele darbecilikse, AKP neden 12 Eylül’ü yargılamıyor” diyenlere karşı mahcubiyet duymaktan kurtuldular.

AKP kalemşorları ise daha da mutlu, “12 Eylül generallerini yargılıyoruz” havasındalar…

Peki, gerçekte ne oluyor?

12 EYLÜL, 24 OCAK’TIR

Tahsin Şahinkaya’nın 1,Kenan Evren’in de 2 numara olduğu 12 Eylül iddianamesi bir kandırmacadır.

Çünkü önemli olan95 yaşındaki 12 Eylülcülerin değil, 12 Eylül sisteminin yargılanmasıdır; o sistemden hesap sorulmasıdır.

12 Eylül, 24 Ocak kararlarının uygulanması için yapılmıştır. O nedenle de, 12 Eylül iddianamesinin 1 numarası Paul Henze, 2 numarası da Turgut Özal’dır.

Tayyip Erdoğanlar, Abdullah Güller bu nedenle 12 Eylül’den hesap soramazlar. Çünkü kendilerinin de büyük gururla söyledikleri gibi, Özal’ın mirasçısıdırlar.

CUMHURİYET EKONOMİSİNİ YIKMA GÖREVİ

Neydi 24 Ocak kararları?

24 Ocak kararları, Cumhuriyet ekonomisini yıkıp, onu emperyalistlerin serbest piyasasına entegre etmekti. Cumhuriyet’in ekonomik kurumlarını özelleştirmeler yoluyla uluslararası tekellere peşkeş çekmekti. Gümrük Birliği ile ulusal pazarın duvarını yıktırmaktı.

Bunları gerçekleştirmek ancak süngüyle mümkündü. İşte bugün iddianameye 1 ve 2numara olarak sokulanlar, yalnızca o süngüyü tutanlardı…

12 Eylül, Türkiye’nin “Türk-İslam sentezi”ne göre yeniden biçimlendirilmesi, Kemalist devletin devrimciliğinin budanması demekti.

Bugün Türkiye’yi yönetenler, o günkü iklimde staj yaptırılanlardı; siyasi partilerin gençlik kolları başkanları arasında, tutuklanmayan tek isimlerdi.

EVREN İLE ÖZAL VE KARADAYI İLE ÖZKÖK FARKI

Kimi eski solcu, yeni liberaller ise Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasını, 12 Eylül rejimini sonlandırma hamlesi olarak yorumluyorlar. Okurlarını ve dinleyenlerini ikna etmek için de, “Ordu, hep aynı ordudur” demektedirler.

Salt Genelkurmay Başkanları düzleminde baksak bile, bunun gerçek olmadığı görülür.

Özal’ın arkasındaki süngü olan Kenan Evren ile Özal’ın Türk Ordusu’nu ABD adına Irak’a sokma planına karşı çıkan Necip Torumtay aynı mıdır?

Haçlı irticaya karşı mücadele eden İsmail Hakkı Karadayı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu ile haçlı irticayla şiir gibi çalışan Hilmi Özkök aynı mıdır?

Paul Henze’nin “bizim oğlanlar” dediği generallerle, ABD’nin 90’larda “hizadan çıktılar” dediği generaller aynı olabilir mi?

ABD BELGELERİNDE TÜRK ORDUSU

Türk Ordusu’ndaki kırılmaları, iki farklı kurmay tutumunu, iki ayrı konumlanma durumunu aslında bize en iyi olarak ABD belgeleri göstermektedir. Değerli gazeteci ustalarımdan Hasan Bögün, işte o belgeleri inceledi ve kitaplaştırdı.

Kaynak Yayınları’ndan çıkan “ABD ve AB Belgeleriyle Türk Ordusu” kitabı okunmadan, Türkiye’deki ordu tartışmaları anlaşılamaz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2012

, , , , , , , , ,

1 Yorum

ORG. ÖZEL’DE ÖNEMLİ AYRINTILAR

İki ay öncesine dönelim bugün…

Önce Neçirvan Barzani, ardından da Mesud Barzani Türkiye’ye davet edilmiş ve en üst düzeyde ağırlanmışlardı. AKP Hükümeti’nden gazetelere servis edilen haberler, manşetleri süslüyordu. “Barzani, Türkiye’yi PKK’den kurtarmaya geldi” diyenden, “Barzani’yle PKK’ye karşı ortak operasyon dönemi” diyene kadar, özel manşetler, özel haberlerdi bunlar…

Mesud Barzani, Türk kamuoyuna kurtarıcı gibi sunulmuştu adeta…

BARZANİ’DEN HİÇ YARDIM YOK

Ve düne gelelim.

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, Milliyet‘ten Fikret Bila‘ya önemli açıklamalar yaptı. Org. Özel diyor ki: “Bugüne kadar, Irak Merkezi Hükümeti ve IKYY’den henüz somut bir destek alabilmiş değiliz.

İki ay önceki manşetleri yalanlayan Org. Özel, Barzani‘den, değil ortak operasyon, istihbarat katkısı bile gelmediğini belirtmiş oluyor.

Bu arada Org. Necdet Özel‘in IKYY olarak kısalttığı kavramın, “Irak Kürdistanı Yerel Yönetimi” değil de, “Irak’ın Kuzeyindeki Yerel Yönetim” olduğunu varsayıyoruz…

Org. Necdet Özel‘in PKK’yle mücadele konusunda söyledikleri arasında dikkat çeken bir diğer önemli ayrıntı da, TSK’nin PKK’lilere “terörist demeyi arzulamadıklarını” belirtmesidir.

Bu önemli ve olumlu değişikliğe karşın, Org. Özel‘in belirttiği, TSK’nin “terörle mücadeleden”, salt “teröristle mücadeleye” indirgenmiş görev tanımı, Türkiye için olumsuzdur!

AKP’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ OLMAMIŞ

Yine iki ay öncesine dönelim.

Füze Kalkanı konusu bütün ağırlığıyla gündeme geldiğinde Ahmet Davutoğlu yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı beş adet kırmızı çizgi çekmişti anımsayacağınız gibi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan da bizzat güvence vermişti: “Komuta merkezinde bir Türk general yetkili olacak” diye, “bizden habersiz füze kullanılmayacak” diye, “butona biz basacağız” diye…

Yine düne dönelim ve Genelkurmay Başkanı’nın bu konudaki açıklamasına bakalım: “Füze savunması komuta ve kontrolünde Almanya’daki merkezde görev alacak bir subayın general düzeyinde olmasına yönelik faaliyetlerimiz NATO içinde yoğun bir şekilde devam etmektedir.”

Demek, AKP’nin “komuta merkezinde bir Türk general olacak” kırmızı çizgisi, aslında hiç olmamış!

TSK’NİN SURİYE DEĞERLENDİRMESİ

Öte yandan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in açıklamalarında dikkatimizi çeken başka ayrıntılar da oldu. Örneğin Org. Özel‘in Suriye açıklamaları, genel gidişata aykırı gibi duruyor.

Başbakan Erdoğan‘ın bile söz değiştirip, daha önce söylediğinin tersine, bu ülkedeki gelişmeleri Suriye’nin iç meselesi olarak gördüğünü açıkladığı şu günlerde, Org. Özel‘in şu sözleri manidar geldi:

“Suriye’de yaşanabilecek olumsuzluklar nedeniyle, sınır komşusu olan ülkemize gelen sığınmacıların sayısında artış olabileceği değerlendirilmiş ve gereken tüm önlemler alınmıştır.”

Suriye’de henüz hiçbirşey yokken, AKP hükümeti de benzer değerlendirmeyi yapmış ve Hatay’a çadırkent kurmuştu anımsayacağınız gibi. Sonra toplam 15 bin Suriyeli bu kampa gelmiş ama kısa zamanda geri dönüşler başlamıştı, kamp yarı yarıya boşalmıştı…

TSK’nin yeni sığınmacı geleceğini değerlendirmesi, umarız, sadece hatalı bir değerlendirme ya da başarısız bir öngörüdür! Aksi, akıllara başka değerlendirmeler de getirecektir çünkü…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ocak 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

BIDEN, AKP’YE HANGİ PLANI VERDİ?

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Obama’nın seçim kampanyası nedeniyle katılamadığı İstanbul’daki Girişimcilik Zirvesi için Türkiye’deydi. Biden zirve dışında birçok ikili görüşme yaptı; Suriye’den İran’a, Ermeni meselesinden Heybeliada Ruhban Okulu’na değin pek çok konuyu muhataplarıyla görüştü.

Peki, Biden’in ajandasındaki esas konu neydi? Biden AKP’yle asıl hangi konuyu bağlamaya geldi? İnceleyelim:

YÜZDE 60: KUZEY IRAK

Joe Biden’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı görüşmeye dair Cihan Haber Ajansı’nın geçtiği bir ayrıntı dikkat çekiciydi. Ajans, Gül ve Biden’ın basına kapalı ikili görüşmesinin “yüzde 60’ının” Irak’la ilgili olduğunu belirtiyordu. Bu yüzdenin, kuşkusuz taraflardan en azından birinin saptaması olarak Ajans’a verildiği ortada… Bu yüzde 60’lık gündemde de Kuzey Irak’la ilişkilerin konuşulduğu özellikle belirtiliyor.

Gelelim Biden’in hasta yatağındaki Başbakan Erdoğan’ı ziyaretine. Yetkililer bunun bir hasta ziyareti olduğunu söylüyorlardı. Zira Başbakan Erdoğan, görüşmeden birkaç gün sonra yapılacak Bakanlar Kurulu toplantısına bile katılamayacak durumda.

YÜZDE 50: KUZEY IRAK

Biden’in Erdoğan’ı ziyaretinin resmi olarak 45 dakika planlandığı kaydediliyordu. Ancak görüşme tam iki saat sürdü!

İlginçtir, görüşmeye dair ayrıntı servis edilen Cihan Haber Ajansı ve Zaman gazetesi, bu iki saatlik “hasta ziyaretine” dair şu bilgileri geçti: “Amerikalı üst düzey bir yetkiliye göre Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinde gerçekleşen görüşmenin yarıya yakın bölümünde ABD’nin yılsonuna kadar tamamen çekileceği Irak konuşuldu.”

ABD’li yetkililerin Cihan Haber Ajansı’na aktardıklarına göre, Biden, Erdoğan’la görüşmesinde İran konusunu bile Irak düzleminde ele aldı: “İkili, İran’ın Irak üzerindeki rolünü de ele aldı. ABD Başkan yardımcısı, İran’ın Irak’taki etkisinin abartıldığını ve Iraklıların, İran başta olmak üzere dış müdahalelerden hoşlanmadıklarını anlattı.”

BİDEN BARZANİ’YLE NE GÖRÜŞTÜ?

Gelin Biden’ın Gül ve Erdoğan’la görüşmesindeki bu dikkat çekici ayrıntıları, bir başka olguyla birlikte değerlendirelim.

Bildiğiniz gibi Joe Biden, Türkiye’ye gelmeden önce Irak’ı da ziyaret etti. Biden, Kuzey Irak’ın başkenti sayılan Erbil’de Mesut Barzani ile buluştu ve basına kapalı önemli bir görüşme gerçekleştirdi.

KUZEY IRAK’LA ENTEGRASYON

Peki, Obama’nın yerine Biden’ın katıldığı Girişimcilik Zirvesi’nde, Başbakan Erdoğan’ın yerine konuşan Ali Babacan ne demişti: “Amacımız Ortadoğu’da sınırları kaldırmak

Nitekim Babacan’ın bu açıklaması hem Tayyip Erdoğan’ın “Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma” diye tarif ettiği görevle uyumlu, hem de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun geçen yıl TÜSİAD’ın dergisine söylediği entegrasyon görüşleriyle uyumlu:

Haritaya baktığımızda Kürt coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını görüyorsunuz. (…) Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım.”

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN PLANI

ABD biliyor ki, Türkiye’ye himaye ettiremeyeceği bir Kürt Devleti bölgede yaşayamaz. Hele de ABD, Irak’taki askeri gücünü çektikten sonra… İşte bu yüzden Biden, 25 yıldır dayatılan bu planı şimdi AKP’nin eline vermiştir.

Suriye konusu da, İran konusu da, merkezinde Kuzey Irak’ın olduğu konulardır artık!

Ancak ABD açısından asıl soru şudur: 8 yıldır bölgedeki askeri gücüne rağmen planlarını işletemeyen Washington, askersiz bu planları nasıl hayata geçirebilecektir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Aralık 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

İKİ ABDULLAH MUTABAKATI

AKP’nin sadece son dönemde değil, daha Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde bile Öcalan’la müzakere yaptığı
ortaya çıktı! AKP Milletvekili olan gazeteci Şamil Tayyar, yakında çıkacak yeni kitabında Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde Abdullah Öcalan’la vardığı mutabakatı yazıyor. Mutabakat, kitap çıkmadan dünkü Milliyet’te yer aldı. Oradan aktaralım:

Başbakan Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’u çağırarak, PKK’yi dağdan indirecek kapsamlı bir çalışma yapmalarını ister. Gül ikilinin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’le birlikte çalışmasını söyler ve daha sonra yeniden bir araya gelirler.

Bu görüşmelerde PKK’nin dağdan indirilmesi kararının alt yapısı oluşturulur. İmralı’da Öcalan’la görüşülerek mutabakata varılır.

Gül ve Öcalan’ın vardığı mutabakat şöyledir: “PKK’nin dağda 250 civarında yöneticisi var. Bunları Irak, İran ve Suriye’de dağıtarak eritelim. Kalanların tamamını affedelim.”

ÖCALAN PAZARLIĞI AÇIKLADI

Öcalan 10 Eylül 2003’te avukatlarına mutabakat sürecinde yapılan görüşmeleri şu sözlerle aktarıyor:

“Ateşkes sürecinde de karşılıklı yazışmalar devam etti. Bir süre sonra ‘Sizinle de görüşeceğiz, af falan da gündeme gelebilir. Gücünüzü dağların uygun yerine alın. Biz saldırmayacağız. Kontrol edemediğimiz güçlerden doğru bir saldırı gelirse de, meşru savunmanızı yaparsınız’ dediler. ‘Güvence nedir‘ diye sordum. ‘Güvenceniz sizin siyasi gücünüzdür’ dediler.
‘Diğer sorunlarımızı da demokratikleşme süreci içinde çözeriz’ denildi. Ben de çatışmayı derinleştirme yerine barışı esas aldım.”

Şamil Tayyar, Öcalan’ın o dönemde MİT üzerinden Abdullah Gül’e bir de mektup yazdığını aktarır.

AKP – PKK GÖRÜŞMELERİ

Tayyar’ın eksiklerini biz de yeni çıkacak “Devlet – PKK Görüşmeleri” kitabımızdan tamamlayalım:

Öcalan 12 Mart 2003’te Başbakan Abdullah Gül’e MİT üzerinden 16 sayfalık bir mektup gönderdi. Gül – Özkök – Atasagun üçlüsü, aslında bu mektupla Öcalan’ın görüşlerini alıyor, müzakere ediyordu.

Öcalan, mektubunda Gül’e barışın şartlarını aktarıyordu. Öcalan’a göre “çözüm” atılacak iki adımla gelebilirdi. Birinci adım demokrasinin uygulanmasını, ikinci adım da hukuki düzenlemeler yapılmasını içeriyordu. TBMM silahsızlanma ortamının
sağlanması için gerekli düzenlemeleri hızla yapmalıydı.

Öcalan’ın Gül’e mektubunun çok daha geniş ayrıntıları, Cengiz Kapmaz’ın “Öcalan’ın İmralı Günleri” kitabında var.

SÜRGÜN PAZARLIĞI

İki Abdullah’ın mutabakat sürecinde aslında bir de “sürgün pazarlığı” var:

AKP 2003 yılında Topluma Kazandırma Yasası’nı hazırlamaktadır. ABD, yasanın kapsamının genişletilmesini, PKK’li yöneticilerin Norveç’e gönderilmesini, diğerlerinin de affedilmesini ister.

Öcalan, 23 Haziran 20003’te, avukatlarına sürgüne hazır olduğunu söyler: “Mesela benim çıkışıma kamuoyu hazır değil diyorlarsa, sürgün formülü de olur. Nasıl Arafat için sürgüne gönderelim diyorlarsa, bizim için de bu olabilir. Ben dâhil PKK yönetimi bu fedakârlığı da yapabiliriz. Eğer Türkiye kamuoyu bizi ve KADEK yönetimini kabul etmezse, biz gönüllü olarak geçici bir süre için ABD ve NATO’nun güvencesinde bir sürgüne razıyız. Geriye silahlı adamların adım adım gelmesi kalıyor. Cezaevindekiler çıkarılır. Bir cezaevinden 500 kişi çıkar, bir dağdan 500 kişi gelir. Böyle adım adım gelişir. Bu süreci 2005’e kadar yol haritası olarak ilan ediyorum.”

TÜRK ORDUSU’NU AŞAMADILAR

Ancak TSK, bu pazarlıklara izin vermez! Hem Abdullah Gül hem de ABD’nin Ankara Büyükelçiliği geri adım atar ve “bu yönde bir plan ve hazırlık olmadığını” açıklar.

AKP iktidarının PKK ile dikensiz gül bahçesinde pazarlık yapabilmesi için TSK’nin aşılması ve Ergenekon soruşturmasının
başlaması gerekecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ekim 2011

, , , , , ,

Yorum bırakın

İDEOLOJİSİZ ANAYASA’DA KİMİN MÜHRÜ VAR?

Başbakan Erdoğan’ın “PKK ile ben görüşmedim, özel temsilcim görüştü. Hükümet görüşmedi, devlet görüştü” şeklindeki tuhaf sözlerinin bir benzerini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den dinledik.

GÜL’ÜN İDEOLOJİSİZ ANAYASA BEKLENTİSİ

Gül, TBMM’nin 24. dönem 2. yasama yılının açılışında yaptığı konuşmada, “yeni anayasa” beklentisini şöyle tarif etti: “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır.

Erdoğan’ın “devlet görüştü” derken, hükmedemediğini söylemesinde bir mantık varsa da, Gül’ün “ideolojisiz” anayasa beklentisinde zerre mantık yoktur.

İdeoloji kelimesine Türk Dil Kurumu sözlüğünden bakalım: “Siyasal ve toplumsa bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü.

Bu en basit tanımdan da görüldüğü gibi ideoloji dışı, ideoloji üstü dahası ideolojisiz bir anayasa mümkün değildir. Hatta anayasa, devletin stratejisi olduğundan, en ideolojik metindir!

Gül’in “ideolojisiz anayasa” istemesinde zerre mantık yoktur dedik ama aslında Gül’ün kendi ideolojisi vardır: Karşı devrimcilik! Ve o ideolojide kavramların içi boşaltılmaktadır…

LAİK OLMAYAN BAŞBAKAN

Erdoğan, anımsayacağınız gibi Kahire’de, Mısır anayasasının laik olması gerektiğini söylemişti. Kuşkusuz Erdoğan, tepki de toplayan bu çıkışını, ABD’nin ihtiyaçları doğrultusunda, “ılımlı İslam”ı dayatmak adına yapmıştı. Erdoğan konuşmasında “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” demişti.

Oysa Erdoğan’ın “Anayasa’da mührünün taşınması istenilen milletin” kürsüsünden ettiği yemin şöyleydi:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant
içerim.”

Peki, bu durumda laik olmayan Erdoğan, laik Cumhuriyete nasıl bağlı kalacaktır?

Nitekim, Anayasa Mahkemesi Erdoğan’ın partisinin “laik Cumhuriyete bağlı” olmadığına, hatta “laiklik karşıtı odak” olduğuna hükmetti 2008’de

Ya yeminde yer alan “anayasaya sadakat” sözü?

Erdoğan ve Gül, ideoloji kelimesini yok saysalar da, demokrasi kelimesini hiç ağızlarından düşürmüyorlar; ABD askerlerinin Irak’ta ölmemesi için duacı olurlarken de bu kelimeye sığınıyorlar, doğalgaza zam yaparlarken de…

Oysa bu konuda arşivlerde duran en dürüst tanımları şudur: “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince
ineriz.”

ANAYASA’DA ABD MÜHRÜ VAR

Sonuç olarak, laik olmayan Erdoğan-Gül ikilisi, durakta inmiş ve “ideolojisiz” diyerek karşı devrimin anayasasını yapmaktadırlar.

Ve o anayasada milletin mührü değil, AKP ile BDP’nin mühürleri var. Üstelik CHP ve MHP, bu mühre ortak olmaktadırlar.

Türkiye, doğrudan TBMM’den bölünmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2011

, ,

Yorum bırakın

ADAMLARI DA, ABD’NİN GİDİŞATINI PAYLAŞIYOR

Washington bir adamını daha kaybetti! Ukrayna’nın eski başbakanı Yulia Timoşenko artık parmaklıklar ardında. 2004 yılında Yuşenko ile birlikte Sorosçu turuncu darbeye liderlik yapan Timoşenko‘nun durumu, ABD’nin durumunu da özetliyor.

ABD’NİN ‘LİDER’ AĞI

Açalım: 2001 sonrasında dünyaya hakim olma atağı yapan ABD, buna paralel olarak çeşitli kilit ülkelerde, kendi çizgisini uygulayacak adamlarını işbaşı yaptırdı. En tipik örneği, 3 Kasım 2002’de Erdoğan-Gül ikilisine hükümet sunulmasıydı.

Mısır’da Mübarek ve Tunus’ta Bin Ali Batı’nın zaten bölgedeki en eski isimleriydi. Ekibe Lübnan’da Hariri eklendi.

ABD’nin adamları diyebileceğimiz bu liste zamanla genişledi. Soros‘un finanse ettiği turuncu darbelerle Ukrayna’da Yuşenko-Timoşenko ikilisi, Gürcistan’da Saakaşvili, Kırgızıistan’da Bakiyev iktidara getirildi.

ABD işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta da zaten kuklalarını başa getirmişti!

Özetlersek, ABD hakim sınıfları 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapma hedefindeydiler. Bunun yolu Avrasya’ya egemen olmaktan geçiyordu. Avrasya’ya egemenlik ise Çin ve Rusya’yı kuşatmayı gerektiriyordu. ABD bu kuşatma çemberinde uygun yerlere uygun isimler yerleştiriyordu. Bazen silah zoruyla ve işgalle, bazen “turuncu darbelerle”, bazen de “sandık” darbeleriyle…

ÇÖZÜLME ARKA BAHÇEDE BAŞLADI

Ancak süreç ABD’nin hedeflerine uygun ilerlemedi: Çin olağanüstü hızlı büyümesini siyasal bir araç olarak iyi değerlendirdi. Rusya Putin yönetimiyle geri çekilme dönemini kapatıp, atak yapma sürecine girdi.

Rüzgarın ilk sesleri ise aslında ABD’nin arka bahçesinde çoktan gelmeye başlamıştı. Latin Amerika’da Bolivarcı iktidarlar birbirini izleyerek işbaşı yapıyordu.

RUSYA’NIN ASKERİ YANITI

En kritik hamle, Rusya’nın 8 Ağustos 2008’de Saakaşvili‘ye Gürcistan’da verdiği dersti! Bu tarih, aynı zamanda ABD’nin yayılma eğiliminden geri çekilme eğilimine denk düşüyordu.

Saakaşvili‘nin Putin‘den yediği tokatın arkası geldi. Kırgızistan’da ABD’nin işbaşı yaptırdığı Bakiyev, halk hareketi karşısında ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Ukrayna’da ABD’nin işbaşı yaptırdığı Yuşenko-Timoşenko ikilisi Yanukoviç‘e karşı kaybetti.

Ardından 2010 başında Tunus’ta Bin Ali ve Mısır’da Mübarek halk hareketi sonucunda devrildi.

Kısacası, Washington’dan bakılınca, ABD’nin baş aşağı gitmesi ülkelerde iktidar yaptığı adamlarının devrilmesine neden oluyor. O ülkelerden bakılınca, gelişen halk hareketleri ABD’nin adamlarını deviriyor ve ABD’yi zayıflatıyor.

‘ABD DÜNYA JANDARMASI DEĞİL’

Aydınlık uzun zamandır bu gelişmeye dikkat çekiyor. Artık dünyada başka yayın organları da bu gerçeği görmeye başladı. Örneğin son olarak İngiliz Daily Telegraph’ta çıkan bir analizde, “ABD, dünyaya hakim olma döneminin sonuna geldi” deniliyor. “İflasın eşiğine gelmiş ve bu yüzden Afganistan’daki güçlerinin maaşlarını ödeyemeyecek” ABD’nin “yeni bir jeopolitik gerçekle karşılaştığını” vurgulayan gazete, “Bu gerçek şu; ABD artık ‘dünya jandarması’ sıfatını taşıyabilecek güçte değil” diye yazdı.

Mehmet Ali Güller

Aydınlık Gazetesi / s:6
7 Ağustos 2011

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın